tag:blogger.com,1999:blog-5030707909293749982008-07-24T16:41:22.489+02:00k p l m b ç r b s ıkiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comBlogger164125tag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-26083018223784430912008-07-24T15:41:00.004+02:002008-07-24T15:58:49.298+02:00global düşünmek<div style="text-align: justify;">az önce çıktığım toplantıda global düşünün, küçük düşünüyorsunuz çatışması yaşandı.<br /><br />global düşününce herşeye çözüm oluyor ya tasarladığın şey.. halbuki <span style="font-style: italic;">global</span>--> globe, yani küre, yani dünyayı ifade eden bir tabir. aya, marsa, kim bilir önümüzdeki 50 sene içinde daha nerelere gideceğimiz bir uzayda, kendi küçücük dünyamıza takılıp kalmak artık küçük düşünmek değil midir?<br />diyelim sevkiyat konusu hakkında global düşündük ve hali hazırda şirketin kullanmadığı bir incoterms için de aranjmanlarımızı yaptık. 5 sene öncesinden.halbuki evrensel düşünüyor olsaydık, belki 50 yıl sonra ihracat yapacağımız uzaylıların mal kabul şekillerine göre de planlamamızı hazırlamış olacaktık. misal malı ışınlıyorsun ama o arada kara delikte kaybolursa mal bedeli müşteriye, kara deliği çöplüğe dönüştürme cezası yükleyiciye ait. nasıl? bence evrensel düşünmeliyiz evet. neden sadece euro, dolar, ytl ve pound üzerinden işlem yapıyoruz ki? X1382BHE gezegeni lirasını neden önceden düşünüp kullanılabilir yapmıyoruz?<br /><br />ya evet delireyazdım ben. dexter olasım gruplar arasına akasım var.<br /><br /><br /><span style="font-size:78%;">edit: bu post geçici cinnet anında o sinirle yazılmıştır. kimseyi öldürmeyi düşünmüyorum. ben çok iyi kalpli bir insanım.</span> <br /></div>kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-16884195135633439662008-07-24T11:30:00.002+02:002008-07-24T11:48:13.997+02:00nem<div style="text-align: justify;">tdk der ki:<br /><span style="color: rgb(51, 51, 255);">1. Havada bulunan su buharı.</span><br /><span style="color: rgb(51, 51, 255);">2. Hafif ıslaklık, rutubet.</span><br /><br />az çok biliyoruz nemin azının karar çoğunun zarar olduğunu. deniz kenarı sıcak memleketlerde nefes almayı zorlaştırıp, havada yüzüyormuş gibi hissetmenize, teninizin hep ıslak yapış yapış olmasına yol açtığını. peki ben bunca senedir bilmediğim bir şey daha öğrendim nemle ilgili.<br /><br />buyrun kısa hikayemize bir göz atalım:<br /><br />bildiğiniz üzre, aylardır deniz kenarındaki endüstriyel bir karadeniz beldesindeyim. iş yapmaya geldiğim yeri ve mekanı sevmiyorum, işte verilen yemeklerden tiksiniyorum vs; bu bir gerçek. ama sonunda herşeye alışılabilindiği gibi ben de buraya sevmeyerek de olsa alıştım ve bir rutin oluşturdum. her iş çıkışı yemeğimi yedikten sonra bir iki saat diğer insanlarla muhabbet edip odama çekiliyorum, biraz tv ya da dizi sonrası en geç 01.00'da uyumuş oluyorum. 8 e doğru da kalkıyorum ve genelde 7,5-8 saat uyumuş bir insan olarak dinç bir şekilde kalkmayı bekliyorum yataktan. hem uyku problemimi de aştım artık bölük pörçük uyuyup uyanmalar bitti. ama hayır. her sabah sürünerek uyanıyor, bu akşam 10 da uyuyacağım diye kendimi kandırıyorum. uyku asla yetmiyor. iş yerine gelirken serviste oturduğum 10-15 dk'dan faydalanmaya, gözlerimi dinlendirmeye çalışıyorum ama nafile. ne yaparsam yapayım her zaman yorgun ve uykusuzum. bugün çok uykum olduğundan dert yanarken burada çalışan insanlar bana herkesin aynı şekilde olduğunu ve bunun havadaki nemden kaynaklandığını söylediler. nemden dolayı nefes alamayıp uyurken yeteri kadar dinlenemiyormuşuz. tam olarak tıbbi açıklamasını bilmiyorum ama bu şekilde.<br /><br />sonuçta huzursuzluğumun, mutsuzluğumun, per perişan halimin, her bir şeyin, bütün bunların sebebi nemmiş arkadaşlar. nem olmasa çok süper bir işim muhteşem bir hayatım varmış benim burada. öyle dediler.<br /><br />kötü kadın çocuğu nem!!!<br /></div>kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-75881568036346475212008-07-23T17:02:00.004+02:002008-07-23T17:16:35.022+02:00önceki postun bendeki ruhani etkisi<div style="text-align: justify;">insanın hayatında böyle heyecanlar bulması çok zevkli oluyor. kafayı işten uzaklaştırıp sabah 10da başlayıp 16.00 da biten kabus gibi sunum/toplantının orta yerinde sıkıldığında aklına gelip hayallere dalacağı bir nokta oluyor. kurtuluş gibi. karayiplerde beni bekleyen sadece benim olan minik bir ıssız ada gibi. düşüncelerimi gönderiyorum oraya, sonra müşteri lak lak etmiş, zilyon tane alakasız soru sormuş, tongaya getirmeye çalışmış, 6 saatte 1 saat yemek molası dışında hiç ara verilmeyip gizli gizli tuvalete, ya da su içmeye kaçılmış hepsini unutturuyor, bir anlığına da olsa. üstelik işin garibi kendi kendime bir anda aklıma gelen bir fikirden dolayı gelişmiş olması bütün bu konsere hamburga gitme planlarının.<br /><br />(kendi kendine düşünme balonu)<br /><span style="font-style: italic;">- şehir efsanesi vardı bir tane, L. Cohen istanbul'a konsere gelecek diye, n'oldu acaba o? </span><br /><br />gir fitifiti ekşisözlükten bak ki yalan olmuş. tabii ki gelmiyormuş. gir leonardcohen.com a St. Cohen'in turnelerine bak, günleri çıkar, sonra seda desin ki "bayrama denk geliyo kızım 4 ekim", aman da amaaan heyecanlan, gelir misin diye sor gelmesini istediklerine, gelemesinler, yılma ama hatta uçak bileti rezerve et. ozanla detayları konuş. bak sen.<br /><br />inanılmaz gaz modumdayım, inanılmaz gitmek istiyorum.<br />umarım son dakika golü şirket o hafta çalışıyoruz demez.<br />"fakyu" derim o zaman, "ben planımı yaptım, ruhuma ilaç buldum, gidiyorum!"<br /><br />tabi bir de vize durumları var ki, iş için almanya üzerinden aldığı schengen'i eylül başında biten biri olarak "hayırdır almanyadan vize alıp hiç girmemişsin bu 6 ayda sınırlarımızdan içeri şimdi yeniden istiyorsun, yok sana vize" diyecekler diye çok korkuyorum.<br /><br />hem korkuyorum hem heyecanlanıyorum günlük, anlıyor musun? böyle de multifonksiyonel bir insanım ben.<br /></div>kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-37613804941312948682008-07-22T16:09:00.007+02:002008-07-22T20:40:40.706+02:00LC world tour<div style="text-align: justify;"><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp1.blogger.com/_duiH_UQqDkg/SIXtF0WT36I/AAAAAAAAAQ8/nQrrUNANnuc/s1600-h/lc3.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://bp1.blogger.com/_duiH_UQqDkg/SIXtF0WT36I/AAAAAAAAAQ8/nQrrUNANnuc/s320/lc3.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5225843626840678306" border="0" /></a><br /><div style="text-align: justify;">dünyada en sevdiğim müzikleri yapan adam, ölmeden önce bir kerecik canlı dinlemek istediğim zat-ı muhterem <span style="font-weight: bold;">Leonard Cohen</span> 2008 sonuna kadar avrupa turnesinde. ve ben 30 temmuz Atina konserine gitme kararı için gecikmiş bir insan olarak, aceba 31 ekimde hamburg'da olabilir miyim düşüncelerine daldım. belki de 3 kasım'da rotterdam'da ozanla izleriz. benle gelmek isteyen var mı?<br /><br />benim seçtiğim memleketler bunlar ama diğer ülkeler ve günler için buyrun tur detayları <a href="http://www.leonardcohen.com/tour.cgi">burada</a>.<br /><br /></div></div><table style="width: 450px; height: 56px; text-align: left; margin-left: 0px; margin-right: 0px;" bgcolor="#f5f5f5" cellpadding="5" cellspacing="0"><tbody><tr bgcolor="#f5f5f5"><td valign="top" width="125">04-Oct-08</td><td valign="top" width="200">Berlin, Germany</td><td valign="top" width="175">O2</td></tr><tr bgcolor="#f5f5f5"><td><br /></td><td colspan="2"><i>Note: <description>On Sale NOW.</description></i></td></tr></tbody></table><table style="text-align: left; margin-left: 0px; margin-right: 0px;" width="450" bgcolor="#f5f5f5" cellpadding="5" cellspacing="0"><tbody><tr><td valign="top" width="125">07-Oct-08</td><td valign="top" width="200">Munich, Germany</td><td valign="top" width="175">Olmpiahalle</td></tr><tr><td><br /></td><td colspan="2"><i>Note: <description>On Sale NOW.</description></i></td></tr></tbody></table><table style="text-align: left; margin-left: 0px; margin-right: 0px;" width="450" bgcolor="#f5f5f5" cellpadding="5" cellspacing="0"><tbody><tr><td valign="top" width="125">31-Oct-08</td><td valign="top" width="200">Hamburg, Germany</td><td valign="top" width="175">Colorline Arena</td></tr><tr><td><br /></td><td colspan="2"><i>Note: <description>On Sale NOW.</description></i></td></tr></tbody></table><table style="text-align: left; margin-left: 0px; margin-right: 0px;" width="450" bgcolor="#f5f5f5" cellpadding="5" cellspacing="0"><tbody><tr><td valign="top" width="125">3-Nov-08</td><td valign="top" width="200">Rotterdam, Netherlands</td><td valign="top" width="175">Ahoy</td></tr><tr><td><br /></td><td colspan="2"><i>Note: <description>On Sale Date TBC.</description></i></td></tr></tbody></table>kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-88031338553362091512008-07-22T08:50:00.002+02:002008-07-22T08:54:34.226+02:00nüans<span style="font-weight: bold;">version</span> ile <span style="font-weight: bold;">virgin</span> arasındaki farka çok dikkat etmek lazım telaffuz ederken. toplantılarda yanlış anlaşılma olabiliiiiir. aksan yapacağım derken başınız derde girebiliiiiir. ben bir köşeden kıs kıs gülüp sizinle dalga geçebiliriiiimmm.<br />mazaallah.kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-1472666330676675862008-07-17T14:10:00.013+02:002008-07-17T22:08:35.362+02:00bugünkü dersimizin konusu: etik<div style="text-align: justify;">etik dediğin nedir? tdk diyor ki:<br /><br /><span style="color: rgb(0, 0, 153);">1 . Töre bilimi.</span><br /><span style="color: rgb(0, 0, 153);">2 . Çeşitli meslek kolları arasında tarafların uyması veya kaçınması gereken davranışlar bütünü.<br /></span><span style="color: rgb(0, 0, 153);">3 . Etik bilimi.</span><br /><span style="color: rgb(0, 0, 153);">4 . sıfat Ahlaki, ahlakla ilgili.</span><br /><br />lisede felsefe derslerinde anlatılan etik bilimi değil burda mevzu bahis; töre de değil. iş etiği benim takıldığım. iş ahlakı daha uygun bir tanım mı diye düşünüyorum ama hayır. ahlak kadar öznel değil etik, işte o yüzden tdk'nın 2. sıradaki tanımının daha geniş kapsamlısından bahsetmek istiyorum bugün. işimizde yapmamız ve yapmamamız gereken davranışlar ve "iş" kavramının adaletsizliğine rağmen, karşılaşabileceğimiz her türlü ahlaki bozulma ve insanüstü zorlayıcı koşullara rağmen "iş"i ön plana koyup, gerekirse kendi değer yargılarından feragat edip "iş"i tamamlamayı görev edinmek biraz da. kuralcılık değil.<br /><br />kurallar dahilinde çalışmamak etiğe aykırılık değildir. kurallar bükülebilir, uzatılabilir, kuralları koyan insanlar asimile edilebilir ve ortak bir paydada buluşulabilir. bunlar bazı insanlar tarafından poposunun rahat etmesi için yapılabildiği gibi, bazıları tarafından da işin bitirilebilmesi için, bütün o bürokrasinin etrafından dolanmamak için, 2*2=4'tür kararını 1 ayda almamak için yapılıyor olabilir. ki tercihimdir, takdir ederim.<br /><br /><br />kuralcılık değilse, çok çalışkan olmak hiç değil iş etiği. 9 saatse mesai bunun yemek arası dışındaki her dakikasını işle ilgili kafa patlatarak geçirmek, başka türlü nefes almamak, sigaraya çıkmamak, geyik yapmamak hiç değil. hem bunları yapıp hem de (varsa) bir deadline'a gereken kalitede emek yetiştirebilmek demektir bence. "gereken kalite" burada yine önemli bir mefhum. bu kalite değerine kimin karar vereceği konusunda ise, önceden yazılmış belli kurallar yoksa "iş etiği" diye cevap veriyorum ben yine. kalitesiz bir işi deadline'a popom da yetiştirir. (afedersiniz, sinirlenmeye başladığımın resmidir) insan isterse tüm gün mesaide solitaire oynasın, sabahlara kadar çalışır bomba gibi bir sonuçla karşımıza çıkar, (akşamları faal olarak çalışmayı seviyordur, o zaman daha yaratıcıdır) bunun adı yumurta - kapı (popo) sendromu değildir.<br /><br />kimi zaman benim de içine girdiğim iş yokken iş varmış gibi takılmaca döneminden bahsetmek istemiyorum bu noktada. hepimizin zaman zaman içine girdiği, ilk bir kaç günden sonra ilahi sıkıntı olarak nitelendirilebilecek korkunç bir dönemdir bu. günde 9 saat bir yerde olmanız gerektiği fakat yapacak hiçbir şey olmadığı günleri hatırlayıp halinize şükredin ve yoğun temponuzun tadını çıkarın bence, en azından dakika saymıyorsunuz.<br /><br />asıl konuya dönüp kısaca sonuca yönelecek olursak; tembelliğin kitabını yazan bir insan da olsam, çalışacak bir insanın mutlaka iş etiğinden haberdar olması gerektiğine inanıyorum. önüne gelen ve farklı insanların sorumluluğunda olan konularda talep üzerine bile fikir beyan etmemek, çok basit ve doğal gözükse bile işi baltalayabilecek bir davranışsa bundan itinayla kaçınılmalıdır. eğer kendi oluşturduğun bir durum başka birinin sorumluluğuna giren konular arasında bir sonuç doğuracak ve sen bundan yararlanmak isteyecek ama uzantısı başka yerde diye bulaşmayacaksan, hani iş etiği? senin kararının müteakip sorunlarını (ya da zayıf noktalarını) başka birinin sorumluluk alanına pas edeceksen, seni de etkilemesine rağmen bunu bu diğer kişinin kendiliğinden keşfetmesini beklememeli, ince detaylarına inerek kişiye bizzat anlatmalısın. müneccim mi bu adam? hatta bence direk üzerine almalısın, ama maalesef buralarda buna sazanlık deniyor. madem başkasından bir bilgi bekliyorsun, ama senin yaptığın bir takım yaratıcı deneylerden dolayı onu veremiyor, otur baştan sen yap herşeyi.<br /><br />çok fazla detay verip her şeyi afişe etmek istemediğim için sürreal geliyor olabilir bu anlattıklarım. aslında bu aynen şöyle bir şey: bahçenize diktiğiniz ağacın çitin sizin tarafınızda kalan dallarını ilaçlayıp her şeyden bihaber komşunuzun tarafında kalan dalları onun ilaçlamasını beklemek ve kendiniz ilaçlamadığınız, komşunuzdan da talep etmediğiniz için bütün ağacınızın böceklenip ölmesi gibi. ve hatta onun bahçesini de düzeltebilecekken hiç bir öneride bulunmamak gibi. böyle bir yapı çalışması olabilir mi? o kadar özen gösterilen bir yapının böyle saçma bir "ben ve sınırlarım" mantığıyla yerle bir olması kabul edilebilir mi? sorumluluk almayı kabullenmek demek kendi kurguladığın sınırlara bağlı kalıp, insiyatif almadığın için sen ve diğerlerinin çökmesine sebep olmak mı demektir?<br /><br />aklıma daha mide bulandırıcı örnekler de geliyor ama blogumun seviyesini (!) düşürmemek için yazmıyorum.<br /><br />karamurat'ın osmanlı'yı bizans'tan kurtarmaya and içmesi, batman’in gotham city’i kötü adamlardan temizleme inadı bunlar çok teatral ve ütopik, evet. ama biz seçerek yaptığımız işlerimizde eninde sonunda böyle bir adanmışlıkla çalışmak durumundayız. istediği kadar özel hayatımızı yok etsin, benliğimizden ödün vermemizi sağlasın, bizi insanlıktan çıkarsın, bizden götürdüğü kadarına karşılık maddi manevi getirisi olmasın başladığımız, söz verdiğimiz işi bitimekle, ve bunu hak etmese de altına imzamızı atabileceğimiz şekilde sonlandırmakla yükümlüyüz. zorundayız diye özellikle yazmadım çünkü teoride kimse bir şeyi yapmak zorunda değildir, ama etik olarak yükümlü hissetmelidir. “beğenmeyen çeker gider” bana söylendiğinde sinir katsayımı iyice yükselten bir cümledir fakat bu konuda aynı yorumu yapma ihtiyacı hissediyorum. memnun değilsek işimizden ayrılmaya, daha iyisini bulmaya en azından iş ne kadar berbat da olsa maaşı daha tatmin olanını bulmaya çalışmalıyız. torpille devlet dairesine atanmış memurlar gibi hiçbir katkı sağlamadan maaşı cebe atmak düsturumuz olmamalı. insan nefret bile etse başladığını bitirmeli, altına imza attığı şeyin kalitesini elinden geldiğince yüksek tutmaya çabalamalı. kendi etik yoksunluğundan dolayı başkalarının harap olabileceğini yok saymamalı. benden sonra tufan mentalitesi etiksizliğin temel taşlarındandır. kaçınılmalı.<br /><br />eğer şu iş dünyasında ilahi adalet diye bir mefhum olsaydı, yarı yolda yorulup giden, 3.sınıf iş yapan, topu hep ama hep başkasına atan, herşeyin çözümünü bilip de kendine saklayan bölüm sonu canavarlarının bir taraflarında korkunç yaralar çıkardı herhalde.<br /><br /><span style="font-size:85%;"><br />bu uzun yazı can havliyle yazılmıştır. beraber çalıştığım herkesi hatta her birinizi iş etiğimizi korumaya davet ediyorum.</span><br /><br /><br /></div>kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-76917970755775763072008-07-16T09:36:00.005+02:002008-07-16T14:17:45.138+02:00yabancı dil ayakları<div style="text-align: justify;">haftabaşından beri başımızda yabancı danışman kabusu var.. kabus demeyelim ama bu ara alışık olduğum üzere <span style="font-style: italic;">pain in the ass</span> diyelim. insan cevap vermek istemediği soruları kendi anadilinde pek güzel laf kalabalığı yapıp geçiştirebiliyor ya, ingilizce konuşurken ben bunu daha iyi başarıyorum. bir süre uzata uzata saçma detaylara girip konuyu dağıtıp yabancı adamın suratına "ben anlattım ama anlamamış gibisin dostum?" ifadesiyle bakakalıyorum. ben bu ifadeyi yeni buldum; size de tavsiye ederim çok başarılı. zaten kendisi de ingilizce fakiri olduğundan oscarlık performansım sayesinde herşey süt liman oluyor.<br /><br />şimdi bizim abi italyan kökenli fransız. bir de senelerin gurbetçisi çok şeker bir amcamız var. her yabancıyı rakı balığa götürmek farz olduğu için biz de geri kalmadık bittabi. rakımızı içirdik; çipuramızı yedirdik. ve sardırdık geyiğe. masada 5-6 adam gibi adam düşünün, gün içinde gayet resmiyiz, sizli bizli muhabbetler, ingilizce parçalamalar vs. yemek masasında da ilk bir kaç dakika işten kopmayı başaramamış olsak da, yarım saat sonra geyiğin dibine vurmuş bulunduk. bir çok farklı konudan sonra, konumuz bir ara (şaşırtıcı olacak belki ama) "aa siz türkler çok modern, deveye binmiyor" fln değil; "türkçe-fransızca ortak kelimelere" geldi<br />benim klasik 4lemem: viraj-imaj-asansör-tretuvar'dır. bu kelime dağarcığıma (televizyon gibi çok enternasyonel olanlar dışında) bu 2 günde yenilerini de ekledim.<br />etiket, profiterol, pantolon, gardrop, robdöşambr, lojman, bilet, avukat, baskül, şöför, garson fln filan.<br />sonra nane likörlü türk kahvesi içtik kalktık zaten.<br /><br />burda herşey bana sıkıcı gelmeye başladı.<br /><br />bit.</div>kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-25994822002383219642008-07-13T22:28:00.003+02:002008-07-13T22:47:21.800+02:00ünlüler dünyasından gereksiz haberler<div style="text-align: justify;">sizi ne kadar ilgilendirir bilmiyorum ama şu an valizime girecek herşeyi ütüleyip ütü masasını kaldırmaya üşenen biri olarak salonda yayarken beni ilgilendirmiş bulundu. buyrun;<br /><br />en birinci haber! en sonunda kocaman karnından dolayı çatlayarak öleceğini düşündüğüm ancelina coli birleşmiş milletlerden bozma ailesine <a href="http://www.celebritybabyscoop.com/?p=11078#more-11078">2 yeni safkan holivud bebeği daha kattı</a>. çift yumurta ikizleri biri kız biri erkek veletlerin bir önceki mahsül shiloh gibi annelerine benzeyip köfte dudaklı olup olmayacağını önümüzdeki günlerde öğreniriz. oğlanın adı knox leon, kızın adı da vivienne marcheline. ufacık bebeler için büyük isimler. neyse apple değil en azından bu da bir şeydir. bu arada bu kadını wanted'da izledik cumartesi günü, pek bir çiroz idi. seksapeli kalmamış bence. (kilit kelime burda "bence")<br /><br />ikinci havadis, red hot chili peppers'ın anthony kiedis'in veledi everly bear'in (yanlış yazmadım adam çocuğuna hakkaten bu ismi koymuş) kendisinin birebir kopyası olması. gerçi eski bi r havadis. çocuk 9 aylık olmuş ama isteyen <a href="http://www.celebritybabyscoop.com/?attachment_id=11103">burdan</a> görebilir. klpmbçrbsı'nda yalan haber yok!<br /><br />bir de my name is earl'ün earl'ü jason lee'nin türk kız arkadaşı hamileymiş. abinin ilk çocuğuna pilot inspector adını koymasından kelli ikinci velede ne isim takacağını pek merak ediyorum.<br /><br />sen dünyadan bihaber veletleri ailelerinin enteresan isim koyma azminden koru tanrım. eymen.<br /><br /><br /></div>kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-18170956769102804902008-07-09T23:00:00.002+02:002008-07-10T23:07:42.890+02:00huzhuzursuz insanın blogunun template'i de bu kadar sık değişir ancak.<br />ama bu son değil.<br />projelerim var!<br /><br /><br />edit: şimdi içime sindi işte!kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-33380405637655166492008-07-08T10:19:00.003+02:002008-07-08T10:58:06.212+02:00yaz şarkıları<div style="text-align: justify;">her yaz aynı şey. bilumum anlamsız kelimeyi yanyana koyup, akılda kalıcı saçma bir kafiyeyle kitlelere söyletme modasına hep beraber hoş geldik!!!<br /><br />her yaz aynı olan başka bir şey de benim bu popüler kültüre karşı kültürsüzlüğüm. ben genellikle gözden uzak diyarlarda, sakin koylarda ya da türk popunun tavan yapmadığı gençlik mekanları veya aile ortamlarında tatilimi geçirdiğimden, hasbelkader nakaratına aşina olduğum şarkılar hakkında ileri geri çömez yorumlar yapınca çok aşağılanmışlığım vardır. "hande yener mi bu?" sorularımın "bengü o be!!" diyerek cevaplandığı sayısız durum olduğunu söyleyebilirim mesela.<br /><br />tecrübelerime göre, bir insan türk popuna en çok çeşme'deki günü birlik tekne turlarında maruz kalıyor. hem de cebren ve hileyle. kaçacak yer yok denizin orta yerinde bangır bangır gün boyu aynı şarkıları dinlemek zorunda kalıyorsunuz. denizdeki balıklar bile ezberlemişken, hande yener'in romeo'sunu (bundan eminim bak!) bilmemekse çok ayıp!<br /><br />geçen seneki yaz tatili grubum sağolsun ben o beach benim bu bar senin bodrum mecralarında o kadar çok yaz şarkısı öğrendim -ve şimdi de unuttum- ki, sanırsınız yıllardır takipçisiyim. hiç çaktırmıyordum değil mi deniz? =) komple tiki olduk, romeolandık bir şeyler. ama alkollü bir bünyedeki adaptasyon azmi beni bile beginner level "eller havaya"cı yapabilirmiş, ben geçen sene bunu bizatihi yaşadım. burun murun kıvırılacak şeyler de değilmiş bunlar, maksat eğlenmek! 350 ytl vermedikten sonra serdar ortaç'ı bilmemne barında izlemeye, dandik şarkılarda iki el sallamışsın kime ne!<br /><br />ama bu seneki tatilimde risk master'ı olmayı hedefliyorum. göcek'te çok manyak türk popu mekanları olduğundan ya da bizim buralara akacağımızdan biraz şüpheliyim çünkü. alırım biramı, otururum çimlere, risk oynar herkesleri yenip yenip dalga geçerim. benim için tatil biraz da böyle dinlenmek demek. her gece dışarda insan bir yere kadar dayanır.<br />.<br />.<br />.<br /><br />herşey iyi güzel insan her türlü ortama adapte olur fln da, ben sapık vaziyette bu şarkılara manalı manalı sözler uydururken, orjinal güftelerinin benim salladıklarımdan bile anlamsız olması insanın içini parçalıyor(!).<br /><br />şeytan diyooorrr ki sataş şunaaaaa adım atmadan yanaş şunaaaaa<br /><br />(orjinali böyle değil evet, ama benim için böyle! bir derdi olan??)</div>kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-13371181434772344852008-07-07T09:58:00.003+02:002008-07-07T10:39:53.125+02:00der Stressuyuyamıyorum dediğim her 5 kişiden 4 ü "ne oldu neye üzüldün? neye stres yaptın" diyor. daha önceden stresli değildiysem bile şu an haliyle "neye stres yapıyorum ki ben bu kadar?" stresindeyim. kendimi çözümleme görevim başarısızlıkla sonuçlandı. (buradan mission impossible'ı görevimiz tehlike olarak çevirenlere de el sallamak istiyorum. merebe!) düşününce aslında stres yapabileceğim envai çeşit konu varken belki bu kadar stressiz olmak hakkaten yanlıştır. ya da ben 20küsur senedir (yaşımızı deşifre etmeyelim hehe) kendimi yanlış tanımışımdır. belki de ben içine atabilen bir insanımdır? mı acaba? yoksa bu bir hayat tarzı mı oldu? tabii ki haftanın 5 gününü evimden uzakta geçirmek beni mutlu etmiyor, evet babam yurtdışında olduğu için onu özlüyorum, evet annemle kardeşim benim yapamadığımı yapıp beni bırakıp çeşmeye tatile gittiler, onlara da sinir olmuş durumdayım ama bunlar saykoya bağlayacak sebepler değil benim için. iş belki. onda da başka bir çıkar yolu olmadığına göre mantıklı bir insanın stres yapacağı bir şey yok. kabullenmek lazım. çözümü olmayan şeylere üzülmemeye kararlıyım ben.<br /><br />uyuyabilmeye başladığımda, başardığımı anlarım artık.<br /><br />bu arada, envai çeşit arabayla geldim şimdiye kadar buraya. mercedes vito, volkswagen caravelle, mercedes sprinter, peugeot 207 sw, renault clio, ford focus ve mercedes o403 otobüs. içlerinden en rahatı tabi ki varan'ın otobüsüydü. ama kardeşim o kadar popüler vito nası oluyor da bu kadar rahatsız olabiliyor? berbat amortisörlerine rağmen ben nasıl oluyor da en rahat beyaz serviste (sprinter) uyuyabiliyorum? yine 4 saat uykuyla geldim buraya zombi gibiyim. al sana stres!kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-16258680934825727752008-07-03T10:40:00.001+02:002008-07-03T10:42:50.747+02:00fakyukendineaitruhuolanelektronikaletler<div style="text-align: justify;">dün gece laptopumun şarj aleti bozuldu. resmen böyle durup dururken fişe taktığımda herhangi bir cozurtu falan da çıkarmadan, aniden elektrik vermemeye başladı.<br />ben teknik bir insanım, bu işin okulunu okudum. bilgisayar toplar, kablo döşer, sistem kurabilirim. yani bir şarj aleti çalışıyor mu çalışmıyor mu son yargıya varabilmek için, başka bilgisayarlarda dener, kablolarda temassızlık var mı diye kontrol eder, sorun benim laptop pilimde mi acaba diye bakınırım. network kablosunu takmamışken teknik desteği "internete giremiyorum" diye aramam. arayana da gıcık olurum. teknik desteklik de yaptım, arayanların arkalarından etmediğimiz lafı bırakmıyorduk.<br />ama ama, burdaki şirketin IT'sine götürdüğüm şarj aleti, nasılsa, adamın controller'ında elektriği iletir göründü, bir koşu laptop'umu getirdim pil mi bozuktu acaba diye.. yoo o da sağlam bilgisayarım canavar gibi çalışıyor. bir binada çalışan bilgisayar neden öbüründe çalışmaz? neden IT'ye gidince çözülür hep bu sorunlar? çok sinir oldum bu işe, adamın benim teknolojiden anlamayan bir salak olduğumu düşündüğüne eminim. ama haklı yani. valla çalışmıyordu demekten başka bir savunmam yok. fakyukendineaitruhuolanelektronikaletler!<br /> <br /></div>kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-72781263747988203332008-07-02T18:22:00.003+02:002008-07-02T18:28:23.059+02:00ginesrekorlarkitabı"bir toplantı ne kadar uzun sürebilir"in cevabını arıyorum ama meret bitmek bilmedi ki hesaplayayım. öğlen 12.45ten beri toplantıdayım. arada pide geldi, ayran içtik sigara ve tuvalet molalarına çıktık, bina değiştirdik ama konu aynı ve halen çözümlenemedi.<br /><br /><br /><span style="font-style: italic;">bu arada başlıkla alakasız soru cevap:</span><br />bir laptopun kız laptopu olduğunu nerden anlarsınız?<br />-ekrandaki kırmızı oje çizgisinden (malesef)<br />bu kırmızı oje ne menem şeyse heryerse iz bırakır böyle: kitap, defter, işle ilgili evrak, duvar boyası, kapı kenarı, beyaz gömlek.. açık renk olan her yer yani. pıfff...kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-52841545853115170352008-07-01T09:58:00.001+02:002008-07-01T10:00:41.878+02:00Uyk continued…<div style="text-align: justify;">Uykusuz kâbus gecelerim bitemedi maalesef. Action filmi gibi bir gece geçirdim bu sefer de. Yamru yumru keçeleşmiş pamuk yastığı nasıl yapsam da boynum tutulmayacak şekilde yerleştirsem diye cebelleşirkene yatağa yattıktan yarım saat sonra uyumuşum. Saat 00.30. Bana çok uzuuun gelen bir süre sonunda (saat 01.30) sol tarafımda garip bir hisle uyandım. Sol bacağım yok. Cismen var da hissen yok. (hissen: Perihan Mağden’ce hissiyat olarak demek) Önce olayın vehametinin pek farkına varamadım. Ama ayağa kalkmaya çalışıp da yere düşünce iliklerime kadar (pencereyi açık bırakmıştım, oda buz gibi olmuş) korkmaya başladım. Tuvalete meylediyorum ama ı-ııh basamıyorum kesinlikle, sol yanımda felçli gibi sallanan bir alien bacak. Hadiii aldı mı beni derin bir endişe. House hastasıyım, “blood clot” (pıhtı) en büyük korkulu rüyam. “Tamam,” dedim “bu sefer bacağa geldi sonrakinde sıra beynimde!” Bir yandan da bacağımı sıvazlıyorum, “yarınki toplantıda sakatlığımdan dolayı sempati kazanırım” diye düşünüyorum. Güç bela tuvalete vardım, misyonumu tamamlayıp geri döndüm. Bu zorlu parkurda bacağım biraz kendini tanır oldu, karıncalanmaya ve bana korkunç derecede acı çektirmeye başladı. Hayatımda ilk defa nşa dandik bir uyuşukluk beni bu kadar korkuttuğu ve gerçekten kangren olup bacağımı kestirmem gerektiğini düşündürttüğü için yatağa geri yattığımda hemen uyuyamadım tabi. Saat 01.45.<br /><br />Sonunda başardım. Birkaç saattir uykuda ve bunun farkındayım (şarkı sözü vardı böyle). Deprem olmaya başlıyor. Hayatımda iki kere yatağımda uyurken depreme yakalandım. Birincisi 99 depremiydi, hissetmemiş, kendiliğimden uyanmamıştım; ikincisi Aliağa’da dandikten ufak bir depremdi, hissetmesem de olurdu. Bu deprem de Aliağa depremi gibiydi ama giderek şiddetleniyordu sanki. Sol bacağım yeniden tutulmasın diye yüzüstü yattığım yatakta vücudum ileri geri sallanıyor, burnumu zar zor yerleştirdiğim nefes alma deliğim kapanıveriyordu. “Birazdan biter,” derken, bir depremin sürebileceğinden daha uzun geçen süreye bir de gor gor korkunç bir gürültü eklenince anladım ki bu deprem meprem olamaz. Allah korusun ama hiçbir deprem 5-10 dk arası sürüp de bu kadar değişken mizaçlı olamaz. Tırsaraktan geri uykuya daldım. Saat 04.00<br /><br />“Eyvah!! Yine saati duymamışım!” paniğiyle gözlerimi açtım. Niye böyle oluyordu her sabah, üstelik alkol de almamıştım, çok anlamsızdı hep uyuyakalmam. Sinirle yatakta dikeldim. Bir yandan kendime çok insafsızca küfrederken diğer yandan da cep telefonuma ulaşmaya çalışıyorum. Kırıp at daha iyi. Ama suç bende. (sever gibiyim) Loituma’yı alarm melodisi yaparsan uyanamazsın tabi. Ve yine şok. 7.30’a kurduğum telefonun üzerinde 06.00 yazmakta. “Telefon geri kalmış” diye düşündüm gayri ihtiyari, sanırsın duvardaki dededen kalma saat. Güldüm kendi kendime, yeniden yattım. Uyumadan önce kendi telefonumun alarmını yeniden kontrol edip, şirket telefonumun alarmını da 07.40’a kurdum. Ne olur ne olmaz.<br /><br />Saat 08.00. “Beni yataktan kazımaları lazım, yoksa kalkamam çok yorgunum” derkene erken toplantıları hatırlayıp seve seve kalktım, tabi.<br /><br />06.00’la 08.00 arasındaki uyku diliminde rüyamda Ozan’ı ve bizim üniversitenin hayallerde güzelleştirilmiş Harvard Hukuk Fakültesi halini gördüm. Hepimizin genelde aynı odaya tünediği bir dorm fasilitisi mevcutmuş okulumuzda. Ama bu hepimizden kastım tanıdık babında sadece Ozan ve ben. Neyse mühim değil. Ben yine uyanıyorum tabi, odamdayım birkaç kişi daha benim odamda yerde uyuyakalmış. Üstümde pijama ve bornoz olan halimle milletin üstünden atlayarak banyoya ulaşmaya çalışıyorum, nafile. ”Ozan,” diyorum kendisini uyandırmak suretiyle dürterekten “herkes gidince haber ver gelip duş alacağım, şimdilik amfiye uyumaya gidiyorum.” “Hııııı,” diyor Ozan. Geceden kalma besbelli. Ben bir güzel yerlerde yatan insanların üzerlerinden sekerekten uzuuuun mavi bornozumla koridorları aşıp amfiye varıyorum. Okul okul değil mülteci kampı mübarek, herkes yerlerde yatıyor. Ben yine azim küpü, güç bela amfiye varıyorum, ve açık renk (ikea ahşabı rengi) ahşap kaplama amfinin bomboş olduğunu görüp havalara uçuyorum. “Şöyle orta sıralardan yer kapayım,” diyorum, “yukardan hizmetli gelirse görmesin.” Safım benim. Sonra gürültüye bir uyanırsın. Bölük pörçük bir ses. “Eingeschlafen… Softwarewerkzeuge… Studentin… 10 uhr… ” Fişşşşeeek gibi yerimden doğruluyorum ki, amfi full ve Softwarewerkzeuge hocası Herr. Bilmemkim beni göstererek “uyandırın şu zındığı tipe bak” manalı manalı beni çekiştiriyor. Soldaki sıraya oturmuş Ozan’a ağlak gözlerle bir bakış atıp “nedennnn beni uyandırmadıııınnn” diyorum. Amfiyi bulamamamış haspam, bulduğunda da çok geçmiş ders başlamışmış. Aferin. “O zaman diyorum git bana giyecek bir şeyler getir, bu halde dersi dinleyemem,” diyorum. Sanki onca rezaletten sonra orada onca insanın arasında oturmaya devam edebilecekmişim gibi. Ozan ışık hızıyla gidip kıyafetlerimle geri geliyor. Amfinin orta yerinde bornozumu perde yapan insanlar sayesinde giyiniyorum ben de. Bütün bu stresin üzerine sigara yakıyorum bir de. Zil çalıyor, ders bitiyor. (Üniversitede zil çalıyor evet.) Yine ışık hızıyla bütün amfi dağılırken (bu rüyada benim dışımda herkes road runner) SW hocasıyla ben kalıyorum. Adamın gözünün içine baka baka ve yangın çıkacağını bile bile, amfinin merkezindeki kocaman kara tahtanın arkasına sigaramı atıyorum.<br /><br />Ne geceydi be!</div>kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-78595172514025227112008-06-30T14:18:00.002+02:002008-06-30T14:35:39.609+02:00uyk<div style="text-align: justify;">Ben ki her koşulda şıp diye uyur, uyanır yeniden uyur, sıcaksa bile bir şekilde uyur bir insanım. Şehirlerarası otobüslerde molaları görmeyişlerim, 45 dklık Ankara- İstanbul uçuşlarında inişte İstanbul’u izleyememişliğim, bir koca sene, her gün İzmit – İstanbul arası gidip gelirken fosur fosur uyuyup telefonları duymadığım için hırpalanmışlığım vardır. Bana bir haller oldu. Bu hal hiç hoş değil!<br />Haftada 2 kere 3,5 saatlik yol çekmek durumundayım. Malum git ve gel. Pazartesi sabahları, gece valiz hazırlamak uzun sürdüğü ve ona buna takıldığım için zombi gibi uyanıyorum. Her hafta. Fakat bundan önceki haftalarda en azından yolda uyuyabiliyordum. 3 saat azımsanamaz. Bugünse gece uyuyamadığım gibi, arabada da ifrit oldum, dön dur pozisyon değiştir, yastığı evir çevir. Bir yandan da biliyorum kendimi. Uykuya dalmam için bir his var böyle tanımlayamadığım, her nerde olursam olayım hissederim onu. Toplantılarda kafamı düşüren, 3 dklık metro yolculuğunda uyuya kaldıran o histir beni. Ve fakat kendisi çok meşguller bana uğramıyorlar bu ara. Gözlerimi kapıyorum sımsıkı rahat oturuştayım, kafamdan dingin şeyler geçiriyorum ama tık yok! Bu benim sonumdur arkadaş! O hiç sevmediğim yol boyu carcar konuşan insanlardan da olamam ben. Kendimi vururum. Dünyayı da herkese zindan ederim. Mızmızlanırım çocuk gibi. Beher neysen o hissimi çaldıysan geri getir hüleyyn! Dünya ben uykusuzken hiç tekin değil!!!<br /><br /></div>kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-24284739088906940452008-06-27T09:14:00.004+02:002008-06-27T09:27:44.423+02:00jatl<div style="text-align: justify;">new york için şöyle bir şey yapılmış: <a href="http://nycvisit.com/jat">http://nycvisit.com/jat</a><br />"Just ask the locals" diye. new york'ta yaşayan bazı ünlü insanlar da var projede. kimi "bilmemnerdeki butikte çok güzel vintage ayakkabılar var" diyor, kimi de "şurda bir büfe var ordaki 2 dolarlık sandviçlerden mutlaka tadın!" yani sen ben senelerce yaşasak gelen bir ziyaretçiye vereceğimiz tavsiyeler gibi. ben de bunları okuyunca nasıl gaza geldiysem artık, kendimi new york'un bütün sırlarını bilen tek zeki turist gibi hissettim. dolayısıyla da şimdi gidip new york'u görmek istiyorum!! çok hem de!<br /><br />benzer bir şeyi istanbul için yapsalar mesela ben "kadıköy rıhtımdaki dadaş pilav'da karışık pilav yemelisiniz" derim. 2 ytl<br /></div>kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-53962527458267745312008-06-25T23:35:00.004+02:002008-06-26T00:10:24.834+02:00kırmızıııı beyaaaazzzzz kırmıızıııııı beyaaaaazzz<div style="text-align: justify;">"If this tournament has told us one thing, it is that Turkey's refusal to accept defeat means they are at their most dangerous when behind and so it proved again as they drew level again with four minutes left.<br />...<br />Germany celebrated the victory, but so much credit must go to Turkey for a magnificent effort that deserved so much more. " -- <span style="font-style: italic;">bbc sport</span><br /><br />çok heyecanlı, gümbür gümbür bir maçtı, iyi ki izlemişim. kocaman bir grupla dev ekrandan ormanın içinde izledim maçı. bağıranlar, küfredenler, etrafta koşturan çocuklar arasında, gidip gelen yayına sinirlenip, göbeği ata ata uludağ limonata içerekten, 2. golümüzde en sevdiğim saç tokamı üstüne basıp kıraraktan bir maç yaşadım.<br />sözlükte biri "rüştü'yü kale direğine don lastiğiyle bağlamak lazım, çok uzaklaşınca gerisin geri dönsün" <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=%2313521215">yazmış </a>çok gülmekle beraber sonsuz katılıyorum bu fikre.<br />ama olsun bu da bir şeydir. bir sonraki turnuvalarda da final maçında orta sahalara kadar çıkar abim. belkim gol bile atar, gözü oralarda nasılsa. neyse futboldan zerre anlamayan ve sarı kart çıktığında "sarı kart alınca n'oluyor?" diye smsle soru soran bir insan olarak çenemi kapatıyorum. bu zevki yaşattıkları için teşekkürler!<br /><br />yalnız, bir maruzatım var yetkililerden. acilen bir "beslenme bakanlığı" kurulması gerektiğini düşünüyorum. o ne öyle ya 2 mt lik adamların karşısında bücür bücür. kepazelik. çocuklarımız iyi beslensin serpilsin ki euro2020'de almanlar böyle tepemizden tepemizden bakamasınlar.<br /><br />ozan'a not: böyle heyecanlı olacaksa maçlar ilgilenebilirim ben futbolla, ama sadece milli takımın maçlarını izlerim. tamam mı?</div>kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-71269854076584361992008-06-22T23:14:00.002+02:002008-06-22T23:20:57.066+02:00hftsnyine kendime ait neredeyse hiçbir şey yapamadığım bir haftasonunu daha geride bıraktım sayın seyirciler. özet olarak: hırvatistan maçı izlendi, modaya gidildi, bir düğüne gidildi, hasta olunup eve gelindi, bir adet bebek doğdu, bir adet babanne ziyaret edildi, iki adet arkadaş görüldü, bir adet bira içildi ve bittiiiii<br />a bir de alışveriş yaptım ama zorunluluktan. ki bu da hiç eğlenceli değildi.<br />puf<br />nası geçti anlamadım ben bu cumartesi pazar ya, re-run istiyorum!kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-33619397698309805522008-06-19T14:08:00.006+02:002008-06-19T16:19:35.696+02:00sonuçlarşimdi efendim, bendeniz üstünüze afiyet takıntılı bir insanım. bu <a href="http://kaplumbik.blogspot.com/2008/06/download-day.html">download day</a> beni belki de haddinden fazla heyecanlandırdı. siteyi takibe aldım bırakmadım arka planda mütemadiyen açık, sürekli güncellenmekte vs. bu noktada, karadeniz kıyısındaki sevimli bir ilçede her türlü sosyal aktiviteden uzak bir adet projeye bağımlı ve gayet patetik bir hayatım olduğu bilgisini de tarafınıza sunmak isterim. (az önce resmi bir toplantıdan çıktım, resmiyetimim müsebbibi bu toplantının ağıııırr ve ağdalı havasıdır. arz ettim tenkyubay)<br /><br />velhasıl-ı kelam, download day münasebeti aslında dün gece 20:00 itibariyle ülkemizde bitmiş olmasına rağmen, gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki türkiye'den yaklaşık 20bin kişi firefox 3 ü dün gece geç saatler ile bugün bu saat arasında indirmiş. rekor denemesi bitti indirmesinler mi? bunu mu demeye çalışıyorum? hayır. bana ne ne zaman indirirse indirsin. zaten bir tek biz değil, çok sayıda ülke vatandaşı da yapmış aynı şeyi. türklerin tü kaka huylarından biri olarak sınıflandırılacak bir şey değil yani. dağılın.<br /><br />benim ilgimi çeken ise<a href="http://www.spreadfirefox.com/en-US/worldrecord/?from=sfx&amp;uid=227567&amp;aid=2713359"> dünya haritası </a>üzerindeki ülkelerin download sayısı (buna göre belirlenen renk dağılımı da çok dikkat çekici) ve bunların 2007 ülke nüfuslarına oranı. misal;<br /><br />304,3 milyonluk <span style="font-weight: bold;">amerika</span>dan 3,3 milyon kişi firefox 3'ü indirmiş. yaklaşık %1 diyebiliriz.<br />70,5 milyonluk <span style="font-weight: bold;">türkiye</span>'mizde ise 106bin civarı download yapılmış. yaklaşık %0,15 eder.<br /><span style="font-weight: bold;">rusya</span>da yaklaşık 142 milyon nüfustan, 137bin civarı download yapılmış, ki bu da yaklaşık %0,096 eder, bu da kısmen bizim orantıya yakın denebilir..<br /><span style="font-weight: bold;">çin </span>ise fiyasko %0,018 yani 10binde 1,8 yazıklar olsun!<br />ama amaaa benim gözlemlerime göre en bombası 3,3 milyonluk toplam kadıköyün nüfusu kadar nüfusu olan <span style="font-weight: bold;">litvanya</span>'da ise, 338bin kişinin firefox 3 indirmiş olması.. her 10 kişiden biri firefox indirmiş ya şaka gibi.<br /><br />şimdilik gözlemlerim bu kadar. nedense brezilyanın, almanyanın, kanadanın, fransanın ispanyanın falan 100bin download'u geçmesi beni çok şaşırtmadı. beklenir. ama zaten onlarda da %10luk bir katılım söz konusu değil. and the oscar goes to litvanya!!kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-65790464657772483322008-06-19T08:16:00.002+02:002008-06-19T08:26:19.838+02:00tembel blogculargünlerdir -ama çok uzun uzun günlerdi, hatta sanki haftalar gibi geliyor bana- rss feedlerime bakıyorum da bakıyorum. her saat başı en az bir kere gibi gayet sık bir interval'da tam adet 8 adet blog takip ediyorum bu şekilde rss'ten. hayli mesai yiyor dolayısıyla (yaşasın) ve tık yok. ne kadar sıkıcı olduğunu düşünebiliyor musunuz?<br /><br />biriniz bir şey yazın bre! (lütfen demek istedim elimden kaçtı)kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-55980938695892648462008-06-17T21:27:00.002+02:002008-06-17T22:28:51.096+02:00download day<div style="text-align: center;"><a href="http://www.spreadfirefox.com/node&amp;id=0&amp;t=271"><img alt="Download Day - English" title="Download Day - English" src="http://www.spreadfirefox.com/files/images/affiliates_banners/180x150_02c_en.png" border="0" /></a><br /></div><br /><div style="text-align: center;">17 haziran 2008 Firefox'un yeni versiyonunu (Firefox 3.0) indirme günü. Türkiye saatiyle 20:00'da başlayan bu eyleme 18 haziran saat 20:00a kadar katılabilirsiniz.<br /><br />ben indirdim, şık olmuş. </div>kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-72456472995714056992008-06-15T22:49:00.002+02:002008-06-15T22:53:26.625+02:00gooolllllllnormalde maçla alakasız biri olan bendenize, son 10 dk. sını izlediğim maçta 2 adet gol, bir adet de (hayatımda ilk defa şahit olduğum) kaleciye kırmızı kart gösteren yetkililere teşekkür ederim.<br /><br />bir bildiğim yok ama kalede tuncayla beraber kalsaydık penaltılarda herhalde bin gol yerdik.<br /><br />amma heyecanlıymış ya, bundan sonra futbola ilgi mi duysam acaba? hehekiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-19660693739192171522008-06-15T21:25:00.004+02:002008-06-15T22:09:47.423+02:00takım elbise cinayeti<div style="text-align: justify;">cumartesi yani dün, bana çok az faydası olan uzuuuuun (5 saat) alışveriş dolu bir gün geçirdim. mezuniyeti için takım elbise almak icap etmese hayatta kendiliğinden "alışverişe gidelim" demeyen biraz da alışveriş yeniyetmesi olan erkek kardeşimle o dükkan senin bu dükkan benim, birbirinin hemen hemen aynısı binlece takım elbiseyi gözden geçirdik.<br />bütün erkekler böyle değildir eminim ama benim kardeşim biraz garip. takıntılı desek daha doğru olur. üstünde nasıl durması gerektiğini bile bilmediği ceket ve pantolon takımları için kırk yıllık yönetici edasıyla deseni şöyle olsun, dokuması böyle olsun, ceketinin yakası bilmemne olsun diye buyurması annemle beni çileden çıkardı. ben alışverişten çok zevk alırım, ama olmayan bir şeye de diretmem sonuçta. denediğim bir şeyin üstüme olmadığını daha elbiseyi askıdan alıp üstüme tuttuğumda, hadi yemedi diyelim, kabindeki ilk 30 saniyede anlarım. pek sevgili kardeşim ise öyle değil. "yavrum bak bu baba pantolonu gibi, pileli o, olmaz o sana" dediğimiz tüm pantolonları giyip, yarım saat aynada şalvar giymiş züğürt ağa edasıyla kendisini seyretmeyi pek seviyor.<br />ilk girdiğimiz mağazada üstüne muhteşem oturan italyan bir takım denetmiştik zorla. zorla diyorum çünkü kalıbı, modeli üstüne muhteşem oturmuş olan bu takımı beyefendi "lacivert buuuu" diye daha en başından kara listeye almıştı. erkek dediğinin zaten takım elbisede kaç renk opsiyonu olabilir ki allah aşkına? açık gri, kahverengi ve bej gibi ancak yaşlanıldığında silah zoruyla giyilmesi gereken renkler dışında ya laciverttir, ya siyah, ya da füme. hayır efendim, siyah olacakmış. dümdüz siyah. garson gibi olur yapma etme dedik, dinletemedik. lacivert muhteşem takımı kutsal su görmüş vampir edasıyla üstünden fırlattıktan sonra kendisine beyaz gömlek eşliğinde siyah bir takım da giydirttik, o da farketti garson olduğunu. hadi saplantısından vazcaydı. ama.. ama!!! en büyük hatamız da bu oldu sanırım, çünkü garson faciasından sonra renk ve desen seçeneklerimiz iyice daraldı: siyah ama belli belirsiz çizgili!<br />oh yeah!<br />bilindik erkek mağazalarında 48 beden siyah ve çizgili, dar kesimli a.k.a genç modeli takım elbise bulmak bir adet mission impossible filmi senaryosu gibi. bir sürü mağaza gezerken, beymendeki milyarlık takımlara bile fit olmuşken, adam beğenmiyor da beğenmiyor. çok anladığı da yok ama biraz da bizden etkilendiğinden, beğenmediği halde aynı takımın içinde mağazanın içinde volta atıp duruyor. fenalıklar bastı annemle bana. kaş göz yapıyoruz aramızda. "tamam bu çok güzel oldu diyelim artık" falan diyoruz. nafile.<br />neyse saatler sonra, girdiğimiz 5. mağazada ağzı acayip laf yapan satıcının da büyük desteğiyle bir adet takım elbiseyi beğendi beyefendi. gerçekten de siyah ve belli belirsiz çizgili. ama onun da ceketinin beli bol geldi tabi. lacivert gibi cuk oturdu dese şaşardım zaten. hadi onun da tadilatı için iğneler takıldı falan, en sonunda tamamdır, tamamladık bu quest'i dedik. ama erken demişiz. kardeş bey tutturdu manşetli gömlek de isterim, evdeki kol düğmelerimi takacağım diye. hadi ona gömlek baktık, yetmedi evdeki bugs bunnyli kravatları geldi aklımıza 2 adet de kravat aldık ve sersefil bir şekilde mağazadan ayrıldık. dönüş yolunda acaba o laciverdi de alsa mıydık diye söyleniyordu kendi kendisine, anneme: "sen mi vurursun ben mi?" dedim de sustu.<br /><br />post'un girişinde "bana çok az faydası olan alışveriş" dememin sebebi ise bu 5 saatlik işkenceden benim de elimde en azından bir adet torbayla dönebilmiş olmam. bir ara takımların arasında kendimi intihara meyilli hissedince ayakkabı standına doğru yol aldım tabii ki. (tabi =)) ve muhteşem gül kurusu rengi ayakkabıları farkedip, indirimde olmalarını da fırsat bilip üstüne atladım. ayakkabıları görüp, beğenip, deneyip parasını ödemem ise 5 dakikamı almadı takdir edersiniz.<br /><br />o kadar güzeller kiiiiii<br />hehe<br /></div>kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-35672447577049285462008-06-13T15:07:00.002+02:002008-06-13T15:13:13.173+02:00ikna etmek için kafa karıştırmak suretiyle manipülasyon metodubu tanımı hiç efor sarfetmeden bulan pek sevgili arkadaşıma selam ediyorum. o kendini biliyor. <br /><br />title'ım buysa post'um da anca;<br />"bilmediğim ama büyüyünce öğrenmek istediğim, hayran kaldığım bir metod" olabilir.<br />ya da;<br />"yanımdaki X gurusunun yaptığı şey" olabilir,<br />"müşteriye uygulanabilecek kontratak yöntemi" olabilir.<br /><br />peki başka ne olabilir?<br />(bloguna interaktif heyecanlar katmak isteyen post'çu moduna da girdim kehkeh)kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-503070790929374998.post-751966495704382382008-06-11T21:49:00.004+02:002008-06-11T22:24:41.575+02:00ondan bundan<div style="text-align: justify;">insan vücudu enteresan bir oluşum (bak seeeen). bugün bunu düşündüm.<br /><br />gün içinde genelde sınıfvari bir ortamda sayıları 16yla 21 arasında değişen bir insan topluluğunun içinde elimde kupam pür dikkat bir şeyleri dinler ya da onlardan aynı özeni bekleyerek bir şeyler anlatır buluyorum kendimi. zaman zaman çatışmalar yaşıyor, bazen karşımdaki kadının kafasının basmadığına inanmayla, beni daha da mı sinirlendirmeye çalışıyor bilememe arasında gidip gelebiliyorum mesela. o zaman çayımı fırlatmak istiyorum kafasına. çok kızıyorum. ama bazen de cep telefonumun komik melodisiyle ilgili dakikalarca gülüp komiklik yapabiliyoruz. ortam yumuşuyor. herkes katılmıyor tabi bu konuşmalara/tartışmalara ama genelde tüm grubun dikkati üstümde olduğundan ortamın ciddiyeti kırılıyor biraz, iyi geliyor. eğer ciddi ciddi konuşuyorsak bu genelde benden ya da X'ten bir cevap bir çözüm bekledikleri için oluyor. bilmediğimi biliyormuş gibi gösterip kendimi satabilme yeteneğine de maalesef sahip olmadığımdan, bazen de açığımı yakalayıp üstüme üstüme geliyorlar. sesimin tonu değişiyor farkındayım. sesim titremesin diye yükseltiyorum volümü, asabileşiyorum. çok abartırsam da kendimden utanıp "biraz mola verelim mi bir sigara içip sakinleşip tekrar konuşuruz bunları" diyorum.<br />ve ben bu yüzden mütemadiyen sigara molasına çıkıyorum. daha 5 dk önce gittiysek ya da sigara çekilmez geldiği için mola veremeyip kaçışı elimdeki kupadaki içecekten bir yudum almakta buluyorum. es vermiş oluyorum böylece, içimden 10a kadar sayıyorum ve dinleniyorum.. bu yüzden de elimde mutlaka içinde su, çay ya da kahve olan bir bardak bulunuyor. en sık başvurabildiğim kaçışım o çünkü. bardağımın boşalmasına asla izin vermiyorum. bu 10 saatlik toplantı modundan dolayı içtiğim sıvının haddi hesabı yok. dolayısıyla da her uzun molada da tuvalete gidiyorum tabi ki. 10larca kadının ve sadece 1 adet tuvaletin olduğu yerde ise her zaman muvaffak olamıyor insan tuvalet misyonunda. e o da daha bir asabiyet yapıyor bünyede.<br />loop'a giriyorum bu sefer. sinirlendim su iç. daha da sinirlendim mola ver, bardağı yine doldur, tuvalete git dolu olsun, karnındaki baskı daha da artsın, tartışmaya geri dön, yine asabileş vs vs.<br /><br />şimdi ben bir nevi işimin stresini böbreklerime çektiriyor olmuyor muyum bu durumda? yani stresten kaçarken doluya tutulmuş olmyor muyum? projenin yüzü suyu hürmetine benim iç organlarım neden zarar görsün ki?<br /><br />işte bütün bunları düşünüp daha da sinirlenip kendime en acısından bir kahve yaptığımda farkettim ki, ben bu vücudu sürahi niyetine kullanıyorum aslında. doldur boşalt. doldur boşaltama. sonra ben bu vücuda çöplük muamelesi yapıyorum. birbirinden zararlı ve gereksiz ne varsa tıkıştırıyorum içeri. gitmiyorlarsa boğazımdan aşağı başka bir korkunç içecekle yumuşatıp öyle indiriyorum mideye. ben bu vücudu iyi kullanmıyorum farkındayım da, başka türlüsü nasıl yapılır onu bilmiyorum.<br /><br />bütün bunları düşünmemin bugün bana tek bir faydası oldu; karşımda car car konuşan kadını sürekli doldurulup boşaltılan bir sürahi olarak hayal ettim. scrubs'da hani JD milleti böyle hayal meyal abuk subuk şekillerde görüyor ya, aynen öyle.<br /><br />insan beyni de çok entersan. valla.<br /></div>kiphttp://www.blogger.com/profile/00235430040742941885noreply@blogger.com