tag:blogger.com,1999:blog-8855841317299776052009-07-11T01:00:11.897+03:00SANARİSTgezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.comBlogger110125tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-1639159768699957912009-07-08T20:47:00.004+03:002009-07-08T21:04:50.414+03:00"Gişe" okur yazarlığıKendinizi her ne kadar "sanatçı" "yaratıcı" "ince ruhlu insan" vb. olarak tanımlasanız da girmeye çalıştığınız ya da girdiğiniz ya da içinde bulunduğunuz sinema (ve TV) sektörü, büyük paraların döndüğü, dönmek zorunda olduğu bir alandır. Başka yazılarımda bahsettiğim "internet üzerinden film dağıtımı" (iTunes) ya da "internet TV" (IPTv) henüz Türkiye'de yaygınlaşmadığı için, hala kocaman salonlarda patlamış mısır eşliğinde film izlemekten bahsediyoruz.<br /><br />İşte format şimdilik bu olduğu için, bu formatın en büyük göstergelerinden biri olan gişe rakamlarını da okumayı bilmelisiniz. Bunları nereden bulacaksınız? En iyi kaynaklar <a href="http://boxofficeturkiye.com/"><strong>Boxofficeturkiye.com </strong></a>ve <a href="http://www.sadibey.com/"><strong>sadibey.com</strong></a>. Sinematurk gibi sitelerin de gişe bölümleri var. Yani kaynak çok. (TV reytinleri için <strong><a href="http://www.ucankus.com/">ucankus.com</a></strong>'a bakmalısınız).<br /><br />Önemli olan, burada gördüğünüz rakamların ne anlama geldiğini çözebilmek. En üstte yer alan <strong>Recep İvediklere, Kurtlar Vadisine, Babam ve Oğlumlara</strong> bakmayacaksınız yalnız. O filmler, büyük paraların döndüğü, pazarlama için harcanan parayla üç beş bağımsız filmin çekilebileceği bir dilimi oluşturuyor.<br /><br />Sizi ilgilendiren, listenin <strong>daha aşağı kısımında </strong>yer alanlar. Hatta <strong>en alttan </strong>da başlayabilirsiniz. Filmleri kimin yönettiğini, konusunun ne olduğunu, hangi hafta vizyona girdiğini (yani karşısındaki rakiplerin kim olduğunu) kaç kopya girdiğini inceleyin. Hatta aslında mümkünse, film daha vizyona girdiği andan itibaren filmin performansını takip etmeye çalışın. (Bunun için sadibey.com'daki excel dosyalarını okumalısınız). Pazarlamaya ne kadar para ve zaman ayrılmış? Pazarlama ile film arasında ne kadar bir bağlantı var? (Çok diye hemen kesitirip atmayın, bir bilimadamı gibi oturup gözlem yapın).<br /><br />Hatta vaktiniz varsa gidip o en alttaki filmlerin kopyalarını bulup seyredin, analiz edin. Nerede hata yapmışlar, bulmaya çalışın. Konuyla, konunun işleniş şekliyle, oyuncuların performansıyla gişe rakamları arasında bağlantılar kurmaya çalışın.<br /><br />Sinema kariyeriniz, gişe rakamlarını doğru okumanıza, doğru anlamlandırmanıza, ve senaryonuza da (tamamen değil ama kısmen) ona göre yön ve şekil vermenize bağlı olabilir.<br /><br />Demedi demeyin.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-163915976869995791?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com5tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-48133894671588347192009-07-05T01:45:00.003+03:002009-07-08T20:42:05.895+03:00Adi<strong>"Sandığımdan daha adiymişsin" dedi kadın...<br /></strong><br />* * *<br /><br />Bu kadar. Aklıma gelen tek cümle bu. Ama son derece duygu ve drama yüklü bir cümle.<br /><br />Hangi kadın, kime, ne zaman ve neden söylüyor bu cümleyi? Sonra ne oluyor?<br /><br />Bilmiyorum. Henüz gelmedi onlar. Ama var olduklarını biliyorum. Sadece beş kelimelik bu cümle, sayfalar dolusu hikayenin tohumunu taşıyor içinde.<br /><br />O tohum ne zaman büyür ve bir ürün verir, inanın hiç bir fikrim yok.<br /><br />Ama bilinçaltımın bana bu hediyesini görmezden gelemezdim.<br /><br />Bakalım arkasından birşey çıkacak mı?<br /><br />* * *<br /><br /><strong>Güncelleme: </strong>Bu, sevdiklerini korumak için onları üzecek şeyler yapmak zorunda olan bir adamın hikayesi. Bu cümle de, hayatının aşkı tarafından ona söyleniyor. Ama sorun şu ki adam, neyi niçin yaptığını ona söyleyememeli. Ama biz bilmeliyiz - tipik bir dramatik ironi durumu.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-4813389467158834719?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com6tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-47905975932555929492009-06-27T14:46:00.004+03:002009-06-27T14:55:50.971+03:00Premiere CS4 Eğitimi CHIP DergisindeEğer sinemayla uğraşıyorsanız, kurgu programlarını nasıl kullanacağınızı (en azından temel düzeyde) bilmelisiniz. Bu programların en yaygın olanlarından biri de <a href="http://www.adobe.com/products/premiere/"><span style="font-weight: bold;">Adobe Premiere</span></a>'dir. Bugünlerde <span style="font-weight: bold;">CS4</span> sürümü bulunan bu programın Türkçe görüntülü eğitimini, bu ayki (<span style="font-weight: bold;">Haziran</span> 2009) <span style="font-weight: bold;">CHIP </span>(Bilgisayar) Dergisinin ekindeki dvd'de bulabilirsiniz. (<span style="font-weight: bold;">CS2</span> hakkında bilgileri ise <a href="http://www.kkymn.com/"><span style="font-weight: bold;">KKYMN.com </span></a>sitesindeki "<span style="font-weight: bold;">montaj dersleri</span>" bölümünden alabilirsiniz.)<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-4790597593255592949?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com1tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-48472627941516191802009-06-25T23:25:00.012+03:002009-06-27T15:16:37.168+03:00"Yaşlılardan Nefret Edenler Klübü" ve Diğer Notlar1) İnsan kendi ruhunun derinliklerine uzun bir yolculuk yapıp kendisini iyice tanımadan, "insan"lık durumunu derinlemesine tecrübe ederek öğrenmeden, dişe dokunur birşeyler yazamaz. Hayatı ve insanları dışarıdan ne kadar iyi gözlemlerseniz gözlemleyin, hayatın en temel meseleleri kısmen ya da tamamen sizin meseleleriniz haline gelmemişse, yani olaylara dışarıdan değil de içeriden bakıyor halde değilseniz, yazdıklarınız sadece birkaç ilginç sahne, birkaç hoş diyalog olacaktır.<br /><br />Kısacası, hayatla ilgili bir derdiniz olmalı. Zira hayatın sizinle ilgili bir derdi var.<br /><br />2) Beş sene ilkokul, üç sene orta okul, üç (ya da dört) sene lise, dört sene üniversite... <span style="font-weight: bold;">15 sene</span>. Bu 15 sene boyunca size, beyninizi yaratıcı bir biçimde kullanmanız değil, aksine, hiç yaratıcı olmayan bir biçimde, hatta daha net söylersek, yaratıcılık düşmanı bir şekilde kullanmanız öğretiliyor. Bir insan evladına 15 sene, her Allahın (okul) günü bu eziyeti uygularsanız, o kişinin beynindeki yaratıcılık pınarları kurur, yerini ot diken kaktüs alır, çöle döner ruhunuz, zihniniz.<br /><br />Kendinizi eğer yaratıcı zannediyorsanız, bir daha düşünün. Çok büyük bir ihtimalle değilsiniz. Ama bu doğuştan değil, size zorla uygulanan bir beyin yıkama operasyonun bir sonucu. Eğer bu operasyonu tersine çevirmediyseniz, yani size öğretilenleri (içerikten çok öğretilme biçimini, yani zihninizin içine sokulduğu çalışma modunu) unutmamışsanız ve yeni (ve daha doğru) zihin işleyiş şekilleri edinmemişseniz, yazdıklarınız (ve yaptıklarınız) ne yazık ki başkalarını yaptıklarının silik kopyası olacaktır (bkz. Türk Sinemasında son otuz yılda çekilen filmlerin yüzde doksan dokuzu).<br /><br />Önce öğretilenleri unutun. Sonra da doğru ve gerekli olan şeyleri öğrenin.<br /><br />Bundan önce yapacağınız herşey, beyhude bir çaba olacaktır. Ama şanslısınız: bunun beyhude olduğunu söyleyecek o kadar az kişi var ki, büyük bir ihtimalle kendinizi uzun bir süre çok başarılı ve yaratıcı zannedeceksiniz.<br /><br />3) Elimde Fatma Teyze Anaokulundaki çocukların darbe yapmayı planladıklarını kanıtlayan bir belge var. Ama fotokopi. Olsun. Şerefsiz yumrucaklar herşeyi en ayrıntısına kadar planlamışlar. Ne, inanmadınız mı? Belge var diyorum. Fotokopi olmasını niye bu kadar sorun yapıyorsunuz ki? Bence derhal bütün anaokulları kapatılmalı. Süt dilimleri mutlaka yasaklanmalı...<br /><br />4) "Ahlak"ın tanımı, "birşeyi herkes yapıyorsa o şey doğrudur" değildir. Zira toplumlarda zaman zaman çok yanlış davranış, duygu ve düşünce tarzları baskın hale gelebilir. Ama bunlar düpedüz yanlıştırlar. İşte aydın, önder, vb. dediğimiz insanların görevi, toplumların saçmalama eğilimine girdiği bu dönemlerde gece yarısı gemilere yol gösteren bir fener gibi doğruları göstermektir.<br /><br />Ne yazık ki hem toplumun genelinde, hem de daha küçük topluluklarda, doğruyu bilen, bulan, hissedebilen ve bunlara göre yaşamını sürüp örnek olabilen insanların sayısında büyük bir azalma var. Her yerde "herkes yapıyorsa doğrudur" düşüncesi giderek hakimiyetini artırıyor. Belki farkında değilsiniz ama bu bizi bir toplum olarak içten içe çürüten en büyük sorunlardan biri, belki de birincisi.<br /><br />Kahramanlarımız bile yok artık. Yazık.<br /><br />5) NTV'nin kendisine gittikçe daha "yeşil" (çevreci) bir hava vermesi hoş, ama boş bir hareket gibi duruyor. Çevreyle ilgili haberleri yapan spikerin aynı zamanda arabalar ve yatlarla ilgili programları da (hem de daha bir şevkle) sunuyor olması, inandırıcılıklarına büyük zarar veriyor. Hele aldıkları (ve yayınladıkları) reklamların aslında çevreyi yok eden ekonomik mekanizmanın en önemli parçalarından biri olması, kanalın samimiyetine büyük bir gölge düşürüyor.<br /><br />Yine de hiç yoktan iyidir, Allah nazardan saklasın demek lazım sanırım. Diğer kanallar yangına benzin dökmekle meşguller zira.<br /><br />6) Elli yıl sonra bugünü nasıl anlatacaklar çok merak ediyorum. Siz etmiyor musunuz? Şimdi içinde bulunduğumuz için farkında olmadığımız süreçlerin sonuçları o zaman çoktan ortaya çıkmış olacak. Ve bu sayede şimdiki olayların değerlendirmesini daha sağlıklı bir biçimde yapabilecekler. O netliğe şimdiden sahip olmak zorundayız aslında. Ama herkes boğaz kavgasına düşmüş, çocuğunun yaşlılığından ve torunundan yiyeceği küfürleri kimsenin umursadığı yok. Belki o zaman, "Yaşlılardan nefret edenler klübü" gibi topluluklar kurulur ve buldukları yerlerde yaşlıları evire çevire döverler, "Dünya bu hale gelirken sen niçin birşey yapmadın" diye.<br><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_3n8fn6YLF-E/SkYNU3NUd1I/AAAAAAAAAAU/YOZJJwQAftk/s1600-h/kubrick_clockwork.jpg"><img style="cursor: pointer; width: 320px; height: 187px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_3n8fn6YLF-E/SkYNU3NUd1I/AAAAAAAAAAU/YOZJJwQAftk/s320/kubrick_clockwork.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5351979859244775250" border="0" /></a><br /><br />O dönemde hayatta olacaklara acıyorum şimdiden. Allah yardımcınız olsun, zira bizden size bir fayda yok. Hatta zararın alâsı var bizde.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-4847262794151619180?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com0tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-10212506966057815482009-06-06T15:35:00.002+03:002009-06-06T15:43:18.814+03:00Yeni BuluşlarBu iyi mi kötü mü bilemedim:<br /><br /><a href="http://www.youtube.com/watch?v=I9tmr8VDqN8">http://www.youtube.com/watch?v=I9tmr8VDqN8</a><br /><br />Ama bunun kötü olduğundan eminim:<br /><br /><a href="http://www.youtube.com/watch?v=W1czBcnX1Ww">http://www.youtube.com/watch?v=W1czBcnX1Ww</a><br /><br />Bana Matrix ve Terminator filmlerini hatırlatıyorlar.<br /><br />Gelecek geldi galiba.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-1021250696605781548?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com7tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-47614335545365205232009-05-29T02:25:00.012+03:002009-06-01T12:18:02.018+03:0070 Dolara Uzun Metraj Film: Ne? Yapılamaz mı Demiştiniz?Aşağıda, <strong><a href="http://edition.cnn.com/2009/SHOWBIZ/Movies/05/21/Colin/index.html?iref=mpstoryview">CNN.com</a></strong>'da yayınlanan bir haber var. <strong>70 (yazıyla: YETMİŞ) dolara </strong>yapılan <strong>109 dakikalık </strong>bir filmin CANNES'da kopardığı gürültüyü anlatıyor. Bir okuyun, sonra üzerinde yorum yaparız:<br /><br />* * *<br /><br />"CANNES, Fransa (CNN) -- Yeni yetişen bir İngiliz yönetmen, çok düşük bir bütçe ile çektiği "<strong>Colin</strong>" adlı film ile Cannes'da elde ettiği başarının tadını çıkarıyor. Yeni bir zombi filmi olan "<strong>Colin</strong>"in yapımı inanılmaz bir bütçeyle, 70 dolara gerçekleşti.<br /><br />"<strong>Colin</strong>"in yönetmeni <strong>Marc Price </strong>filmi <strong>18 ayda </strong>çekti, bu esnada da geceleri özel bir araba kiralama şirketinde çalışıyordu.<br /><br /><a style="CURSOR: default" href="http://edition.cnn.com/2009/SHOWBIZ/Movies/05/21/Colin/index.html?iref=mpstoryview#" _extended="true"></a>Şu anda Japon dağıtımcılar filmin hakları için görüşmelerini sürdürüyorlar, bu "bütçesiz" zombi filmi etrafında koparılan tantana bazı büyük Amerikalı dağıtımcıların ilgisini çekmiş durumda - ve bu durum "Colin"in arkasındaki ekip için çok hoş bir sürpriz oluşturuyor.<br /><br />"İnsanlara düşük bütçeli bir film dediğimiz zaman hepsi birkaç yüz bin (dolar)lık bir bütçemiz olduğunu sanıyorlar. Bunun nasıl mümkün olabildiğini anlamıyorlar. Marc'ın başardığı şey insanların aklını başından alıyor."<br /><br />Marc, bir zombi DVD film setinden daha ucuza çıkan bu filmi, sosyal ağ sitesi olan Facebook'ta gönüllü zombiler için ilan vererek, Hollywood filmlerinden makyaj malzemeleri ödünç alarak ve kendi kendine özel efektlerin nasıl yapıldığını öğrenerek gerçekleştirmiş durumda.<br /><br />"Yaklaşımımız şuydu: insanlara "Evet millet, bizim hiç paramız yok, bu yüzden kendi ekipmanınızı kendiniz getirin" dedik" diyor, <strong>30 yaşındaki</strong> yönetmen.<br /><br />Price, geçici arkadaş ve gönüllü topluluklarından aldığı yardımla filmini çekmiş ve kurgulamış - bu, zombi türünü alıp tepetaklak eden bir film, zira filmin tamamını zombilerin bakış açısından anlatıyor. Filmi 18 aylık bir süre içinde çekmiş ve bu esnada da bir araba şirketinde rezervasyon elemanı olarak yarım gün çalışmış.<br /><br />İnternetteki sosyal ağlar, film hakkında olumlu söylentileri yaymak ve ölüleri ucuza tutmak için son derece faydalı olmuş. Price şöyle diyor: "<strong>Facebook</strong>'a ve <strong>MySpace</strong>'e girdik ve "Kim zombi olmak ister?" diye sorduk. Elli kadar son derece iyi yapılmış zombi bulmayı başardık ve bunları bir oturma odasına doldurduk."<br /><br />Price'ın "dilen ve ödünç al" yaklaşıma uygun olarak, zombi makyaj malzemelerinin çoğu diğer filmlerden alınmış. "Makyaj elemanlarımızdan biri X-Men 3'te çalışmıştı, bu sayede Wolverin'e uygulanan lateksin aynısına sahiptik." diyor Price.<br /><br />Price, bütçesiz bir film yapma fikrinin kendisine, düşük bütçeli bir film yapacak kadar bile parayı toplayamayacağını fark ettiği için geldiğini söylüyor.<br /><br />"Birkaç sene önce birkaç arkadaş Romero'nun "<strong>Dawn of the Dead</strong>"ini seyrediyorduk" diyor Price, "Ve asla bir zombi filmi yapamayacağımız için hayıflanıyorduk - asla bir bütçemiz olamayacaktı."<br /><br />"Sonra ertesi gün herkesten önce uyandım - muhtemelen biraz akşamdan kalmaydım - ve zombilerin bakış açısından çekilmiş bir zombi filminin daha önce yapılıp yapılmadığını merak ettim."<br /><br />İşte "Colin" bunun sonucunda ortaya çıktı: "kalbi olan bir zombi filmi" diyor Price. Film, yönetmenin kendi DVD arşivindeki filmlerin "Yapım Öyküsü" ve "Yönetmenin Yorumları" bölümlerini tekrar tekrar izlemesinden öğrendiği yapım değerlerini ("production value" - aşağıda bir yerde bununla ilgili bir yazı var - gg) kullanarak çekilmiş.<br /><br />Zombi hayranları sitesi zombiefriends.com film için "Romero'nun "Living Dead"i kadar orijinal, çekici ve düşünceye sevk edici" derken, korku dergisi SCARS filmin "zombi sinemasında devrim yapacağı" öngörüsünde bulunuyor.<br /><br />Price filminin, kariyerini başlatacak kadar ilgi uyandırmasını ve bir başka film çekmesine olanak sağlamasını umuyor. "Umarım biraz ilgi çekebilir ve bir sonraki filmimiz için bütçeye benzer birşey toplayabiliriz - daha büyük bir bütçe, belki 100 pound, bilmiyorum." diyor.<br /><br />Price'ın uygun maliyetli film çekme tarzı, son filmlerinin bütçeyi aşmaması için çabalayan stüdyo yöneticilerinin ona imrenmesine neden olabilir, ama "Colin" bile piyasadan olumsuz etkilenebilir: "Bu durum ilginç bir biçimde pek verimli birşey değil" diyor Price.<br /><br />"Satışla ilgilenen herkes "Ah, demek 70 dolara çektiniz. Peki bizim size ne kadar ödememizi bekliyorsunuz ki" diyor. Ama mevcut ekonomik ortama bakılırsa bu, film çekmek için çok iyi bir yönteme benziyor."<br /><br />Peki Price bu meşhur 70 doları neye harcamış?<br /><br />"Bir levye ve birkaç kaset satın aldık, galiba biraz çay ve kahve de almıştık - ama pahalılarından değil, en ucuzlarından" diyor ve ekliyor Price, "zombileri mutlu etmek için".<br /><br />* * *<br /><br />Gelelim filmle ilgili başka bilgi kaynaklarına:<br /><br />Filmin fragmanını ve filmden bir klibi şuradan seyredebilirsiniz: <a href="http://www.nowherefast.tv/">http://www.nowherefast.tv/</a><br /><br />Filmle ilgili bir başka uzun yazı (İngilizce): <a href="http://entertainment.timesonline.co.uk/tol/arts_and_entertainment/film/cannes/article6306149.ece">http://entertainment.timesonline.co.uk/tol/arts_and_entertainment/film/cannes/article6306149.ece</a><br /><br />Birisi film hakkında şöyle bir yorumda bulunmuş: "Şimdi düşününce.. daha önce bir filmin bunu yaptığını hatırlamıyorum. Bu o kadar bariz bir fikir gibi görünüyor, ama bunu yapmış bir zombi filmi gerçekten de hatırlamıyorum. Bütçenin ne kadar düşük olduğu umrumda bile değil, ben sadece bu hikayeyi nasıl anlattıklarını merak ediyorum; bence müthiş olmalı!"<br /><br />Filmle ilgili bir başka ayrıntılı değerlendirme (İngilizce): <a href="http://www.fatally-yours.com/horror-reviews/colin-2008/">http://www.fatally-yours.com/horror-reviews/colin-2008/</a><br /><br />Bir değerlendirme daha (İngilizce): <a href="http://www.horrortalk.com/reviews/Colin/colin.htm">http://www.horrortalk.com/reviews/Colin/colin.htm</a><br /><br />Bir değerlendirme daha (İngilizce): <a href="http://www.horrortalk.com/reviews/Colin_Onset/Zombie_sunday.htm">http://www.horrortalk.com/reviews/Colin_Onset/Zombie_sunday.htm</a><br /><br />* * *<br /><br />Benim düşüncelerim ise şöyle:<br /><br />Ben zombi filmlerini sevmem. Uzun zamandır baştan sona bir tanesini oturup seyrettiğimi hatırlamıyorum - "Shawn of the Dead" hariç sanırım :) Ha, bir de 28 Gün Sonra ve 28 Hafta Sonra var. Ama o kadar.<br /><br />Bağımsız sinemacılar için ise korku favori bir türdür, zira başka filmlerde çok zahmetle sağlayabildiğiniz duygusal etkileri, korku filminde çok kolay, kestirme yollarla sağlayabilirsiniz. Hikayeniz ne kadar kötü olursa olsun, seyirciyi bolca tedirgin edin (karanlık mekanlar, büyük bir tehlike kaynağı, el ya da omuz kamerası kullanımı), sonra birkaç defa da şiddet gösterin, yeter. Alın size kestirme başarının yöntemi.<br /><br />Benim bu filmle ("Colin") dikkatinizi çekmek istediğim birkaç şey var:<br /><br />1) Eğer kafanıza film çekmeyi koyarsanız, koşullarınız ne olursa olsun bunu yapabilirsiniz.<br /><br />2) Bir ilk filmin, herşeyden çok, iyi ve ünlü oyunculardan, egzotik mekanlardan, büyük teknik olanaklardan çok "orijinal ve çarpıcı bir fikre" ihtiyacı vardır. Ama bu fikir, çok uzaklarda olmayabilir. Colin'deki gibi, yıllardır burnunuzun dibinde duruyor olabilir. Bakış açınızı genişletmek kafi. (Örneğin, ben ciddi bir Türk zombi filmi hatırlamıyorum?)<br /><br />3) Eğer işi yapmaya kesin olarak karar verirseniz, sağdan soldan "isteyerek ya da ödünç alarak" yapabileceklerinizin miktarına siz de şaşacaksınız. Gurur ve bağımsız sinemacılık, iyi arkadaş değildir. Dilenmek, ruh için faydalıdır der yabancılar ("Begging is good for the soul").<br /><br />4) Bağımsız sinemacının en büyük cephanesi, BİLGİ'dir. Neyin nasıl yapılacağını bilmek, hem maliyetleri düşürür, hem de başkalarına olan bağımlılığınızı azaltır. Bu bilgi, kamera kullanımından senaryo yazımına, makyajdan dijital kurguya kadar uzanır. (Colin'in yönetmeninin, DVD'lerin ekstralarından çok şey öğrendiğini söylemesi, ayrıca dikkate şayan bir durum).<br /><br />5) İnternet'i ve onun sunduğu olanakları kullanın - her açıdan. Oyuncu ve ekip bulurken, bilgi toplarken, filminizin tanıtımını yaparken. İnternet, bağımsız sinemacının en iyi dostlarından biridir.<br /><br />6) Filmin yönetmeninin gerçekçiliğine de dikkat çekmek istiyorum. Yani genç adam, film çekeceğim diye tarlayı davarı satıp bu işe soyunmuyor. Aksine, araba kiralama şirketindeki işine devam ediyor. Diğer koşulları ne bilmiyorum - ama artık her evde, ortalama bir film kurgusu yapacak bir bilgisayar var. Eh, kamerası olan arkadaş bulmak da zor değildir - düğün videocularıyla iyi arkadaş olmaya bakabilirsiniz, en azından.<br /><br />Gerisi, azme, bilgiye, ve sebata kalmış.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-4761433554536520523?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com7tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-43442297158490387742009-05-23T22:52:00.004+03:002009-05-23T23:06:59.937+03:00Hikayen Varsa Sen VarsınDöne döne seyrettiğim bazı filmler var: Geleceğe Dönüş, Rocky, Casablanca, Matrix, You've Got Mail, Hababam Sınıfı, Selvi Boylum, Eşkiya...<br /><br />Bu filmlerin temel özelliği, sağlam birer senaryolarının olması. Yani kahramanları net şeyler istiyor, önlerinde ilginç engeller var, ve bu yüzden de ilginç şeyler yaşıyorlar.<br /><br />Oyunculuklarının nispeten ilkel, kamera hareketlerinin durgun, müzik kullanımının günümüze göre az, vb. olmasına karşın bu filmleri hala seyrettiren tek şey var: senaryoları. İyi senaryo zamanı ve teknolojiyi aşan bir etkiye sahip. Bu yüzden on yıllar geçse bile etkilerinden birşey kaybetmiyorlar.<br /><br />Yakın zamanda izlediğim Türk filmlerinin hiçbirinde bırakın iyiyi, ortalamaya yaklaşan bir senaryo bile göremedim. Bu yazarların yeteneksizliğinden kaynaklanıyor olamaz. Ama yazarlarımızın bilgisizliğinden kaynaklanıyor olabilir. Ya da yanlış kıstaslar benimsemiş olmalarından olabilir.<br /><br />Sebep her ne ise, bunu değiştirmeden adam gibi Türk filmleri izleyemeyeceğiz. Ve hikaye sanatını bırakın çözmeyi, yeniden inşa etmeye bile başlamış ülkelerin eserlerini ağzımız açık halde izlemeye devam edeceğiz.<br /><br />Benim anlamadığım şeylerin başında, bu kadar yabancı iyi örnek seyretmemize karşın, neden bizim ürünlerin bu kadar kötü olduğu. Yani iyiyi kötüden ayıracak ölçütlere sahibiz, ama neden kötü ile çok kötü arası şeyler üretmeyi sürdürüyoruz.<br /><br />Kendi çöplüğümüzde bize karışan olmadığı için herhalde. Dış pazarların bizim için bir hayal olması, kendi yaşam deneyimlerimizi başka ülkelerle paylaşmanın bizi ilgilendirmemesi, ya da bunu yapamayacağımıza dair köklü bir inanç. Benim tahminlerim bunlar.<br /><br />Şahsen sıkılmaya başladım artık. Kendini birer Kubrick zanneden zibidilerin her sene otuz kırk defa TV'lerin "sanat" programlarına çıkıp, bir halta benzemeyen filmlerini yere göğe koyamayan tarzlarda konuşmaları, kimselerin seyretmediği filmlerine olmayan sanatsal değerler atfetmeleri, filmleri gişede yattıktan sonra da halkı kendilerini anlamamakla suçlamaları. Bıktım gerçekten. Yani politikacılar bir, bu salaklar iki.<br /><br />Adam gibi hikaye yazın kardeşim. Başı sonu olan, kahramanı ilginç birşey isteyen, daha ilginç engellerle karşılaşan bir hikaye. Önce bunu yazabilin, ondan sonra kendinize çeşitli sanatsal değerler atfedin. Zira hikayeniz yoksa, bir hiçsiniz...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-4344229715849038774?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com34tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-31798258610525185282009-05-21T00:40:00.007+03:002009-05-21T01:42:16.901+03:00UZAY YOLU'ndan DerslerDikkat: Henüz Uzay Yolu ("Star Trek") filmini seyretmediyseniz, bu yazıyı okumak, film izleme zevkinizi etkileyebilir.<br /><br />* * *<br /><br />Uzay Yolu filmi eni konu iyi bir film. Hedeflediği şeyi yapıyor: bize bir hikaye sunuyor ve son âna kadar da kendisini izlettirmeyi başarıyor. Yer yer bayağı heyecanlandırıp bazen de güldürüyor. Görsel efektler konusunda pek şaşırtıcı birşey yok. Ama eğer Uzay Yolu'nu TV'de izleyecek yaştaysanız, o efsanevi ekibin nasıl bir araya geldiğini görmek, eğlenceli olacaktır.<br /><br />Gelelim filmle ilgili eleştirilere:<br /><br />Filmin en büyük handikapı -bildiniz!- senaryosunda. Senaryo, bir TV dizisinin heyecanlı bir bölümü olacak nitelikte. Ama sinemada sadece perde değil, herşey çok büyüktür. İnsanlar orta karar hikayeler izlemeye gitmez sinemaya. Onları zaten evlerinde, TV'de yeterince izliyor, gazetelerde ve romanlarda okuyorlar. İnsanlar sinemaya, nefeslerini tutarak izleyecekleri hikayeler için giderler.<br /><br />Ama Uzay Yolu'nun böyle bir hikayesi yok. Çok ilginç bir düşman, çok şaşırtıcı bir ikilem, dehşet verici bir tehlike söz konusu değil.<br /><br />Bunun, hikaye bazında neden bizi baydığını uzun uzadıya anlatmayacağım (Ama şunu da unutmayın: benim bayık dediğim hikaye, bizim "sinemacıların" önümüze attıkları şeylerden birkaç kat daha iyi). Tamamen başka bir açından olaya yaklaşacağım:<br /><br />"Acaba TV yazarları, iyi (saf) sinema senaryosu yazamıyor mu?!"<br /><br />Ne demek istediğimi biraz açıklayayım:<br /><br />Bildiğiniz gibi sinema ve TV, zaman açısından çok farklı çerçevelerde çalışırlar. Sinemanın elinde iki saati vardır, bu iki saatte sizi heyecanlandırmalı, üzmeli, coşturmalıdır. TV'nin ise zamanı boldur. Bu yüzden karakter serimini, gerilimi, çatışmaların çözülmesini haftalara, hatta aylara, hatta bazen yıllara yayabilir.<br /><br />Bunun çok doğal sonucu şudur: Her iki alan da farklı bazı beceri grupları ("skill sets") gerektirir. Yani sinemada çok daha kıvrak, çok daha eğlenceli, çok daha kestirmeli bir zekaya ve yeteneğe sahip olmalısınızdır. İnsan ruhundaki öyle duygulara hitap etmeli, öyle duyguları uyandırabilmelisiniz ki, iki saat sonunda yaşanan duygusal patlama, aylar hatta yıllar süren bir etkiye neden olsun.<br /><br />TV'de ise önemli olan seyircileri bir hafta boyunca bekletecek finallere doğru, ağır ama emin adımlarla ilerleyebilmenizdir. (Bunun en iyi örneğini sanırım son yıllarda LOST dizisi yaptı. Milleti meraktan hasta etmeyi başardılar. Bunu da cevapladıklarından çok soru sordurarak yaptılar.) Diyaloglar biraz daha ağdalı, sahneler biraz daha uzun, ritm biraz (bazen çok daha fazla) düşük olabilir.<br /><br />Görüldüğü üzere ikisi de farklı alanlar. Bazı ortaklıkları olsa da (çatışma, vb.) aslında iki farklı sanat türü olarak bile değerlendirilebilirler. Biri bale ise diğeri halk oyunu, biri eskrim ise diğeri ortaçağ kılıçlarıyla yapılan bir dövüş, biri cross motor ise diğeri tır. Sanırım ne demek istediğimi anladınız - bu örnekler sonsuza kadar gidebilir zira...<br /><br />Ama gerçek hayatta şöyle bir durum var: TV'de yazanlar aynı zamanda sinema için de yazıyorlar. Bu sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada böyle. (Ama durumun Türkiye'de daha ileri boyutlarda olduğu söylenebilir zira her sene çekilen film sayısına bakarsak, sadece sinema filmleri yazarak bir yazarın hayatta kalma ihtimalinin neredeyse sıfır olduğunu görebiliriz).<br /><br />Ve, işte Uzay Yolu burada devreye giriyor. Filmin iki senaristine de baktığınızda (<a href="http://www.imdb.com/name/nm0649460/"><strong>Roberto Orci</strong></a> ve <strong><a href="http://www.imdb.com/name/nm0476064/">Alex Kurtzman</a></strong>) her ikisinin de çoklukla TV'de çalışmış olduğunu görüyoruz: Herkül, Alias, Fringe bu arkadaşların ellerinden çıkmış). Arada bir iki sinema filmleri var (örn. Görevimiz Tehlike 3) ama bu iki şahsı kolaylıkla TV yazarı olarak niteleyebiliriz.<br /><br />Ve ben, bu akşam izlediğim Uzay Yolu'nun bu kadar TV kokmasının nedeninin de bu olduğunu düşünüyorum. (Filmin yönetmeni olan J.J. Abrams'ın da bir TV çocuğu olduğunu söylemeye gerek yok.)<br /><br />* * *<br /><br />Acaba diyorum, bizdeki sinema sektörünün bir türlü düz yola çıkamamasının bir nedeni de, sürekli olarak TV için senaryo yazan yazarların, sinema için senaryo yazmaya kalktıklarında eski alışkanlıklarından kurtulamaması mı? Yani bizde sadece sinema için yazarak hayatını kazanan senaristlerin olmaması mı?<br /><br />Eğer durum böyle ise, yandık arkadaşlar, hem de ne yandık!<br /><br />Zira bir insan, en çok hangi işi yaparsa, zihninde, beyninde, beynindeki nöron ağlarında o işle ilgili kalıplar, modeller, "pattern"ler oluşur, ve kendisi farkında olmasa da artık bu modellere göre hayatı görür, eser verir, ürün yaratır, iş yapar. Buna mesleki deformasyon da denilebilir.<br /><br />Örneğin, yıllar boyunca kanunsuzlarla, suçlularla, canilerle uğraşan polis, hakim, avukat, ve savcıların, insanların büyük çoğunluğunu suçlu gibi görmesi ve hayatı bu şekilde değerlendirmeleri bundandır. Ya da yıllar boyunca öğretmenlik yapan insanların, kendilerinden talep edilmediği halde bile çevrelerindekilere tavsiyelerde bulunmaları, onları küçük çocuklar gibi azarlamaları, uzun uzun nutuklar çekmeye her an hazır olmaları bundandır. Bu durumu örnekleyen birçok meslek anılabilir. Siz kendi hayatınızda karşılaştıklarınızı bir düşünün, sonra yazıya devam edin...<br /><br />İşte uzun yıllar boyunca, Allah'ın her haftası TV dizisi yazan, reytingleri düşünerek dramatik yapılar kuran ya da mevcut yapıları bozan insanların, sinemanın ihtiyaçlarına göre senaryo yazması zor, hem de çok zor. İşin kötüsü bunu bu insanlara da anlatamazsınız. Yani hayata bakışı artık belirli bir biçimde şekillenmiş bir insan, o bakış şeklinin tek ve en doğru bakış olduğuna inanır ve bununla ilgili herhangi bir eleştiriyi kabul etmez. Filmin bilet satışının gişede iki seksen uzanması bile bu insanları kendine getirecek bir şok yaratmaz.<br /><br />* * *<br /><br />Bize safkan Arap Atı gibi safkan sinema senaristleri lazım galiba.<br /><br />Galiba diyorum, zira başka şeyler de gerekiyor. Yani sadece sinema için yazıyor olmanız kafi değil. Deli gibi bilgili ve tecrübeli de olmalısınız. Tamam, bilgiyi bu siteden ve başka kitaplardan edindiniz, ama tecrübeyi nereden edineceksiniz?<br /><br />Eğer dijital kamera ve post-prodüksiyon destekli bağımsız sinema en kısa sürede patlamazsa, biz bayık Türk filmleri izlemeye bir süre daha devam edeceği demektir arkadaşlar...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-3179825861052518528?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com2tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-53871659676298436612009-05-18T18:58:00.004+03:002009-05-21T00:26:25.580+03:00Yatacak Yeriniz Yok!Türkan Saylan ölmüş. Öldürülmüş demek daha doğru olabilir. Kanserle boğuşan bir insanı, genel olarak bünyesini, özel olarak da bağışıklık sistemini hırpalayacak şeklinde strese sokmak, taammüden cinayetten başka birşey değildir. Bunu yapanların, yapılmasına vesile olanların, yapılmasını emredenlerin, inanın yatacakları yerleri yok. Ne bu dünyada, ne öbür dünyada!<br /><br />İnsan için, insanlar için, insanlık için birşey yapmanın ne dini vardır, ne ideolojisi. Bu ayrı bir kategoridir kendi başına, hatta bir üst kategoridir denilebilir. Dinlerin, ideolojilerin, ülkelerin üzerindedir bu uğraş. Bu yüzden bu uğraşın peşinde olanları, kendileri hangi dinden, milliyetten, ya da sosyo-ekonomik durumdan olurlarsa olsunlar, zorda olanlarla omuz omuza, sırt sırta görebilirsiniz.<br /><br />Ama bütün dinlerin en aziz tuttuğu, en yüksek yere koyduğu, en büyük payelerle donattığı bu eylemleri yapan bu insanların, her zaman takdir edilmediği de bir gerçektir. İçeriği göremeyip şekle takılanlar, bu gibi kişilere bile düşman kesilip onların faaliyetlerini durdurmaya çalışırlar. Hatta ellerinde güç varsa onları cezalandırma yoluna bile gidebilirler.<br /><br />Buradaki savaş, dar zihinlerle engin zihinler arasında cerayan etmektedir. Bilgililer ile cahiller arasındadır bu savaş. Ruhen fakir olanlarla ruhen zengin olanlar arasındadır. Hangi din, hangi ideoloji, hangi mezhep/klik olursa olsun, asıl mücadele bu ikisi arasındadır.<br /><br />Ve o çok sevdiğiniz demokrasi, her zaman, gücü en cahillere ya da cahilleri sömürmekten hiç haya duymayanlara veren bir sistemdir. Sistem bu olduğu ve insanların duygularını en utanmaz şekilde sömürenlerin eline güç ve yetki verildiği sürece, Türkan Saylan gibilerin sıkıştırılması, onlara azap çektirilmesi, hayatlarının dar edilmesi de kaçınılmazdır.<br /><br />Yine de insan ruhu, en azından bazılarının ruhu, bu zorluklardan yılmayacak kadar onurlu ve güçlüdür.<br /><br />* * *<br /><br />Nur içinde yat Türkan Hocam. Sadece yaptıkların için değil, yapılabilecekleri ve yapılması gerekenleri gösterdiğin için, sonsuz teşekkürler...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-5387165967629843661?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com2tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-21385429193865939452009-05-15T12:20:00.007+03:002009-05-17T11:30:44.222+03:00USTA: Çırak Bile DeğilDikkat: Aşağıda "Usta" filmiyle ilgili bilgiler vardır. Henüz bu filmi seyretmediyseniz... anladınız işte.<br /><br />Dün Usta filmini seyrettim. Çoğunlukla hatır için. Oysa asıl planım J.J. Abrams'ın Uzay Yolu'nu izlemekti. Aradaki farka bakar mısınız: Biri uyduruk bir uçak, diğeri de Atılgan.<br /><br />Filmin hatalarını notlar halinde yazayım, zira uzun uzadıya detaylı bir eleştiriyi hak etmiyor.<br /><br />1) Türk filmlerinin ennn temel meselesi, birşeyi çok ama çok isteyen ve bunun için herşeyi göze alan ana karakterlerin yokluğudur. (İkinci ennn temel mesele ise, bu karakterle özdeşleşmemizi sağlayacak "özdeşleşme yöntemleri"nin kullanılmamasıdır.) Usta, fragmanlarda bize böyle bir karakter vaad etmesine karşın karşımıza böyle bir karakter çıkartmıyor. Aksine, karısının bir tavrı ile hayatının en büyük hayalini hurdalığa atan birini gösteriyor.<br /><br />Eee? Ne oldu şimdi? Kandırıldık mı?<br /><br />Evet.<br /><br />Karşılaştırma için, David Fincher'in "Zodiac" filminin başkarakterini incelemenizi tavsiye ederim. O filmde, üstüne hiç vazife olmadığı halde hayatını bir katili ortaya çıkarmaya adayan Robert Graysmith adlı bir karikatürist anlatılmaktaydı. Ama Graysmith, Usta'dan farklı olarak, karısı çocukları alıp gittiğinde bile tutkusundan vazgeçmiyordu.<br /><br />Sinema tarihi bu tür karakterlerle doludur. Bizi etkileyen de bu insanların tutkusunun gücüdür. İnsanlar, bu kadar güçlü bir tutkuyu görmek için sinemaya giderler. Karısının ilk tavrı ile hayallerinden vazgeçen adamlar için değil.<br /><br />İşin ilginç tarafı, filmdeki yan karakterleri oluşturan çocukların, Usta'dan daha fazla bir tutku sergilemesiydi. Yani, mesela Havacılık Müzesine girip pervane çalma işini çocukların değil de Usta'nın yapması gerekirdi, uçak yapmak eğer en büyük hayali idiyse. Ama biz biliyoruz ki Usta böyle birşey yapmaz, zira o uçmayı o kadar istemiyor. Karşısına çıkan ilk ciddi engelde vazgeçiyor.<br /><br />2) McKee "Değişim, kahramanın içinden gelmelidir" der. Oysa Usta'nın tekrar uçak yapmaya karar vermesine neden olan şey yeğeni Uğur ve karısı. Tipik Türk filmi hatası. Kahramanın yanındaki birileri kahramana birşeyler söyler ve o da fikrini değiştirir (bkz. 1. Yeni Hababam Sınıfı'nın sonunda Mehmet Ali Erbil'in, Güdük Necmi'nin konuşması sonrasında fikir değiştirmesi).<br /><br />McKee'nin bu ilkeyi söylemekteki amacı, kahramanın kendi kararıyla tekrar hayallerinin peşinden koşmaya başlamasının, dış etkenler sonucunda koşmasından daha değerli olduğunu anlatmaktır. Bu, günlük hayatta da böyledir. Kurallara uyduğu için "iyi" davranan insanlar ile, kurallara uyması gerekmediği, yani kural baskısı olmadığı halde "iyi" davranan insanlar arasındaki fark budur. İkincisi evladır.<br /><br />3) Yönetmenin stedicam kullanmaktaki ısrarı, filmin zaten zayıf olan omurgasına (dış motivasyonun kaynaklık ettiği "film motoru"na) zarar vermiş. Filmin motoru, hikayeyi ileri götüren şeydir. "Acaba kahraman istediğini elde edecek mi?" sorusunu sorduran şeydir. Eh, yukarıda anlattığım nedenlerden dolayı bu motor zaten güçsüz, bir de yönetmen bir çok sahneyi tek planda çekmeye kalkınca ritm iyice düşmüş. Yer yer yerlerde sürünmüş<br /><br />Sinemayı teknik açından bilenler bilir, her "kesme" aslında aynı zamanda bir atlamadır. Yani, örneğin, karşılıklı konuşan iki kişiyi düşünün. Bu iki kişiyi göstermenin bir yolu, kesme ile önce A'yı sonra B'yi sonra yine A'yı göstermektir. Bir başka yolu da kamerayı kesintisiz olarak bir A'ya bir de B'ye, sonra yine A'ya çevirmektir. Birinci yöntem ikinci yöntemden daha hızlı bir akış sağlar, zira her kesme saniyenin küçük bir bölümü kadar zaman atlaması anlamına gelir. Bu da filmlere büyük bir dinamizm katar.<br /><br />Usta'da ise böyle yapılmamış. Çok gereksiz bir sürü sahne tek planda çekilmeye çalışılmış. Bu da filme "teatral" bir hava vermiş. Sinemanın en büyük avantajlarından biri olan, bazılarına göre sinemaya özgü tek sanat olan KURGU'nun nimetlerinden faydalanılmamış. Hikaye esnedikçe esnemiş.<br /><br />4) Eh, filmin kahramanının dış motivasyonu zayıf olunca, hikayeye dolgu malzemeleri üşüşmüş. Anne'nin ölümü böyle bir sahne mesela. Hoş olmasına karşın, filmin şiddetinin giderek artması gereken bir yerde, gereksiz ve uzun olmuş.<br /><br />5) Filmdeki bazı oyunculuklar güzel. Şevket Çoruh, "İnşaat"ta sergilediği performans kadar iyi bir iş çıkartmış. Yetkin Dikinciler ve Fadik Sevin Atasoy ise orta karar performanslar sergilemişler. Kuş konduran yok yani. E nasıl kondursunlar, hikaye öyle zayıf ki.<br /><br />6) Bir de filmin ana konusu, yani uçak yapmak ile ilgili bazı çözülmemiş meseleler var. Çözülmemiş derken, filmin kahramanının motivasyonunu sorgulamamızı sağlayan şeyler.<br /><br />Usta'nın yapmak istediği şey teorik olarak mümkün değil. Yani Usta'nın kalkıştığını iddia ettiği şeyi yapamayacağını daha en baştan biliyoruz. Tıpkı AROG'da Arif'in mağara adamlarını teknolojik evrimini hızlandırmaya çalışması gibi, bu da sonuçsuz bir çaba. Neden?<br /><br />Günümüz dünyasında tamamıyla yerli birşey yapmak, isteseniz de istemeseniz de artık imkansız hale gelmiş durumda. İlle de "tamamen" orijinal birşey yapacaksanız, başkasının planlarını da kullanmayacaksınız. Yani ta Wright Kardeşler'in denemelerini bile reddedeceksiniz, zira ilk planlar onlara kadar uzanıyor. Onları da reddedip kendi denemelerinizi kendiniz yapmalısınız. Eğer bunu yapamıyorsanız, motorunuzun, kanatlarınızın, hatta kullandığını profilin teknik bilgisini dışarıdan alıyorsanız, "sadece bize özgü"lük iddiasında bulunamazsınız.<br /><br />Usta mesela bir ulus olarak bizim için anlamlı birşey yapıyor olsaydı, yani Türkiye için çok gerekli birşeyi icat ediyor olsaydı (örn. ilk Türk uzay gemisi, ya da Bor ile çalışan bir araç, ya da onulmaz bir hastalığın sadece bize özgü tedavisi), film bizi daha heyecanlandırırdı. Oysa Usta çok kaba bir taklitçiden başka birşey değil. Sizin tahmin ettiğinizden daha çok sanayiye giden biri olarak şunu söyleyebilirim: sanayiler, Usta'larla dolu! Hele bir oturun, sohbet edin sanayidekilerle, size onlarca, hatta yüzlerce Usta hikayesi anlatırlar...<br /><br />* * *<br /><br />Güncelleme:<br /><br />"Kaybolmayan Hikaye İstiyoruz"<br /><br />Usta'nın en temel sorununun, kahramanın dış motivasyonunun zayıflığı olduğunu söylemiştim. Bu öyle zayıf bir dış motivasyon ki, filmin ortasındaki yaklaşık 40 dakika boyunca tamamen ortadan kalkıyor. Yani Usta'nın karısını eve geri götürme girişiminden, tekrar uçak yapmaya karar vermesine (verdirilmesine!) kadar olan sürede, kahramanımızın dış motivasyonundan eser yok! Yani öylesine seyrediyoruz filmi.<br /><br />Bir de Usta'nın uçağı Havacılık Fuarında (adı tam olarak bu olmayabilir) uçurma girişimi var ki intihardan farksız. Hikayeden anladığımız kadarıyla Usta'nın brövesi var, ama bir uçağı uçarmadan önce çeşitli denemeler yapması gerektiğini göz ardı ediyor. Sonuç olarak yaptığı bir kahramanlık değil, düpedüz aptallık gibi görünüyor.<br /><br />Eh, neticede karşımızda ne yaptığını bilen bir mühendisler grubu değil, bir şekilde uçak yapmaya kafayı takmış, sanayide dükkanı olan bir motor ustası var. Ve kendisi de bize kahraman gibi yutturulmaya çalışılıyor. E, haliyle yemiyoruz.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-2138542919386593945?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com1tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-63117071292692559402009-04-29T21:18:00.006+03:002009-05-02T09:23:10.105+03:00Senaryo Yazma Süreci - Bir ÖrnekSenaryo yazdığım dönemde süreç her zaman ÇOK İYİ OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜĞÜM BİR FİKİR ile başlardı. Bu her zaman başımın etini yiyen ve ifade edilmesi gerektiğini hissettiğim birşey olurdu. Bir süre sonra, hiçbir şekilde bir senaryo haline getirilemeyecek HARİKA fikirlerin de bulunduğunu fark edecek kadar akıllandım. Bu nedenle zamanla, yazılması bir seneye yakın bir süreyi alabilecek bir fikre kendimi adamadan önce şöyle durup derin bir nefes almam gerektiğini öğrendim.<br /><br />Fikrin, senaryo haline getirilmeye değer olduğunu anladıktan sonra, sahneler, karakterler, an'lar, karakter dönüşümleri için "güzel" fikirler toplamaya başlar ve bunları herhangi bir süreklilik ve form kaygısına düşmeden panoya asardım. Bu süreç, fikir toplama dışında başka birşeyin baskısı olmadan, malzemenin bir araya getirilmesini içeriyordu. Bu fikirler kaçınılmaz olarak başka fikirlere yol açıyor ve zamanla belirli bir gidiş yolu ve sıra hissi doğuruyorlardı.<br /><br />Torba dolar gibi olduğunda, bu malzemeleri hangi perdelere yerleştireceğimi belirlemeye başlar ve bir öykü haline getirirdim. "Ne olursa olsun yazmalıyım" isteğine direnir, bu isteğin birikmesini bekler, bu arada zor ve sıkıcı sayılabilecek hazırlık çalışmalarını (araştırmalar - gg) yapardım.<br /><br />Tamamen gelişmiş bir oyun planım olduğunda, yani tamamlanmış hikayeler, gerçek bir giriş, gelişme ve sonuç ve "kendi kendini yazan sahneler" bulduğumda, sanki o gece düğün gecemmiş gibi yazmaya koyulurdum.<br /><br />Kaynak: <a href="http://www.hollywoodscript.com/40tips.html">http://www.hollywoodscript.com/40tips.html</a><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-6311707129269255940?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com1tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-24202601539246117952009-04-27T08:30:00.006+03:002009-04-27T08:56:48.930+03:00Neden Yola Çıktığını UnutmakSinemayla uğraşmaya başlayan birçok genç, film yapma sürecinin karmaşık yollarında kaybolmaktadır. Kendilerini aniden bu sürecin yan dallarından birinde tıkanıp kalmış bulmaktadır. "Film çekmek" için başladıkları bu macerada, kendilerini başlangıçta hiç de tahmin etmedikleri bir alanın uzmanı bulabilmektedirler.<br /><br />Örneğin kendilerini kameralar konusunda uzmanlaşmış halde bulabilmektedirler. Bir sebepten dolayı gözlerini hedeften (yani, film çekmekten) ayırıp, kameralara (kameraların birbirlerine üstünlüklerine, performans farklarına, yeni geliştirilen özelliklere, vb.) fazla odaklanarak, içlerindeki film çekme coşkusunu kaybetmekte ya da yanlış alana kanalize etmektedirler.<br /><br />Kimi de post-prodüksiyona takılıp kalmaktadır. Kurgu, efekt, animasyon, "color correction" derken, aslolanın hikaye anlatmak olduğunu unutmakta, vakitlerini ve yeteneklerini, ilk hedeflerinden çok farklı amaçların hizmetine vermektedirler.<br /><br />Kendilerine yeterince güvenleri olmadıkları ya da "teknik konuları" anlaşılamaz zannettikleri için senaristliğin güvenli çemberinin dışına çıkamayanlar da var. "Codec", "bitrate", "saturation", "follow focus" gibi yabancı terimlerden tırstıkları için, kendi hayallerini başkalarının çekmesine (ki bu genelde bir katliama dönüşür) gönül indirenlerdir bunlar. Hayallerinin asla kendi hayal ettikleri gibi yansıtıldığını göremeyeceklerdir.<br /><br />Kendisini reklam ya da TV sektöründe acayip konumlarda bulanların hemen hepsi, film çekmek üzere yola çıkmış iyi niyetli, genç insanlardır. Ama film çekmenin güçlüklerinden (ki 35mm döneminde nispeten daha zordu), ya da para tatlı geldiğinden (bazen de bu ikisinin bir kombinasyonundan) bu amaçlarından uzaklaşmış, TV ya da reklam dünyasının ruh karartan koridorlarında ömürlerini harcamaya başlamışlardır. (Hepsinin koltuğunun altında "birgün" çekecekleri bir kaç uzun metrajlı filmin senaryosu vardır, o ayrı!)<br /><br />Bu sözlerim yanlış anlaşılmasın: herkes yönetmen olmalıdır demiyorum. Yani kimi insanlar sadece ve sadece senarist olmalıdır, zira yetenekleri o kadardır. Kimileri de sadece efekt konusunda uzmanlaşmalı, kimileri de en iyi görüntüyü elde etme konusunda kendilerini geliştirmelidir.<br /><br />Ama bir de tam teçhizatlı bir yönetmen olması gerekirken, yanlış yollara sapıp olamayanlar var. Başarıdan korktuklarından (evet, başarı korkusu diye birşey var) ya da onlara sinemanın çetrefilli yollarında doğru hedefi gösteren birileri olmadığından, yan yollarda kaybolup giderler.<br /><br />Siz hangisisiniz? Ve bunu nasıl bilebilirsiniz?<br /><br />Eğer sinema üretiminin herhangi bir dalında uzmanlaşmaktaysanız ya da uzmanlaşmışsanız ve içinizde hala "Ben bundan daha fazlasını yapabilirim" duygusu varsa, kendinizi mihenk taşına vurma zamanı gelmiş olabilir. Farklı alanlara yönelerek, yeteneklerinizi orada da deneyebilir, yola çıkış amacınıza doğru, biraz geç de olsa, tekrar ilerlemeye başlayabilirsiniz.<br /><br />En kötü ihtimalle yeteneğinizin sınırlarını öğrenir, mevcut alanınızda içiniz huzurlu bir biçimde uzmanlaşmayı sürdürebilirsiniz.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-2420260153924611795?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com6tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-19415236823617248822009-04-26T04:09:00.007+03:002009-04-26T14:57:26.935+03:00KARIŞIK NOTLAR - 2Dikkat: Aşağıda "AROG", "The Day The Earth Stood Still", "Knowing" filmleri hakkında bilgi yer almaktadır. Henüz seyretmeyenlerin bu yazıyı okumaları tavsiye olunmaz.<br /><br />1) AROG'u seyrettim. Hatırlayanlar bilir, GORA ile ilgili bayağı uzun sayılabilecek bir değerlendirme yapmıştım. AROG ile ilgili söyleyeceklerim ise belki de tek cümle ile özetlenebilir: Cem Yılmaz, filmlerin bir senaryoya göre çekildiğini bilmiyor! Yani bir film çekmeden önce, asgari gerekleri yerine getiren bir senaryoya sahip olması gerektiğini bilmiyor. Ya da -ki bu daha kötü- yazdığı şeyin ÇOK AMA ÇOK kötü bir senaryo olduğunun farkında değil.<br /><br />AROG ile ilgili sadece şu iki şeyi söyleyeyim, neden bu kadar net ve negatif konuştuğumu anlarsınız:<br /><br />a) Filmde, hikayenin (!) bir yere doğru gidiyor olduğu hissini veren tek şey, yani kahramanın dış motivasyonu, Halıcı Arif'in taş devrindekileri teknolojik olarak geliştirme çabasıydı. Filmin yaklaşık olarak yarısını bu çaba alıyordu. Ama bu o kadar saçma, o kadar anlamsız bir çaba ki, seyircide hiçbir biçimde "Ne olacak şimdi?" duygusunu uyandırmıyor. Hiç ama, hem de hiç! Cem Yılmaz'ın en büyük hatası bu: Bu kadar anlamsız ve imkansız birşeyi, filmdeki aksiyonun gerekçesi haline getirmek. Yahu yanındakilerden bir Allah'ın kulu da "Yav Cem, bu senaryoda hikaye yok!" demedi mi? Dememiş demek ki.<br /><br />b) Filmin finalindeki futbol maçının da, hikaye ile hiçbir alakası yok. Yani ne hikayeyi ileri götürüyor, ne de bir heyecan katıyor. Hatta "a" maddesindeki saçmalığı ikiye katlıyor. Yani eğer Cem'in takımı kazanırsa, diğerleri onlara teknolojiyi geliştirme izni verecekmiş. Diyecek birşey bulamıyorum.<br /><br />Film boyunca, Türk seyircisinin hoşuna gidebilecek bir iki espri ve skeç bulunuyor. Ama bunlardan hiçbiri yaratıcılık ya da kalite içermiyor. Hele bir senaryodan kaynaklanmıyor olmaları ya da senaryo ile organik bir ilişki içinde bulunmamaları, hem kendilerine zarar veriyor, hem de filme.<br /><br />Filmin finalinin, Arif'in çabasıyla hiçbir alakasının olmaması, tam bir "deus ex machina" olması, filmde herhangi bir senaryonun bulunmadığının adeta bir "nişanesi" olmuş. Bu kadar para harcanıp da bu kadar az bir senaryo niteliği gösteren bir başka Türk filmi hatırlamıyorum.<br /><br />Not: Bu siteyi takip eden ve Cem Yılmaz'ı tanıyanlardan biri (ya da birkaçı!) SANARİST ULTIMATE ve bu sitedeki yazıları kendisine okutsun. Aksi takdirde insanların, filmlerine sadece kendisini değil de yazdığı hikayeleri de izlemeye geldiği zannına kapılıp parasını ve zamanımızı harcamaya devam edebilir.<br /><br />2) "The Day The Earth Stood Still" ("Dünyanın Durduğu Gün") filmi, birkaç düzeyde işlemiyor. Ama en önemlileri, filmdeki olayların etrafında döndüğü bir kahramanın olmaması. Bu kahramanın olayların akışını değiştirmek için birşeyler yapmaması. Bu olmayınca (aslında hikaye buna izin vermiyor), seyircinin de heyecanlanacak birşeyi olmuyor: "Acaba kahraman hedefine ulaşabilecek mi?" sorusunu ("Major Dramatic Question") sormuyor?<br /><br />Filmin ikinci en büyük zayıflığı da, finaldeki akış değişikliği. Yani Dünyayı yok etmeye karar veren uzaylılar, sırf bir kadın çocuğunun hayatını kurtarmak için kendi hayatını feda etmeye karar verdi diye, dünyayı insanlardan arındırmaktan vazgeçiyorlar. Yani! Bu uzaylılar ya hiç dayak yememişler, ya da sayı saymayı bilmiyorlar! O kadın, çocuğu için hayatını feda ederken, aynı anda dünyanın başka yerlerinde binlerce çocuk, kurulu düzenin vicdansızlığından dolayı ölüyor. Ama heyhat! Filmin yapımcısı mutlu bir son olsun diye karar vermiş ya, bu yüzden en saçmasından da olsa bir tanesini bize izlettiriyor. (Bu açıdan, vizyona yeni giren "Knowing" [şu Nicholas Cage'in oynadığı "Kehanet"] çok daha gerçekçi. Dünya üzerindeki yaşam, bir Güneş patlaması ile silinip gidiyor!)<br /><br />3) "Dünyanın Durduğu Gün"den kısa bir süre sonra Hiroşima ile ilgili bir belgesel seyrettim. Ve şundan kesinlikle emin oldum: Gerçekten de insan ırkı bu dünya üzerinden yok olsa, evren çok ama çok az bir kayıp yaşamış olacak. Özellikle de kendine gelişmiş diyen ülkeler, bu durumun en büyük mesulleri. Ve vahşiliklerini, vicdansızlıklarını, adiliklerini "gelişmişlik" olarak satmaları ise, tarihin en büyük "dramatik ironisi".<br /><br />4) Bir ara "CNBC-E ve TNT Özel" yazısı yazmalıyım. Ama unutmadan şunu belirteyim: UST yani Çözülmemiş Cinsel Gerilim, birçok dizide başarılı bir biçimde kullanılıyor. Mesela "Pushing Daisies" tamamen bunun üzerine kurulmuş durumda, kahramanların bırakın aynı yatağa girmeleri, birbilerine dokunmaları bile mümkün değil. Benzer bir durum "Chuck" için de geçerli. İş arkadaşı / sevgilisi olan kızla aralarında gerçek bir ilişki olması neredeyse imkansız - her ikisi de birbirlerinden hoşlanıyor olsalar da. Bu da bizi içten içe üzüyor tabii. (UST ne diyenler, ULTIMATE'e baksın bir zahmet).<br /><br />5) Bu arada SANARIST ULTIMATE kitabını ben en az yüz elli kişiye şahsen yollamışımdır. Bir arkadaşımız da <a href="http://www.scribd.com/doc/11502298/gezgingezer-sinema-notlar-sanaristblogspotcom-">scribd.com</a>'a yüklemiş. Ben bu bilgilerin bir işe yaraması için 2010 yılını hedef olarak koymuştum, ama sanırım çok iyimser davranmışım. Eski alışkanlıklar kolay ölmüyor. Yepyeni bir yazar kuşağına ihtiyacımız var.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-1941523682361724882?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com2tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-6343352013778337072009-04-16T20:09:00.010+03:002009-04-18T18:21:38.182+03:00Geri Bas!Bu konuya daha önce değinmiştim. Ama her önemli konu gibi, birkaç defa ve farklı açılardan anlatılması gerekiyor.<br /><br />Mesele şu: Büyük bir heyecanla, hevesle, çoşkuyla başladığınız bir senaryoda bir noktadan sonra tıkanırsanız ne yapmalısınız?<br /><br />Durumu biraz daha detaylandırayım. Diyelim ki içinize doğan, sizin için duygusal düzeyde çok anlam taşıyan bir senaryo fikri yakaladınız. Bu senaryo fikri hem büyük bir çatışma potansiyeli içeriyor, hem de çok güzel karakterler barındırıyor. Bazı çok önemli ve güzel sahneler de geldi aklınıza.<br /><br />Siz de bunlara güvenerek, oturup senaryoyu yazmaya başladınız. Başlangıçta, fikrin kendisinden kaynaklanan enerjiyle bir yere kadar geldiniz. Zihninize kendiliğen doluşan sahneleri, diyalgoları, kolaylıkla yazmaya başladınız.<br /><br />Ama bir süre sonra, bu ilk cephane bitti. Siz belki bunun farkına vardınız ya da varmadınız. Belki bu projeyi sizden acilen bekleyen birileri var ya da cephanenizin bittiğini fark etmediniz ya da umursamadınız ve yazmaya devam ettiniz. Lakin hissediyorsunuz ki en baştaki enerjinin onda biri bile yok. Yazdığınız sahnelerin, diyalogların, karakterlerin hiçbirisi sizi heyecanlandırmıyor.<br /><br />Belki açılırım diye yazmaya devam ettiniz, ama nafile. Kendiniz yemyeşil Yağmur Ormanları'ndan Sahara çölüne düşmüş gibi hissediyorsunuz.<br /><br />Ne oldu? Neden bu noktaya geldiniz? Ve bu durumdan kurtulmak için ne yapmalısınız?<br /><br />* * *<br /><br />Olan şu: Bilinçaltınızın size şimdilik verdiği malzeme tükendi. Ve siz de kaynağı bilinçaltı olan malzemelerle devam etmek (yani kaynağı bilinçaltı olanyeni malzemeleri beklemek) yerine, aklınızla bulduğunuz malzemeleri senaryonuza eklemeye başladınız.<br /><br />"Ee? N'olmuş akıl kaynaklı malzeme kullanmaya başladıysak?" diyebilirsiniz. Ve bu soruyla, sanat eserlerinin nasıl yaratıldığı konusunda ne kadar bilgisiz olduğunuzu belli etmiş olursunuz.<br /><br />Sanat eserlerinin kaynağı, malzemelerin üretildiği yer, bilinçaltıdır. Burası, bizim için "gerçekten" önemli olan konuların, bilgilerin, olayların, duyguların harmanlanıp, "al şunu yaz/bestele/çiz" diye bilince gönderildiği bir tür mutfaktır. Buradan gelen malzemeler "gönül telimizi titretir" insanları gerçekten derinlemesine etkiler, "ruha hitap eder".<br /><br />Oysa bilinçaltıyla yazılmayan/çizilmeyen/bestelenmeyen eserler her ne kadar teknik açıdan bütün şartları yerine getirse de, "gönül telinizi titretmez", sizi derinden heyecanlandırmaz, ruhunuzda derin bir iz bırakmaz. Akıl ile yapılmış ürünleri yine akıl tüketir, duygular ve ruh değil.<br /><br />Eğer bilinçaltınızdan/ruhunuzdan gelen bir malzemeyle başladığınız bir işe, yeni malzemenin gelmesi için sabırla beklemek yerine aceleyle akıl yoluyla bulunmuş malzemeler eklerseniz, eserinizin bütünlüğünü bozmuş olursunuz. Hikayeniz bir yere kadar çok iyi, çok orijinal ilerler, ama sonra klişelere, bildik trüklere, vb. yönelir.<br /><br />Bazen de -eğer kendi ruhunuzla biraz daha barışık bir insansanız- görünmez bir duvara çarpmış gibi olursunuz. Yeni sahneler yazar, yeni karakterler yaratır, yeni diyaloglar oluşturursunuz, ama hiçbiri sizi heyecanlandırmaz. Buradaki anahtar sözcük "heyecanlanmak"tır. Çok iyi bilirsiniz ki, sizi heyecanlandırmayan bir eserin ya da eser parçalarının başkalarını heyecanlandırması da mümkün değildir.<br /><br />Özetlersek, bu durumunuzun nedeni, kökeni bilinçaltında olan malzemelere, bilgisizlikten ya da aceleden, akıl ile bulunmuş malzemeler eklemektir.<br /><br />Peki bu durumdan kurtulmak için ne yapmalısınız?<br /><br />Cevap iki kelime: Geri basmalısınız!<br /><br />Yani, hikayenize sonradan, akıl yoluyla eklediğiniz karakterleri, sahneleri, diyalogları teker teker çıkarmalısınız. Her ne kadar uğraşmış olursanız olun, onları atmalısınız. Teker teker. Hiç acımadan.<br /><br />Nereye kadar? Bilinçaltından gelen son malzemeyi kullandığınız yere kadar. O sahneye kadar. O karaktere kadar. Sizi heyecanlandıran son noktaya kadar geri basmalı, diğerlerini de acımasız bir biçimde atmalısınız.<br /><br />Bu size önce zor, mantıksız, zaman kaybı vb. gibi gelebilir. Ama emin olun öyle değil. O noktaya kadar geri gittiğinizde, kaybetmiş olduğunuz heyecanı tekrar hissetmeye başlayacak, kendinizi bir anda tekrar Yağmur Ormanları'nın kıyısında bulacaksınız.<br /><br />Bilinçaltınıza güvenin. O size tekrar malzeme vermeye başlayacaktır. Başka kitaplar okuyun, dergiler karıştırın, sakin yürüyüşler yapın, insanlarla başka konularda konuşun. Bilinçaltınız size cevabı verecektir. Hem de hiç ummadığınız bir anda. (House M.D. dizisini seyredenler, beş sezon boyunca bu yöntemin istisnasız her bölümde kullanıldığını, House'un son teşhisi hep bu şekilde koyduğunu iyi bilirler).<br /><br />* * *<br /><br />Ha, diyebilirsiniz ki "Ben TV sektöründe çalışıyorum, çok kısa teslim tarihleri var, bu yüzden bu yöntem bana uymaz". Ben de derim ki "Allah yardımcınız olsun." Bizdeki dizilerin genelde bu kadar kalitesiz olmasının nedeni, yazarların bilinçaltlarından gelen malzemelerle değil, ço kısa sürede reyting yapan klişelerle çalışmasıdır. "Lost"un ya da "Coupling"in bir bölümü iki ayda (rakamla 2) yazılmaktadır. Ama bu sayede dünyanın her tarafında seyredilmekte, zamana karşı da çok iyi direnmektedirler.<br /><br />Ne zaman ki bizim yazarlar da bu koşullarda yazmaya başlarlar (artı, bu sitede anlatılan ve anlatılmayan binlerce bilgiyi sindirirler), Türk dizileri de o zaman gerçekten kaydadeğer bir nitelik kazanır.<br /><br />* * *<br /><br />Güncelleme: Sadece yazdığınız bir senaryoda, atmış olduğunuz yanlış adımları geri almakla bitmiyor iş. Bazen kendinizi tamamen yanlış bir projeye başlamış halde de bulabilirsiniz.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-634335201377833707?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com7tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-81599731148724691432009-04-13T17:16:00.010+03:002009-04-14T05:01:38.521+03:004 Erkek DönüşümüHikayelerin büyük bir bölümünde kahraman(lar) bir dönüşüm geçirir. Buna <strong>karakter dönüşümü </strong>("<strong>character arc</strong>") denir. Her filmde kahraman dönüşüm geçirmez (örn. James Bond - "<strong>Casino Royal</strong>" hariç). Bu tür filmler genelde aksiyon filmleridir. Ama genel olarak ana karakter(ler), başlarına gelen olaylar sonunda bir değişim geçirirler. Bu, seyircinin hayat deneyimleri ile de örtüşen bir durumdur, zira onlar da hayatları boyunca yaşadıkları olaylar sonunda değişim geçirmişlerdir.<br /><br />Burada dikkat edilmesi gereken, bu değişimin mümkün mertebe <strong>organik </strong>olmasıdır. Yani kahraman başına gelen olayların ona dayattığı değişime önce direnmeli, sonra yavaş yavaş bu direnç gevşemeli, bir noktada tamamen kırılmalı (muhtemelen üçüncü perdede) ve yaşadığı olaylar sonucunda hayata, kendine ve insanlara karşı daha derin bir <strong>içgörü </strong>geliştirmelidir. Kahramanın başına gelen olaylar, (aşağıda anlatıldığı gibi ilginç ve çatışmalı olmalarının yanı sıra) onu değişime sevk edecek nitelikte de olmalıdır, yani o tür olaylar seçilmelidir. Kahramanın film boyunca değişime direnmesi, sonra da <strong>tek bir olayla </strong>dönüşüme uğraması inandırıcı değildir.<br /><br />Aşağıda, <strong>erkek baş karakterlerde</strong> görülen dönüşümlerden bazıları yer almaktadır. Bunlar daha çok<strong> ilişkiler</strong> ile ilgili dönüşümlerdir. Başka tür filmlerde başka dönüşümler de gerçekleşebilir. (Kadınların dönüşümü ile ilgili yazı, daha sonra gelecek). Yazının, gerçek hayatta karşınıza çıkan erkeklerle ilgili ne kadar çok şey söylediğine de dikkatinizi çekerim.<br /><br />* * *<br /><br />1. <strong>Oğlan dönüşümü </strong>(bazen, ama her zaman değil, “Dalgacı”)<br /><br />Bu, kalbinde hala bir çocuk olan ve büyümeyen adamla ilgilidir. Adam sorumsuzdur, olgunlaşmamıştır, kaçıktır ve çok eğlencelidir.<br /><br /><strong>Dönüşüm: </strong>Filmin sonuna gelindiğinde, artık büyümüş bir adama dönüşmüştür. Yani gerçek bir iş bulmuş, nişanlanmış, ya da evlenmiş ve/veya muhtemelen bir çocuğun bakımını üstlenmiştir.<br /><br /><strong>Örnekler: </strong>"Süper Baba"daki ("Big Daddy") Adam Sandler; "Kaza Kurşunu"ndaki ("Knocked Up") Seth Rogen, "Kırk Yıllık Bekar", "The Hangover" (bir grup adam bekarlığa veda partisinde damadı Las Vegas’ta kaybederler ve düğünden önce adamı bulmak zorundadırlar). Tonlarca film bu dönüşümün çeşitli varyasyonlarını takip eder: aslında çocuk olan ve çok eğlenen adamların bir şekilde hayatlarında sorumluluk almayı kabul etmeleri gerekir.<br /><br /><strong>Sık görülen türler: </strong>Komediler, Romantik Komediler<br /><br /><strong>2. İşkolik</strong><br /><br />Bu, ailesi ve karısı/sevgilisi pahasına sürekli olarak çalışan adamdır.<br /><br />Bu, dramatik bir dönüşümün “neşeli” karşılığıdır: o kadar çok yapılmıştır ki artık suyu çıkmıştır. Örneğin "Evan Almighty" ("Aman Tanrım 2"). Bu formül artık işe yarayabilir mi? Belki, ama ilginç bir yaklaşım/sürpriz gerekiyor. Ama lütfen senaryonuza “Senin tek düşündüğün işin!” ya da “Ofiste çok fazla zaman geçiriyorsun!” diyen kadın karakterler koymayın. Lütfen, lütfeeen.<br /><br /><strong>Dönüşüm: </strong>Bu filmin sonunda bu karakter <strong>ailenin</strong>, <strong>ilişkilerin</strong> ve <strong>insanların</strong> ne kadar önemli olduğunu fark eder.<br /><br /><strong>Örnekler: </strong>Jim Carrey, "Yalancı Yalancı"; Adam Sandler, "Click"; Don Draper, "Mad Men" vb.<br /><br /><strong>Sık görülen türler: </strong>Komediler, aile filmleri, romantik komediler, dramalar<br /><br /><strong>3. Yalnız Adam </strong><br /><br />Bu, kimseye ihtiyacı olmayan, muhtemelen içki içen, ve size bakmak kadar kolaylıkla suratınıza bir tane indirebilecek biridir. Güçlü, sessiz, sert bir tiptir. Western filmlerinde bu adamlar dönüşüm geçirmez. Genelde acılı ve duygusal olarak kopuk/uzak bir tiptir.<br /><br /><strong>Dönüşüm: </strong>Filmin sonunda bu karakter bir santim kadar ilerleme kaydetmiştir, ama bu onun için kilometrelere eşdeğerdir. Kendisi dışında birisine önem vermiştir.<br /><br /><strong>"Örnekler:</strong> "Casablanca"da Humprey Bogart. "Benden Bu Kadar"da ("As Good As It Gets") Jack Nicholson..<br /><br /><strong>Sık görülen türler: </strong>Dramalar, Dramediler (yani Drama-Komedi karışımları, örn. "Ally McBeal", "House", "Scrubs")<br /><br /><strong>4. Yaralı Adam </strong><br /><br />Bu adamın, geçmişinde yaşadığı ve atlatması gereken bir travması vardır. Ya sevdiği birini kaybetmiştir, ya da bir şey yapmıştır ve bu olayla barışamamaktadır ve kendisini suçlamaktadır. Geçmişinde, kendisini kurtarmak zorunda olduğu olduğu bir şey vardır.<br /><br /><strong>Dönüşüm: </strong>Filmin sonunda, kahramanın ruhundaki (geçmişe ait) şeytanlar çıkarılır ve geçmişin yaraları iyileşir.<br /><br />Örnekler: "Cehennem Silahı"ndaki Gibson/Riggs, "Die Hard"ta Bruce Willis, "24" dizisindeki Jack Bauer.<br /><strong></strong><br /><strong>Sık görülen türler: </strong>Aksiyon, Drama<br /><br />* * *<br /><br />Eğer 5. bir dönüşüm olacak olsaydı, o da <strong>Sıkı Dost</strong> filmleri (Buddy Films) olurdu (erkek Romantik Komedileri)<br /><br /><strong>Not: </strong>Erkek dönüşümlerinin çoğu, bağlılıktan korkan erkeklerle ilgilidir.<br /><br />* * *<br /><br />Kaynak: <a href="http://bluestockingla.blogspot.com/2007/12/there-are-only-four-male-character-arcs.html">http://bluestockingla.blogspot.com/2007/12/there-are-only-four-male-character-arcs.html</a><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-8159973114872469143?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com0tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-56235229733414032822009-04-13T14:22:00.008+03:002009-04-13T15:16:44.755+03:00Nereden Başlamalı?Elinizde yazılmaya değer bir senaryo olduğunu nasıl anlarsınız? Daha doğrusu, senaryo yazmaya ne zaman ve nereden başlamalı?<br /><br />Bu konuyu daha önce ele almıştık biraz. Senaryoda <strong>hikaye</strong> mi önemlidir, yoksa <strong>karakter </strong>mi? sorusuna çeşitli cevaplar verildiğini görmüştük. (Kaç yıl önceki bir yazıya atıfta bulunduğumu ben bile hatırlamıyorum :) )<br /><br />Ama burada bahsettiğim biraz daha farklı: aklınıza doluşan bir sürü sinematik düşünceden hangisine dayanarak bir senaryo yazmaya başlayabileceğiniz. Ve bir senaryo yazmaya oturmak için bu düşüncenin ne gibi niteliklere sahip olması gerektiği.<br /><br />* * *<br /><br />Bir senaryo yazmaya başlamadan önce, elinizde, çok çeşitli ilginç olaylara kaynaklık edebilecek <strong>İLGİNÇ VE ÇATIŞMA İÇEREN MERKEZİ BİR SORUN/DURUM </strong>olmalıdır. Bu öyle bir durum olmalıdır ki,<br /><br />1) Bizzat bir sürü <strong>ilginç </strong>olaya kaynaklık edebilecek kadar ilginç olmalıdır (yani iki saati dolduracak kadar malzeme potansiyeli içermelidir)<br /><br />2) Bu olaylar da ancak ve ancak iki ya da daha fazla tarafın <strong>çatışmasını </strong>gerektirecek nitelikte olmalıdır. Ve bu çatışma da öyle az buz değil, gerçekten<strong> güçlü</strong> olmalıdır.<br /><br />Elinizdeki fikirlerin senaryo haline getirilmeye değecek nitelikte olup olmadığını anlamanın yolu, bu iki kıstasa uyup uymadıklarına bakmaktır.<br /><br />* * *<br /><br />Benim <strong>Türk filmleriyle </strong>ilgili en temel eleştirilerimin başında, aslında bir film olacak kadar güçlü olmayan ve potansiyel içermeyen sorun/durumların film haline getirilmiş olması geliyor. En fazla bir kısa film olabilecek malzemeler, çeşitli şişirme yöntemleri ile iki saate kadar uzatılmakta, sonra da film diye önümüze konuyor sık sık.<br /><br />Bunun nedeni bazen bulunan fikrin öz itibariyle <strong>zayıf </strong>olmasıdır. Yani yazar öyle bir konu seçer ki, ne kadar zorlarsanız zorlayın, insanların ilgisini iki saat boyunca ayakta tutacak malzeme çıkmaz. Belki bu konu kendisi için çok ilginç olabilir, ama sinema <strong>kitlesel </strong>bir eğlence olduğu için, genel izleyici kitlesinin ilgisini cezbetmez.<br /><br />Bazen de yazar, büyük bir potansiyel içeren bir fikre sahiptir, ama bu fikri <strong>uç noktalarına </strong>kadar taşımamıştır. Yani durumları olabilecek en uç noktalara kadar zorlamamış, hikayenin ve karakterlerin uç noktalarına kadar gitmemiştir. Belki bunu yapması gerektiğini bilmediğinden, belki acele ettiğinden, belki de korktuğundan. Hikaye, yeterince şeker konmamış tatlılara benzer.<br /><br />Sebep her ne olursa olsun, bir fikrin yeterince ilginç olmaması, çatışmaların uç noktalara kadar taşınmaması, senaryonun aleyhine işler. Bu da seyircinin sıkılmasına ya da yeterince heyecanlanmamasına neden olur. Sizin ise bir senarist olarak, <strong>vampirlerin </strong>sarmısaktan korkması kadar korkmanız gereken birşeydir seyircinin sıkılması.<br /><br />* * *<br /><br />İşte elinizdeki fikir bu özelliklere sahipse, yani yeterince ilginçse ve büyük çatışma potansiyeli içeriyorsa, ya da fikrinizi bu hale getirebildiyseniz, işte o zaman oturup karakterleriniz üzerinde daha ayrıntılı bir şekilde çalışmaya başlayabilirsiniz.<br /><br />Eğer bunu yapmadan karakterlere geçerseniz, istediğiniz kadar sayfalar dolusu biyografi yazın, onlara bir sürü ilginç kişilik özelliği verin vb., hikayenizin ilginç olmasını sağlayamazsınız. Zira hikayeden kaynaklanan sorunlar, karakterler ile çözülemez ya da örtbas edilemez.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-5623522973341403282?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com1tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-35672114627989771762009-04-09T03:32:00.003+03:002009-04-09T03:37:42.468+03:00DİYALOG YAZMA TEKNİKLERİSenaryo yazarlığının en önemli olan ama en az dikkat edilen alanlarından biri “<strong>diyalog yazmak</strong>”tır. Güzel bir hikaye, kötü yazılmış diyaloglar yüzünden çok zayıflayabileceği gibi, normalde vasat sayılabilecek bir hikaye de güzel diyaloglar sayesinde seyredeğer bir hal alabilir.<br /><br />Ben <strong>Türk filmlerindeki </strong>diyalogları genelde beğenmiyorum. Bunun birkaç nedeni var. <strong>Birincisi</strong>, konuşan insanların hep akıllarından geçen ilk şeyi doğrudan söylemesi. Yani insanlar ne düşünüyorlarsa doğrudan onu söylüyorlar. Bu gerçekçi bir diyalog yazarlığı değil. Zira insanlar hemen asla akıllarından geçeni doğrudan söylemezler.<br /><br /><strong>İkincisi</strong>, bu tür diyaloglar seyircinin zihinsel katılımına da olanak tanımıyor. Yani karakterin söylemek istediği şey ile seyircinin duyduğu şey aynı ise, seyircinin bu sözleri zihninde incelmesine, değerlendirmesine, çıkarsamalarda bulunmasına gerek kalmıyor.<br /><br /><strong>Üçüncü neden</strong>, Türk filmlerindeki karakterlerin hemen hiç <strong>yaratıcı </strong>konuşmaması. Yani imalar, kinayeler, kelime oyunları.. ya hiç yok ya da çok kalitesizler.<br /><br /><strong>Son olarak da</strong>, iyi diyalog yazma tekniklerinden mahrumlar. Belki de en önemli neden bu. Hemen bütün diyaloglar, tekniğe dayalı bir yaratıcılıktan mahrumlar.<br /><br />* * *<br /><br />Burada <strong>David S. Freeman</strong>’ın (“<strong><a href="http://www.beyondstructure.com/">Beyond Structure</a></strong>” seminerini veren şahıs) diyalog yazma ile ilgili bazı tekniklerini aktarmak istiyorum. Bu teknikleri öğrenmeye ve izlediğiniz filmlerde de bunları yakalamaya çalışın. Eminim diyalog yazma becerileriniz bayağı ilerleme gösterecektir.<br /><br /><span style="color:#000000;"><strong>Diyalog Yazma Teknikleri</strong><br /></span><br /><strong>1) Geciken Cevap</strong><br /><br />A karakteri B karakterine bir cevap verdiğinde, B hemen cevap vermez. A ve B başka konulardan bahsetmeye devam ederler. Belki de B yeni bir konu açar. B cevabı konuşmanın başka bir yerinde, belki de çok alakasız bir yerinde verir. Bu gecikme, B’nin kişiliği ya da sorulan konu ile ilgili farklı anlamların doğmasına yol açar.<br /><br /><strong>2) Anlamlı Sessizlik</strong><br /><br />Nasıl müzik seslerden ve onlar arasındaki boşluklardan oluşuyorsa, diyalog da sözlerden ve onlar arasındaki sessizliklerden oluşur. A karakteri bir şey söyledikten sonra B cevap vermesi gerekirken cevap vermiyorsa, bu (hikayeye göre) çok ilginç anlamların ortaya çıkmasına neden olur. Bazen iki (ya da daha fazla) kişinin konuşmaları gerekirken hiç konuşmamaları, sahneye, herhangi bir sözden daha büyük bir derinlik katar.<br /><br /><strong>3) Birbirinin Sözünü Kesmek</strong><br /><br />Günlük hayattaki konuşmalarımız ile filmlerde gördüğümüz diyaloglar birbirinden oldukça farklıdır. Filmlerde daha rafine (arıtılmış) bir dil ve üslup kullanılır. Günlük hayatta iki kişi konuşurken sözlerini sürekli keserler, kekelerler, konudan konuya atlarlar, vb. Oysa kısıtlı bir süre içinde derdini anlatmak zorunda olan filmde karakterler tane tane ve birbirlerinin sözünü pek kesmeden konuşurlar. Ama gerektiği yerde birbirlerinin sözlerini kesebilmelidirler. Yani diyaloglara bir miktar gerçekçilik ve hız kazandırmak istiyorsanız, karakterlerinizin birbirinin sözünü kesmesini, normal akan bir diyaloğun sözün kesilmesiyle birlikte aniden başka bir yöne kaymasını sağlayabilirsiniz.<br /><br /><strong>4) Karakter “Aslında” Ne Demek İstiyor?</strong><br /><br />İnsanlar, toplumsal ortamlarda gerçek duygu ve düşüncelerini gizleme eğilimindedirler. Bunun nedeni bu duygu ve düşüncelerin genelde çevrelerindekileri kızdıracak ya da üzecek nitelikte olmasıdır. Filmlerde ise genelde günlük hayatın monotonluğunun çok ötesinde şiddetli olaylar yaşanır ve bunlar da karakterleri derinden etkiler. Gerçek duygular ve düşünceler bu gibi durumlarda da açıkça ifade edilmez. Ancak karakterlerin sözcük seçimleri, tonlamaları, ya da yaptıkları söz oyunları veya dil sürçmeleri, gerçek duygu ve düşüncelerine işaret eder. Sizin de karakterleriniz akıllarına gelenleri ya da hissettiklerini aynen söylüyorlar ise diyaloglarda sorun var demektir. Tabii ki senaryonuzdaki herkesin bulmaca gibi konuşmasından bahsetmiyorum. Ama her duygunun anında ve aynen ifade edilmediği de bir gerçektir. Bunu da göz önünde bulundurun.<br /><br /><strong>5) Cümle parçası</strong><br /><br />Günlük konuşmada kullanılan üslup, yazı dilinde kullanılan üsluptan oldukça farklıdır. Günlük konuşmalarda edilgen yapı sıklıkla kullanılır. Yani yüklem cümlenin en sonunda olmayabilir. Değişebilir yeri bazen. Ya da cümleler itinayla tamamlanmayabilir. Bazı cümleler yarım bırakılabilir. Bunun nedeni, o cümlenin geçtiği sahnenin, cümlenin devamında ne söyleneceği ile ilgili yeterince bilgi içermesidir. Yani o sahneden, cümlenin devamı tahmin edilebilir. Bu ilginç bir yöntemdir ve seyirciyi filme biraz daha fazla dahil eder. Zira yarım kalan cümlenin geri kalan bölümünü her seyirci kendi kafasından tamamlar. (“Ocean’s Eleven” filmleri, bu gibi eksik bırakılmış cümleler konusunda çok sayıda örnek içerir).<br /><br /><strong>6) Kendi konusundan ayrılmamak</strong><br /><br />İki kişi konuşurken genelde aynı konudan bahsederler. Ama durum her zaman böyle olmayabilir. A karakteri 1) Belli bir konu zihnini çok meşgul ettiği için, ya da 2) B karakterinin açmak istediği konudan kaçınmak istediği için, kendi istediği konuda konuşmaya devam eder. Bu da görünürde acayip bir durum yaratır. Ama aslında karakterlerin öncelikler hakkında izleyiciye çok önemli ipuçları sunar. Sizin karakterleriniz de sanki çok iyi hazırlanmış bir PPT sunumu gibi hep aynı konudan bahsetmek değildir. Ortama biraz anarşi, biraz kaos katın, bakalım ne olacak.<br /><br />* * *<br /><br />Diyalog yazmakla ilgili teknikler sadece bunlarla sınırlı değil. Ama en belli başlıları bunlar diyebilirim. Siz de <strong>David S. Freeman</strong>'ın yaptığını ("tersine mühendislik" / "reverse engineering") yaparak, burada anlatılmayan teknikleri bulabilirsiniz.<br /><br /><strong>Kaynak: </strong>David S. Freeman (Yorumların çoğu <strong>gezgin</strong>’e ait).<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-3567211462798977176?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com3tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-12988377194936615912009-04-08T04:33:00.005+03:002009-04-08T05:23:38.102+03:00"The Wrestler" - "Güreşçi"<strong>DİKKAT:</strong> "<strong>The Wrestler</strong>" filmini henüz izlemeyenlerin bu yazıyı okuması tavsiye olunmaz.<br /><br />* * *<br /><br />Bu film isimlerini Türkçeleştirenlerde bazı zihinsel anormallikler var. Tamam, bazı yabancı film adlarının Türkçe karşılıkları ya hiç yok ya da çok saçma oluyor. Ama "<strong>The Wrestler</strong>" gibi tam Türkçe karşılığı olan bir ismin yerine filme hiçbir ilgisi olmayan "<strong>Şampiyon</strong>" adını koymak da neyin nesi?! (Filmde birinin "şampiyon" olmasını sağlayacak bir <strong>yarışma</strong> vb. yok.)<br /><br />Filmin konusuna gelince: <strong>Darren Aronofsky</strong> hemen hiçbir risk içermeyen klasik yapıda bir senaryoyu filme almış. Film <strong>Randy "Ram"</strong> adlı artık iyice yaşlanmış bir güreşçinin hayatından kesitler sunuyor. Randy bir maçtan sonra kalp krizi geçiriyor, bunun üzerine güreşten bir süre uzaklaşıyor, kopmuş olduğu kızıyla tekrar yakınlaşıyor, ama bu ilişki bozuluyor, hoşlandığı striptizci de yüz vermeyince Randy son bir maça çıkmaya karar veriyor. Film, bu <strong>son maç</strong> ile sona eriyor.<br /><br />Aslında film, tema itibariyle <strong>Rocky</strong>'ye benziyor. Yaptığı spor üzerinden <strong>özsaygısını </strong>yeniden kazanmaya, hayatına bir <strong>anlam </strong>katmaya çalışan bir adam var burada da. Ama Rocky'den farkı -bir Aronofsky filmi olduğu için- biraz daha karamsar olması. (Yine de bir Aronofsky filmine göre oldukça iyimser sayılır).<br /><br />Filmin nispeten karanlık havası, hem senaryosal hem de görsel unsurlarla desteklenmiş. Randy'nin parasız olması, bunun için kaldığı mekanın dışında uyumak zorunda kalması, para kazanmak için kendi bedenine her türlü zararı veren faaliyetleri yapması, hayatındaki tek anlamlı ilişkinin bir striptizciyle kurduğu paraya dayalı ilişki olması, arada sırada bir süpermarkette çalışması... Hep Randy'nın dipteki hayatının atmosferini başarılı bir biçimde yaratıyor.<br /><br />Randy'ye çok acımıyoruz, ama ona karşı tamamen duyarsız da değiliz. Özellikle <strong>kalp krizi</strong> geçirdikten sonra striptizciyle arkadaş olmaya çalışması ya da kızıyla ilişkisini yeniden başlatma çabaları, seyirciyi yeterince <strong>duygulandırıyor </strong>ama yönetmen bu sahneleri <strong>duygu sömürüsü </strong>yapacak kadar uzatmıyor.<br /><br />Normal bir hayat sürdürmeyi başaramayan Randy, iyi olduğu tek alana, yani güreş ringlerine geri dönüyor - hem de<strong> ölmek</strong> pahasına. Bu davranışı da çok <strong>insancıl </strong>Randy'nin. Hepimiz hayatımızda yeni alanlara girmek için yaptığımız girişimlerde başarısız olduğumuzda geriye, başarılı olduğumuz alanlara dönmek istemiş, hatta kimimiz de dönmüşüzdür. Randy'nin bizden farkı, onun bu dönüşünün, hayatına son verebilecek bir seçim olması. Ama bu da bize Randy için özsaygının, hayatına acayip de olsa bir anlam katmanın, seyircinin yüzeysel de olsa sevgisinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.<br /><br />İşte film <strong>özetle</strong> bundan ibaret: hayatını <strong>heba </strong>etmiş bir insanın, hayatında birşeyleri yoluna koyma girişimlerinin <strong>başarısız </strong>olması üzerine, kendisine çok zarar verebilecek ama kendisini <strong>iyi hissetmesini </strong>sağlayabilecek bir alana geri dönmesi.<br /><br />* * *<br /><br />Filmin öne çıkan özelliklerinden bazıları şunlar:<br /><br /><strong>1) </strong>Film <strong>16 mm </strong>kamera ile çekilmiş. Bu yüzden görüntüler <strong>35mm'liğe </strong>göre çok daha grenli. Bu filme sert bir hava veriyor, ki bu da hikayeye gayet uygun.<br /><strong>2) </strong>Filmin bazı sahnelerinde bilerek <strong>yapay ışık </strong>kullanılmamış. Bu da filmin gerçekçi havasını artırıyor.<br /><strong>3) </strong>Mickey Rourke'un iyi bir performansı var. 9.5 Hafta ve Angelheart'taki yakışıklının ne hale geldiğini görmek ise <strong>iç burkucu</strong>. (Ama Mickey'nin bu haline benzer bir hali <strong><a href="http://www.imdb.com/title/tt0283003/">Spun</a></strong> diye bir filmde de vardı. Onu izleyenler çok şaşırmayacaklardır.)<br /><strong>4) </strong>Filmde <strong>Marisa Tomei</strong>'nin karakteri üzerinden sergilenen bir miktar <strong>çıplaklık </strong>var ama bu erotik bir çıplaklık değil. Daha çok seks işçilerinin hayatından bir kesit sunmak amacıyla kullanılmış.<br /><strong>5) </strong>Filmde çok az müzik var. Olanlar da genelde 80'lerin <strong>hard rock ve metal gruplarının</strong> şarkıları. Bu müzik türü Randy'ye çok uygun düşüyor.<br /><strong>6) </strong>Adı "<strong>Güreşçi</strong>" olan filmde doğal olarak bir miktar<strong> şiddet</strong> var. Ama çok fazla değil. Burada da şiddet seyirciyi çok duygulandırmak için değil, Randy adlı karakterin hayatını kazanmak için katlandığı birşey olarak gösteriliyor. Tıpkı 4. maddede bahsedilen çıplaklık gibi.<br /><strong>7) </strong>Filmin toplam maliyeti <strong>6 milyon dolar</strong> ve bütün dünyada yaptığı gişe <strong>42 milyon</strong> dolar. Yani aşırı kârlı bir film. (Aronofsky'nin bir önceki filmi olan "Fountain" 35 milyon dolara malolmuş ve 15 milyon dolar iş yapmıştı. Aronofsky de bu filmiyle biraz piyasaya oynamış gibi.)<br /><br />* * *<br /><br /><strong>Netice: </strong>"Güreşçi" çok çok iyi bir film, bir klasik ya da kült bir film değil. Ama ortanın üzerinde bir senaryosu var. Oyunculuk ve yönetim de güzel. Yine de iki defadan fazla izleyeceğinizi sanmıyorum.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-1298837719493661591?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com0tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-45496518188475257392009-04-03T14:26:00.005+03:002009-04-03T14:54:04.372+03:00Hademe Partisi!Ben demokrasi ile ilgili olumsuz düşüncelerimi ifade ederken genelde felsefi düzeyde konuşuyorum. Yani önümüze çıkan adayların belirlenme sürecindeki keyfiliğe ve saçmalığa, seçenlerin çoğunun da seçme kabiliyetinden yoksunluğuna işaret ediyorum. Yani olay tam bir körler dövüşü ve birileri de bundan müthiş bir çıkar sağlıyor.<br /><br />İşin bir de karanlık boyutu var: Bazı insanların adlarının seçim listelerinde yer almamasından dolayı oy kullanamamaları, gökten bir anda inen altı milyon seçmen (Bu fena halde 4400 adlı diziye benziyor. Hani orada da uzaylıların kaçırdığı 4400 kişi iade ediliyordu ya. Burada da bu 6 milyon kişi kaçırılmış ve iade edilmiş gibi), ve en son olarak da nüfus cüzdanında TC Kimlik Numarası bulunmaması yüzünden on milyon insanın neredeyse oy kullanma hakkından mahrum kalması.<br /><br />Ama işin asıl karanlık tarafı, seçimler gerçekleştikten sonra sandıklarda yapılan işler. Bunlardan bir tanesi yerel bir gazetede <strong><a href="http://bizimkocaeli.com.tr/guncel/4453-CHP’ninoylarinibenyaktim.html">yer almış</a></strong>. Adam açık açık oyların 100 TL karşılığında kendisine yaktırıldığını söylüyor. Sözlerinin en sonunda da ekliyor: "Hiçbir partiye üye değilim." Herhalde bu itirafının arkasında bu "bağımsızlık" yatıyor.<br /><br />Peki bir de partili olanlar? Yani iktidar partisine üye olup da kendilerini madden ve manen bu tür suçları itiraf edemeyecek kadar partilerine bağlı, bağımlı hissedenler. (Özgürlüklerini bir görüşe tamamen teslim etmiş insanların özgür irade gerektiren seçime katılmaları ne ironik değil mi? "Kör kameraman" gibi.). Onlardan asla böyle itiraflar duyamayacaksınız. Yüzlerce, hatta binlerce bu tip olay görmezden gelinecek, karanlıkta kalacak.<br /><br />Sonra da bana "Demokrasi en güzel yönetim biçimidir" diyeceksiniz.<br /><br />Tahminim ilköğretim okullarında hademelik ya da çaycılık yapan insanlardan oluşan bir topluluk bizi daha düzgün bir biçimde yönetir. "Hademe Partisi" kurulursa, oylarım kesinlikle onlara gidecektir.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-4549651818847525739?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com8tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-21665392217253266492009-04-01T12:55:00.005+03:002009-04-01T13:56:16.344+03:00Helal Değil Hacı!Şu televizyon sektöründe çalışmak cefalı bir iş. İsterseniz kanalın sahibi olun, mutlaka ama mutlaka birilerine gebesinizdir. Asla tam olarak kendi içinizden geldiği gibi, özgür bir şekilde hareket edemezsiniz. Mutlaka yararını gözetmek, en azından gazabından sakınmak istediğiniz birileri vardır. Şu anda Türkiye'de bu tanımın dışında kalan bir televizyon kanalı göremiyorum. Bize en bağımsız gibi gelen kanalların dahi, bizim bilmediğimiz yarenleri ya da düşmanları vardır.<br /><br />Bunun doğal sonucu olarak, bir kanalda çalışan en düşük düzeyli elemandan en tepe yöneticiye kadar herkes, kendi inançlarına zıt şeyler yapmak durumunda kalır zaman zaman. Bunun etik tarafları bir yana, kişiler üzerinde psikolojik açıdan çok yıpratıcı bir etkisi vardır. İnanmadığınız şeyleri para uğruna yapmak, ne kadar yaygın olursa olsun, insan ruhu üzerinde son derece tahrip edici bir etkiye sahiptir.<br /><br />Bu tahrip edici etkiye en fazla maruz kalanların TRT çalışanları olduğunu düşünüyorum. Her dört ya da beş senede bir tepelerindekiler değişince ona göre tavır almak, daha önceden övdüklerinize şimdi sövmek, daha önce sövdüklerinizi ise şimdi övmek, karakter üzerinde bayağı baskı oluşturuyordur.<br /><br />Ama bu onların tercihi tabii. Yani burada onlara acıyor değilim. Bir maaş uğruna ruhu satıp satmamak, her zaman kişinin tercihine kalmış birşeydir. Ekonomik ve toplumsal koşullanmaların dışına çıkma cesareti gösteremiyorsanız, eninde sonunda birilerine bende (köle) olacaksınız demektir. Eğer gösterebilirseniz, fakir (olma olasılığı biraz yüksek) ama onurlu bir hayat sizi bekliyor demektir.<br /><br />* * *<br /><br />TRT'nin Kanal 7'leşmesi sürecini bir süredir takip ediyorum. Bilenler bilir, bu sadece program çeşitlerinin aniden Kanal 7'ninkilere benzemesinden mütevellit değil, bizzat Kanal 7 kadroları TRT'ye dolmuş durumda. Bunun doğal sonucu olarak, özel bir girişimle değil, bizzat ülkede yaşayan herkesin paralarıyla kurulmuş ve işleyen bir devlet kurumu, sadece belirli bir partinin ve siyasi görüşün borazanı haline gelmiş halde.<br /><br />Bunun son örneği de, TRT'de yayınlanacak olan bir dizi: Başrollerin birinde Ahmet Özhan varmış, Hacı adlı bir karakteri canlandırıyormuş. Bu Hacı, yurtdışında okullar açan bir dini öndermiş. (Bu şahsiyetin gerçek hayatta kime karşılık geldiğini tahmin etmekte güçlük çekmezsiniz sanırım.).<br /><br />* * *<br /><br />Sizi bilmem ama ben bu haberi duyunca öfkeden deliye döndüm. Ne TRT'ye sövmediğim kaldı, ne Ahmet Özhan'a. Bu ikisinin bu diziyle yalakalık etmeye çalıştığı grup zaten günlük sinkaf listemin başlarında yer alıyor. Ama benim paramla işleyen bir kurumun, benim dinsel ve siyasi inançlarıma tamamen zıt bir görüşü savunan bir eser yaptırması ve yayınlaması, hiçbir koşulda kabul edilebilir birşey değil benim için. Devlet kanalının işinin ehli olan insanlarla değil de sadece belirli bir dini görüşe sahip olanlarla doldurulmasının vehameti bir yana, bir de benim paramla bu ülkeye bu kadar zararlı bir grubun propagandasının yapılması, ülkenin kendi ayağına, hatta kalbine kurşun sıkmasından farksız.<br /><br />Sonuç olarak, hakkımı helal etmiyorum bu insanlara. Benden (bizden) aldıkları paralarla bu işi yapanlara, yayınlayanlara, buna vesile olanlara kazandıkları para yâr olmasın. Bir milletin saflığı, duyguları, iyi niyeti ancak bu kadar suistimal edilir. Kainat, mazlumların ahını asla unutmaz, geçen yıllar içerisinde şiddetlenen bir eko halinde, zalimin hesabını mutlaka görür. Bugün güç sahibi olup da hak hukuk tanımayanlarınkini de görecektir, emin olun.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-2166539221725326649?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com5tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-50601759086174804432009-03-29T05:28:00.003+03:002009-03-29T06:11:20.049+03:00Karamsar Notlar - 1Aslında yazılması gereken bir sürü senaryosal konu var ama içimden gelmediği için yazamıyorum. Bir sürü film eleştirisi de yapılabilir ya da politik olaylardan da bahsedilebilir, ama içimden hiçbiri hakkında birşeyler söylemek gelmiyor.<br /><br />Yine de bir iki kelam edilebilir belki.<br /><br />1) Hayatta en büyük mücadelelerimizi sevmediğimiz insanlara karşı değil, sevdiğimiz insanlara karşı vermek zorundayız. Bizi hayallerimize ulaşmaktan alıkoyma gücüne sahip olanlar, bizden nefret edenler değil, bazen bizi en çok sevdiğini söyleyenler, hatta gerçekten de sevenler. Bu yüzden onlarla mücadele etmek zor.<br /><br />2) Benzer bir şekilde, hayallerimize ulaşmak için en büyük engellerden bazıları da kendi içimizde yer alıyor. Anne babamızın, arkadaşlarımızın, yakın çevremizin bilerek ya da bilmeyerek ruhumuza soktuğu engeller, koşullanmalar, değersizlik hissi, ya da başarısız olacağımıza dair inançlar, dış dünyadaki engellerden daha fazla bizi uğraştırıyorlar. Kendine güvenen ve inanan bir insanın, örneğin, çekmeye karar verdiği bir film için yirmi otuz bin dolar toplaması sorun olmaz, ama kendine güvenmeyen ve inanmayan bir insan, üç kuruşu bile bir araya getiremez.<br /><br />3) Türk eğitim sisteminin insanların ruhları ve beyinleri üzerindeki dehşetengiz yıkıcı etkisini gördükçe, tarifi imkansız kederlere kapılıyorum. Bu ülkeden neden daha fazla sayıda dünya çapında sanatçı ve bilimadamının çıkmadığını soranlar, üzerinde MEB yazan binalara çevirsinler bakışlarını. Böyle bir ruh katliamı, gelecek kuşakların korku hikayelerinde bulunabilir ancak. Biz ise içinde yaşadık, yaşıyoruz.<br /><br />4) Sevsek de sevmesek de doğulu bir milletiz biz. Duygularımız daha baskın hep. Bu yüzden de kandırılmaya daha müsaitiz. Hele aklını bileyip ruhunu çoktan kaybetmiş Batılı uluslara bu yüzden çok kolay yem oluyoruz. Ben diyorum ki aramızdan bazılarını, ama bizden ruhen kopmayacak kadar güçlü karakteri olan bazılarını, tam anlamıyla batılı tarzda yetiştirelim ve onlar mücadele etsinler Batılılarla. Ama böyle bir eğitimin de şu riski var: onlar gibi düşünmek üzere eğitilenler, her nedense çok kolayca onların safına geçiyorlar.<br /><br />5) Yeni kuşaklarda gerçekten de ruhsal bir dejenerasyon var. Ama bundan dolayı onları suçluyor değilim. Onlar sadece kendilerini içinde buldukları ortama uyum sağlıyorlar. Bu ortamı sağlayanlar ise önceki kuşaklar. Bu yüzden büyük aşklar, büyük kahramanlıklar, büyük düşünceler çıkmıyor ortaya. Hepsi kısa süreli zevk, en az çabayla maksimum kazanç, ve sorumluluktan tamamen ari bir hayat istiyorlar. Onların kuracağı bir dünyada yaşamak zorunda kalanlara acıyorum.<br /><br />6) Teknolojinin insanları daha mutlu etmediği kesin. Sadece daha fazla köleleştiriyor, kendi ruhundan daha fazla koparıp daha fazla maddiyata yönelmesini sağlıyor. Zihinsel yoğunluk, konsantrasyon, ânı yaşama ise kaybolup giden en temel melekelerimiz.<br /><br />7) Yöneticilerimizin ve zenginlerin bizleri sadece bazı faydalar (örneğin değiştirilmiş genlerimiz sayesinde ürettiğimiz sıra dışı bir protein) için hayatta tutulan fareler gibi gördüğünden adım gibi eminim. Yeter ki ekonominin çarkları dönsün, yeter ki onların istediği gibi hareket edelim. Bunun için çokça ceza, nadiren de ödül kullanıyorlar. Halkı aydınlatması gerekenler ise ne yazık ki bu kesimlerin borazanlığından başka birşey yapmıyorlar. Bu nasıl bir çağ ki, hayatımızın ne kadar berbat olduğunu ve ideoloji gözetilmeksizin hepimizin hayvan yerine konduğunu söyleyecek bir insan evladı yok memlekette.<br /><br />8) Yine de her doğan çocuk, gelecek için bir umut demek. Her ne kadar "Children of Men" filmindeki kadar vahim bir duruma henüz düşmediysek de, her yeni (yepyeni) kuşak, geleceğe umutla bakmamız için bir sebep teşkil ediyor. Ama her yeni kuşağın öncekilerden daha kötü bir biçimde şekil aldığını görmek, içimizi karartıyor. Tamamen ümidi kaybetmek için çok erken, çok ümitli olmak için çok geç.<br /><br />9) Ölecek olmanız, hem de sandığınızdan erken ölecek olmanız, size arkanızda bir yangın yeri bırakma hakkı vermiyor. Benden sonra tufan deyip de çevrenize ve gelecek kuşaklara büyük kötülükler etme hakkınız yok. Bu bazen, ölmeden önce en çok sevdiğiniz şeylerin hepsini yapmanızdan (ve bu esnada insanlara ve çevreye büyük zararlar vermenizden) vazgeçmeniz anlamına gelebilir.<br /><br />10) Kendinizi tamamen değiştiremeden, en mükemmel halinize ulaşamadan, bir çok işi yarım, bir sürü hayali de gerçekleşmemiş halde bırakarak bu dünyadan göçeceksiniz. Kendinizi bu fikre alıştırsanız ve zamanınızı abuk subuk işlerle değil de gerçekten de mutlaka yapılması gerektiğini hissettiğiniz en önemli bir iki şeyle geçirmeye başlasanız iyi edersiniz. En büyük korku kaynağı erken ölmek değil, mutlaka yapmanız gereken o bir iki şeyi yapmadan ölmektir.<br /><br />* * *<br /><br />Bugün seçim olmayan bir seçim var. Sanki birşeyleri değiştirebilecekmişiz gibi gidip oy kullanacağız. Oysa hemen hiçbirşey değişmeyecek. Zira sistem gerçek bir değişime izin vermeyecek şekilde kurulu. Ufak tefek bir iki istisna haricinde, herşey olduğu gibi kalacak. Bütün sistemin, toplumun zekasıyla ve ruhuyla alay etmesinin şahikasıdır seçimler. Sonra da günler, haftalar boyunca saray soytarılarının seçim sonuçlarıyla ilgili şaklabanlıklarını izleyeceğiz.<br /><br />Yine de gidip oy kullanmak lazım. Bizimle alay eden sistemle alay etmenin en iyi yolu, blöfünü görmektir zira.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-5060175908617480443?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com2tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-71542307003136734712009-03-07T21:15:00.007+02:002009-03-07T21:30:31.234+02:00Gelecek, ŞİMDİ!Eğer sadece senaryo yazımı ile ilgilenip, görüntü üretme teknolojilerinin hangi aşamaya geldiğini umursamıyorsanız, yazdığınız hikayeler bundan zarar görecektir. Bu nedenle tam detaylarını anlamasanız bile, kameraların nasıl işlediği, post-prodüksiyonda görüntü ve ses ile ilgili ne gibi cambazlıklar yapılabildiğini öğrenmenizi tavsiye ederim. Eğer bunları öğrenirseniz, hikayeleriniz çok daha zengin bir dokuya sahip olabilir. Sadece siz bilmiyorsunuz diye, aslında kolayca yapılabilecek bazı şeyleri hikayelerinize eklemezseniz, yazık olur.<br /><br />Aşağıda, "<strong>Benjamin Button</strong>"da kullanılan ve <strong>Brad Pitt</strong>'in yüzünün, filmin başlarındaki yaşlı adamın yüzünü canlandırmakta nasıl kullanıldığını anlatan bir video var. Bu teknoloji, daha önce kullanılan "motion capture"dan çok farklı, tamamen yeni bir teknoloji. Artık hayatta olmayan sanatçıların yeni filmler çevirmesine bence en fazla beş sene kalmış durumda. Bu teknolojilerin çok kısa bir süre sonra sizin de kullanımınıza açılacağından emin olabilirsiniz. Bu yüzden, yazdığınız hikayelerin türü değişebilir. Belki de görsel açıdan herkesi tatmin edecek gerçek bir <strong>Atatürk filmini</strong>, ancak bu teknoloji ile çekebileceğiz.<br /><br />Aşağıdaki konuşmacı, <strong>Benjamin Button</strong>'daki bu efektleri yaratan ekipten bir eleman. 18 dk'da herşeyi anlatmak için çılgınca bir hızda konuşuyor (İngilizce). Ama amca zaten ancak <strong>9. dk</strong>'dan sonra ilginç birşeyler söylemeye başlıyor. Anlamasanız bile görüntüleri seyredin, sinema teknolojisinin hangi aşamada olduğunu görünce bayağı şaşıracağınızı tahmin ediyorum. Şaşırmazsanız, ya bu gelişmeleri takdir edemeyecek kadar sinema teknolojisinden uzaksınız, ya da <strong>Benjamin Button</strong>'u yaratan ekipte çalışıyordunuz zaten :)<br /><br /><embed src="http://video.ted.com/assets/player/swf/EmbedPlayer.swf" width="446" height="326" type="application/x-shockwave-flash" flashvars="vu=http://video.ted.com/talks/embed/EdUlbrich_2009-embed_high.flv&su=http://images.ted.com/images/ted/tedindex/embed-posters/EdUlbrich-2009.embed_thumbnail.jpg&vw=432&vh=240&ap=0&ti=469" allowfullscreen="true" bgcolor="#ffffff" wmode="transparent" pluginspace="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer"></embed><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-7154230700313673471?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com6tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-12707651965857990932009-03-04T03:57:00.005+02:002009-03-04T13:55:51.123+02:00GECEKONDU MİLYONERİ<strong>DİKKAT: </strong>"Slumdog Millionaire" (SM) filmini henüz seyretmeyenlerin bu yazıyı okuması tavsiye olunmaz.<br /><br />* * *<br /><br />SM, "orta kalite" bir film. Yani başı sonu olan bir hikayesi var, bu hikayeyi çok yaratıcı olmayan bir tarzda anlatıyor, ama sonuçta bizi az da olsa duygulandırmayı başarıyor ve hedefine ulaşıyor.<br /><br />SM bu kadar Oscar'ı alacak bir film miydi? Diğerlerini seyretmeden birşey diyemeyeceğim. Ama Oscar tarihinde en gereksiz yere bu kadar çok ödül almış filmlerden biri olarak anılması muhtemel. Zira o kadar ahım şahım bir film değil SM.<br /><br />Filmin gerçekten de orta karar bir hikayesi var. Genç bir adamın (Cemal), kaybettiği sevgilisine ulaşmak için "<strong>Kim Milyoner Olmak İster</strong>" yarışmasına katılmasını anlatıyor. Ana hikaye bu. Biraz ilginç olsa da, çok yaratıcı olduğu söylenemez.<br /><br />Senarist, hikayenin zayıflığının farkında olduğu için, anlatım tarzına iki atraksiyon eklemiş. Birincisi, Cemal'in en baştan filmin 3/4'üne kadar karakolda işkence altında sorgulanması. İkincisi de, bu sorgulama sırasında izlediğimiz geri dönüşler ("flashback").<br /><br />İşte bu sonradan eklenen iki atraksiyon, filmin potansiyel sıkıcılığını nispeten ortadan kaldırmış. Ayrıca bize Cemal ile özdeşleşmek için bir sürü fırsat vermiş. Cemal'in gerçekten sefalet ve tehlike içinde geçen çocukluğu, Latika'yı kurtarması, onu sevmesi, daha sonra kaybetmesi, hayatını kazanmak için abisiyle birlikte komik sahtekarlıklar yapması... Bu arada Cemal'in karakolda işkence görmesi. Ve yarışmadaki adamın Cemal'i kandırmaya çalışması... Yazar Cemal ile <strong>özdeşleşme </strong>kurulması için kitaptaki her yöntemi (bkz. SANARIST ULTIMATE, s. 316) kullanmış. (Sonuçta 8 Oscar aldığına göre, etkili olduğu söylenebilir).<br /><br />Hikayenin bir ilginç noktası da, Cemal'in yarışmaya katılana kadar yaşadığı olayların hepsinin, yarışmadaki soruları doğru cevaplamasına yardımcı nitelikte olması. Bu da onun "kaderi"nin yarışmayı kazanmak ve Latika'ya kavuşmak olduğunu gösteriyor.<br /><br />(Hikaye boyunca anlatılan herşeyin aslında daha büyük bir amaca hizmet ettiğini öğrendiğimiz bir başka film daha hatırlıyorum: "<strong>İşaretler</strong>" ("Signs"). Bir başka Hintli (Night Shyamalan) tarafından yönetilen o film de, kader temasını bu kez gerilim atmosferi içinde işliyordu.)<br /><br />Filmin anlatım tarzının batılı olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Tam Avrupalıların ve Amerikalıların anlayacağı tarzda ele alınmış herşey. E, yönetmen de Dany Boyle zaten. Bu film bir Avrupalı-Amerikalı olmayan biri tarafından çekilseydi, Oscarlarda bu kadar iltifat görmezdi sanırım.<br /><br />* * *<br /><br />Bence çok kayda değer bir film değil. İkinci kez seyreder miyim emin değilim.<br /><br />Ama sıkıcı olabilecek bir hikayenin, doğru yöntemler kullanılarak nasıl izlenir hale getirildiğinin güzel bir örneği.<br /><br />En azından bu açıdan ilgiyi hak ediyor.<br /><br /><strong>Güncelleme: </strong>Yine de, bu filmin Hindistan ile ilgili olumlu bir izlenim bıraktığı söylenemez. Artık Hintlilerin de bir "<strong>Geceyarısı Ekspresi</strong>" var sanırım, hem de 8 Oscarlı!<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-1270765196585799093?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com4tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-42386025943478279932009-02-25T08:23:00.014+02:002009-02-25T19:05:43.080+02:00Neden Olmasın: Yirmi Bin Dolara Uzun Metraj Film!<strong>Yirmi Bin Dolar!</strong><br /><br />Benim, sinemalarda gösterilebilecek kalitede bir filmin, senaryo aşamasından son kurguya kadar çekilip hazırlanması için ihtiyaç duyulacağını düşündüğüm <strong>asgari miktardaki </strong>para bu. Yani bu paraya, onu filme basacak dağıtımcıya götürebileceğiniz bir film çekebileceğinizi düşünüyorum.<br /><br />Bu paranın içinde neler var?<br /><br />* Kamera: <strong>Beş bin dolara</strong> Bir <strong><a href="http://catalog2.panasonic.com/webapp/wcs/stores/servlet/ModelDetail?storeId=11201&catalogId=13051&itemId=93120&catGroupId=34401&surfModel=AG-HVX200&displayTab=O">HVX200</a></strong> ya da <a href="http://catalog2.panasonic.com/webapp/wcs/stores/servlet/ModelDetail?storeId=11201&catalogId=13051&itemId=280234&surfModel=AG-HPX170"><strong>HPX 171</strong></a> alabilirsiniz. (Sony EX'ler (1 ve 3) <strong>sinema filmi</strong> çekimi için uygun değildir. Daha iyi DOF'ları vardır, ama codec'leri (<strong>HDV</strong>) film için yetersizdir.)<br /><br />(Alternatif: Film çekiminin üç hafta süreceğini varsayarsak, <strong>iki-üç bin dolara </strong>bu kameraları bu süre için kiralayabilirsiniz. Hele elinize -yakında çıkacak- bir <strong><a href="http://catalog2.panasonic.com/webapp/wcs/stores/servlet/ModelDetail?displayTab=O&storeId=11201&catalogId=13051&itemId=329232&catGroupId=34401&surfModel=AG-HPX300">HPX300</a></strong> geçirirseniz -10 bit <strong>AVC-Intra</strong> codec kullanıyor - çok daha iyi olur, görüntüleri diğerlerinden çok daha iyi.)<br /><br />* Ses: <strong>Bin dolara</strong> ses kitini satın da alabilirsiniz, kiralayabilirsiniz de. Yurtdışına gidip gelenlerden alırsanız, biraz daha ucuza gelir. En iyisi, bu işten gerçekten anlayan birilerini bulmak ve sıkı bir pazarlıkla ikna etmek.<br /><br />* Işık: <strong>Bin dolara</strong> yine ışıkları halledebilirsiniz. Ucuz halojen ışıklar alabilir, ya da okulunuzdaki ya da fotoğrafçı/videocu arkadaşınıza ait ışıkları kullanabilirsiniz (o zaman bedavaya ya da çok daha ucuza gelir).<br /><br />* Lojistik: <strong>Dört bin dolar</strong>. Oyuncuların sete gidip gelmesi, kamera, ışık, vb. ekipmanın sete taşınması, ekibin yiyecek ve içecek ihtiyacı, bazı mekanların kiralanması bu parayla karşılanacak. Oyuncularınızın <strong>karnını doyurmayı </strong>ve asgari <strong>yol paralarını </strong>vermeyi unutmayın.<br /><br />* Ekip (kameraman + ışıkçı + sesçi): <strong>İki bin dolar</strong>. Kameramanınızın kullanacağınız kamerayı iyi tanıdığından emin olun. Yani bütün özelliklerini bilmeli. Sesçiniz de ses kayıt cihazlarını çok iyi düzeyde kullanabilmeli. (Eğer kamerayı da siz kullanacaksanız, kendinize ödeme yapmayın!)<br /><br />* Oyuncular: <strong>İki bin dolar</strong>. Adam başı değil. Toplam hepsine. Bu tabii ki filmden alacakları toplam para değil. Bunun bir avans olduğunu söyleyin ve asıl paranın film satıldıktan sonra geleceğini belirtin. Film satılırsa para alacaklarını bir sözleşmeyle belgeleyin. Az da olsa para alan oyuncu, sizin bu işte ciddi olduğunuzu düşünecektir.<br /><br />* Müzik: Ortalık, adını duyurmak isteyen müzisyenlerle dolu. Bu yüzden avantajlı konumda olan sizsiniz, onlar değil. Yine bu yüzden çok seçici olmalısınız. Beş yüz, en fazla <strong>bin dolar</strong>.<br /><br />* Post (Kurgu + Color Correction): Bu işi de çok sağlam ve işleyen bir bilgisayarı olan ve bu işten anlayan kişilerle yapmalısınız. İyi arkadaşınız ise, hiç para vermeden, değilse, en fazla <strong>bin dolar</strong>.<br /><br />* Tanıtım (web sitesi + ziyaretler + telefon görüşmeleri + duyurular + vb): <strong>Bin dolar</strong>. Filminizin yapım aşamalarının da anlatıldığı "cool" görünümlü ama pahalı olmayan, FLASH ile hazırlanmış bir web sitesi.<br /><br />* Beklenmedik harcamalar: <strong>İki bin dolar</strong>. Emin olun, beklemediğiniz bir sürü şeyle karşılaşacaksınız.<br /><br />* * *<br /><br />Tabi burada belirtmediğim bazı şeyler var:<br /><br />* Bu fiyatlara bu işleri yaptırabilmek için bazen bir <strong>kedi yavrusu</strong> kadar sevimli, bazen de <strong>Rus mafyası</strong> kadar acımasız olmanız gerekiyor. İkna kabiliyetiniz had safhada olmalı. Sinirleriniz ise çelikten. Birçok insan, kendilerinden bedava birşey istenince otomatik olarak hayır cevabı verir. Bu otomatik cevabı aşmak için onlara biraz dil dökmeniz gerekebilir. Bazen gerçekleri hafifçe çarpıtabilirsiniz, ama asla yüzde yüz yalan söylemeyin. Neticede bir sanatçı (adayı) olarak film çekiyorsunuz, "<strong>saadet zinciri</strong>" kurmuyorsunuz.<br /><br />* Elinizde, az mekanda ya da bedava ulaşabileceğiniz çok mekanda çekebileceğiniz fişek gibi bir senaryonuz olmalı: birşeyi çok ama çok isteyen bir karakter bulun ve onun önüne iki saat boyunca ilgi çekici (<strong>VIM</strong>'i yüksek) engeller çıkartın. Eğer seyirci karakterle özdeşleşir ve onun arzusuna inanırsa, teknik ve senaryosal ufak tefek hatalarınızı görmezden gelecektir.<br /><br />* Maddi engellerin sizi durdurmasına izin vermeyin. Kameranın tamamen bozulması, ve oyuncuların seti terk etmesi dışında hemen her sorununuzun <strong>yaratıcı </strong>bir çözümü vardır. Ve <strong>çözüm genelde yakınınızdadır</strong>!<br /><br />* Yaptığınız iş yakın çevrenizdekileri <strong>gerebilir</strong>. Herkes sizinle aynı coşkuyu paylaşmayabilir. Bu girişiminizin, çok önemli bağlara kalıcı zarar vermemesini sağlamak, sizin en büyük görevlerinizden biri. Sevdiklerinizin desteğini arkanızda hissetmek, size daha büyük güç verecektir. İnsanlar, uygun bir dille konuşulduklarında <strong>ikna </strong>olma eğilimindedirler.<br /><br />* Sette karşılaşabileceğiniz hatalarla ilgili olarak önceden olabildiğince bilgilenmeye çalışın. Başta <strong>dvinfo.net </strong>olmak üzere sizin girişiminizle ilgili olabilecek bütün web sitelerini araştırın. Ama ne yaparsanız yapın, sorunların hepsini önceden ortadan kaldıramazsınız. Bu yüzden sette ve postta bir çok soruna hızlı ve yaratıcı çözümler bulmaya hazır olun.<br /><br />* Bu işi tek başınıza değil de, birbirine nazı geçen sıkı iki ya da üç arkadaşla sırtlamanızı tavsiye ederim. Bir kişi sanatsal işlere yoğunlaşırken diğerleri işin daha pratik yönleriyle uğraşır.<br /><br />* Bu paranın (yani yirmi bin dolar) sadece çekim ve post için olduğunu unutmayın. Filmin gerçek tanıtımı, baskısı, DOLBY'si vb, filminizi satın alacak dağıtımcının işi. Film ille sinemada gösterilmeyebilir, doğrudan DVD'ye ve TV kanallarına da gidebilir. Olsun, önemli değil. Bu ülkede bu kadar az imkanlarla <strong>uzun metraj </strong>bir film çekmek, <strong>Everest</strong>'e tırmanmaktan daha prestijli bana göre.<br /><br />* * *<br /><br />Peki <strong>yirmi bin</strong> doları nereden bulacaksınız?<br /><br />İşte o, sizin ikna kabiliyetinize kalmış bir mesele. Artık babanıza ya da zengin bir arkadaşınıza arabasını mı sattırırsınız (bu kriz ortamında iyi fikir değil), iddia'da çok iyi bir formül mü bulursunuz, ya da bir banka müdiresini ikna mı edersiniz, yoksa filminizin etkileyici bir sahnesini çeker ve (güzelce kurguladıktan sonra) bu sahneyi olası yatırımcılara mı gösterirsiniz, bilmem.<br /><br />Ama şunu unutmayın: <strong>gerçek coşku </strong>bulaşıcıdır. Siz projenize gerçekten <strong>inanıyorsanız</strong>, ve bu inancınızı başkalarına da <strong>aktarabiliyorsanız</strong>, önünüze çıkan engelleri daha kolay aşabilirsiniz.<br /><br />Önünüzde hiçbir <strong>engel </strong>olmazsa, işin<strong> zevki</strong> kalmaz ki?!<br /><br />İnanmayan <strong>Nasuh</strong>'a sorsun...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-4238602594347827993?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com2tag:blogger.com,1999:blog-885584131729977605.post-58483750125075457252009-02-22T18:36:00.005+02:002009-02-23T00:48:50.660+02:00AŞK TUTULMASIDİKKAT: "Aşk Tutulması" filmini henüz seyretmeyenlerin ve seyretmeyi planlayanların bu yazıyı okuması tavsiye olunmaz.<br /><br />"İki Süper Film Birden"in yönetmeni Murat Şeker'in, "Plajda"dan sonraki yeni eseriymiş aşk tutulması. Her nedense sinema gösterimi gözümden kaçmış, DVD'si çıkınca seyredeyim dedim, romantik komedileri severim ya.<br /><br />50. dakikada artık filmi izlemenin, filmi izlememekten daha büyük bir kayıp olduğuna karar verdim ve seyri bıraktım.<br /><br />Burada uzun uzadıya bir eleştiri yapacak değilim. Romantik komedilerin benim en sevdiğim üç türden biri olduğunu biliyorsunuz (diğer ikisi bilim-kurgu ve aksiyon). Aşağıda da rom-komlarla ilgili bir sürü yazı var, iyi bir romantik komedinin nasıl olması gerektiği ile ilgili. İşte bu yüzden, benim gibi birinin bu türden bir film izlemesi tehlikeli oluyor, zira sıradan bir seyirci olarak değil de o türü (janr) ıncığı cıncığı ile bilen biri olarak seyrediyorum.<br /><br />Filmle ilgili uzun bir eleştiri yapmayacağım - zaten finalini de seyretmedim, haksızlık olur. Ama ilk elli dakikası ile ilgili olarak söyleyebileceğim bazı şeyler var.<br /><br />* Romantik komedi filmlerindeki EN ÖNEMLİ unsur, kahramanların bir araya gelecek olması değil, onları birbirinden <strong>ayrı tutacak olan NEDEN</strong>'dir. Yani elinizde <strong>ÇOK ORİJİNAL BİR NEDEN</strong> yoksa, romantik komedi yazmaya oturmamalısınız.<br /><br />Orijinal neden örneklerine bakalım: "<strong>You've Got Mail</strong>" ("Mesajınız Var") filminde aşıklar, aslında birbirlerinin TİCARİ RAKİBİdir ve BİRBİRLERİNİ TANIMAMAKTADIRLAR. "<strong>Sleepless in Seattle</strong>"da (Sevginin Bağladıkları) aşıklar, BİR KITANIN İKİ AYRI UCUNDADIRLAR ve birinin (Tom) diğerinden (Meg) haberi bile yoktur. "<strong>Pretty Woman</strong>"da ("Özel bir Kadın"), kahramanlardan biri FAHİŞE, diğeri ise çok ZENGİN BİR İŞADAMIdır. Yakın zaman örneklerinden "<strong>Just Like Heaven</strong>"da ("Cennet Gibi"), aşıklardan biri bedeni komada olan bir RUHtur.<br /><br />* Lakin orijinal bir nedene sahip olmanız yetmez. Bu nedeni filmin başlarında devreye sokmalı ve seyirciye "Acaba bu salaklar bir araya gelecek mi?" diye en başından itibaren sordurmaya başlatmalısınız. Filmin itici gücü bu sorudur: acaba bir araya gelecekler mi? Acaba bu engeli nasıl aşacaklar? Bu esnada kendilerini nasıl küçük düşürecekler? Ne gibi komik durumlar olacak?<br /><br />Yukarıda andığım filmlerin hepsi, bu çatıyı filmin birinci perdesinde, hatta bazıları daha ilk on dakikasında kurarlar ve biz de keyifle koltuğa yayılıp hikayenin önümüzde çözülmesini ("unfold") seyrederiz.<br /><br />Ama "Aşk Tutulması"nda 50. dakikaya gelinmesine karşın hala aşıklar ilk adımı yeni atıyorlardı. Yani filmin sonunu merak etmemizi sağlayacak olan "Aşıkları Ayıracak Neden" henüz devreye girmemişti. Hatta aksine, aşıkları birlikte olmaya iten bir sürü acayip neden vardı: 1) Trafik Kazası 2) Rastlantılar (Eczanede ve Restoranda) 3) Ailelerin gençleri buluşturma çabası...<br /><br />DVD'nin arkasında yazdığına göre, aşıkları ayıracak neden, Uğur'un ("Tolga Sayışman") Fenerbahçe aşkıymış. Bence bu çok çocuksu bir neden. Yani, hayatını birlikte geçireceği kadın ile arasına bir takım sevgisi giriyorsa, o zaman karşımızdaki adam, aslında ruhen "yetişkin" biri değil, çocuk kalmış biridir. Böyle bir ruh hali içindeki insandan da iyi bir rom-kom karakteri çıkmaz. (Bu nokta, aşağıdaki V.I.M. yazısında bahsedilen "Anlamlılık"a ters düşüyor. Yani hiçkimse, bu kadar anlamsız birşey (yani "takım sevgisi") yüzünden sevgilisini bırakmaz).<br /><br />* Filmde, Türk filmlerinde ortak olarak görünen bir sürü olumsuz özellik de var: gereksiz yere uzun sahneler, kötü diyaloglar, yeterince orijinal malzeme olmadığı halde sırf "dolgu olsun" ya da "bilgi versin" diye yazılmış sahneler, vesaire. (Bkz. SANARIST ULTIMATE, s. 199). Beni asıl şaşırtan, bunca eğitimden, bunca güzel örnek seyrettikten sonra bile hala bu hataların aşılamaması. Yani yazar, yönetmen ve kurgucularımızın, bir sahnenin orijinal ya da gereğinden uzun olup olmadığını, diyalogların ilginç yeni ve manidar olup olmadığını bilememeleri veya bir durumu (örneğin bir ilişkiyi) başlatmak için hoş fikirler bulamamaları (kız ile erkeğin ilk tanışması için bir trafik kazası! Çok orijinal!).<br /><br />Ben bunu iki şeye bağlıyorum:<br /><br />1) Türk eğitim sistemi sonucunda beyninin içine edilmeye devam eden kuşaklar ile karşı karşıyayız. Yani on altı yıl süren ezberci eğitim sonucunda orijinal düşünme yeteneğini kaybeden adamlar/kadınlar, orijinallik, yaratcılık isteyen işlere girince, derhal en klişeye en sıradana, en yavana sarılıyorlar.<br /><br />2) Aslında sinemacılarımız çok yaratıcı insanlar (!!!) ama televizyon seyircisi ile sinema seyircisini karıştırıyorlar. Günümüzde (son yirmi yıldır hatta) dramatik yazarlık ürünlerinin çok büyük bir bölümü TV'lerde yayınlandığı için ve hemen her yazar aslında TV yazarı olduğu için, iş sinema için birşeyler yazmaya gelince, mod değiştiremiyorlar ve yine TV için yazıyor gibi yazıyorlar. Oysa sinema seyircisi çok daha farklıdır. Daha hızlı, daha yoğun, daha kaliteli, daha ince işler bekler. Bu isteğini de özel bir zaman ve para harcayarak belli eder zaten. Tek kuruş para vermeden dizi izleyen ev kadını ile, süslenip püslenip sinemaya giden genç kadın arasında beklenti ve standart (dramatik eser standardı) açısından dağlar kadar fark vardır. Ama işte bizim yazarlar bunu görmezden geliyorlar ve şişirilmiş, yavan, komik olmayan, sadece bilgi veren sahneleri ardı arkasına önümüze koymaya devam ediyorlar. Bunun çözümü sanırım sinema sektörümüzün, sadece filmlerden para kazanarak yaşamını idame ettirebilen insanlar yaratacak kadar büyümesinde. Ya da bağımsız sinemada.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/885584131729977605-5848375012507545725?l=sanarist.blogspot.com'/></div>gezginhttp://www.blogger.com/profile/01531626404470487680gezgingezdi@hotmail.com12