tag:blogger.com,1999:blog-51540071191816670502009-07-09T13:22:53.159+03:00Çevremizdeki Kalite(sizlik) Örnekleri, GözlemlerFiliz EyüboğluFiliz Eyüboğluhttp://www.blogger.com/profile/02134226301975991296noreply@blogger.comBlogger15125tag:blogger.com,1999:blog-5154007119181667050.post-84631581552184234822009-07-09T13:17:00.002+03:002009-07-09T13:22:53.171+03:003. Köprü Cinayettir!!!Günaydın,<br />Dün Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir yazıyı sizlerle paylaşmak istedim.3. köprüye engel olmak için elimizden ne geliyorsa yapmamız lazım. 2.köprüde başlayan tamirat sırasında meydana gelen anormal tarfik sıkışıklığıve insanların pes etmesini fırsat bilip hemen 3.köprüyü arayasıkıştırmaları gerçekten çok can sıkıcı.<br />Selamlar,Mehtap<br /><br /><br />Üçüncü Köprü Bir 'Cinayettir'!<br />Boğaz geçişlerindeki talep artış hızını, muhafazakâr bir tahmin ile yüzde 6kabul edersek, 2000 yılında 130 milyon araç geçmiş ise 2020 yılında Boğazgeçişi talebi 430 milyon araç eder. Köprü başına yılda 65 milyon araçkapasitesi hesabı ile bu talebi ancak 7 köprü ile karşılayabiliriz.<br /><br />Semih TezcanSayın Başbakanımız İstanbul’a üçüncü Boğaz köprüsünü inşa edecekleriniısrarla söylüyor. Hatta Ulaştırma Bakanı Sayın Binali Yıldırım, neredeyseher gün beyanat vererek, üçüncü köprünün kabaca yerini açıklıyor ve önündeki tüm yasal engellerin kaldırıldığını söyleyerek, kısa zamandaihaleye çıkacaklarını vurguluyor. Başbakanımız, İstanbul BüyükşehirBelediye Başkanı iken 27.04.1995 tarihli basın toplantısında “Üçüncü köprübir cinayettir. Böyle bir teşebbüs İstanbul’un çağdaş kent-leşmesi ve şehirulaşımı için ölümcül sonuçlar doğurur!” dememiş miydi? Şimdi ise, üçüncüköprü yanlış bir yatırım olur diyenlere “Bağnaz!”, “Yobaz!”, “Cehaletin sonkalıntıları!” gibi yakışıksız tabirler kullanıyor. Nitekim, geçen ramazangünlerinden birinde, Sayın Kadir Topbaş’ın iftar yemeğinde; “İkinci tüpgeçiti de inşa edeceğiz ama bağnaz ve yobazlara beğendiremiyoruz!” demişti. Sayın Başbakanımız iş bitiren ve eser bırakan bir lider. Bir projenindoğruluğuna inandığı zaman engelleri aşar ve yürür gider. Doğru! Üçüncüköprünün doğruluğuna inanıyor ki, bu güçlü inancı nedeni ile bu işi debitirmek istiyor! Ona göre, üçüncü köprü doğru bir karardır.<br /><br />Çünkü<br /><br />1- Mevcut iki köprü, günde 400 bin, yılda 130 milyon araç taşıyarak 2000yılından beri kapasitelerinin üstünde doygun bir haldedir. Halkımız‘ işkence’ çekmektedir.<br />2- Her gün köprüleri geçerken trafik sıkışıklığında yaşanan toplam birsaatlik fuzuli bekleme (gecikme) süresi ülke ekonomisine yılda 4 milyardolarlık zarar demektir.Dolayısı ile Başbakan’ın öngörü ve inancına göre, bu sıkıntılarıgiderebilmek için yapılacak en akılcı ve tek şey, tıkanmış olan ikiköprünün imdadına yetişecek üçüncü bir köprü inşa etmektir. Teşhis doğruama maalesef tedavi yöntemi yanlıştır. Bu ülkenin evlatları, İstanbul için alınan ve alınacak olan yanlışyapılaşma kararlarının ve uygulamaların zararlarını temizlemek için çokbüyük uğraşlar ve kayıplar verdi, veriyor ve verecek! Örnek mi istiyorsunuz? İşte büyük ümitlerle inşa edilen Salıpazarı kargo limanı,depo ve antrepoları! Metruk, işe yaramaz halde duruyor. İşte, Haliç’in ikiyakasına sanayi tesisleri kurduran meşhur şehircilik uzmanları! Haliç’i bu pislikten kurtarıncaya kadar, Sayın Dalan’ın dört yılı ve ülkenin 6 milyardoları harcandı. <span style="color:#3333ff;"><strong>İşte, İstanbul’da halkın yüzde 60’ından fazlasının yaşadığı plansız, ruhsatsız, kaçak ve çarpık kentleşme.</strong></span> “Dönüşüm” projeleriile bu çarpık yapılaşmayı düzeltme çabaları içinde değil miyiz? Ömrümüz hepyap-boz ile mi geçecek?Üçüncü köprü fikri bir kere değil yüz bin kere yanlıştır.<br /><br />Çünkü:<br /><br />1) On köprü de yetmez!İstanbul’da nüfus artışı yılda yüzde 4, araba sahipliğindeki artış iseyılda yüzde 16’dır. Araba sahipliğindeki bu baş döndürücü hızlı artışarağmen, Boğaz geçişlerindeki talep artış hızını, muhafazakâr bir tahmin ileyüzde 6 kabul edersek, 2000 yılında 130 milyon araç geçmiş ise, 2020yılında Boğaz geçişi talebi 430 milyon araç eder. Köprü başına yılda 65milyon araç kapasitesi hesabı ile bu talebi ancak 7 köprü ilekarşılayabiliriz. İki köprümüz var. Demek ki, 2020 yılına kadar 5 köprü daha inşa etmeliyiz. Bu da, en geç her iki yılda bir, yeni bir köprününaçılışını yapmamız gerektiğini gösterir. Dolayısı ile köprü inşası çözümdeğildir. Çünkü köprü inşa etmek bir kısırdöngü ve fasit dairedir. Problemiçözdüğünüzü zannettiğiniz anda, aynı problem ile gene karşı karşıya kalırsınız!<br /><br />2) Ağır vasıtalar üçüncüye (?!) Kamyon ve TIR gibi ağır vasıtaları üçüncü köprüye kaydırmanın iki köprüde rahatlık sağlayacağını iddia etmek bir hayaldir. Çünkü, ağır vasıtaların tüm geçişlerdeki oranı yüzde 6’dan azdır. Dolayısı ile kamyonları üçüncüköprüye kaydırmakla mevcut iki köprüde hiçbir rahatlama olmaz. Araç geçiş talebi çok büyük bir patlama halinde büyümekte olduğu için kamyonlarınyaratacağı küçük boşluk büyük bir hızla dolar. Eski sıkışıklık ve işkence hemen aynen devam eder. Zaten, birinci köprüden hiçbir ağır vasıta geçmesine şu anda bile izin verilmemektedir.<br /><br />3) <span style="color:#ff0000;"><strong>Doğru çözüm raylı geçiştir!</strong></span> Köprülerden yüzde 85 oranında binek arabası geçiyor ve sıkışıklığı bu binekarabaları yaratıyor. Halbuki, Göztepe veya Söğütlüçeşme ile 4. Leventarasında deniz altından geçecek bir metro inşa edilirse, bu metro günde enaz 1.5 milyon yolcu taşıyarak, köprülerdeki araba geçiş sayısını yarıyarıya azaltır ve böylece köprüler boşalmış olur. En az 50 yıl dahasıkışıklık olmaz ve üçüncü köprü gündeme gelmez. Bir metro tren dizisinintaşıyabileceği yolcuyu ancak 600 adet özel oto çok zor ve çok yavaştaşıyabilir.Göztepe ile 4. Levent arası yaklaşık 13 kilometredir ve arada başkaistasyon olmayacağı için, metro yolculuğu sadece 10 dakika sürecektir.Deniz tabanının en az 20 metre altından delme tünel olarak inşa edilecekböyle bir metronun maliyeti 450 milyon dolar ve inşa süresi iki yıldır.Göztepe ile 4. Levent arasındaki böyle bir tüp geçiti, devlet bütçesindenbir kuruş ödemeden inşa ettirmek kabildir. Çünkü, günde 1.5 milyon yolcukapasitesi olan ve açılır açılmaz bu yolcu yoğunluğuna erişecek bir raylısistemi ‘altın yumurtlayan tavuk’ örneği, yap-işlet-devret modeli ile inşaetmek için konsorsiyumlar birbirleri ile kıyasıya yarış edecektir. <br /><br />Üçüncü<br />köprünün çevre yolları ve viyadükleri ile birlikte maliyeti en az 900milyon dolar ve inşa süresi en az beş yıl olacaktır. Üçüncü köprünün, kenteve çevreye vereceği tamir kabul etmez zararlar da cabasıdır.<br /><br />4) Otomobiller için ikinci tüp geçitİki katlı ve sadece lastik tekerlekli araçların geçişi için düşünülen veHarem ile Yenikapı arasında inşa edilecek olan ikinci tüp geçit inşasının,yap-işlet-devret modeli ile ihalesinin sonuçlandığını biliyoruz. Bu ikincitüp geçit de aynen üçüncü köprü gibi, ulaşım bilimine aykırı, yanlış veçıkmaz bir ulaşım altyapısıdır.Demek ki, bu hükümet, hâlâ araç geçirmek ile yolcu geçirmenin arasındakifarkı kavrayamamış! Boğaz’dan araç geçirmenin bir kısırdöngü demek olduğunuve her iki senede yeni bir köprü veya yeni bir karayolu tüp geçiti inşaetmek mecburiyetine bizi götüreceğini görememiş! Ne yazık!<br /><br />5) Marmaray projesi Marmaray projesi İstanbul’a 76 kilometre uzunluğunda bir metro kazandıracak, İstanbul ulaşımı için çok yararlı bir proje gibi görülüyor. Ancak, Boğaz’dan geçiş güzergâhı yanlış seçilmiş. Bostancı ile 4.Leventarasındaki seyahat indi-bindiler, aktarma istasyonlarındaki beklemeler ile bir saatten fazla sürecek. Bu metroya binilir mi? Ancak, Pendik-Halkalı arasındaki sahil şeridinde seyahat edeceklere yarayacak bir metro. Bu sahil şeridinin günlük yolculuk talebi ise bugün (2009) sadece 100 bincivarında. Bir metronun günlük yolcu kapasitesi ise 1.5 milyon yolcumertebesinde yani, bebek ölü doğacak. Üstelik, Üsküdar-Sarayburnuarasındaki batırma tüp tünel, bir depremde sıvılaşarak milenyumum tünelfaciasına neden olabilecek nitelikte çürük çamur tabakaları içineoturtuluyor. Yapılan zemin güçlendirme çalışmaları ise hiç güven vermiyor.Batırma tüp tünelin ihalesinde milli çıkarlarımıza aykırı uygulamalar iseyürekler acısı. Japonlardan başka hiçbir ülkenin ihaleye girmesine izinverilmediği için, Japonlar, aralarında anlaşarak, istedikleri fahişfiyattan aslan payı misali işi aldılar. Ayrıca, çok düşük faizle devletkredisi veriyoruz diyerek Devlet Planlama Teşkilatı’nın ve Hazine’nin gözlerini boyadılar. Çünkü, fahiş fiyatlarını kamufle eden, aldatıcı senaryolar sergilediler. Türkiye sanki onların müstemlekesi imiş gibi, tüpgeçit inşaatlarında uzman olan Hollanda, Belçika, Danimarka ve ABD gibi ülkelerin firmalarının ihaleye girmelerine izin vermediler. Üstelik, müteahhit durumundaki Japon konsorsiyumun, mal sahibi olan Türk devleti adına yapılacak kontrolü gene bir Japon konsorsiyumu yapıyor. Böylesine birteslimiyet dünyanın neresinde görülmüştür?<br /><br />6) Gişeler Boğaziçi köprüleri ile ilgili önemli bir konu daha var. <span style="color:#ff0000;"><strong>Dünyada, otoyollarve köprülerdeki para toplama sistemi artık tamamen tarihe karıştı. </strong></span>Çünkü,kamu maliyesi gelir tekniği açısından bu cins para toplamanın pahalı ve gereksiz bir yöntem olduğu, UNESCO’nun ve Birleşmiş Milletler’inhazırlattığı teknik raporlarda açıkça belirtiliyor. Ancak, yap-işlet-devretmodeli ile inşa edilen tüp geçit, otoyol ve köprülerde, bu para toplamayadevam ediliyor. Bizim de artık, Amerika, Almanya, İtalya ve Fransa gibibütün ülkelerde artık terk edilmiş olan bu rahatsız edici ve trafik akışınıengelleyici para toplama sistemini kaldırmamız gerekir. Vergiler çok dahaucuz ve çok daha etkin bir şekilde dolaylı olarak toplanabilir.<br /><br />Prof. Dr. Semih TEZCAN Boğaziçi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği ÖğretimÜyesi,<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5154007119181667050-8463158155218423482?l=filizeyuboglu.blogspot.com'/></div>Filiz Eyüboğluhttp://www.blogger.com/profile/02134226301975991296noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-5154007119181667050.post-50192865555147574832009-05-18T10:45:00.001+03:002009-05-18T10:47:34.804+03:00Adam yaralasanız arabayla vurup öldürseniz tutuksuz yargılanırsınız<a href="http://www.32gunhab%20er.com/Yazar/%20Yazar.aspx?" target="_blank" rel="nofollow" ci="'761">http://www.32gunhab er.com/Yazar/ Yazar.aspx? CI=761</a><br /><br />Mustafa Mutlu<br /><br />Silivri’deki iki rektörden mektup var: Neden tutuklandığımızı bilmiyoruz!14.05.2009<br />Gündem o kadar hızlı değişiyor ki; Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan rektörleri unuttuk bile...<br /><br />O günlerde hepimiz Türkan Saylan’ın evinin aranmasına ve Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın tutuklanmasına odaklandığımız için, diğer rektörlerden söz bile etmedik.<br />Tutuklanma nedenleri, “Yasa dışı terör örgütü üyesi olmak suçlarını işledikleri yönünde kuvvetli suç şüphesi varlığını gösteren olgular” bulunması...<br /><br />Halen Silivri 4. Cezaevi’nde tutuklu olarak bulunan bu rektörlerin ikisinin ortaklaşa imzaladıkları, “görüldü” damgalı bir mektup ulaştı elime...<br /><br />19 Mayıs Üniversitesi’nin eski rektörü Prof. Dr. Ferit Bernay ve Uludağ Üniversitesi’nin eski rektörü Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran, 10 Mayıs tarihinde yazdıkları mektuba, “Neden tutuklandığımızı bile bilmiyoruz” diye başlamışlar...<br />Bugüne kadar bir kez bile konuşmadığım, yüz yüze gelmediğim bu iki eski rektörün mektubunu tarihe not düşmek amacıyla özetleyerek yayınlıyorum:<br />***<br />“Sayın Mutlu,<br />Biz neden tutuklu olduğumuzu bilmiyoruz. Poliste ve savcılıkta bize sorulan sorulardan anladığımız kadarı ile suçumuz, 8 yıl rektörlük yaptığımız dönemde çeşitli nedenlerle (panel, konferans, kokteyl, resepsiyon) katıldığımız toplantılarda; bazı devlet adamları ile askeri ve sivil erkanla beraber olmak... Bunların hiçbiri gizli değildi.<br /><br />Bize sorulan bir diğer soru, Cumhuriyet Mitingleri’ydi.<br />‘Üniversite öğretim üyelerinin Anıtkabir’e yürüyüşüne katıldınız mı? Burada Ordu Göreve pankartını siz mi açtınız?’ türünden sorular...<br /><br />Biz de bu soruları yanıtladık ve o pankartı açan kişilerin bizimle ilgileri olmadığını, organizasyon komitesi tarafından kendilerine çok rica edilmesine rağmen pankartı indirmedikerini söyledik.<br />Zaten o kişiler sonradan mahkemeye verildiler ve beraat ettiler.<br />Ne derseniz deyin, dinleyen kim?<br /><br />Ben Mustafa Yurtkuran, Çanakkale Mitingi’nde konuşmacıydım. Diğerlerinde sadece katılımcı.<br />Ben Ferit Bernay; hepsinde sadece katılımcıydım. Bunların hiç önemi yok. Cumhuriyet Mitingleri’ne katıldıysanız, destekliyorsanız, Engenekoncusunuz!<br /><br />İnsana rüya gibi geliyor. Sanki komedi tiyatrosundayı z: Sekiz yıl rektörlük yap. 24 saat polis korumasında polislerle birlikte yaşa. Nereye gidersen önceden Valiliğe bildir. Sonra seni gizli örgüt üyesi olmakla suçlasınlar...<br /><br />Biz rektörlüğümüz boyunca ne düşündüysek, bunları açıkça söyledik. Bildiriler sunduk. Senato bildirilerimizle, üniversitelerimizin görüşünü bildirdik. Bunları açıkça, toplumun önünde yaptık. Fakat dinleyen kim?<br /><br />Yukarıda anlattığım gibi ortada delil, kanıt yok. Mutlak şüphe yaratacak bir bulgu yok. Evlerimizden, ofislerimizden her şey alındı. (Çocuklarımızın ve damatlarımızın bilgisayarları bile alındı.) Diğer bir deyişle, delilleri karartmamız mümkün değil; yerimiz, adresimiz, işimiz belli... Fakat biz tutukluyuz.<br /><br />Biz 60 yaşlarında kişileriz.<br /><br />Eğer silahlı yaralama yapsaydık, tutuksuz yargılanacaktık.<br /><br />Fakat şimdi tutukluyuz.<br /><br />Anlamak, kabullenmek, içimize sindirmek çok zor.<br /><br />Prof. Dr. Ferit Bernay<br />Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran”<br />***<br /><br />Böyle bir mektuptan sonra ne yazılır ki?<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5154007119181667050-5019286555514757483?l=filizeyuboglu.blogspot.com'/></div>Filiz Eyüboğluhttp://www.blogger.com/profile/02134226301975991296noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-5154007119181667050.post-76231348941951857292009-04-01T19:57:00.004+03:002009-04-01T20:11:02.663+03:00Bizim kuşağın yaşamı böye geçti.... :(<a href="http://2.bp.blogspot.com/_e_24Lcjq3RI/SdOfw4UpFLI/AAAAAAAAAC8/zXOYjDv7ovI/s1600-h/tears.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5319771246956188850" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 261px; CURSOR: hand; HEIGHT: 179px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_e_24Lcjq3RI/SdOfw4UpFLI/AAAAAAAAAC8/zXOYjDv7ovI/s320/tears.jpg" border="0" /></a><br /><p>Bütün hayatım, yolsuzluklar, geri gitmeler ve mantıksızlıklar içinde debelenen bir ülkede geçti:( </p><p>Oğlum doğdundan beri ise, yaşamakta olduğum İstanbul ve doğduğum büyüdüğüm şehir olan Ankara Büyükşehir Belediyelerinde AKP zihniyeti var. </p><p>Benim çocukluğumun, gençliğimin, eğitimli, kültürlü, aydın, Atatürkçü Ankarası NASIL bu hale geldi :( Nasıl?... Kabullenmek zor... Ankara'ya yirmi yılda sadece bir iki kere gelmiş (bir 5 sene önce bir sınva için günü birlikti) ve dayanamamış; İstanbul'dan hep nostalji ile anımsadığım şewhrimden adeta göz yaşalı içinde kaçmıştım. Karşıdan karşıya geçilemeyen bir Kızılay, kaba saba demir zincirler, sular... niş bir görüntü... Zihniyetleri elbette incelik, zerafet, estetik içermiyor. Yok bu kavramlar akıl, zihin ve ruhlarında.. :( ODTÜ'ye kadar olan yol uçuşan kağıt, naylon torba, pet şişe vb çöpten geçilmiyor... berbat ve devasa bir şantiye görüntüsü... Hala öyle mi? </p><p>Tüm Türkiye'de AKP'ye oy vermiş kentler kıyı kesimlere, İstanbul'da AKP'nin kazandığı ilçelerde oturanlar CHP'li ilçelere bakıp "yaa bunların evleri, binaları, yolları, kaldırımları, parkları çok daha güzel, sokaları temiz, bizimkilerden çok farklı, demek ki bir yanlışlık var" demezler mi?? Farkı göremiyorlar mı? Anlaşılan o ki "farkı görebilmek, farkındalık" da önemli bir beceri... </p><p>Bir gazeteci de çıkıp demiş ki "Eğitim sistemi bozuk ki eğitimli kesimler AKP'ye oyu vermiyor" Tebrikler. Bu kadar mantık dışı, akılcılıktan uzak bir çıkarım yapılabilir! Yazık o kafaya. Evet eğitim sistemi bozuk. Çağa uygun, aydınlık, bilimsel olsa böyle olmayacak zaten! "</p><p>Seçim sistemini kabullenmek de zor... Bir tek oy bile fazla alan belediye başkanlığını kazanıyor.... Diyelim yüzde 30 almış, kalan yüzde 70 onu istemiyor; farklı partilere oy vermişler.. ama 30 alan herkesi idare ediyor....</p><p>Sonra... oylar nasıl kaybolur??? Sorumlusu sandık başkanı değil mi? Kayboluyorsa o kişi hakkında takibat açılmaz mı? Ona sorulmaz mı? Öyle şeyler yaşanıyor ki ülkemizde insanın aklı almıyor... Bu kişiler nasıl bu kadar rahatlar ki sandığı çalınıyor, oy çalınıyor, yakılıyor ama rahat rahat geziniyorlar etrafta... hakikaten akla ziyan. </p><p>Görünen o ki benim dönemim farklı hiç bir şey göremeyecek... :( :( :( </p><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5154007119181667050-7623134894195185729?l=filizeyuboglu.blogspot.com'/></div>Filiz Eyüboğluhttp://www.blogger.com/profile/02134226301975991296noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-5154007119181667050.post-85124794241768443992009-03-28T17:58:00.002+02:002009-03-28T18:01:10.907+02:00Helikopter kazası: Bizim Habercilerimiz27 mart 2009<br />Artık dayanamadım yazmak istedim... Tv kanallarını kumandanın ileri tuşuyla geziyorum. Alt yazılar şöyle:<br />Kurtulan yok<br />3 ceset bulundu, 3 kişi sağ<br />4 ceset, 2 kişi sağ<br />5 ceset bulundu.<br /><br />Az sonra Sn. Yazıcıoğlu vefat etti. Bir diğeri, "Yazıcıoğlu kayıp"...<br /><br />Gelişmiş ülkelerde böyle oluyor mudur? Sanmıyorum. Oralarda yetkili tek bir merci yapıyor bu tip açıklamaları...Belirli bir kanalı değil eleştirmiyorum. Doğrulanmamış "haber" veren hepsini eleştiriyorum. Ve çok garipsiyorum. Habercilik böyle bir meslek midir? Diyecekler ki "halkı bilgilendirmeye çalışıyoruz". Hayır. Yaptığınız bu değil. Doğrulanmamış haber/bilgi halka sunularak habercilik mi yapılır? Ben habercilik konusunda eğitim almış biri değilim. Birisi beni ve herkesi bilgilendirirse sevinirim. Habercilik, onun bunun verdiği, teyit edilmemiş, olasılıkla doğru olmayan bilgileri doğru ve kesin gibi sunmak mıdır? bir acele telaş... saat doldurmak, izleyici toplamak için???<br /><br />Şu da çok traji-komikti... Bizim mantık silsilemizi gösteriyor... Biri spikerle de telefonda konuştuğu kişi arasında şu diyalog geçiyor..<br />- Bu verdiğiniz bilgi doğru mu?<br />- Evet kesinlikle doğru. Ama teyit edilmedi...... !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!<br /><br />Yorum yapmama hiç gerek yok, tv başındaki herkes her gün bunlara tanık oluyor. Uçak kazasına da aynı şey oldu. Hollandayı çok eleştirdik ama ölüler yaralılar sağlar tam olarak tespit edilmeden kimlikleri belirlenmeden tek bir açıklama yapmadılar... Yabancı ülkeleri habire "örnek" alıyoruz; iyi taraflarını alalım....<br /><br />Şunu da eklemek istiyorum. Son derece rahatsızlık verici bir kadın spiker, değerli bir konuğunun (emekli hava kontrolörü imiş) SÜREKLİ sözünü kesiyor. Bu kişi hep bunu yapıyor... O konuğu neden çağırdınız o zaman? Bu kadını gördüğümde zaplıyorum.. ben onun söz kesme iticiliğini değil o değerli konuğun bir uzman olarak verdiği doğru geçerli tam da konuya istinaden verdiği bilgileri açıklamaları duymak istiyorum ki kadının sorduğu soruya cevap veriyor uzman, konuyu saptırmadan, uzatmadan, alaksız şeyler anlatmadan... Spiker sorduğu soruya verilen cevabı dinlemeden aklına esiyor hemen başka birşey sormak üzere konuğun lafını kesiyor... Bu nasıl bir programcılık ve nasıl bir -kusura bakılmasın- terbiye?<br /><br />Bir de "ihmal" söylemleri.... Kendi canını tehlikeye atarak binlerce kişi -görevli ya da gönüllü- o dağlarda, kar tipi sis içinde.. onları... Sivil, resmi, asker... İhmal nasıl denir? O kişi ve kurumlara saygı duymak ve haksızlık yapmamak gerekmez mi?<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5154007119181667050-8512479424176844399?l=filizeyuboglu.blogspot.com'/></div>Filiz Eyüboğluhttp://www.blogger.com/profile/02134226301975991296noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-5154007119181667050.post-80968686250005943362009-02-04T11:18:00.001+02:002009-02-04T11:19:42.255+02:00Cep Telefonuyla Gelen İletişimsizlik: İnsanı Yok Sayan DavranışÖnce cep telefonlarının, daha sonra arayan numaraların görülebildiği sabit telefonların ortaya çıkmasıyla insanlar bazı telefonları açmaz oldular. Bir kadının bir kadın arkadaşının telefonunu açmaması pek beklenemez. O anda feci yoğun değilse... ya da trafikte değilse... Zaten açamasa bile sonra muhakkak geri döner, arar. Aynısı erkek - erkek ilişkisinde de geçerli olsa gerektir. İş ilişkisi oldugunda da evet zaman zaman açmayabilir insanlar (arayan alıcı falansa!!:)) Ama arayan şirket cep telefonu olasılıkla sizin cep telefonunuzda kayıtlı olmadığı için, arayan numarayı tanıyıp da açmama durumu pek olamaz.<br /><br />Benim kendi deneyimlerim ve kadın arkadaşlarımın deneyimleri, erkeklerin bir zaman, hatta çok yakın zamanda, hatta dün ilişkilerinin olduğu kadın/sevgili aradığı zaman eğer artık kadından "sıkıldılarsa"- telefonu açmama . yönünde... Bu artık o kadar ÇOK oluyor ki bu konuda yazmak istedim.<br /><br />Bu çok korkakça ve nezaket dışı bir davranış... Erkeklerin sözel yanlarının kadınlarınki kadar olmadığını beyin araştırmalardından biliyoruz. Ancak telefon açmama davranışının sözellikle hiç alakası yok. Tam bir nezaketsizlik ve saygısızlık. Artık o kişi ile görüşmek istemiyorsanız açar, bunu söylersiniz... Sessizliğe bürünerek tüm o yaşanmışlıklara ve herşeye saygısızca davranmak, ne kadar içe sinebilir?<br /><br />Bu davranış biçiminin diğer ülkelerde de olup olmadığını merak ediyorum doğrusu..<br />Geçen (19. kasdediyorum) ve daha eski yüzyıl ilişkilerine bakıldığında (film, roman, tarihi yazılardan), bir insan diğerine ancak mektup gönderebilmekte; aynı şehirde yaşıyor bile olsalar, çünkü telefon yok... bir hizmetçi bir görevli ile mektup elden gönderiliyor... Mektubu alan kişi de bir kaç satır yazıp aynı hizmetli ile cevap gönderiyor. Bizden daha medeniler... saygılılar... Ya da kalkıyor o insana kendi gidiyor...<br /><br />Giderek iletişim araçlarının sayı ve çeşidi ve sağladıkları olanaklar artmaktayken, insanlar arasında yaygınlaşan bu telefon açmama davranışı ki giderek tutum halini almakta, ilişkiye dair iki kelam edememe cesaretsizliği, iletişimi azaltıyor, çok ironik olarak. Yani, araçlar, olanaklar artıyor ama iletişim azalıyor, kopuyor..<br /><br />Bir insana cevap vermediğiniz, onu yok saydığınız zaman, ona en dayanılmaz acıyı yaşatıyorsunuz. Bu, psikoloji kitaplarında yazıyor.... Bu acıyla insan daha çok arıyor, daha çok mesaj atıyor, belki bu sefer bir kelime yanıt alırım şeklinde artık tamamen mantığını kaybetmişcesine. O noktada rasyonel ve mantıklı düşünme kalmıyor gerçekten de; beynimizin ilkel kısımlarıyla arıyor, mesaj atıyoruz aklımıza mantığımıza söz geçiremeyerek... Cevap vermeme davranışına sahip dolayısıyla aslında sevgi ve saygıyı hak etmeyen kişi de olasılıkla daha çok korkma ve saklanma moduna giriyor...<br /><br />Peki, tüm bu sıkınıtılara NE gerek var? Paşa paşa telefonu açıp bir kaç cümle edilse ne olur??? Herkes için daha acısız olmaz mı? Ne dersiniz?<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5154007119181667050-8096868625000594336?l=filizeyuboglu.blogspot.com'/></div>Filiz Eyüboğluhttp://www.blogger.com/profile/02134226301975991296noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-5154007119181667050.post-39043972147999074112009-02-04T11:16:00.001+02:002009-02-04T11:17:47.702+02:00Metrobüs: Ortadan Yarılan OtobanE5'ten her geçişte metrobüs isimli otobüs ve onun özel yoluyla yaratılan inanılmaz çirkinliğe, kilometrelerce yol boyunca otobanı karnıyarık gibi yarıp ortasından -taa eskiden vazgeçilmiş otobüs yolunun geçirilmesine, belediyenin Istanbul'un tek ve sonsuza kadar sahibiymişcesine yarattığı ve neredeyse geri dönüşü oldukça zor çirkinliğe dayanamıyorum:( Biliyorum pek çok insanın çok işine yarıyor, Tüyap'a giderken ben de kullandım. Ama:<br /><br />1- Yollar daraldı; hatta şeritler de... Sürücüler mutlaka farkındadır şerit genişliği azaldı. Dolayısıyla yan şeriteki arabalar da siz de hızlı gitme niyetindeyseniz, bu olamıyor. Dikkatli olmak gerek. Azıcık yalpalamada yandaki araca değebilirsiniz...<br /><br />2- Dünyada otobanının ortasından otobüs yolu geçen bir ülke bilen var mı???<br /><br />3- İnanılmaz bir görsel kirlilik. Son derece çirkin. Kilometrelerce demir... Üst geçit, üst yol, direk.... Bu çirkinlikle mi "Avrupa kültür başkenti" olunacak? O da ne demekse! İstanbul'un böyle bir betimlemeye ya da ünvana ihtiyacı mı var???<br /><br />4- Cevizlibağ civarındaki "göksel daire" başka ad bulamadım. Çirkinlik ötesi bir nesne. Ve çok tehlikeli duruyor. Hem metrobüs denen otobüs hem de alttan geçen araçlar için.<br />5- Bir belediyeye nasıl oluyor da tüm insanlığa ait İstanbul gibi bir kenti böylesine KESİP BİÇME, mahvetme, çirkinleştirme hakkı verilebiliyor? Bu hakkı onlara kim verdi? ve kim onay verdi?<br /><br />6- Dünyada ve Türkiye'de o kadar çok haksızlık, çirkinlik, yolsuzluk, dayanılmaz olay var ki zaten genelde tepkisiz bir ulus olarak artık hiç birine sesimizi çıkaramaz, sadece oturup sesizce seyreder olduk...:(<br /><br />Boğaziçi köprüsünden karşıya gidip geldim bugün ve bir kez daha inanamadım kilometrelerce otobanın yarılmasına, ve kimsenin ses çıkarmamasına, ve bunu yapanların "cesaret"ine, zevksizliğine... Merak ediyor insan bunların hiç mi şehircilik, ulaşım, vb. uzmanları yok, ya da hiç mi gelişmiş ülke kentlerini incelemezler.... Buna harcayacakları çabayı yer altından gidecek raylı bir sisteme harcasalardı da tüm İstanbullular tarafından iyi duygularla anılsalardı!<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5154007119181667050-3904397214799907411?l=filizeyuboglu.blogspot.com'/></div>Filiz Eyüboğluhttp://www.blogger.com/profile/02134226301975991296noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-5154007119181667050.post-60312816719436835782009-01-16T17:03:00.001+02:002009-01-16T17:08:05.866+02:00Sökülen sağlam kaldırımlar!!! Beşiktaş Belediyesi böyle mi oy alacak?<a href="http://4.bp.blogspot.com/_e_24Lcjq3RI/SXCizsEbkQI/AAAAAAAAACA/8NKgYGYfirU/s1600-h/kaldirim2.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5291908571047104770" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 238px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_e_24Lcjq3RI/SXCizsEbkQI/AAAAAAAAACA/8NKgYGYfirU/s320/kaldirim2.jpg" border="0" /></a><br /><div>Çocukluğumdan beri bu ülkede bir kaldırım yapma merakı vardır. Herkes de buna aşinadır. Belediyeler hala bu şekilde oy mu alacaklarını sanıyorlar anlamak güç. Tam tersi... Beşiktaş belediyesi bir çok kişinin oyunu kaybettiğinden emin olabilir.<br /><br />Beşiktaş belediyesi Levent'te kaldırımları yeniliyor... Sapasağlam kaldırımları sökerek!!! Sağlam, oturmuş, oynamayan, taşlar arasındaki çoook ince aralıklardan minik yeşilliklerin baş gösterdiği, yosunların oluştuğu... Böylece yeşilimsi bir yerde yürüyorsunuz. Şimdiki duruma baktıkça insanın içinin acıyor, isyan ediyor.. Vergilerimiz nerelere gitmekte :( Üstelik yapılanlar tasarım olarak da taş olarak da işçilik olarak da daha kötü. Tabii minik yeşillikler de gitmekte. Ağaçların etrafında da yağmur suyunu emecek toprak da bırakılmadan taşla örtüldü...<br /><br />Belediyenin çağrı merkezi var. İyi hoş. Açıyorsunuz. Kayda alındığını söylüyor konuşmanın. İyi de bunu sonra kim(ler) dinliyor? nasıl bir eyleme geçiyor belli değil... Kaldırım sorusunu ve şikayetinizi söylüyorsunuz. Orada çalışanlara bunun "kentsel dönüşüm" projesi için yapıldığını söylemeleri öğretilmiş. Klişe ve mantıksız. Birincisi kentsel dönüşüm ne demek? Havalı fakat bana göre içi boş bir söylem. İkincisi ise, sağlam kaldırımlarla dönüşüm yapacağınıza daha gerekli yerlere harcayın parayı, güzellikleri sökmeyin, çirkin ve bozuk yerleri düzeltin.<br /><br />Beşiktaş belediyesi gibi ilerici aydın bilgili olduğunu sandığım bir belediye son derece tepki toplamış bu yaklaşımla hakikaten bu yerel seçimlerde oy alacağını sanabiliyor mu???? 30-40 sene öncesinden kalma böyle bir yaklaşım insanlar ne kadar eğitimsiz cahil de olsa (ya da Belediye böyle sansa da) buna kanıp oy verirler mi? İnsanlar aptal mı?<br /><br />Ayrıca son derece düzensiz, kalitesiz bir çalışma şekli. Bu sokaklarda zaten muazzam bir araba park sorunu var. Bordürleri sökecekleri için arabalarımızı çooook uzaklara çektik. Şimdi koca koca taşlar yolun kenarında; dolayısıyla araba park edilemiyor ama iş de yapılmıyor, orayı öylece bırakıp yan sokağa gittiler. Böyle özensiz, insanları düşünmeden yapılan bir çalışma. Pazar günü sabahın köründe ziliniz çalınıyor arabanı çek ya da akşam hava karardıktan sonra... Böyle bir taciz haftalardır. Ama iş ilerlemiyor... Dağınık, kalitesiz, verimsiz...<br /><br />Ben bu gereksiz, inanılmaz derecede gereksiz ve vergilerimizin boşa harcandığı işi kınıyorum. İsmail Ünal da benden hiç bir şekilde oy alamaz. Daha pek çok kişinin de oyunu kaybetti. Levent çarşının hali de ortada zaten... Taşlardan oluşan adı "park" olan (diğer yazımda yazmıştım) "parka" bir süre sonra buralara çıkıp arabaların park etmesine 3 kuruş için müsade edildi. Park değil... otopark oldu...</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5154007119181667050-6031281671943683578?l=filizeyuboglu.blogspot.com'/></div>Filiz Eyüboğluhttp://www.blogger.com/profile/02134226301975991296noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-5154007119181667050.post-17867712302392787692008-12-16T18:54:00.004+02:002008-12-16T20:41:09.596+02:00Bir İnsan Sinema Hakkında Hiç Bir Şey Bilmeden Neden Film Çeker ki!!!<span style="color:#000066;">Kötü niyet olmadığına kani olmak zor. Drama nedir bilmeyeceksiniz, belgesel nedir bilmeyeceksiniz, kamera kullanımını bilmeyeceksiniz.. Atatürk'ü tam kavramamış olacaksınız ve "Atatürk belgeseli yaptım" diyeceksiniz!!! ???? </span><br /><span style="color:#000066;"></span><br /><span style="color:#000066;">Sinema sanatı ve tekniği açısından kritiği <strong>Mustafa Altıoklar</strong>'ın yazısında okunmalı. Diğer bilumum ÇOK bilgilendirici değerlendirmeler için Bkz. <em><strong>Turgut Özakman'</strong>ın yazı dizisi, Cumhuriyet Gazetesi, 9 Aralık 2008'den itibaren. </em></span><br /><em></em><br /><strong><span style="font-size:130%;">“Mustafacan” HAKKINDA HERŞEY… Mustafa Altıoklar<br /></span></strong>Can’ı tanırım… Uzun yıllara dayanan bir sevgi vardır aramızda -sanırım karşılıklı-. Bilirim ki Can’ın içinde kötülük yoktur. Şâirin dediği gibi, “vallahi yoktur”… Mes’ele, sinema dilini bilmemesinden kaynaklanmaktadır. Sinemanın öyle bir dili vardır ki kendine özgü, “şeytan ayrıntısında gizlidir” o dilin. Bilebilseydi Can, şeytanın gizlendiği sinematografik ayrıntıları, adım kadar eminim ki düşmezdi sâfiyetin tuzaklarına, “Mustafa”da düştüğü gibi. Ne sevgi dağlarının doruklarındaki pamuklu tahtından olurdu, ne de ülkenin gündemi saçma sapan savunmalara karşı, saçma sapan savunmalarla işgal edilirdi.<br /><br />“Mustafa” vizyona girdiği andan itibâren, gerek seyircilerin, gerekse yazarçizerlerin kopardığı fırtına çerçevesinde sâdece belgesel içeriğiyle değerlendirilmiş, eleştirilmiştir. Bir başka deyişle değerlendirme “yarım” yapılmıştır. Çünkü sinematografik estetik bir filmin izleyende bıraktığı “tortu”nun esas belirleyicisidir. Can Dündar’ın “Mustafa” adlı belgesel filmi de her biyografik belgeselde olduğu gibi, iki ana başlıkla analitik mercek altına alınmalıdır.<br /><br />(I) Sinematografik Estetik<br /><br />(II) Belgesel İçerik<br /><br />(I) Sinematografik Estetik.<br /><br />“Tortu” bir filmin seyircide bıraktığı duyguların toplamıdır. Salondan çıktığımız anda hâfıza süzgecimizin deliklerinden geçip giden ses ve görüntü parçacıklarından artakalanların toplamıdır. Aynı senaryodan iki ayrı yönetmen tarafından çekilen filmler, aynı seyirci grubuna gösterilse, bıraktıkları tortular farklı olacaktır. Yâni, konu ve seyircinin değişmediği durumda, tortunun belirleyicisi yönetmenin sinematografisidir. Peki, nedir sinematografi? Sinematografi, bir filmin dilidir, dilbilgisidir ve yönetmenin kamerayı, ışığı, mekânı, dekoru, oyuncuyu, ses efektlerini, müziği, kurguyu işleme biçimiyle belirginleşir. Kamerayı örneğin, hareketli veya durağan kullanmak bile aynı konuda iki ayrı film dili oluşturur. Yâhut filmin hâkim renginin kırmızı veya mavi olması iki ayrı sinematografi demektir. Farklı tortular bırakır izleyende. Aynı filme kilise müziği koyarsanız başka, türkü koyarsanız bir başka tortuyla çıkmasına neden olursunuz seyircinin salondan. İşte “Mustafa” ile ilgili kopan vaveyla, tam da buradan, yönetmeninin sinematografik seçimlerinden kaynaklanmaktadır. Şimdi bu çerçevede, “Mustafa”nın sinematografik değerlendirmesini yapalım.<br /><br /><strong>1. Kamera Kullanımı:</strong> Yönetmen, sinematografik anlatımın en belirleyici parametresi olan kamera kullanımını, Atatürk’ü canlandıracak oyuncunun yüzünü görmemek üzerine kurmuştur. Kamerayı, ya Atatürk’ün “amors”una ya da onun “bakış açısı”na yerleştirmiştir. “Amors”, kameraya arkası dönük duran oyuncunun ensesinden bir parçayı çerçevenin içine ve ön plâna alarak, omzunun üzerinden yapılan çekimlerdir. “Bakış açısı” adını verdiğimiz kamera pozisyonunda ise, kamera, oyuncunun gözü gibi yerleştirilir. Bu kamera pozisyonuna “öznel kamera” da denmektedir. Karanlık bir odada iki saat boyunca “amors” ve “öznel” kamera pozisyonlarının seçimi nedeniyle hakkında pek çok şey söylenen bir kişinin yüzünü görmeden izlenen filmlerin seyircide bıraktığı duygu tortusu tek kelimeyle özetlenebilir: “huzursuzluk”… Bu nedenle amors ve öznel kamera pozisyonları, gerilim ve korku sineması türlerinin asal olarak seçtiği kamera pozisyonlarıdır. “Mustafa”da yönetmenin kamera kullanım seçimi, seyircide huzursuzluk ve gerilim duyguları yaratan bir üslûptan yana olmuştur.<br /><br />Seyirci, empati kurduğu film kahramanının olaylar, veya söylemler karşısındaki tepkilerini, <span style="color:#cc0000;">yüzünde görerek rahatlamak ister.</span> <span style="color:#3333ff;">Oysa gerilim duygusu isteyen filmler, seyircinin rahatlamasını istemez. Karakter, örneğin karanlık bir koridorda yürür ancak kamera onun gözüdür. Bu çekimi perdede izleyen seyirci, sahne boyunca, yüzünü bir görse rahatlayacaktır ama yönetmen, onu gergin tutmak istiyorsa mümkün olduğunca göstermez o yüzü seyirciye.</span> Çünkü o koridorda yürüyen “kötü adam” dahi olsa, yüzü “insandır”. Gözleri vardır ve gözler ruhun aynasıdır. <span style="color:#000099;">Hele “</span><span style="color:#009900;">insan”ı anlatmak için yola çıktığını iddia eden bir filmde, kahramanın gözlerini, yâni insanî duygularını göstermeniz şarttır.</span> “Mustafa” filminde ise yönetmen, Atatürk’ün “arkasından” konuşmuştur. Sonuç olarak filmden çıkan seyirciler, gerilim filmlerinin tüm sinematografik elemanlarıyla bombalandıktan sonra içlerinde kabaran huzursuzluk, rahatsızlık ve gerginlikle terk ettiler sinema salonlarını ve fakat bu duygu tortularının, “sinematografik” kaynağını bilmedikleri için, filme dâir oluşmuş olan “negatif” enerjilerini, filmin içindeki kimi altı çizilen mesellere tahvil ettiler. Kimi “Atatürk’ün boyunu kısa göstermişler.” dedi, kimi “korkak göstermişler…” kimi “o kadar rakı içmiyordu, şu kadar içerdi” dedi, kimiyse “bu dönemde zamanı mıydı…?” Aslında pek çoğu çocukça olan bu tepkiler, yönetmen tarafından ustalıkla maniple edildi ve “kullanıldı”. Bu belgesel içerik mesellerini bir sonraki yazıda tartışacağız. Şimdi “Mustafacan”ın sinematografik değerlendirmesine dönelim.<br /><br /><strong>2. Controlling Idea:</strong> … beni unutmayınız… güzel, çok güzel bir seçim. Hayatını bir ulusun özgürlük ve refahına adamış bir kahramanın biyografisini anlatmak için çok güzel bir controlling idea… (henüz controlling idea yerine Türkçe doyurucu bir terim bulamadım, çalışıyorum, yardımlara müteşekkir olurum… Şu mânâyı ifâde etmek için kullanılan bir terimdir controlling idea: filmin, ana fikir kavramının tanımlamaya yetmediği çekirdeği, DNA’sı, zerresi, film bir bütünse, o bütünün tüm özelliklerini taşıyan en küçük bölünemez birimi, atomu, en el Hakk’ı, …)<br /><br /><strong>3. Senaryo:</strong> Maâlesef ortada bu controlling ideadan yola çıkan bir senaryo yok. Sâdece Can’ın öznelinde şekillenmiş bir biyografik kırpıntılar dizini var. Belgesel dahi olsa dramanın 2500 yıldır değişmeyen kalıpları vardır ve bunlara uymazsanız hikâye anlatamazsınız. Mustafa’da senaryoyu senaryo yapan özelliklerden; tetikleyici olay yok, asal çatışma yok, dönüm noktaları yok, küçük sekans zirveleri yok, hikâyeyi zirveye taşıyan büyük kriz yok ve nihayet unutulmayacak bir finâl yok… Bunların olmadığı yerde bir film senaryosundan bahsedemeyiz.<br /><br /><strong>4. Kurgu:</strong> Mustafa’da sıradan bir televizyon belgeseli kurgusundan daha öte bir kurgu anlayışı yok. Üstelik var olan televizyon kurgusu, senaryodaki yoklar nedeniyle, düz ve cansız akmakta. Filmin kurgusu, hikâyenin ölüm döşeğindeki kahramanının, “bırakalım her şeyi, gidelim buralardan Âfet” deyişiyle başladıktan sonra bir büyük flashback (geridönüş) yapıp, Atatürk’ün doğumu ve çocukluğuna geri sıçrıyor ve devamında kronolojik bir düz çizgi izleyerek bir hayatı anlatıyor ve finâlde aynı noktaya dönerek kahramanın ölümüyle bitiyor. Çok sevdiğim bir kurgu yöntemidir bu. Ancak, burada da sinematografik seçimin içeriği nasıl etkilediğini göreceğiz şimdi… Duvardaki resimden başlayıp, duvardaki resimde bitirmeyi enfes bir kurgu olarak saptamış olan yönetmen, aslında bir biyografiyi anlatan filmin bittiği yerin, pekâlâ kahramanının öldüğü sahne olduğunu biliyor. 10.Kasım.1938, saat 9:05 Atatürk ölür… Biyografik bir belgeselin finâli budur. Ancak Can, senaryosunun “controlling idea”sını Atatürk’ün “beni unutmayınız” sözünden etkilenerek, yalnızlıktan ve unutulmaktan çok korktuğu vehmi üzerine bina ettiği için ölümle biten bu büyük finâli kullanamazdı. Çünkü 10.Kasım.1938, 9:05’te gerçekte yaşanan, “beni unutmayınız” diyen kahramanın hiç unutulmadığını, unutulmayacağını dosta düşmana bangır bangır gösteren bir siyah beyaz büyük üzüntü belgeseli, Mustafacan’ın, Atatürk’ün yalnız öldüğü tezinizi çürütürdü. Yüz binlerin hançerelerini yırtarak 1938, 10 Kasımı’nda ağladığı siyah beyaz belgesel filmi, onca arşivler kimselere nasip olamayan bir güven ve samimiyetle açılmış olan bir belgeselcinin atlaması beklenebilir mi? Atlarsa af edilmeyi bekleyebilir mi? Çünkü o belge, Atatürk’ü içkisine, insanî zaaflarına, osuna busuna bakmadan katışıksız bir sevgiyle seven milyonların resmidir. Atatürk’ün unutulmadığının resmidir. “Beni unutmayınız” sözünü controlling idea olarak seçen yönetmen öyküsünü, unutulmamanın o büyük resmiyle bitirseydi eğer, ne drama kurallarını, ne de bir büyük hayatı harcamış olurdu. Olsa olsa Batı’dan gelecek sahte ve üstten bakan “aferin ufaklık” alkışlarından olurdu…<br /><br /><strong>5. Müzik:</strong> Bir filmin müziği de, diğer sinematografik parametreler gibi filmin controlling ideasını temsil edebilmelidir. Yâni, müziğin DNA’sı da filmin DNA’sıyla aynı kodları taşımak zorundadır. Aksi hâlde film başka yere, müzik başka yere gider. Bregoviç’in Mustafa için yaptığı müzik de bu alâkasızlıktadır. Atatürk’ün, Mustafa olduğu günlerden beri seçimi değildir kuzey batı Balkan romanlarının müziği… Bregoviç’in enayi zannettiği Türkiye insanları için ise epeyce tanıdıktır filmin ana teması aslında… Çingeneler Zamanı filmi için düzenlediği (bestesi anonim balkan romanlarının folk müziğidir) “Hıdırellez”in arpejleriyle azıcık oynayıp, ölçeğini biraz değiştirerek, kendinden araklayıp çakması, Atatürk’ün müziği değildir, hâttâ saygısızlıktır. Diğer yandan finâl müziği ise tam bir felâkettir. Finaldeki müzik, yine filmin anlattığı kahramanın DNA’sıyla aynı kodlarda değildir. 5.sınıf berbat bir oratoryo, seyircinin kulaklarını ve ruhunu tırmalayarak bitirir filmi. Ancak –amaç buysa ki inanmam Can’ın böyle bir amaç taşıyacağına- amacına ulaşmıştır. Kamera kullanımındaki, gerginlik ve huzursuzluk yaratan tortuyu perçinleyen bu müzik, salondan çıkan çocuklarda hayatları boyunca Atatürk sözünü duyduklarında unutamayacakları bir bilinçaltı korkusu yaratmıştır ki Can işte burada başarılıdır, Atatürk’ün vasiyetini yerine getirmiş ve unutulmamasını sağlamıştır.<br /><br /><strong>6. Finâl:</strong> Bir filmin finâli, kendinden önceki iki saatten seyircide kalmasını istediği tortunun vücuda gelmiş hâlidir. Controlling idea’nın, ne demek istediğini açıkladığı yerdir. Mustafa’nın finâlinde ise şu vardır: “Beni unutmayınız” önsözüyle başlayan film, “gidelim buralardan Âfet” son sözüyle bitmektedir. Yâni, unutulmamak için yola çıkmış bir adamın, yaptıklarından pişmanlık duyarak, “çekip gidelim buralardan” demesiyle bitmektedir film. Finâlde, dünyanın saygı duyduğu, bir ulusun arkasından öldüğü bir adam değil, bir kaybeden zavallı karakter vardır.<br /><br /><span style="color:#990000;">Umarım anlaşılmıştır, seyircinin “Mustafa”ya neden kızdığı. Yoksa mes’ele ne Atatürk’ün içki içmesidir, ne karanlıktan korkması… Bunlar zâten anaokulundan başlayarak her Türkiye vatandaşının gayet iyi bildiği özelliklerdir. Mes’ele, filmin sinematografik seçimleriyle bizde bıraktığı tortudur.</span> O tortu da filmin afişinde net bir şekilde “tek karede” vücut bulmuştur.<br />Filmin afişinde, önüne bakan, rüzgârla savrulmuş, dağınık, yaşlı bir adam vardır. Arkasında da yarım yamalak bırakılmış boş bir bozkır şehri, yüzünde ağır bir pişmanlık ifâdesi…<br /><br />Başka söze ne hâcet Can’ım…Sana kızanlara kızmaya hakkın yok…Ama bilirim içinde kötülük yoktur,vallahi yoktur…Ama olmaz ki…Böyle de yatılmaz ki…Saygılarımla<br /><br />SON SÖZ: Yukarıda anlattığım sinematografik nedenlerle “Mustafa” tortu olarak huzursuzluk, rahatsızlık, gerginlik bırakmıştır seyircide geriye, film bitip de salondan ayrılırken… Sevmek üzere gittiği liderini anlatan filmden, bu olumsuz duygu tortularıyla çıkan seyirci, stresinin gerçek nedenini bilemeden, kızgınlığını filmin kimi sahnelerine tahvil etmekten başka ruhunun sızısını dindirecek ilâç bulamamıştır. Bu nedenle, bir sonraki yazımda, “Mustafa”nın belgesel içerik olarak bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde içine düştüğü tuzakları ve seyircinin kızgınlığını tahvil ettiği meselleri inceleyeceğiz.<br /><br /><strong>Mustafa Altıoklar</strong><br /><br />Film Yönetmenleri Derneği<br />Yönetim Kurulu başkanı<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5154007119181667050-1786771230239278769?l=filizeyuboglu.blogspot.com'/></div>Filiz Eyüboğluhttp://www.blogger.com/profile/02134226301975991296noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-5154007119181667050.post-66258956329924549172007-12-25T14:30:00.000+02:002007-12-25T14:38:34.930+02:00<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5154007119181667050-6625895632992454917?l=filizeyuboglu.blogspot.com'/></div>Filiz Eyüboğluhttp://www.blogger.com/profile/02134226301975991296noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-5154007119181667050.post-84051435681806935712007-08-31T18:23:00.000+03:002007-08-31T18:40:46.880+03:00Bizimle Çalışır Mısınız?Alışverişe çıktığınızda pek çok dükkanın, mağazanın vitrininde "Bizimle Çalışır Mısınız?" cümlesini görmek mümkün. Tabii ben imla olarak doğrusunu yazdım. Bunların içinde şimdiye dek - son aylarda - sadece tek bir yerde böyle imla bakımından doğru yazılmışını gördüm. İki kelimelik bir cümle ve iki imla hatası barındıracak biçimde yazabiliyorlar. Bravo yani. İlk hata, "misiniz"in birleşik yazılması - ki kural çok basit: "mi", "misin", "misiniz" ayrı yazilmalı. Ayrı yazılması gereken "de" ve "da"lar gibi bunlar da ayrı yazılmalı. Bu kural neden anlaşılmaz, kavranmaz ve doğru yazılmaz bilmiyorum. Oysa ilkokulda çok sıkı öğretiyorlar, gerçi sonra öğretmenler ve okul idaresinden gelen yazılarda da maalesef bir sürü imla (yazım) hatası görüyoruz... Savrukluk, dikkatsizlik, boşvermişlik her alanda. Öğrencilere model olacaklar oysaki!<br /><br />İkinci olarak da - ki bu yeni çıktı, eskiden olmazdı -"Bizimle çalışır mısınız?" cümlesinin <strong>soru cümlesi olmasına karşın sonuna soru işareti konmaması. </strong>Hadi bunu hazırlayan işçi, ya da yazan eleman cahil, ama bu levhayı/kartonu alıp vitrine koyan mağaza yöneticisi de mi bu kadar cahil?? Bu kadar dikkatsiz? bu kadar vurdum duymaz????!!!! Esnaf lokantası vitrininden değil, sayısız şubesi olan, adı sanı duyulmuş marka veya markamsı mağaza vitrinlerinden söz ediyorum. İnsaf diyor insan.Yaşamın pek çok alanındaki kalitesizlik, <strong>iki kelimelik bir cümlede iki yazım hatası</strong> olarak karşımıza çıkıyor. Bu kalitede iş yapanların daha iyi işler yapmalarına olanak var mı?<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5154007119181667050-8405143568180693571?l=filizeyuboglu.blogspot.com'/></div>Filiz Eyüboğluhttp://www.blogger.com/profile/02134226301975991296noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-5154007119181667050.post-25675504737790450182007-08-31T17:47:00.000+03:002007-08-31T23:01:25.521+03:00Park Nedir? Belediyelerimizin Park Kelimesine Getirdikleri Yeni Anlam!Park kelimesinin TDK sözlüğündeki açıklaması şöyle:<br /><br />"Bir yerleşme merkezinde halkın gezip hava alması için düzenlenmiş ağaçlı ve çiçekli büyük bahçe".<br /><br />Fransızca kökenli ve olasılıkla dünyadaki herkesin "park" dendiğinde anladığı ve gözünde canlanan şey, yeşil rengin hakim olduğu, çiçekli, ağaçlı, tabanı çim olan bir yerdir. Ancak bu sözcük, İBB ve ilçe belediyeleri tarafından gri, kupkuru, betondan oluşan bir yer olarak algılanıyor. Bunu anlamak çok zor. Ben Avrupa'da birkaç büyük şehir gördüm, hiç birinde betondan oluşan, çimin, çiçeğin, ağaç veya ağaççığın olmadığı, dolayısıyla yazın sıcağı daha bir artırarak yansıtan bir "park" görmedim. Yani <strong>böyle bir yere park denemez. Yeni bir sözcük gerekir. </strong>Ancak zaten orman ve bahçe fakiri olan ülkemizde ve şehirlerimizde park adı altında yapılan yerler neden insanların biraz soluklanacağı, ağaç gölgesi, çim kokusundan yararlanacağı, hatta mümkünse küçük havuz ya da göletler kapsayan yerler değildir? Avrupa'da birkaç apartmanın arasında ya da bir sokağın köşesinde minicik bir boşluk varsa, çim dikip, çiçeklerle süsleyip hatta minicik havuzlar koyarak yapılmış estetik harikası, fotoğrafını çekmeye doyamadığınız bahçeler, parklar gördüm. Park, bahçenin büyüğü, tanımdaki gibi. Bunlara da küçük ya da büyük yapma göller koyuyorlar.. içlerinde ördekler, kuğular... Gelgelelim bizde ne işlevsellik ne de estetik anlayışı görmek mümkün. Örneğin Şişli Camii yanındaki "park" denen gri, tabanı taş, dümdüz, kuru, yazın çok sıcak, koskoca bir yer var. Diğer "park"larımız gibi!!!! Buraya ne kadar şahane bir park yapılabilir oysa. Ya haftalardır Levent Çarşı'da yapılmakta olan "park"lar???? Bizler de yeşil bir yer yapılacak sanarak mutlu olmuştuk. Üstelik ortadaki yeşil parkı söktüler, yerine daha güzelini yapacaklarına, zemini alelade, hiç bir özelliği, güzelliği olmayan kare taşlarla kaplanmış, benim beton dediğim türde "park" yapıyorlar.!!!!! Taşları da birbirlerine tam bitiştirebilseler keşke! Kimi tam bitişmiş kimin bitişmemiş, açık. Muntazam bir görüntü yok. Gayri muntazam. Hem park anlayışları yok hem de işçilik çok kötü. Sadece adı park. Ve sadece mevcut 2-3 ağacı kapsayan bir park... Uğur kırtasiyenin önündeki koskoca alan da keza. Ağaçların çevresine de akıl almaz kabalıkta beton kare çerçeveler yapılmış. Estetik duygusundan bu kadar yoksunluk olur! Milyonlar harcanacağına basit bir mahalle bahçıvanına bu işi verseler, çok daha güzeli ve gerçeği yapılırdı.<br /><br />Yeşil, yani gerçek parklar insanlara nefes alma, gölgelenme olanağı sağlayan yerler olduğa kadar, estetik bir görünüm de sunarak gözümüzü, zihnimizi rahatlatırlar. Yeşilin, ağacın, insana ve doğaya faydasını anlatmaya gerek yok, herkesce malum. Bir tek belediyelerimiz hariç. Bu parkları çizen mimarlar, onaylayan "büyükler" hayatlarında hiç Türkiye'de ya da yurt dışında park görmemişler midir? Gerçekten meraktayım, böyle birini görsem ilk soracağım soru olacak. Fakat bizler de mahalleli ya da vatandaş olarak hiç bir şeye hiiiiiiç sesimizi çıkarmıyoruz. Her alanda kalitesizlik...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5154007119181667050-2567550473779045018?l=filizeyuboglu.blogspot.com'/></div>Filiz Eyüboğluhttp://www.blogger.com/profile/02134226301975991296noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-5154007119181667050.post-39942990708731765982007-08-30T23:59:00.000+03:002007-08-31T00:14:00.595+03:00İlişki Kalitesini Artırmak İçin: "Kadın Beyni" - Dr. Louann Brizendine, KelebekYayınevi, 2007Türkçe'deki "beyin" ile ilgili kitapları okudum, bir bu kalmıştı... <span style="color:#cc0000;">"Kadın Beyni".</span> Şu an henüz bitirmedim ama gerçekten faydalı, gerekli bir kitap. Kadın beyni ile erkek beyni arasındaki yapısal ve kimyasal farklılıkları, bilimsel araştırmaların sonuçlarına dayanarak ancak bilimsel makale biçiminde değil de kolay okunur bir biçimde anlatan bu kitabı (şu ana dek çevirisini de beğendim, Joseph Ledoux'nun <em><span style="color:#ff9966;">Duygusal Beyin</span></em> isimli, beyin alanındaki çok önemli ve değerli bir kitabının maalesef ifade, cümle yapısı ve imla bakımından çok kötü ve yanlış Türkçe çevirisi gibi hiç değil), kız-erkek çocukları olan ebeveynlere, sevgilisi ya da eşini anlayabilmeyi isteyen kadın ve erkeklere, daha henüz erkek/kız arkadaşı olmamış gençlere karşı cinsin zihin yapısını, düşünme biçimini, davranışlarını anlayablmeleri, doğru yorumlayabilmeleri ve daha sağlıklı ilişkiler kurabilmeleri için, öneririm. Ben şahsen, bu bilgileri seneleeeeer önce öğrenmiş olmayı isterdim.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5154007119181667050-3994299070873176598?l=filizeyuboglu.blogspot.com'/></div>Filiz Eyüboğluhttp://www.blogger.com/profile/02134226301975991296noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-5154007119181667050.post-78788864041919176232007-08-30T15:27:00.000+03:002007-08-30T23:49:09.038+03:00Kargo Şirketleri Süreçleri ve PerformanslarıPTT'nin gönderileri günlerce hatta haftalarca yerine ulaştıramama, hatta bir kısmını kaybetme sorununa alternatif olarak ortaya çıktığını sandığım ve sayıları giderek artan (belki de yeterli değil hala) kargo şirketlerinde ilk baştaki performansı göremiyorum ben. Ya da beklentime uymuyor. PTT ise apartmanımızın posta kutusuna - uyarıma rağmen - alakasız adreslerin mektup ve faturalarını bırakmaya devam ediyor. Kaç mektubu yerine doğru olarak ulaştırdıkları gibi bir <span style="color:#cc0000;">süreç performans ölçümleri</span> yok herhalde.<br /><br />Gelelim kargo şirketlerine... Internet'ten sipariş verdim (pek çok şeyi bu yolla alıyorum, büyük rahatlık). Kargo şirketinden aradılar "evde misiniz?" diye, "bir saat içinde çıkacağım, ne zaman gelirsiniz?" dedim. "iki saat" dedi kibar ve ilgili bir çalışan. Yerlerini sordum oturduğum yere çok yakın. Üşenmesem gidip alacağım. Onlarsa arabayla iki saatte gelebilecekler, güzergah planı öyle imiş. Pek iyi süreç değil. kendilerince haklı olabilirler fakat <span style="color:#cc0000;">esnek </span>bir süreç de değil. Koşullara göre değişiklik yapılamıyor. "Yarın sabah getirseniz..." dedim. Sadece öğleden sonraları yapıyorlarmış dağıtım işini. Gerçekten çok şaşırdım. Yani buna göre, çok hızlı bir şekilde bir yere bir şey göndermenize imkan yok. Bir deneyimim de şöyle olmuştu: bir keresinde en iyi bilinen kargo şirketlerinden birini aramıştım sabah erkenden ve hemen evden gelip alırlarsa o gün mutlaka ulaştırmam gereken bir paket olduğunu söylemiştim. "Hemen gelip alabiliriz, ama bugün yerine varmaz, ertesi gün varır" dediler. Ben Levent'te oturuyorum, gideceği yer Esentepe idi... Ben kargo şirketlerinde aradığımı bulamıyorum. Bilgi eksikliğim varsa ve birileri bu eksikliğe açıklama getirirse sevinirim.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5154007119181667050-7878886404191917623?l=filizeyuboglu.blogspot.com'/></div>Filiz Eyüboğluhttp://www.blogger.com/profile/02134226301975991296noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-5154007119181667050.post-47615904214654718242007-08-30T12:35:00.001+03:002007-08-30T16:08:13.378+03:00Gazete ve Web'den Otel Seçimi - Garsonların GörünümüSenelerden beri okuduğum gazetedeki otel ilanlarındaki bir otelin dikkatimizi çekmesi üzerine, otelin Web sitesini de dikkatle inceleyerek oraya gitmeye karar verdik. Gerçi birkaç sene önce de bu şekilde bir seçim yaparak bir yere gitmiştik ve otele adımımızı attığımız anda asla orada bir gece bile kalamayacağımı anlayıp çıkmaya karar verip, gece yarısı yorgun argın kendimizi oradan kurtarmış idik, "çok şükür!" diyerek. Ve de "amma ders almaz insansın!" demenizden çekinerek bir kere de yıllar benzer şeyin olduğunu itiraf etmem gerek. Bu üç deneyimden sonra bu şekilde otel seçmeye paydos.<br /><br />Özetle, gazete ve Web'de verilen bilgilerle isabetli otel seçemiyorum demek ki ben. Bu sebeple birkaç seneden beri her yaz çok çok memnun olduğumuz tatil köyüne yere gidiyorduk Fethiye Belcekız'da.... Öyle hangar gibi büyük, yorucu tatil köylerinden değil.<br /><br />Bu sene bir değişiklik olsun dedik ve yukarıda dediğim gibi gazeteden seçerek Bitez'e gittik. Oradan da ertesi günü ayrıldık! On gün yer ayırtmış olmamıza rağmen. Hiç birşey sormadılar. Sorsalardı elbet söyleyeceklerim vardı. Bir kere tam pansiyon olmak zorundaydık (oda-kahvaltı önerdik, kabul etmediler) ve yemekler bize göre hiç ama hiç iyi değildi. İki çeşit sıcak yemek, 8-10 çeşit salatamsı karışımlar; bunları genelde hiç yiyemem, hele ki oradakiler ne görüntü olarak ve çeşit olarak insanda iştah bırakıyordu. Her öğün bir evvelki öğünden kalanların sunulduğu ise kuvvetle muhtemeldi. Tonla para ver, aç kal, üstü başı mikroplu personele bakmamaya, onları görmemeye çalış, sonra git dışarda tekrar ye ve ona da para harca. Yüksek sesle çalan müzik cabası. Neden illa müzik çalınır anlamıyorum, oysa ben doğanın sesini dinlemek isterim. Ama bizi oradan kaçıran, garsonların üst başlarının inanılmaz pisliği idi. Her çeşit ve renk içinde lekelerle kaplı, günlerdir yıkanmadığı belli olan tişörtler vardı üstlerinde. İnsanın midesinin bulanması mümkün değil. Peki ama bu bir tek benim dikkatimi mi çekiyordu??? Bunu çözemiyorum. Dışardan bakıldığında hiç de fena bir yer gibi durmayan, hatta iyi gibi duran bu otelin garsonlarının bu vahim görüntüsünü (mutfak nasıldır acaba?) ilgili mercilere bildirmek gerek, ancak uğraşılacak o kadar çok konu var ki çevremizde, insan yetişemiyor. Başka bir yer ayarlayıp (oda-kahvaltı) oraya geçtik. Yani etraf rakiplerle dolu ama umurları değil. Demek ki müşteri kaçsa da hala gelenler var.<br /><br />Sonraki günlerde öğle ve akşam yemeklerimizi değişik değişik restoranlarda, kafelerde yedik. Her gittiğimiz yerde çalışanların kıyafeti tertemizdi, hele ki son gece yemek yediğimiz 4 yıldızlı otelin garsonları ve komileri akşam yemeklerinde bembeyaz, kolalı gömlek ve önlükleri, siyah papyonlarıyla insanın içine su serpiyor hem de çok estetik duruyorlardı. Akşam yemeklerini sadece açık büfe olarak sunuyor olmalarına rağmen (biz bunu bilmeden gitmiştik), oğlum spagetti bolonez (kıymalı makarna) diye tutturduğundan ve açık büfede o gün bu yemek bulunmadığından, bizi kös kös yollamak yerine kibarca oturtup siparişimizi aldılar. Adam gibi birşey yemedik, içki de içmedik, yani onlara bir para kazadırmadık kanımca. Restoran şefi genç kıza çok teşekkür ettik ayrılırken, bir kez de buradan teşekkür ediyorum Hotel Ambrosia'ya, bu kolay rastlanmayacak tutumlarından dolayı.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5154007119181667050-4761590421465471824?l=filizeyuboglu.blogspot.com'/></div>Filiz Eyüboğluhttp://www.blogger.com/profile/02134226301975991296noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-5154007119181667050.post-58960758923009019062007-08-30T01:08:00.001+03:002007-08-30T12:34:35.981+03:0030 Ağustos Zafer Bayramı'nız Kutlu Olsun30 Ağustos 2007'de bu blog'u başlatıyorum.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5154007119181667050-5896075892300901906?l=filizeyuboglu.blogspot.com'/></div>Filiz Eyüboğluhttp://www.blogger.com/profile/02134226301975991296noreply@blogger.com