tag:blogger.com,1999:blog-74344976523206347172008-07-07T11:48:28.802+03:00Kelimelerin SoyağacıRecep Hilmi Tufanhttp://www.blogger.com/profile/11172615135924071569noreply@blogger.comBlogger209125tag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-31166316398771364402008-07-02T19:10:00.006+03:002008-07-04T16:51:15.614+03:00Sizlerin Sâyesinde!<strong>Sâye</strong> kelimesi, <strong>Farsça </strong>gölge anlamına gelir. Bu kelimedeki <strong>-niz iyelik eki</strong> ve<strong> -de bulunma hâli</strong> eki cümleye,<strong> "Gölgenizde, korumanızda"</strong> anlamı verir. Bir insana veya topluluğa <strong>sâyenizde</strong> demek: " Sizin gölgeniz korudu beni, gölgenizle birlikte başarılar edindim, istediklerime kavuştum, gölgeniz bana arka çıktı, gölgeniz yanımda oldu, bana doğruları gösterdi, belki de hayatı anlamamı sağladı...vb " demektir.<br /><br /><br />"Çoğumuz, birçok kelimenin ne anlama geldiğini bilmeden kullanmaktayız. Biz sizlerin <strong>sâyesinde,</strong> bu kelimelerin biraz olsun<strong> menşeileri</strong> hakkında bilgi vermeye çalışıyoruz. Eğer sizler bu kelimelerin anlamını bilseydiniz, herhalde bizler bu kelimeleri<strong> "Laf olsun torba dolsun"</strong> mantığıyla yazmayacaktık. Ve böylece bize bir sorumluluk düşmeyecekti. Her şey sizin <strong>sâyenizde</strong>... " Diye düşünürken acaba <strong>"Sâyenizde" basit sözcüğünün</strong> kökü ne ve dilimize nereden geldi, diye kendime sordum. Biraz düşündükten sonra bunun,<strong> Osmanlıca</strong> dersinde öğrendiğimiz <strong>sâye (gölge)</strong> sözcüğüyle bir ilişkisi olabileceği aklıma geldi. Yaptığım araştırmalar sonucunda da yanılmadığımın farkına vardım ve bunu sizinle paylaşmamın faydalı olabileceğini düşündüğümden yazmaya karar verdim.<br /><br /><br />Bugün, bu kelime, bazı durumlarda <strong>anlatım bozukluğuna</strong> sebep olmaktadır. Bu durumu uygun bir örnekle kısaca açıklığa kavuşturduktan sonra yazıma son vereceğim. <strong>Ercan Saatçi'nin "Sâyenizde"</strong> adlı şarkısını bilirsiniz. Şimdi size bu şarkının bir dörtlüğünden yola çıkarak, bu kelimenin neden <strong>anlatım bozukluğuna</strong> yol açtığını açıklayacağım.<br /><br /><br /><strong>Ne gülerim ne de kızarım,</strong><br /><strong>Ne de arkasından ağlarım.</strong><br /><strong>Yüreğim aşklara küstü sâyenizde,</strong><br /><strong>E bıktım artık fahişe gönüllerden.</strong><br /><br /><br />Kulağa hoş gelen, insanı hafiften isyana sürükleyen bu şarkıyı incelediğimizde <strong>"Sâye"</strong> sözcüğünün yerinde kullanılmadığını görürüz.<strong> Sâye</strong> sözcüğü <strong>olumlu pekiştireç</strong> olup;<strong> (senin / onun) </strong>yüzünden sözcüğü <strong>olumsuz pekiştireçtir</strong>. İki sözcüğün kullanım yerlerinin karıştırılması da çoğu zaman <strong>anlatım bozukluğuna</strong> sebep olur.karazadehttp://www.blogger.com/profile/01200765698866352860noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-29458720684565799312008-07-01T11:14:00.004+03:002008-07-04T11:54:08.548+03:00İstanbul Semtlerinin İsimleri Nereden Geliyor ?Eskiden beri hep İstanbul semtlerinin isimleri nasıl oluşmuş, hikayesi nedir diye merak ederdim. Yaklaşık 40 gündür İstanbul'dayım ve hemen hergün bu isimleri dolmuşların, otobüslerin üzerinde görüyorum. Yine merak edip araştırayım dedim. Eminim daha pekçokları var ama benim şimdilik bulabildiklerim bunlar. Aklıma geldikçe yenilerini eklemeye çalışacağım.<br /><strong></strong><br /><strong>Aksaray:</strong><br />Fatih'in sadrazamı Ishak Paşa, Iç Anadolu Bölgesi'ndeki Aksaray'ı ele geçirdikten sonra orada yaşayan bölge insanlarını bugünkü Aksaray semtinin bulunduğu yere gönderir. Aksaraylılar da semte adlarını verirler.<br /><br /><strong>Ahırkapı:</strong><br />Marmara Denizi'nin kıyısında yer alan yedi ahır kapısından birisi olan bu semte, Padişah atlarının bulunduğu has ahırın yanında yer aldığı için Ahırkapı ismi verildi.<br /><br /><strong>Aşiyan:</strong><br />Kuş yuvası. Günümüzdeki ismini şair Tevfik Fikret'in burada bulunan, Farsçada kuş yuvası anlamına gelen 'Aşiyan' isimli evinden alıyor. Bağlarbaşı: Semt, en ünlü bağ ve bahçelerin bir dönem burada yer almasından dolayı bu adla anılıyor.<br /><br /><strong>Bebek:</strong><br />Semtin isminin nereden geldiği konusunda iki rivayet bulunuyor. Bunlardan ilki, Fatih Sultan Mehmet'in bölgeyi koruması için gönderdiği bölükbaşının Bebek lakaplı olması. Diğeri ise padişahın semtteki bahçesinde gezerken yılan görüp korkan şehzadesine bebek demesi ve bundan sonra bahçesinin bebek bahçesi olarak anılması.<br /><br /><strong>Beşiktaş:</strong><br />İlk görüş, semtin ismini Barbaros Hayrettin Paşa'nın gemilerini bağlamak için diktirdiği beş taştan aldığı yönünde. Diğeri ise bir papazın burada yaptığı kiliseye Kudüs'ten getirdiği beşik taşını koyduğu ve ismin buradan geldiği yönünde.<br /><br /><strong>Beyazıt:</strong><br />Sultan II. Beyazıt'ın buraya kendi ismiyle anılacak bir külliye yaptırmasından sonra semt, Beyazıt olarak anılmaya başladı.<br /><br /><strong>Beyoğlu:</strong><br />Semtin isminin nerden geldiği konusunda çeşitli rivayetler bulunuyor. Bunlardan ilkine göre, İslamiyet'i kabul edip burada oturmaya başlayan Pontus Prensinden adını alıyor semt. Diğerine göreyse, 'Bey Oğlu' diye anılan Venedik Prensinin burada oturmasından geliyor semtin adı. Son bir rivayet de, burada oturan Venedik elçisine, yazışmalarda, "Beyoğlu" diye hitap edilmesinden semtin bu adla anıldığını söylüyor.<br /><br /><strong>Bahçelievler:</strong><br />1930'larda, Fikret Yüzatlı, yüzölçümü 500 dönüm olan incirli Çiftliği'nin sahibiydi. 0 dönemde Fikret Yüzatlı'nın bir arkadaşı olan Ali Galip Ersel ismindeki emlakçının bu çiftliği satılığa çıkarmasıyla birlikte Bahçelievler'in kuruluş hikayesi başladı.<br /><br /><strong>Bağcılar:</strong><br />İlçe, Osmanlı döneminde Rum ahalinin yaşadığı Mahmutbey Nahiyesi'nin köylerinden biridir. Zamanla bu köylerden biri olan Çıfıtburgaz'ın adı Bağcılar olarak değiştirilir.<br /><br /><strong>Bakırköy:</strong><br />Bizanslıların 'Makri Hori' dedikleri semt, 14. yüzyılda Osmanlıların eline geçince 'Makriköy' adını aldı. 1925'te ulusal sınırlar içindeki yabancı kökenli adların değiştirilmesi sırasında Atatürk'ün isteğiyle semt Bakırköy adını aldı.<br /><br /><strong>Beykoz:</strong><br />Tarihi gelişimi M.Ö. 7OO'lü yıllara dayanıyor. Bu tarihte bölgeye deniz yolu ile gelen Traklar, Bebrik adıyla bir devlet kurmuşlar. Köy kısa zamanda gelişmiş ve Kral Amikos bu köye kendi adını vermiş. 1402 yıllarında Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı imparatorluğu topraklarına katılınca adı Amikos'tan Beykoz'a dönüşmüş.<br /><strong></strong><br /><strong>Bostancı:</strong><br />Semt, adını eskiden her türlü meyve ve sebzenin yetiştirildiği bostanlardan biri olmasından alıyor.<br /><br /><strong>Çatladıkapı:</strong><br />Bizans zamanında yapılan surların Sidera adı bir verilen kapısı, 1532 tarihinde meydana gelen depremde çatlayınca, hem semt hem de kapı Çatladıkapı olarak anılmaya başladı.<br /><br /><strong>Çemberlitaş:</strong><br />Bizans'ın en önemli meydanlarından Constantinus Forumu'nun bulunduğu yerdeki büyük sütunlardan birisi olan Çemberlitaş, semte adını verdi.<br /><br /><strong>Çengelköy:</strong><br />Eskiden gemi çapaları bu köyde yapıldığı için isminin buradan geldiği tahmin ediliyor.<br /><br /><strong>Çıksalın:</strong><br />Güzel manzaralı, geniş bir çevreye hakim olan bölgeye, halk arasında "çık, salın" denilmeye başlandı.<br /><br /><strong>Eminönü:</strong><br />Osmanlı döneminde çarşıdaki esnafı denetleme yetkisi 'Emin'lere aitti. Semt, adını burada bulunan 'Gümrük Eminliği'nden alıyor.<br /><br /><strong>Eyüp:</strong><br />İstanbul' un fethinden sonra ilk yapılan camilerden birisi olan ve Banisi Fatih Sultan Mehmed olan cami ve külliyenin adını taşıyor.<br /><br /><strong>Fatih:</strong><br />Bu semt adını İstanbul'u fetheden Fatih Sultan Mehmed'in kendi adına yaptırmış olduğu cami ve külliyesinden alıyor.<br /><strong></strong><br /><strong>Feriköy:</strong><br />Semt adını Sultan Abdülmecit ve Abdülaziz dönemlerinde yaşayan Madam Feri'den alıyor. Bölgede bulunan geniş topraklar padişah tarafından Madam Feri'nin eşine bağışlanmıştı. Ama eşi ölünce semt onun ismiyle anılmaya başlandı.<br /><br /><strong>Galata:</strong><br />Gala, Rumca da "süt" anlamına geliyor. Bir rivayete göre Galata'nın adı semtteki süthanelere gönderme yapılarak türetildi. Başka bir görüşe göre ise Italyanca 'denize inen yol' anlamına gelen 'galata' kelimesi düşünülerek bu isim verildi.<br /><br /><strong>Horhor:</strong><br />Fatih'te bulunan semt, adını Horhor çeşmesinden alıyor. Rivayete göre Fatih Sultan Mehmet bölge civarında yürürken yerin altından su sesleri duyar ve yanındakilere, "Buraya bir çeşme yapın baksanıza 'hor hor' su sesleri geliyor" der ve buraya bir çeşme yapılır. Çeşme de semt de Horhor ismiyle anılmaya başlar.<br /><br /><strong>Kadıköy:</strong><br />Sur şehrinden gelen Fenikeliler (Tyrienler) bir şehir kurmuş, buraya 'Yenişehir' anlamına gelen Chalkedon demişlerdir. Daha sonraki yıllarda İstanbul Türkler tarafından zaptedilmiş ve Kadıköy, Fatih'in ilk kadısı olan Hıdır Bey'e makam ödeneği karşılığı verilmiştir. Eski adı Kadıköy olarak söylenip, günümüze kadar gelmiştir.<br /><br /><strong>Karaköy:</strong><br />Bizans Devrinde Hasköy ve Karaköy arasındaki bölgede Karai Museviler oturmaktaydılar. Semt Osmanlı Döneminde de Karailerin oturduğu semt manasında Karaköy olarak bilinmektedir.<br /><br /><strong>Kağıthane:</strong><br />Fatih Sultan Mehmed devrinde kağıt imal edilen imalathanelerden dolayı semt adını almıştır.<br /><br /><strong>Kalamış:</strong><br />Eski yunanca 'sazlık ve kamışlık' yer manasında 'Kalamış' kelimesinden türetilmiş.<br /><strong></strong><br /><strong>Okmeydanı:</strong><br />Fetih Ordusu kuşatmanın bir kısmını burada kurulan karargâhta geçirmiş. Semtin ismi de böylelikle Okmeydanı olarak kalmış.<br /><br /><strong>Pendik:</strong><br />Semtin Bizans dönemindeki ismi 'her tarafı surlarla çevrili' anlamına gelen Pantikion ya da Pentikion'du. Bilinen en eski adı Pantikapion ve Pantikapeum, Roma dönemindeki ismi ise Panticio, Pantecio, Panticia.. Duvar anlamına gelen Pendik kelimesinin de bu eski isimlerden doğduğu sanılıyor. Bazı kaynaklara göre de Pendik 'beş burun' anlamını taşıyor. Ural dağlarından gelip bu bölgeye yerleşenlerin Farsça beş. köy anlamında 'Penchdeh' ismini kullandığı söyleniyor.<br /><br /><strong>Samatya:</strong><br />Bizans Devrinde bu bölge kumluk arazi ve yer manasında 'Pshamatos-Psmathia' olarak biliniyordu. Söylene söylene Samatya oldu.<br /><br /><strong>Sarıyer:</strong><br />İlçenin ismi sırasıyla Simas'tan Skletrinas'a, daha sonra Mezarburnu, Altın Yar, Sarı Lira Yer ve Sarıyar'a, son olarak da Sarıyer'e dönüştü. Sarıyar isminin altın ve bakır çıkarılan maden mahallesi ile şifa suyu arasındaki yarlardan geldiği biliniyor.<br /><br /><strong>Silivri:</strong><br />Yoğurdu bile neredeyse tarihe karışacak semtin filmlere konu olacak köklü bir geçmişi var. Antik çağdaki ismi Selymbria veya Selybria.<br /><br /><strong>Sütlüce:</strong><br />Bugün Sütlüce semtinin olduğu yerde Süt Menbat isimli bir Rum köyü vardı. Köyün bir köşesindeki bakır bir kadın heykelinin memelerinden su akar; bu suyun, kadınların sütünü çoğalttığına inanılırdı. Bundan dolayı semt, Sütlüce olarak anılır oldu.<br /><br /><strong>Şaşkınbakkal:</strong><br />Henüz yerleşimin olmadığı dönemlerde yaz günleri denizden yararlanmak için bölgeye gelenlere bir bakkal dükkânı açıldığını görenler, burada iş yapılmayacağını düşünerek bakkala "şaşkın bakkal" yakıştırması yaptılar. Bundan sonra da semt Şaşkınbakkal olarak anılmaya başlandı.<br /><br /><strong>Şile:</strong><br />Yunanca bir kelime olan 'Şile' nin anlamı yaban çiçeği. Şile adını bir bitki türü olan 'mercanköşk' ten alır.<br /><strong></strong><br /><strong>Şişli:<br /></strong>Şiş yapımıyla uğraşan ve Şişçiler diye anılan bir ailenin burada bir konağı olduğu ve 'Şişçilerin Konağı'nın zamanla değişikliğe uğrayarak 'Şişlilerin Konağı' hâline gelmesiyle semtin adının Şişli olarak kaldığı anlatılıyor.<br /><strong></strong><br /><strong>Tahtakale:</strong><br />Sözlük anlamı 'kale altı' olan Taht-el-kale' nin bozulmasıyla Tahtakale'ye dönüşen semtin, Mercan ya da Beyazıt dolaylarındaki eski sur benzeri yapının aşağı kotunda yer aldığı için bu ismi aldığı tahmin ediliyor.<br /><br /><strong>Taksim:</strong><br />Osmanlı zamanında sucuların; suyu, halka taksim ettikleri yer, Taksim olarak anılmaya başlandı.<br /><br /><strong>Teşvikiye:</strong><br />Sultan Abdülmecit'in bir mahalle kurulması için teşvikte bulunduğu semtin adı Teşvikiye olarak kaldı. Bu durumu, Harbiye Karakolu ile Rumeli ve Valikonağı Caddelerinin kesiştiği kavşakta bulunan iki taş belgeliyor.<br /><strong></strong><br /><strong>Tophane:</strong><br />İstanbul'un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed bu bölgeye büyük bir tophane inşa ettirmişti. Osmanlı döneminde topların döküldüğü bu bina halen mevcuttur.<br /><br /><strong>Unkapanı:</strong><br />Bazı satış yerlerinde Arapça'da 'Kabban' adını taşıyan büyük teraziler bulunduğundan, buraları Kapan adını taşırdı. Sahiline buğday ve arpa yüklü gemiler demirlediğinden, semt bu adı aldı.<br /><br /><strong>Ümraniye:</strong><br />Semtin ilk adı 'Yalnız Selvi'. Tarihi kaynaklara göre Ümraniye'ye ilk yerleşenler Frigya'lılar. Çam ağacını kutsal kabul eden Frigyalılar küçük ve Büyük Çamlıca' dan başlayarak Alemdağ ve Kayış Dağı'na kadar bütün araziyi çam ormanlarıyla donatmışlar. Arapça kökenli Ümran sözcüğünden gelen Ümraniye'nin anlamı kalkınmış, gelişmiş, bayındır yer demek.<br /><br /><strong>Üsküdar:</strong><br />M.Ö. 7 .yy 'da bir Grek kolonisi olarak kurulan Halkedon'un (Kadıköy) iskelesi ve tersaneleri, bugünkü Üsküdar'ın yerleştiği alanda bulunur ve buraya Hrisopolis (Altın Şehir) denirdi. Yörenin bu adla anılması çeşitli biçimlerde yorumlanıyor. Pers işgali sırasında Anadolu Yarımadası'ndaki kavimlerden ve halktan vergi olarak toplanan altınlar buradaki hazinelerde saklandığı için yöreye bu adın yakıştırıldığı söyleniyor. Bir başka yoruma göre de Agamemnon'un oğlu Krizes kaçarak Anadolu'ya gelmiş ve Üsküdar'da öldüğü için şehir onun adıyla anılmış. Kimileri de, günbatımında evleri karşı yakadan yaldızlı gibi göründüğü için Üsküdar'a Altın Şehir adının verildiğini söylemektedir. Üsküdar adıysa, kimi kaynaklara göre Farsça 'ulak' anlamına gelen 'Eskudari' den türemiştir. Kimi kaynaklara göre de, Bizans devrinde, Skutari denilen asker kışlaları, şehrin bu yakasında yer aldığı için semt Skutarion diye anılıyordu. Bu isim zamanla Üsküdar'a dönüştü.<br /><br /><strong>Veliefendi:</strong><br />Hipodrom bir zamanlar Şeyhülislam Veli Efendi'nin sahibi olduğu topraklar üzerinde kurulduğundan semtin adı Veli Efendi'yle anılıyor.Oğuz Odahttp://www.blogger.com/profile/18391275255523548757noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-6425513762173482722008-06-28T23:38:00.005+03:002008-06-28T23:48:23.391+03:00Alperenler Diyarı Tokat<a href="http://bp0.blogger.com/_ElIn4g3ecD8/SGajZOFkr0I/AAAAAAAAAL8/Emk5G15D43I/s1600-h/tokat.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5217036872028827458" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_ElIn4g3ecD8/SGajZOFkr0I/AAAAAAAAAL8/Emk5G15D43I/s200/tokat.jpg" border="0" /></a>Tokat'ın Antik Bizans dönemindeki en eski adı Komano'dur. Daha sonra Evdoksia ve Dokia adlarıyla anılan şehir Arapların idaresine geçince <strong>Dokat</strong> adıyla bilinir olmuş ve İran, Selçuk, Moğol ve Yıldırım Beyazıt'ın hakimiyeti altına girdikçe Kah-Cun, Dâr'ün-Nusret, Somaru, Dâr'ün-Nasr adlarını almış ve en son Osmanlı idaresinde <strong>Tokat</strong> adını almıştır.<br /><br />Tokat ismi Türkçede bildiğimiz “tokat” kelimesinden gelir. Rivayete göre, Anadolu’yu fetheden Selçuklu Oğuz Türkleri Tokat’ta bulunan “Comano Pontica” kalesini alınca Bizans ordusuna çok ağır bir tokat vurmuş olduğu kabul edildi. Böylece Bizans’a vurulan tokat bu şehrin ismi olarak yerleşti. Şehre “Tokat” ismi verildi.<br /><br />Bir diğer rivayete göre, Bizanslılara ait “Comano Pontica” kalesini kuşatan Selçuklu ordusunun kumandanı Melik Danişmend Gâzi, kale hakkında bilgi almak için bir Türk askerini gizlice kaleye gönderir. Kaleye giren Türk askeri, bilgi toplarken Bizanslı askerler tarafından etrafı kuşatılır. 20 Bizans askeriyle boğuşan bu yiğit, herbirini birer tokatla yere serer ve kaçıp kurtulur. Bu boğuşmayı kale burcundan seyreden kale komutanı; <strong>“Türk’ün tokadı bu ise silahı nasıl olur?”</strong> diyerek endişe duyar ve bu işin kan dökülmeden halledilmesi için kalenin burçlarına teslim bayrağını çeketirerek teslim olur. Zafer, kahraman bir Türk askerinin tokadıyla kazanılmış olduğundan, bu askerin hatırasına şehre “Tokat” ismi verilmiştir…Oğuz Odahttp://www.blogger.com/profile/18391275255523548757noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-66909617481109030172008-06-27T11:09:00.008+03:002008-06-27T22:11:40.482+03:00Kısa Kes Aydın Abası (Havası) Olsun Deyimi<strong>Balıkesir,</strong> eskiden en güzel aba kumaşlarının dokunduğu bir yermiş. Günlerden bir gün <strong>Balıkesir'e</strong> yolu düşen bir adam, buranın meşhur aba kumaşından bir elbiselik almış, memleketine götürmüş. Elbise diktirmek için doğru terzisine gitmiş.Terzi adamın ölçüsünü aldıktan sonra:<br /><br />"Bu aba hem üstlük hem de şalvar dikmeye yetmez", deyince tepesi atan müşteri kızgınlıkla terziye bağırmış:<br /><br />"Yahu nasıl yetmez? Etekleri kısa olsun, <strong>kısa kes Aydın abası olsun</strong>", demiş.<br /><br />Bu söz, dükkanda bulunan diğer müşterilerin de çok hoşuna gitmiş ve dilden dile dolaşır olmuş.<br /><br /><strong>Dip Not:</strong> Araştırmacı yazar-şair <strong>Ahmet Zeki Muslu'ya</strong> göre, deyimin doğrusu <strong>"Kısa kes Aydın abası olsun"</strong> şeklindedir. M<strong>uslu</strong>'ya göre deyim yıllardır yanlış biliniyormuş. <strong>Muslu</strong>, yanlışlığın sebebini şöyle açıklıyor:<br /><br />"<strong>Aydın</strong> yöresinde zeybekler, abadan yapılmış, dizleri açıkta bırakan potur giyerdi. <strong>2. Mahmut</strong> döneminde ıslahatlar kapsamında abanın yerine <strong>şalvar (kara don)</strong> giyilmesi zorunlu oldu. Aba giymeyi bırakmayan zeybeklerle devlet arasında çatışma başladı. Bu dönemlerde terzilere daha önce söyledikleri gibi, <strong>"Kısa kes Aydın abası olsun"</strong> diyemediler. Daha sonra bu söz, <strong>"Kısa kes Aydın havası olsun" </strong>halini aldı"<br /><br />Helvasıyla ünlü <strong>Aydın</strong>'da <strong>"Kısa kes Aydın halvası olsun"</strong> diye de bir deyim bulunduğunu söyleyen <strong>Adnan Menderes Üniversitesi Tarih Bölümü</strong> öğretim üyesi <strong>Doç. Dr. Adnan Öztürk</strong> ise "Ancak bence de bu sözün doğrusu, 'Kısa kes Aydın abası olsun' şeklindedir" diye konuşmuş.<br /><a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=151118">http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=151118</a>Oğuz Odahttp://www.blogger.com/profile/18391275255523548757noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-38558575482392015502008-06-26T03:25:00.011+03:002008-06-26T09:31:24.619+03:00Atı Alan Üsküdar'ı Geçti<strong>"Fırsat elden gitti, iş işten geçti."</strong> gibi anlamlar içeren <strong>“Atı alan Üsküdar’ı geçti”</strong> deyiminin hikayesini, <strong>İskender Pala'nın “İki Dirhem Bir Çekirdek”</strong> isimli kitabında okudum. Diğer deyimlerimizde olduğu gibi, bu deyimimizin de ilginç bir hikâyesi var. Bu deyimin hikâyesi benim ilgimi çekti, sizin de ilginizi çekeceğini düşündüğüm için sizlerle paylaşmak istedim.<br /><br /><strong>Bolu Beyi’ne</strong> baş kaldıran ünlü eşkiya <strong>Köroğlu </strong>bir gün atını çaldırmış. Asil bir hayvan olan atını aramak için, tebdili kıyafet ile diyar diyar dolaşmış ve sonunda yolu İstanbul’a düşmüş. Atını, satılmak üzere pazara getirilen hayvanlar arasında görünce hemen alıcı rolüne bürünüp:<br /><br />-Efendi, demiş, bu at güzele benziyor. Ancak binip bir denemek istiyorum. Satıcı onu tanımadığı için binmesine izin vermiş. At, üzerine binen eski sahibini tanıyıp dört nala koşmaya başlamış. <strong>Köroğlu</strong>, <strong>Sirkeci sahiline</strong> gelip bol para vererek bir sal kiralamış ve ver elini <strong>Üsküdar.</strong> Bu arada<strong> at cambazı</strong> aldatıldığından dolayı kıvranır dururmuş. <strong>Köroğlu’yu</strong> atıyla birlikte bir sal üzerinde gören cambazın dostlarından biri onu teselli için seslenmiş:<br /><br />-Üzülmeyi bırak! <strong>Atı alan Üsküdar’ı geçti</strong>. O adam <strong>Köroğlu’nun</strong> kendisi idi.<br /><br />Böylelikle bugün, bu deyimi, <strong>“iş işten geçti”</strong> manasında kullanıyoruz.karazadehttp://www.blogger.com/profile/01200765698866352860noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-67669304755701994482008-06-24T20:16:00.004+03:002008-06-24T21:09:51.901+03:00Tuğçe İsminin KökeniÖncelikle <span style="font-weight: bold;">Recep Hilmi'</span>ye teşekkür ediyorum. Sağolsun "Sen de yazar mısın <span style="font-weight: bold;">Kelimelerin Soyağacı</span>'nda" dedi. Ben de balıklama atladım.<br /><br />Şimdi geçelim ilk yazımıza.. Aslında bu konuyu kendi blogumda yazacaktım ama burası daha uygun.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">Tuğçe.</span> Kızlarımıza verdiğimiz güzel bir isim.<br /><br />Aslında karmaşık bir isim değil. <span style="font-weight: bold;">Tuğ</span> ve <span style="font-weight: bold;">çe</span> kelimlerinden oluşuyor.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">Tuğ;</span> ucuna at kuyruğu bağlanmış, tepesine altın yaldızlı bir top geçirilmiş bir tür mızraktır. <span style="font-weight: bold;">Tuğ</span> eski <span style="font-weight: bold;">Türkler</span>de gücün alâmetiydi ama öyle herkes de sahip olamazdı. Yani alâlâde bir ağa <span style="font-weight: bold;">tuğ</span> sahibi olamazdı. <span style="font-weight: bold;">Beylerbeyi, sancakbeyi, vezir</span> gibi mevkilerde bulunanlar sahip olabiliyorlardı. Uzun uzun anlatmaya gerek yok aslında. Kısacası <span style="font-weight: bold;">Tuğ</span>, gücün sembolüydü eski <span style="font-weight: bold;">Türklerde...</span><br /><br /><span style="font-weight: bold;">Çe</span> ise <span style="font-weight: bold;">eski Türkçe</span>'de <span style="font-weight: bold;">"küçük, minik"</span> anlamına geliyordu. Eğer <span style="font-weight: bold;">"Elveda Rumeli"</span>yi izliyorsanız <span style="font-weight: bold;">kızçeleri</span> bilirsiniz.<br /><br />Öyleyse <span style="font-weight: bold;">Tuğçe</span>, <span style="font-weight: bold;">"küçük tuğ"</span> demek. Tamamen <span style="font-weight: bold;">Türkçe</span> bildiğime göre..<br /><br />Bir de not düşeyim. İçinde <span style="font-weight: bold;">"çe"</span> geçen çok güzel isimlerimiz var <span style="font-weight: bold;">Türkçemizde</span>. Kısmetse her birini yazacağım..kalemkeşhttp://www.blogger.com/profile/13681286339944662253noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-85212166128625471142008-06-23T14:08:00.006+03:002008-06-23T15:49:02.351+03:00Bendeniz Kelimesinin EtimolojisiBloğumda emeği geçen ve yardımlarını benden hiçbir zaman esirgemeyen çok sevdiğim <strong>Bendeniz ablayla </strong>yazışırken, aklımdan ona bir jestte bulunmalıyım diye geçirdim ve isminin <strong>etimolojisini</strong> yazmaya karar verdim.<br /><br />Bu sözcüğün ne <strong>"Ben" adılıyla</strong>, ne de <strong>"Deniz"le</strong> bir ilgisi vardır; ancak sondaki <strong>"-Niz" eki Türkçe'dir.</strong> "<strong>Bende", Farsça'da, "Kul, tutsak"</strong> demektir. Yani kişi kendini sunarken - eski dönemlerin aşırı nezaketiyle -, "Ben kulunuz X kişi," diye sunar; bu da öyle konuşmalarla geçmişten günümüze gelmiş.<br /><br /><strong>"Bende"</strong> <strong>Divan</strong> edebiyatında <strong>“Kul, çâker, gulâm, esîr”</strong> gibi kelimelerle ifade edilir.<strong> Divan edebiyatında</strong> sevgili <strong>padişah</strong>; âşık ise onun <strong>kulu ve kölesidir</strong>. <strong>Âşık </strong>ona ulaşmak için her türlü<strong> ezâ ve cefâya</strong> razıdır.<br /><br /><strong>Tasavvuf edebiyatında</strong> da böyle bir <strong>sembolik anlayışın</strong> hüküm sürdüğü görülür; <strong>mutasavvıf şairler</strong> kendilerini <strong>Allah'ın kölesi</strong> gibi görürler ve <strong>Allah'a ulaşmak</strong> için <strong>nefislerini</strong> tasavvuf yolunda yok ederler.<br /><br /><strong>Bende</strong> kelimesi, günümüzde <strong>“Bendeniz’’</strong> kelimesiyle varlığını sürdürmekte; fakat çoğu kişi bu kelimenin kökünün hâlâ <strong>“Bende” (köle)</strong> olduğunu bilmemektedir.karazadehttp://www.blogger.com/profile/01200765698866352860noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-11810183930161194782008-06-22T10:58:00.006+03:002008-06-22T11:29:54.307+03:00Şuhut İlçesi'nin İsminin Kökeni<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://s.azbuz.com/uploads/images/19/71/5000000001971483.gif"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px;" src="http://s.azbuz.com/uploads/images/19/71/5000000001971483.gif" alt="" border="0" /></a><br />Havalar ısınınca yazacak konu bulmak da zorlaşıyor ya. İki gündür bir şey yazılmamış bloga. <span style="font-weight: bold;">Karazâde</span> de olmasa hâlimiz harap.<br /><br />Her neyse bugün <span style="font-weight: bold;">Afyonlu </span>bir arkadaşın yurdundayım. Bu yazıyı da ondan yazıyorum. Ne yazayım diye ona danıştım o da<span style="font-weight: bold;"> "Bizim orayı yaz"</span> dedi. Kendisi <span style="font-weight: bold;">Afyonkarahisar'ın Şuhut İlçesi'</span>nden.<br /><br />Keşkeğiyle meşhur <span style="font-weight: bold;">Şuhut, M.Ö. 3500</span>'lere kadar uzanan tarihi içinde <span style="font-weight: bold;">Roma</span> döneminde bir başkent ve medeniyet merkezi olmuştur. Bugünkü <span style="font-weight: bold;">Şuhut, Truva Savaşları</span> sonunda <span style="font-weight: bold;">Trakyalı, Makedonyalı </span>ve <span style="font-weight: bold;">Ahiyalı</span> birlikleriyle bölgeye gelen <span style="font-weight: bold;">Akomas</span> tarafından <span style="font-weight: bold;">"Synnada"</span> adıyla <span style="font-weight: bold;">M.Ö. 1180</span>'de kurulmuştur. Daha sonraki yıllarda ise <span style="font-weight: bold;">Synnada</span>, önce <span style="font-weight: bold;">Lidya</span>, daha sonra da <span style="font-weight: bold;">Pers</span> hâkimiyeti altına girmiştir. <span style="font-weight: bold;">Perslere</span> sığınan <span style="font-weight: bold;">Atinalı</span> ünlü komutan <span style="font-weight: bold;">Alkibiyedes M.Ö. 404 </span>yılında bugünkü <span style="font-weight: bold;">Balçıkhisar Kasabası</span> sınırları içerisinde yer alan <span style="font-weight: bold;">"Melisse"</span> çiftliğinde ölmüştür. Daha sonraki yıllarda <span style="font-weight: bold;">Romalılar ve Bizanslıların</span> egemenliğine girmiştir. <span style="font-weight: bold;">Bizans </span>döneminde <span style="font-weight: bold;">"Cfut"</span> olan adı değişikliğe uğrayarak önce <span style="font-weight: bold;">"Çıfut"</span> olmuş sonra ilçe <span style="font-weight: bold;">Türk</span> hâkimiyetine girdiğinde <span style="font-weight: bold;">(1219) İslâm </span>askerleri içinde bulunan <span style="font-weight: bold;">Şeyh Şuhudi Ömer Efendi</span>'ye izafeten <span style="font-weight: bold;">"Şuhut"</span> adını almıştır. <span style="font-weight: bold;">Türk</span> hâkimiyetindeki <span style="font-weight: bold;">Şuhut, 1150</span> yıllarında <span style="font-weight: bold;">Orta Asya</span>'nın güneyinden göç eden <span style="font-weight: bold;">Akan Boyu Türkleri</span>nce kurulmuştur.<br /><br />Yukarıdaki bilgileri <span style="font-weight: bold;">Şuhut</span>'la ilgili bir siteden aldım. Ancak tek görüş bu değil. Bir başka rivâyete göre <span style="font-weight: bold;">"Şuhut"</span> ismi, <span style="font-weight: bold;">"Şuhut"</span>un <span style="font-weight: bold;">Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı</span>'nda çok sayıda şehit vermesinden dolayı <span style="font-weight: bold;">"şehit"</span> kelimesinin çoğulu şeklinde kullanılmış. Dediğim gibi bu bir rivâyet. Aslında <span style="font-weight: bold;">"şehit"</span> kelimesinin çoğulu <span style="font-weight: bold;">"şüheda"</span>.<br /><br />Bana göre <span style="font-weight: bold;">"Şuhut"</span> ismi ilk rivayetin sonlarında bahsedilenin tam tersi şeklinde. Yâni <span style="font-weight: bold;">Şeyh Şuhudî Ömer Efendi</span>'nin ismi <span style="font-weight: bold;">Şuhut'</span>tan gelmiştir. Çünkü <span style="font-weight: bold;">"Şuhudî"</span> demek <span style="font-weight: bold;">"Şuhutlu"</span> demek. Demem o ki <span style="font-weight: bold;">"Şuhut"</span> ismi bence <span style="font-weight: bold;">Bizans</span> döneminde kullanılan <span style="font-weight: bold;">"Çıfut"</span>un değiştirilmiş hâlidir.Recep Hilmi Tufanhttp://www.blogger.com/profile/11172615135924071569noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-19960953731753091932008-06-20T14:38:00.010+03:002008-06-20T20:09:31.887+03:00Kızıl Elma<strong>Osmanlı Türkleri</strong> tarafından <strong>Roma'ya</strong> verilen addır. Roma, <strong>Hıristiyanlık âleminin</strong> <strong>merkezi</strong> olup oradaki<strong> St. Pierre kilisesinin</strong> kubbesi de <strong>kızıl bakırdan</strong> idi. Bu nedenle<strong> kızıl elma</strong> sözü, fethedilecek en uç nokta anlamında yaygınlaşmıştır. En uzak ve en son coğrafi nokta, <strong>kızıl elmadır.</strong><br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5213934706935794306" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_q9AfOSMq4XE/SFud_cj9CoI/AAAAAAAAABA/Gx4xaRn-aIc/s320/SADAS.jpg" border="0" /><strong>Kızıl elma,</strong> çoğu kez <strong>Türk birliği</strong> idealinin ismi olmuştur. Bugün de <strong>Türk milletinin</strong> birleşme ideali, <strong>Turan Devleti</strong> fikri olarak yaşamaktadır.<br /><br />"Türkler için <strong>kızıl elma</strong>, üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan; ancak uzaklaştığı oranda cazibelsi artan idealler ve hayallerdir."karazadehttp://www.blogger.com/profile/01200765698866352860noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-58474829186499590112008-06-20T07:13:00.004+03:002008-06-20T07:27:46.473+03:00Oxford İsmi Nereden Gelmiştir?<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://tbn0.google.com/images?q=tbn:g83u4K-pUcWSQM:http://www.myenglandtravel.com/images/oxford/Oxford_Aerial.jpe"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px;" src="http://tbn0.google.com/images?q=tbn:g83u4K-pUcWSQM:http://www.myenglandtravel.com/images/oxford/Oxford_Aerial.jpe" alt="" border="0" /></a><br />Biz lisede okurken (özellikle lise sondayken) herkes sorardı. "Nereyi kazanacaksın bu sene?" Biz de hep <span style="font-weight: bold;">"Oxford"</span> diye cevap verirdik. Biliyorsunuz <span style="font-weight: bold;">Oxford</span>, dünyanın sayılı üniversitelerinden birisi. Biz de yabancı dil bölümü olduğumuz için genelde <span style="font-weight: bold;">Oxford </span>ve<span style="font-weight: bold;"> Cambridge</span> üniversitelerinin kitaplarını okurduk.<br /><br />Her neyse bunları neden yazdım. Biraz önce hangi kelimeler aratılarak bloguma ulaşılmış ona bakıyordum. Bir arkadaşımız "Oxford ismi nereden gelmektedir?" şeklinde bir arama yapmış. Ben de hemen yazayım dedim.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">Oxford</span>, <span style="font-weight: bold;">İngiliz</span> tarihinde önemli yeri olan <span style="font-weight: bold;">Saksonlar</span> zamanında kurulmuş bir şehir. O zamanlar ismi <span style="font-weight: bold;">"Oxenaforda"</span> imiş. Bugünkü İngilizce ile <span style="font-weight: bold;">"Ford of the Ox". </span><br /><br /><span style="font-weight: bold;">Ford</span> kelimesi <span style="font-weight: bold;">İngilizce</span>'de <span style="font-weight: bold;">"nehrin sığ yeri"</span> anlamına gelmekte. <span style="font-weight: bold;">"Ox"</span> kelimesi ise hem <span style="font-weight: bold;">Oxford</span>'un kısaltması hem de <span style="font-weight: bold;">"öküz"</span> anlamında kullanılmakta. Ancak <span style="font-weight: bold;">Oxford</span>'taki <span style="font-weight: bold;">"ox"</span>un <span style="font-weight: bold;">"öküz"</span>le bir alâkası var mı bilemiyorum. Sanırım yoktur.Recep Hilmi Tufanhttp://www.blogger.com/profile/11172615135924071569noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-76570033869729647702008-06-18T09:18:00.003+03:002008-06-18T09:26:11.405+03:00Çadırını Başına Yıkmak<p><strong>Osmanlı hükümdarları</strong>, sefer esnasında hareketlerinden ve hizmetlerinden hoşnut olmadıkları vezirlerini <strong>azletmek</strong> için kaldıkları çadırın direklerini söktürüp başlarına yıktırırlardı. Bu hareket, <strong>iktidardan düşme</strong> manasına eski <strong>Türk</strong> geleneklerinde mevcut olup <strong>Orta Asya</strong>'dan itibaren uygulanmıştır. <strong>Fâtih</strong>'in <strong>Karaman</strong> seferi sırasında <strong>Mahmut Paşa</strong>'nın; <strong>Yavuz</strong>' un da <strong>Çaldıran</strong> dönüşünde<strong> Hersekzade Ahmet Paşa</strong> ile <strong>Dukaginoğlu Ahmet Paşa</strong>'nın çadırlarını başlarına yıktırdıkları meşhurdur.</p><p>Tarihte hiçbir vezirin, <strong>bi-gayr-i hakkın</strong> (haksız yere) çadırı başına yıkılmamıştır. <strong>Ancak bugün...</strong></p><p>Şimdi, bu deyimi <strong>damını başına yıkmak</strong> şeklinde kullanıyoruz.</p><p align="right"><span style="font-size:78%;">İskender Pala / İki Dirhem Bir Çekirdek</span></p>Recep Hilmi Tufanhttp://www.blogger.com/profile/11172615135924071569noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-61399542103645180192008-06-17T01:27:00.004+03:002008-06-19T01:17:57.222+03:00Elma Kelimesinin Etimolojisi<a href="http://bp2.blogger.com/_q9AfOSMq4XE/SFmJfxH04AI/AAAAAAAAAAo/Fi0qbVTabtw/s1600-h/400px-Apples.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5213349222513172482" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_q9AfOSMq4XE/SFmJfxH04AI/AAAAAAAAAAo/Fi0qbVTabtw/s320/400px-Apples.jpg" border="0" /></a><br />Eski <strong><span style="COLOR: rgb(51,51,51)">Türkçe</span>'de "alma"</strong> diye bilinen elmanın, rengi olan<span style="FONT-WEIGHT: bold"> "al"</span> (kırmızı) dan geldiği düşünülmektedir. Elmanın ilk olarak <strong>Kuzey Anadolu'da</strong>, <strong>Güney Kafkaslar</strong>, Rusya'nın güneybatısında kalan bölgeler ve Orta Asya (<strong>Kazakistan'ın doğusu</strong>) dolaylarında ortaya çıktığı sanılmaktadır.<br /><br /><span style="FONT-WEIGHT: bold">Alma</span>, yani <span style="FONT-WEIGHT: bold">elma</span> kelimesinin dilimize nerden geldiği hakkında bir çok görüş vardır. Bu görüşlerin ikisinden bahsetmek istiyorum:<br /><br /><strong>Nişanyan</strong>, elmanın muhtemelen <strong>Hint-Avrupa</strong> kökenli bir kelime olduğunu ve <strong>“abel”</strong> kelimesinden geldiğini ileri sürmüştür, fakat 11.yy’da Türkçede yaşayan <strong>alma ve almıla</strong> sözcüklerinin ödünç olması teoriden ileriye gidememiştir. Türklerde yer adı <strong>Almatı</strong> (Doğu Türkistan’da ve Kazakistan’da) ve <strong>Elmalı </strong>(Anadolu’da) biçimlerinde yaygındır.<br /><br />İnternette<strong> “elma”</strong>kelimesiyle ilgili bir araştırma yaparken <strong>Dr .Pervin Ergun’un</strong> makalesi gözüme çarptı. İyi hazırlanmış bu makalenin ilginizi çekeceğini düşündüm. Bu makaleden size biraz bahsetmek istiyorum:<br /><br />Makalenin başında, <strong>Dr. Pervin Ergun</strong> makalenin özetini kısaca yazmış: “<strong>Sahalar,</strong> hayat ağacını <strong>Aal Luuk Mas</strong> şeklinde adlandırırlar. O, bütün dünya kültürlerinde olduğu gibi kâinatın merkezine yerleşen üç alemi birbirine sabitleyen temel direktir. Yaratılışın başında yaratılan kozmik ağaç, bütün<strong> Aal Luuk Mas</strong>, bütün Türk dünyasında hayat ağacı ile ilgili anlatılanların en güzeli ve en detaylısıdır. Hatta bu fikir bütün Dünya kültürleri için geçerlidir. Bütün canlıları besleyen, koruyan bu ağaç, <strong>Tanrı’nın kutlu ağacıdır.”</strong><br /><br />Makalede, Türklerin kutsal saydığı bu ağacın elma olduğundan ve eskiden <strong>Aal Luuk Mas</strong> şeklide adlandırıldığından, daha sonra da<span style="FONT-WEIGHT: bold"> haploloji </span>yolu ile "alma"ya dönüştüğü söyleniyor.Ayrıca makalede, <strong>Aal Luuk Mas</strong> sözcüğünün etimolojisine de yer verilmiştir:<br /><br /><strong>Aal </strong>kelimesi, geçen yüzyılda kaydedilen folklor metinlerinde ve sözlüklerde tek başına kullanılmamıştır. Tek başına anlam taşımayan bu söz, kutsal, sönmeyen, <strong>ev, ocak vb</strong>. gibi kelimelerle birlikte tanımlanmıştır. Türk boylarında genel olarak kullanılan <strong>al sıfatı</strong> bu durumda <strong>aal’ın daha genç formatı</strong> olarak kabul edilebilir. Gerçek anlamı çözülmeyi bekleyen kelimenin bütün Türk dünyasında bilinen bir anlamı<strong> açık kırmızı, turuncu, ateş rengidir</strong>. Ayrıca al renk <strong>Rusça</strong>’da ve<strong> eski Türkçe'de</strong> <strong>iyilik, güzellik, narin</strong> anlamlarında da kullanılmıştır. Cesarete sahip olan <strong>kutsal kahramanlara</strong> ve<strong> insanlara iyilik getirmeyen kötü ruhlara</strong> verilen bir ad veya sıfat olduğunu belirtir.<br /><strong><br />Aal </strong>kadar olmasa da,<strong> luuk</strong> kelimesi de <strong>arkaiktir </strong>(<strong>klasik çağ öncesinden kalan</strong>)<strong>. Luuk</strong> kelimesi, Türk dünyasında<strong> ulı, ulug, uluğ, ulux, ulığ, ulıx, ulık, ulığ</strong>, vb. varyantlarla karşımıza çıkan ulu sıfatının Saha yerinde aldığı formdur.<br /><br />Terimin üçüncü kelimesi olan "<strong>mas"ın</strong> etimolojisi ile ilgili değişik düşünceler vardır. <strong>Pekarskiy sözlüğünde</strong>, kelimenin Türkçe olmadığını, kökeninin <strong>Tunguz-Mançur</strong> veya<strong> Moğolca’da</strong> <strong>ağaç anlamında</strong> kullanılan <strong>mo (moo) </strong>veya<strong> mod</strong> olabileceğini belirtir.<strong> Köklü ağaç, kesilmiş ağaç, odun, ağaçtan yapılan inşaat malzemeleri </strong>vb. anlamlarda kullanıldığını söyler. <strong>Everstov</strong>, <strong>Azeri, Başkurt, Tatar, Türkiye Türkçesinde</strong> hem ağaç hem de orman anlamında kullanılan <strong>meşe (misâ, mişâ, bisâ, mişe, bişe)</strong> kelimesinin sondaki ünlü harfi düşmüş şekillerinin<strong> Saha Türkçesinde</strong> görüldüğünü belirtir.<br /><br />Kelime bilimi, semantik, fonetik ayrımlarını ve kıyaslı tarih analizi yöntemlerini kullanarak <strong>Aal Luuk Mas</strong> teriminin prototipinin <strong>alma, elma</strong> olabileceğini savunur. Eski Türkçe’de <strong>alımla, almıla, almula</strong> şekillerinde geçen ve bütün Türk dünyasında en yaygın kullanılan adlardan olan<strong> elma alma, ulma (Çuvaş), olma (Özbek), eskiden aal mas şeklinde ağacın adı iken bugün sadece meyvesini ifade etmeye başladığını belirtir.<br /></strong><strong><br />Everstov’u</strong> böyle bir sonuca götüren delillerden biri de diğer boylarda kullanılan<strong> kem elması</strong>-<strong>cennet elması</strong> (Azeri, Anadolu), <strong>urman alması</strong> (Tatar), <strong>ağaş alması</strong> (Nogay) söyleyişlerinin zamanla tek kelime gibi söylenmeye başlanmış olabileceğidir:<strong> aal mas>aal-mas>aalmas>aalma>alma.</strong> Bu durumda elma kelimesinin eski şekli olan <strong>Aal Luuk Mas’ın</strong> güzel <strong>ulu ağaç şeklinde</strong> tanımlanabileceğini belirtir.<br /><br /><strong></strong><br /><br /><br /><br /><br /><p></p><br /><br /><br /><br /><p></p>karazadehttp://www.blogger.com/profile/01200765698866352860noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-54368450648783577052008-06-15T12:16:00.005+03:002008-06-16T06:55:07.929+03:00ÖSS Sınavı (!)Herkesçe mâlum şu sıralar <span style="font-weight: bold;">ÖSS</span> devam etmekte. Belki de ben bu yazıyı bitirene kadar sınav da bitecek. Sınava giren bütün arkadaşlar, umarım gayretlerinin karşılığını alırlar.<br /><br />Günlerden beri ben de bugünü bekliyordum. Niye mi? Çünkü biliyordum ki basında bir sürü <span style="font-weight: bold;">yazım hataları</span> yapılacaktı. Zira yapıldı da. Neydi bu hata peki? Buyurun:<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp3.blogger.com/_PE29q2OxwfE/SFTfYdIEB8I/AAAAAAAABEQ/IA7dfNhkyDI/s1600-h/%C3%B6ss.jpg"><img style="cursor: pointer;" src="http://bp3.blogger.com/_PE29q2OxwfE/SFTfYdIEB8I/AAAAAAAABEQ/IA7dfNhkyDI/s400/%C3%B6ss.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5212036280002807746" border="0" /></a><br /><br />Neymiş? <span style="font-weight: bold;">"ÖSS Sınavıymış."</span> Kısaltmayı açacak olursak <span style="font-weight: bold;">"Öğrenci Seçme Sınavı Sınavı." </span><a href="http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=145351">İnternethaber.com</a>' a yakışmadı. Tamam hızlı bir şekilde haberi yayına sokmaları gerekiyor ama <span style="font-weight: bold;">"sınav"</span> kelimesini fazladan yazmasalar daha hızlı olmazlar mı? Ayrıca bunun hızla alâkası yok, bilmemekle alâkası var bence.<br /><br />Aslında biliyorlar galiba yanlış olduğunu. Neden diyorsanız arkadaşlar <span style="font-weight: bold;">"YDS Sınavı"</span> yazmamışlar. Tebrik etmek lâzım. Ama maalesef <span style="font-weight: bold;">iki yanlış bir doğruyu</span> götürüyor bizim <span style="font-weight: bold;">Türkçe </span>sınavımızda. O yüzden geçemedi bu sınavı <a href="http://www.internethaber.com/">İnternethaber.com.</a>Recep Hilmi Tufanhttp://www.blogger.com/profile/11172615135924071569noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-3555524983046300672008-06-14T15:24:00.004+03:002008-06-14T16:23:45.278+03:00Bir Demet Türkçe Yanlışı (2)<a href="http://www.kelimelerinsoyagaci.com/2008/03/bir-demet-turkce-yanlisi.html">Şu yazımda</a> sayın <span style="font-weight: bold;">Nüvit Özdoğru</span>'nun alaylı dille ele aldığı <span style="font-weight: bold;">Türkçe yanlışlarını</span> okumuştunuz. Şimdi de sayın <span style="font-weight: bold;">Aydın Erol</span>'un seçtiği <span style="font-weight: bold;">Türkçe</span> yanlışlarını kanıtlarıyla beraber okuyacaksınız.<br /><br />* <span style="font-weight: bold;">"Eski</span> örfleri değiştirmek konusunda, <span style="font-weight: bold;">yüksek</span> yetenekli birine olabildiği<span style="font-weight: bold;"> dek </span>az olanak bırakılır." <span style="font-weight: bold;">(Sosyolojinin Unsurları, Mübeccel N. Duru, 1975, s. 121)</span><br /><br /><span style="font-weight: bold;">Aydın Erol:</span> "Örfün yenisi de var mı? Dek mi kadar mı?"<br /><span style="font-weight: bold;">Recep Hilmi Tufan:</span> "Yetenekliliğin yükseği, alçağı mı olur?"<br /><br />* "... ve üstelik<span style="font-weight: bold;"> ters</span> tepki yaratmaktadır."<span style="font-weight: bold;"> (Milliyet Sanat Dergisi, Mahmut T. Öngören, 1976, s. 8)</span><br /><br /><span style="font-weight: bold;">Aydın Erol:</span> "Ters fazla değil mi?"<br /><br />* "Hanın iç kesiminde yer alan bir barakaya giren vurucu <span style="font-weight: bold;">tim ekibi</span> içerinin..." (Hürriyet'in bir ilâvesi, 1976, s. 41)<br /><br /><span style="font-weight: bold;">Aydın Erol:</span> "Hem tip hem ekip... Maşallah!"<br /><br />* "1969 yılında döviz kaçakçılığından 34 yıla <span style="font-weight: bold;">tutsak </span>Ruben Ana, tedavi edilmekte olduğu..." <span style="font-weight: bold;">(Cumhuriyet, 1976, s. 1)</span><br /><br /><span style="font-weight: bold;">Aydın Erol:</span> "Tutsak mı, mahkum mu?"<br /><br />* "<span style="font-weight: bold;">Şahrem şahrem yarılmış</span> elleriyle boğanın gerisini sıvazladı." <span style="font-weight: bold;">(Aslan Gibi Eşekler, Oktay Verel, 1973, s. 42)</span><br /><br /><span style="font-weight: bold;">Aydın Erol:</span> "Hem şahrem şahrem hem de yarılmış."<br /><br />* "Yugoslavya'da <span style="font-weight: bold;">millîleştirilen Türkler'e âit mallarla</span> ilgili yeni bir yönetmenlik yayınlandı." <span style="font-weight: bold;">(Cumhuriyet, 1976, s. 21)</span><br /><br /><span style="font-weight: bold;">Aydın Erol:</span> "Millileştirilen kim? Türkler mi, yoksa mallar mı?"<br /><span style="font-weight: bold;">Recep Hilmi Tufan:</span> "Yönetme<span style="font-weight: bold;">n</span>likteki "n" fazla değil mi?"<br /><br />* "Yılın gençleri <span style="font-weight: bold;">erdemlerini</span> ortaya koydular." <span style="font-weight: bold;">(Milliyet Hafta Sonu Eki, 1977)</span><br /><br /><span style="font-weight: bold;">Aydın Erol:</span> "Ortaya konulan ne? Erdem mi, hüner mi?"Recep Hilmi Tufanhttp://www.blogger.com/profile/11172615135924071569noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-70702462719645496562008-06-13T11:03:00.008+03:002008-06-14T11:09:41.618+03:00Alfa Romeo Markası Nereden Geliyor?<span class="zemanta-img" style="margin: 1em; float: left; display: block;"><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Image:Alfa_Romeo.svg"><img src="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/en/thumb/2/24/Alfa_Romeo.svg/202px-Alfa_Romeo.svg.png" alt="Alfa Romeo Automobiles S.p.A." style="border: medium none ; display: block;"></a><span class="zemanta-img-attribution" style="margin: 1em 0pt 0pt; display: block;"><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Image:Alfa_Romeo.svg" target="_blank"></a></span></span>Bâzıları kızıyor olabilir hep<span style="font-weight: bold;"> İtalyan</span> markalarından gidiyorsun diye. Ama ne yapayım karşıma bunlar çıkıyor ben de bloga ekleyeyim bunu da diyorum. Bu markalar kategorisindeki bir önceki yazım da bir <span style="font-weight: bold;">İtalyan </span>markasına aitti. Alttaki benzer yazılardan okuyabilirsiniz.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">Alfa Romeo</span> isminin başındaki <span style="font-weight: bold;">Alfa "Anonima Lombardia Fabbrica Automobili"</span> nın kısaltması. <span style="font-weight: bold;">Türkçe</span>'ye çevirecek olursak <span style="font-weight: bold;">"Lombardia Anonim Otomobil Fabrikası."</span> <span style="font-weight: bold;">Lombardia</span>, <span style="font-weight: bold;">İtalya</span>'da bir bölgenin adı.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">Romeo</span> ismi ise <span style="font-weight: bold;">Alfa</span> ismine sonradan eklenmiş. Yâni şirket ilk kurulduğunda sadece <span style="font-weight: bold;">Alfa</span> ismini kullanıyormuş. <span style="font-weight: bold;">Romeo</span> ise <span style="font-weight: bold;">Alfa</span>'yı <span style="font-weight: bold;">1. Dünya Savaşı</span> sırasında satın alan patronun adıdır.<span style="font-weight: bold;"> Romeo</span> satın almadan önce savaş yüzünden <span style="font-weight: bold;">Alfa</span> fabrikası kapatılacak duruma gelmiştir. Ancak <span style="font-weight: bold;">Romeo </span>fabrikada savaş malzemeleri imâl ederek şirketin daha da iyiye <del>gitmesine sebep olmuştur</del> gitmesini sağlamıştır.Recep Hilmi Tufanhttp://www.blogger.com/profile/11172615135924071569noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-58476070936087264812008-06-12T11:05:00.003+03:002008-06-12T11:20:32.639+03:00İzmir İlimizin İsminin Menşei<span style="font-weight: bold;">81 il 81 hikâye</span> projemizde sıra geldi güzelleriyle ünlü <span style="font-weight: bold;">İzmir</span>'e. <span style="font-weight: bold;">Aslında sırada İstanbul var ama onu ilk yazılarımda yazmıştım. <a href="http://www.kelimelerinsoyagaci.com/2007/12/istanbul-ismi-nereden-gelmi.html">Buraya</a> tıklayarak İstanbul'u da okuyabilirsiniz.<br /><br />İzmir</span> hakkında fazla bir rivâyet yok zaten. Herkesin bildiği gibi <span style="font-weight: bold;">İzmir</span> ismi <span style="font-weight: bold;">Smyrna</span> isminden dilimize geçmiştir.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">İzmir</span>'in bir yerleşim alanı olarak ortaya çıktığı dönemlerden başlayarak, farklı isimlerle anılmış<br />olduğuna dair ileri sürülen görüşler bulunmaktadır. Ancak kısa sürelerle de olsa, kullanıldığı sanılan bu isimlerin hiç birisi,<span style="font-weight: bold;"> Smyrna</span> adı gibi sürekli ve kalıcı olamamıştır. Zaten bugün<span style="font-weight: bold;"> İzmir</span> olarak kullandığımız isim de, <span style="font-weight: bold;">Smyrna </span>kelimesinin dönüşmüş biçimidir. <span style="font-weight: bold;">Smyrna</span> kelimesinin daha erken biçimlerinin <span style="font-weight: bold;">Samorna</span> veya<span style="font-weight: bold;"> Smurna</span> olduğu da iddia edilmektedir. Ancak kesin olarak izlenebilen gelişim,<span style="font-weight: bold;"> Smyrna</span> biçimiyle ilgilidir. <span style="font-weight: bold;">Smyrna</span> ismi, kentin uzun tarihi boyunca varlığını sürdürmüş ve<span style="font-weight: bold;"> Türkler</span> tarafından fethedildikten sonra <span style="font-weight: bold;">İzmir</span> şeklinde söylenmeye başlanmıştır. <span style="font-weight: bold;">Smyrna</span> kelimesinin başına, Türkçe söylenişi sırasında <span style="font-weight: bold;">İ</span> sesi gelmiş ve <span style="font-weight: bold;">İsmir</span> olarak telaffuz edilmeye başlanmış, daha sonra da bugün kullanılan <span style="font-weight: bold;">İzmir</span> biçimine dönüşmüştür.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">Türkçe'</span>de böyle kelimeler oldukça fazla. Yani <span style="font-weight: bold;">"s"</span> harfinin başına <span style="font-weight: bold;">"i"</span> veya <span style="font-weight: bold;">"ı"</span> harfi eklenerek okunan kelimeler. Örnek olarak <span style="font-weight: bold;">"İstanbul"</span>,<span style="font-weight: bold;"> "Isparta"</span> ve <span style="font-weight: bold;">"istop"</span> kelimeleri verilebilir.Recep Hilmi Tufanhttp://www.blogger.com/profile/11172615135924071569noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-57220715636401721492008-06-11T18:13:00.007+03:002008-06-12T20:09:56.812+03:00Türk Dili Hakkındaki Düşüncelerim<span style="FONT-WEIGHT: bold">Türk Dili</span> çok gelişmiş bir dildir. Bunu <span style="FONT-WEIGHT: bold">9.yy</span>' da ortaya çıkarılan <span style="FONT-WEIGHT: bold">Orhun Abideleri</span>'nin dilinden anlayabiliyoruz. <span style="FONT-WEIGHT: bold">Türklerin</span> ilk eserlerinin Orhun Abideleri olduğunu biliyoruz, fakat <span style="FONT-WEIGHT: bold">Türklerde</span> yazı dili çok önceden başlamıştır. Bir çok <span style="FONT-WEIGHT: bold">Türkolog </span>bu görüşü savunmaktadır. <span style="FONT-WEIGHT: bold">Türk dili</span>, o dönemlerde en saf halindedir ve dışarıdan çok az etkilenmiştir. <span style="FONT-WEIGHT: bold">18.yy'</span>a geldiğimizde karşımıza bambaşka bir <span style="FONT-WEIGHT: bold">Türkçe</span> çıkar. Bu <span style="FONT-WEIGHT: bold">Türkçe</span> (<span style="FONT-WEIGHT: bold">Batı Türkçesi</span>'nden bahsediyorum) <span style="FONT-WEIGHT: bold">Arapça ve Farsça</span>'nın etkisinde kalmış ve adeta <span style="FONT-WEIGHT: bold">sûni</span> bir dil olmuştur. <span style="FONT-WEIGHT: bold">Cumhuriyetin</span> ilanından sonra buna bir çare aranmış ve bütün yabancı kelimelerin dilden çıkarılması istenmiştir. Bu çok saçma bir karardır. Bir dilin gelişmişliğini, diğer dillerden aldığı yabancı kelimelerin fazlalığından anlarız. Bu gün bir çok çağdaş, gelişmiş diyebileceğimiz milletler, diğer dillerden yararlanmaktadırlar.(<span style="FONT-WEIGHT: bold">İngilizce, Farsça'dan</span> etkilenmiş <span style="FONT-WEIGHT: bold">birader-brother; mader-mother; kat'-cut</span>) Bizim dilimizdeki köşe, kalem ve kitap gibi bir takım kelimeler de <span style="FONT-WEIGHT: bold">Farsça, Arapça</span>'dan alınmış ve Türkçeleştirilmiştir, yani kendi ses özelliklerimize çevrilmiş ve o kelimeyle alakalı deyimler yaratılmıştır: <span style="FONT-WEIGHT: bold">Köşe kapmak, baş köşe</span> vb...<br /><br />Şimdi size söyleyeceğim kelimede <span style="FONT-WEIGHT: bold">3</span> farklı dilin etkisini göreceksiniz: <span style="FONT-WEIGHT: bold">''ÇAY- DAN-LIK''</span> burada <span style="FONT-WEIGHT: bold">''Çay''</span> <span style="FONT-WEIGHT: bold">Çince</span> bir kelime, <span style="FONT-WEIGHT: bold">''Dan''</span> <strong>Farsça'dan</strong> alınmış bir ek, <span style="FONT-WEIGHT: bold">''Lık''</span> ise <span style="FONT-WEIGHT: bold">Türkçe</span>'deki yapım eklerimizden biridir.<br /><br />Şu anda da <span style="FONT-WEIGHT: bold">Hint Avrupa</span> dil ailesinden<span style="FONT-WEIGHT: bold"> İngilizce</span>'nin etkisi altındayız, o dil ne kadar bizim ses özelliklerimize uymasa da yine de yararlanmamız gerektiğini düşünüyorum, bu şekilde dil zenginleşir, gerilemez. Aldığımız yabancı kökenli kelimeleri evirip çevirelim ve <span style="FONT-WEIGHT: bold">Türkçe'ye</span> uyduralım, işte o zaman <span style="FONT-WEIGHT: bold">Türk dili</span> dünya dilleri arasındaki yerini bir defa daha pekiştirir.karazadehttp://www.blogger.com/profile/01200765698866352860noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-80383585054674789862008-06-11T18:02:00.009+03:002008-06-13T00:19:08.421+03:00Neden Böri Değil De Kurt?<a href="http://bp1.blogger.com/_q9AfOSMq4XE/SE_rDuGCaQI/AAAAAAAAAAY/83t1thsOxq0/s1600-h/images.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5210641743036442882" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 137px; HEIGHT: 147px" height="208" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_q9AfOSMq4XE/SE_rDuGCaQI/AAAAAAAAAAY/83t1thsOxq0/s200/images.jpg" width="165" border="0" /></a><br /><div><span style="FONT-WEIGHT: bold">Türkler</span>, <span style="FONT-WEIGHT: bold">Orta Asya</span>'da yaşadığı dönem içerisinde avcılık, tarımcılık gibi bir takım işlerle uğraşmış ve yaşamlarını sürdürmüşlerdir. <span style="FONT-WEIGHT: bold">Türkler</span> bulunduğu ortamdan dolayı sürekli doğa ile mücadele etmişlerdir, bu onların gerçekçilik yönünün olmuşmasındaki başlıca <span style="FONT-WEIGHT: bold">müessirdir</span>. <span style="FONT-WEIGHT: bold">Orta Asya</span>'da yaşayan <span style="FONT-WEIGHT: bold">Türkler</span>'in çoğu kuraklık nedeniyle batıya, kuzeybatıya ve güneye göç etmek zorunda kalmışlardır.<span style="FONT-WEIGHT: bold"> Orta Asya</span>'da kalan <span style="FONT-WEIGHT: bold">Türkler</span> ise doğayla ve vahşi yaşamla mücadele etmişler ve savaşçılık özelliklerini bir süre daha devam ettirmişlerdir. <span style="FONT-WEIGHT: bold">Türklerin</span>, o dönemde en çok korktukları ve kutsal saydıkları hayvan <span style="FONT-WEIGHT: bold">'' Böri''</span> imiş. <span style="FONT-WEIGHT: bold">''Böri''</span> <span style="FONT-WEIGHT: bold">eski Türkçe</span>'de <span style="FONT-WEIGHT: bold">''kurt'' </span>demekmiş. Peki, biz şu anda neden kurtlara<span style="FONT-WEIGHT: bold"> böri </span>demiyoruz hiç düşündünüz mü? <span style="FONT-WEIGHT: bold">Türkler </span>kurtlardan çok korkarlarmış, çünkü <span style="FONT-WEIGHT: bold">kurtlar</span>; o kuraklık dönemlerinde koyunlara, kuzulara ve insanlara saldırırlarmış. Bizim o zamanki <span style="FONT-WEIGHT: bold">Türkler</span> korktukları hayvanların ismini söylediklerinde geleceklerini zannederlermiş, bundan dolayı ne zaman <span style="FONT-WEIGHT: bold">börinin</span> ismini anacak olsalar, onun yerine elmaların içindeki kurtçukların isimlerini söylerlermiş. Böylelikle <span style="FONT-WEIGHT: bold">böri</span> ismi unutulmuştur.<br /><br />Bunu ilk duyduğumda aklıma küçükken dolaplardan çıkacağını sandığımız <span style="FONT-WEIGHT: bold">''üç harfliler'' </span>geldi.Kim bilir, <span style="FONT-WEIGHT: bold">Arapça</span> bir kelime olan <span style="FONT-WEIGHT: bold">cin</span> de belirli bir zaman dilimi sonra unutulur ve yerine belki de <span style="FONT-WEIGHT: bold">''üç harfliller''</span> kullanılır.</div>karazadehttp://www.blogger.com/profile/01200765698866352860noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-10865699475643777642008-06-11T17:51:00.004+03:002008-06-11T20:09:35.627+03:00Dolap Çevirmek Deyimi Nasıl Oluştu?Gizli kapaklı işler çevirmek için kullanılan <span style="font-weight: bold;">dolap çevirmek</span> deyimi, bize eski konak geleneğinin bir yadigârıdır.<br /> Kaç göç devirlerinde, zengin konaklarının erkekler kısmına<span style="font-weight: bold;"> selâmlık</span>, kadınlar kısmına da <span style="font-weight: bold;">haremlik</span> denirdi. Aile dışından kimseler geldiği vakit kadın ile erkekler ayrı oturduklarından konağın <span style="font-weight: bold;">harem ile selâmlığı</span> arasındaki duvarda bulunan dolap devreye girer ve iki taraf arasındaki hizmetler böylece yürütülürdü. <span style="font-weight: bold;">Dolap</span> eskiden etrafında dönen, silindir şeklinde bir <span style="font-weight: bold;">aparattır</span> ve raflar halinde düzenlenmiştir. Kadınlar tarafından raflara yerleştirilen yemekler dolap çevrilerek erkekler tarafına geçer, oradan boşalan kaplar yine aynı <span style="font-weight: bold;">usul </span>ile alınırdı. Eski konakların çoğunda yemek servisi böyle yapılır, mahremiyet hissi de dolapların her vakit kullanılmasını <span style="font-weight: bold;">zarurî</span> kılardı. Aşkın her devrin en geçerli duygusu olduğuna şüphe yoktur. Konaktaki<span style="font-weight: bold;"> halayıklar, arabacılar,bahçıvanlar</span> vs. ile aşçılar, hizmetçiler,yamaklar,dadılar, kalfalar arasında, fırsatını bulunca <span style="font-weight: bold;">ilân-ı aşk</span> için kırmızı gül demetleri, çiçekler, ipekli mendiller, lokumlar, lavantalar vs de bu dolaplara konularak karşı tarafa gönderilir, böylece konak sahibine sezdirmeden <span style="font-weight: bold;">dolap çevrilmiş</span> olurdu.<span style="font-weight: bold;"> Hüseyin Rahmi</span>' nin romanlarında heyecanlı örnekleri abartılarak anlatılan <span style="font-weight: bold;">dolap çevirmeden</span> günümüze bu deyim kalmıştır.<br /><br /><div style="text-align: right;"> <span style="font-size:78%;">İskender Pala / İki Dirhem Bir Çekirdek</span><br /></div>karazadehttp://www.blogger.com/profile/01200765698866352860noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-33112500517333352732008-06-11T14:12:00.004+03:002008-06-11T14:26:46.126+03:00Kabak Tadı Vermek DeyimiEski insanlar, sıvı maddelerin taşınması için<span style="font-weight: bold;"> testiler</span> yaparlarmış. Şimdi müzelerde görüp de ne işe yaradığını pek kestiremediğimiz<span style="font-weight: bold;"> anforalar</span>, aslında sıvı maddelerin <span style="font-weight: bold;">ticârî nakli</span> için kullanılmışlarıdr ve özellikle gemilerin<span style="font-weight: bold;"> sintinelerinde</span> iki üç sıra istiflenmiş olarak taşınırlarmış. <span style="font-weight: bold;">Bu itibarla</span>, günümüzün tankerleri yerine eskiden sürülere <span style="font-weight: bold;">anfora</span> yüklemesi yapılmak zorundaymış. Su kabağı da tıpkı <span style="font-weight: bold;">anfora</span> gibidir ve hemen hemen aynı amaçlarla kullanılmıştır. Ancak daha önce onları tarladan toplamak,<span style="font-weight: bold;"> kurutmak,</span> boyun kısımlarının ucundan kesip içlerindeki lifleri bir müddet ıslak tutmakla yumuşatıp temizlemek ve nihayet ağzına bir <span style="font-weight: bold;">tıpa </span>uydurmak gerekecektir. Böylece kabak kullanıma hazırdır. İçine ister su, <span style="font-weight: bold;">ister sirke</span>, ister zeytinyağı, ister susam doldurunuz; yahut ister tas, ister maşrapa,<span style="font-weight: bold;"> ister sürahi</span>, isterse erzak kesesi yerine kullanınız. Artık o sizin tercihinize kalmıştır. Ama eğer kabağı dalından kopardıktan sonra, güneş altında yeterince kurutmamış ve <span style="font-weight: bold;">içinin liflerini </span>iyi temizlememiş iseniz, içine ne koyarsanız koyunuz, uzun müddet beklemeden dolayı kabağın çeşnisi o maddeye sinecek ve böylece <span style="font-weight: bold;">"kabak tadı"</span> vermesi kaçınılmaz olacaktır. Binaenaleyh, su kabağını dikine ortadan yararak maşrapa veya hamam tası olarak kullandığınızda <span style="font-weight: bold;">kabak tadı</span> verme ihtimali yoktur.<br /><br />Dilimizdeki <span style="font-weight: bold;">"kabak tadı vermek"</span> deyimi, bu uygulamadan kinaye olarak, <span style="font-weight: bold;">uzun müddet ısrarcı olunan işlerin gitgide yozlaşması ve bıkkınlık vermesini anlatır.</span>Recep Hilmi Tufanhttp://www.blogger.com/profile/11172615135924071569noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-6070097989723376952008-06-10T11:48:00.003+03:002008-06-10T12:17:36.418+03:00Çam Devirmek Deyimi<span style="font-weight: bold;">"Çam devirmek"</span> ile <span style="font-weight: bold;">"pot kırmak" </span>hemen hemen aynı anlama gelen iki deyimimizdir. <span style="font-weight: bold;">"Kaş yaparken göz çıkarmak"</span> da bunlara yakın bir anlamdadır.<br /><br />Şimdi <span style="font-weight: bold;">İstanbul</span>'un merkezî yerleri sayılan pek çok mekânda eskiden eşraf ve kibar takımının <span style="font-weight: bold;">sayfiye</span> köşkleri bulunur, her köşk birkaç dönümlük arazi içerisinde bağlar, bahçeleriyle tanınırmış. Zariflerden birinin, <span style="font-weight: bold;">Erenköy</span> taraflarında böyle geniş bir köşkü varmış. Bahçesindeki her çeşit ağaç yanında, özellikle çam fidanlarıyla dikkati çeker ve parmakla gösterilirmiş.<span style="font-weight: bold;"> Köşk </span>sahibi bahçenin bir köşesine ilâve bina yaptırmaya karar verince, gereken keresteyi sonbaharda tomruk hâlinde getirip duvar dibine istifletmiş. O vakitlerin binaları <span style="font-weight: bold;">ahşaptan</span> yapılır ve çam, gürgen, meşe, ceviz, vs. ağacın hemen hepsi kullanılırmış.<br /><br />Sayfiye mevsimi bitince köşk halkı <span style="font-weight: bold;">Bayezıt'</span>teki konaklarına taşınmışlar. Efendi, giderken köşkü bekleyecek uşağaşöyle tembihte bulunmuş:<br /><br />- <span style="font-style: italic;">"Önümüzdeki mevsim hizmetliler için buraya bir ilâve bina yapacağız. Biz yokken bir hızarcı bulup bahçedeki ağaçların arasındaki çamları biçtir, tahta ve kalas yaparak sundurmanın altına istifle."</span><br /><br /><span style="font-weight: bold;">Saf uşak</span>, denileni yapmakta gecikmemiş. Ne var ki istiflenmiş çam tomruklarını biçtireceğine, bahçenin güzellik sembolü çam ağaçlarını kestirmiş. İri çamlar diğer ağaçların üzerine devrilirken de hızarcıya, <span style="font-style: italic;">"Bizim efendinin cimriliği tuttu. Bu çamları tahta edince yazın gölgeyi nereden bulacak?"</span> diye dert yanarmış.<br /><br />Haberi efendiye yetiştirenler:<br /><br />- <span style="font-style: italic;">"Uşak çamları deviriyor, bahçe elden gidiyor"</span> demişler.<br /><br />Bizim <span style="font-weight: bold;">"çam devirmek"</span> deyimi de buradan dilimize yâdigâr kalmış.<br /><br /><div style="text-align: right;"><span style="font-size:78%;">İskender Pala / İki Dirhem Bir Çekirdek </span><br /></div>Recep Hilmi Tufanhttp://www.blogger.com/profile/11172615135924071569noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-27207062687291745702008-06-09T19:59:00.011+03:002008-06-10T12:28:00.061+03:00Mankafa Sözcüğünün Nereden Geldiğini Hiç Düşündünüz Mü?<a href="http://bp0.blogger.com/_q9AfOSMq4XE/SE1iA4rOu_I/AAAAAAAAAAQ/iPtFvlIdg0Y/s1600-h/The_mothers_lament_Mankurt.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5209928111290760178" style="margin: 0px 10px 10px 0px; float: left;" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_q9AfOSMq4XE/SE1iA4rOu_I/AAAAAAAAAAQ/iPtFvlIdg0Y/s200/The_mothers_lament_Mankurt.jpg" border="0" /></a><br /><div>Üniversiteki arkadaşlarımdan biri <span style="font-weight: bold;">Cengiz Aytmatov'</span>un '<span style="font-weight: bold;">'Dişi Kurdun Rüyaları''</span> adlı kitabını okurken<span style="font-weight: bold;"> ''Mankurt''</span> diye bir kelimeyle karşılaşır. Güya bu bir <span style="font-weight: bold;">Kırgız</span> efsanesidir. <span style="font-weight: bold;">Aytmatov</span> bu <span style="font-weight: bold;">Kırgız</span> efsanesine kitabında yer vermiştir. İsterseniz, ilk önce bu <span style="font-weight: bold;">Kırgız</span> efsanesinin olay örgüsünün ne olduğunu öğrenelim:<br /><br /><span style="font-weight: bold;">Nayman Ana</span>, yiğit mi yiğit oğluyla birlikte yaşamaktadır. Oğlu, onun geleceğinin tek güvencesidir. Bu ana ve oğul birlerine çok bağlıdır ve birlikte çok mutludurlar. Saadet tablosu <span style="font-weight: bold;">Çinlilerin</span> baskınıyla bozulur. Oğul esir düşmüştür.</div><div><br /><span style="font-weight: bold;">Çinlilere </span>esir lazım değildir aslında. <span style="font-weight: bold;">Türklerin</span> bağımsızlıklarına ne kadar düşkün olduğunu, esarete tahammülsüz olduğunu bilmektedirler. İlk fırsatta kaçmaya çalışacağını, olmazsa ölümü tercih edeceğinin de bilincindedirler. Hâlbuki onlara, her söylenene itaaat edecek, bütün işlerini görecek, hayvanlarını otlatacak köleden de öte birileri lazımdır. Alınan esirleri bu şekilde mankurtlaştıracak bazı teknikleri öteden beri uygulamaktadırlar. Bu oğula da o <span style="font-weight: bold;">işkence tekniği </span>uygulanıp şuuru elinden alınacaktır.Sıcaklığın doruğa ulaştığı çölde, esirin saçları kazınır, elleri ayakları bağlı olan esirin bu kazınmış kafasına taze deve derisi sıkıca sarılır. Günlerce kızgın güneşin altında bu şekilde bekletilecektir. Kurumaya yüz tutan deve derisinin suyu çekildikçe, mankurt adayının kafatasını bir mengene gibi sıkmaktadır. Esirin eli ayağı bağlı olduğundan çektiği onca acıya rağmen birşey yapamamaktadır. Attığı çığlıklardan başka. Sıkılan kafatası deforme olduğu gibi beyni de zedelemektedir. Ayrıca deve derisinin altında saç kılları büyümektedir. Taş gibi kuruyan deriyi delemedikleri için dışarı çıkamaz geriye dönerek kafanın içine yönelirler. Beyne kadar uzananlar olur. Esir bu arada sadece çığlık atabilmektedir.Bu mankurtlaştırma işkencesine çoğu esir dayanamaz oracıkta ölür. Çinlileri asıl ilgilendiren ise ölenler değil; bu acıya direnerek bedenen sağlam kalabilen mankurtlardır. Onlar artık istenen kıvamda tam da bir mankurtturlar. Şuursuz, hafızasız, sahibinden başka kimseyi dinlemeyen, insani hislerden ve her türlü düşünceden uzak, hayvana benzer varlıklar. Onlar sahipleri için çok lazımdır.<span style="font-weight: bold;">Nayman Ana</span>'nın oğlu da bütün bu işkencenin sonunda sağ kalabilmiş bir <span style="font-weight: bold;">mankurttur</span> artık. Tam da <span style="font-weight: bold;">Çinlilerin</span> istediği gibi bir yaratık. İşler böylece yoluna girmişken, oğlunun akıbeti için çoktan yollara düşen <span style="font-weight: bold;">Nayman Ana</span> nihayet çölde, hayvanları otlatan oğlunu bulur. Bulur ama onun oğlundan eser yoktur ortalıkta. Ne anasını tanır, ne bir kelime laf eder. <span style="font-weight: bold;">Nayman Ana</span> inatçıdır, oğlunu tekrar kazanacağına dair ümidini yitirmez, o civardan kesinlikle ayrılmadan sürekli ona birşeyler anlatmak ister.</div><div></div><div><br />Durumu farkeden<span style="font-weight: bold;"> Çinliler</span>, ortalıkta dolaşan kadının bu mankurtu elllerinden çalmak için planlar yaptığını anlarlar. <span style="font-weight: bold;">Mankurtu</span> kaybetmek istemediklerinden son çare olarak ona emir verirler: Kadın yaklaştığında onu öldür! <span style="font-weight: bold;">Mankurt</span> bu emri yerine getirecektir.<br /><div style="text-align: right;"><span style="font-size:78%;"><br />Not: Olay örgüsü alıntıdır.</span><br /></div><br /><span style="font-weight: bold;">Bu ''Mankurt''</span> sözcüğü- ileride<span style="font-weight: bold;"> türkolog</span> olacak - arkadaşıma yabancı gelmez. Arkadaşım, şu anda günümüzde kullanılan ve anlamı <span style="font-weight: bold;">''Şapşal, beyinsiz, aptal''</span> olan '<span style="font-weight: bold;">'Mankafa'' </span>sözcüğü ile bu kelimenin bir bağlantısı olabileceği kanısındadır. Daha sonra bunu araştıran arkadaşım, bir kaç türkoloğun bu konuyla alakalı makalesine rastlar. Bu<span style="font-weight: bold;"> türkologlar</span> da arkadaşımla aynı fikirdedirler, fakat yine de ortada bir kesinlik yoktur.</div>karazadehttp://www.blogger.com/profile/01200765698866352860noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-72416268938175539132008-06-09T06:39:00.004+03:002008-06-09T06:53:59.824+03:00Tanınmış Yazarlardan Türkçe Yanlışları<span style="font-weight: bold;">Prof. Dr. Faruk Timurtaş</span>, bir yazısında <span style="font-weight: bold;">1960</span>'lı yıllardaki tanınmış 3 yazarın <span style="font-weight: bold;">Türkçe</span> yanlışlarını ele almış:<br /><br /><span style="font-weight: bold;">1. Sadun Tanju - Bayram Gazetesi - Haziran 1960</span><br />"Onun için ikna olmak tehlikesi yoktu."<br /><span style="font-weight: bold;">Düzeltme:</span> "<span style="font-weight: bold;">İkna etmek"</span>,<span style="font-weight: bold;">"inandırmak"</span> ve <span style="font-weight: bold;">"kaani olmak"</span> da <span style="font-weight: bold;">"inanmak"</span> demektir. Cümledeki <span style="font-weight: bold;">"ikna olmak"</span>, <span style="font-weight: bold;">"ikna edilmek" </span>olmalıydı."<br /><br /><span style="font-weight: bold;">2. Burhan Felek - Cumhuriyet Gazetesi - 2 Mart 1960</span><br />"Tarih kitapları yazsın için ben de buraya yazıyorum."<br /><span style="font-weight: bold;">Düzeltme:</span> "Bir edat olan<span style="font-weight: bold;"> "için" </span>kelimesi ancak isimlerde kullanılır; çekimli fiillerde kullanılmaz. Cümleyi doğrultmak için, <span style="font-weight: bold;">"için" </span>yerine <span style="font-weight: bold;">"diye"</span> zarf fiilini getirmek gerekir. Muhakkak<span style="font-weight: bold;"> "için"</span> edatı kullanılmak istenirse, o zaman isim-fiil şekline yer vererek, <span style="font-weight: bold;">"yazması için"</span> demek uygun olur.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">3. Çetin Altan - Milliyet Gazetesi - 7 Şubat 1960</span><br />"Hakkında çıkan dedikoduları bazı profesörlerimizin de tasvip ettikleri Doğu Üniversitesi Rektörü Mehmet Sağlam..."<br /><span style="font-weight: bold;">Düzeltme:</span> "Bu sözlerden, bazı profesörlerin dedikoduları tasvip ettikleri, yâni dedikodu yapılmasını hoş karşıladıkları anlaşılıyor. Hâlbûki, söylenmek istenilen bu değildir; <span style="font-weight: bold;">"teyid ettikleri"</span> denmeliydi."Recep Hilmi Tufanhttp://www.blogger.com/profile/11172615135924071569noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-16678004765163127132008-06-07T21:26:00.004+03:002008-06-07T21:38:55.617+03:00Abazan Kelimesinin Anlamı ve SoyağacıBugün etimoloji sözlüğümü açtım acaba hangi kelimeyi yazayım diye bakınmaya başladım, karar veremedim ve en baştaki kelimelerden yazayım dedim. Karşıma<span style="font-weight: bold;"> "abazan"</span> kelimesi çıktı. Bundan önce çıkan kelimeleri yazmışım sıra <span style="font-weight: bold;">"abazan"</span>a gelmiş.<span style="font-weight: bold;"> "Abazan"</span> kelimesinin anlamını (en meşhur olanını) herkes biliyordur zannımca. <span style="font-weight: bold;">"Uzun süre cinsel ilişkiye girmemiş kişilere"</span> denir <span style="font-weight: bold;">"abazan"</span> diye. Ben işte bu <span style="font-weight: bold;">"abazan"</span> kelimesini daha önce <span style="font-weight: bold;">"abaza"</span> diye biliyordum. Meğer doğrusu sonunda<span style="font-weight: bold;"> "n"</span> olanıymış.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">"Abazan"</span> kelimesinin <span style="font-weight: bold;">2</span> anlamı var. Birisi <span style="font-weight: bold;">"karnı aç olan kişi"</span> diğeri ise<span style="font-weight: bold;"> "cinsel anlamda aç olan kişi."</span> Birinci anlamını çoğu bilmez. Ben de bilmiyordum ve yeni öğrendim.<br /><br />İşte bu <span style="font-weight: bold;">"abazan"</span> kelimesi dilimize <span style="font-weight: bold;">Çingenece</span>'den geçmiş. <span style="font-weight: bold;">Çingenece</span>'de<span style="font-weight: bold;"> "habezan"</span> kelimesi <span style="font-weight: bold;">"aç"</span> anlamına; <span style="font-weight: bold;">"habe"</span> kelimesi de <span style="font-weight: bold;">"yemek"</span> anlamına gelmekteymiş.Recep Hilmi Tufanhttp://www.blogger.com/profile/11172615135924071569noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-7434497652320634717.post-46591078070221599082008-06-06T14:48:00.003+03:002008-06-06T15:05:31.646+03:00Şoför Kelimesinin KökeniTürkçe'de en çok yanlış telaffuz edilen kelimelerden birisi olan <span style="font-weight: bold;">"şoför"</span> kelimesinin kökeni hakkında da bir yazı yazmak istedim. Yukarıda da bahsettiğim gibi <span style="font-weight: bold;">"şoför"</span> kelimesini maalesef yanlış telaffuz ediyoruz. <span style="font-weight: bold;">"Şöför"</span> diyen var, <span style="font-weight: bold;">"şöfer"</span> diyen var. Doğrusu <span style="font-weight: bold;">"o"</span> ile, yâni <span style="font-weight: bold;">"şoför"</span>.<br /><br />Dilimize <span style="font-weight: bold;">Fransızca</span>'dan geçen <span style="font-weight: bold;">"şoför"</span> kelimesinin <span style="font-weight: bold;">Fransızcası "chauffeur"</span>. <span style="font-weight: bold;">Fransızca</span>'da 2 anlamı var. Birisi <span style="font-weight: bold;">"ateşçi"</span>, diğeri ise <span style="font-weight: bold;">"şoför"</span>. Birinci anlamdan dilimize giren bir başka kelime var. O da <span style="font-weight: bold;">"şofben"</span> kelimesi. Yâni bir gün birisi "<span style="font-weight: bold;">"şoför"</span> ile<span style="font-weight: bold;"> "şofben" </span>aynı kökten türemiştir" derse şaşırıp kalmayın.<br /><br />Sanırım <span style="font-weight: bold;">"şöfer"</span> diye sadece <span style="font-weight: bold;">Kibariye</span>'nin annesi diyor. Fransızca'daki <span style="font-weight: bold;">"chauffeur"</span> nasıl telaffuz ediliyor bilmiyorum ama belki <span style="font-weight: bold;">Kibariye</span>'nin annesinin <span style="font-weight: bold;">"şöfer"</span>i gibi telaffuz ediliyor olabilir. Buradan da anlaşılıyor ki <span style="font-weight: bold;">Kibariye'</span>nin annesi oldukça bilgili. :)Recep Hilmi Tufanhttp://www.blogger.com/profile/11172615135924071569noreply@blogger.com