tag:blogger.com,1999:blog-518914684038132364.post-16721681178185613222007-09-14T18:04:00.000-07:002007-09-14T18:44:07.965-07:00<span style="font-size:180%;color:#ffffff;"><strong>.</strong></span><br /><br /><span style="font-size:180%;color:#990000;"><strong>DÎL RÛBA</strong></span><br /><br /><span style="font-size:180%;color:#ffffff;"><strong>.</strong></span><br /><br />Geçen yıl 10 TM B Sınıfı’nın ve Rehber Öğretmeni Aytekin Sücü’nün gayretleriyle çıkan bu dergi, bu yıl 11 TM B Sınıfı ile yayın kolumuzun ortak çalışmasıyla bir sayı daha yayın imkânı buldu. Emeği geçen herkese çok teşekkür ederim. Bu gibi faaliyetlerin bizleri ne denli memnun ettiğini anlatamam.<br /><br />Havalar ısınmaya başladı. ÖSS’nin iyice yaklaştığı bu sıralar tabiatın bu sıcak tebessümü bizi sevindirmekten çok tedirgin ediyor. ÖSS’ye yönelik çalışmalarımızda en ufak bir aksama istemediğimiz sonuçlar doğurabilir. Bu yüzden öğrencilerimin bu tebessüme çok dikkat etmeleri gerekiyor.<br /><br />Başka sayılarda tekrar buluşmak üzere…<br /><br /><br /><br /><br /><strong>Rüstem Şahin<br /></strong><br /><br /><br /><span style="font-size:180%;color:#990000;"><strong>SANA YENİLDİM<br /></strong></span><br /><strong><span style="color:#333333;">ZEYNEP BAYRAK 11 FEN</span></strong><br /><br /><br /><br />Karanlıkta yalın ayak dolaştığım günlere<br />Soframı kurup ekmek bulamadığım yerlere<br />Ne de çamurdan yaptığım tek odalı evlere yenilmedim<br />Ama sadece sana yenildim.<br /><br /><br />Birbirine karışan saçımın içinde kendimi bulmaya<br />Kokmuş elbiselerimle hayata bakmaya<br />Ne de üç beş adım sonrası tıkanıp kalmaya yenilmedim<br />Ama sadece sana yenildim.<br /><br /><br />Büyüsü kaybolmuş duygularıma<br />Hüznün değdiği göz kapaklarıma<br />Ne de acının sürüklediği uçurumlara yenilmedim<br />Ama sadece sana yenildim.<br /><br /><br />Soğuk nefesimin buğulaştıramadığı camlara<br />Beni sırılsıklam yapan yağmurlara<br />Ne de yaşadığım sürece yalnız kalmaya yenilmedim<br />Ama sadece sana yenildim.<br /><span style="color:#ffffff;">.</span><br /><span style="color:#ffffff;">.</span><br /><span style="color:#ffffff;">.</span><br /><span style="color:#ffffff;"></span><br /><strong><span style="font-size:180%;color:#990000;">EN KARLI YATIRIM</span></strong><br /><br /><br /><strong><span style="color:#333333;">RÜSTEM ŞAHİN</span></strong><br /><br /><br />Zaman zaman düşündüğümüz ve elimizdeki üç kuruşu nasıl değerlendirsek hesapları yapıp altından dolara, dolardan euraya çevirdiğimiz ve ismine yatırım dediğimiz çağımızın modern uğraşlar en tehlikeli hastalık olan cimriliği ve bencilliği körüklemekte. Bu yazımda sizlere içinde öğretim yaptığımız okulumuzdan yani Yusufeli Çok Programlı lisesinden bahsedeceğim.<br />1955 yılında ilkokul olarak başlayıp, 1972 yılında ortaokul ve lise, 1993 yılından itibaren de çok programlı liseye dönüşen okulumuzda, gelinen nokta nedir? Bu soruların cevabını aramadan mevcut durumumuzdan bahsedeyim biraz. Okulumuzun açılışından itibaren çatısı, camları ve ısınma sistemleri değişikliğe uğradı ama içerisinde önemli bir gelişme olmadı. Örneğin Fizik-Kimya- Biyoloji laboratuarımız maalesef ihtiyaçlarımıza cevap vermiyor. Öğrencilerimize deney yaptırabileceğimiz doğru düzgün araç gerecimiz yok.<br />Okulumuzun mevcut yapısı 250–300 kişiye cevap verebilecek kapasitede iken 450 öğrenciye hizmet ververmeye çalışıyoruz. Tabiî ki aklınıza şu gelebilir, “yöneticisiniz, ne işiniz var başka, bunları yapsanıza.” İş eğlenceye gelince - tabii ki bu da lazım – hiç kimse geri kalmıyor. Boğa güreşlerine bir bakıyoruz, boylara para vermek için birbirimizle yarışıyoruz. Sonuç olarak bir zenginimiz 2000 YTL’ ye hiç acımadan bir Pazar gününü eğlenmiş veya eğlendirmiş olarak akşam ediyor. Lütfen artık kendimize gelelim. Bunca ilköğretim ve ortaöğretim okullarımız ve buralarda geleceğimizi emanet edeceğimiz çocuklarımız var. Gerek bu çocuklarımıza burs veya buna benzer şekilde yardımlar yapmamız gerekse okulların fiziki mekânlarını iyileştirmek için bağışta yarışmamız gerekiyor.<br />Lisemizde şu anda gelinin nokta bizi memnun etmese de elimizdeki imkânları zorlayarak neredeyse mucizeler yapan öğretmen arkadaşlarımızın çalışmaları hiç de küçümseyemeyeceğimiz yerlere taşıyor bizi. Yukarıda belirttiğim araç ve gereçler olmadan bunu yapabiliyorlar. Gelinen ikinci ve göğsümüzü kabartan nokta, Sayın Valimiz Cengiz Aydoğdu’nun bir TV programında ;”Yusufeli’nde mükemmel bir kültür ve eğitim hazinesi var. Bu kültür ve hazineden Türkiye’yi yararlandırabilirsek Türk insanı işte o zaman huzura erecektir” sözlerini söylemesidir.<br />Evet öğrencilerimiz Bugün dahi “öğretmenim telefon buldum, para buldum , cüzdan buldum, saat buldum” vb unutulan kelimeleri bugün söyleyebiliyorlarsa , Yusufeli’ndeki ceza ve tevkif evi boşsa, sokakta insanlar eşyasını bırakıp köyüne gidebiliyorsa, belediye hoparlöründen ‘bir miktar para bulunmuştur’ sesleri duyulabiliyorsa valimizi, hatta başbakanımızı hata ve hatta eski Cumhurbaşkanlarımızdan Kenan Evren’i kendisine hayran bırakabilen bu Yusufelili olma idealine yatırım yapalım diyorum.<br /><br /><br /><br /><strong><span style="font-size:180%;color:#990000;">Ayağa Kalkarım</span></strong><br /><span style="color:#ffffff;">.</span><br /><span style="color:#ffffff;">.</span><br /><span style="font-size:130%;color:#333333;">Adem Demirci</span><br /><br /><br />Soyumuz pehlevandır çok sert güreş tutarım<br />Elime geçirirsem lohum gibi yutarım<br />Yıllardır ben ekmeğe hep vitrinden bakarım<br />Dönere, kebaba saygıyla ayağa kalkarım<br /><br /><br /><br />Nerde iş bulduksa çalıştık hiç of demeden<br />Karnımızı doyurduk şükür haram yemeden<br />Doğruyu söyledik hep eğip bükmeden<br />Efendiye, dürüste hürmetle ayağa kalkarım<br /><br /><br /><br />Eğilmez hiç başımız namert önünde<br />Sevinmez kalbimiz dostun keder gününde<br />Harcadık ömrümüzü fotokopi yolunda<br />Telek sofrasına oturmam ayağa kalkarım<br /><br /><br />Hiç beklemezdin Adem, canımıza kasdetti<br />Üç beş kuruşluk, eski, bozuk çay seti<br />Geçti elektrik akımı vücuttan, yaktı, eritti<br />Dost yüzünde buldun şifa, bir tebessüm iyi etti*<br />Kadir kıymet bilmezlere isyan eder, ayağa kalkarım<br /><br /><br /><br />* Dostlarımız yaptı büyük duayı<br />En sonunda bulduk tatlı yuvayı.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><strong><span style="font-size:180%;color:#990000;">ÜLKÜ TAMER</span></strong><br /><br /><br /><strong><span style="color:#333333;">EMRE AZAM YILMAZ 9/E<br /></span></strong><br />Dünyada birçok şair vardır. Bazıları öznel yazarken bazıları da yaşadığı dönemin, içinde bulunduğu toplumun birtakım alışkanlıklarından etkilenir. Ülkü TAMER bu tür şairlerden farklıdır. Genellikle kendi düşüncelerini yansıtır.<br />Ülkü TAMER, Gaziantep’in kışı yaşadığı bir zamanda(20 Şubat 1937) dünyaya gözlerini açmıştır. Şair olana dek ilk önce Robert Kolej’i bitirmiştir. Sonra İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü'nde okumuştur. Yaşamı boyunca çevirmenlik, aktörlük, yayın yönetmenliği yapmıştır.<br />A, Gösteri, Kaynak, Papirüs, Sanat Olayı, Yeditepe, Yelken, Yeni Dergi, Varlık dergilerinde şiirlerini yayımlamıştır. İkinci Yeni ile başladığı şiirinde, her zaman kendine özgü olmayı başarmıştır. Türkü, koşma tadında, masalların, doğa görüntülerinin, çocuksu duyarlığını yansıtan özgür çağrışımların beslediği neşeli, humor yüklü şiirler yazmıştır; canlandırdığı dünyaya giderek toplumsal kaygılarla pekişen ölüm izleğini, kendi çocukluk dönemini yaşadığı yöreden yerel renkleri ve yaşama izlerini, izdüşümlerini taşımıştır.<br />Yapıtları:<br /><br />*Soğuk Otların Altında (1959)<br />*Gök Onları Yanıltmaz (1960)<br />*Ezra ile Gary (1962)<br />*Virgülün Başından Geçenler (1965)<br />*İçime Çektiğim Hava Değil *Gökyüzüdür (1966)<br />*Sıragöller (1974)<br />*Seçme Şiirler (1981)<br />*Yanardağın Üstündeki Kuş (1986,<br />toplu şiirler)<br /><br />Şiir çevirileri:<br /><br />*<a href="http://www.siirgen.org/siir/d/david_fernandez_cherician/bir_baris_sarkisi.htm">Bir Barış Şarkısı</a> –<br /><a href="http://www.siirgen.org/siir/d/david_fernandez_cherician/index.html">David Fernandez CHERICIAN</a><br />*<a href="http://www.siirgen.org/siir/n/nicolas_guillen/bolivyali_kucuk_asker.htm">Bolivyalı Küçük Asker </a>–<br /><a href="http://www.siirgen.org/siir/n/nicolas_guillen/index.html">Nicolas GUILLEN</a><br />*<a href="http://www.siirgen.org/siir/c/cesar_vallejo/insanlari_cocuklara_bolen_ofke.htm">İnsanları Çocuklara Bölen Öfke</a> - <a href="http://www.siirgen.org/siir/c/cesar_vallejo/index.html">César VALLEJO</a><br />*<a href="http://www.siirgen.org/siir/c/cesar_vallejo/kitle.htm">Kitle</a> –<br /><a href="http://www.siirgen.org/siir/c/cesar_vallejo/index.html">César VALLEJO</a><br />*<a href="http://www.siirgen.org/siir/n/nicolas_guillen/kursuna_dizilme.htm">Kurşuna Dizilme</a> –<br /><a href="http://www.siirgen.org/siir/n/nicolas_guillen/index.html">Nicolas GUILLEN</a><br /><br /><br /><br /><br /><strong><span style="font-size:180%;color:#990000;">YİĞİDİ ÖLDÜR HAKKINI DA YE!!!<br /></span></strong><br /><br /><strong><span style="color:#333333;">MUSTAFA OTHAN</span></strong><br /><br /><br />Toplum içerisinde yaşayan birey farkında olmadan bazı değerlere sahip olabilir, hatta bunu bir kişilik yapısı haline de dönüştürebilir. Yaşadığımız toplum içerisinde neden sanata ve sanatçıya gereken değer verilmiyor ya da sanatla uzaktan yakından ilgisi olmayan insanlara sanatçı gözüyle bakılabiliyor? Bu sorulara biraz da olsa farklı bir açıdan yaklaşarak cevap vermeye çalışalım.<br /><br />Bizlere ilkokuldan beri hep aynı hikâye anlatılır; bu hikâye ağustos böceği ile karıncanın hikâyesidir. Hikâyeyi kısaca hatırlayalım; karınca sürekli çalışır, çalışır, çalışır... Yaz demeden kış demeden çalışır. Pardon burada bir düzeltme yapalım, yazın çalışır kışın ise biriktirdiğini yer. Peki, bu arada ağustos böceği ne yapar; yazın o kavurucu sıcak günlerinde hep gezer, sırtında kemanı vardır ve gittiği yerlerde keman çalıp şarkı söyler, insanları eğlendirir, yani kış için hiçbir hazırlık yapmaz.<br /><br />Ve gün gelir mevsim değişir yaz kışa döner, havalar soğur ve kar yağar, karınca yuvasında rahattır, biriktirdiğini yemeğe başlarken bizim ağustos böceği aç kalır ve çaresizce karıncanın kapısını çalıp yiyecek bir şeyler ister. Karınca ise göğsünü kabarta kabarta önce ağustos böceğine akıl verir ve sonrada ‘aciz’ muamelesi yapar.<br /><br />Evet, hikâyemiz kısaca böyle ya da bize öğretilen kısaca böyle; karınca gibi olun, eğer ağustos böceği gibi olursanız aç kalırsınız, işte bu yüzden karınca gibi çalışkan olun, olun ki ömür boyu rahat edesiniz. – Belki burada haklılık payı var; çalışmak, bir şeyler için emek harcamak güzel ama diğer taraftan da bir başka çalışanın hakkını yememek lazım.-<br /><br />Şimdi gelin bu hikâyeyi tersten okuyalım ve sanata, sanatçıya neden değer verilmediğinin bir nebzede olsa gerekçesini ortaya koyalım. Bu hikâyede aslında işin zor kısmını yapan ve çalışan ağustos böceğidir. Yazın o kavurucu sıcağında keman çalıp ahaliyi eğlendirmek kolay mıdır? Ya da başka bir soru soralım; ağustos böceğinin çaldığı müzik aletini kullanmak kolay mıdır? Bugün kaçımız bir müzik aletini çalabiliyoruz ki? Çok azımız bunu yapabiliyoruz. O da bir yetenek, durumu biraz değiştirmek lazım, nasıl mı? İşte böyle;<br /><br />Ağustos böceği de karınca kadar çalışıp emek harcadığı için çalıştığının karşılığını alabilmeli, ötekiler tarafından gereksiz bir iş yapıyor diye değerlendirilmemeli ve hak ettiği yere gelmeli. Tıpkı günümüzdeki sanatçılara gereken değerin verilebilmesi gibi... Ama neeerdee...<br /><br />Başka bir örnekten yolumuza devam edelim; ‘kızını serbest bırakırsan ya davulcuya ya da zurnacıya varır...’ Bu örnekte görülmektedir ki kızın kaçtığı davulcu ve zurnacı gereksiz işlerle uğraşan kişilerdir yani toplumsal statü bakımından önemi olmayan bireylerdir. Kısacası burada da davulcular ve zurnacılar rencide edilmektedir. Oysa davulda çalmak, zurnada çalmak kolay bir iş değildir. İşte burada da yine sanatçının ve sanatın nasıl değersizleştirildiğini anlamaktayız.- Tabi farkında olmadan!-<br /><br />Size bir soru; ‘zurnanın son deliği’ diye bir deyimimiz var. Acaba burada da bizlere farkında olmadan bir şeyler anlatılmak istenmiyor mu? Neyse artık bundan sonrasını sizlere bırakıyorum, gerisini siz düşünün. Konuya başlarken söylemiştim; toplumsal olarak kabul ettiklerimiz kimi zaman değerlerimizin yitirilmesine sebep olabilir. Sanatın ve sanatçının değersizleştirilmesi gibi. Önemli olan şu; olaylara ve olgulara değişik bir pencereden bakabilmek. Bunu yapmak da zor olmasa gerek.<br /><br /><br /><strong><span style="font-size:180%;color:#990000;">SINAV KAYGISI<br /></span></strong><br /><strong><span style="color:#333333;">ALİ KEMAL GÜLCEMAL</span></strong><br /><br /><br />Uzun bir süredir sınava hazırlanıyor ve sınavın yaklaşmasıyla beraber, gözle görülebilir bir endişe hali yaşıyor olabilirsiniz. Uykuya dalmakta güçlük çekiyor olabilir, yemek yiyememekten, iştahınızın azlığından şikâyet ediyor olabilir, hayattan aldınız zevkte bir azalma hissediyor olabilirsiniz. Peki, nedir bizi böylesine kaygılandıran, iştahınızı azaltan, uykunuzu bozan, hayattan aldığımızı zevki azaltan şey. Korku mu kaygı mı? Bu soruların cevabını verebilmek için öncelikle bu iki kavramı açıklamak gerekecektir.<br />Korku, gerçekleşmesi durumunda, bizde fiziksel bir sorun yaratacak olan durumlardır. Örneğin köpekten korkarız, çünkü bizi ısırması fiziksel bir rahatsızlığa neden olur.<br />Kaygı ise korkulmayacak, bizde aslında çok büyük fiziksel bir hasar meydana getirmeyecek bir durumdur. Örneğin üniversite sınavı sadece bir sınavdır. Bize fiziksel olarak bir zarar verir mi? Onu korkunç hale, kaygı duyulacak hale getiren bizleriz. Bizim o sınava bakış açımız.<br />Sınav Kaygısı Nasıl Tanınır?<br /><br />Bir sınava girmeden günlerce önce sınavı başarıp başaramayacağınız kaygısı beyninizi aşırı meşgul ediyorsa ve yoğun bir kaygı hissediyorsanız üstelik bu kaygı sizi gündelik işinizi bozuyorsa, uykularınızı, yeme duyunuzu etkiliyorsa, neredeyse başka bir şey düşünmüyorsanız sınav kaygısına adaysınız demektir. Sınav ertesi gün, uyku tutmuyorsa, sınav saati ecel gibi yaklaşıyorsa, sınava girerken eliniz ayağınız titreyip soğuk terlemeye başladıysanız. Bir de sınavda beyniniz zonkluyor, sınav kâğıdını açmaya cesaret edemiyor, soruları heyecandan okuyamıyorsanız yoğun bir sınav kaygınız var demektir.<br /><br />Hissedilen olumsuz duygular nelerdir?<br />- Ya başarısız olursam korkuları - Yeterince çalışmadığı için kendini suçlama - Kesinlikle başarılı olamayacağım yargıları- Sürenin çok yetersiz olduğunu düşünmek- Hiç bir şey hatırlamadığını hiç bir şey bilmediğini düşünmek - Sık sık alacağı notu düşünmek - Diğerlerinden farklı olduğunu, daha zayıf ve beceriksiz olduğunu düşünme- Sıkıntı bunaltı hisleri - Hareketsizleşme, ya da huzursuzluk, aşırı hareketlilik hissetme- Sınav sonuçlarının felaket olacağını düşünmek- Aile ve yakınlarını hayal kırıklığına uğratacağını düşünme- Ölsem de kurtulsam keşke bu duruma hiç düşmeseydim düşüncesi- Kaybederse asla tekrar denemeyeceğini ya da kendini toparlayamayacağını düşünme<br /><br />Hissedilen fizyolojik belirtiler nelerdir?<br />- Çarpıntılar, düzensiz kalp atışları- Düzensiz solunum, hava açlığı- Ellerde titreme, vücut'ta ateş basması hissi- Baş dönmesi, bayılma, beyni boşalmış hisleri - Kas yorgunlukları, uyuşma, titremeler<br /><br />Korkulmaması gereken bir durumdan korkmak ya da kaygı duyulmaması gereken bir olaydan kaygılanmak bizim anormal olduğumuzu göstermez mi?<br /><br />Aksine kaygı bizim için belirli oranda gerekli olan bir şey. Çünkü eğer az miktarda kaygı duymuyorsak, sınav bizi heyecanlandırmıyorsa onu yeteri kadar istemiyoruz demektir. Çünkü bu kaygıdır aslında bizi hedefimize çeken, yönlendiren, bize, itici güç veren.<br /><br />Öyleyse şunu söyleyebiliriz ki sınav kaygısı belirli oranda olduğunda bize fayda sağlayan, başarılı olmamız için bizi kamçılayan bir olgu. Sınav kaygısı yaşayan insanlar ya programlı çalışmışlar, kendilerine güvenleri tam, sınavı ölüm kalım savaşı durumuna getirmemiş insanlardır, ya da derslerine hiç çalışmamış sınavdan beklentisi olmayan tembel insanlardır.<br />Sınavla ilgili kaygımızı azaltmak için<br /><br />Kaygımız ve heyecanlanmamıza neden olan duygular düşüncelerimizle şekilleniyor. Kaygımızı azaltmak için değiştirmemiz gereken düşünceler vardır.<br />Üniversite sınavı hayatta mutlu olmaya, başarılı olmaya giden yollardan sadece biridir.<br />1- Üniversite sınavı hayatta başarılı ve mutlu olabilmek için tek yoldur. Böyle bir düşünceye sahipsek, kaygımızın artması muhtemeldir. Mantıklı bir şekilde düşünürsek, üniversite sınavı bizi hayatta başarıya ve mutluluğa götüren yollardan sadece biridir. Tek seçenek değil. Üniversite sınavını kazanamamış ancak hayatta başarıyı ve mutluluğu yakalamış milyonlarca insan var. Üniversiteyi kazanamasak da farklı alanlarda mutlu ve başarılı olabiliriz. 2- Sınavı kazanmak zorundayım. Sınavı mutlaka kazanmalıyım. Sınavı kazanmak bir istek ve seçim meselesidir. Mutlaka başarmalıyım, "şu okula gitmeliyim " gibi düşünceler yerine "sınavı kazanmak istemiyorum, şu okula gitmek istiyorum " şeklinde düşünmeliyiz. -meliyim - malıyım şeklindeki ifadeler düşünceleri istek olmaktan çıkarıp, yasa haline getirir. Yasalarda bir kesinlik vardır. Oysa bir isteği yerine gelmeyen bir kişinin başka bir isteği yerine gelebilir. 3- Kazanmazsam mahvolurum, hapı yutarım, komşuların yüzüne nasıl bakarım, ailemin yüzüne nasıl bakarım, çok korkunç olur. Bu gibi düşünceler kesinlikle gerçekle ilişkisi olmayan düşüncelerdir ve bize olumlu yönde hiç bir katkısı yoktur. Daha çok olumlu yönde düşünmeye çalışın. Geçmişteki yaptığınız güzel ve başarılı işleri düşünün. Okul yıllarında aldığınız başarılı sınav sonuçlarını, iyi yaptığınız işleri düşünün. Ben aptalım, ben zaten hiç bir şeyi beceremem demeyin. Bu tip düşünceler hem sizi amacınızdan uzaklaştırır, hem de hem endişelendirir. 4- Sınav sonucu benim iyi ya da kötü olduğumu gösterir. Sınav sadece bir bilgi sınavıdır. Bu nedenle öğrencinin ilgi, yetenek ve çalışma alışkanlıklarıyla kazanmış olduğu bilgilerin değerlendirmesidir. Kişiliğinizin değerlendirilmesi değil. Sınav başarınızla kişilik değerinizi eş görmeyin. Sınavlarda uygulanan testler; kişilik testler olmayıp bilgi ve başarı testleridir. 5- Sınavı kazanamamak her şeyin sonu olur. Bu hatalı bir düşünce yapısıdır. Mantıklı bir şekilde sınavı kazanma şansınız çok yüksek bile olsa, kendinize bir başka amaç düşünün. Bu amacın hayatınıza neler kazandıracağı üzerinde durun. Sınavda başarılı olarak, esas amacınıza ulaşmak birinci tercihinizdir. Başarılı olamadığınız taktirde yöneleceğiniz ise ikinci tercihiniz olacaktır. Biz sizin birinci tercihinize yerleşmenizi istiyoruz. Ancak ikinci tercihinize yerleşmekte dünyanın sonu değildir. Eğer bu düşünceyi içinize sindirebilirseniz gayretiniz ve çalışma isteğiniz azalmayacak ancak elinizi kolunuzu bağlayacak şiddetteki sınav stresinde kurtulmuş olacaksınız.<br /><br /><br /><br /><strong><span style="font-size:180%;color:#990000;">GELECEĞE MEKTUP<br /></span></strong><br /><strong><span style="color:#333333;">ZEYNEP BAYRAK 11 FEN<br /></span></strong><br />Sevgili Geleceğim;<br />Bu mektubu mefkûremin ucunda filizlenen ümit kıvılcımlarına bir buse selam kondurmak ve geleceğimi sağlam gözlerle izleyebilmek amacıyla yazıyorum.<br />Umutlarınla saadete kazıdığın yüreğimi senin emsalsiz faziletinle inşa ediyorum. Zamanın peşinde alevlenen umutlarım senin kararınla, sevinçlerim senin duygularınla, gözyaşlarımsa ellerinde ısıttığın sevginle gönlümün semalarında dans edecektir. Sana kavuşmak, umutlarımı kararlarınla tanıştırmak ve azmin doğurduğu başarıyı sana tattırmak bedenime hakim olan kalbimin müşkül görevidir. Günlerden haftalar, haftalardan aylar, aylardan yıllar elde edip sana bir adım daha yaklaşmak için saniyelerle arkadaş olup dakikaları kovalayacağım. Yeri geldiğinde bulutlarla beraber ağlayacak, yeri geldiğinde ise sana kavuşmak düşüncesiyle sevineceğim.<br />Kelimelerimin harflerinde ısınan geleceğim;<br />Umarım kalbinin bir köşesinde bana da yer ayırır, benim sadece hayallerle değil gerçekle dost olmama vesile olursun. Ve umarım hayalleri gerçeğe bulayıp umutlarıma öyle tattırırsın.<br />Günler, aylar, yıllar sonra buluşmak dileğiyle…<br /><br /><br /><br /><br /><strong><span style="font-size:180%;color:#990000;">BEYAZ DİŞ</span></strong><br /><br /><br /><br />Jack London<br />1876 – 1916<br /><br /><br /><strong><span style="color:#333333;">TUBA ŞAHİN 9/E</span></strong><br /><br /><br />Kızağın önündeki ve arkasındaki iki adam yılmadan, umutsuzluğa düşmeden yollarına devam ediyorlar. Kalın kürklere, yumuşak derilere sarılmışlar. Aradan birkaç saat geçiyor. Oldukça kısa süren günün ışıkları silinmeye yüz tutarken, uzaklardan bir çığlık sesi yükseliyor. Kendilerini takip edenlerin ısrarlı ulumalarına dikkat kesiliyorlar. Hava kararıyor ve sahipleri köpekleri nehir boyunca uzanan ladin koruluğuna yönlendiriyorlar. Kamp ateşi yakıyorlar. Kurt köpekleri kendi aralarında hırlaşıp dalaşıyorlar ama bulundukları yerden ayrılmayı göze alamıyorlar.<br />Köpekleri sopayla kovsan bile ateşin yanından uzaklaştıramazsın. Donduran kuzey ülkesinde yapılan yolculuklar sırasında yok olan bir köpeğin ardından söylenebileceklerin en ehemmiyetlisi ancak bu kadar olabilirdi. Daha nice köpeğin ya da insanın ardından da belki böyle güçlü metinler yazılmayacak.<br />Kuzeyin ormanlarında yaşam kavgası... Açlık ve hayatta kalma çabası... Beyaz Diş, bir kurt kırması; damarlarında hem kurt hem de köpek kanı taşıyor. Ormanda yapayalnız, hayatta kalmaya çalışıyor. Bir gün, o ana dek yaşadığı mağaranın duvarını geçip hayata atılıyor ve her şeyi en baştan keşfetmeye koyuluyor. Vahşî doğanın çetin şartları, yaratılışındaki sertliği gün geçtikçe daha çok besliyor. Ve sonunda Beyaz Diş, amansız bir kurt oluyor. Derken efendiyi, yani insanı tanıyor. Usta yazar Jack London, Beyaz Diş'te bir kurt ve ona "sahip çıkan" farklı efendiler elinden, evcilleşmeyi sorguluyor.<br /><br /><br /><br /><br /><strong><span style="font-size:180%;color:#990000;">Kütüphane Haftası<br /></span></strong><br /><span style="color:#333333;"><strong>HİLAL KÖSE 11 SOS A</strong></span><br /><br />(Mayıs ayının son haftası Kütüphane Haftası’ydı. İnönü İlköğretim Okulu bu hafta dolayısıyla ilçemizde bulunan okullardan seçilmiş öğrencilerden oluşan bir grupla bir panel düzenledi. Bizim okulumuzdan 11 SOS A sınıfı öğrencilerinden Hilal Köse katıldı bu etkinliğe. Öğrencimizin yaptığı konuşma metnini aşağıda yayımlıyor, bu vesileyle de panelde gösterdiği başarıdan dolayı hem kendisine rehberlik yapan Edebiyat Öğretmenimiz Aytekin Sücü Hocamıza hem de kendisine teşekkürlerimizi sunuyoruz.)<br />Öncelikle herkesi selamlayarak başlamak istiyorum konuşmama. Esasında nereden başlayacağımı bilemediğim ya da neresinden başlarsam başlayayım, başlamak için büyük heyecan ve sabırsızlık duyacağım bir konu üzerinde konuşmak için toplanmış bulunuyoruz. Bu büyük bir mutluluk benim için.<br />Kitabın toplumumuzdaki yerinden çok toplumdaki ve bizzat insanın kendisindeki yerinden başlamak istiyorum.<br />Şunu iyi biliyorum ki buraya gelen herkes kitap okumanın ne kadar önemli bir eylem olduğunun farkındadır. Bakınız kalem süresi şu mübarek ayetle başlar: “Nun. Kaleme ve yazdıklarına and olsun.” Evet, sevgili büyüklerim ve arkadaşlarım okumak ve yazmak ulvi bir eylemdir. Bu ulvi bağlılığı şu güzel ifadelerle anlatmak isterim:<br />Yarasaların geceye sığmakta zorlandıkları bir vakitte yüreğin ta derinliklerinden gelen bir sesle ve özenerek kurulmuş bir cümleye aşık olmakla başlar okuma tutkusu. Büyük bir aşkla da devam eder. Bana aşkın tanımı sorulduğunda onu hep okuma ve yazmayla ilişkilendiririm. Kişiler ve toplumlar barış için verecekleri mücadelede, ancak bu aşkla muvaffak olacaklardır.<br />Kitap okumak şu açıdan da bulunmaz bir nimettir arkadaşlar: Okumak insanı çok değişik hayallere ve çok farklı coğrafyadaki olayların içine gezmeye çıkarır. Bazen Tolstoy’un bir hikâyesiyle Rusya’da bir yoksul mahalledeki olayların içinde bulursunuz kendinizi, bazen Jack London’la macera arayışına çıkarsınız. Kimi zaman Aytmatov’un Cemile’si olur, kimi zaman Çukurova’da …………. ……… ve onun için mücadele eden İnce Memed’in yandaşı olursunuz. 9. Hariciye Koğuşunda yatan hasta gencin hayalleriyle bir tutarken hayallerinizi Tolganay Teyze’ye üzülmek gelir içinizden Kırgızistan steplerinde.<br />Ben kitap okumayı yaşam tarzı haline getirmeye çalışan biri olarak şunu özellikle ifade etmek isterim ki bibliyomanyaklık derecesinde kitap okuma hastalığına tutulmuş insanların söyledikleri her söz kayda değer, bu uğurda kurdukları her tümce ve yaptıkları her eylem kutsaldır.<br />Ölümümüz bile başucumuzdaki bir kitabın refakatinde olsun.<br />“Kaleme ve yazdıklarına and olsun.”Ahval-i Çepelenoreply@blogger.com