tag:blogger.com,1999:blog-81696011458800808142008-07-17T23:02:13.316+05:00...ve kam davulunu eline aldı.US SAHİBİ İNSANOĞLUNUN SON ESERİ KÜRESEL ISINMA! MAALESEF VAROLDUĞUMUZ DÜNYA YOK OLUYOR VE BÜTÜN BUNLARIN TEK SORUMLUSUYUZ.
US BİZİ DİĞER CANLILARDAN AYIRIRKEN,
NEDEN? DOĞAYI YOK EDEN TEK CANLI TÜRÜYÜZ. KÜRESEL GERÇEK VE SESSİZ DÜNYA!Ve kam davulunu eline aldI.http://www.blogger.com/profile/08030596013606463207noreply@blogger.comBlogger20125tag:blogger.com,1999:blog-8169601145880080814.post-17657170349977956422007-12-11T05:41:00.000+05:002008-01-09T21:51:21.569+05:00Farklı bir hediye ve dekorasyon malzemesi<object width="425" height="355" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-7286f90292dfd5c8" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="movie" value="http://www.blogger.com/img/videoplayer.swf?videoUrl=http%3A%2F%2Fvp.video.google.com%2Fvideodownload%3Fversion%3D0%26secureurl%3DqgAAAHfApvOOOB_WlESfHfM9b00y8khmmFr1TL31wEhn2NY7VAOKQk2dtQkDM_ZHob2BeUXVP461zivZlw7SiyxgBHMPFybTEOBBVrpVoIwBO8bdtS4ilxV42SExp5YFA7NaqsW-VrYvcNZdHjWwK9DNZAIQhg_Fx0FWH1eDXs9_-Z5SijtGFYPSAxVtlsjB96IwTX1aZXXAV98nA_krukg9SPEqvv-BkHMdw9wijdne2Tzt%26sigh%3DmjaVorF1oU2RkUrM66m2YqhSdxc%26begin%3D0%26len%3D86400000%26docid%3D0&nogvlm=1&thumbnailUrl=http%3A%2F%2Fvideo.google.com%2FThumbnailServer2%3Fapp%3Dblogger%26contentid%3D7286f90292dfd5c8%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw320%26sigh%3DW7FZDnp-zedQQXG771dW1XdgGAk&messagesUrl=video.google.com%2FFlashUiStrings.xlb%3Fframe%3Dflashstrings%26hl%3Den"><param name="bgcolor" value="#FFFFFF"><embed width="425" height="355" src="http://www.blogger.com/img/videoplayer.swf?videoUrl=http%3A%2F%2Fvp.video.google.com%2Fvideodownload%3Fversion%3D0%26secureurl%3DqgAAAHfApvOOOB_WlESfHfM9b00y8khmmFr1TL31wEhn2NY7VAOKQk2dtQkDM_ZHob2BeUXVP461zivZlw7SiyxgBHMPFybTEOBBVrpVoIwBO8bdtS4ilxV42SExp5YFA7NaqsW-VrYvcNZdHjWwK9DNZAIQhg_Fx0FWH1eDXs9_-Z5SijtGFYPSAxVtlsjB96IwTX1aZXXAV98nA_krukg9SPEqvv-BkHMdw9wijdne2Tzt%26sigh%3DmjaVorF1oU2RkUrM66m2YqhSdxc%26begin%3D0%26len%3D86400000%26docid%3D0&nogvlm=1&thumbnailUrl=http%3A%2F%2Fvideo.google.com%2FThumbnailServer2%3Fapp%3Dblogger%26contentid%3D7286f90292dfd5c8%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw320%26sigh%3DW7FZDnp-zedQQXG771dW1XdgGAk&messagesUrl=video.google.com%2FFlashUiStrings.xlb%3Fframe%3Dflashstrings%26hl%3Den" type="application/x-shockwave-flash"></embed></object><br /><a href="http://www.resimbaskilimum.com/">http://www.resimbaskilimum.com/</a> <a href="http://www.baskimum.blogspot.com/">http://www.baskimum.blogspot.com/</a>KAMhttp://www.blogger.com/profile/07479101048597138882noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-8169601145880080814.post-25518245801188320852007-12-04T04:52:00.000+05:002007-12-04T04:54:40.337+05:00Bakın!!! Tayip Erdoğanın görevi neymiş?<object width="425" height="355"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/mdA7v16Xmag&rel=1"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/mdA7v16Xmag&rel=1" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="355"></embed></object>KAMhttp://www.blogger.com/profile/07479101048597138882noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-8169601145880080814.post-67894427126108762252007-06-06T06:55:00.000+05:002007-06-06T07:20:22.754+05:00Kızılderililer; yok edilen tarih.<object width="425" height="350"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/tPWJXsqeV3M"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/tPWJXsqeV3M" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="350"></embed></object>Ve kam davulunu eline aldI.http://www.blogger.com/profile/08030596013606463207noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-8169601145880080814.post-40045343494357192782007-06-01T04:58:00.000+05:002007-06-01T05:04:01.364+05:00GERÇEK SOYKIRIMLARİSPANYOL VE AMERİKALILARIN YERLİLERE UYGULADIĞI SOYKIRIM<br /><br />1492 yılında Kristof Kolomb'un ayak bastığında<br />nüfusu 8 milyon olan Arawaks yerlilerinin sayısı<br />22 yıl içerisinde 28 bine indi.<br /><br /><br />NORVEÇLİLERİN TATERLERE (GÖÇER) UYGULADIĞI SOYKIRIM<br /><br />Norveçliler 1920-30'larda çıkardıkları yasalarla Nordik ırk‘ın ağırlığını korumak için etnik grup Tater (Göçerler) kızlarını zorla kısırlaştırdılar. Norveç toplumu ne kadar Tater'i kısırlaştırsa, o kadar kendi ırkını koruduğuna inanıyordu.<br /><br />Kısırlaştırma yoluyla ehlileştirilemeyen Taterler üzerinde insülin ve elektroşok yöntemleri uygulanıldı.<br /><br /><br />İNGİLİZLERİN AVUSTRALYALI YERLİLERE UYGULADIĞI SOYKIRIM<br /><br />İngiltere Krallığı 1788-1938 tarihleri arasında sömürge amacıyla gittikleri Avustralya'da yerleşik yerli halk: Aborjinleri sistematik olarak yok ettiler.<br /><br />İngilizler aralarına salgın hastalık yaydığı bununla da yetinmeyip yemeklerine zehir katarak yok etmeye çalıştığı750binsiyah derili aborjinden geriye sadece 31 bin kişi sağ kalabildi.<br /><br /><br />ALMANLARIN BATI AFRİKA'DA NAMİBYALILARA UYGULADIĞI SOYKIRIM<br /><br />Almanlar 1891 yılında hammadde ve işgücü ihtiyaçlarını karşılamak için Güney Batı Afrika (Namibya)'ya sömürge kurmak amacıyla çıktılar. Bölgedeki çok zengin altın ve zümrüt madenlerini ele geçirmenin yolunun yerel Herero ve Nama halklarını yok etmek olduğuna karar veren Almanlar harekete geçti. Bu emir üzerine adanın yerlileri Herero ve Namalar üzerine taarruz eden Alman askerleri yaşlı, kadın, çocuk dinlemeden herkesi katlettiler. Katliamdan kurtulanlar işkenceyle öldürüldü.Yaklaşık 132 bin yerliden geriye 15 bini sağ kalabildi.<br /><br /><br />DANİMARKALILARIN ALMAN MÜLTECİLERE UYGULADIĞI SOYKIRIM<br /><br />İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminde Sovyet Ordusu'nun Alman topraklarına doğru ilerlemesinden kaçan 250 bin Alman mülteci Danimarka'ya sığındı.<br /> Üçte birini 15 yaşından küçük çocukların oluşturduğu Almanlar tel örgülerle çevrili toplama kamplarına alındılar.<br />Binlerce çocuk ve yetişkin tifüs, bağırsak iltihabı,ishal sonucu yaşamlarını kaybettiler.<br /><br /><br />RUMLARIN KIBRIS'TA TÜRKLERE UYGULADIĞI SOYKIRIM<br /><br />İngilizler 1912-1974 döneminde Kıbrıs adası üzerindeki egemenliklerini sağlamak amacıyla Rumlar‘ın ENOSIS'i gerçekleştirmelerine göz yumup Türklere karşı saldırı başlattırdılar.<br /><br />1912'de adada yasayan Rumlar Kıbrıs'ın 35 ayrı noktasında Türklere ait is-yerleri, camii ve evleri yakıp yıkmaya insanları katletmeye başladılar. 1952 yılında EOKA adlı terör örgütü kuruldu.<br /><br />EOKA sistematik bir biçimde başlattığı saldırılarda 100 Türk'ü, 100 İngiliz vatandaşını öldürerek 30 Türk köyünü yaktı. 1963 yılında EOKA'cılar yeni bir etnik temizleme planını devreye soktular, bu saldırılarda 500 Türk öldürüldü, 130 Türk köyü yakıldı, 25 bin Türk evlerini terk etmek zorunda kaldı.<br /><br /><br />YUNANLILARIN BATI TRAKYA'DA TÜRKLERE KARŞI ASİMİLASYON YOLUYLA UYGULADIĞI ETNİK VE KÜLTÜREL SOYKIRIM<br /><br />1923 yılında Lozan'da imzalanan Türk ve Yunan azınlıkların karşılıklı mübadelesine ilişkin anlaşmanın ardından Yunan hükümeti Batı Trakya bölgesinde yasayan Türkler üzerinde sistemli olarak etnik ve kültürel soykırım başlattı.<br /><br />Bölgenin büyük bir bölümünü askeri bölge haline getirip sıkıyönetim ilan edildi. Köyler arasında geliş-gidişler izne bağlandı,<br /> Türk azınlığın pasaportlarına el konuldu.<br /><br />Türklerin hukuki, siyasi, kültürel ve dini haklarının kısıtlanması ibadetlerine izin verilmemesi gibi yoğun baskılar sonucu<br /> 400 bin Türk bölgeyi terk etmek zorunda kaldı.<br /><br /><br />BULGARLARIN TÜRKLERE KARŞI UYGULADIKLARI ETNİK VE KÜLTÜREL SOYKIRIM<br /><br />1970-89 yılları arasında Bulgar hükümeti Bulgarlaştırma adı altında ülkede yasayan 1,5 milyon Türk, Pomak ve Çingeneye karşı bir asimilasyon kampanyası başlattı.<br /><br />Ülkede yasayan 310 bin Türk'ün isimleri polis zoruyla Bulgar ve Hıristiyan isimleriyle değiştirildi.<br /><br />Türkçe eğitim veren okullar, üniversitedeki Türk filolojisi bölümleri, Türkçe gazeteler ve camiler devlet emriyle kapatıldı. Çocukların sünnet ettirilmesi yasaklandı. Çocuklar bu yasağa rağmen sünnet ettirilip ettirilmediğini kontrol edilmek için zorla sağlık merkezlerine gönderildi. Mezar taşlarının üzerindeki Türkçe isimler yüzünden mezarlar yıkıldı, talan edildi.<br /><br />Türklerin Türk motifli giysiler giymeleri yasaklandı. Bu baskılara dayanamayıp protesto gösterileri yapan Türklerin üzerine askeri<br />birliklerce ateş açıldı. 1.000 Türk Belene'deki toplama kampına gönderildi.<br />Baskıların giderek artması sonucu 360 bin Türk zorunlu olarak Türkiye'ye göç etmek zorunda kaldı.<br /><br /> <br />SOVYETLER BİRLİĞİ’NİN<br />TÜRKLERE YÖNELİK YAPMIŞ OLDUĞU KATLİAMLAR<br /><br />1944 Yılında Rus askerleri Çeçen- İnduş, Karaçay-Malkarlar ile Kırım Türklerini trenlere bindirerek Sibirya ve Kazakistan’a sürgün etmiş, bu sürgünde 500 bini aşkın Müslüman Türk Yollarda ölmüş, bir bölümü de sürgün edildiği yerlerde yaşamlarını yitirmişlerdir.<br /><br />Rusya Federasyonu’nun 1994 ile 2001 yılları arasında Çeçenistan’a yaptığı saldırılarda 200 binin üzerinde sivil kadın, çocuk, ihtiyar şehit edilerek soykırımına uğratılmıştır. 100 binlerce Çeçen’de topraklarından sürgün edilmiştir.<br /><br />Sovyetler Birliği Komünist rejim döneminde Türk soyundan gelen Kazak, Karatay, Çeçen, Noyan, Azeri, Türkmen, Kırgız boylarından milyonlarca Müslüman ve Türk katledilmiştir. Bunlara soykırımı uygulanmıştır. Rejim ne soylarını tanımış, nede inançlarını yaşamalarına müsaade etmiştir. Bunları suç sayarak sadece öldürmekle kalmamış, milyonlarca Türk’ü ceza evlerine doldurarak yok etmiştir.<br /><br /><br />AMERİKALILARIN IRAKTA YAPTIKLARI SOYKIRIM<br /><br />Felluce'de 1500 sivilin sokaklarda öldürülüp çürümeye terk edildi, cesetlerin köpekler tarafından yenilmeye başlandı ve 250 bin kişi bölgeden sürüldü. Bununla yetinmeyen ABD, Irak’a özgürlük getirme bahanesiyle, 100 binin üstünde sivil halkı, katletti.<br /><br />Fransız, İngiliz ve Almanlar başta olmak üzere bütün AB ülkelerinin Felluce soykırımı karşısında kayıtsız kalmışlardır.<br /> Birleşmiş Milletler de kendi soykırım tanımına giren insanlık suçlarına karşı ses çıkarmamıştır.<br /><br /><br />ERMENİLERİN TÜRK SOYKIRIMI<br /><br />AB süreci ile birlikte sözde soykırım iddiaları yoğunlaşmıştır. Ülkeyi 3,5 yıldır yöneten Başbakan ve avenesi, bu süreçte "dış itibarımız artıyor“ yalanını her vesile ile söylemektedirler. Dünyayı 3,5 kere tur edenlerin, tur sayısı arttıkça ülkemiz itibar kaybediyor. 3,5 yıl öncesinde sadece Fransa parlamentosu sözde soykırımı tanıyan yasa çıkartmış iken, bugün bu sayı 16 ülkeye çıkmış, ABD de ise 25 eyalet meclisinde sözde soykırım tanınmıştır.<br /><br />Bugün ise Fransa Parlamentosu Fransa'da "Soykırım yok diyenleri“ cezalandırmak için kanun çıkartmıştır. Sırada diğer AB ülkeleri beklemektedir. İşte sözde Ermeni Soykırımını meclislerinde kanunlaştıran ülkeler.<br /> <br />FRANSA, İTALYA, RUSYA, KANADA, YUNANİSTAN, ARJANTİN, SLOVAKYA, AVUSTURALYA, İSVEÇ, GÜNEY KIBRIS, URUGUAY, İSVİÇRE, BELÇİKA, POLONYA.<br /><br />Bu ülkeleri nesillerimiz asla unutmamalı. Ayrıca Osmanlı Döneminde Milleti Sadıka dediğimiz, kendimizden farklı görmediğimiz, ancak 7 düvelin Osmanlı topraklarını işgalinde, işgal güçleri ile iş birliği yapıp, 520 bin civarında çocuk, kadın, ihtiyar demeden Müslüman Türk'ü katleden, Şehit eden Ermeni alçaklarının katliamını da unutmayacağız ve unutturmayacağız.<br /><br /><br />FRANSIZLARIN CEZAYİR’DE YAPTIKLARI SOYKIRIMLAR<br /><br />2. Dünya savaşının başlamasıyla birlikte Nazi Almanyası önce Fransa'yı ardından da Cezayir'i işgal etti. Cezayirli vatanseverlerin pek çoğu tutuklandı, büyük kısmı da toplama kaplarına konuldu veya katledildi.<br /><br />1942 yılında müttefik güçlerinin alman işgaline son vermesi ile birlikte, Cezayir için yeni ve demokratik bir çağın başlayacağını düşünen Cezayirli aydınlar kısa sürede çok büyük bir yanılgı içinde olduklarını anladılar. Alman işgalinden kurtuluşun ve 2.Dünya savaşının sona ermesini 8 Mayıs 1945’de Cezayir halkı Cezayir Bayraklarıyla sokaklara döküldü. Sandılar ki müttefikleri Fransızlar dostlarıydı. Öyle olmadığını tarihe setif katliamı olarak geçen ve 45 bin masum Cezayirlinin katledildiği olay gerçekleşti. Fransızlar bağımsızlığını kutlayan Cezayir halkını topluca katlettiler.<br /><br />Bu katliamlar 1962 yılına kadar sürdü. Bu süre içinde toplam 1.5 milyon Cezayirli kadın, çocuk, yetişkin, yaşlı katledildi. Fransa’ya İsrailliler de yardım etti. İsrail yönetimi dünyada her türlü İslami hareketi kendisine bir tehdit olarak gördüğü için Fransızlara yardım ederek soykırıma ortak oldu. Cezayirli tüm aydınlar ceza evlerine dolduruldu. 10 binlerce aydın ceza evlerinde çürüdü.<br />Bu soykırımdan sonra direnişini sürdüren Cezayir halkı 1962 yılında bağımsızlığına kavuştu.Ve kam davulunu eline aldI.http://www.blogger.com/profile/08030596013606463207noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-8169601145880080814.post-40691309756052574022007-05-20T07:36:00.000+05:002007-05-20T08:43:42.817+05:00Kara Sabandan Küresel Isınmaya<a href="http://bp1.blogger.com/_8LjR81hUZl4/Rk_CQhMy_9I/AAAAAAAAAAU/J2XcWcwHR08/s1600-h/nwf_1x.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5066481694860836818" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_8LjR81hUZl4/Rk_CQhMy_9I/AAAAAAAAAAU/J2XcWcwHR08/s400/nwf_1x.jpg" border="0" /></a><br /><div><a href="http://bp0.blogger.com/_8LjR81hUZl4/Rk-25RMy_8I/AAAAAAAAAAM/WIjZs2pkiuM/s1600-h/nwf_1x.jpg"></a>İnsanoğlu karasaban ve ardından endüstri devrimiyle aslında kendi sonunun başlangıcını buldu. Dünyanın bu en önemli olayları gerçektende devrim niteliğindeydi. Artık makineler insan hayatının yegane hakimi oldu ve tüketim çılgınlığı sınırsızlaştı. Bu devrim herşeyi ilgilendiriyor ve dünyaya yön veriyor, bu düzen aslında doğal olanı yok ediyordu. Hemde herşeyi, sadece doğayı, canlı türlerini değil, doğal insan duygularınıda etkiledi, aslında tüm evreni etkiledi ve bir mutasyon sürecine girildi. Toplumsal psikolojik çöküntüler yaşıyor insanoğlu kimse farkında değilmi? Çünkü insan doğasına aykırı yaşıyor ve mutasyon ona olumsuz edilgenler eklemeye devam ediyor.<br />Korkunç bir ironi yaşanıyor bu yüzyılda ama insanlar toptan uyuşmuş gibi, bir şekilde... Hayat bilmeden ve düşünmeden yaşanmaya başlanıyor, artık herşey hazır...<br />E tabi hazıra dağ dayanmıyor, hazır olduğu içinde bir kıymeti olmuyor. Her yeni nesil bir öncekine göre daha arızalı çıkıyor! Çünkü kıymet bilmiyor. Salınan sera gazları ve katledilen aydınlar ile karanlığa gömülüyor dünya. Kıyameti hazırlıyor işte o bilinen kıyamet, insanoğlunun kibirine yenik düşerek yine kendi elleriyle hazırladığı korkunç son.<br />Aklım almıyor, ben dünyanın sonunu görebilecek yaştayım. Tüm dengeler bozuldu ve artık hiçbir canlı üremek istemeyecek veya üreyemeyecek. Açlık ve susuzluk bir şekilde toplu ölümlere neden olacak.<br />Ve hiçbirşey yokmuş gibi sessiz, sedasız...<br />Doğa ne kadar sessiz kalabilirdiki...<br /><br /><br />Serkan İşcan</div>Ve kam davulunu eline aldI.http://www.blogger.com/profile/08030596013606463207noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-8169601145880080814.post-86497573384212053802007-05-18T04:28:00.000+05:002007-05-18T15:17:06.971+05:00Nerede popülasyon orada ...<strong>"Popüler kültür, en tehlikeli kitle imha psikosilahıdır"</strong><br />diye düşünüyorum.<br />Mesela; Kola içen anneler, nineler hep şaşırtmıştır beni, yahu! ayran diye birşey vardı derken, komposto! ismiyle beraber çok yabancı geldi aklıma, araştırdım kompostonun kökü İtalyanca imiş. Aman ne güzel çünkü; İtalya da bir Türk yazıtı bulunduğunu öğrenmiştim geçenlerde TRT' nin (eksik olmasın) bir yayınından, rahatladım.<br />Şalgam var, şerbet var...<br />Gençler hayranı oldukları show dünyası maymunlarının kendilerine bile hayırı olmadığını, iki kelimeyi bir araya getirip bir cümle kuramadığını, hayatları boyunca söylediklerini toplasan, hiçbirinin bir kemale varmadığını kendini sanatcı zanneden şarlatanlara kapıldıklarını bilmezler tabi. Kim gösterecek...<br /><br /><strong>"Televizyon, en tehlikeli kitle imha psikosilahıdır"</strong><br />Çünkü: Türkiye ve dünya televizyonllarının yayınlarının birçoğunun toplumun ruh ve davranış halini değiştirdiği ve daha bunun gibi birçok kanıta rağmen televizyon kontrolü çok yetersiz. Bir devlet halkın kültür, inanç, dil, sanat vb. ile ilgili konularda olumsuz yönde etkilenmemesini sağlamalıdır. Bu anlamda Türk Medyası, Devlete bağlı olmalı. Bu gerçekleri görmemizi kim istemiyor acaba?<br /><br /><strong>"İletişim, en tehlikeli kitle imha psikosilahıdır"</strong><br />İletişim teknolojinin ironi'leştirdiği bir olgudur. Ne yazıkki cep telefonu sınırları kaldırdı gibi görünsede Türkiye'de veya dünyada aile içi iletişim genel anlamı ile çökmüştür.<br />İnternet, tehlikeleri bilinmesine rağmen neden kontrol altına alınmıyor? İçinden ayıklanıp çıkarılması zor, yaralı bilgileride bulundurmasıyla beraber, insanlık ayıbı bir çöplüktür internet.<br />Acaba neden hala kontrol altına alınmamıştır, devlet çocuklarını gençlerini bile bile ateşe atıyor.<br />İnternet kirliliği büyük bir sorundur, kontrol altına alınmalıdır. Okullardaki öğretmenlerde internetten yapın diyerek çocuklara internet ödevi vermemelidir, her çocuğun evinde bilgisayar yok, her internet kafe çocuklar için uygun bir ortam değil. Çocukları daha yaralı araştırma tekniklerine yönlendirmeli. Hoş devlet öğretmeninin kıymetini bilmezse, öğretmende işin kolayına kaçabilir.<br /><br /><br />Kontrol yoksa yönetim sözkonusu olamaz.<br /><br />DÜŞÜNÜN! BİZİ KİM YÖNETİYOR, BU NE REZİLLİK DİYE...<br /><br />Ben bir Türküm ve benim değil bu televizyon bu medya, bu dil, bu aş bu ayakkabı, bu katık bu insanlar...<br /><br />Biraz düşünün...<br /><br /><strong>Dilimiz yok oluyor ağabeyler, abalar, inançlarımız, duygularımız, kültürümüz, doğamız...</strong><br /><span style="font-family:georgia;color:#999999;"></span><br /><span style="font-family:georgia;color:#999999;"></span><br /><span style="font-family:georgia;color:#999999;">Kam Serkan İŞCAN</span><br /><br /><br /><p><strong></strong></p>Ve kam davulunu eline aldI.http://www.blogger.com/profile/08030596013606463207noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-8169601145880080814.post-63756068391024417252007-04-20T05:02:00.000+05:002007-04-20T05:10:34.834+05:00ŞAMANİZMŞamanizm ya da Kamcılık, varlığı tüm insanların tarihinde erken taş devrine ve dahada geriye kadar kanıtlanabilen, inisiyasyon içeren bir vecd ve trans tekniği.<br />Şamanizmi en uzun süre ayakta tutmuş olan toplulukların arasında hiç şüphesiz <a title="Türk halkları" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrk_halklar%C4%B1">Türkler de</a> vardır. Eski Türk inancı <a title="Tengricilik" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Tengricilik">Tengricilik</a>'te de hep varolmuş olan şamanizm geleneği, Kuzey ve Orta Asya'nın bazı Türk topluluklarında günümüze kadar hâlâ sürdürülmektedir.<br />Günümüzde bazı batılıların ilgi duyup tekrar uygulamaya başladıkları şekline ise Neo-Şamanizm denir.<br /><br />Bilimcilerin Farklı Görüşleri<br />Şamanizm'in başlangıçta Batılılar'ca çoktanrılı bir din zannedilmesindeki ana etken, Şamanizm hakkında yeterince bilgisi olmayan ilk Batılı gezginlerin Şamanizm hakkında Batı'ya aktardıkları yüzeysel bilgilerden kaynaklanmıştır. Her şeyden önce, <a class="new" title="Asya Şamanizm" href="http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Asya_%C5%9Eamanizm&action=edit">Asya Şamanizm</a>'inde tapınma yoktur, ki bu da bir din olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.<br />Şamanizmin tanımında bilim adamları aynı fikirde değildir, bu hem şamanizmin içinde barındırdığı farklı yön ve öğelerden hem de şamanizmin çok farklı coğrafyalarda, aynı temelde ama çok farklı şekillerde var olmasından kaynaklanmaktadır.<br />“Şaman, Anglosakson terminolojisinde anlatılmak istendiği gibi hekim-büyücü olmadığı gibi, şüphesiz tek şifa verici kişi de değildir. Kelimenin günlük anlamında bir büyücü değildir ve bu kelimeyle tanımlanması Şamanizme hiçbir zaman sahip olmadığı bir nitelik vermek pahasına onu bulunmaması gereken bir yere oturtmuştur…<br />“Zaten Şaman, tamamen hayata dönük ve olumlu eylemler gerçekleştirmek isteyen kişiliğiyle hiçbir zaman kara büyüye alet olmaz ve hiçbir zaman kötülük yapmaz; sahip olduğu yetkilerini kendi kişisel hizmetinde ve kendi savunması amacıyla bile kullanmaz. Kabile reisi veya hükümdarlarla anlaşmazlığa düştüğünde kendi etkisinden yararlanabilir, ancak hiçbir şekilde görünmez gücüne başvurmaz; ona karşı koyacak herhangi bir gücü yokmuşcasına ve hayatını kaybetmek pahasına maddi gücün kendisini yenmesine seyirci kalır.”<br />“Şaman, gücünün kökeni ister kalıtım ister görünmeyenin armağanı olan bir yetenek veya uzun bir acemilik dönemi ya da ‘yetki sağlama isteği’ olsun, amacına, genellikle inzivada veya diğer büyük ustaların yanında gerçekleştirilen sabırlı bir yetişme dönemi geçirmeden ulaşmayı umamaz. Ne olursa olsun, güçten düşürücü şekilde gerçekleşen ve sonuçta kendisini bitkin halde yere düşürecek olan bir deneyim için bütün olanaklarını toplamaya çalışmalıdır. Evrenin yollarını katetmeye çağrılan şaman, yolunu kaybetmemek için bu yolları mümkün olan en iyi şekilde tanımalıdır; kendisini izleyen varlıklarla devamlı olarak karşı karşıya gelme olasılığı nedeniyle onların geleneklerini, dillerini ve âdetlerini öğrenmiş olması gerekir; belirli hedeflere yönelmesi nedeniyle bu hedeflere nasıl varacağını bilmelidir. Gerek geçtiği yollarda, gerek karşılaştığı varlıklarla elde etmek istediği sonuçlara erişebilmesi için şamanın kendisine yararlı olacak araçları tanımaya ihtiyacı vardır. Bunlar, yeryüzünün herhangi bir seyyahı için söz konusu olduğu gibi, gerçekleştirilecek işe, öngörülen zorluklara ve her kişinin kendine özgü olanaklarına bağlı olarak son derece çeşitli olabilirler.”<br /><br />Tarih<br /><a class="new" title="Eskiçağ" href="http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Eski%C3%A7a%C4%9F&action=edit">Eskiçağ</a> ve <a title="Ortaçağ" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Orta%C3%A7a%C4%9F">Ortaçağ</a>’daki çok yaygın olan sihirlerden farkı, onların kişisel olmalarına karşılık, şamanlığın başta Orta Asya ve Kuzey Asya halkları olmak üzere, <a class="new" title="Tunguzlar" href="http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Tunguzlar&action=edit">Tunguzlar</a>’da, <a title="Moğollar" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Mo%C4%9Follar">Moğollar</a>’da, <a title="Mançular" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Man%C3%A7ular">Mançular</a>’da, <a title="Laponlar" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Laponlar">Laponlar</a>’da, <a class="new" title="Eskimolar" href="http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Eskimolar&action=edit">Eskimolar</a>’da, Vogullar’da, Ontiyaklar’da, Samoyedler’de, <a title="Kafkaslar" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Kafkaslar">Kafkaslar</a>’da, <a title="Hindistan" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Hindistan">Hindistan</a>’da, <a title="Çin" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87in">Çin</a>’de, <a title="Japonya" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Japonya">Japonya</a>’da, <a title="Endonezya" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Endonezya">Endonezya</a>’da, <a title="Malezya" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Malezya">Malezya</a>’da, <a title="Polinezya" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Polinezya">Polinezya</a>’da, <a title="Avustralya" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Avustralya">Avustralya</a>’da, <a title="Büyük Okyanus" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%BCy%C3%BCk_Okyanus">Büyük Okyanus</a>’un öbür adalarında, Alaska’da, Grönland ve İzlanda’da, Kuzey Amerika’da, Guyana’da, Amazon bölgesinde ve Afrika’nın birçok yerinde (ufak tefek ayrılıklar bir yana) temel ilkeler değişmemek koşuluyla az ya da çok kalabalık cemaat’ın bulunmasıdır. Şamanlığın ne zaman ortaya çıktığı, ne gibi değişiklikler geçirdiği kesin olarak bilinmemektedir.<br />Şamanizm' in köken olarak anaerkil dönemde ortaya çıktığı tahmin edilmektedir, şaman sözcüğü için üç farklı görüş öne sürülmektedir ;<br /><br /><a title="Şaman" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eaman">Şaman</a> kavramı, Hindistan’daki Pali dilinde ruhlardan esinlenen kişi anlamına gelen "samana" sözcüğünden türemiştir,<br /><br />Şaman kavramının kaynağı, Sanskritçe’de budacı rahip anlamına gelen samana sözcüğüdür,<br /><br />Şaman kavramı, Mançu dilinde oynayan zıplayan, bir iş görürken sürekli olarak hareket eden anlamındaki saman kavramından gelir.<br /><br /><br />Günümüzde Şamanizm’in Kapsamına Alınan Topluluklar<br />Son araştırmalar şamanlığın Türkler’e özgü olmayıp bütün Asya’ya yayıldığını (Samoyedler’den Endonezya adalarına kadar) göstermektedir ki, araştırmacılar, artık Amerika Kızılderilileri'ni de Şamanizm kapsamında ele almaktadırlar. Nitekim Mircea Elida Şamanizm adlı kitabında Asya’nın şaman topluluklarında, Amerika Kızılderilileri'nde ve Okyanusya yerlilerinde sayısız unsurun ortak olduğunu ortaya koymuştur.<br /><a name=".C5.9Eamanizm.E2.80.99de_.C4.B0nisiyasyon"></a><br />Şamanizm’de İnisiyasyon<br />Şamanist <a title="İnisiyasyon" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nisiyasyon">inisiyasyonda</a> her şaman adayı rüyalar, <a title="Trans" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Trans">trans</a>, ruhların isim ve fonksiyonları, şaman teknikleri, ‘gizli dil’ gibi bazı konularda bir eğitimden geçirildikten sonra şaman olabilir. Asya Şamanist inisiyasyonlarında sırra (<a title="Mister" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Mister">mister</a>) erme denilen “inisiyatik ölüm” ya da “<a title="Cehenneme iniş" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Cehenneme_ini%C5%9F">cehenneme iniş</a>” deneyimi Sibirya ve Orta Asya’daki Şamanist Türkler’in (Yakutlar, Altaylılar vs.) tradisyonlarına göre, hami-rehber ruhlarca, yeraltı denilen öte-alemde veya spiritüel gök katlarında gerçekleştirilir. Bu deneyim, fiziksel olarak, genellikle, orman, kır, mağara gibi toplumdan uzak ve kutsal sayılan bir yerde gerçekleştirilir. Şaman (Kam) adayı önceden hazırlık eğitimini almış olsa da, sırra (mister) erme denilen bu deneyimi yaşamadan adayın şamanlığı resmîleşmez. Bu deneyimi ancak gereken hazırlık eğitimini almış şaman adayları geçirebilir. (Hazırlık eğitimi, ancak, dalgınlık, olup bitene ilgisizlik, birtakım nöbetlere tutulma gibi ön belirtiler gösteren adaylar arasından, bir iç çağrısı alma ve mağaralarda haberci rüyalar görüp hami-rehber varlıklarıyla irtibata geçme gibi ilâhî “seçilme” belirtileri göstermiş olana verilir.) Davulu transa girmeyi kolaylaştıracak bir şekilde kullanmayı öğrenmiş aday, birtakım acı verici sınavlara tâbi tutulduktan sonra, ölüm deneyimini yaşamak üzere, transa girer. Şaman adayı birkaç gün süren bu deneyim boyunca, ruh ve beden bağları gevşemiş halde yatar. İnisiyasyonlardaki cehenneme iniş ya da ikinci doğuş denilen bu olgular Şamanizm’de şaman adayının vücudunun sembolik olarak parçalanması suretiyle organlarına ayrılması ve sonra bu parçaların birleştirilmesi veya etlerinden sıyrılmış kemiklerinin etlenmesiyle vücuduna yeniden kavuşması olarak simgelenir. Sırra erme denilen bu süre zarfında, hami-rehber varlıkları şamanın ruhuna şamanlığı için gerekli her şeyi öğretirler. Öğrettikleri arasında meslek sırları, “gizli dil”, hastalıkların özellikleri, iyileştirilme yolları da bulunur. Bu işlemler bittiğinde ve hipnotik uykudan çıktığında, aday kendini birtakım güçlerle donanmış ve bir hayli değişmiş halde bulur. Artık yalnızca bedensel gözleriyle değil, ruhani gözüyle (kalp gözüyle) de görebilmektedir.<br /><a class="image" title="Portal:Ezoterizm" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Resim:Portal.gif"></a><br />Şamanın trans deneyimi ve psişik yetenekleri<br />Şaman’ın davul ve dans unsurlarıyla gerçekleşen, uçuş denilen transında posesyon hali sözkonusu değildir. Yani trans halindeki şamanın hiçbir hal ve hareketi idrak ve iradesi dışında değildir. Şamanın transında, kendi başına yaptığı bir şuur deneyimi sözkonusudur. Bununla birlikte şaman, gerekirse bir ruh ile –posede olmadan– bağlantı kurabilir. Bu, kimilerine göre, şuur ve kişiliğin kaybolmadığı gözlemlenen bir medyumluktur. Şamanın ruhsal yolculuğu, teozofik terimlerle, astral seyahat, akaşik okumalar, ruhlar âleminin yüksek bölgelerine nüfuz etme ve diğer ruhlarla posede olmadan bağlantı kurma gibi çeşitli yönlerde gelişir. Usta şamanların Demir-Kazık yıldızına kadar yükselebildikleri söylenir. Şifacılık, geleceği bilme, <a title="Obsesyon" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Obsesyon">obsesyona</a> uğramış insanları <a title="Obsedör" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Obsed%C3%B6r">obsedör</a>ü kovarak obsesyondan kurtarma, çift bedenlenme (dedublüman), fasinatörlük ve büyü (<a title="Maji" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Maji">maji</a>)yapabilme şamanlarda sıkça rastlanan yeteneklerdir.<br /><a name=".C5.9Eamanizm.E2.80.99de_.C3.BC.C3.A7_alem"></a><br />Şamanizm’de üç alem<br /><br /><a class="internal" title="Büyüt" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Resim:Shamans_Drum.jpg"></a>Ankh işaretinin benzediği,üç âlemin temsil edildiği bir şaman tasviri<br />Asya Şamanizm’inde üç âlem sözkonusudur: Yer, yeraltı, Gök. Fakat bunlar sembolik ifadelerdir. Yeraltı terimi Asya’nın kimi Şamanist tradisyonlarında öte-alem anlamında kullanılır, kimi Şamanist tradisyonlarında ise ölüm olayının akabinde yaşanılan kargaşa ve vicdani hesaplaşma dönemini ifade etmek üzere kullanılır. Dolayısıyla, bazı Şamanist tradisyonlarda yeraltı denildiğinde, genellikle öte-alemin titreşim düzeyi kaba ve yoğun ortamları sözkonusudur. Yeraltı deyiminin bu anlamda kullanıldığı şamanist tradisyonlarda öte-alemin huzurlu ortamları ise “gölgeler diyarı” gibi başka ifadelerle belirtilmektedir. Yakut Türkleri, Çukçiler ve Yukagirler, insanın üç “can”ı olduğunu kabul ederler. Ölüm olayında biri mezarda kalır, biri “gölgeler diyarı”na iner, üçüncüsü ise Göğe çıkar. Ölüler, bir süre sonra, yeryüzünde tekrar doğabilirler. Uygurlar, inandıkları sürekli olarak tekrar doğma olgusuna “sansar” adını verirler.<br />Asya Şamanizm’ine, özellikle Altay, Yakut ve Uygur Türkleri’nin tradisyonlarına göre, insanların yaşadığı Yer, ölülerin göçtüğü “yeraltı” (öte-âlem) ve spiritüel anlamdaki Kutsal Gök’ten oluşan üç ortam, merkezlerinden geçen, direk ya da kazık denilen bir eksenle birbirine bağlanırlar. Bu eksen “Göğün göbeği” ile “Yer’in göbeği” arasında yer alır.<br />Bu kavram Altay, Yakut ve Uygur Türkleri’nin tradisyonlarında şöyle açıklanır: İnsanların yaşadığı Yer, ölülerin göçtüğü “yeraltı” (öte-âlem) ve spiritüel anlamdaki Gök’ten oluşan üç alem ya da ortam, merkezlerinden geçen bir eksenle birbirine bağlıdır. “Yer’in göbeği” ile “Göğün göbeği” arasındaki bu eksenin geçtiği, bu ortamların ortasındaki delikler ya da açıklıklar bir tür geçittir. Şamanlar, “uçuş” (trans deneyimi) sırasında bir ortamdan diğerine geçerken bu irtibat geçitlerinden yararlanırlar. Aynı şekilde, ölenler de öte-âleme bu yolla göçerler. Öte-âleme giden şamanlar oraya “Yer’in deliği” geçidinden geçerek gider, yine bu delikten ya da kapıdan dönerler. “Yer’in ekseni” kavramı Altay, Yakut ve Uygur tradisyonlarının yanısıra, Başkurt, Kırgız, Kalmuk, Çukçi, Buryat, Samoyet, Koryak, Moğol, Tibet, Fin, Lapon ve Estonya tradisyonlarında da bulunur.<br />Altay, Yakut ve Uygur Türkleri’nin tradisyonlarına göre, şamanın “Yeraltı”na inebilmesi veya “gökler”e çıkabilmesi için önce “Yer’in Ekseni”ne çıkması gerekir. “Yeraltı”na inmesi gereken Altay şamanı “uçuş” yolculuğunda önce “demir dağ”a (Temir taikşa) tırmanır. Yer’in Ekseni”ne çıkması işte bu sembolik “dağ”ı aşıp “Yerin Göbeği” denilen delikten girmesiyle mümkün olur.<br />Şaman gölgeler diyarı’na giderken öncelikle “Yerin göbeği”ndeki bu delikten “Yer’in Ekseni”ne ulaşmak, sonra da “Yeraltı”nın cehennemi kısmından geçmek zorundadır. Ölen kimseler de bu yolculuğu yaparlar ki, bu yolculukta ölünün geçemediği takdirde azap çekmesinin sözkonusu olduğu bir köprü’yle karşılaşılır.<br />Kuzey ve Orta Asya Şamanizm’inde yeraltı âlemi 7 veya 9 katlıdır. Ölüm olayı ile beden terk edildikten sonra kimileri yeraltı katlarındaki ortamlara, kimileri ise Gök katlarındaki ortamlara giderler. Şaman da, trans deneyimi sırasında, yapacağı uygulamanın amacı ve türüne göre, ya yeraltı âlemine iner ya da Göğe çıkar. Örneğin, bir hastayı iyileştirmek için Göğe çıkması, fakat bir ölünün ruhuna eşlik etmek, hastanın ruhunu geri getirmek (ölmemesini sağlamak) veya yeryüzünü terk etmek istemeyen ölüleri ‘gölgeler diyarı’na götürmek için Yeraltı’na iner. Fakat herhangi bir nedenle Göğe çıkacak bir şamanın önce yeraltı denilen âleme inmesi gerekir. Yani hiç kimse “Yeraltı”na (öte-âlem) inmeden Göğe çıkamaz.<br /><br />Vikipedi, özgür ansiklopediVe kam davulunu eline aldI.http://www.blogger.com/profile/08030596013606463207noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-8169601145880080814.post-36297152659184617522007-04-20T04:42:00.001+05:002007-04-20T04:42:33.618+05:00SOĞUK SAVAŞ1945-60 Harry S. TRUMANN ve Soğuk Savaş Yılları: Emperyalistler, 2. Paylaşım Savaşı'nın ardından Birleşmiş Milletler ve NATO gibi yeni döneme uygun uluslararası örgütlenmelerle, paktlar oluşturdular. Emperyalistler bu örgütlenmelerle, bir yandan aralarındaki çelişkileri oluşturdukları bu birlikler içinde çözmek isterken, öte yandan da, gelişen ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerine ve sömürü zincirlerini parçalayarak dünyanın üçte birini içine alan sosyalist bloka karşı güçlerini birleştiriyorlardı. ABD öncülüğündeki Birleşmiş Milletler (BM) Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti'ne saldırdı. Bu saldırı aynı zamanda BM'nin de ilk fiili müdahalesini oluşturuyordu. Türkiye'nin de binlerce asker göndererek katıldığı Kore halkının bağımsızlığını engelleme savaşından da geriye yine binlerce ölü ve sakat kalmıştır. Bu dönem, başta ABD olmak üzere tüm emperyalistleri "Komünizm korkusu"nun sardığı yıllardır. Komünizm, her ne pahasına olursa olsun mutlaka engellenmeli, görüldüğü yerde boğulmalıydı. Sosyalizmin tüm dünya ülkelerine hakim olacağının korkusu içindeki emperyalistler yoğun bir ajan faaliyeti örgütlemeye giriştiler.Ve kam davulunu eline aldI.http://www.blogger.com/profile/08030596013606463207noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-8169601145880080814.post-7284320946430361862007-04-20T04:41:00.001+05:002007-04-20T04:41:55.809+05:00AÇLIK VE SEFALETABD'nin suçları bu kadarla sınırlı değildir. Dünyadaki açlık ve sefaletin, ahlaki çöküntü ve zulmün baş sorumlusudur. Dünyadaki Askeri ve Sosyal Harcamalar (WMSE) araştırmasına göre 1994 yılında silahlanma giderleri 700 milyar dolardır. Bu harcamalardan ilk sırayı 300 milyar dolarla ABD almaktadır. Oysa İran, Irak, Libya, K.Kore gibi pek çok ülkeyi "aşırı silahlanıyor" diye suçlarken, kendisi bunun yaklaşık on katını silahlanmaya ayırmaktadır. ABD, arka sokaklarında yaşanan yoksulluk, açlık her geçen gün daha da büyürken 300 milyar doları silahlanmaya pekala ayırabilmektedir. Yine aynı rapora göre, örneğin bir "akıllı mayın"ın fiyatı 300 bin dolardır. Bu miktar 1994 yılında ishalden ölen 3 milyon insanın tedavisinde kullanılabilecek ilaçların tümünü karşılamaktadır. Nükleer enerji ile çalışan bir denizaltı 2.5 milyar dolara maloluyor. Bu miktar Türkiye'nin ilk 6 aylık bütçe açığının 1/4'ünü oluşturmaktadır. ABD'nin silah ve uyuşturucu ticareti ile siyasal ve ekonomik faaliyetlerinin finans yükü sermaye dışı kesimlere kaydırılmaktadır. ABD uyuşturucu ve kara para aklama merkezidir. DEA'nın (Amerika-Uyuşturucu ile Mücadele Derneği) 1995'teki açıklamalarına göre sadece ABD kanalı ile uyuşturucudan elde edilen 350 milyar dolar ABD tarafından aklanmaktadır.Ve kam davulunu eline aldI.http://www.blogger.com/profile/08030596013606463207noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-8169601145880080814.post-7665511087447787502007-04-20T04:40:00.000+05:002007-04-20T04:41:11.812+05:00ÇOCUK FUHUŞUUNICEF'in istatistiklerine göre "çocuk fuhuşu"nun en yaygın olduğu ülke ABD'dir. 300 bin çocuk ABD'de fahişe olarak çalıştırılmaktadır. Evet, ABD demek ahlaki çöküntü, yozlaşma ve tüm insani değerlerin yok edilmesi demektir. Çünkü, yeni-sömürgelerinde de yaymaya, egemen hale getirmeye çalıştığı bu kültürel dejenerasyon ve soysuzlaşmadır. Çünkü bilir ki, değerlerini yitiren bir halk köle olarak yaşamaya mahkumdur. Bugün de ABD, Latin Amerika'dan Ortadoğu'ya, Asya'dan Afrika'ya, Balkanlar'a kadar tüm coğrafyaya pisliklerini saçmaya devam etmektedir. Tüm sömürge ülkelerinde kimi zaman açık zoruyla, kimi zaman da işbirlikçileri aracılığıyla, "barış ve demokrasi" yalanlarıyla sömürü ve talanını sürdürmeye devam etmektedir. Sözde "barış ve demokrasi" için gittiği Haiti, Somali, Bosna vb. yerlerde geride kan ve vahşetten başka hiçbir şey bırakmamaktadır. Daha dün Ortadoğu'da Arap halklarının üzerine tonlarca bomba yağdırıp, nükleer silahlarla yüzbinlerce insanı imha eden ABD, bugün de Balkanlar'da aynı vahşetini hayasızca sürdürürken Avrupa'nın ortasını kan gölüne çevirmektedir. Evet, sonuç olarak ABD "dünyanın tek hakimi benim" diyor. Tüm suç örgütleriyle saldırmaya, suçlarına yeni suçlar eklemeye devam ediyor. Dünya halklarının baş düşmanı ABD'dir. Dünyadaki kayıplardan, katliamlardan, açlıklardan ve yoksulluklardan birinci dereceden ABD sorumludur. Yine bu suçun ağırlığını en az ABD kadar işbirlikçileri de taşımaktadır. ABD ve işbirlikçileri, Anadolu halklarının kurtuluşu ve özgürlüğü için şehit düşenlerin, halkımızın ve tüm dünya halklarının karşısında suçludur. Elbette, halklara karşı suç işleyenler er yada geç bu suçlarının hesabını vermekten kurtulamayacaktırVe kam davulunu eline aldI.http://www.blogger.com/profile/08030596013606463207noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-8169601145880080814.post-37593926298525322662007-04-20T04:39:00.000+05:002007-04-20T04:40:16.902+05:00Körfez Saldırısı Ve Bozulan Yeni Dünya DüzeniABD'nin saldırgan yüzünün en açık biçimde görüldüğü gelişmelerden birisi olan Körfez Krizi 2 Ağustos 1990'da Irak'ın Kuveyt'i işgaliyle başladı. Bu duruma karşı ABD'nin tepkisi sert oldu. Özellikle sosyalist ülkelerin bir bir yıkılmasından güç alan ABD dünyanın tek hakimi haline gelmek istiyordu. Irak'ın Kuveyt'i işgali ve ABD'nin isteklerine rağmen bunu sürdürmesi durumu iyice gerginleştirdi. Irak'ın bu hareketi Ortadoğu'daki petrole dayalı ABD'nin çıkarlarını alt-üst etmişti. En önemlisi ise ABD'ye kafa tutuyorlardı. Bu durum dünyada herşeyi belirleyen tek güç haline gelmek isteyen ABD'nin hesaplarını bozuyordu. Savaş döneminde savaşın amacını söyle belirtmiştik; "(...) Bu savaş, silah ve petrol tekellerinin çıkarlarını koruma savaşıdır. Daha şimdiden halkların nezdinde ABD'nin gerçek amacının Irak'ı Kuveyt'ten çıkarmak olmadığı ortaya çıkmıştır. ABD, dünya egemenliği için kendi tayin ettiği dünya düzenini kabul ettirmek için savaşıyor." (15 Günlük Mücadele Dergisi sayı:13) 17 Ocak 1991'de ABD'nin başını çektiği müttefiklerinin Irak'a yönelik havadan bombalama saldırısı başladı. ABD, Irak'ı "yola getirmek" için günlerce havadan bombardıman yaptı. Irak halkının başına tonlarca bomba yağdırdı. 23 Şubat'ta ise karadan harekata başladı. 26 Şubat'ta Irak'ın Kuveyt'ten çekileceğini açıklamasından sonra savaş geçici olarak bitti. Ancak ABD'nin saldırıları daha sonra da gündeme geldi. Ve bu saldırılar 1999 yılının Ağustos'unda hala sürüyordu. ABD kendince Ortadoğu'da çıban başı olarak gördüğü Irak'ı dize getirinceye kadar da bu saldırılarını sürdürme niyetinde. Körfez Savaşı sırasında ABD emperyalizminin öncülüğünde gerçekleştirilen saldırı vahşet boyutlarındaydı. Savaşın başlatıldığı gece atılan bomba miktarı, Hiroşima'ya atılan atom bombasının tahrip gücüne eşit olan 18 bin ton bombaydı. Bu savaşta her gün 2-3 bin sorti yapan uçaklar, her türlü ölümcül bombayı kullandılar. Emperyalist silah tekellerinin ürettiği silahların çoğu ilk kez Irak halkı üzerinde denendi. Irak'a 6 haftada atılan yarım milyon ton bomba, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı'nda 14 ayda atılan bomba miktarını aşıyordu. Bu kadar bombayla taş üstünde taş bırakmamak, Irak'ı tam anlamıyla yıkarak, istediğini kabul ettirmek istiyordu. ABD'nin katliamcı yüzünü en iyi gösteren gelişmelerden birisi de 14 Şubat'ta gerçekleştirdiği sığınak katliamıydı. Bu katliama ABD'nin yeni kullandığı ve denediği sığınak füzeleri yolaçmıştı. Emperyalizm artık binaları yıkmakla kalmıyor, yeraltı sığınaklarındaki insanları bile katletmeye çalışıyordu. ABD uçaklarının gerçekleştirdiği 14 Şubat sığınak katliamı emperyalizmin gerçek yüzünü gösteriyordu. Bu emperyalizmin gerçekleştirdiği katliamlardan sadece birisiydi. Ama emperyalizm gerçeğini tüm açıklığıyla gözler önüne seriyordu. Yüzbinlerce ton bomba ile taş üstünde taş bırakılmamış şehirler, yanmış yüzlerce kadın, çocuk ve yaşlı cesedi. Emperyalizm buydu işte. Katliamın tanığı olan bir Iraklı karşılaştığı durumu şöyle anlatıyordu; "Bebekleri, o minik cesetleri kollarımda taşıdım. Kadınlar vardı. Yaşlılar vardı. Ve hepsi insandı. Vücutları yanmış kavrulmuş ve delik deşik olmuştu. Komşularım vardı aralarında. Hasan ve yavruları bu ölüm çukurunda can verdi teker teker." Savaşı izleyen savaş muhabirleri ise Irak'ta karşılaştıklarını anlatarak emperyalizmin vahşiliğini en tarafsız haliyle gösteriyorlardı: "Karşılaştığımız manzara korkunçtu. Kömürleşmiş cesetler, ağır yaralı birkaç aylık bebekler, ağlayan insanlar, havaya uçmuş köprüler..." (15 Günlük Mücadele Dergisi, sayı:15) ABD, bu katliamı gerçekleştiren ABD'li komutanları; "Siz dünya tarihinin en başarılı harekatının kalbisiniz" diye övüyor, göklere çıkarıyordu.Ve kam davulunu eline aldI.http://www.blogger.com/profile/08030596013606463207noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-8169601145880080814.post-11783293716018463552007-04-20T04:37:00.000+05:002007-04-20T04:38:47.977+05:00ABD Yeni Suçlar İşlemeye Devam EdiyorDünyanın bir numaralı teröristi ABD'dir. Dünya halklarının baş düşmanı ABD'dir. Dünya halklarının bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin kanla bastırılmasından ve binlerce insanın katledilmesinden yine 1. dereceden sorumlu olan ABD'dir. Ve bu suçlarını her gün daha da fazla büyütmektedir. CIA vb. gibi terör örgütleriyle elinin uzanmadığı bir yer yok gibidir. İşte teröristliğinin sadece özet bir bilançosu; ABD'nin işgalciliği ve talancılığının başlangıcı, 1800'lü yılların sonuna kadar uzanır. Bu yıllarda (1898) Meksika'yı işgal etmiş ve yine aynı dönemde Küba'ya girmiştir. 1921'de ise Nikaragua'yı işgal eden ve "Ulusal Muhafızlar" adlı bir terör örgütünün kurucusudur. Bu örgütün başında ise bizzat ABD'nin yönlendirmesindeki Somoza vardır. Nikaragua'da bu örgüt aracılığıyla anti-emperyalist mücadele kanla bastırılır ve bunun sonucunda Sandino ve 300 kişi katledilir. Yine sabotaj ve saldırılar da bu örgütün bitmeyen temel faaliyetleri arasındadır. 1945 yılında 2. Paylaşım Savaşı'nın acı faturasını ödeyenler arasına Japon halkı da eklenmiştir. ABD tarafından Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atılan atom bombaları sonucu 250.000 kişi vahşice katledilmiştir. 1950-53 yıllarında ise ABD'nin teröründen en fazla nasibini alanlar bu sefer Koreliler olmuş ve yalnızca 4 yıl içerisinde tesbit edilebilen katledilen insan sayısı yüzbinlerle ifade edilecek boyuttadır. Guatemala'da 1966 yılından beri onbinlerce insan ABD işbirlikçileri tarafından ya da CIA, FBI vb. direkt kendi suç örgütleri aracılığıyla ya öldürüldü ya da kaybedildi. Terör örgütü CIA 1955'te Endonezya, Laos ve Kamboçya'da düzenlediği operasyonlarda yüzlerce insanı işkencehanelere taşımış ve yüzlercesini de katletmiştir. Küba'da devrim arifesindeki yıllarda Batista ile birlikte ABD'li danışmanların düzenlediği operasyonlarda 60.000 kişi katledilmiştir. Yine, Küba'da devrimi hazmedemeyerek 1961'de Domuzlar Körfezi Çıkartmasını örgütleyen ABD, devrimin gücü karşısında yenik duruma düşmekten kendini kurtaramamıştır. Endonezya'da 1965 yılında işbirlikçi Suharto, 1 milyon devrimci, ilerici Endonezyalıyı katletmesinin sorumlusu da Suharto'yu iktidara taşıyan ABD'dir. Yine aynı yıl Dominik'e paraşütçülerini indirten ABD burada da 10.000 Dominikli'nin katliamından sorumludur. Güney Vietnam'da halkı katlederek bitki örtüsüne kadar yokeden de ABD'dir, BM sözleşmesiyle yasaklanmış kimyasal silah ve gazları kullanan ABD, Napalm bombaları, fosforlu bombalar, zehirli kimyasal maddeler ve gazlar dahil olmak üzere 7. Filo'ları ve B.52 bombardıman uçakları ile G.Vietnam köylerinin yerle bir edilmesinden sorumludur. Öldürülen sivil sayısı: 170.000 İşkenceden dolayı sakat kalan insan sayısı: 80 bin Irzına geçilen onbinlerce Vietnam'lı kadın. Stratejik köylere sürülen 5 milyon insan. ABD'nin, Vietnam'da katliam için gönderdiği asker sayısını 500 bine çıkarmasından, defolup gitmek zorunda kaldığı 1975 yılına kadar 2 milyona yakın sivil yaşamını yitirmiştir. BM'nin sözde "esir sözleşmesi" ABD için geçerli değildir. Sivil hedeflere vurmamak bir savaş kuralı iken ABD bu kurala neredeyse hiç uymamıştır. 1970-75 yılları arasında Kamboçya ve Laos'ta 1 milyon insan katledilmesinin de sorumlusu ADB'den başkası değildir. Şili'de, işbirlikçi Pinochet'in CIA talimatları ve bizzat yönlendirmesiyle düzenlediği 1973 yılındaki darbede, başta Devlet Başkanı Allende olmak üzere 30 bin kişi katledilmiştir. Aynı yıl Uruguay'da iktidarı ele geçiren cuntacılar binlerce devrimciyi ormanın derinliklerinde ya da lağım çukurlarında katletmiştir. Yine Arjantin'de 1976'da ABD desteğiyle iktidarı ele geçiren generaller ölüm makinesi gibi çalışırken 30 bin insanın kaybedilmesi, binlercesinin uçaklardan denizlere atılarak katledilmesinin birinci dereceden sorumlusu da ABD'den başkası değildir. 1983'te Lübnan'ın 14 bin deniz piyadesi ile işgal edilerek binlerce ilerici-yurtsever Lübnanlı'yı katleden de ve yine aynı yıl içinde, Akdeniz'deki Amerikan 6. Filosu'na ait savaş gemileri tarafından Lübnan'ı günlerce bombalayan da yine ABD'dir. Bilanço; yine yüzlerce ölüm ve yanmış yıkılmış evler... Yine 1983 yılında Grenada'nın işgal edilerek yüzlerce insanın katledilmesinin; 1986'da Libya'nın bombalanarak bine yakın sivilin katledilmesi ve ülkeye uygulanmaya başlanan ambargonun; 1989'da Panama'ya asker çıkartılarak 5 bin Panamalı'nın öldürülmesinin de sorumlusu ABD'den başkası değildir. ABD, revizyonizmin dünya ölçeğinde iflas ettiği 1990'lı yıllarda da, terör ve vahşette sınır tanımadan sürdürmüş, ama bunu "barış", "demokrasi", "kardeşlik" vb. demagojilerle süslemeyi de ihmal etmemiştir. 1991'de, Irak'ın Kuveyt'e girişini bahane ederek, diğer emperyalist güçleri de kendine yedekleyerek, Irak üzerine binlerce ton bomba yağdıran ABD, 100 binin üzerinde insanın katledilmesinin ve bunu tüm dünya halklarına canlı yayınlarla izlettirerek "büyüklüğünü ve yenilmezliğini" gösterme ve gözdağı saldırısının da mimarı ve uygulayıcısıdır. Bugün de aynı amaçla, Irak halkını katletmeye devam etmektedir. Somali'ye "barış" ve "huzur götürmek adına diğer emperyalistleri de peşine takarak ülkeyi işgal eden ve Somali halkı üzerinde terör uygulayan da ABD'dir. İran, Irak, Küba ve Libya'ya uyguladığı ambargolar ise hala devam etmektedir. ABD'nin Latin Amerika'da karışmadığı veya bizzat örgütleyicisi olmadığı komplo, pis iş, katliam ve insan hakları ihlalleri yok gibidir. Buradan korkusu kendisinin "arka bahçesi" olmasına rağmen bu toprakların yıllardır özgürlük savaşlarını büyütüp geliştirmesindendir. ABD sadece 1946-1975 yılları arasında amaçlarına ulaşmak için tam 215 kez askeri güce başvurmuş ve yine bu yıllar içerisinde onlarca defa nükleer silah kullanma tehditleri savurarak halkları katliam tehditleriyle teslim almaya çalışan bir teröristtir. Vietnam'da, Kamboçya'da, Mozambik'de, Kore'de, Peru'da, Türkiye'de... dünyanın hemen her yerinde işlemediği suç, karışmadığı darbe ve gerek bizzat kendi güçleriyle gerekse işbirlikçileri aracılığıyla ortak olmadığı hemen hiç bir katliam yoktur. Yüzbinlerce kayıp ve katliam, halklara dayatılan insanlık dışı yaşam koşulları ve azgın sömürü, Pentagon'da oturan bir avuç "efendi"nin esenliği içindir.Ve kam davulunu eline aldI.http://www.blogger.com/profile/08030596013606463207noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-8169601145880080814.post-7898796458673413322007-04-20T04:36:00.000+05:002007-04-20T05:59:33.350+05:00İNKAR EDİLEMEZ GERÇEK KÜRESEL ISINMADünya son 30 yılda 1 santigrat derece’ye yakın ısındı, bugünkü sıcaklık son 400.000 yılın en üst seviyesi. Yeryüzü bu yüzyılda 3 santigrat derece daha ısınması felaket olacak. Atmosfere salınan karbondioksidin kontrolünün tamamiyle insanların elinde, “İnsanlar yeryüzünden silinmedikçe bir daha Buz Çağı olmayacak”<br />Son verilere göre Grönland buzullarının tahminlerden daha hızlı eridyor. Bu doğruysa, denizler her yıl 3.5 millimetre yükselecek. Bu senaryo gerçekleşirse, buzullar eriyecek, yeryüzündeki canlıların yarısına yakını yok olacak. Yükselen su seviyesi birçok kıyı kentini yutacak.<br /><br />‘ALTERNATİF ENERJİLERE YÖNELMELİYİZ’<br /><br />Bilim insanları, küresel ısınmayla mücadele için fozil bazlı yakıtların terkedilmesi gerektiğini düşünüyor. Uluslararası işbirliğinin önemine çok büyük, halen bu konuda gerekli liderlik eksik. Yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanılması için daha fazla yatırım yapılması gerekiyor. NASA için çalışan Hansen, Aralık 2005’te küresel ısınma nedeni sera gazlarının azaltılması gerektiğini söylediğinde Beyaz Saray’ın eleştiri oklarına hedef olmuştu. Bu konuşmalarında Bush hükümetinin politikalarına değinen Hansen, ABD’nin küresel ısınmayla mücadelede geri kaldığını söyledi.<br /><br />Pekiya TÜRKİYE!!!<br />Küresel ısınma için ne yapıyor?<br />Küresel ısınmanın önüne geçmekle ilgili en önemli uluslararası çalışma olan KYOTO PROTOKO' LÜNÜ NEDEN HALA İMZALAMADI!!!<br /><br />LÜTFEN 1 DAKİKANIZI AYIRIN VE İMZA KAMPANYASINA KATILIN.<br /><br /><a href="http://www.kyotoyuimzala.com">www.kyotoyuimzala.com</a><br /><br />ÇOCUKLARIMIZA VAROLABİLECEKLERİ BİR DÜNYA BIRAKMAK İSTİYORSAK HEPİMİZ DOĞAYA KARŞI SORUMLULUKLARIMIZI YERİNE GETİRMEK ZORUNDAYIZ.<br /><br />KÜRESEL ISINMA İLE İLGİLİ DAHA FAZLA BİLGİ EDİNİN VE PAYLAŞIN.<br />Bireysel olarak yapabileceğimiz çok şey var, unutmayın! insanoğlu olarak doğaya borçluyuz.Ve kam davulunu eline aldI.http://www.blogger.com/profile/08030596013606463207noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-8169601145880080814.post-41556309957296029252007-04-20T04:30:00.000+05:002007-04-20T04:35:02.507+05:00AMERİKA VE KÖLELİKİNSAN : Akıl ve düşünme yeteneği olan en gelişmiş canlı ???<br /><br />ABD'nin Kara Suçu: Kölecilik Amerika, Avrupalılar'ın değişiyle "Yeni Dünya"ydı. Zengin ve bakir topraklarıyla sömürgeci Avrupalılar'ın iştahını kabartıyordu. Bu nedenle kıtanın keşfinin hemen ardından buraya yoğun göçler yaşanmaya başladı ve bu aşamadan itibaren kıtanın gerçek sahipleri olan yerlilerin elinden, tarihte eşine az rastlanır bir vahşet ile adım adım alındı. Burada ilk oluşturulan koloniler Avrupalı sömürgecilerin birer şubesi durumuna getirildiler. 17. yy'ın ikinci yarısına kadar Amerika'ya akın eden göçmenlerin büyük bir çoğunluğunu İngilizler oluşturuyordu. Hatta ilk koloniler oluşturulurken İngilizler, hapishanelerde yatan borçlu tutukluları "kurtarıp", Amerika'ya kolonileri geliştirmek için getirmişlerdi. Yine aynı dönemde Avrupa ülkeleri arasında yaşanan savaşlardan kurtulmak için de bu kıtaya göçler yaşanmaya başlamıştı. Fakat sömürgeci Avrupa devletleri, Avrupa'dan gelen yoğun göçlere rağmen işgücü yetersizliği çekiyorlardı. Toprağın çok ve zengin olması, bunu işleyecek oranda bir çalışan kitlesi ihtiyacını da ortaya çıkarıyordu. Bu ihtiyacın en önemli sonucu; köleleştirilen Afrikalı yerlilerin Amerika'ya çalıştırılmak üzere taşınmasıydı. Bu ise Amerika'da hala sürmekte olan ırkçılığın da ilk tohumlarını atacaktı. Köle tacirleri tarafından tutsak edilen Afrikalı esirler zincire vurularak kıtaya getiriliyor ve buralarda kurulan pazarlarda hayvanlar gibi açık artırmalarla satılıyordu. Köleler özellikle güneydeki kolonilerde, tarım işletmelerinde tütün, pirinç vb. işlerde kullanılıyordu. Kölelerin çalıştırdıkları işletmelerden kaçması sıkça rastlanan bir durumdu. Bu durumda, kaçan köleler en vahşi yöntemlerle cezalandırılıyordu. Kaçağın arkasına düşülüyor, yakalandığında ise kolları kesilerek bedeni kızgın zifte atılıyor, daha sonra da asılıyordu. Bu durum aynı zamanda kaçmayı düşünen diğer kölelere de bir gözdağı olarak düşünülüyordu. Kölecilik kısa süre içerisinde o kadar yaygınlaştı ki, neredeyse nüfusun yarısı kölelerden oluşuyordu. 1700'de Virginia'da 16.000 kadar köle kullanılırken, 1770'lerde bu sayı 187.000'e kadar yükseliyordu. Yine Güney Calorina'da kurulan tarım çiftliklerinde 1775'de 100.000 kişilik tarım nüfusunun sadece 25.000'i beyazdı. Ama bu çiftliklerin denetimi ve buralardan elde edilen gelirler beyazlarındı. Beyaz efendilerin çıkarlarını korumak ve siyahların efendilerine karşı herhangi bir girişimlerini önlemek için çeşitli önlemler alınıyor ve siyahların işledikleri "suçlar" en ağır yöntemlerle cezalandırılıyordu. Bu koşullarda oluşturulan tarım çiftliklerinde ve işletmelerinde çok sayıda kölenin beyazlar tarafından çalıştırılmasının bir sonucu olarak beyazların zenginlikleri hızla arttı.Ve kam davulunu eline aldI.http://www.blogger.com/profile/08030596013606463207noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-8169601145880080814.post-64165048308192710382007-04-20T04:25:00.000+05:002007-04-20T04:26:00.955+05:00INDIANSHintliler mi yoksa Kızılderililer mi?Avrupalı kaşifler Amerika'ya ulaştıklarında Hindistan'a geldiklerini düşündükleri için buranın halkına "Hintliler-Indians" demişlerdir. Bir çok insan da Amerikan yerlilerini "indians" olarak tanımıştır. Maalesef, bu yanlış da günümüze kadar devam etmiştir, Bazı kızılderililer bile kendilerine "Indians" demektedir, ama bir çoğu kendi kabile isimlerini kullanmayı tercih eder. Kızılderili ve Hintli terimleri homojen bir toplumu ifade ettiği için yanıltıcı olabilir. Avrupalı kaşifler Amerika'ya geldiğinde, Amerika'da yüzlerce farklı kabile bulunmaktaydı. Bu kabilelerden bir çoğu ortak bir dili ve kültürü paylaşıyorlardı.Çok çeşitli kabileler vardırAvrupalı kaşifler bu topraklara ulaştığında, Kızılderili kabileleri kıtanın her bir yanına yayılmışlardı. İlk yerleşimciler Seminoles, Cherokees ve Miccusuki kabileleri ile karşılaştılar. İspanyol kaşifler ise California'da Shoshone, Paiute, Cahuilla, Mewuk ve diğer bazı kabilelerle karşılaşmışlardır. 19. yüzyılda, Avrupalı kaşifler batıya doğru göç ederken Kızılderili kabileleri kendi topraklarından sürmüşlerdir. Bu dönem batıda Apache, Sioux ve Comanche ve diğer kabilelerle yapılan utanç verici savaşlar dönemidir. Bu savaşlardan geriye kalan çok az sayıda yerli ise, "kızılderililer için ayrılmış araziler" olarak bilinen küçük bir alanda yaşamaya mecbur edilmişlerdir.Günümüzde, kızılderililere ayrılmış yüzlerce bölge vardır ve Amerika yerlilerinin bir çoğu hala buralarda yaşamaktadır. Bazı kabileler topraklarındaki doğal kaynaklardan faydalanabilmişler ve bölge sakinleri nispeten varlıklı duruma gelmiştir.Amerika'da kızılderililerin hepsi kendilerine ayrılmış bölgelerde yaşamazlarKızılderililerin tamamı, ayrılmış bölgelerde yaşamazlar. Çoğu, yeni gelenlerin kültürleriyle içiçe yaşamayı seçmişlerdir. Otelde rezervasyon masasında duran kadın bir Pueblo veya bir Cheyenne olabilir. Paranızı bozan banka memuru bir Shoshone olabilir. Fast food restorandaki garson yarı Cherokee olabilir.Kızılderililerin kültürlerini bir kızılderili bölgesini ziyaret ederek tanıyabilirsiniz. Bazı bölgeler herkese açıktır ve bölge halkı ziyaretçileri ağırlamayı severler. Bazı bölgelerde, yerlilerin müzeleri, kültürel sergileri, otelleri, dinlenme yerleri bulunmaktadır. Az sayıda kabilede ziyaretçilerin kültürel törenlere ve geleneksel danslara katılmalarına izin verilir.Sadece bazı bölgelerde ziyaretçi kabul edilir.Bütün bölgeler halka açık değildir. Bazı bölgelerde, bölge halkı kendi evlerinin mahremiyetini korumak isterler ve ziyaretçi kabul etmezler.Gerçekten kızılderili kültürü hakkında bir şeyler öğrenmek için en iyi yol kabile toplantılarına katılmaktır. Toplantılar, dağınık halde yaşayan kabile üyeleri için bir araya gelmek, tören ve festivaller düzenlemektir. Bazı toplantılar kızılderili bölgelerinde yapılır, diğerleri ise ABD'nin her yerinde yapılabilir. Büyük toplantılar farklı kabilelerden Amerikan yerlilerinin katılmasıyla gerçekleşir.Bu toplantılarda Amerikan yerlilerini tanıyın.Birçok kızılderiliyi tören kostümleriyle görebilirsiniz. Geleneksel danslarını seyredebilir, şarkılar ve davullar ile yapılan müzikle eğlenebilirsiniz. Hatta bazen, dansa siz bile katılabilirsiniz. Genelde, bunun için ücret ödemeniz gerekir. Bazı danslarda davul çalanlara birkaç dolar bağış yapmak gelenektir. Fotoğraf çekmek genellikle serbesttir, ama her zaman bunun için izin almalısınız.ABD'ye ziyaret için plan yaparken, ziyaret etmeyi düşündüğünüz kızılderili kabile toplantılarının tarihlerini öğrenin ve hangi kızılderili bölgelerinin ziyaretçi kabul ettiklerini araştırın. Seyahat programınızda kızılderililere ait bölgelere ziyareti veya bir kızılderili toplantısına katılmayı da eklemelisiniz.Ve kam davulunu eline aldI.http://www.blogger.com/profile/08030596013606463207noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-8169601145880080814.post-89286014274498358272007-04-20T04:18:00.000+05:002007-04-23T06:07:50.078+05:00TÜRK DÜNYASIİşin derinliğine inmeden görünüşe bakarak bir kanıya varanlar (bunların içinde yerli ve yabancı bilimadamlarıda var.),Türk grupları arasındaki farklılıkları bir ırk/soy farklılığının işareti sayıyorlar. Belli başlı ayrı özellikler, Türkistan Türklerinde göz kapaklarının belirgin çekikliği ile, Batı (Anadolu ve Balkan) Türklerinin "çoğunda" bunun olmayışı ;birde Orta Asyada kestane kumral renkli saçlara daha az rastlanışı.<br /><br />Buna dayanarak Türk Dünyasında bir soy/ırk beraberliği değil , sadece kültür/dil birliği olduğunu ileri sürebiliyorlar.<br /><br />"Görünüşe aldanmamalı" sözünü hatırlatarak konuya daha bilimsel bir yaklaşımda bakalım. İlk bakışımız "antropolojik tarih" yönünde olacak.<br /><br />Bir kere "İlk" ve "Ön" Türklerin yapılarına bakalım.<br /><br />Türk'ün doğumuna her evlilikte bir ana birde baba olduğu gibi sebep olan iki ana ırk vardır : biri ural dağlarını yurt edinmiş "Alpinler" ,diğeri ise henüz Amerikaya göç etmemiş olan "Doğu Asyalı Kızılderililer". Alpinler kestasne renk saçlı, düz yeşil gözlü,yuvarlak başlı, kızılderililer ise bakır tenli,hafif çekik gözlü,mazosefal (orta) başlı,siyah saçlı ve karagözlü özellik taşırlar. M.Ö. 9000'le 7000 arasında ,Cilalı Taş (Neolitik) Çağının bitişiyle tunç devrinin başladığı sıralarda, Alpin'lerin bir kolu güney doğuya (Hazar-Aral Göllerine) doğru göç ederler; o tarihte Doğu Asyalı Kızılderililer’ in çoğu Bering Boğazı yoluyla Amerika’ya geçmişti; geri kalanlardan ufak bir boy batıya doğru göçer ve Aral gölü civarına yerleşmiş olan Alpinlerle "evlenirler" (yani karışırlar). Doğan yeni nesil (tabi asırlarca aralarında evlenip genetik istikrara kavuşunca), Alpin'lerdende Kızılderililerdende farklı yeni bir soy olarak ortaya çıkarlar.Bunlara "İLK TÜRKLER" diyoruz. Bunlar buğday tenli ,kestane renk saçlı,belli belirsiz çekik ve ela gözlü , yuvarlak başlı yapıdaydılar. Yani Kızılderili özelliklerini az Alpin genlerini daha çok taşıyorlardı.<br /><br />M.Ö. 6000-4000 yılları arasında bu ilk Türkler Mezepotamyaya (Subarlar, Sümerler, Elamlılar) , Hindistana (Mohencadaro-Hareppa), M.Ö. 3000'lerde Anadoluya göçtüler (Hatti'ler ,Luwi'lerin bir kısmı ve daha sonraki Turska/Etrüsk'ler , Ulmek'ler).<br /><br />Gelelim "ÖN-TÜKLER"e.<br /><br />M.Ö. 2000'lerde Alpinlerin ufak bir kolu gene doğuya fakat bu sefer kuzeydoğuya ,Altay Dağlarına kadar uzanıyor. Orda kalmış Asya Kızılderileri ile tekrar bir "evlenme" oluyor. Doğan yeni nesile "Ön-Türkler" diyoruz. Bin-bin beşyüz yüz yıl kadar aralarında evlenmelerle onlarda genetik istikrara kavuşuyor ve "İlk Türkler"e çok benzeyen yeni bir soy beliriyor. Çin arşivvleride rastlanan "Ti..k"ler "Hyung-nu"/Hun'lar herhalde bunların çocuklarıydı.<br /><br />"İlk Türkler"le "Ön Türkler" de M.Ö. binli yıllarda karşılaşacak ve birbirleriyle karışacak, bildiğimiz "Türkler" olarak tarih sahnesine çıkacaklardır :Türkistan'da Sakalar , daha doğuda Gök-Türkler, Uygurlar.. vb.<br /><br />Bu "Yeni Türkler"e ,doğudan batıya doğru bakıldığında,hafif farklar göze çarpıyor :Aral gölünün kuzeydoğu ve güneydoğu coğrafyasında yaşayanların göz çekikliği , batıda kalanlara kıyaslada daha belirgin , tenler,saclar ve gözler daha koyuca; Avrasya ve Anadoludakiler ise daha açık renkli ve düz gözlü olanları daha fazla.<br /><br />Şimdi sualimize geldik:<br /><br />Bu , iki ayrı soy mu demektir veya başka ırklarla karışmanın damgası mıdır ?<br /><br />Bir kere iki ayrı ırk/soy değiller. Kafatası,kan grubu,boy,yüz ölçümleri temeldeki beraberliği gösteriyor. Fark , aynı "milletin" dilinin bölge ve lehçe ayrılıkları gibidir. Dil aynydyr, fakar yer yer şive ve lehçe farkları vardır. "Tip" konusunda da öyle.<br /><br />İkinci soru ,"Melezleşme"nin olup olmadığıdır. "Melez"in doğru tarifi ,aşağı yukarı eşit miktarda iki ayrı ırkın karışmasıdır. Ya genetik bir istikrarsızlık vardir yada istikrara varılmış bambaşka bir soy meydana gelmiştir. Türkler bu iki kategoriyede uymaz. Özellikler asırlar boyu devam etmişler ve ne doğudaki nede batıdaki Türkler yeni iki ırk oluşturmuştur.<br /><br />"Lehçe farkı" gibi olan bu "tip farklılıkları" nedendir öyleyse ? İzahı şöyle:<br /><br />İlk Türkleri doğrudan "evvlenme"den doğanlarda (yani Asya'nın batısındakilerde) , Alpin ırkın "düz göz kapağı,açık ten ve göz" genleri biraz daha fazlaydı ;Ön-Türklerinkinde ise "hafif çekik göz, koyuca ten ve göz" genleri baskındı. Her nekadar tarih boyunca İlk Türklerle Ön Türkler kaynaşmışlarsa da ,doğudakilerde Kızılderili ,batıdakilerde Akdeniz ırklarının izi daha belirgindi.<br /><br />Doğu Asya Türklerini alalım:<br /><br />Hemen her yerde , her millette olduğu gibi onlarda komşu soylarla bir dereceye kadar karışmışlardır. Bu Türklerin , göz çekikliği abartılı olan Moğollarla ve Çinlilerle evlendikleri olmuştur. Bir hesaba göre bunun derecesi 15-20 kadardır.<br /><br />Türklerin genetik özelliğinde, ecdattan biri olan Kızılderililerden miras hafif göz çekikliği de ilave edilince bu göz çekikliği biraz daha belirgin olmıuştur. (tenin ve göz-saç renklerinin biraz daha koyulaşmasıda aynı sebepten). Şunu hemen belirtmeli ki bu "normdan kayış" , sadece "yabancı evliliği " yapan ailelerde kalmamış , daha sonraki nesillerde , "toplumların genetik havuzu" dolyısıyle bütün Orta Asya Türklerinin tiplerine yansımıştır.<br /><br />Aksi yönde buna benzer bir değişim Batı (Avrasya ,Anadolu ve Balkan) Türklerinde de oluşmuştur. O coğrafyada şu ırklar yaşıyordu: Avrasya'da Kuzeyli Nordic) ve Slavvic;Anadolu'da ise Akdeniz (Mediterranean Aryan ve Semitic) ,İlk Türk ((Hatti) ve Kuzeyli (Aryen Hitit) soyları. M.S. 1000'lerde Oğuz Selçuk Türkleri Anadoluya girdiklerinde nüfusça çokça azalmış olan yerli halk harplerle dahada kırılmış ,gerisi (Rum ,Ermeni ve dağlık Kürt toplumları olarak) Türklerle pek karışmadan kimliklerini sürdürmüşlerdir. Genede bazı kız almalar ve evlenmeler olmuştur buda doğudaki gibi yüzde 15-20 oranlarında kalmıştır.)<br /><br />Bur karışmaların hiçbirinin çekik göz özelliği yoktu, onun içinde batı Türklerinin genleride mevcut olan "göz çekikliği" , doğu kardeşlerin ki gibi takviye görememiş ,belirgin bir hal almamıştır. Bilakis "düz gözşülerin" genleri, Türkler'in Alpin ecdatlarından miras düz gözlülüğü takviye etmiş,ortaya çıkarmıştır. Buna rağmen 1940'larda Anadolu Halkı üzerinde yapılanantrometrik ölçümler ,Batı Türkleri'nin yüzde 52'sinin hala hafif göz çekikliği özelliğini koruduğunu ortaya çıkarmıştır. Yörüklerde bu Orta Asya'dakilere benzer derecede belirgindir. Bugün "Kürt" dediklerimizin yüzde 70'den fazlası ,Çaldıran Savaş'ından sonra dağlara sığınan Türkmenlerin az sayıdaki az sayıdaki dağlı Kürtlerle karışanların çocuklarıdır. (ne yazıkki kendilerini "Kürt" sanır ve Kürtçe konuşurlar)<br /><br />İşte Doğu ve Batı Türklerinde göze çarpan tip farklılığı ,fazla olmadığı için,aynı dildeki şive-lehçe farklılığı gibidir. O "başkalık"ta tam bir melezlikten değil, Türklerin genleride mevcut hafif göz çekikliğinin, Doğu Asya’da az sayıda sarı ırk karışmasıyla "takviyelenmiş" olmasındandır ;batıdaki Türklerde de göz çekikliği genlerinde mevcut olduğu halde batıda takviye görmemiş olmasındandır. O da ancak %48'i düz gözlü olarak karşımıza çıkmaktadırlar.Ve kam davulunu eline aldI.http://www.blogger.com/profile/08030596013606463207noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-8169601145880080814.post-71104796533389470912007-04-20T04:07:00.000+05:002007-04-20T04:08:38.556+05:00KIZILDERİLİ MEKTUBUBir Kızılderiliyim ve anlamıyorum…<br /><br />Gökyüzünü, toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilirsiniz ya da satarsınız? Bunu anlamak bizler için çok güç! Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır. Ormanlardaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız! Beyazlar için durum böyle değildir. Bir beyaz ölüp yıldızlar alemine göç ettiği zaman, doğduğu topraklarını unutur. Bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz. Çünkü Kızılderili gerçek anasının toprak olduğuna inanır.<br /><br />Washington'daki Büyük Beyaz Reis, bizden toprak almak istediğini yazıyor! Bu bizim için büyük bir fedakarlık olur. Büyük Beyaz Reis, bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz Kızılderililerin ise onun çocukları olacağımızı söylüyor. Bu önerinizi düşüneceğiz! Ama gene de bunun kolay olmayacağını itiraf ederim. Çünkü bu topraklar, bizim için kutsaldır. Nehirler ve ırmakların suyu, bizim için sadece akıp giden su değildir; atalarımızın kanıdır aynı zamanda. Bu toprakları size satarsak, bu suların ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarınıza da öğretmeniz gerekecek. Biz, nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz! Siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize? Biliyorum, beyazlar bizim gibi düşünmezler! Beyazlar için bir parça toprağın diğerlerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır! Beyaz adam topraktan istediğini alınca, başka serüvenlere atılır. Beyaz adam, annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. O'nun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve herşeyi yiyip bitirecektir! Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde "huzur" ve "barış" yoktur! Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz. Belki bir vahşi olduğumdan anlayamıyorum ama, benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka! İnsan bir su birikintisinin etrafında toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur? Bir Kızılderiliyim ve anlamıyorum!<br /><br />Biz Kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Çam ormanlarının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz. Hava önemlidir bizler için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar. Beyaz adam için bunun da önemi yoktur! Ancak size bu toprakları satacak olursak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir. Çocuklarınıza, havanın kutsal bir şey olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini bunun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?<br /><br />Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğim! Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var; beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı göstersin. Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum! Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları! Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalo'dan daha değerli olduğuna aklım ermiyor! Biz sadece yaşayabilmek için avladık buffaloları! Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize. Unutmayın, bugün canlıların başına gelenler yarın insanın başına gelir! Çünkü bunlar arasında bir bağ vardır.<br /><br />Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir! Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi, ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır! Bildiğimiz bir gerçek daha var: Sizin Tanrı'nız bizimkinden başka bir Tanrı değil! Aynı Tanrı'nın yaratıklarıyız. Beyaz adam bir gün belki bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir. Siz Tanrı'nızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz! Ama Tanrı, hepimizi yaratan Tanrı için Kızılderili ve beyazın farkı yoktur. Ve Kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrı'nın kendisine saygısızlıktır. Beyaz adamı bu topraklara getiren ve ona Kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrı'nın kaderini anlayamıyoruz! Tıpkı buffaloların öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlayamadığımız gibi. Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş. Yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş! İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı başlamış olacak!…<br /><br />Bu mektup 1854 yılında, bir Kızılderili reisi olan Seattle tarafından Amerika Birleşik Devletleri Başkanı'na yazılmıştır.Ve kam davulunu eline aldI.http://www.blogger.com/profile/08030596013606463207noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-8169601145880080814.post-83864378942818563222007-04-20T03:26:00.000+05:002007-04-20T05:40:53.562+05:00CAPITALISMEABD'NİN TARİHİ; HALKLARA UYGULANAN SÖMÜRÜ, ZULÜM VE KATLİAMLARIN TARİHİDİR ABD... Adı anıldığında akla hemen işgaller, katliamlar, kan ve gözyaşı geliyor... ABD... Kızılderililerin ve kovboyların ülkesi... Filmlerde hep "kötü" Kızılderililere karşı savaşan "kahraman" kovboyların ülkesi... Ve ABD, Kapitalizmin yarattığı çürümenin, yozlaşmanın, kokuşmanın doruğu olan ülke. ABD demek; Sömürgecilik, saldırganlık, işgal demek, Bir avuç tekelin çıkarları uğruna halkların katliamlarla, işkencelerle katledilmesi demek... Çocukların açlıktan, hastalıktan, tonlarca bombanın altında can vermesi demek... Uyuşturucunun, fuhuşun, bunalımların, emperyalist yoz kültürün halkın bünyesini sararak, onu her türlü değerden uzaklaştırarak bir bataklığın içinde çürütüp yok etmesi demek. Evet bugün ABD artık bu saydığımız ve daha da fazla olan suçlarla anılan bir ülke. Elbette bütün bunlar bir anda olup biten şeyler değil. Bunlar yüzyılların birikimi sonucu oluştu. Bütün bu olumsuzluklar birike birike dünya halklarının bilincinde bugünkü ABD'yi oluşturmuştur. ABD'nin tarihi, bu yüzden en genelde halklara karşı düşmanlık, işgal ve katliamlar tarihi olmuştur.<br />Yerli Halk Kızılderililer, Sömürgecilikle Yok Ediliyorlar Avrupa'dan gelen "beyaz adam" Kuzey Amerika'da boy gösterdiğinde bugünkü ABD'nin bulunduğu topraklar üzerinde yaklaşık 2.5 milyon kadar Kızılderili, kabileler ve aşiretler halinde yaşamlarını sürdürüyordu. Kızılderililer istilacı göçmenlere mısır ve tütün yetiştirmeyi öğrettiler. Yine bu istilacılar dağlık arazide hayatta kalmayı da onlardan öğrendiler. Kıtaya gelen İngiliz tüccarlar Kızılderililerin ortaya çıkardıkları zenginlikleri başta kürk vb. satın alarak ya da bu mallara zorla el koyarak kısa sürede zenginleştiler. Kızılderililer sömürgeci Avrupalıların vatanlarını işgal etmesine karşı direniyor, topraklarından ayrılmak istemiyorlardı. Fakat kıtaya yerleşen sömürgeciler kadın- erkek, çoluk- çocuk demeden Kızılderililerin çoğunu katlettiler. Hatta bir Kızılderili tutsağı ya da kafa derisini getiren herkese 40 İngiliz Sterlini verileceği ilan edildi. Bu ödül 100 İngiliz Sterlinine kadar yükseltilirken aynı zamanda kadın ve çocuk kafatası derileri için de ödülün yarısı ödeniyordu. Amerika kıtası, tüm tarih boyunca insanoğlunun yaşadığı en büyük soykırım ve zulümlerden birine sahne oldu. Binlerce kilometre uzaklıktan gelen, okyanusları geçip kıtayı istila eden sömürgeciler, buranın tüm zenginliklerine el koymakla kalmıyor aynı zamanda yerli halkları köleleştirmeye de çalışıyorlar ve vatanını savunan, esaret altına girmek istemeyen yerli halkların direnişini soykırımla durdurmaya çalışıyorlardı. Kısacası yaşanan bu Kızılderili soykırımı ve yüzlerce kabilenin kıtadan silinmesi üzerine bugünkü Amerika'nın temelleri atılmaktaydı. Öte yandan kıtanın asıl sahibi olan yerli halk kıtayı atalarından devralmışlar fakat çocuklarına miras bırakamamışlardı. "Beyaz adam" binlerce kilometre öteden gelmiş ve Amerika'yı binlerce yıldır üzerinde yaşayan yerli halkın elinden zorla almıştı. Yerli halkla birlikte yaşamaya bile tahammül edemeyen bu zorbalar; onu "halk" olarak bile görmüyordu. "Beyaz adam"ın yerli halka baskısı Forrest Carter'in "Dağlardan Sorun Beni" adlı romanında, şöyle anlatılmaktadır: "Cochise, Yıldızlı Şefle tartışmıştı. 'Hepimiz için yer var. Vadinin daha ilerisinde yaşayabiliriz. Biz de Amerika Birleşik Devletleri'nin yurttaşı olabilir, kendi topraklarımıza sahip olabilir ve sizin yaşayış biçiminize uyarız.' "Yıldızlı Şef, Cochise'e uzun bir süre bakmış ve yanıt vermişti. 'Amerika Birleşik Devletleri'nin yurttaşı olamazsanız. Kendi topraklarınız olamaz.' "Cochise, 'Neden?' diye sormuştu. "Yıldızlı şef omuzlarını silkmişti. 'Kızılderililer halk değil. Yasa böyle.'(...)" "Beyaz Adam"lar, Kızılderilileri yokederken aynı zamanda bu halkın kültür ve uygarlıklarına ilişkin ne varsa bunları da ortadan kaldırmaya çalışmış ve yerine kendi 'soylu' tarihlerini koymuşlardı. Elbette kan ve katliamla sağladılar bunu. Kızılderililerin boyun eğmemesi, direnmesi kabilenin tüm fertlerinin ayırımsız katledilmesi demekti. Geçen zamanla Kızılderili halkın yaşamı gittikçe çekilmez bir hal alıyordu. Toprakları gaspedilmiş, geçim kaynakları olan av hayvanlarının soyu kurutulmuştu. Yaşadıkları toprakların havası, suyu kirletilmiş, ormanları yokedilmişti. Kızılderililer ise yüzyıllar boyu teslim olmamak için sürdürdükleri savaşlardan, hastalıktan, kıtlıktan, soğuktan bir avuç kalmışlardı. Chickahomimyler, Masasostler, Nanticokeler, Potomaclar artık yoktu bu topraklarda. Kalanlar ise bir avuç ve perişandı. İşgalci beyaz adam ateşli silahlarıyla, viskisiyle (ateş suyu) her türlü dalaveresiyle onurlu ve özgürlüğe ölümüne bağlı bir halkı yokolma aşamasına getirmişti. Kendilerine yönelik saldırılara karşı Kızılderililerin direnişi de vardı elbette. Hem de ölümüne bir direnişti bu. Kimi zaman umutsuzca, yenileceklerini bilerek direndiler. Öleceklerdi, ama ölümü, boyun eğerek sürdürecek bir yaşama tercih ediyorlardı. Bu yüzden inanılmaz bir cesaretle gözüpeklikle direndiler. Onurlarına, özgürlüklerine, vatanlarına ölerek sahip çıktılar. Amerika'yı işgal ederek buraya yerleşenler ise acımasızdı, katliamcıydı, sömürücüydü. Kendi iğrenç çıkarları için Kızılderililere herşeyi reva gördüler. Egemenliklerini akıttıkları kan ve katlettikleri Kızılderililer üzerine kurdular. Amerika'nın katliamlar tarihinde en acımasız örneklerden biri de Yaralı Diz katliamıdır. Bu katliamın öncesinde Liouw Kızılderili kabilesinin şefi Oturan Boğa katledilir. Ardından bir başka Kızılderili kafilesi yolda çevrilerek silahlarını teslim etmeleri istenir. Silahları alınmış olmasına rağmen patlayan bir silah sesiyle katliam başlatılır. Katliamda üçyüze yakın genç-yaşlı, çocuk, kadın, erkek Kızılderili katledilir. Bu katliamı yaşayanlardan biri, Gelincik Louise yaşadıklarını şöyle anlatıyordu; "Kaçmaya çalıştık. Ama yaban sığırı gibi bir bir vurdular bizi. Beyazların içinde de iyi insanlar bulunduğunu biliyorum, ama kadınları ve çocukları da vurduklarına bakılırsa askerler çok kötü insanlar olmalı. Kızılderili askerler beyaz çocuklara asla böyle yapmazlardı." Yaşanan vahşet ve soykırım Kızılderilileri bitme noktasına getirmişti. Bu vahşetin nerelere kadar uzanacağını ise yaşadıkları ve sezgileri ile hisseden Kızılderili reisinin sözleri adeta bugünün habercisidir: "(...) Beyaz adam, anası olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne alınıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki; toprakları çölleştirecek ve herşeyi yiyip bitirecektir." (Kızılderililer adına Reis Seattle tarafından ABD Başkanına hitaben 1854'te yazılmış bir mektuptan.) ABD'nin Kara Suçu: Kölecilik Amerika, Avrupalılar'ın değişiyle "Yeni Dünya"ydı. Zengin ve bakir topraklarıyla sömürgeci Avrupalılar'ın iştahını kabartıyordu. Bu nedenle kıtanın keşfinin hemen ardından buraya yoğun göçler yaşanmaya başladı ve bu aşamadan itibaren kıtanın gerçek sahipleri olan yerlilerin elinden, tarihte eşine az rastlanır bir vahşet ile adım adım alındı. Burada ilk oluşturulan koloniler Avrupalı sömürgecilerin birer şubesi durumuna getirildiler. 17. yy'ın ikinci yarısına kadar Amerika'ya akın eden göçmenlerin büyük bir çoğunluğunu İngilizler oluşturuyordu. Hatta ilk koloniler oluşturulurken İngilizler, hapishanelerde yatan borçlu tutukluları "kurtarıp", Amerika'ya kolonileri geliştirmek için getirmişlerdi. Yine aynı dönemde Avrupa ülkeleri arasında yaşanan savaşlardan kurtulmak için de bu kıtaya göçler yaşanmaya başlamıştı. Fakat sömürgeci Avrupa devletleri, Avrupa'dan gelen yoğun göçlere rağmen işgücü yetersizliği çekiyorlardı. Toprağın çok ve zengin olması, bunu işleyecek oranda bir çalışan kitlesi ihtiyacını da ortaya çıkarıyordu. Bu ihtiyacın en önemli sonucu; köleleştirilen Afrikalı yerlilerin Amerika'ya çalıştırılmak üzere taşınmasıydı. Bu ise Amerika'da hala sürmekte olan ırkçılığın da ilk tohumlarını atacaktı. Köle tacirleri tarafından tutsak edilen Afrikalı esirler zincire vurularak kıtaya getiriliyor ve buralarda kurulan pazarlarda hayvanlar gibi açık artırmalarla satılıyordu. Köleler özellikle güneydeki kolonilerde, tarım işletmelerinde tütün, pirinç vb. işlerde kullanılıyordu. Kölelerin çalıştırdıkları işletmelerden kaçması sıkça rastlanan bir durumdu. Bu durumda, kaçan köleler en vahşi yöntemlerle cezalandırılıyordu. Kaçağın arkasına düşülüyor, yakalandığında ise kolları kesilerek bedeni kızgın zifte atılıyor, daha sonra da asılıyordu. Bu durum aynı zamanda kaçmayı düşünen diğer kölelere de bir gözdağı olarak düşünülüyordu. Kölecilik kısa süre içerisinde o kadar yaygınlaştı ki, neredeyse nüfusun yarısı kölelerden oluşuyordu. 1700'de Virginia'da 16.000 kadar köle kullanılırken, 1770'lerde bu sayı 187.000'e kadar yükseliyordu. Yine Güney Calorina'da kurulan tarım çiftliklerinde 1775'de 100.000 kişilik tarım nüfusunun sadece 25.000'i beyazdı. Ama bu çiftliklerin denetimi ve buralardan elde edilen gelirler beyazlarındı. Beyaz efendilerin çıkarlarını korumak ve siyahların efendilerine karşı herhangi bir girişimlerini önlemek için çeşitli önlemler alınıyor ve siyahların işledikleri "suçlar" en ağır yöntemlerle cezalandırılıyordu. Bu koşullarda oluşturulan tarım çiftliklerinde ve işletmelerinde çok sayıda kölenin beyazlar tarafından çalıştırılmasının bir sonucu olarak beyazların zenginlikleri hızla arttı. Kolonilerdeki Uyanış ve Bağımsızlık Savaşı; Zamanla İngiltere hükümeti ile Amerika'daki koloniler arasındaki ilişkilerde çeşitli sorunlar yaşanmaya başlanır. Bu sorunların temel kaynağını mali ve ticari nedenler oluşturmaktadır. 17. yy. boyunca gittikçe büyüyen Britanya Krallığı, artan giderlerini karşılamak için ekonomik ihtiyaçlarını İngiltere'de topladığı vergilerle sağlayamayınca geriye tek bir yol kalıyordu. O da Amerika'daki kolonilerine başvurmaktı. Fakat kolonilerden böyle bir gelir elde edebilmesi için onları denetim altına alacak güçlü ve merkezi bir otoriteye ihtiyaç vardı. Bunu gerçekleştirebilmek için ilk adım olarak 1764 yılında kolonilerle ilgili 'şeker yasası' yürürlüğe konuldu. Britanya Krallığı, İngiliz egemenliği dışında kalan ülkelerden yapılacak alım-satımlarda yüksek bir gümrük alınması vb. vergi yasalarını gündeme getirerek imparatorluğa gelir sağlamak amacındaydı. Çıkarılan bu yasalarla birlikte kolonilerde hoşnutsuzluklar yaşanmaya başladı. Para Yasası, Konaklama Yasası, Pul Yasası vb. yasalar bu tepkilerin hızla gelişmesine yol açtı. Örneğin, çay satışı tekelinin Doğu Hindistan Şirketi'ne verilmesi nedeniyle Bostonlu Amerikalılar eyleme geçerek İngiliz gemilerine yüklenen çayları denize döktüler. 13 koloni bir araya gelerek bu yasanın uygulanmasına karşı çıktılar. İngiltere'nin kolonilere çıkardığı yasalarla kolonilere vergi koyamayacağı ilan edildi. Kolonilerdeki tüccarlar da İngiltere ile olan iktisadi ilişkilerini kestiler. Amerikalılar'ın İngilizler'e olan tepkisi örgütlülüğe dönüşmekte gecikmedi. "Özgürlük Çocukları" adıyla bilinen örgüt çıkarılan yasaya karşı halk arasında örgütlenme faaliyetleri yürütüyor ve ayaklanmaları örgütlüyorlardı. Bu yasanın teşhiri için vergi toplayan memurlar katrana batırılıp bir tüy yığınının içinde sokaklarda teneke çalarak gezdiriliyordu. 1765 yılı Ekim ayında ilk kez koloniler arasında bir kongre düzenlendi. Bu kongrede, anayasa ilkelerine göre, kendi meclislerinden başka hiçbir gücün şimdiye kadar kolonilere vergi koymadığı ve bundan sonra da koyamayacağı ve çıkarılan yasaların da koloni halkının hak ve özgürlüklerini yok saydığı konusunda çeşitli kararlar alındı. Bu dönemde kolonilerin eylemleri daha çok ticaret merkezi durumundaki Boston'da gelişmekteydi. Bu gelişmeler üzerine, Britanya İmparatorluğu'na karşı cephe oluşturanlar vatana ihanetle suçlanıyor ve Britanya mahkemelerinde yargılanmakla tehdit ediliyorlardı. Ancak, yine de eylemlerin diğer eyaletlere yayılmasının önüne geçilemedi. 5 Mayıs 1770'de Boston'daki İngiliz birliklerine karşı duyulan hoşnutsuzluk yerini silahlı çatışmalara bıraktı. "Boston kıyımı" adı verilen bu olayla birlikte artık Amerikan kolonileri "Amerika Birleşik Devletleri" bilincini geliştirmeye başlıyordu. 5 Eylül 1774'te yaşadıkları güç koşulları değerlendirmek amacıyla 12 koloninin temsil edildiği bir kıta kongresi toplandı. Henüz Amerika adı yerleşmemiş olduğundan bu kongreye "Kontinental Kongre" adı verildi. 10 Mayıs 1775'te Philadelphia'da ikinci kıta kongresi toplandı. Bu kongrede; "davamızda haklıyız. Birliğimiz mükemmeldir. Kendi olanaklarımız büyüktür; gerekirse kuşkusuz dışarıdan da yardım verebiliriz. Düşmanlarımız bizi silaha sarılmaya zorladılar. Bu silahları özgürlüğümüzün korunması için kullanacağız. Esir yaşamaktansa özgür olarak ölmeye karar vermiş bulunuyoruz" denilerek mücadele kararlılığı ifade ediliyordu. Kongrenin bağımsızlık konusunda kesin bir karar alabilmesi ancak kolonilerin her birinin ayrı ayrı rızasına bağlıydı. 4 Temmuz 1776'da, kongre "Bağımsızlık Bildirisi"ni onayladı. "Bağımsızlık Bildirisi"yle 13 koloninin İngiltere'den koptuğu açıklanıyor, bağımsızlık ilan ediliyordu. 4 Temmuz 1776'da "Bağımsızlık Bildirisi"nin onaylanmasından sonra Amerikalılar bir "ulus", yürüttükleri mücadele ise "bağımsızlık savaşı" olarak anılacaktı. Fakat sorun gerçek anlamda çözümlenmiş değildir. Örneğin, bağımsızlığı tüm kolonilerin benimsemiş olmamasının yanında, yine İngiltere sömürgelerinin dışında kalan diğer kolonilerin varlıklı sınıfları imparatorluk yanlısı bir tavır içindeydiler. Bağımsızlık savaşı 6 yıldan fazla sürmüştü. Bu savaşta Amerikalılar'a karşı savaşanlar, zengin İngilizler, toprak sahipleri, esir tüccarları ve krallığın Amerika'daki memurlarıydı. Bağımsızlık savaşını göğüsleyen temel güçler ise, kolonilerde yaşayan çiftçiler ve zanaatçılardı. Ekim 1781'de İngiliz birlikleri teslim oldular. Kolonilerin zaferinden sonra İngilizlerle bağımsızlık ilkelerine göre barışın sağlanması için bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre İngiltere'de kolonilerin bağımsızlığını kabul etmek zorunda kaldı. 100.000 İngiliz soylusu ve aile Kuzey Amerika'dan kovularak topraklarına el konuldu. Bağımsızlık savaşı sırasında Kuzey Amerika kolonilerinde yönetim soyluların ve toprak sahiplerinin elindeydi. Dolayısıyla savaşta, çiftçiler, işçiler ve burjuvazi, İngilizlere karşı savaşırken aynı zamanda da kolonilerdeki toprak aristokrasisine karşı savaşmaktaydılar. Soyluların büyük bir bölümünün Kuzey Amerika topraklarının dışına atılmasına rağmen, iktidar, Kuzeyde sanayi ve ticaret burjuvazisinin, Güneyde ise tarım işletmecilerinin eline geçecekti. Kısacası yürütülen bağımsızlık savaşı sonrasında iktidar bir sınıftan başka bir sınıfa geçiyordu. 1783'de imzalanan "Paris Anlaşması"yla Amerika Birleşik Devletleri'nin bağımsızlığı resmen kabul edildi. Yeni Amerikan Cumhuriyeti'nin ilk federal anayasası hazırlandı. 24 Mayıs 1787'de George Washington ABD'nin ilk başkanı oldu. ABD Anayasası'na göre hemen hemen her eyalette oy hakkından yararlanmanın koşulu; ister toprak ister para olsun, bu hakkı kullanmak isteyenlerin belli bir servetin sahibi olmaları gerekiyordu. Anayasa'da kadınlara oy hakkı verilmezken, kölelik yasaklanmıyor ve yaygın bir şekilde devamını sağlayan düzenlemeler getiriliyordu. Köleler ve Kızılderililer hiçbir haktan yararlanamıyorlardı. Köle sahipleri temsilciler meclisinde sahip oldukları köle sayısına göre ek sandalye sahibi oluyorlardı. Yaşamları boyunca görev yapmak için seçilen üyelerden oluşan Yüksek Mahkeme'nin yetkileri çok genişti ve kapitalistlerin yanında halk yığınlarının karşısında yer alıyordu. Amerikalı kapitalistler Yüksek Mahkemenin desteğiyle istedikleri direnişi ve grevi yasadışı ilan edebiliyorlardı. Amerika'da daha kolonilerin oluşumundan itibaren, özellikle de Bağımsızlık Savaşı'ndan sonra konuşulan dil, hangi milliyetten olursa olsun İngilizceydi. Tüm bunlara rağmen, 1788'de İnsan Hakları Yasası anayasaya eklenmişti. 1815-1850 Yıllarında ABD: James Monroe ve John Adams'ın başkan olduğu dönem, ABD tarihinde "İyi Niyet Dönemi" diye bilinir. ABD'nin savaştan sonraki yıllarda dış politikasını belirleyen etken milliyetçilik duygularının geliştirilmesi olmuştur. "Amerika Amerikalılarındır" diye özetlenen Monroe Doktrini (1823) de aslında bu milliyetçilik akımının bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır. 1793'te, Avrupa'da Napolyon savaşları (22 yıl) başladı. Avrupa'daki krallıklar burjuva devrimini yaparak Avrupa halklarına esin kaynağı olan Fransa'ya karşı topyekün saldırıya geçiyordu. ABD, Fransız Devrimi sonrası Avrupa'daki karışık durumdan uzak durdu. Hatta İngiltere'nin yardım çağrılarına dahi sırt çevirdi. Çünkü ABD'nin bu dönemdeki çıkarı Avrupalı sömürgecilerin Güney Amerika üzerindeki hesaplarına "Dur" demeyi gerektiriyordu. İşte "Monroe Doktrini" bu koşullarda oluştu. "Monroe Doktrini"; Avrupa'nın bölgedeki sömürgecilik girişimlerinin önlenmesini ABD'nin gelecekteki çıkarları olarak görüyordu. Ve aynı zamanda Monroe tarafından "Amerika kıtasının sömürgeleştirilmesi artık sona ermiştir" tespitleri yapılıyordu. Amerikan ekonomisi ise gelişmelere paralel olarak hızla gelişti ve olgunlaştı. Yüzyılın ortalarına gelindiğinde fabrikalar daha çok Kuzeydoğu eyaletlerindeki bölgelerde yayılmaya başlıyordu. Mississippi'nin doğusundaki bütün Kızılderililer, küçük rezervlere yerleştirildi. Ya da Missouri Irmağı'nın öteki ucundaki ovalara sürüldü. Buralarda açılan kanallar ve yollarla tarım ve ticaret alanları hızla geliştirildi. Ortabatıda büyük hayvancılık ve tarım "İmparatorlukları" kuruldu. '50'lere kadar yaşanan bu gelişmelerle birlikte aynı zamanda birçok eyalet de Birleşik Devletlere katıldı. Aynı dönemde bölgedeki zengin maden rezervlerinin işlenmeye başlamasıyla beraber sanayinin gelişimi de büyük bir hız kazandı. İç Savaş DönemiABD, iç savaştan önce uzun yıllar süren bir siyasal bunalım yaşamıştı. Bu bunalıma yol açan temel etken ise; Amerika'da 19. yy. başlarında henüz uluslaşma sürecinin tamamlanmamış olmasıydı. Amerikan iç savaşı ABD tarihinde önemli bir tarihsel süreçtir. ABD bu süreçle birlikte bir sanayi ülkesi durumuna gelmiş, kapitalizm kurumsallaşmıştır. 1865-1900 yılları İç Savaş ve "Yeniden İnşa Dönemi" diye adlandırılırken bu dönem aynı zamanda, kapitalizmin ve buna bağlı olarak işçi sınıfının gelişim dönemi olmuştur. Bu yıllarda bir yandan hızla büyüyen tekeller herşeyi denetim altına almaya çalışmakta ve buna karşı gelişen, işçi sınıfının mücadelesi, ekonomik, siyasal ve ideolojik baskının yanında askeri ve özel çetelerle de ezilmeye çalışılmaktadır. Ancak tüm baskılara rağmen, işçi sınıfı mücadelesini sürdürmekte ve olanakları doğrultusunda kendi örgütlerini oluşturmaktadır. İç savaş süreci işçi sınıfı açısından Avrupa'daki yoğunluğa ulaşmamış ve dağınık da olsa, örgütlenme ve eylemlerde önemli adımların atıldığı bir dönem olmuştur. Aynı yıllarda çeşitli eyalet ve bölgelerde işçi partileri kurulmaya başlanmıştır. Bu dönemdeki parti ve sendikalar; seçme ve seçilme hakkı, halk okulları açılması, toprak sahipliğinin düzenlenmesi, çocuk ve kadın işçiler üzerindeki sömürünün sınırlandırılması, 10 saatlik işgünü, siyah ve yerli halkların hakları gibi birçok taleple mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Yürütülen bu mücadeleler Marks ve arkadaşları tarafından da desteklenmekte ve bu konuda Marks ve Engels, "karaderililerin damgalandığı bir yerde, beyaz emekçiler kendilerini kurtaramaz" sloganı ile bu mücadeleyi sahiplenmekte ve Avrupa'da Amerika'daki bu mücadeleyi yürüten sınıf kardeşlerine destek sağlamak için çalışmalar yürütmektedirler. İç savaş, ABD'de sanayi kapitalizminin gelişmesine yolaçarken, savaş nedeniyle ülkeye akan göçler ve hızlı nüfus artışı önemli bir tüketim potansiyelini de ortaya çıkarmıştı. Savaşın ve halkın gerek gündelik gerekse en temel ihtiyaçları yeni üretim olanaklarını zorlamış, teknolojiyi hızla geliştirmişti. Tabii ki bütün bu gelişmeler işçi sınıfı üzerindeki sömürünün yoğunlaşması pahasına gerçekleşiyordu. ABD Emperyalizmi ve Sömürgecilik Politikaları ABD'nin dış politikalarının temelini oluşturan ve "Amerika Amerikalılarındır" deyişinde özetlenen "Monroe Doktrini" hızla yaşama geçirildi. Bu dönemden sonra büyüyen ABD ekonomisi yeni pazarlara ihtiyaç duymaktadır ve dolayısıyla Amerika'nın "ulusal çıkarlarının" korunması için ABD genişlemek zorundadır!.. ABD dış politikası, 1900'lerin başında korkunç bir saldırganlığa dönüşmüştür. Çünkü ABD'nin sanayii üretimi ve birikimi arttıkça bunu eritecek bir dış pazar gereksinimi de daha bir aciliyet kazanmıştır. Bu sömürgecilikte ifadesini bulmuştur. ABD'nin bu sömürgecilik politikalarının ideologlarından olan Kaptan Alfred Thayer Mahan; "Amerika Batı Uygarlığının koruyucusu olarak insanlığın iyiliği için çalışmalı" sözleriyle, daha o günden ABD'ye dünya jandarmalığı rolünü biçmekte, uzak denizlere açılmayı, yeni ticaret yolları elde etmeyi ve savaş filolarının buralarda dolaşmasını önermektedir ve "uzak ülkelerde karakollar ve üsler kurulması"nı savunmaktadır. Mahan'ın teorisine göre, tekellerin refahı ve egemenliği için sadece ülke içinde değil dışarıda da geniş ilişki ağı oluşturulmalı, ürünlerle pazarı buluşturan geniş halka yakalanmalıydı. ABD, bu sömürgecilik politikasını, 19. yüzyılın sonuna doğru büyük bir hızla uygulamaya geçti. "Pazar bulmalıyız yoksa ihtilal olur" korkusuyla 1893'te ilk adımı atarak Hawai'yi işgal etti. ve böylece ABD sömürgeci ülkeler arasına katıldı. Bu işgalin ardından Mahan; "Bu tek başına bir olay değil. İleride başka olaylara yol açacak olan bir ilke, bir siyasettir..." sözleriyle yeni işgallerin işaretini veriyordu. Küba'nın işgal edilmesi Mahan'ı doğruladı. ABD, 1895'te İspanya'ya karşı başlayan Küba Bağımsızlık Savaşı'na destek verdi ve "özgürlüğüne kavuşturmak" gerekçesiyle girdiği Küba'da işbirlikçi bir manda yönetimi kurdu. Ayrıca burada İspanya'ya karşı verilen savaşın sonunda Filipinler, Porto Riko ve Guam'dan oluşan bir ada imparatorluğu kurarak çıkıyordu. l900'lü yıllarda yine "bağımsızlığı destekleme" bahanesiyle Çin pazarlarına girmeye çalıştı. 1903'te Kolombiya'ya karşı bağımsızlık savaşı veren Panama'ya "yardım" adıyla girdi. Ancak "yardım"ları karşılıksız değildi. Kurulan işbirlikçi Panama Cumhuriyeti ile anlaşma yapılarak Büyük Okyanus'a açılacak bir kanal açılması kararlaştırıldı. ABD, 1914'te yapımı tamamlanan kanaldan, neredeyse 100 yıl sonra, 1999'da askerlerini çekmiştir ve çekilene kadar Panama; bölgeyi denetim altında tutmada ve yeni-sömürgeler elde etmede bir üs olarak kullanılmıştır. ABD, 1904 Rus-Japon Savaşı'nın sonlandırılması için aracı oldu. Ardından da 1907'de "Büyük Beyaz Filo'yu" ABD'nin gücünü göstermek için "görkemli" bir dünya turuna çıkardı. ABD, kendi egemenliğine karşı gelişen mücadeleyi engellemek ve yatırımlarını korumak için 1915'te Haiti'ye, 1916'da Dominik Cumhuriyeti'ne asker gönderdi. ABD, aynı zamanda dünya ülkeleri üzerindeki hakimiyetini Nikaragua'da olduğu gibi kimi yerlerde de diplomasi ile çözmeye çalışıyordu. Meksika'da, Victoriano Huerta 1913 iktidarı ele geçirmişti. ABD'nin çıkarlarına ters düşen böyle bir gelişmeye kayıtsız kalması düşünülemezdi. Çünkü Meksika'da büyük yatırımları söz konusuydu. İlk başta işi diplomasi yoluyla halletmeye çalıştı. Huerta iktidarını tanımadı ve iktidarı "serbest" seçimlerle yeni bir hükümete bırakmasını istedi. Ancak Huerta, ABD'nin bu isteğini reddetmesi üzerine ABD, Veracruz'u işgal ederek ve Huerto'ya yoğun bir ambargo uygulayarak Meksika'da işbirlikçi bir iktidar kuruncaya dek (1912) saldırılarını sürdürdü. ABD ve Emperyalist Paylaşım SavaşlarıDünya Savaşları, emperyalistlerin kendi aralarında dünya üzerindeki pazarların paylaşılması için yapılan savaşlar olmuştur hep. 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı da yeni pazarlar kazanmak isteyen gelişmiş kapitalist ülkelerin başlattığı bir paylaşım savaşıydı. ABD de bu savaşa girerken kuşkusuz yeni pazarlar peşindeydi. ABD'de 1. Paylaşım Savaşı'ndan sonra '45'lere kadar "Cumhuriyetçi" yönetimlerin iktidarda olduğu dönemdir. Bu dönemde bir yandan demokrasicilik oyunları oynanırken öte yandan da ekonomik ve siyasi alanda ciddi bunalımlar yaşıyordu. Bunlardan birisi de savaş sonrası ABD'ye gelen yoğun göçmen akınının sınırlandırılmasıdır. Bunu önlemek için 1924'te "Göçmen Yasası" çıkarılarak kota konulmuştur. Diğer yandan mali sermaye ve sanayi de hızlı bir gelişim gösteren ABD'de özellikle otomobil ve tüketim sanayiinde yoğun bir artış yaşanmaktadır. 1929 Dünya Bunalımı'na kadar sürecek olan bu yükselişle birlikte hızla sosyal reformlar da gerçekleştirilir. Yani emperyalist kültürün yerleştirilmesi ve hakim duruma gelmesi büyük oranda bu dönemde olmuştur. 1929-33 yılları dünya emperyalistlerinin yaşadığı "Büyük Ekonomik Bunalım" dönemidir. Emperyalistlerin bu bunalımı tüm dünyada olduğu gibi ABD'de de (1933'te) 14 milyon Amerikalıyı işsiz bırakmıştır. Emperyalist dünyada yaşanan bunalım yeni bir savaşa doğru ilerlerken amaçlananlar ve yaşanan sonuçlar da 1. Paylaşım Savaşı'ndan farklı olmayacaktı. Yani, emperyalistler arasındaki bu paylaşım savaşının sonunda olan yine halklara oldu. Sadece ABD, Hiroşima ve Nagazaki'ye attığı atom bombalarıyla milyonlarca insanı katletmişti. Sonuçta savaşın bilançosu on milyonlarca ölü, sakat ve onarılmaz bir yıkıntı olmuştu. Bu savaşta emperyalist ülkelerin bugüne kadar ürettiği tüm silahlar (atom bombası dahil) denenirken milyarlarca dolar savaş masrafı da yine sömürge halkların sırtından çıkarılıyordu. 2. Paylaşım Savaşı'nın maliyeti birincisinin on katına varmıştı. Yine bu yıllarda öncülüğünü ABD'nin yaptığı Birleşmiş Milletler adı altında 46 devletin katıldığı büyük bir ittifak kurulur (1941) 1945-60 Harry S. TRUMANN ve Soğuk Savaş Yılları: Emperyalistler, 2. Paylaşım Savaşı'nın ardından Birleşmiş Milletler ve NATO gibi yeni döneme uygun uluslararası örgütlenmelerle, paktlar oluşturdular. Emperyalistler bu örgütlenmelerle, bir yandan aralarındaki çelişkileri oluşturdukları bu birlikler içinde çözmek isterken, öte yandan da, gelişen ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerine ve sömürü zincirlerini parçalayarak dünyanın üçte birini içine alan sosyalist bloka karşı güçlerini birleştiriyorlardı. ABD öncülüğündeki Birleşmiş Milletler (BM) Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti'ne saldırdı. Bu saldırı aynı zamanda BM'nin de ilk fiili müdahalesini oluşturuyordu. Türkiye'nin de binlerce asker göndererek katıldığı Kore halkının bağımsızlığını engelleme savaşından da geriye yine binlerce ölü ve sakat kalmıştır. Bu dönem, başta ABD olmak üzere tüm emperyalistleri "Komünizm korkusu"nun sardığı yıllardır. Komünizm, her ne pahasına olursa olsun mutlaka engellenmeli, görüldüğü yerde boğulmalıydı. Sosyalizmin tüm dünya ülkelerine hakim olacağının korkusu içindeki emperyalistler yoğun bir ajan faaliyeti örgütlemeye giriştiler. Paylaşım Savaşları ve Yeni Sömürgeciliğin Mimarı ABDEmperyalist Paylaşım savaşları; "kapitalizmin dengesiz ve sıçramalı gelişimi" ve bunun zorunlu kıldığı yeniden paylaşım ihtiyacından başka birşey değildi. Bu gerçek tüm yalan ve çarpıtmalarla emperyalistler tarafından gizlenmeye çalışıldıysa da kendini açık bir biçimde gösteriyordu. 1. ve 2. Paylaşım Savaşlarının dünya halklarına getirdiği tek şey acı ve gözyaşıydı. Herşey emperyalistlerin kar hırsları için yerle-bir edilmiş ve vahşette sınır tanınmamıştı. Bunalımlarının tek çözüm yolu olarak savaşları gören emperyalistler bu savaşlar sonucunda hiç de istedikleri sonuçları elde edememişler, tersine paylaşım savaşları kendilerini vuran silaha dönüşmeye başlamıştır. Çünkü 2. Paylaşım Savaşı'ndan sonra kendini en açık haliyle gösteren gerçek, artık "emperyalizmin dünya üzerinde tek belirleyici güç olma" özelliğini yitirdiği gerçeğidir. 1. Paylaşım Savaşı'nda Rusya'da devrim olmuş ve böylece dünyanın 1/6'sı emperyalistlerin denetiminden çıkmıştır. 2. Paylaşım Savaşı'nın sonuçları ise emperyalistleri çok daha acı bir sonla karşı karşıya bırakmıştı. Doğu Avrupa ülkelerinde faşist iktidarlar yerle bir edilirken yerine halk demokrasilerinin kurulması,1945'de yapılan Vietnam Devrimi ve 1949'daki Çin Devrimi ile birlikte de artık dünyanın 1/3'üne sosyalist blok damgasını vurmaya başlamıştı. Gelişen ulusal ve sosyal kurtuluş savaşlarının önünü alamayan emperyalistler artık sömürgelerdeki hakimiyetlerini de teker teker kaybetmeye başlamışlardır. İkinci Paylaşım Savaşı'ndan sonra dünya üzerinde iki güç vardı; Emperyalizm ve sosyalizm. Emperyalistler 1. ve 2. Paylaşım savaşlarıyla krizlerine, pazar sorunlarına, askeri planda çözüm platformu bulurken, artık '45'lerden sonra içerisine girdikleri 3. bunalım evresinin çözüm platformunu savaş olarak ortaya koyamayacak duruma gelmişlerdi. Emperyalistler gerek nükleer silahlanmanın geldiği boyut ve gerekse de paylaşım savaşlarının dünyadaki ulusal kurtuluş savaşlarını hızlandırması nedeniyle aralarındaki ilişkiler de değişikliğe girmek zorunda kalmışlardı. Bu değişikliğin adı "Zorunlu Entegrasyon" olmuştur. Emperyalist kamp içerisinde artık dünyanın efendiliğine ABD soyunuyordu. Yani, "topraklarında güneş batmayan imparatorluk" İngiltere, ikinci paylaşım savaşından sonra yerini ABD'ye bırakır. Dolayısıyla pazarların bölüşümünden, askeri-ekonomik- siyasi olarak herşey ABD emperyalizminin çıkarlarına göre yeniden düzenlenir. Evet, artık dünyanın yeni efendisi dünya halklarının baş düşmanı ABD'dir. Ancak ABD'nin emperyalist blokun liderliğine yükselmesi daha önceki yıllarda ortaya çıkmaya başlamıştı. ABD emperyalizmi savaştan çok önce güçlenmeye başlamış ve o dönemde güç dengeleri üzerinde yaptırımını dayatarak pazarlar talep etmeye başlamıştı. Monroe'nin "Amerika Amerikalılarındır" demesinden yaklaşık 100 yıl sonra ABD'nin yeni sloganı şöyleydi: "Kapitalist dünya ABD'nindir". 'Latin Amerika'nın Kesik Damarları' adlı eserinde Edoardo Galeano'nun verdiği rakamlara göre, Latin Amerika ülkeler pazarının savaştan önce 1/5'ine sahip olan ABD, savaş sonrasında 3/4'ünü ele geçirmişti. Savaş öncesi Ortadoğu petrol rezervlerinin %72'si İngiltere, %19'u ABD'ce kontrol edilirken, yeni süreçte bu oran ABD lehine, %59'a %29 oranında değişmiştir. İngiltere'nin Türkiye ve Yunanistan'ın vesayetini 1947'de ABD'ye devretmesi yetmedi, Uzakdoğu, Ortadoğu ve Afrika'daki birçok sömürgesinden de çekilmek zorunda kaldı. Öte yandan 1961 yılında büyük ABD şirketlerinden 460 tanesinin, Avrupa'da ya bir kolu, ya da kendi kontrolünde ortaklığı olduğu açıklanırken, 1985'te bu sayı 700'e ulaşacaktır. İngiltere otomotiv endüstrisinin yarısından fazlası, Almanya'da tüketime sunulan petrolün %40'ını, Fransa'da telefon, telgraf ve elektronik araç pazarının %40'dan fazlasını artık ABD şirketleri kontrol eder hale gelmişti. Daha genel bir hesapla ABD tröstlerinin 1960 yılında, yalnız ülke dışı üretimi ABD ve SSCB'den sonra dünyada üçüncü büyük kapasiteye sahipti. Artık ikinci paylaşım savaşından sonra emperyalist bloğa ABD damgasını vurmaktadır. Gelinen aşamada üçüncü bunalım döneminde başta ABD olmak üzere, emperyalistler kendi aralarındaki çelişkilerin çözümlenmesinde aralarındaki savaşı bir kenara bırakarak zorunlu da olsa bir entegrasyona giderler. Ve yine buna uygun olarak da emperyali