tag:blogger.com,1999:blog-57001693969647932902009-02-21T07:59:23.553+02:00Kadim GültekinKadim Gültekinhttp://www.blogger.com/profile/13800212415838302822noreply@blogger.comBlogger7125tag:blogger.com,1999:blog-5700169396964793290.post-60151166951407060442008-07-01T14:37:00.003+03:002008-07-06T15:04:11.529+03:00Kişisel İnternet Sitem!...Kişisel internet sitem <a href="http://www.kadimgultekin.com/">www.kadimgultekin.com</a> açıldı. Artık, gelişmeleri oradan takip edebilirsiniz...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5700169396964793290-6015116695140706044?l=kadimgultekin.blogspot.com'/></div>Kadim Gültekinhttp://www.blogger.com/profile/13800212415838302822noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-5700169396964793290.post-88718036290024689192008-03-03T16:22:00.003+02:002008-03-03T16:27:56.382+02:00Xasiork E - Dergi Bahar Sayısı Çıktı!<a href="http://bp0.blogger.com/_yjhDZQtEiKU/R8wKwa99BoI/AAAAAAAAADE/1SeDodL43uE/s1600-h/xasiorkdergisay1cbrzj4.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5173521898931029634" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_yjhDZQtEiKU/R8wKwa99BoI/AAAAAAAAADE/1SeDodL43uE/s400/xasiorkdergisay1cbrzj4.jpg" border="0" /></a><br /><div>Xasiork Dergi'nin İlkbahar sayısı yayında! Üç ayda bir yayınlanacak olan Xasiork Dergi; polisiye, korku, bilimkurgu ve fantastik kurgu türlerindeki yazılarla öykülere yer verecek ve hem yüz sayfayı aşkın geniş içeriğiyle hem de kaliteli tasarımıyla göz dolduracak. Yirmiden fazla kişinin ilk sayısına katkıda bulunduğu Xasiork Dergi, elektronik dergi anlayışında da yeni bir sayfa açmak amacında. “…Ve işte Xasiork kutsal bir yılan gibi deri değiştiriyor, yeni nesillere bayrak teslim ederek yeni efsaneler üretmeye devam ediyor. Bu bir devir teslim töreni. Amacımız geçmişi övmek değil, yeniyi kutsamak ve vaftiz etmek. Xasiork Dergi bu ‘Ölümsüz Öykü Kulübü’nden çıkan kitaplı yazarlara yenilerini ekleyerek anıtı yüceltecek.” – Orkun Uçar </div><div> </div><div> </div><div><a href="http://www.xasiork.biz/">www.xasiork.biz</a></div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5700169396964793290-8871803629002468919?l=kadimgultekin.blogspot.com'/></div>Kadim Gültekinhttp://www.blogger.com/profile/13800212415838302822noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-5700169396964793290.post-32791726468122538902008-02-10T15:40:00.000+02:002008-02-10T15:46:38.784+02:00Hayalsaati'nde Hayalet Aşk Yazısı<a href="http://bp1.blogger.com/_yjhDZQtEiKU/R68AH8zZQVI/AAAAAAAAAC8/sdeWaTlElRA/s1600-h/logo2.png"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5165347434198024530" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_yjhDZQtEiKU/R68AH8zZQVI/AAAAAAAAAC8/sdeWaTlElRA/s400/logo2.png" border="0" /></a><br /><div> </div><div> </div><div> </div><div> </div><div> </div><div><a href="http://www.hayalsaati.com/">http://www.hayalsaati.com</a> Hayalet Aşk ve yazarlık serüvenim üzerine bir yazı yayımlandı.</div><br /><div></div><div>Yazıyı okumak için <a href="http://www.hayalsaati.com/kaleminden-yazilar/kadim-gultekinin-kaleminden-hayalet-ask-2.html">tıklayın...</a></div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5700169396964793290-3279172646812253890?l=kadimgultekin.blogspot.com'/></div>Kadim Gültekinhttp://www.blogger.com/profile/13800212415838302822noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-5700169396964793290.post-53077872488098640422007-07-08T02:09:00.000+03:002008-02-10T15:39:19.829+02:00Hayalet Aşk Çıktı!..<a href="http://bp0.blogger.com/_yjhDZQtEiKU/Rt3LlFB54nI/AAAAAAAAACU/EtmSSHuYfdc/s1600-h/Resim1.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5106461390373773938" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_yjhDZQtEiKU/Rt3LlFB54nI/AAAAAAAAACU/EtmSSHuYfdc/s400/Resim1.jpg" border="0" /></a><br /><div><div>Xasiork 2006 Roman Yarışması'nda birinci olan romanım Hayalet Aşk 24 Eylül'de çıktı. Hayalet Aşk, ölü bir çocuğun yaşayan bir kıza olan aşkını anlatıyor ve aşka ölümün penceresinden bakıyor. Bir gencin hüzünlü ve aynı zamanda sevimli öyküsünü sunuyor sizlere...<br /><br />Kitaptan kısa kısa:<br /><br /><em>“İşte uzaklardayken bile tüm varlığını hissedebildiğim şey bu,” dedi Derviş. “Tüm kuralları alt üst eden, düzeni yıkan şey. Ölüme meydan okuyan şey. Önüne geleni ateşinde yakıp kavuran, dimağları dumura uğratan şey. İnsanın var ettiği ama hışmında ezilmekten kurtulamadığı şey o. Bu öyle bir dert, öyle bir mutluluk, öyle bir hüzün ki, ömürler kafi değil onu idrak etmeye. Öyle güçlü, öyle ezici ki, kayalar kum taneleri gibi onun gölgesinde. İşte bu meydan okunması güç şey şu anda üzerinde buram buram kokan. Bu şeyin adı aşk…”</em><br /><em></em><br /><em>* * *</em><br /><em></em><br /><em>Pek tabii normal bir durumdu ama Mert kendini o kadar başka şeylere hazırlamıştı ki, aslında neyi beklediğini bile bilmiyordu. Belki de kendisine yaklaşan, kara saçları deniz gibi dalgalanırken, evin en güzel duvar kağıtlarıyla süslenmiş ahşap duvarlarını belli belirsiz bir tebessümle süzen, küçük adımlarla koridoru arşınlayan bu kız, Mert’in tüm beklentisiydi. Belki de Mert’in evde yapayalnızken kurduğu hayaller onun üzerineydi veya zaten hayalleri oydu. Mert onu beklemiş, onu hayal etmişti kim bilir… Sıcak gülümsemesinin açıkta bıraktığı düzgün, beyaz dişleri, çıkık elmacık kemikleri üzerinde toparlanmış, gamzeli yanakları, kalın kirpikleri arasında parıldayan kara gözleriyle, yeni parkelerle döşenmiş salonda su gibi akarak ilerleyen bu kız eğer hayaller ve beklentilerse, hayaller ve beklentiler her şeydi…</em><br /><em></em><br /><em>* * *</em><br /><em></em><br /><em>Sonra ölümü düştü aklına. Gülücüğü soldu. Cesedinin başında döktüğü gözyaşları, yaşlı adamın konuşmaları, konuştukça yüzündeki kırışıklıkların şekilden şekle girişi, yalnızlığı, çaresizliği, özlemi, hayalleri, hayalini kurup da elde edemedikleri, hiçbir zaman elde edemeyecekleri, kirli dünyasının arınmaya başlaması, canlılıkla hareketlenen haftalar, değişim, beklentiler, karşılaşılanlar, kararsızlıklar, oyunlar, ihtimaller, hayal kırıklıkları aynı canlılıklarıyla yeniden rüzgârlar estirdi içinde, soğuk bir ürpertiyle titredi çocuk. Ve düşünceler aşka çarpıp yerle bir oldular. Aşkın azametine yenildiler. Bilinmeyen, bilinmeyecek olan aşkının… Hayalet aşkının…</em> </div><div></div><div></div><div>Yayınevi:</div><div></div><div><a href="http://www.yalinses.com/">http://www.yalinses.com/</a> </div><div></div><div>Kitabı satın almak için:</div><div><a href="http://www.pandora.com.tr/urun.asp?id=154975,">Pandora</a></div><div><a href="http://www.eren.com.tr/goster/kitap/kitap.asp?referrer=101&amp;kitap=252531">Eren Kitap</a></div><div><a href="http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=FYWQJP6IMA7A206ZCJ8N">İdeefixe</a><br /></div><div><br /><em></em><br /></div><em></em></div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5700169396964793290-5307787248809864042?l=kadimgultekin.blogspot.com'/></div>Kadim Gültekinhttp://www.blogger.com/profile/13800212415838302822noreply@blogger.com25tag:blogger.com,1999:blog-5700169396964793290.post-619908418577027702007-07-08T02:07:00.001+03:002007-07-14T06:31:00.598+03:00Karda Ölü Ayak İzleri<a href="http://bp1.blogger.com/_yjhDZQtEiKU/RpAczPmrGoI/AAAAAAAAAAc/4PCiHzHub8M/s1600-h/Resim4.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5084595645988936322" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 257px; CURSOR: hand; HEIGHT: 197px" height="197" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_yjhDZQtEiKU/RpAczPmrGoI/AAAAAAAAAAc/4PCiHzHub8M/s320/Resim4.jpg" width="320" border="0" /></a><br />“Arkadaşlar yavaş olun. Yavaş, evet. Nazikçe indirmeye çalışalım onu yere.”<br />Hurdaya dönen aracın çevresinde biriken kalabalık, bilinçsiz bir aceleyle, şoför koltuğuna sıkışmış olan adamı çıkarmaya çalışıyordu. Yolun kenarına park ettikleri araçlarından meraklı gözlerle olay mahallini izleyenler, lüzumsuz bir kalabalık oluşturuyor, bilgisizce ve salt işe yaramak için de olsa bir şeyler yapmaya çalışanların işini iyice zorlaştırıyorlardı. Yardımsever vatandaşların, arabalarının bagajlarından çıkardıkları alet edevatlarla sıkışan yaralıları çıkarmaya çalışmaları hiç şüphesiz acemiceydi. Ambulans veya itfaiye henüz gelmemiş veya gelememişti. Şehrin hemen dışındaki yolda meydana gelen kazanın da sebebi olan kar, her dakika yolun üzerindeki tabakayı kalınlaştırıyor, ambulans ve itfaiyenin yolunu acımasız bir inatla kesiyordu. Sabahtan beri tipi şeklindeydi ama şimdi azalmış, ince ince beyaza boyuyordu yeryüzünü.<br />Kafa kafaya çarpışmış olan araçlardan birinin başına biriken kalabalık, uzun uğraşlardan sonra yaralıyı sıkıştığı yerden çıkardı. Birkaç kişi, üzerlerindeki paltoları çıkarıp yere, karların üzerine serdi. Yaralı paltoların üzerine yatırıldı. Orta yaşlı, kel kafalı biri eğilip yaralının nabzını yokladı. Bir süre, eli yaralının boynunda sessizce bekledi. Tedirgin kalabalık da en az onun kadar sessizdi. Az ilerdeki ikinci aracın yanında yatan yaralı kadın ve adamın başında bekleyenlerin gözleri de öteki yaralıyı inceleyen grubun üzerindeydi. Kel adam doğrulunca, meraklı bakışlar ona çevrildi.<br />“Sanırım ölmüş,” dedi kel olan.<br />“Ölmüş mü?” Kalabalıktan hüzün ve hayal kırıklığı dolu sesler yükseldi. Üzgündüler ama daha çok hayal kırıklığına uğramışlardı. Yaralı adamı hurda arabadan çıkarırlarken, kendilerine övgüye değer bir kahramanlık biçmişlerdi. İyi ve yüce kurtarıcılar olacaklardı ancak ölü adam, adlarının önüne gelmesi muhtemel sıfatları bir anda silip atmıştı. Ama böyle düşünmek utanç verici olsa gerekti.<br />“Vah zavallı, pek de gençmiş,” dedi içlerinden biri. Diğerleri hüzünlü hüzünlü, ona katıldıklarını belli eden sesler çıkardılar.<br />Ölü adamın çevresinde bulunanlardan birkaçı, yaralıların olduğu tarafa doğru ilerlerken, karga burunlu, çilli suratlı, genç bir tanesi, “Nerde kaldı bu ambulans?!” dedi, sert bir sesle.<br />Yanındaki tombul herif, “Bu ülkede ambulanslar ancak ölüleri morga götürmek için gelir,” dedi.<br />“Haklısın,” dedi bir diğeri. “Galiba insanımız ölülere daha çok değer veriyor.”<br />Sinirli sinirli gülümsediler. Sonra bunun yanlış anlaşılmasından korkup tekrar ciddi ve teessür yüklü ifadelerine büründüler.<br />Yer yer kırmızıya boyanmış karlara basarak, yaralıların yanına vardılar ve gergin bir biçimde ambulansın yolunu gözlemeye başladılar. Yakınlardaki bir benzin istasyonundan olay yerine gelen meraklı bir grup da kalabalığa karıştı ve çarpılmış suratlarla, yerde kanlar içinde yatanlara baktılar.<br />Uzaklarda siren sesleri duyulmaya başladı.<br /><br />* * *<br /><br />Cafer şaşkındı. Olan bitene bir anlam veremiyordu. Her şey çok hızlı gerçekleşmişti. Öyle hızlıydı ki, kendini olanların gerisinde kalmış hissediyordu.<br />Başlangıçta, karlı ve hafif sisli yolda külüstür Doğan’ını kullanıyordu. Dışarıda kara kış, adına tezat düşen hırçın bir beyazlıkla dağları tepeleri esir almış, rüzgârın uğultulu şarkısının eşliğinde abartılı bir güç gösterisi yapıyordu. Cafer ağır ağır arabasını sürüyor, tekerleklere zincir takılı olduğu için, kar ve yol kenarlarında kontrol yapan polisler onu endişelendirmiyordu. Bir radyo-televizyon tamircisinden ucuza aldığı teypten, damar bir parçanın acıklı melodileri yükseliyordu. Cafer keyifli keyifli ıslık çalarak şarkıya eşlik ediyordu. Dışarıdaki öfkeli kar yağışına rağmen güzel bir gün olduğu söylenebilirdi.<br />Birkaç gün önce şehre gelmiş, eski arkadaşlarla buluşup gezmiş, tozmuş, eğlenmiş, bir saat uzaklıktaki evine dönüyordu. Üniversiteyi kazanma yolundaki girişimleri hüsranla sonuçlanıp baba parası yemeye başlayalı yıllar oluyordu ve kendisinin kabul etmediği ama çevresindekilerin ‘boş’ demekte ısrar ettiği hayatını, arada sırada arkadaş buluşmalarıyla zenginleştiriyordu. Bazen eski dostlara ihtiyaç duyuyordu insan. Aksi halde hayat tekdüze bir çekilmezlikle boşuna geçip gidiyordu. Cafer yaşamı eğlencelik görüyordu ve bir baltaya sap olamamasında bunun payı şüphesiz çok büyüktü…<br />Dakikalar hoş melodilerin ve hafta sonu macerasının kalıntılarıyla hızla geçiyordu. Yolculuk garip bir biçimde rahat ve dinlendiriciydi.<br />Her şey böyleydi. Şarkı dinliyor, birkaç günlük geçmişini yâd ediyordu. Sonra, aniden siyah bir kaporta beliriverdi karların arasında. Hızla üzerine gelip daha o direksiyonu kıvırmaya fırsat bulamadan, Doğan’ın sol yarısını biçti. Cafer sadece, karşıdaki araçta irileşmiş gözlerle kendisine bakan kadın ve adamı gördü. Kısa bir süre asılı kaldı bu görüntü gözlerinin önünde. Sonra, vücudu keskin bir acıyla dağlandı ve yoğun basınç altındaymış da görünmeyen bir el onu zorla yukarı doğru çekiyormuş gibi bir hisse kapıldı. Yükselmeye başladı. Kör olmuştu. Karanlıkları izliyor ve yükseliyordu…<br />Yeniden görmeye başladığı zaman karların üzerindeydi. İnce kar taneleri yüzüne dokunup eriyor, yanaklarında ıslak noktacıklar bırakıyordu. Az ilerisinde insanlar bağrışıyor, telaş içerisinde, eğri büğrü birer yığın haline gelmiş araçların çevresinde koşuşuyorlardı. Araçlardan birinden, düz siyah saçları kanla koyulaşmış bir kadınla, gözlüğü kanayan burnunun üzerinde biçimsizce duran bir adam çıkarıldı. Kalabalıktan bir kişi yolun kenarına park ettiği aracından kirli bir battaniye getirdi ve karlı yola serdi. Yaralılar battaniyenin üzerine yatırıldı.<br />Diğer tarafta ise büyük bir kargaşa ve gürültü vardı. İnsanlar anlamsız sesler çıkarıyor, aracın ön camının bulunduğu kısımdaki demir parçalarını sökmeye çalışıyorlardı. Cafer, korkuyla karışık bir şaşkınlıkla onlara yaklaştı. “Neler oluyor burada?” diye seslendi önündeki gruba. Kimse cevap vermedi veya dönüp ona bakmadı. Büyük bir çabayla işini yapan iki kişinin arasındaki boşluktan şoför koltuğuna sıkışmış olan adama baktı Cafer. Gerçekten de berbat durumdaydı adam. Ona acıdı. Fakat sonra onun kendisine ne kadar da çok benzediğini fark edip şaşırdı.<br />Yaklaşıp kalabalıktan birinin omzuna dokundu. Eli, adamın bedeninden geçip boşluğa dokundu. Korkuyla eline baktı. Sonra tekrar önündeki adama dönüp, “Arkadaş, bir baksana,” dedi.<br />Adam onu duyduğunu belirtecek bir harekette bulunmadı. “Buradayım,” dedi Cafer. “Arkandayım. Duymuyor musun beni?”<br />Sinirlenmeye başlıyordu. Zihnine müthiş bir karmaşa hâkimdi. Buraya nasıl geldiğini bilmiyordu. Biraz önce keyifle arabasını sürüyor, evine doğru seyir ediyordu. Yüreğini titreten bir düşünce beyninde sinsice dolanmaktaydı. O her şeyi açıklayabilirdi belki. Ama Cafer düşünmemeye çalışıyordu. Sahte bir bilinçsizlikle olanları kavramaya çalışıyordu. Tedirgindi ve şimdilik istediği tek şey sesini duyurabilmekti. Varken yok kabul edilmenin dayanılmaz çaresizliğini hissediyordu.<br />Ne var ki, kalabalık, arabaya sıkışmış olan ve Cafer’e çok benzeyen adamla ilgilenmekle meşguldü. Cafer bir süre sessiz kalmaya karar verdi ve kimseye dokunmamaya gayret ederek olanları izledi. Biraz sonra aceleci güruh arabadaki adamı çıkarıp yere serdikleri paltoların üzerine yatırdı. İçlerinden biri adamın üzerine eğilip iki parmağıyla boynuna dokunduktan sonra, “Sanırım ölmüş,” dedi. Titrek sesler duyuldu.<br />Yaşlı bir adam yerde yatana bakarak, “Vah zavallı pek de gençmiş,” dedi.<br />Cafer bir kez daha yerdekinin kendine ne kadar çok benzediğini düşünerek, “Evet ona çok yazık olmuş,” dedi çevresindekilere. Onu duymuş olduklarını umarak, “Garip, bana çok benziyor, değil mi?” diye ekledi.<br />Yine kimseden ses çıkmadı. Bu Cafer’in korkusunu daha da tetikledi ve onu çok sinirlendirdi. Hışımla onlara doğru yaklaşıp bağıracağı sırada, kalabalıktan birkaç kişi ayrılıp Cafer’e doğru ilerlemeye başladı. Cafer’in içinde küçücük bir umut ışığı belirdi. Onu fark etmiş olmalıydılar. Ancak, adamlar Cafer’e iyice yaklaştılar ve içinden geçip yollarına devam ettiler! Cafer sıcak bir rüzgârın içini yaktığını hissetti. Bunu tarif etmek güçtü ve belki de kendi kendine itiraf etmekten korktuklarının yakıcı ağırlığıydı bu. Onu es geçenlerden birinin, “Galiba insanımız ölülere daha çok değer veriyor,” diyen sesi duyuluyordu.<br />Cafer şaşkın ve öfke doluydu. Ölü olduğu söylenen adamın çevresindekilere, “Neler oluyor?” diye bağırdı. “Duysanıza beni! Yanınızdayım, bakın işte, hemen arkanızdayım!”<br />“Boşuna nefesini tüketme delikanlı,” dedi ince bir ses arkasından. “Ah, evet. Bu aptalcaydı, biliyorum. Onun tüketecek bir nefesi yok, öyle değil mi?”<br />“Ölüyken bile komik olmayı başarıyorsun,” dedi kalın bir erkek sesi. “Ama bundan şikâyetçi olduğumu söyleyemem.”<br />“Dünyadan kalma bir özellik olsa gerek.”<br />Gülüşmeler duyuldu.<br />Cafer arkasını dönünce, yolun kenarında duran ve üzerlerinde bembeyaz elbiseler bulunan dört kişi gördü. Biri kadın, soluk suratlı dört kişi ona bakmaktaydı. Beyaz entarilerinin altından hafifçe görülen ayakları çıplaktı. Suratları gibi renksiz, cansız bir görünümleri vardı. Yüzleri donuk ve ifadesizdi. Görünüşlerindeki ve bir anda ortaya çıkışlarındaki tüm tuhaflığa rağmen Cafer onları görmekten memnun oldu. En sonunda kendisini fark eden, hatta onunla konuşan birilerini bulmuştu. Yine de ihtiyaten, “Sizler de kimsiniz?” diye sorarak, onlara yaklaştı.<br />“Kaderlerimizin bizi savurduğu yerde buluşan bir grup yoldaşız biz,” dedi kadın, gülümseyerek. Çıkık elmacık kemiklerinin gölgelediği çökük yanakları, bu gülümsemeyle kasıldı. Dalgalı, kumral saçları beyaz entarisinin omuzlarına dökülmekteydi. “Kaderlerimizin bize çizdiği yolun sonunda buluştuk. Bu sonun başında bize merhaba demek istemez misin?”<br />Şu durumda merhaba demenin anlamsızlığını kısa bir süre zihninde ölçüp biçen Cafer, susmakta karar kıldı. Boş boş karşısındakilere bakarak konuşmalarını bekledi.<br />“Evet, yolumuzun sona erdiği noktada, ölümde buluştuk,” dedi adamlardan biri. Diğerlerine göre daha toparlak suratlıydı ve yüzü daha canlı bir renkteydi. Gözleri çukur çukur, kuyu gibiydi. “Senin için ölümün başladığı yerdeyiz, genç adam,” diye sözlerine devam etti.<br />“Ölüm mü?” diye söylendi Cafer. Bu sözcük zihninde küçük kıvılcımlar çıkararak gerçekliğini kabul ettirmeye çalışıyordu ama Cafer biraz daha çabalamakta kararlıydı. “Ölüm,” diye daha sesli bir biçimde tekrar etti. “Bakın, ölen adamdan bahsediyorsanız, evet, onun için ben de üzgünüm. Bana çok benzediğini de kabul ediyorum ama bu bir şey demek değildir ki!”<br />“Ölüm…” diye mırıldandı, toparlak suratlı olan. Gözlerinde belirgin bir ifade yoktu. “Ölüm bu sefer senin için…”<br />“Ne demek bütün bunlar!” diye kükredi Cafer. Öfkelenmişti ve bunun da faydasız olacağını hissetmesi öfkesini daha da körüklemişti. “Kimsiniz siz? Ölümden bahsediyorsunuz ve evet, haklısınız. Ölüm hemen arkamızda! İşte şu yerde yatan adamın hemen yanı başında! Burada ne aradığımı veya buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum ama buradayım ve gerçeğim, canlıyım. Ölen o adam. Gelin ve görün, işte…”<br />“Ne yazık ki daha fazla gelemeyiz,” dedi, bir diğer adam. İçlerinde en genci olmalıydı. Küçük, kibar bir yüzü vardı. Uzun boylu, mağrur duruşluydu. “Bizim dünyamız burada, bu yolun kıyısında sona eriyor.”<br />“İlerdeki tepenin eteklerinde kurulmuş olan köyün mezarlığından geliyoruz,” dedi tombul suratlı adam. Gülümsedi. “Bunu her söyleyişimde kendimi tuhaf hissediyorum. Yaşarken böyle bir söz duysam katıla katıla gülerdim herhalde.”<br />“Buna alışmalısın,” dedi kadın. “Her zaman…”<br />“Sanırım beni anlamadınız, “diyerek, araya girdi Cafer. Uzaklardan siren seslerinin geldiğini fark etti. Buna aldırış etmedi. “Belki de ben iyi anlatamadım.”<br />“Seni çok iyi anlıyoruz,” dedi toparlak yüzlü adam. “İlk başta ben de ölümü kabullenmekte zorlanmıştım. Çevremdekilere ölmediğimi, yanlarında olduğumu defalarca haykırıp durmuştum. Elbette ki bunun hiçbir faydası olmadı ve bedenim toprağa konulana dek bağırdım. Çaresiz ve öfkeliydim. Şu ana senin olduğun gibi. Beni duymadılar. Duyamazlardı. Ölülerin sesi canlılara ulaşmazdı.”<br />“Evet evet,” dedi kadın, belli belirsiz bir gülümsemeyle, “benim için de çok zor olmuştu ölümü kabullenmek. Ama benim ölümüm gerçekten feci olmuştu. Ah, bundan bahsetmek istemiyorum.”<br />“Sen de kabulleneceksin,” dedi genç olanı. “Bedenin toprağa girene kadar boşlukta kalacaksın. Zorlu bir süreç bu ama sen şanslısın; çünkü bizim gibi iyi ölülere rastladın.”<br />Yine gülüştüler.<br />Siren sesleri daha yakındaydı artık. Cafer’in zihnine büyük bir karmaşa hâkimdi ama kabul etmeye yanaşmadığı gerçeklik artık yanı başındaydı veya başından beri zaten Cafer onun kapattığı kapının gerisindeydi. Karşısında ölmüş insanlar olması başlı başına tuhaflıktı onun için. Söz konusu olan şey ölümdü ve şu anda Cafer’in yüreğini titretip beynini soğuk düşüncelerin rüzgârıyla kavuran bu sözcükten nasıl da basit ve sıradan bir şeymiş gibi bahsediyor, üstelik gülmeyi başarabiliyorlardı. Bunları düşünmek bir bakıma Cafer’i olanların bir oyun olduğu yalanına daha fazla yaklaştırıp cesaretlendiriyordu. Yine de ölümün oyunu olur mu? diye sormadan edemiyordu.<br />Bakışlarını, hiç konuşmamış olan dördüncü kişiye çevirdi. Seyrek saçlı, sivri burunlu, ince dudaklıydı. Yakışıklı olduğu söylenemezdi hiç şüphesiz. Sessizce ölü arkadaşlarını dinliyor, kimi yerlerde başını sallayıp anlatılanlara katıldığını belli etmeye çalışıyor ama konuşma gayretinde bulunmuyordu.<br />Cafer’in bakışlarını fark eden genç adam, “Evet,” dedi, “onu konuşturmak için işkence yapma gereksinimi duyuyor insan bazen. Ama bir ölüye ne kadar acı çektirebilirsin ki!”<br />“Yaşarken de konuşmaya ihtiyaç duymazdım,” dedi sivri burunlu adam, kuru bir sesle. “İnanın ölümüm de son derece sessiz oldu.”<br />“Bunu anlatmıştın,” dedi kadın. Cafer’e döndü ve “Kalp krizinden öldü o,” diye devam etti. “Evinde yalnızdı ve komşularının onun öldüğünü fark etmeleri de epey uzun sürdü. Biliyor musun Selçuk, çürümeye başlayan bedeninin başında çaresizlik içinde dolanıp durduğunu anlattığın zaman sana çok acımıştım. Bu çok kötü bir şey olmalı. Bedenlerimiz, ruhlarımıza emanet edilmiş giysilerdir ve her ne kadar onun bir gün yok olacağını bilsek de, bu yok oluşa şahit olmak çok yıkıcı olur. Aslında karşınızda çürüyen şey sizsinizdir ve yaşarken kusurlarına lanetler yağdırdığınız bu et yığınıyla aranızda kopması zor bir bağ vardır. Kendinizden nefret ederken ondan da nefret eder, kendinize layık bulduğunuz tüm güzellikleri ona da atfedersiniz. Bir bakıma siz aynada gördüklerinizsinizdir. Bu yüzden Selçuk için ölüm acı vericiydi ve bu yüzden senin için genç adam, yerde kanlar içinde yatan cesedi görmek acı ve kabul edilemez.”<br />“Ben ölmüş olamam,” dedi Cafer, hemen hemen kırılmış, üzgün bir inatla.<br />“Öldün arkadaşım.”<br />“Ölüsün ve bu gerçeği kabullenmek zorundasın.”<br />“Ölüm!.. Ne büyük bir bilinmez yaşayanlar için! Sana bir şey söyleyeyim mi genç adam? Ölmek bir yerden sonra yaşamaktan daha kolay, daha çekilir geliyor insana. Ölüyken de korkuların vardır ama bir daha ölmek gibi yıpratıcı bir korkuyla boğuşmak zorunda kalmazsın. Ölüysen, yarın, diye bir şey yoktur. Yapılması gerekenler, anlamsız koşuşturmalar, zamansız hüzünler, yorucu düşünceler, ayrıntılar ve ayrıntılarda gizlenenler yoktur. Ölüm, birçok boşluğu ve anlamı olmayan çoğu şeyi siler, sonsuzluğa gömer. Böylece yenilerine yol verir, zaman döner, hayatlar devam eder ve yine ölümde biter. Anlayacağın aslında var olan tek şey ölümdür, çünkü ölüm her şeyin sonu ve başıdır.”<br />Cafer ne diyeceğini, ne yapacağını bilemiyordu. Siren sesleri çok yakındaydı artık. Dönüp baktığında bir ambulansın kalabalığa ve kaza yapmış araçlara yaklaştığını gördü. Kar tamamen durmuştu.<br />Kalabalıkta hareketlenmeler oldu. Sinirli birkaç kişi ambulansa yaklaşıp içindekilere sayıp sövdü. Ambulanstaki hemşire ve doktorlarla öfkeli grup arasındaki kısa tartışmadan sonra bir sedye çıkarılıp ölü Cafer’in yanına getirildi.<br />“Hayır hayır,” dedi bir kişi. “O ölmüş. Önce yaralılarla ilgilenin.”<br />Sedyeyi taşıyanlar aceleyle yaralıların olduğu tarafa doğru ilerlerken, doktor geldi ve Cafer’in nabzını kontrol etti. Sonra üzgün üzgün başını sallayıp o da yaralı olanların yanına gitti.<br />“Bedeninin biraz daha dışarıda kalması iyi bir şey.”<br />Konuşan, kadındı. Cafer döndü ve soran gözlerle ona baktı.<br />“Demek istediğim,” dedi kadın, “mezara konulana kadar özgürsün fakat yine de bedenine bir parça bağlı kalacaksın. Ondan çok fazla uzaklaşamayacaksın.”<br />Cafer bir şey demedi. Arkalarından haykırışı andıran bir ses gelince, tüm ölüler bakışlarını o yöne çevirdiler.<br />Yaralı adamın üzerinde biçimsiz bir gölge yükselip kayboluyor, buna adamın boğuk feryatları eşlik ediyordu. Cafer bir an etraftakilerin onun sesini duymalarını bekledi. Fakat adamlar yalnızca yaralı kadını ambulansa taşımakla ilgileniyorlardı. Doktor, yardım etmek maksatlı, beceriksizce kadının başını kaldırmaya çalışıp işini aksatmasına sebep olan bıyıklı bir adama fırça atmakla meşguldü. Yaralı adamın bedeninden uzanan gölgemsi figürse arada kendini gösteriyor, sonra çöküp yok oluyordu.<br />“Can çekişiyor,” dedi Selçuk ismindeki, sessiz adam. “En kötüsü budur. Çabucak ölebildiğin için şanslısın.”<br />“İki dünya arasındaki boşlukta savrulmak berbat bir durumdur. An azından öyle olduğu söylenir. Ölüler âleminin karanlık yüzüyle fani âlemin sıcak yüzü arasında dönüp durursun ve her iki tarafta da seni çağıranlar vardır. Hangi çağrıya kulak vermen gerektiğini bilemez, hangisinin iyi olduğu konusunda bir fikir yürütemezsin. Boşluktasındır. Geçmişin ve geleceğin yoktur.”<br />Cafer, öldüm, diye geçirdi içinden. Garip bir duyguydu. Kendini hâlâ yaşıyormuş gibi hissediyor, yaşayan dünyada var olmasının bundan sonraki imkânsızlığını düşününce, fani hayat ona çok uzak görünüyordu. Ailesi, sevdikleri uzaktaydı artık. Geceler ve gündüzler geçmişte kalmıştı, güneşin doğuşunu izleyip geçen günün ardından hayıflanmak yoktu. Cafer ilk anda bunları düşünüyordu. Yaşam buydu çünkü; yaşam geçmişlerin ardından hayıflanmak, onları özlemekti. Yaşam hep bir özlemdi…<br />Cafer günahkârdı. Yaşarken her şeyi eğlencelik görmüş, bulunduğu andan ötesini çoğu zaman düşünmemişti. Ölümün gerçekliğini yadsımamıştı ama ona göre insan, kendisine biçilen an kadar kısa ömrün her dakikasını mutlu geçirmeli, bunları da özlemlere katık etmeliydi. Ne var ki, eğlenmenin ve mutlu bir yaşam sürmenin günah işlemekle olan bağlantısının ayrımına varamamıştı.<br />Yaralılar ambulansa taşındıktan sonra ambulans şehre doğru hareket etti. Yaralı adam kaldırılırken Cafer’in arkasındaki kadın, “Büyük ihtimalle ölmeyecek,” dedi. “Yüzü fani dünyaya daha yakındı.”<br />Cafer’in cesedi yerde yatmaya devam ediyordu. Ambulans görevlileri yaralılarla ilgilenirken, Cafer’in üzeri gazetelerle örtülmüştü. Cafer buna çok üzüldü. Kendi yüzünü bir daha görmeyecek olmanın hüznüydü bu. Ölü kadının dediği gibi; bedenimizle aramızda kopması güç bir bağ vardı. Ve yaşarken, Cafer için, aynalar en değerli eşyalar olmuşlardı…<br />Cesedin başında bekleyenlerin bir kısmı sıkılıp olay yerinden ayrıldı. Geride kalan birkaç kişi kendi aralarında konuşarak, hurda araçların çevresinde dolanmaktaydı. Cafer bir süre gazeteler altındaki bedenine bakıp bir şey düşünmemeye çalıştı.<br />“Arkandan ağlayacaklar,” diyen bir ses duyuldu gerisinden. Cafer bakışlarını bedeninin üzerinden çekip arkasını döndü ve genç olana baktı.<br />“Komik gelebilir ama ben de ölümün arkasından ağlamıştım,” diyordu genç olan. “Gözümden hiç yaş gelmemesine rağmen ağlamış, insanların benim hakkımda neler düşüneceklerini merak etmiş ağlamaya devam etmiştim.”<br />“Aslında günahlarına ağlamıştın,” dedi tombul adam. “Hataların, acıların, pişmanlıkların için ağlamıştın. Öldükten sonra insanın ilk yüzleştiği şeyler bunlar oluyor hiç şüphesiz. Biz cezalarımızı çektik; en azından şimdilik. Dünyanın sonunu bekliyoruz ama bu bekleyiş de bir sınama bizim için. Ben beklerken, dünyada ne kadar da boş yaşamış olduğumu fark ettim. Ölünce dünyanın pek değerinin olmadığını anlıyorsun. Sana tekrar yaşama hakkı verilse bile döneceğin yerin gene ölüm olacağını bildiğin için belki de. Yorucu ve kısır bir döngü bu.”<br />“Yaşam gereksiz bir uğraşı,” dedi kadın. “Yaşarken tek zamanın içinde bulunduğun zaman olduğunu düşünüyorsun ve o hızlı değişimin, akışın ayırdına varamıyorsun. Sonra her şey bitiyor ve bu son, geride kalanları anlamsız kılıyor.”<br />“Ölüm zamana eşlik ediyor,” dedi az konuşanı. “Eskilerin yerini yeniler dolduruyor ve yaşamla ölüm arasındaki dünya dönmeye devam ediyor. Biz bu dünyanın bilinmeyen tarafındayız. Şimdi gitmek zorundayız…”<br />“Sen, ölümünün yankılarına tanıklık etmek için bir süre daha dışarıda kalacaksın ama bizim geri dönme vaktimiz geldi.”<br />“Gülünç olmasa kendine iyi bak diyeceğim.”<br />“Bu çok gülünç.”<br />“Sana hak veriyorum.”<br />Geri döndüler ve karla kaplı tarlalardan geçerek, uzaktaki tepenin eteklerinde silik bir görüntüden ibaret olan köye doğru ilerlediler.<br />Biraz sonra polisler geldi. Polis arabasının siren sesleri karlı akşamüzerinde yankılandı. Onların hemen ardından gelen başka bir ambulansın homurtuları duyuldu. Cafer’in cenazesi ambulansa konuldu. Araç hareket edince Cafer’in bedeni, ruhunu kendine çekti. Kadın, “Yine de bedenine bir parça bağlı kalacaksın,” demişti. Cafer, bedeninin gerisinde sürüklenirken, başını çevirip geriye baktı.<br />Karla kaplı arazide ölü ayak izleri uzanıyordu sonsuzluğa doğru…<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5700169396964793290-61990841857702770?l=kadimgultekin.blogspot.com'/></div>Kadim Gültekinhttp://www.blogger.com/profile/13800212415838302822noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-5700169396964793290.post-84373352029869711242007-07-08T01:59:00.000+03:002007-07-14T06:32:17.197+03:00Sisli Gece<a href="http://bp0.blogger.com/_yjhDZQtEiKU/RpAbz_mrGnI/AAAAAAAAAAU/sBreXad0C4o/s1600-h/Resim3.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5084594559362210418" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 192px; CURSOR: hand; HEIGHT: 179px" height="206" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_yjhDZQtEiKU/RpAbz_mrGnI/AAAAAAAAAAU/sBreXad0C4o/s320/Resim3.jpg" width="299" border="0" /></a> Bekir, kısa bacaklı, eğrilmiş, paslanmış borulu, üstten kapaklı küçük sobasına bir odun daha atıp sobanın küllerini karıştırdı. Odun küllerin arasında canlanan alevlerin arasında kaybolurken kapağı kapattı. Sosyetik apartmanların birinin çöplüğünden bulup zorlukla derme çatma kulübesine yerleştirdiği, döşemeleri sökülmüş koltuğa yaslandı. Sobanın kapağının dar aralığından sızan, alevlerin turuncu ışığını izledi bir süre. Sonra gözleri ağırlaştı, yorgun bedeni boşaldı ve kısa bir uykuya daldı.<br />Uyandığında soba sönmüş, üzerine aldığı battaniyeye rağmen bedeni uyuşmuştu. Çorapsız, nasırlaşmış ayakları açıkta kaldığı için resmen soğuktan katılaşmış, taşlaşmıştı. Battaniyeyi kenara çekerek sobaya doğru yanaştı. Kapağı kaldırıp sobanın kenarındaki maşayı aldı ve iyice sönükleşmiş olan külleri diriltmeye çalıştı. Közler hafiften parlamaya başlayınca, birkaç odun daha atıp kapağı kapattı. Eski koltuğun üzerindeki battaniyeyi aldı. Kulübenin köşesine yaptığı saman yatağın üzerine serip arasına girdi. Aylar önce, bir mağazanın açılışında ücretsiz dağıtılan yastıklardan güç bela kaptığı, şu an kirden görünmez olan ve çok kötü kokan yastığa başını koydu. Keçeleşmiş uzun saçları yanaklarına, uzun zamandır kesmediği sırnaşık sakallarının üzerine döküldü. Saatin gece yarısını geçtiğini, küçük kulübenin naylon camının hemen kenarında duran sehpanın üzerindeki, bitmek üzere olan mumun zayıflamış alevinden anladı. Bir gün daha geçmişti. Birkaç dilim ekmekle ve pazaryerinden topladığı ezilmiş domateslerle teselli etmeye çalıştığı midesinden gelen garip seslere aldırış etmemeye çalışarak gözlerini yumdu. Uyuyacaktı. Uyumaktan başka çaresi yoktu. Uzun kış geceleri kapıdaydı. Soğuk ve karanlık geceler uyumadan nasıl geçerdi?..<br />Mumun ışığı iyice zayıflayıp da hafif bir titreyişle söndüğü zaman hâlâ uyanıktı. Sobanın başında kestirdiği için pişman oldu. Böyle durumlarda tekrar uyuması zor oluyordu. Uyuyamamak yıpratıcıydı. Uyurken uyuşan beyin, uyanık olduğu zaman huzursuzluk veren düşüncelerle doluyor, insanı geçmişin ulaşılmaz ve boğucu enginliğine savuruyordu. Bekir için uyku, düşüncelerden, anılardan kaçıştı. Geçmişini hatırlamaktan korkuyordu. Zaten seneler, anıların insanın ruhunu kemiren birlikteliğiyle hızlı ama acımasız bir şekilde geçmiş, bedenini de törpülemiş, yaşlandırmış, takatsiz bırakmıştı. Kaderi onu acılarla sınamış, kavurmuş, geride kalansa adının başına eklenen ‘deli’ lakabı olmuştu. Bekir, delirmiş olayı isterdi. Seneler boyunca hep bunu dilemişti aslında. Delirmek, yaşadığının bile farkına varmamak, galiba en iyisiydi.<br />Uyumak için zorla sıktığı gözleri ağrıyor, anılar zorla zihnindeki sisli koridorlara, boşluklara doluşuyorlardı. Bekir, korkuyordu. Yaşanmışlıkların içindeki alevleri daha da körüklemesinden korkuyordu. Bu öyle bir alevdi ki, yıllar boyunca söndürememiş, içinden söküp atamamıştı. Onu sokaklarda, köprü altlarında, defalarca yapılıp yıkılan kirli, rutubetli kulübelerde yaşamaya mahkûm kılan bu alevden, bu yangından kurtulamamıştı. Ruhunun daha fazla örselenmesinden korkuyor, en çok da acıları derinleştikçe, özlemlerinin artması tedirgin ediyordu onu. Bazen başına gelecek en kötü şeyin ölüm olacağını ama bunun da aslında bir çözüm, bir kurtuluş olduğunu düşünüyordu. Çelişkilerin kıskacında kıvranıyor, hayatında çelişkilere yer olmadığını, olmaması gerektiğini düşünüp bu anlamsızlıklarla boğuşuyor ve nihayetinde kendini oyalamaktan daha ileriye gidemiyordu.<br />Gözlerini açtı. Odadaki koyu karanlıktan ötesini göremedi ilk başta. Sonra gözleri karanlığa alıştı. Yatakta doğruldu. Uyuyamıyor ve düşünmekten çekiniyordu. Yine de farkında olmaksızın elini, kolları yamalı ceketinin cebine atıp avucuna sığacak büyüklükte, kalp biçimli bir nesne çıkarması, eski düşüncelere karşı koyamayışının göstergesiydi. Avucuna huzur, aynı zamanda acı verici bir soğukluk yayan nesne, onun için canından daha önemliydi. O, elinde kalan tek şeydi. Yıllar önceki uğursuz gecenin sinsi karanlığından sıyrılıp gelen tek şeydi… O, en sevdiğinden geriye kalandı…<br />Keşke yanımda olabilseydin, diye geçirdi içinden. Sen olsaydın ben bu hallere düşer miydim?..<br />Soba sönüp canlı soğuk kulübenin tahta duvarları arasından yayılmaya başlarken, huzursuz bir uykuya daldı…<br /><br />* * *<br /><br />Sabah kalktığında gün çoktan ışımış, şehrin arka sokaklarındaki durgun canlılık kendini göstermeye başlamıştı. Bekir için yeni bir gün, yeni bir bilinmezdi. Uyandığı andan hava kararana, gölgeler sokaklarda hüküm sürmeye başlayana kadarki süreç, bir boşluktu. Onun günlük hedefleri, planları yoktu. Olması mümkün değildi. Amaçları da sevdiğiyle birlikte seneler önce yok olmuştu. Yalnızca karnını doyurmak, uyuyup bir sonraki günü beklemek için yaşıyordu. Bu, çoğu zaman hayvanca bir varoluş gibi geliyordu ona. Fakat bu durumun önüne geçecek gücü ve sebebi yoktu.<br />İhtiyacını gidermek için kulübeden çıkıp yokuşun aşağısındaki camiye gitti. Oraya gidişi de hayatta kalabilme oyununun bir parçasıydı. İbadet etmeye yüzü yoktu. İnançlıydı ama inancının gereklerini hiçbir zaman yerine getirmemişti. Savrulmuştu. Bir yerden sonra geleceğin ve ölümün ötesinin bir anlamı kalmamıştı. Şimdi camiye gidiyordu. Önce tuvalete gidecek sonra da bahçedeki çeşmelerden birinde elini yüzünü yıkayacaktı. Bunlar, günü atlatmanın ilk aşamasıydı. Parasız ve güçsüz bir kimlikle sokaklarda dolaşıp karnını doyurmaya çalışması, işin en zorlu ve utanç verici kısmıydı. Utanç vericiydi çünkü, paran yoksa dilenmek zorundaydın. Dilendikçe aşağılanmaya, aşağılandıkça, benliğini tahrip eden çaresizliğe göz yumup acı çekmeye mahkûmdun. Ne yazık ki, hayat adaletli ve kolay değildi.<br />Camiden çıktıktan sonra yakındaki bir caddeye sapıp dükkânların önünde gezinmeye başladı. Açtı, bir şeyler alacak parası yoktu. Cuma namazları sonrasında, başını eğip yüzünü saklayarak dilendiği anlar dışında da pek parası olmazdı. Parasızlık insanı çok çeşitli çözümler üretmeye itiyordu ancak bunlar da çoğu zaman başa bela olacak sonuçlar doğuruyordu. Hırsızlık gibi. Bekir de hiç şüphesiz hırsızlık yapmıştı. Bunu kendine, yıkılmış gururuna yedirememişti. Yeni de yeri geldiğinde çalmak zorundaydı. Belki gene çalacaktı…<br />Bugün şanslıydı. Hayırsever bir fırıncı, önceki gün yaptığı çörekleri evsizlere ve fakirlere dağıtıyordu. Eski fırının önünde birikmiş olan kalabalığa karışıp kendi payını beklemeye başladı.<br />Soğumuş ve biraz da bayatlamış olan çörekler yine de lezzetliydi. Bekir’i daha çok karnını doyurmak ve günü kotarmak ilgilendiriyordu. Çöreğini yiyerek, kulübesinin yolunu tuttu.<br />Kulübesine çıkan yokuşu tırmanmaya başladığında kulağına birtakım gürültüler çalındı. Makine homurtuları, metal gıcırtılar, birbirine karışan insan sesleri… Ne olduğunu anlaması zor değildi. Bu gürültüye aşinaydı. Telaşla yokuşta koşmaya başladı. İçini saran, temelde evsiz kalkma korkusuydu. Ama daha derinlerde başka bir şeyin tedirginliğini sezinliyor, ne olduğunu çıkaramıyordu.<br />Onun ne olduğunu hatırlayınca, “Olamaz!” dedi, titrek bir sesle. Çok değerli eşyasını yastığın altında unutmuştu.<br />Yokuşu tırmanınca, bir kısmı takım elbise, bir kısmı işçi tulumu giymiş bir kalabalığın, neredeyse hareketsiz bir şekilde izlediği büyük bir iş makinesi, Bekir’in inşaatlardan topladığı tahtalarla yaptığı biçimsiz kulübeyi yerle bir etmişti. Sorgusuz sualsiz, içindekileri umursamadan, hırsla… Bekir haykırarak, kulübenin yıkıntısına doğru koşarken, greyder enkazı sürükleyip yığın haline getiriyordu. Orda Bekir’in geçmişinin, hayallerinin, sevgisinin tek sembolü vardı. Bekir’in içi nefretle doluydu. Hayatta çok şey kaybetmişti ama elindeki son varlığı kaybetmeye tahammül edemezdi. Takım elbiseli adamların ona doğru uzanan elleri arasından sıyrılıp hızla kulübeden geri kalanlara koştu. Önüne çıkıp onu durdurmaya çalışanları kenara savurup koşmaya devam etti. Arkasındaki güruhtan telaşlı ve ürkek sesler yükseldi.<br />Kulakları, kullandığı büyük iş makinesinin homurtusuyla dolan adam için, arkasından gelen sesler belirsiz bir mırıltıydı. Greyderi yıkıntıya doğru sürerken kendini ciddiyetle işine vermişti. Bu yüzden, bir anda önüne fırlayan adamı çok geç fark etti. Kullandığı araç, iştahlı homurtular çıkaran bir devdi…<br />Bekir’in tek düşündüğü, tozlu yıkıntıların arasında kalana ulaşabilmekti. O, mirası, yaşamı, olmayan geleceğiydi… Ölesiye sevdiği kadındı…<br />Greyderin dişli tekerlekleri Bekir’in üzerine kapanırken, korku ve üzüntü dolu nidalar yükseldi…<br /><br />* * *<br /><br /><em>Genç adam heyecan içerisinde zile basıp bekledi. Kapının gerisinden gürültüler gelince, içini saran heyecan büyük bir coşkuya dönüştü, yüreğinde her zamanki çocuksu sevinci hissetti. Okul yıllarında, onu sınıfının önünde etrafına gülücükler saçarken gördüğü zamanlarda duyumsadığına benzer buğulu bir boşluk hissi şu anda içini yakıyordu. Cebindekini kontrol etti. Anahtar yuvasında döndü.<br />Kapının aralığında, siyah, bedeni saran bir elbise giyinmiş son derece güzel bir kadın belirdi. Adama gülümseyip yumuşak, su gibi duru bir sesle, “Hoş geldin,” dedi. Omuzlarına dökülen, sarıya boyalı, röfleli saçları vardı. Yüz hatlarına oturmuş, olgun bir ifade hâkimdi. İnce dudakları zarafetle kıvrılıp pürüzsüz yüzüne ışıltılı bir gülümseme yaymıştı. Kaşları düzgün, rimel sürdüğü uzun kirpiklerinin çevrelediği siyah gözleri cezbedici bir derinliğe sahipti. Kadın, ay ışığı kadar parlak ve büyüleyiciydi…<br />Genç adam, onun karşısında erimekten, gölgesinin düştüğü yerde kaybolmaktan korkar gibi telaşlı ve tedirgindi. Kadının sade, siyah elbisesinin hafif bir dekolteyle açıkta bıraktığı gerdanına bakıp getirdiği şeyin ona çok yakışacağını düşündü. Sonra çabucak gözlerini kaçırdı.<br />“İçeri girsene,” dedi kadın.<br />Ayakkabılarını çıkarıp kadının açtığı kapıdan içeri giren adam, çok şanslı olduğunu düşündü. Bunu çok kez düşünmüştü.<br />Evin zevkle döşenmiş, geniş salonuna geçti ve koltuklardan birine oturdu. Midesinin çevresini sarıp sarmalayan canlı heyecandan bir türlü kurtulamıyor, kadına hediyesini vermek için sabırsızlanıyordu. Ona çok yakışacaktı ama zaten o, taşıdığı her şeyi zenginleştirecek büyülü bir güzelliğe, engin bir zarafete sahipti…<br />“Nasılsın?” diye sordu kadın. “Umarım iyi bir gün geçirmişsindir.”<br />Gözlerinde öyle bir pırıltı vardı ki, adam ona bakarken konuşamayacağını sandı. Ancak gözlerini kadının gözlerinden ayıracak gücü de yoktu.<br />“Çok iyiyim,” dedi. Sesi netti ama kadının da sezdiği o tanıdık heyecanla perdelenmişti.<br />Kısa bir sessizlik oldu. Genç adam, henüz erken olduğunu düşünmesine rağmen hediyesini verecekti. Daha fazla sabredemeyecekti. Meramını anlatmak için bir basamaktı vereceği hediye. Beklediği gün gelmişti.<br />“Yıllar önce,” dedi, “evet, çok uzun yıllar önce büyükbabam eski bir binanın yıkıntıları arasında çok değerli bir mücevher buldu. Küçük, kalp biçiminde, incelikle işlenmiş bir safirdi bu. Okyanuslar kadar engin bir maviliğe ve yıldızlar kadar zengin bir ışıltıya sahipti. Büyükbabam ondan kimseye bahsetmedi. Belki de onu kaybetmekten korktu. Fakat bir gün, yüreğinde ona biçtiği bütün değere rağmen, mücevheri sevdiği kadına verdi ve ona sevgisini, kalbini verdiğini söyledi. Haklıydı. Nerden geldiği bilinmeyen mücevher onun için sevgi kadar değerliydi ve aslında sevgisiydi. Onu taşıyabilecek tek kişinin de yüreğine bu yüce sevgiyi nakşeden kadın olabileceğini düşündü. Çok uğraşmış, mücevherini incitmekten korkarak ona parlak, gümüş bir zincir takmayı başarmıştı. Zinciri sevdiği kadının boynuna geçirirken, ‘Bu, sevgimizin tek sembolü olacak,’ dedi.<br />“Büyükannem (artık öyleydi) bir kış gecesi aniden öldü. Geride kalan, yıllar boyu bitmeyen bir sevgiyle zenginleşmiş olan safir kalpti. Büyükbabam ölmeden önce onu babama verdi. Babam mücevheri taşıyacak kadar güçlü değildi çünkü ona sahip olabilmek, onu benimseyip kabullenmek için gerçek sevgiye ulaşmak gerekti. Onu hak etmek için, acı çekmeli, aşk tezgâhında dokunmalı, işlenmeli, yenilenmeli ve onunla bütünleşmeliydin. Babam onu hak edemedi ama tabii ki sevmek onun da elinde değildi. İnsan istese sevemezdi. Aşkın rüzgârı sürüklemezse şayet…<br />“Safir kalp şimdi bende…” Genç adam elini cebine atıp mücevheri çıkardı…<br />Adamın karşısındaki koltukta oturan kadın, ayağa kalktı ve yaklaşıp kendisine uzatılanı aldı. Adam da ayağa kalktı. Kadının siyah gözlerindeki büyülenmiş ifadeyi süzdü bir süre. Kendine böyle bir güzellik bahşettiği için Allah’a şükretti.<br />Safir kalp kadının elindeydi ve pencereden sızan gün ışığında göz alıcı bir şekilde ışıldıyordu. Mavi bir deniz gözlerinin önünde titreşiyordu.<br />“Bu… bu çok güzel!..” dedi kadın.<br />Adam gülümseyerek, “Senin boynunda dünyadaki tüm mücevherlerden daha değerli olacak, daha büyük bir güzellik kazanacaktır,” dedi.<br />Kadının elinden kolyeyi aldı. Arkasına geçip kadının boyalı olan ama saf bir güzellik taşıyan saçlarını kaldırdı ve kolyeyi taktı. Kadından yükselen parfümün kokusunu içine çekti. Adeta bütün güzellikler onda can buluyordu.<br />“Bu,” dedi adam, “sana olan sevgimin tek sembolü olacak. Onu ölene kadar üzerinde taşıyacaksın.” Kadını kendine çevirdi. Yüzündeki doyumsuz güzelliğe bir kez daha hayran kaldı ve başından beri söylemeye niyetlendiği sözcükleri mırıldandı:<br />“Benimle evlenir misin?”<br /></em><br />* * *<br /><br />Haluk yavaşça uyandı. Biraz önce gördüğü rüyanın canlılığını yaşamaya devam etmek istercesine, uzun süre yatak odasının karanlık tavanına baktı boş boş. Uyumak, gördüğü rüyaya kaldığı yerden devam etmek ve rüyadaki kadının güzelliğine doymak istiyordu.<br />Gözlerini kapattı. Kendini koyverecek, dalıp gidecekti. Fakat tam tersine zihni açılıyor, rüyasındaki tarifi zor gerçeklik uçup gidiyordu. Görüntüler silikleşti, kadının güzel yüzü puslandı, genç adam sislerin arasında gözden kayboldu. Haluk gözlerini açtı ve odanın karanlığını seyre devam etti.<br />Birkaç dakika boyunca düşünmeden, hareketsizce yattı. Sonra uzanıp yatağın yanındaki lambayı yaktı. Lambanın solgun ışığı, komodinin üzerindeki saatin, sabahın üçünü gösteren kadranını aydınlattı. Doğruldu. Uykusu tamamen kaçmıştı. Hemen uyumakta zorlanacağını biliyordu. Bir rüya görüyordu ve rüyadaki her şey, kesintisiz bir film misali, doyasıya izlenebilirdi. Midesinin etrafında tuhaf bir boşluk dönüp duruyordu. Kadının yüzünü hatırlamaya çalıştı. Gözünün önüne gelen bir yığın görüntü arasında o yoktu. Adam içinde çevrilen boşluğa garipsedi. Hiç böyle hissetmemişti.<br />Yatağının kenarındaki yünlü terlikleri giyip yatak odasından ayrıldı. Salonu geçip büyük mutfağa yöneldi. Belki de acıkmıştı!..<br />Evi tek kişiye şatafatlı bir zenginlik katacak kadar büyüktü. Haluk Demir’in şu andaki tek servetiydi ve ilerde kuracağı aileye huzurlu bir yuva olacaktı.<br />Biraz süt ısıtıp birkaç kahvaltılık çıkardı. Gecenin bir vakti yemek yemek âdeti değildi ama çok da umursamıyordu. Hayatı biraz da olduğu gibi yaşamak istiyordu.<br />Gece yarısı kahvaltısına başlamaya hazırlanırken, bir ses duydu. Başta ne olduğunu kestiremedi. Sonra düzenli ritimler halinde devam eden boğuk vuruşlar olduğunu fark etti ama elbette ki, bu da onun için fazla bir anlam ifade etmiyordu. Bunun, geceleri yatmadan sokaklarda dolaşan evsizlerin sıradan gürültüleri olduğuna kanaat getirip dikkate almamaya karar verdi. Yemeğini yemeye devam etti. Gürültülerin uzaklaşıp kaybolmasını bekledi.<br />Beklediğinin tersine kulağına çalınan tok vuruşlar devam etti. Hatta biraz da yakınlaşmış gibi geldi ona. Yemeyi bırakıp kulak kesildi. Nefes almamaya bile gayret ederek dinledi. Seslerin sokaktan değil, tek katlı evinin bahçesinden geldiğini fark etti.<br />Merak ve kabullenmeye yanaşmadığı bir korkuyla (aslında tedirginlikle - bu biraz daha cesaret vericiydi) ayağa kalktı. Mutfaktan çıkıp ağır adımlarla salona geçti. Pencereye yaklaşırken, bir yandan da dikkatle dinlediği sesin anlamını çıkarmaya çalışıyordu. Salonun lambasını yakmayı düşündü. Ama sonra dışarıdakinin ( tabii bir insan veya bir kedi yahut bir köpekse ve tabii başka çok da ihtimal olmadığına göre) dikkatini çekmemek için bundan vazgeçti. Pencerenin önüne gelip tül perdenin gerisinden, sokak lambasının bahçeye sızan yapay ışığında, gürültünün kaynağını görmeye çalıştı.<br />Bahçede, kıştan önce dikilen meyve ağacı fidanlarının kenarında, elindeki kazmayı hırsla sallayarak toprağı eşen bir adam vardı. Hafiften kırlaşmaya başlamış gür, dalgalı saçları ve uzun sakalları suratını çevreliyor, gölgeliyordu. Kıyafetleri tamamen pejmürdeydi. Paçavraya dönmüş yırtık pırtık ceketi ve çamur rengi keten pantolonuyla soluk ve kirli bir suretti. Sokak lambasının pintice bahçe duvarının gerisinden sızdırdığı ışığının altında solgun bir görüntüydü.<br />Haluk, gecenin bir vakti elinde kazma kürekle bahçesini işgal etmiş olan bu adama bir anlam veremedi. Bahçenin bereketsiz topraklarını kazmasındaki amacı anlamak güçtü. Hatta bu durumu anlamlandırmaya çalışıp kafa patlatmak bile saçmaydı. Kimsin be adam? diye içinden geçirirken, sinirli sinirli gülümsediğini fark etti. Suratında çiçeklenen (dikenlenen mi demek gerek?!) gülücük bir anda soluverdi. Uzanıp perdeyi kenara çekerken, yabancıya ne söyleyebileceğini düşündü. Nedense isimsiz bir heyecan içinde bulutlanmaya başlamıştı. Perdeyi çekip camı açtı ve adama seslenmek için başını camdan dışarı uzattı. Fakat camda öylece kalakaldı…<br />Bahçede kimse yoktu. Fidanların yapraksız, ince dalları hafifçe esen rüzgârda sallanıyordu. Camın gerisinde yalnızca gece vardı…<br />Haluk, iyi uyuyamadığını ve yorgun zihninin ona salakça oyunlar oynadığını sandı. Buna inanmak istedi zira mantıklı bir açıklama getiremiyordu olanlara. Adamın üzerinden bakışlarını ancak birkaç saniye çekmişti. Adam Haluk’u fark etmemiş gibiydi çünkü sadece işiyle ilgileniyordu ve Haluk’u görüp bir anda sıvışması olanaksızdı. Haluk ona bakmazken bile kazma sesleri gelmeye devam ediyordu. Yabancının kaçıp kazma ve küreğin kaldığı yerden işlerine devam ettiklerini düşünmekse gerçekten aptalcaydı ama düşünüyordu işte!..<br />Bir süre boş bahçeyi izleyip içeri girdi. Yanındaki koltuğa oturdu. Başını koltuğun arkalığına koyup gözlerini kapadı. Düşünmemeye çalışıyordu. Yatıp uyuyacak, sabah kalktığında bu geceyi unutmuş olacaktı.<br />Koltuktan kalktı. Yatak odasına doğru ilerlediği sırada evin kapısı gürültü bir şekilde vurulmaya başladı. Kapı telaşlı bir istekle yumruklanıyor, düzensiz tıkırtılara zilin kesik ve tiz sesi eşlik ediyordu. Normalde bile gecenin bir vaktinde kapının bu şekilde çalınması tedirginlik verici bir durumken, Haluk’un bahçede gördüğü adamla kapıdaki sert vuruşları birleştirmeye çalışan zihni katılaşmış gibiydi. Antreyi geçip dış kapının önüne geldi. Kapı şiddetli bir şekilde sarsılıyordu.<br />Haluk, gürültünün arasından sesini duyurmaya çalışarak, “Kim o?” diye seslendi. Sesi titrek ve belirsizdi ama o anda kapı vuruşları kesildi. Etrafa tekinsiz bir sessizlik yayılmaya başladı.<br />Haluk tekrar, “Kim o?” diye seslendi. Hiç uyanmamış olmayı diliyordu. O, olanları anlamlandıracak kadar geniş bir hayal gücüne sahip değildi. Hayatı kıt gerçekliklerle çevrilmiş basit bir hayattı. Zamanında okul ve ev, şimdiyse iş ve ev arasında gidip gelen yaşamı monoton fakat ona göre huzurluydu. Kendini zorlayıp uyuyacak, biraz önce de umduğu gibi her şeyi unutacaktı.<br />Kapıyı açmaya cesareti yoktu. Bir süre daha herhangi bir ses gelmesini bekleyerek tekdüze nefes alışverişlerinin bozduğu sessizliği dinledi. Hiçbir şey yoktu.<br />Hızlı adımlarla yatak odasına döndü. Mutfağın ışığını bile söndürmeye üşenmiş, çabuk karar verip yerine getirmek istemişti. Yatağa girdi, gözlerini kapattı, zihnine doluşmaya çalışan görüntülerin önünü kesmeye çalıştı.<br />Gariptir ki, çok zorlanmadan uykuya daldı…<br /><br />* * *<br /><br /><em>Gerilerden gelen ses anlatıyordu: “O yalnız, fakir, çaresiz bir adamdı…”<br /><br />Genç adam, şoför koltuğunda hafiften doğrularak, gözlerini kıstı ve sislere bürünmüş, sinsi gecenin altında dümdüz ilerleyen yolun ilerisini görmeye çalıştı. Dikkatle kullandığı aracın hızını biraz düşürdü. Şoför koltuğunun yanındaki koltukta oturan kadın, endişeli bir şekilde bakışlarını adama çeviriyordu arada sırada. İkisi de konuşmuyordu. Kadının geniş yakalı, tüylü paltosunun açıklığından, boynundaki mavi safir kalbin ışıltısı yansıyordu.<br /><br />“…çocuklar deli diye korkarlardı ondan. Anneler çocuklarının ona yakın durmasından çekinirlerdi. Ama elbette ki o deli değildi. Kim demişti bunu istemediğini?..”<br /><br />Yol uzuyor, zaman huzursuzluk verici bir yavaşlıkla ilerliyordu. Yolu saran sisler daha da yoğunlaşmış, sanki katılaşmıştı. Genç adam sislere çarpmaktan korkar gibiydi.<br />Kadın, donuk bir ifadeyle aracın ön camının ilerisindeki beyaz denizi izliyordu. Bazen sislerin arasından hayalet gibi yükselen bir suret gördüğünde, biraz rahatlıyor sisin dağılmaya başladığına inanıyordu.<br />Bir minibüs onları sollarken tedirgindiler…<br /><br />“…kimi zaman aksi, çoğu zaman hırpanî bir adamdı. Onun güzel giysiler alacak parası yoktu. Onun için paranın bir önemi yoktu…”<br /><br />Genç adam bir sigara yakmayı düşündü ama sigarasının olmadığını hatırlayınca biraz sinirlendi. Bunun yerine radyoyu açıp ortamdaki gereksiz gerginliği dağıtmaya çalıştı.<br />Arabanın içine yayılmaya başlayan hoş melodiler, aksi sessizliği yok etti, hükmü altına aldı. Kadın, müziği duyunca rahatlamış gibi katı duruşunu bozdu. Gevşeyip koltuğa iyice yaslandı.<br />Adamsa zihninde peyda olmaya başlayan uyuşuklukla boğuşurken, bir an önce eve varmayı istiyor, beyaz gecenin ürpertici sonsuzluğu sinirlerini bozuyordu.<br /><br />“…kış ayazlarında titreyerek yaptığı derme çatma kulübelerdeki yaşamı, geride bıraktığı yıllar kadar soğuk ve acı vericiydi…”<br /><br />Radyoda güzel, rahatlatıcı şarkılar çalıyordu. İkisi de müziğin dinginliğine ve sakinleştirici tınısına kapılmışlardı. Adam, yanındaki kadının varlığından huzur buluyor, kadınsa dışarıdaki huysuz geceye rağmen sevdiğinin yanında kendini güvende hissediyordu.<br />Sis biraz dağılmıştı. Bir dönemeci dönerlerken genç adam önünü daha net görebildiğini fark etti.<br /><br />“…kendini kaybetmiş, bulmaya gücü yetmemişti. Onu diriltecek olan şey sevgisiydi ama o da küçük bir cam parçasına gizlenmişti…”<br /><br />Esen hafif rüzgârda dağılan sis, sonradan tekrar koyulaştı. Huzur bozucu beyaz yoğunluğu sardı yeniden adamın kullandığı aracın çevresini.<br />Adam tam olarak nerde olduklarını kestiremiyor, eve ne kadar kaldığı konusunda herhangi bir fikir yürütemiyordu.<br />Radyoda yeni bir parça çalmaya başladı.<br />Kadın ve adam hâlâ konuşmuyor, müziğin büyülü ritmiyle, arabanın boğuk homurtularının yabancı birlikteliğini dinliyorlardı. Kadın uykusunun geldiğini hissediyordu. Uyumayacaktı. Eve az kalmış olmalıydı.<br />Sislerin arasında iki ışık topu parlamaya başlayınca bunu umursamadı, anlamlandıramadılar. Parlayan iki gözü andıran şeylerin, sislerin gerisinde karanlık bir siluetten ibaret olan büyük yük kamyonunun ön farları olduğunu anlamaları da biraz zaman aldı. Ters yönde kendilerine doğru gelen kamyonu fark eden kadın, “Dikkat et!” diye bağırdı.<br />Kamyonun ışıldayan farları, ölümün emanet aldığı gözleriydi.<br /><br />“…yıllardır sevdiği, birkaç günlük karısıydı. Ölüm adam seçmiyor, ecel ertelenemiyordu. Fakat o bunu kabullenemedi, acıların, özlemlerin arasında kayboldu…”<br /><br />Gece, karanlık yüzünü beyaz sis denizinin ardına gizlemişti. Olanlardan sorumlu tutulmaktan korkar gibi, iyice sinmişti beyazlığın arkasına. Haklıydı. Ölümün acımasızlığı yüzünden yargılanmaktan, iftiraya uğramaktan bıkmıştı. Bu sefer ölüme eşlik eden o uğursuz sisti…<br />Genç adamın bedenini acılar kavuruyor, etrafını sarmış olan sis beynine doluşup onu uyuşturuyordu. Buz gibi soğuk zeminde yatıyor, sislerin ve acıların kirli denizinde boğulurken sesini duyurmaya çalışıyordu.<br />“Nerdesin?.. Sevgilim…”<br />Büyük bir çabayla yattığı yerden ileri uzattığı elleriyle sert zemini yokladı. Sevdiği kadına dokunmak, onu hissetmek, bilmek istiyordu. Eline soğuk, küçük bir nesne geldi. Nesneyi parmaklarıyla kendine çekip avuçladı.<br />Gece gerçek yüzünü gözlerinin önünde gösteriyordu. Tanıdık karanlık onu kör etti, sarmalayıp boşluklara savurdu.<br /><br />“…sevdiği kadından geriye kalan küçük bir mücevherdi. ‘Bu sevgimizin tek sembolü olacak,’ demişti. Şimdiyse sevgisiydi, sevdiğiydi…”<br /><br />Karanlıklarda genç bir adam dönüp duruyordu. Yumruk yaptığı sağ elinden mavi bir ışık sızıyor, karanlık kederlerden dem vuruyordu.<br />Siyahlığın arasındaki şimdi uzun kirli saçlara, sakallara, tozlu ve gergin bir surata sahip birisiydi. Sönükleşmiş gözlerine derin bir hüzün hâkimdi. Puslu, titrek ve güçsüz bir görüntüsü vardı.<br />Sağ elini kaldırıp umarsızca boş avucuna baktı.<br /><br />“…sevgisini ve geleceğini kaybedip acılarla sınanan, teselli bulduğu emaneti bir viranenin yıkıntıları arasında kaybeden…”<br /><br />“…adam benim.” Eski, yırtık giysiler içerisindeki adamın suratı çarpıldı, biçimsizleşti. Yüzünü kaplayan ince, yatay yaralardan oluk gibi kan akmaya başladı. Adam, kanayan dudaklarını oynatıp boğuk, ürpertici bir sesle konuştu:<br />“Emanetimi almaya geldim!.”<br /></em><br />* * *<br /><br />Haluk sıçrayarak uyandı. Ter içindeydi. Kalbi hızlı hızlı çarpıyor, zihnindeki sisli görüntülerin arasında yankılanıyordu.<br />Doğruldu. Gece lambasının ışığını yakıp saate baktı. 04.35’ti. Yataktan kalkıp cama doğru ilerledi. Perdenin ve camın gerisi karanlıktı. En fazla bir saat uyumuştu ama ona sanki bir gün geçmiş de, ertesi günün gecesindeymiş -veya sabahında- gibi geliyordu. Zihni rüyasında gördükleriyle dopdoluydu.<br />Gecenin bir an önce bitmesini diledi. Sanki gün ışıyınca gecenin getirdiği bütün korkuları, anlamsızlıkları silip götürecekti. Rüyadaki o sesi hâlâ duyar gibiydi. Güzel kadınla genç adam, sis ve karanlık hızla geçiyorlardı gözünün önünden. Hiç bu kadar canlı rüya görmemişti daha önce. Rüyasındaki gerçekliği hissedebiliyordu ama rüyalar, gerçek hayat bize varlığını ve gücünü belli etmek istercesine çimdik attığı zaman solup giderlerdi. Bu sefer böyle değildi. Rüyası, gerçeklikler konusunda rahatsızlık verici çelişkiler oluşturacak kadar gerçekti.<br />Yatak odasından çıkıp salona geçti. Çekingen adımlarla pencereye yaklaştı. Perdeyi açıp dışarı baktı. Bahçede kimse yoktu. Gece varlığını sükûnetle devam ettiriyordu.<br />Mutfağın yanan ışığını fark edip oraya yöneldi. Aceleyle yatağa dönerken ışığı söndüremediğini hatırlıyordu. Mutfağın kapısının önüne geldi. İçerdeki masanın üzerinde duran kahvaltılıklara ve bardakta yarım kalan süte baktı. Işığı söndürdü. Salona dönüp gün aydınlanana kadar televizyon izleyecekti.<br />Salona geldiği zaman o aşina vuruş seslerini yeniden duydu. Olamaz, diye geçirdi içinden. Bir an, gecenin sakince sonlanacağını, televizyon izlerken dalıp gideceğini ve sabah kalktığından gece olanları düşünüp kendi kedine güleceğini hayal etmişti. Anlık bir hayal kırıntısıydı bu. Hayaller korkuları örselerdi ama bazen korkular hayallere baskın çıkardı. Haluk iri iri açtığı gözlerini boşluğa dikip kalbinin artan ritimlerini göğüs kafesinde şiddetle hissederken, kendini çok güçsüz hissetti. Belki de korkmakta haklıydı. Sesler bu sefer dışardan değil, evin içinden, aşağıdan geliyordu.<br />İçindeki buz gibi ürpertiye yenilmemeye kararlıydı ama. Geri dönüp girişe doğru yürüdü. Sahte bir cesaret gösterisi değildi bu. Oluruna hareket etmek istiyordu. Olan olacak, kalan kalacaktı. Her şeyin bir sonu olduğu gibi elbette ki bu gecenin de bir sonu vardı. Antreye gelip alt kattaki kilere giden kapının açık olduğunu ve merdivenlerin sonundan soluk bir ışığın yükseldiğini, vuruş seslerini hâlâ duyarak, gördüğünde şaşırmadı veya korkmadı. Merdivenlerin başından durup aşağıya baktı. Bir süre düşündü. Gördüğü rüyaların anlamını çözmek için hızla beynindeki parçaları bir araya getirmeye çalıştı ama başaramadı. Haluk hızlı düşünemezdi ve yaşamı da yavaş işleyen beyni gibi durağandı. Olanlar hakkında fikir yürütebiliyorsa da bir sonuca gidemiyor ve anladığını düşündüğü şeyleri kendine itiraf etmekten kaçınıyordu.<br />Merdivenlerden inmeye başladı. İndikçe sesler yakınlaştı. Adımlarını yavaşça ama kararlılıkla attı. Her adım atışında, alt kata inen tahta merdivenden ürkek gıcırtılar çıkıyordu. Bu ürkekliği ona Haluk atfetmişti; bunun kendi cesaretsizliğini perdelediğine inanıyordu. Merdivenlerin sonuna geldi ve o anda sesler kesildi.<br />Haluk bunu bekliyordu. Yani muhtemelen öyleydi veya öyle olması gerekiyordu. Donuk bakışlarını tavandaki uyduruk bir ampulün aydınlattığı kilere çevirdi. Dikdörtgen biçiminde geniş bir odaydı burası. Duvarların kenarına eski eşyalar, tozlanmış kutular, sandıklar, çuvallar ve bir yığın ıvır zıvır yığılmıştı. Bu yığının çevrelediği boş alanın ortasında Haluk’un görmeyi beklediği şeyler vardı: birbirlerinin üzerine çaprazlamasına bırakılmış bir kazma ve bir de kürek. Onların hemen yanında, beton zemine açılmış büyük bir çukur bulunuyordu. Çukurdan çıkan toprak ve beton parçalarından az ileride küçük bir tepecik oluşmuştu. Haluk bu görüntüyü ifadesiz bir yüzle seyretti.<br />Ne düşünmesi gerektiğini bilmiyordu ama yapması gerekenin ne olduğunu biliyordu. Yutkundu ve kilerdeki katı sessizliği bozarak, “Nerdesin,” diye bağırdı. “Çık ortaya ve konuşalım. Sence de yeterince uzun bir gece değil mi?”<br />Cevap gelmedi ve zaten Haluk bunu beklemiyordu. Her şeyin apaçık ortada olduğu bir yerde saklanmaya çalışmanın lüzumsuz bir davranış olacağını düşünüyordu. Biraz sıkılmıştı. Rüyadan kalma görüntüler yerlerini alıyorlardı teker teker. Zihnine doluşan bu sisli karmaşayı bir düzen sokmaya çalışıyor ama bu konu da pek de istekli olmadığını anlayınca cesareti kırılıyordu. Şimdi uzaklardan gelen bir ses duyuyordu. Gerilerden, düşüncelerinden daha uzaklardan geliyordu fakat onu anlayabiliyordu. Tanıdıktı ama kime ait olduğundan emin değildi. Ve aslında bu çok da önemli değildi.<br />“Burada oturmaktan sanırım çok memnun olmazdım Haluk Bey,” diyordu ses. “Eviniz güzel -elbette- ancak orda kaldığım sürece galiba hep o adamı düşünürdüm. Kim, diye soracaksınız. Evet, evin yapıldığı yerde ölen deli adamdan bahsediyorum. Sizin evinizin bulunduğu yerde yıkık dökük bir kulübesi vardı. Belediye ekipleri kulübeyi yıkmaya geldi bir gün. Bunu hep yaparlar, bilirsiniz. Barakayı yerle bir ettiler. Bu çok uzun sürmedi elbette ki. Sonra deli adam geldi ve kendini yıkımı yapan büyük iş makinesinin altına attı. Öldü. İş makinesinin dişli tekerlekleri altında ezildi. Yazık, çok yazık! Ama o kümesten farksız yer için kendini ölüme atan bir kişiye de deliden başka bir şey denilmez, değil mi?”<br />Konuşanı biliyordu ancak bunu düşünmüyordu. Beyni umduğundan hızlı hareket etmiş veya bu son parçayı beklemişti kendini çalıştırmak için. Çukurun yanına geldi ve kazmayı eline aldı. Kendini usulca çukura bıraktı. Omzuna gelecek kadar derin bir çukurdu ve kazmaya başladı. Toprağın altında kalmış olana ulaşabilmek için hırsla salladı kazmayı. ‘Emanetimi almaya geldim,’ demişti adam. Ona istediğini verecekti.<br />Çukurda biriken toprağı aceleyle kenara yığdı. Diz üstü yere çöküp toprağı eliyle eşmeye başladı. Alttakine yakınlaştığını hissediyor, ona zarar vermekten korkuyordu. Tırnaklarının arasına nemli toprak parçalarının dolmasını, küçük sivri taşların ellerine ince çizikler atmasını dikkate almadı. Hırsla toprağı eşti ve sonunda eline soğuk, sert bir şey değince durdu. Eline gelen nesnenin etrafındaki toprakları dikkatle temizledi ve safir kalbi yerinden çıkardı.<br />Kalbin üzerindeki toprakları temizledi. Hayranlıkla, loş ışıkta bile parıldayan mücevhere baktı. Bakışları ona kilitliyken dakikalar geçti.<br />Hemen arkasında hışırtıyı andıran bir ses duyunca irkildi. Bakışlarını elindekinden çekip arkasını döndü. O, karşısındaydı. Uzun boylu ve bitkin görünüşlüydü. Haluk adamın yüzündeki yorgun çizgilere göz gezdirdi bir süre. Sonra pratik hareketlerle çukurdan çıkıp dilenci kılıklı adamın önünde doğruldu. Uzun bir süre hareketsiz kaldı ve safir kalbi elinde sımsıkı tuttu. Adamın, bakışlarını yumruk yaptığı eline çevirdiğini fark edince kendini biraz suçlu hissetti. Ne düşünmüştü? Kalbe sahip olabilmeyi mi? Mücevheri önünde duran adama uzattı. Adamın gözlerinden bir belli belirsiz bir ışıltı geçti bir an. Gülümsedi. Çarpık bir gülümsemeydi bu. Uzanıp Haluk’un elindeki mücevheri aldı. Haluk’a dokunan parmakları buz gibiydi.<br />Haluk düşünmüyor, sorgulamıyor, korkmuyor, sadece bir merasimin parçasıymış gibi içine hapsolduğu anı yaşıyordu. Karşısındaki adam gözlerini çevirip az ileriye bakmaya başlayınca, o da o tarafa döndü. Önlerinde, bembeyaz -onu alan sisler kadar beyaz- bir elbise içerisinde ve tasavvur etmesi güç bir güzellikte bir kadın duruyordu. Haluk ona bakarken içinden bir şeylerin aktığını hissetti. Gözlerini kadının üzerinden alamıyor, kadının gülümseyen suratındaki ince güzellik başını döndürüyordu. Yanındaki adam kadına doğru ilerlerken o, bakışlarını kadından çekecek gücü kendinde bulamadı. Kadının yanına varan adam artık çok daha gençti ve üzerinde de beyaz bir takım elbise vardı. Kalp elindeydi ve gerisindeki beyazlığa mavi gülücükler gönderiyordu. İkisi birden Haluk’a baktılar minnettarlık içerisinde. O an Haluk nedensiz bir şekilde ağlamaya başladı. Kendini tutmadı veya ağlayışını sorgulamadı.<br />Kadınla adamın görüntüleri silikleşip kayboldu. Onları öldükten sonra bir araya getiren sevgi öyle yüceydi ki, her şeyi ezip yok eden ölüm bile onun karşısında çaresiz kalıyordu…<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5700169396964793290-8437335202986971124?l=kadimgultekin.blogspot.com'/></div>Kadim Gültekinhttp://www.blogger.com/profile/13800212415838302822noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-5700169396964793290.post-34881718976387541572007-07-07T17:31:00.001+03:002007-07-14T06:32:51.702+03:00Çocuklar Artık Kâbus Görmesin!<strong><br /></strong><br /><a href="http://bp0.blogger.com/_yjhDZQtEiKU/Ro-j9PmrGmI/AAAAAAAAAAM/uExjwv4Y6Co/s1600-h/Resim1.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5084462776880667234" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 168px; CURSOR: hand; HEIGHT: 144px" height="240" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_yjhDZQtEiKU/Ro-j9PmrGmI/AAAAAAAAAAM/uExjwv4Y6Co/s320/Resim1.jpg" width="168" border="0" /></a> Geniş, çimenlik alanın tam ortasında devasa bir doğum günü pastası duruyordu. Yirmi katlıydı ve en alt katın çapı en azından on metreydi. Pastanın en tepesinde kalın bir mum, kocaman alevler çıkararak yanmaktaydı. Siyah dumanlar göğe yükseliyordu. Pastanın her katını rengârenk çiçekler süslüyor, bembeyaz kremanın üzerine serpilmiş renkli şekerleri andırıyorlardı.<br />Şık kıyafetler giyinmiş, saçları itinayla taranmış, boyları ilk katın yüksekliğinden daha fazla olmayan çocuklar çevirmişti pastanın etrafını. Her biri, en değerli kumaşlardan yapılmış, en güzel işlemelerle süslenmiş, pastanın kreması ve taze hayaller kadar beyaz bir elbise giymiş olan altın saçlı güzel kızı alkışlıyor, hep bir ağızdan ona mutlu yıllar diliyorlardı. Kız sevimli bir gülümsemeyle karşılıyordu güzel sözleri. Kendisine alkış tutan çocukların önünde nazikçe eğiliyordu.<br />Melekler, gökyüzündeki sonsuz mavilik arasından usulca süzülerek çocuklara yaklaşınca ve onların üzerinde daireler çizerek harplerini çalmaya başlayınca, tüm başlar yukarı çevrildi. Erkek çocuklar hayranlıkla, kızlar ise gıptayla izledi doğaüstü güzellikteki kanatlı melekleri. Melekler ışıltılı gülücükler saçarak döndüler üzerlerinde ve mutluluğu anlatan melodileri boşluğa saldılar. Dünyanın en iyi kalpli ve en güzel kızının yeni bir yıla, yeni bir yaşa adım atışını anlatan şiirler okudular.<br />Harpler yok oldu sonra. Birkaç melek aşağıya süzülerek kızı kollarından tuttu. Gümüş kanatlarını çırparak onu yukarıya, pastanın en tepesine taşıdılar. Diğer çocuklar daha hızlı alkışladılar ve doğum günü şarkıları söylediler.<br />Kız, meleklerin kolları arasında pastanın tepesindeki mumun önüne geldi. Kendisini tutan meleklere gülümseyerek baktıktan sonra mumu üfledi hafifçe. Mumun şiddetle yanan alevleri bir anda sönüverdi. Aşağıdaki çocuklar coşkuyla alkışlamaya başladılar bu sefer. Altın saçlı kız utangaç bir tebessümle, meleklerin eşliğinde çimenlerin üzerine indi.<br />Çocuklar sırayla kıza sarılıp onu tebrik ettiler. Bu arada meleklerin bir bölümü pastayı kesmeye koyuldu. İşlemeli tabaklara kocaman dilimler koyarak, ilki doğum günü çocuğuna olmak üzere tüm çocuklara dağıttılar. Öteki melekler de en leziz içecekleri ikram ettiler onlara.<br />Sonra harplerden büyüleyici melodiler döküldü yeniden, çocuklar yemyeşil çimler üzerinde danslar ettiler ve bu güzel güne daha da fazla neşe kattılar…<br /><br />Büyük çimenlik alanın ortasındaki her şey mutluluğu, iyiliği, hayata bağlılığı, dürüstlüğü ve buna benzer birçok duyguyu anlatırken, alanı çevreleyen çam ağaçlarının gölgelerine sinmişti sivri kulaklı, kırmızı gözlü, buruşuk derili üç Kâbus. Sabırsızca ve sinsice bekliyor, devasa pastanın etrafında oyunlar oynayan çocukları eğlencelerinden etmek için fırsat kolluyorlardı.<br />Diğer ikisinin ortasında duran ve onlara göre daha iri yarı olan Kâbus, gıcırtılı bir sesle vaktin geldiğini haber verdi. İğneli çam dalları arasından sessizce geçerek, ışıldayan çimenlerin başına geldiler. Gözlerinde heyecan, sabırsızlık ve arzu ateşleri yanıyordu. Kuyruklarını sallayarak, sivri tırnaklarıyla çimenleri yoldular. Salyalarının damladığı her ot sarardı ve büzülerek toprağa karıştı.<br />Çocuklar onlardan habersiz, sarı saçlı güzel kızın bu önemli gününde doyasıya eğleniyor, dünyadaki tüm kötülüklere inat gülücükler saçıyorlardı. Yeşilin, beyazın ve mavinin buluştuğu noktada tüm ağırlıklarından arınıyorlardı.<br />Neşenin doruğa ulaştığı noktadaydılar şimdi. Zamanı gelmişti. Kâbuslar onların eğlencelerini tam ortasında bölecek, boşluğa düştükleri anda, korku salacaklardı yüreklerine. Korkularla beslenecek, güçlerine güç katacaklardı.<br />Üçü bir anda açığa çıktıkları anda, uzun boylu çam ağaçlarının üzerinden süzülen bir gölge yollarını kesti. Şaşkın bir şekilde duraklayıp önlerindeki şeyi seçmeye çalıştılar.<br />“Durun!!”<br />“Lila!”<br />“Yaa! Az kalsın yetişemiyordum.”<br />Küçük kanatlarını hızla çırpan, ucunda parıltılı bir yıldız bulunan ince asasını tehditkârca sallayan, kömür karası saçları hafif rüzgârda dalgalanan, dünyalar güzeli bir düş perisi duruyordu önlerinde. Kusursuz yüz hatlarına sahipti ve hafif çekik gözleri inci gibi ışıldıyordu. Üzerinde, kolları ve yakaları açık, diz üstüne düşen gök mavisi bir elbise vardı. Zarif ve değerli elmaslarla süslü ince topuklu bir ayakkabı giymişti. Güzelliği nefes kesiciydi. Ona karşı duydukları tüm öfkeye rağmen, çirkin Kâbuslar bile bu göz alıcı görüntü karşısında kendilerinden geçmemek için çabalıyorlardı.<br />“Bu sefer bize engel olamazsın Lila!” dedi diğerlerinden daha iri yarı olan Kâbus.<br />“Elbette ki engel olabilirim,” diye çıkıştı Lila, kendinden emin bir ifadeyle. “Altın saçlı kızın mutluluğunu bölmenize izin veremem.”<br />“Bak Lila, böyle yaparak aslında çocuklara zarar veriyorsun. Onları en önemli ihtiyacından mahrum bırakıyorsun.”<br />“En önemli ihtiyaçları mı? Korkmak nasıl bir ihtiyaç olabilir? Kim korkmak ister ki?”<br />“Korku en doğal ihtiyaçtır. Öğrenmek için gereklidir.”<br />“Sizler neyin iyi olduğunu bilemezsiniz. Çünkü kalpleriniz de aynı çirkin suratlarınız gibi kötülük dolu. Şimdi, buradan gitmenizi emrediyorum!”<br />“Bize emir veremezsin!”<br />“Verebilirim, çünkü sizden daha güçlüyüm. Ben iyilik için savaşıyorum. Çocukları sizler gibi hırs dolu, kötü kalpli, pis yaratıklardan koruyorum. Bu da bana saf bir güç bahşediyor.”<br />“Güç dediğin şey, gün gelip boyunu aşabilir. O zaman o cezbedici ağırlığın altında ezilirsin.”<br />“Vay vay vay! Canavarlar da felsefe yapmaya başlamış! İyilik ve doğruluk üzerine düşünmeye neden zahmet etmiyorsunuz?”<br />“Yolumuzdan çekil Lila! Çocuklar mutluluk sarhoşu olmuşlar. Mutluluğun aşırısı da zararlıdır. Hem böyle bir durumda hissedecekleri korku da en az sevinçleri kadar derin olacaktır. Bu fırsatı kaçıramayız.”<br />“Size mani olmam için sağlam sebepler sunuyorsunuz bana. Pek de akıllıca gözükmüyor bu.”<br />“Lila seni uyarıyorum! Yolumuzdan çekil!”<br />“Kimse bana tehditkâr sözler söyleyemez! Hemen kokuşmuş yuvalarınıza dönün! Aksi takdirde…”<br />İri yarı Kâbus Lila’nın sözlerini bitirmesine fırsat vermeden hışımla üzerine atladı. Düş perisi kıvrak bir hareketle bu ani saldırıyı savuşturdu. Ama hasmı epey öfkeli görünüyordu. Ona diğer iki Kâbus da eşlik etti. Olabildiğince yükseğe zıplayıp pençelerini savurdular ama Lila sadece hafifçe kanatlarını çırpmakla yetindi, yükseldi ve saldırıyı boşa çıkardı. Ötedeki çocuklar olanların farkına varmamışlardı. Melekler de öyle. Başka bir dünyada gibiydiler.<br />Kâbuslar Lila’ya zarar veremeyeceklerini anlayınca, çocuklara doğru koşmaya başladılar. O anda hava karardı, aniden gece çöktü üzerlerine. Dans eden çocukların etrafında meşaleler yanmaya başladı. Yıldızlar inci gibi dizildiler göğe ve zarafetle ışıldadılar. Sonra havai fişekler atmaya başladı melekler. Karanlıklar, rengârenk fişek ışıkları altında çürüdü, etraf gün gibi aydınlandı.<br />Lila, Kâbusların hızla çocuklara doğru koştuklarını görünce paniğe kapıldı bir an. Ama kendini çabuk toparlayıp yıldızlı asasını salladı. Asanın ucundan üç şimşek fırlayıp Kâbuslara dokundu ve dört ayak üzerinde koşan üç Kâbus duman olup gözden kayboldu. Çocuklar ve melekler hiçbir şeyin farkına varmadılar…<br />Lila gururla gülümseyerek, “Güzel kızın rüyasını en hoş yerinde bölmenize izin veremezdim,” dedi. Ardı ardına patlayan havai fişekleri izledi bir süre. Sonra geri döndü. Kanatlarını çırparak, çam ağaçlarının üzerinden geçti ve yıldızlı gökyüzüne salınıp gittikçe küçülmeye başladı. Melekler son ve en büyük havai fişeği attıkları zaman, tamamen küçülüp gözden kaybolmuştu bile…<br /><br />* * *<br /><br />Bulutların ötesine uçtu. Güneşin hiç batmadığı, yeşilin hiç solmadığı, derelerin coşkunca aktığı mutluluk diyarına vardı. Ovalar üzerinde gezinen mavi elbiseli perilere, dağlardaki gür ormanlarda yaşayan ve denizlerin engin sularında özgürce yüzen diğerlerine selamlarını sundu. Gökkuşakları altına kurulmuş, yüksek kuleli binalarıyla sonsuzluğa uzanan şehirlerden geçerek soylu perilerin şatafatlı yaşamlarını seyre daldı; tüylü battaniyeler gibi toprağa serilmiş tarlalarda çalışan köylü perilere yardımlarda bulundu; geniş ırmaklar, derin göller üzerine ağ germiş, sabır tüketen balıkçılara şans dileklerini iletti ve en sonunda kendi soydaşları arasına, düş bekleyenlerin şehrine vardı. Periler diyarının en yaşlı ağacının kalın dallarından birine kondu ve dostlarıyla, kısa ayrılığına rağmen, uzun uzun hasret giderdi…<br />Kendi diyarının cezbedici güzelliklerine daldı bir süre. Tepeler boyu uzanan, renkli çiçeklerle bezeli bahçelerde saatler tüketti. Asasıyla kelebekler yaratıp küçük perileri eğlendirdi. Bilgelerin, kalın gövdeli ağaçların içine yapılmış evlerine konuk olup eskiye dair hikâyeler dinledi. İyilik ve doğruluk için mücadele verenlerin hayatlarına şahit oldu, onlara gıpta etti, her birini övdü. Kendi hedeflerini düşünüp daha da hırslandı. Yalnız kaldığı zamanlarda hep, “Çocuklar artık korkunç düşler görmeyecek,” diye tekrarladı ve mutlu çocukların düşlerine bekçilik yaptı. Rüyalardaki gizemlere dalıp gitti. Bu arada kötü niyetli Kâbuslara hiç aman vermedi.<br />Yine bir gün, küçük bir çocuğun düşüne konuk oldu. Tombul yanaklı, kısa boylu bir erkek çocuğuydu bu. Hantal bir görünümü vardı ama gördüğü rüya o kadar hareketli, o kadar hızlıydı ki, Lila ona eşlik etmekte zorluk çekiyordu. Rüyanın başında çocuk, devasa bir uçan geminin kaptanıydı. Tayfalara, mağrur bir edayla emirler yağdırıyor, gökyüzündeki en parlak yıldıza varmaları, oradaki ışıklar ülkesine bir an önce ulaşmaları gerektiğinden dem vuruyordu. İnsanüstü bir çabayla çekilen kürekler boşluğu süpürüyor, gemi hızla yol alıyor ama büyük ve parlak yıldız, gökkuşağı gibi nazlı ve çekingen bir biçimde uzaklaşıyordu onlardan. Gemi bir türlü ışıklar ülkesine varamıyordu…<br />Kürekler hırsla çekilir, kaptan çocuk durmadan emirler yağdırırken, görüntü aniden değişiyordu. Tombul yanaklı çocuk şimdi, hızla giden tek boynuzlu atı süren bir savaşçıydı ve diz boyu, yemyeşil otlarla bezeli uçsuz bucaksız bir ovadaydı. Atını mahmuzluyor, pelerini rüzgârda savruluyor, saçları özgürce dalgalanıyordu. Otları yararak sürüyordu atını ve nihayetinde ovanın ortasındaki açıklık bir alana varıyordu. Sahanlığı, ince bezlerden yapılmış küçük çadırların doldurduğunu görüyordu. Çadırların etrafında yırtık elbiseli, kirli suratlı çocuklar oturuyor ve ona aç olduklarını anlatmaya çalışıyorlardı. Bunun üzerinde savaşçı çocuk kılıcını çekip göğe kaldırıyordu ve kimsenin bilmediği bir lisana ait sözler söylüyordu. Dua eder gibi konuşmasını bitirdiği anda gökten yiyecek yağmaya başlıyordu. Çikolatalar, bonbonlar, gofretler, çeşit çeşit şekerler, meyveli pastalar çimlerin üzerini dolduruyordu kısa bir süre içinde. Kirli suratlı çocuklar sevinç çığlıkları atarak, yiyecek yığınına saldırıyor, ablak yüzlü çocuğa sonsuz şükranlarını sunuyorlardı. Çocuksa yere düşmek üzere olan fındıklı bir çikolata paketini yakalayıp açarken, gururla gülümsüyordu…<br />Görüntü bir kez daha değişiyordu. Denizler altındaki gizli bir ülkenin kralıydı artık çocuk. Yeşil saçlı denizkızları, altın kadehlerde içkiler sunuyordu ona ve…<br />Lila rüyanın kalan kısmını izleyemedi. Ensesinde yakıcı bir acı hissedince, gözlerinin önü karardı. O bulanıklık arasında, etrafını çeviren ve pis pis sırıtan bir yığın Kâbus gördü. Kâbuslardan biri, “En sonunda olacağı buydu,” dedi. “İşimize karışmaman gerektiğini defalarca söyledik sana.”<br />Karanlığa düşmeden önce boşu boşuna salladı asasını…<br /><br />* * *<br /><br />Pis kokulu, küflü bir odada açtı gözlerini. Bir an ne olduğunu, rüyadan nasıl çıktığını anımsayamadı. Sonra Kâbusların hain saldırısını hatırlayıp öfkeyle doldu. Kollarını kıpırdatmaya, kanatlarını çırpmaya çalıştı ama kalın iplerle sıkı sıkı bağlanmıştı. Canı acıyınca çabalamayı bıraktı. “Kimse beni esir alamaz!” diye bağırdı karanlık odaya. Sesi aksetti. Onunla dalga geçer gibi kulaklarında çınladı. Lila öfkeyle titreyerek karanlığı seyretmekten başka bir şey yapamadı.<br />Uzun, çok uzun bir süre, elleri kolları bağlı bir biçimde, nemli ve soğuk zeminde yattı. İntikam planları kurdu. Delice düşündü durdu. Ne var ki, bu soğuk odadan kurtulmanın bir yolunu bulamadı. Asasını da kaybetmişti. Çirkin yaratıklar ona el koymuş olmalıydılar. İyi ama buna nasıl cüret edebilirlerdi!? Hangi akla hizmet böyle bir şeye kalkışabilirlerdi?! Kendisi burada hiçbir şey yapamadan dururken, onlar kim bilir hangi rüyaları zehir etmekle meşguldüler. Çocukların o kocaman dünyalarını nasıl da korkularla yaşanmaz hale getiriyorlardı!.. Bunun cezasını mutlaka çekeceklerdi!..<br />Tüm bedeni soğuktan uyuşmaya, küf kokusu içini kaldırmaya başlamışken odanın kapısı açıldı. İki şişman Kâbusun gölgesi belirdi kapının önünde. Lila’nın öfkesi onları görünce daha da kabardı. Tiz sesi boş odada yankılandı.<br />“Sizi aşağılık mahlukatlar!! Beni nasıl esir almaya çalışırsınız?! Buna nasıl cesaret edebilirsiniz?!.. Ama şimdiden söylüyorum; intikamım acı olacak!..”<br />Kâbuslar onun haykırışlarını pek dikkate almış gibi görünmüyorlardı. Bu durum Lila’nın öfkesinin çığırından çıkmasına sebep olsa da, yapacak bir şeyi yoktu. Yaratıklar yanına varıp küf kokusuna karışan kendi pis kokularıyla burnunun direğini titretirlerken ve onu iki kolundan tutup odadan çıkarırlarken, ellerinden kurtulmak için tepindi durdu. Elbette ki bunun hiçbir faydası olmadı.<br />Kaldığı oda gibi soğuk ve toprak bir koridordan aşağıya doğru indiler. Etraf zifiri karanlıktı ama yaratıklar yolu iyi biliyor gibiydiler. Öfkesinin hiçbir işe yaramadığın anlayan Lila, sonunda yorgun düştü ve kaderine razı oldu. Kendini Kâbusların kollarına bırakıp derinlere, daha da derinlere indi. Üzerine uyuşturucu bir ağırlık çökmeye başladı. Gözlerini kapadı. Kısa bir uykuya daldı…<br />Uyandığında ışıklar saçan bir tabelanın önünde durduklarını fark etti. Karanlığa alışmış olan gözleri bu ani saldırı karşısında feryatlar etti ama sonra ışığı benimsemeye başladı. O zaman tabeladaki parıltılı yazıyı okuyabildi:<br /><br /><em>RÜYA DENETLEME MERKEZİ</em><br /><br />“Bu da nesi?” diye söylendi. O arada tabelanın altındaki kapı (Lila orasının toprak bir duvar olduğunu sanmıştı) açıldı. Yaratıklar onu sürükleyerek, duvarlara gömülü kırmızı ışıklı lambalarla aydınlanan geniş bir odaya soktular. Olduğu yere, boş bir çuval gibi bırakıp yanından ayrıldılar.<br />Onlar gider gitmez merakla ve hafif bir korkuyla etrafına göz gezdirmeye başladı. Kızıl ışıkta, nemli toprak duvarlar boyunca dizilmiş taş tabureler olduğunu gördü. Taburelerin her birinin karşısında ekran gibi bir şey vardı. Dikkatli bakınca bunların, birtakım görüntüler gösteren bulutçuluklar olduklarını fark etti. Her birinde farklı bir görüntü vardı ama birçoğu küçük çocuklara aitti Düşler, diye geçirdi içinden Lila, şaşkınca. Uzaktan izlenebilen düşler!.. Demek her güzel düşü bu sayede keşfedip ben bile daha varamadan girebiliyorlar içine! Ama bu… bu… Nasıl kötü bir söz söyleyeceğini bilemedi. Ne dese azdı ama şunu da açıkça ifade etmek gerekti; Kâbusları fazla hafife almıştı…<br />Çocukları düşününce ve onlara rüyalarında bekçilik yapamadığını hatırlayınca yeniden sinirlendi. Sağına soluna bakınıp çatacak yaratık aradı.<br />O zaman kırmızı ışıklar arasında bir Kâbusun silueti belirdi. Kâbus yaklaştı ve görüntüsü netleşti. Diğerlerine göre daha dik duruşlu, kuyruksuz ve biraz daha az yaratığımsı bir şeydi. Sivri tırnaklı iki parmağı arasında, pofur pofur dumanı tüten, kalın bir puro tutmaktaydı. Belli belirsiz bir gülümsemeyle Lila’ya bakıyordu..<br />Lila farklı bir Kâbus görmenin şaşkınlığını çabuk üzerinden atarak tüm öfkesini kusmaya başladı. Onun hakaretlerini sabırla dinleyen yaratık, son ve derin bir nefes çektiği purosunu bir kenara attıktan ve dumanları Lila’nın yüzüne doğru üfledikten sonra, ciddi bir ifadeye büründü. Bir müddet sessizce düş perisini süzüp “Seninle konuşmakta epey geç kalmış olmalıyız,” dedi. “Ama zararın neresinden dönsen kârdır, değil mi?”<br />Söyleyebileceği her şeyi söylemiş olan Lila, derin soluklar alarak, sessizce ona baktı.<br />“Seninle bir anlaşmaya varacağız Lila,” diye devam etti yaratık. “Ama hırsın ve kibrin buna imkân verecek mi, bilemiyorum.”<br />“Anlaşma mı?” diye sordu Lila, Kâbusun dalga geçen ifadesini dikkate almayarak.<br />“Evet, anlaşma. Sana yaptığın hataları ve varlığımızı nasıl tehlikeye attığını anlatacağım.”<br />“Ben hiçbir zaman hata yapmam!”<br />“İşte, kendini yere göğe sığdıramaman da yaptığın hatalardan biri. Oysa diğer düş perileri senin gibi değil hiç. Hem çok daha mütevazılar hem de çocukların korkularına engel olmak yerine, daha sonra onları yatıştırmakla yetiniyorlar. Böylece düzen tıkır tıkır işliyor ama sen her şeyi alt üst ediyorsun.”<br />“Her şeyi alt üst etmek mi? En güzel rüyaları mahveden ben miyim yani?”<br />“İşte sorun da burda. Senin mükemmel düşler yaratma çaban yüzünden oluyor her şey. Neymiş efendim, çocuklar korkunç rüyalar görmesinmiş! Hiçbir şey mükemmel değildir ki!”<br />“Mükemmele ulaşılabilir. Bazı kokuşmuş yaratıklar güzelliklere burnunu sokmasa, pekâlâ mükemmel elde edilir.”<br />“Bunlar boş laflar. ‘Mükemmel’ diye bir şey yoktur. Ama her neyse… Ben daha başka şeylerden bahsetmek istiyorum.”<br />Lila ona iğrenç ve pislik olduğunu ifade eden kelamlarda bulunmak istedi ama karşısındakinin bilgiç tavrı ve gerçekten de bir Kâbusun ağzından duymanın pek mümkün olmadığı şeyler söylemesi, onu şaşırtmıştı. Kelimeleri dilinin ucunda bekletip yaratığı dinledi.<br />“Şu sorunun cevabını verir misin: Neden çocukları Kâbuslardan korumaya çalışıyorsun?”<br />“Bunu her zaman açık bir şekilde ifade ettim.”<br />“Bir kez daha duymak istiyorum.”<br />“Emrivakilere gelemem ben!”<br />“Pekâlâ, rica ediyorum.”<br />Lila bir an kaşlarını çatıp karşısındakine baktıktan sonra, “Çocukların mutluluğu düşlerde bulmasını istiyorum,” dedi. “Çünkü onların orada kocaman bir dünya kurduklarını görebiliyorum. Hiçbir sınırın olmadığı, alabildiğince uzanan, neşe ve mutluluğu çağıran muazzam bir dünya! Onların bu dünyada hep istedikleri, arzuladıkları gibi yaşaması benim dileğim. Ve periler diyarındakine benzer bir huzura sahip olmaları... Çocuklar bahsettiğim huzura ulaşabilirler. Saflıklarıyla kötülüklerin üstesinden gelebilirler. Ama korkular cesaretlerini kırmaya başlarsa, hiçbir şey umduğum gibi olmaz. Ben de buna razı olamam. Kâbusların, çocukların o büyük dünyasındaki huzuru bozmalarına razı gelemem…”<br />“Çok iyisin Lila. İyilik denilen şey nankördür ama. Geri dönüşü hiç de beklediğin gibi olmayabilir.”<br />“Ben bir karşılık beklemiyorum. O zaman yaptıklarımın bir anlamı olmazdı. İyilik karşılıksızdır...”<br />“Öyle mi?” Yaratık yoktan bir puro var etti ve yine gaipten gelen bir çakmakla yaktı puroyu. Oda tekrar duman altı oldu. “Söndür şu pis kokulu şeyi!” diyerek rahatsızlığını belirtti Lila.<br />Kâbus ona aldırmadı. Purosundan derin bir nefes çekerek, “Sen hiç korktun mu Lila?” diye sordu. “Yani ömrün boyunca hep korkusuz biri olarak mı yaşadın? Küçük bir veletken, kanatların henüz işe yaramaz bir ağırlıkken de böyle cesur muydun?”<br />“Elbette ki! Ben hiçbir şeyden korkmam ve hiçbir zaman da korkmadım.”<br />“Yaa!..”<br />Lila karşısındakinin alaycı tavrını umursamadan, söylediklerinin doğruluğunun kısa bir muhasebesini yaptı içinde. Hiç korkmamış mıydı gerçekten? Küçücükken?.. Korkmuştu elbet. Uçmayı yeni öğrendiği zamanlarda, ağaç-evi darmadağın etmemesi için annesinin anlattığı öykülerden korkup uslu uslu bir kenara çekilmemiş miydi? Eğer şımarıklık yaparsa, yaşlı cadı onu yakalayıp şatosundaki karanlık zindanlara, diğer küçük perilerin de hapsedildiği rutubetli hücrelere kilitlemez miydi? Kilitlerdi tabii ki. Sırf bunun için terbiyeli bir çocuk olmuştu. Ama zamanla yaşlı cadının aslında hiç var olmadığını anlamış, küçüklüğünü hatırlayıp kendi kendine gülümsemişti.<br />“Demek hiç korkmadın?” diyerek, alaylı tavrına devam etti yaratık. “Peki, korkmamayı nasıl öğrendin?” Puronun dumanını Lila’nın suratına üfledi.<br />Lila yoğun duman yüzünden nefes alamaz gibi oldu. Bir kez daha ona purosunu söndürmesini söyledi. Ama aklı bir yandan sorulan sorudaydı. Korkmamayı nasıl mı öğrenmişti?..<br />Kâbus, Lila istediği için değil de, bittiği için puroyu yere atıp nasırlı ayağıyla ezerken, “Cevabını bekliyorum,” dedi.<br />“Korkmamayı öğrenmeme gerek kalmadı. Yani, aslına bakılırsa bu öğrenilecek bir şey değildir. Ben doğuştan cesurdum. Ve öteki çocukların (yani insan ve perilerin ve başkalarının) bu eksikliği hissetmemeleri için uğraşıyorum.”<br />“Ah ne kocaman bir yalan! Elbette ki korktun Lila!”<br />Yalancı durumuna düşürülmesi epey sinirlendirdi Lila’yı. “Beni çabuk çözün!” diye bağırdı. “Hiçbir zaman, hiçbir şeyden korkmadım ben! Sizin gibi ucube yaratıklardan da asla korkmam!”<br />“Bizim, senin korkuna ihtiyacımız yok zaten.”<br />“Geri zekâlı ahmak yaratık, beni hemen çözmeni buyuruyorum sana! Eğer bu işi kendim başarırsam, sonun hiç de beklediğin gibi olmaz!”<br />“Kendini çok beğeniyorsun. Her şeyden üstün olduğunu, herkesle başa çıkabileceğini sanıyorsun. Oysa nesin ki sen? Bir hayalden başka bir şey değilsin. Hepimiz öyleyiz.”<br />Öfkeden kuduran ve çok çeşitli hakaretleri haykırmaya azmetmiş olan Lila, yaratığın sözlerine takıldı kaldı. Susup Kâbusun söylediği şeyi anlamaya çalıştı. Sonra da, “Ne demek ‘bir hayalden başka bir şey değilsin’?” dedi. “Sen aptalın tekisin.”<br />“Bak Lila, sana asıl söylemek istediğim şey de bu. Hepimiz boşluğa salınmış, boşlukta şekillenmiş dünyalarda yaşayan hayalleriz yalnızca. Onların somutlaşmış halleriyiz. Eğer kimse hayal kurmazsa, korkularla birlikte yaşamayı öğrenmezse, var olamayız.”<br />“Bu ne saçma şey böyle! Ben gerçeğim! Gerçek olmasam burda nasıl durabilirim? Çocuklara nasıl yardım edebilirim?”<br />“O çocuklar olmasa sen de olmazsın. Onlar korkmazsa bizler olmayız. Düzen bozulur. Her şey çözülüp yok olur.”<br />“Deli saçmaları dinletmek için mi getirdiniz buraya beni? Gücünüz beni yok etmeye yetmiyor da böyle salakça şeylerle mi oyalamaya çalışıyorsunuz?”<br />“Anlamamakta diretiyorsun ama anlayacaksın. Şöyle diyeyim; eğer biz çocukları korkutmazsak, korkmayı öğrenemezler. Korkunun ne olduğunu bilemeyen kimse cesur da olamaz. Neyi yapıp neyi yapmaması gerektiğini bilemez. Sonucun tehlikeli olup olmadığını ayırt edemez. Oysa biz onlara korkmayı öğretiyoruz. Onların korkularından güç alıyoruz. Varlığımızı buna borçluyuz. Onlar da hayatla başa çıkabilme gücünü bize borçlular. İki taraf da bu işten kârlı çıkıyor sonuçta…”<br />“Bunların benimle, perilerle ne alakası olabilir?”<br />“Çocuklar korkmasa, kendilerini kurtaracak düş perilerinin hayalini kurmazlar. Onlardan medet ummazlar. Beklentilere kapılmazlar. Korku diye bir şey olmazsa, hayal de olmaz.. Sen olmazsın. Çocukları korkulardan sakınırsan biz olmayız. Döngü olması gerektiği gibi işlemez. Her şey alt üst olur…”<br />Kötü kalpli bir yaratığın ağzından böyle şeyler duymak Lila’yı öyle şaşırttı ki, ne diyeceğini, söylenenleri nasıl anlamsız kılacağını bilemedi. Bir yandan da çılgınlar gibi düşündü. Hayal, diye geçirdi içinden. Ben nasıl bir hayal olabilirim? Gerçeğim, canlıyım…<br />“Mantıklı düşününce bana hak vereceksin. Neyse… Anlaşmadan bahsetmek istiyorum. Basit bir teklifim var sana. Şöyle ki; bundan böyle hiçbir Kâbusa köstek olmayacak, korkular görevlerini yerine getirdikten sonra, sen de kendi işine bakacaksın. Çok basit değil mi? Ama şimdi cevap vermeni beklemiyorum. Artık gidebilirsin.”<br />“Bu bir anlaşma sayılmaz…”<br />Kâbusa pek fazla benzemeyen Kâbus başka bir şey söylemedi. Geri döndü ve kızıl ışığın altından çekilip gözden kayboldu. O gider gitmez, ensesinde tanıdık yakıcı acıyı bir kez daha duyumsadı Lila. Görüşü bulandı. Boşluğa savrulmaya başladı…<br /><br />* * *<br /><br />Uyandığında yaşlı ağacın kalın dallarından birindeydi. İki yanında, mavi elbiseli iki peri duruyordu ve endişeli bakışları onun üzerindeydi. Lila tutuk bedenini zorlayarak doğruldu ve zihnindeki kara boşluk, son yaşadıklarının görüntüleriyle dolmaya başlarken, yanındakilere baktı.<br />“Seni ormanda, kuru bir ağacın dibinde baygın bir biçimde yatarken bulduk. Ne oldu Lila? Sana bir şey oldu diye çok korktuk.”<br />Lila’nın son hatırladığı ensesindeki acıydı ama ne olduğunu tahmin edebiliyordu. Kâbuslar onu getirip ormanın bir köşesine bırakmışlardı. Üstelik ülkelerine girmeyi göze alarak. Peki ama bunu neden yapmışlardı? Lila onların baş düşmanıydı. Sadece konuşmak için mi kaçırmışlardı onu?..<br />Arkadaşlarına olan biteni anlatamazdı. Çabucak düşünüp bir yalan uydurdu.<br />“Ormanda geziye çıkmıştım. Biraz rahatsız hissediyordum kendimi. Yorulunca kendimden geçmiş olmalıyım. Ama şimdi iyiyim.” Çok iyi bir yalan sayılmazdı fakat mavi elbiseli arkadaşlarını ikna etmeye yetmişti.<br />Fark ettirmeden ensesini kontrol etti Lila. Küçük bir yara vardı ve en hafif dokunuşta bile felaket acıyordu. Saçları yarayı kapattığı için arkadaşları onu görmemiş olmalıydılar. Aksi takdirde yalan söylediği anlaşılırdı ki, dostlarının gözünden feci bir düşüş olurdu bu.<br />Arkadaşlarıyla bir müddet sohbet edip yanlarından ayrıldıktan sonra, uzun uzun Kâbusun anlattıklarını düşündü. Söylenen şeylerin, kendisini saf dışı bırakmak için uydurulmuş saçmalıklar olduğuna kanaat getirip boş verdi. Ya da öyle yaptığını sandı. Ama iyiden iyiye bu konuyu düşünüyor, nasıl salt bir hayal olabileceği sorusunun cevabını arıyordu.<br />Sonraki zamanlarda da çocukların düşlerine girdi ve onları Kâbuslardan korumaya çalıştı. Ne var ki, artık eskisi kadar şevkli değildi. Çocukların korkuya gerçekten ihtiyacı olabileceği düşüncesi, onu istekle savaşmaktan alıkoyuyordu. Bundan öte kendi varlığından endişeleniyordu. Tüm her şey abuk sabuk bir yalan olabilirdi. Buna kendini inandırmaya çalışıyordu ama bir türlü zihninden kötü düşünceleri uzaklaştıramıyordu. Ya çocuklar korkudan mahrum kalır da hayal kurmayı bırakırlarsa? Ya Lila ve diğer bütün periler, cidden bir hayalden ibaretse?<br />Bu mümkün müydü?..<br />Uzun süre düşünüp işe yaramaz, her biri bir öncekinden daha anlamsız ve daha az tatmin edici sonuçlara vardı. En sonunda zihnindeki ağırlıktan kurtulmanın tek yolunun bilge bir periyle konuşmak olduğuna karar verdi. Yaşlı bir bilgeyi, kalın gövdeli bir ağaçtaki kovuğunda ziyaret etti. Ona düşüncelerini sundu. Endişelerini iletti. Sorgulanması gerekenleri, mantığına uymayanları bir bir anlattı.<br />Bilge, onu sessizce dinledikten sonra, “Hayalin sınırı yoktur,” dedi. “Aklın almayacağı şeylerdir hayaller. Çabuk var olur ama geç tükenirler. Ve sürekli yenilenirler. Değişir, sonsuzluğun ötesine kadar genişlerler. Kimi zaman bulutlara dokunan yüksek kuleler inşa ederler; kimi zaman bir ucubeyi dünyalar güzeli bir genç kıza çevirirler; bazen yıldızlarla çevrili, her şeyin sınırsız ve mükemmel olduğu bir ülkeye dönüşür, bazen de o ülkenin mutlu halkı olurlar. Gün gelir uzun boynuzlu geyiklerin sürdüğü bir arabada göğü keşfe çıkmış bir seyyah şeklini alırlar. Zaman döner, düşlere bekçilik yapan güzel mi güzel bir peri kızı oluverirler. Hayaller her şeydir. Onlar olmazsa bizler de olamayız…”<br />Bilgenin söylediklerini dikkatle dinledi Lila. Ama duydukları Kâbusun anlattıklarından pek de farklı değildi. Demek hepsi sırf bir hayalin parçasıydılar! Ya da hayalin ta kendisiydiler. Ama bu nasıl olabilirdi? Değişken hayaller olarak varlıklarını nasıl sürdürebilirlerdi? Yaşamaya devam etmek için hayallerin de şekillenmesi gerekiyorsa, böyle bir hayata Lila nasıl tahammül edebilirdi? Hep kendinden tavizler vermeli, yaptığı her şeye dikkat etmeliydi o halde. Ama Lila kendini sınırlamaya, bunu da geçtik, korkuların etrafta cirit atmasına katlanamazdı. Madem bir hayal olarak var olması güç olacaktı, o zaman gerçeğe ulaşmalıydı. Gerçek olmalıydı. Bunu nasıl başarabileceğini bilmiyordu ama bir şekilde gerçeğe dönüşmeliydi. Peki, ama gerçek neydi?<br />“Gerçek, hayallerin kurulmasına vesile olandır,” diye cevap verdi bilge, onun bu sessiz sorusuna. “Gerçeği ancak Dünya’da görebilirsin. İnsanların yaşadığı diyarlarda…”<br />Dünya! İnsanlar! İnsanlar gerçekti demek! Demek perilerden daha yüce varlıklardı onlar!..<br />O anda Dünya’ya yolculuk etme kararı aldı Lila. İnsanların arasında dolaşacak, gerçeği arayacak ve nihayetinde gerçek olacaktı…<br /><br />* * *<br /><br />Ülkesini terk edip Dünya’daki arayışına başladı…<br />Dünya tahmin ettiğinden daha büyüktü. Daha önce, insan çocuklarının yalnızca rüyalarına girmiş, Dünya ile irtibatı bundan öteye geçmemişti. Belki de bu yüzden, böylesine büyük bir diyarla karşılaşmak onu şaşırttı. Demek çocukların düşlerde de kocaman ülkeler kurmaları bu yüzdendi. Her neyse… Dünya görmekle, dolaşmakla bitecek gibi değildi. Ama aylar boyu gezindi Dünya üzerinde ve gerçeği aradı durdu.<br />Sıcak, uçsuz bucaksız kahverengi kumlar üzerinde gezinen sarıklı insanlar, devasa büyüklükte üçgen yapılar gördü. Irmakların taşkınına, denizlerin coşkusuna, göğün kükreyişine şahit oldu. Bulutları yaracakmış gibi uzanan yüksek binaları, denizler üzerine kurulmuş uzun köprüleri, kocaman heykelleri, su üstünde usul usul süzülen büyük demir kayıkları, öfkeyle göğü inleten kanatlı makineleri, tapınaklarda, kubbeli binalarda dua eden insanları, kara bulutların gölgelediği yemyeşil ve gür ormanları seyre daldı. Hayatın hızlılığına, binaların dağlara, tepelere, ovalara hükmüne şaşırdı; tüm bu hızın, acelenin, koşuşturmanın ötesindeki sakinlik ve güzelliğe hayran kaldı; doğanın cömertliğini takdir etti, kendi diyarının eksikliğini (o vahşi bir hazla toprağa sarılan taş yığınlarından öte durdukça) hissetmediğini fark etti. Ayak uydurulmaz bir hızla yaşayan insanların bu derin meşguliyeti üzerine kafa yordu bir zaman, sonra onların sürekli bir şeyler üretmek için çabalamalarından hoşnutluk duydu. Fakat o kör çabanın arasında güzelliklerden ayrı kalışlarını büyük bir kayıp olarak nitelendirdi. Onların çokluğu ve gerçekliğine gıpta etti ve gerçeği aramaya devam etti. Ne var ki, gerçeğin ne olduğunu kimseye soramadı, tüm çabalarına rağmen öğrenemedi. Yine de yılmadı. Daha yeni başlamıştı arayışına ve elbet bir gün gerçek bir peri olacaktı. İnsanların ne güzel, gerçek olma çabaları, hayallerden medet umma gayeleri yoktu. Ancak yine de, hep bir şeylerin peşinde koşturuyor, zamanla yarış ediyor, hatta zamanı hiç umursamıyorlardı.<br />Tüm bunların yanı sıra, düşlere girmeye de devam etti. İlk başta, küçük ülkelerin küçük şehirlerinde yaşayan, sıradan bir hayat süren, pek de göz alıcı evlerde oturmayan çocukların düşlerine girdi. Onların düşlerine daha önce de çok kez konuk olmuş, çok güzel anılar biriktirmiş, çocukların farklı, beklenmedik şeylerle dolu dünyalarında hoş vakitler geçirmiş, Kâbuslarla savaşmıştı. Şimdi de onu aynı muhteşemlikte düşler karşılıyordu ve arada sırada piyasaya çıkan Kâbuslara çaktırmadan köstek olmaya çalışıyordu. Daha fazlasına cesaret edemiyordu ama. Gerçek olmadan Kâbusların karşısına çıkmaya niyeti yoktu.<br />Daha sonra, büyük, taş şehirlerde, şatafatlı evlerde yaşayan temiz yüzlü çocukların rüyalarına konuk oldu. Haftalar boyu onlarla birlikte tüketti geceleri. Onların düşlerinde tek bir Kâbusa rastlamadığı gibi, dudak uçuklatacak, onu heyecanlandıracak, ilginç rüyalarla da karşılaşmadı. Lüks binalarda yaşayan, şık giyinen, düzenli ve renkli bir hayat süren bu çocukların düşlerinde, yaşamlarındaki renkliliğe rastlamadı bile.<br />En sonunda uzak ve tozlu şehirlere yolculuk etti, oradaki çocukların düşlerine misafir olmak için. Ama bu tozlu, renksiz ve sıcak diyarlarda o kadar kötü şeyler gördü ki, rüyalara girme fikri aklından çıktı bir müddet. O kadar şaşırdı, o kadar korktu ki (evet korktu!), gerçeği aramakta olduğunu bile unuttu. Ölümü gördü bu diyarlarda. Geceye, gündüze eşlik eden ve hiç bitmeyen ölümü… İnsanların yıkık binalar arasında yankılanan hüzün yüklü çığlıklarını dinledi. Gözyaşları içinde, şekilsiz yığınların içinden ölüler çıkarışlarını; gökyüzünde, hırsla süzülen ve düştüğü yerdeki hayatı söndüren duygusuz ölüm araçlarını; zırhlı, miğferli, silahlı, donuk yüzlü insanları seyretti uzun uzun ve içinde soğuk rüzgârlar eserken. Tüm bu kargaşa arasında yalınayak gezinen, yalnız ve kirli suratlı çocuklar gördü. O eşsiz güzellikteki düş ülkelerinin mimarlarının nasıl da böyle çaresizlik ve acı içinde kalabildiklerini sorguladı. Öfkelendi, duygulandı, ürktü ve şaşırdı. Dünya’nın bir köşesinde refah ve güzellik varken, öbür köşesinde nasıl kaos ve gözyaşı olabiliyordu, anlam veremedi. O sıcak diyarlarda olmaktan nefret etti, gerçeğin gördükleri olduğuna inanamadı. Ama öyle miydi? Bunlar ‘gerçek’ miydi gerçekten?..<br />Hayal kırıklığına uğradı, asıl amacını unuttu ama yeni bir amaç edindi. Dünya’nın başka bir tarafına gitmeyecek, kendi ülkesine dönmeyecek, gördükleri karşısındaki iç ezikliğine yenilmeyecek, bu güçsüz, umarsız çocuklara düşlerinde sahip çıkacaktı. Onlara rüyalar âleminde, sonsuz ve güzelliklerle dolu şehirler kurmalarında yardım edecekti…<br />Sıcak ve tozlu toprakların ücra köşelerindeki küçük bedenlerin rüyalarına girmeye başladı. Her birini ayrı ayrı ziyaret etti, gürültülü ve uzun gecelerde. Soluk almadan, durmadan düşlerde gezindi. Ne var ki, bu sefer karşılaştıkları daha büyük bir hayal kırıklığına sürükledi onu.<br />Ölümün bedenlenip kol gezdiği bu ülkelerin çocukları düş görmüyordu! Zihinleri, geceler gibi ürkütücü ve karanlıktı…<br />Böyle olamazdı. Düşler, çocuklar için her şeydi. Apayrı bir dünyaydı. Düş görmeyen çocuk olamazdı. Hayal kurmazlarsa hayatın acımasız yüzünü perdeleyemezlerdi. Hayal kurmazlarsa…<br />Hayal kurmazlarsa periler ve diğerleri de olmazdı. Ama artık bu Lila’nın umurunda değildi…<br />Şevkle, inançla çabaladı bu karanlık zihinleri aydınlığa kavuşturmak için. Başaracağına inandı, onları düşlerine kavuşturacağına yürekten inandı!..<br />Heyhat ki, bu zayıf, toza toprağa belenmiş, esmer tenli çocuklar artık düş göreceklerine inanmıyorlardı. Hayal diye bir şey yoktu onlara göre…<br />Lila yıllar boyu, çocukları güzel rüyalara kavuşturmak, hayal dünyasının engin kapısını onlara aralamak için uğraştı durdu. Ama hayaller gerçeğe çoktan yenik düşmüştü. Gerçeği gördü Lila; gerçek aslında, hayalleri pençesine alan acımasız bir kâbustu…<br />Hayallerden arındırılmış toprakların karanlığında yitmeye başladı Lila. Öyle ya, hayaller olmazsa, o da var olamazdı. Karanlık boşluklarda savruldu, soğuk düşlerde titredi. Ama her şeye rağmen haykırdı dileğini bu sonsuz karanlığa:<br />“Çocuklar artık kâbus görmesin!..”<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5700169396964793290-3488171897638754157?l=kadimgultekin.blogspot.com'/></div>Kadim Gültekinhttp://www.blogger.com/profile/13800212415838302822noreply@blogger.com0