tag:blogger.com,1999:blog-378485742009-07-10T19:53:19.412+03:00film seyretme fabrikasıGökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.comBlogger147125tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-78571158986306468532009-07-05T22:40:00.014+03:002009-07-06T15:06:33.871+03:00Terminator: Salvation (Terminatör: Eleştirmenlerin Bittiği An) - McG 2009<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SlHkCLjubLI/AAAAAAAAAV4/baueMXMWqLo/s1600-h/terminator-salvation.jpg"><img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 194px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SlHkCLjubLI/AAAAAAAAAV4/baueMXMWqLo/s320/terminator-salvation.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5355312158033734834" /></a><br /><br />Terminatör, bana göre sinemada yansıma bulmuş gelmiş geçmiş en iyi bilim kurgu fikirlerinden birisi. İçerisinde gerilim, korku, aksiyon bulunduran müthiş bir sentez. Üstelik işlerliği olan bir fikir, çünkü her türlü izleyiciyi etkisi altına almasını sağlayacak çıkış ve dayanak noktaları var. Sanırım başarısını da buna borçlu.<br /><br />Bilim kurgu türünün izleyici nezdinde yaşayabileceği en büyük sorun inanılabilirliği sağlamak. "Yapımcılar" nezdindeki en büyük sorun ise inanılırlığı sağlayacak "yapım maliyetleri"ne katlanmak. Setler, kostümler, makyaj, efektler derken paranız uçuverir alimallah. Zaten film stüdyoları ve yapımcılar dikkat ederseniz iki sebepten dolayı batar (Holywood'da; yoksa Türkiye'de her an batabilir):<br />1. Başarısız bir tarihi aksiyon filmi çekmek (Örn: Cutthroat Island)<br />2. Başarısız bir bilim kurgu çekmek (Örn: Waterworld)<br /><br />Peki Terminatör neden iyi (hatta cin) bir fikir? <span style="font-style:italic;">Bilimkurgunun kralını, <span style="font-weight:bold;">günümüzde</span> çektiği için</span>. Böylece yapımcılar, ekstra maliyete katlanmadan (özellikle ilk filmden bahsediyorum) ve izleyicilere zaman ve mekana dayalı disoryantasyon yaşatmadan, müthiş bir öykü anlattılar. Bu durumda içinde zamanda yolculuk olması gerekirdi, ve oldu... Bu durumda içinde aksiyon-gerilim ve dram sentezi olması gerekirdi (altın bileşim), ve oldu...<br /><br />İlk Terminatör'ü, yatılı okulda, henüz küçük bir çocukken, videoda izlemiştim. Hatta videoda izlediğim ilk filmdir. Öylesine etkisine girmiştim ki günlerce aklımdan çıkmamıştı. Çok iyi film olması bir yana, ucundan birazcık koklatılan "geleceğin karanlık ve umutsuz, kaotik dünyasını" hep merak etmiştim. Karanlık gecelerde kırmızı gözlerinden ışık saça saça, kafataslarını çatur çutur eze eze yürüyen, insanları böcek gibi avlayan durdurulması imkansız soğuk makinalarla dolu bir dünya... Ne yapabilirdiniz? Bir değil, iki değil; "N" tane! Öyle ya, Terminatör filmlerinin bundan önceki her üçü de, "<span style="font-style:italic;">tek bir tane Terminatör'ün yok edilmeye çalışılması</span>" fikri üzerine kuruludur. Öyleyse Terminatörlerle <span style="font-weight:bold;">dolu</span> bir dünyada ne kadar şansınız olabilirdi? John Connor, neye, nasıl direnebilirdi?: İnsanlar bu güç dengesizliğinden hareketle, bu denli umutsuz bir savaşı nasıl kazanabilirdi? Bunlar uzun yıllar boyu, cevabı merak edilen, ümitsiz sorular olarak, sinema izleyicisinin zihninin bir köşesinde kaldılar... Ben de hep merak ettim o geleceği. Bu serinin asıl gitmesi gereken yerin, izleyiciye açıklamakla mükellef olduğu varoluşun o olduğunu, filme konu olan fikrin doğası gereği bildim. Arada çekilen iki filmin de, top çevirme mahiyetinde olduğunu hissettim. Holywood'un para biriktirdiğini düşündüm. Paramızı alıyorlardı, çünkü bize anlatmaları gereken bu büyük bütçeli film için para biriktirmeleri gerekiyordu (çok iyi niyetliydim :) Dire Straits'in böyle bir şarkısı var: Ticket To Heaven, hastasıyım). Tek bir Terminatör için bu kadar para harcanıyosa, Terminatör dolu mahvolmuş bir dünyayı resmetmek için ne kadar harcanırdı kimbilir? Sabırla bekledim ve aradaki tüm filmlere koşa koşa başvurup, parayı verdim...<br /><br />Bu yukarıdaki paragraf, aslında eleştirmenlerin bu filme neden olumsuz reaksiyon gösterdiklerinin altokumasını sağlayacak size. Mesele "beklenti" meselesi... Yoksa film iyi miydi kötü müydü, yönetmen ne yaptı, oyuncular ne yaptı, senaryo nasıldı vs vs gibi, <span style="font-style:italic;">bir filmin eleştirmen nezdinde değerlendirilmesini sağlayacak</span> adil araçlarına başvurmadılar bu filmi değerlendirirken.<br /><br />Onlar yüzünden bu filmi bu kadar geç izledim. Bu bana para kazandırdı; çünkü film dura dura haftanın filmi olmuş: üç paraya izledik. Öte yandan zaman kaybettirdi: filmin bu kadar iyi olduğunu bilseydim, korkmadan-çekinmeden, yıllardır beklediğim bu post-apokaliptik açılımı daha önce, hatta ilk anda seyrederdim.<br /><br />Bir kere film çok iyiydi. Senaryosu, aksiyonu, oyuncuları, yönetmeni... Gerçekten "<span style="font-style:italic;">beklediğimin ötesindeydi</span>". Benim anahtar kelimem de işte bu: beklediğimin ötesi. Çünkü bu <span style="font-style:italic;">beklenti</span> kelimesi anahtar kelimemiz anladığım kadarıyla. Ben de kafataslarını eze eze yürüyen, kırmızı gözleriyle gecede ışık saçan terminatörler bekliyodum gerçi ama... Bu film böyle olmadı, ve iyiki de olmadı!<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SlHmIdAyogI/AAAAAAAAAWI/yvelNbjSzhM/s1600-h/TerminatorSalvation_T6002-thumb-550x350-11710.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 204px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SlHmIdAyogI/AAAAAAAAAWI/yvelNbjSzhM/s320/TerminatorSalvation_T6002-thumb-550x350-11710.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5355314464821518850" /></a><br /><br />Genelde şu tür eleştiriler okudum: "Mad Max'e benziyor.. John Connor hiç sevimli değil"... Vay beee! Mahvolmuş bir dünyadaki kurak bir coğrafyada, gündüz vakti yapılan her çekim Mad Max'e benzer zaten. Bunun için ne yapabiliriz öyleyse? Bu dünyanın acı gerçekliği ile diğerlerinden çook daha uzun bir süredir muhatap olmak zorunda kalan her adam da Christian Bale'in canlandırdığı John Connor tiplemesine benzer, yazarların kara kavruk dedikleri, avurtları çökük işte o karakter (Bkz: Hemingway, Çanlar Kimin İçin Çalıyor)<br /><br />Sadece Türk eleştirmenleri değil yabancı birçok eleştirmen de bu filmin kötü olduğu fikri üzerinde birleşmiş gibi görünüyorlar. Oysa ki alakası yok. Bu, düpedüz "iyi" bir film.<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SlHmqZdx9TI/AAAAAAAAAWY/p5F7TSpSVno/s1600-h/terminator-salvation_71.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 198px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SlHmqZdx9TI/AAAAAAAAAWY/p5F7TSpSVno/s320/terminator-salvation_71.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5355315047984919858" /></a><br /><br />Buna kötü diyen, diyebilenlere, Terminatör 2 ve hatta 3'e neden iyi dediklerini ve katlanabildiklerini sormak isterim. Sonuçta onlar, fikir ve orijinalite anlamında bundan fersah fersah gerideler: 2. filmde ilk filmdeki robotun upgrade edilmiş, civa haliyle olan enteresan muhabbetler; ondan sonraki filmde ise potporik özellikteki <span style="font-style:italic;">dişi</span> bir robotla olan enteresan muhabbetler.. Öyküyü bir adım öteye götürmeyi, yeni bir bakışa kavuşturmayı değil, odaktaki robotun yenilenen, başetmesi her geçen bölümde zorlaşan maharetleri ile ilgili olacak biçimde sınırlı, ilk filmin fikrini kopyalayan ve karbon kağıdıyla cukkayı doldurmaya yönelik düzlemlere yapıştıran yapımlar.<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SlHknGVtzOI/AAAAAAAAAWA/G7AQcPhUPnI/s1600-h/rom.jpg"><img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 206px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SlHknGVtzOI/AAAAAAAAAWA/G7AQcPhUPnI/s320/rom.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5355312792287956194" /></a><br />Oysa ki Terminator Salvation'da çok iyi bir öykü çizgisi buldum. Önceki filmlerin, karanlık geleceğe düşen bu gölgesinde başka türlü bir öykü vardı. Arnold fiziğinde ve duygusuzluğunda önceki filmlere hapsolan Terminatör fikri, bu filmde duygusal bir derinlik kazandı. Mahvoluş öncesinin zıttı bir resmi (doğal olarak mahvoluşun sonrasını) çizen, resmeden bu filmde Arnold'un yerine geçen Marcus Wright karakteri, Arnold'un tam tersi bir duygusal derinliği yakaladı ve izleyiciye aksettirmeyi başardı. Böylece harika bir simetri yakalanmış oluyor. Marcus Wright karakterinin derinliğinde, her şeye rağmen insan olmanın gücü vardı ve bu kısmen, bu kadar umutsuz bir durumda bile direnişin neden anlamlı olabileceğine dair ipuçları taşıyordu. Arnold'un canlandırdığı Terminatörler ne kadar duygusuz ve kalıpsa, Sam Wortinghton'un canlandırdığı robot da işte o kadar duygulu, kalıpdışı ve anlamlıydı. Ve bu anlam bu filmin doğal olarak insanlığı yücelten sınırları içerisinde çok önemliydi... İçinde bulunulan sert gerçeklik, kurtuluşa dair umutlarını isanlığın anlamının ve gücünün yüceltilmesine bağlı kıldığı için, başvurulabilecek en büyük açılım buydu, ve senaristler Markus Wright karakterinde bunu başardılar. İnsan olduğunu düşünen, insanlığını geri isteyen, makina olduğunun farkında olmayan bir robot... (Bkz. aynı zamanda hastası da olduğum, uzay şovalyesi "Rom")<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SlHmaoIy73I/AAAAAAAAAWQ/iaV3XJIDL-g/s1600-h/PHkCQtooAIc1nr_m.jpg"><img style="float:right; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 237px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SlHmaoIy73I/AAAAAAAAAWQ/iaV3XJIDL-g/s320/PHkCQtooAIc1nr_m.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5355314777045528434" /></a><br />Aynı şekilde, önceki filmlerde hissetmeyi başaramadığımız Skynet'in, ürkütücü olması gereken yapay zekasının sınırlarına bu filmde ilk defa tanık oluyoruz. Skynet, önceki filmlerde gelecekten geçmişe zırt pırt robot ışınlayan, her seferinde başarısız olan, buna karşılık her seferinde biraz daha belalı bir robot gönderen (beşbela, altıbela, yedibela... vs vs) biraz ısrarcı bir bilgisayar virüsünden farksızdı. Bu filmde ise onun, şeytani bir plan uygulayabilecek kadar insani bir yapay zekaya sahip olduğunu, plan yaptığını görüyoruz. Bu durumda da Skynet'in tanımı ve anlamı ile ilgili taşlar biraz yerine oturuyor ve çok daha ürkütücü oluyor. Ayrıca tasarımcıların yarattığı motorlu, devasa, suda giden vs vs gibi yeni terminatör tipleri de bence çok başarılı ve yaratıcıydı.<br /><br />Filmin ilk yarısının ikinciden daha iyi olduğunu ve olayların çözüleceği noktada filmin biraz hantal kaldığını düşünüyorum. Buna karşılık aksiyonu ve efektleri ile sürükleyici, oyuncularının ve film ekibinin performansları ile inandırıcı, öykü çizgisi ile de etkileyici bir film olduğunu söyleyebilirim. Eleştirmenlere aldanmayın; bu Terminatör, onların beklentilerinin ötesinde bir Terminatör.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-7857115898630646853?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-43776060419026411882009-07-02T00:34:00.003+03:002009-07-02T00:42:17.588+03:00Robert Lepage - Possible Worlds 2000Filmseyretmefabrikası mail hesabının şifresini unuttuğum için şimdilik giremiyorum, o yüzden bu filmi izlememi isteyen arkadaşım, malesef size adınızla hitap edemiyorum. Ancak yine de şunu bilmenizi isterim ki: burada bir sorunumuz var!<br /><br />Bu filmi yıllar önce IF'de izledim. (2002 miydi, 3müydü hatırlamıyorum, epey eski). Ne var ki açılıştaki şaşırtıcı biçimdeki kanlı sahnesi dışında, sadece güzel bir film olduğunu hatırlıyorum. Dolayısıyla filmi tekrar izlemek için değişik yerlerde aradım ancak bulamadım. Keşke mail atmak yerine kargo atsanız, içine de filmi koysanız, ne güzel olur yahu...<br /><br />Asgari ücret de bir yere kadar. :)<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-4377606041902641188?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-80429178544448746532009-07-01T23:37:00.002+03:002009-07-01T23:56:39.642+03:00La Morte Vivante (The Living Dead Girl) - Jean Rollin 1982<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SkvKrLYmdlI/AAAAAAAAAVo/YgLFnlGT6_s/s1600-h/Living_Dead_Girl.jpg"><img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 222px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SkvKrLYmdlI/AAAAAAAAAVo/YgLFnlGT6_s/s320/Living_Dead_Girl.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5353595425199126098" /></a><br />Çok yakın iki arkadaş olan Catherine ve Helene kan kardeşi olurlar ve bir yemin ederler: Hangisi önce ölürse diğeri de arkadaşının ardından onu takip edecektir. Önce Catherine ölür. Henüz genç bir kadındır. Catherine aile şatolarının bodrumundaki lahite konulmuştur. Ancak 2 yıl sonra, toksik atıkları illegal biçimde buraya atmaya karar veren bir grup ahmak, varilleri illegal biçimde devirirler ve ortaya çıkan toksik gaz alaşımından faydalanan Catherine yaşayanların arasına dönmeye karar verir. Yalnız Catherine'in bir sorunu vardır: Doyurulmak bilmeyen kana susamışlığı. Ahmak adamları oracıkta tırnaklarıyla öldüren Catherine yavaş adımlarla aile şatosuna doğru seğirtir. Sevgili arkadaşının anıları ve özlemiyle öteden beri şatoyu satın almak isteyen eski dostu Helene ise durumdan habersiz, emlakçıyla görüşmek üzere şatoya gelir. Bir de ne görsün ki ölü dostu Catherine, emlakçının kanlı cesedinin başında oturur vaziyettedir.<br /><br />Bana göre birçok açıdan Jean Rollin'in en iyi filmlerinden biri, belki de en iyisi. Belli bir türün içindeki filmler arasında da (bu tür zombi filmleri midir, vampir filmleri midir nedir?) kayda değer yere sahip olabilecek, o yere sahip olması gereken, bence önemli bir film.<br /><br />Bugün B sineması, veya Avrupa İstismar sineması ile ilgili hangi kitabı açarsanız açın Jean Rollin ismini orada altın harflerle "Seks İstismarı" (Sexploitation) ve Erotik Korku Sineması başlıkları altında görebilirsiniz. Ancak adı bu başlıklar altında anılan, adı bu alt türlerle özdeşleşmiş bir yönetmenin elinden, her ne kadar pekçok kitap ve sitede "Erotik Korku" başlığı altında sınıflandırılsa da, bu denli içe dönük, bu kadar çarpıcı, özel, mahrem, kişilikli ve hassas film izlemiş olduğunu fark edebilmek, ancak algı yolları bütünüyle tıkanmamış, her nasılsa ezbercilikten uzak kalmayı başarabilmiş, halen-herşeye rağmen saflığın değerini bilen izleyicilere nasip olabilir. Burada bahsi geçen özellikteki izleyici işte şu sonucu veya akıl kamaşmasını hissedip ikirciklenebilmeli: "...lan acaba <em>kötü film</em> gerçekte kötü değil mi?..."<br /><br />Ucuz erotik korku filmlerinin, Emmanuele 6 gibi saf erotik filmlerin yönetmeninden bahsediyoruz. Bu durumda nasıl bir içe dönüklük, nasıl bir mahremiyet, nasıl bir saflıktan bahsedebiliriz peki?<br /><br />İşte bu noktada Jean Rollin'in anlatısının özgünlüğüne konuk olacaksınız. Bu an o özgünlüğü hissedeceğiniz an. Aralarında bu derece kanla ve tutkuyla bağlı bir ilişki, neredeyse bir varlık-yokluk aşkı olan Catherine ve Helene'in ilişkilerinin mekaniğini izleyiciye göstermeyecek çünkü. Bu ilişkinin, yönetmenin etiketinden dolayı hemen aklınıza gelebilecek "lezbiyenlik" gibi olasılıkları, ilk paragrafta sözünü ettiğim "saf bakışınızı" yitirdiyseniz, isterseniz bu filmi on kere izleyin peşinizi bırakmaz çünkü. Bırakın bu filmi, nereye bakarsanız bakın bırakmaz. Ancak üzgünüz, bu film bu anlamda sizi tatmin etmeyecek. Çünkü bu erotik filmlerin, softcore pornoların yönetmeninden, baş iki karakterin aralarındaki mahremiyette saklı olabilecek kadar güçlü, ve izleyiciye aktarıldığı boyutunun nedensizliği ölçüsünde duru bir dostluğun, ümitsiz anlatısıdır.<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SkvK97TQktI/AAAAAAAAAVw/-ai8Wb9KFOQ/s1600-h/livingdeadgirl_bloodiedmouth.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 180px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SkvK97TQktI/AAAAAAAAAVw/-ai8Wb9KFOQ/s320/livingdeadgirl_bloodiedmouth.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5353595747299267282" /></a><br /><br />Ne kadar mı erotik? Hangi porno, hangi erotik sinema yönetmeni Helene'in elleriyle, çıplak Catherine'i yıkadığı, üzerindeki kanları temizlediği sahneyi 50 metre mesafeden çeker? Üstelik dışarıdan, dış gözle? Helene Catherine'i şatonun balkonunda yıkamaktadır; izleyiciyinin ancak yoldan geçen bir yabancının görebileceği kadarını görmesine izin vardır. Bir ev mahremiyeti, Catherine ve Helene arasındaki ilişinin sembolü bir evin mahremiyeti. Buna karşılık yine de bu yıkanma faslı dört duvar arasında değil, balkonda yapılmaktadır! Bütünüyle fikirsiz, tümüyle yabancı değilsiniz bu durumda. Biraz içindesiniz, ama ancak Rollin'in izin verdiği kadar. İşte bu kadar erotik. O erotizmi uzaktan hissedebilir, ancak bu ilişkinin özelliğine adım atamazsınız.<br /><br />Filmin mahremiyete verdiği öneme dair bir başka işaret de önem sırasında Helene ve Catherine den sonra gelen iki diğer önemli karakterinin, Barbara ve Greg'in kimliklerinde saklı. Burada Barbara ve Greg ile izleyici arasında sembolik bir ilişki, özdeşleşme bulunuyor. Çünkü onlar turist! Barbara herşeye burnunu sokmayı seven, otun botun fotoğrafını çeken, aktif dinamik heyecanlı, Greg ise keyfine düşkün. Bodrumdaki ahmakları öldürdükten sonra beyaz elbisesi içinde şatoya doğru seğirten Catherine'in fotoğrafını çeken Barbara, daha sonra bu imajdan çok etkileniyor ve turistik yağmasına derinlik katmak üzere şatoya gidip oranın mahremiyetini tehdit etmeye karar veriyor. Ona göre burada elde edebileceği deneyimler ve görüntüler tüketmek için. Oysa bu evde yaşanan bir dram, bu şekilde dış boyutsuz gözlemlerle anlaşılamayacak bir anlam derinliği var. Derin bir öyküyle, bir erotik korku filmi bekleyen izleyici arasında olduğu gibi. Barbara ve Greg'in ölümleri izleyicinin ölümü anlamına geliyor.<br /><br />Böylesine duygulu bir filmin, görsel açıdan bu kadar zorlayıcı ve sert olması da hatırı sayılır bir tezat doğuruyor. Jean Rollin filmleri içinde herhalde en kanlısı bu. Catherine'in kurbanlarını tırnaklarıyla parçalaması, onlardan parçalar koparması, bunu yaparken sanki kendinden bir parça koparıyormuşçasına acı içinde olması çok çarpıcı (Catherine'in vampir mi yoksa zombi mi olduğu belli değil, çünkü onları yemiyor - kanlarını içiyor) Catherine rolündeki Françoise Blanchard'ın performansı gerçekten mükemmel. Diğer yandan filmin en kilit rolünde, Helene'i canlandıran Marina Pierro'nun kimi zaman aksayan yavan performansı ise belki de filmin tek zayıf noktası.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-8042917854444874653?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-62414356790417850052009-06-23T01:19:00.006+03:002009-06-23T06:58:41.208+03:00Angels and Demons (Melekler ve Şeytanlar) - Ron Howard 2009<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SkAEFzNpLkI/AAAAAAAAAVY/jEcnzNfySy0/s1600-h/angels_demons.jpg"><img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 216px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SkAEFzNpLkI/AAAAAAAAAVY/jEcnzNfySy0/s320/angels_demons.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5350280855009439298" /></a><br /><br />Açıkçası bu yazıyı iki sebepten dolayı yazıyorum: <br />1. İşten yeni çıktım ve eve yeni geldim, ki bu durum belki bu filmi aylarca önce izlemiş olduğum tarihle içinde bulunduğumuz tarih arasındaki "deltayı" açıklar<br />2. Bu durumdan dolayı canım sıkılmaktadır, başka konulara konsantre olma ihtiyacı söz konusudur<br /><br />Pek çok sebepten dolayı da bu filme yorum yazması uygun olmayacak kişilerden biriyim:<br />1. Dan Brown kimdir + necidir, bilmem. Kitabını okumam. Best seller sevmem. Bir Kızıl Nehirler'i seyretmişimdir, o da zaten kötüdür. Onun da zaten konuyla alakası yoktur...<br />2. Ron Howard filmlerinden sadece Cinderella Man'ı seyretmişimdir. Ki onu da film seyretme fabrikasında işleyip FIFO mantığında salmışızdır... gitmiştir... Bu yönetmenin filmleri konu itibarıyla kanımızca izlemeye değer değildir...<br />3. Tom Hanks canımızı sıkan bayık ve eblek bir Holywood mitidir.<br /><br /><br />Filmin ilk yarısında uyuduğumu belirtmeme bilmem ne ölçüde gerek var. Sürekli durmayan aksiyon, ardı ardına işlenen cinayetler, ordan oraya akan bir kovalamaca var bu ilk yarıda oysa ki... Eee niye uyudun diyenlere cevabım da şu olacak: sürekli aynı tonda akan mekanik bir öyküye kim, hangi göz kapağı dayanabilir. Otobüs de hızlı gidiyor ama yerine göre çatır çatır uyuyoruz. Tren de keza öyle... Hele bir de işten geç çıktıysak... Püfff.<br /><br />İkinci yarıda ise ayıldım. Belki uykumu aldığım için... Kimbilir belki de patlamış mısırı arada alıp kendimize meşgale yarattığımız için. İkinci yarıda zaten filmin mekanikliği arınmaya, taşlar yerine oturmaya başladı. Şu tür gözlemlerde bulunabildik bu yarıda:<br /><br />Vatikan şehrinde geçen bu filmden, James Bond'un İstanbul'daki maceralarını da konu alan 1999 yapımı, "The World Is Not Enough" türevi bir samimiyetsizliği, Vatikan'a alabildiğine yabancı olmamıza rağmen damıttık. Nasıl ki o filmde James Bond Kız Kulesinin altından hooooop diye Denizaltısı ile çıkıp, pıt diye Kız Kulesinin turistik ortamında karargah kuruyor idiyse benzer biçimde bu filmde de hoooop ve pıt diye Vatikan sınırları içinde her türlü lojistiği gerçekleştirebilmek mümkündü. <br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SkAMLz5YWFI/AAAAAAAAAVg/8Wq1CBFczAs/s1600-h/ewan_mcgregor16.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 258px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SkAMLz5YWFI/AAAAAAAAAVg/8Wq1CBFczAs/s320/ewan_mcgregor16.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5350289754365122642" /></a><br /><br />Filme karşı duyduğumuz inanmazlık ve güvenmezliği destekleyen bir diğer faktör de Ewan Mc Geragor'du. Şahsen Ewan'ı ve filmlerini severim. Bu derece bir yan rolde oynamasına ihtimal vermediğim için kendisinden son ana kadar bir hinlik bekledim ve nitekim beklediğim gibi de oldu. Böylece filmin bir numaralı hinliği de benim için anlamını yitirmiş oluverdiyordu daha baştan... Casting'e teesüf ederim. Yine de Ewan Mc Gregor'un anti-madde'yi yüklediği helikopterle gökyüzüne yükseldiği sahnedeki (oooh filmi veya öyküyü bilmeyenler bu komplike cümle karşısında ne afallamıştır şimdi haa) anlatım başarısı buradaki anlayışımı kısmen de olsa dağıtmayı başaracak güçteydi. <br /><br />Ama olayların dandik bir video kaydıyla çözülmesi, şeytani bir hinliğin 5 dolarlık bir web cam ile bozulabiliyor olması, sadece benim değil, herhalde tüm film boyunca ordan oraya dolanan ve muazzam kültürü ve amansızlığı ile cinayetlerin sırrını bir başına çözmeye çalışan Tom Hanks dahil olmak üzere tüm oyuncu ve izleyecilerin canını sıkmıştır.<br /><br />Aslında bence kötü film değildi (en azından ikinci yarısı; ilk yarısı gereksizdi). En azından bir best seller uyarlamasını aradan çıkarmış oldum, üstelik yarı fiyatına! Nedense bu film bende Umberto Eco'nun müthiş romanından uyarlanan "Gülün Adı" filminin kekrek tadını bıraktı.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-6241435679041785005?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com2tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-46337677129390069162009-06-21T22:31:00.004+03:002009-06-21T23:29:25.381+03:00The Last House on The Left (Soldaki Son Ev) - Dennis Iliadis 200917 yaşında, hayatın baharında genç bir arkadaşımız olan Emma ve ailesi, tatillerini geçirmek üzere, ormanın ortasında, gölün kıyısındaki evlerine gider. Küçük kasabada hayat sıkıcı olduğundan Emma arkadaşı Paige ile takılmaya karar verir. Birlikte dinelen iki genç kız, kasabanın dükkanında kanlı paralarla alışveriş yapan sessiz yeniyetme oğlan Justin’le tanışırlar, ama paralara dikkat etmezler. Justin’de uyuşturucu olduğunu öğrenen kızlar onun mekanına gitmeye karar verirler. Bir süre de burada dinelen kızların rahatı, Justin’in ailesinin (babası Krug, amcası ve babasının sevgilisi) eve teşrif etmesiyle bozulur. Justin’in ailesi alenen psikopattır, katildir. Kızları ormana götürüp burada türlü işkenceler yapan ve ölmeye terk eden psikopat aile, fırtına patlak verince yakınlardaki eve sığınmak zorunda kalır. Ne var ki bu ev Emma’nın ailesinin evidir. Aile önce Türk misafirperverliği ile kazazede aileyi konuk eder. Bir yandan da merakla kızlarının eve gelmesini bekleyen zavallılar, evlerine buyur ettikleri kişilerin aslında kızlarına etmediğini bırakmamış psikopatlar olduğunu öğrendiklerinde, “psikopat” kelimesi anlam değiştirecektir.<br /><br />Ne yalan söyleyeyim, bu yeniden yapım furyası patlak verdiğinden beri çok eğleniyorum. Wes Craven’in 1972 yapımı ilk filminin bir yeniden çekimi söz konusu bu kez de. Film son dönemlerde korku sinemasında sıkça gördüğümüz, 1970 ve 1980 korku filmlerinin yeniden çekimlerinde genelde olduğu üzere oldukça eğlenceli (uzakdoğu filmlerinin yeniden çekimlerinin ise genelde bana göre oldukça sıkıcı olduğunu itiraf etmeliyim).<br /><br />Bu eğlence durumu zannedersem, konuyu izleyicinin zaten bildiğini varsayan yönetmen, senarist ve yapımcıların, konuyu tamamen anlatmak yerine kanlı ve canlı ufak tefek detaylara daha fazla takılabilmelerine önayak oluyor. Burada da işte uzakdoğu filmlerinin yeniden yapımları ile 70-80 Amerikan korkularının yeniden yapımları arasındaki fark ortaya çıkıyor. Uzakdoğu filmlerinin yeniden yapımlarında, öyküyü yerelleştirmek (Amerikanlaştırmak diyelim biz ona) ve bu yeni kültür için inanılır kılmak için gösterilen çaba anlatımı bozuyor, bayıyor, sıkıcı hale getiriyor. 70 ve 80′lerin Amerikan korkularının adaptasyonunda ise bu gibi şeylerle, hatta ve hatta konuyu anlatmakla bile vakit kaybedilmiyor :)<br /><br />Eğlenceli bulduğumuz, filmdeki bu detaylar neler: Örneğin aile reisinin bu çekimde doktor yapılmış olması. Dolayısıyla anatomiden anlar ve kan tutmaz bir hali olması. Psikopat aile fertlerinden birinin kırık burnunu önce tedavi etmesi, güzelce dikmesi (nedense bu tıbbi sahneler bile gözümüze gözümüze sokulmakta: işte size şiddet istismarı), sonra adamın kızının canına kastetmiş bir psikopat olduğunu öğrenince vırççç diye o burnu yine alenen göçertmesi, adamı bıçaklaması, lavaboda boğması, çöp öğütücüsü ile öğütmesi ve kafasına çekiçle delik açması… <br /><br />Haa tamam eğlendik böyle ufak tefek şeylerle, yönetmen de doğrusu gerilimi çok iyi verdi ama… sonuçta ne oldu? Bir kere suyunun suyu oldu, ağzımızda yavan bir tat kaldı. Wes Craven’in filminin de bir “yeniden yapım” olduğu düşünüldüğünde (Bkz. Ingmar Bergman’ın Jungfrukallan‘ı) bu öykünün amacı iyiden iyiye yitirilmiş, teslimat yolda kaybolmuş diyebiliriz. Öykünün özünde, korkutucu olan bir fikir vardır: Asıl psikopat kimdir? Asıl katil kimdir? İntikam yalnızca bir bahane midir? İntikam alan aileyi ne derece haklı bulabiliriz? Bergman’ın orijinal filminde ailenin evine sığınan katiller gerçekten acınacak durumdadır, içlerinden biri de hatta tamamıyla masum küçük bir çocuktur (bu yeni filmdeki Justin'in orijinal hali). Buna rağmen Max Von Sydow’un oynadığı baba, çocuk da dahil hepsini canhıraş vaziyetlerde öldürür. <br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/Sj6WH7RlW6I/AAAAAAAAAVI/FW8J26P-ZAc/s1600-h/jungfrukallan.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 251px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/Sj6WH7RlW6I/AAAAAAAAAVI/FW8J26P-ZAc/s320/jungfrukallan.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5349878470277421986" /></a><br /><br />Wes Craven’ın yeniden yapımında ise katiller pek acınacak durumda değildirler. Buna rağmen yeri geldiğinde savunmasız olabilecek biçimde sersem ve aptaldırlar. Ailenin intikamı ise abartılı değildir, neredeyse normal bir tepkidir. Katillerin psikopatlığı ise abartılı tonda verilmiştir. Bu film bu biçimiyle istismar sinemasına yakındır. <br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/Sj6YB2-4pEI/AAAAAAAAAVQ/p2RbuAnqf60/s1600-h/tlhouse1972.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 210px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/Sj6YB2-4pEI/AAAAAAAAAVQ/p2RbuAnqf60/s320/tlhouse1972.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5349880565069292610" /></a><br /><br />Suyunun suyuna, yani 2009 yapımı Soldaki Son Ev’e geldiğimizde ise, katillerin psikopatlığı yavandır. Buna karşılık ailenin intikamı abartılmıştır. Justin aileye yardımcı olan iyi bir karakterdir. Üstelik kız mainstream Amerikan anlatısına yaraşır biçimde ölmemektedir bile. Aile yaralı kızlarını alıp güvenliğe ve sağlığa taşımak yerine ilginç biçimde önceliği psikopatlığa verir. Örneğin filmin sonunda, olaylar olup bittikten sonra mikrodalga fırında kafa patlatma sahnesi buna abartılı bir örnek. Hani sanki kızın ailesi gerçek psikopatlar, hepsi birer Dexter, içlerindeki psikopatın ortaya çıkması için bir kıvılcım bekliyorlar. Zavallı Krug ve çetesi de çatacak adam kalmamış gibi bu psikopatlara çatıyorlar. Evet bu da istismar sineması, ama Craven'ın 1972'deki versiyonu gibi sarsıcı ve iz bırakan çiğ bir biçimde değil, stilize ve temelsiz biçimde.<br /><br />Eee ne oldu peki şimdi? Anlatmak istediğiniz öykü buyduysa çok güzel. Yok değildiyse, hele bir de o orjinal yapımdaki kışkırtıcı fikri vermeye çalıştıysanız, biz onu anlamadık. Biz bunu anladık: Zavallı aile fırtınalı bir gecede, psikopatlık için fırsat kollayan, psikopat sırasındaki, eş durumundan psikopat, psikopat adaylarının evine sığınır. <br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/Sj6UPkbHWPI/AAAAAAAAAVA/pNgyFyhGtGE/s1600-h/the_last_house_on_the_left_movie_image_garret_dillahunt__2_.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 212px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/Sj6UPkbHWPI/AAAAAAAAAVA/pNgyFyhGtGE/s320/the_last_house_on_the_left_movie_image_garret_dillahunt__2_.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5349876402559080690" /></a><br /><br />Not: Hülya Koçyiğit’in de bir Last House On The Left’i var. Keşke onu da yukarıdaki karşılaştırmaya koyaydım…<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-4633767712939006916?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-90804843282621906972008-12-16T00:16:00.001+02:002008-12-16T02:33:09.957+02:00Issız Adam - Çağan Irmak 2008Herkesin beğendiği şeyleri beğenmez ve bu durumu açıkça, uygun mantıksal sebepleri de sağlayarak desteklerseniz bu sizi yimede yanında yat kıvamında artiz gibi yapar. "ayyyyyy ısssıııızzz adamı islediimmmm çokk süppperdddiii ne açççıklıydııı" biçiminde gelişen kültürel sohbet ortamlarında bir anda dikkat çekici bir figür haline gelirsiniz arkadaşım. Lütfen altta yazılan yönergelere dikkat edelim ve aynen tatbik edelim:<br /><br />Çağan Irmak filmlerinden hoşlanmam. Bunun temel sebebi onun filmlerinin samimiyetsiz olmasıdır. Çağan Irmak filmlerindeki ticari kaygılı sözüm ona orijinallik uygulamaları beni hasta eder. Ama bu birşeyi değiştirmez: Çağan Irmak ismi gelecekte yazılacak ve 1990-2000 lerin Türkiye kültürünü irdeleyecek sosyoloji kitaplarında mutlaka yer bulmalıdır. <br /><br />Sebebi mi? Sebebi Çağan Irmak'ın Harward mezunu ama kodu mu oturtan Güneydoğu ağasını, onun Holivud motifleriyle modifiye edilmiş ve son derece seksi hale getirilmiş son derece modern ilişkilerini, bir şekilde yandann yedirilmiş ve amerikan aile ve sınıf yapısıyla entegre hale getirilmiş acaip hibrid bir tür ailevi kast sisteminin mucidi olmasıdır. (Asmalı Konak) Türk insanı bu buluşa bayılmıştır! Türk insanı aynen şöyle demiştir: "Vay anasını! Yıllardır bilinçsizce bu topraklarda uyguladığımız ast-üst ilişkileri, ağalık, at-avrat-silah durumları meğer ne kadar da o çok özendiğimiz amerika vari imiş ve karizmatik imiş... meğer küstah olduğumuz kadar zeki, doğulu olduğumuz kadar batılı, babadankalma olduğumuz kadar karizmatikmişiz!... evet, Çağan Irmak Türk insanının hareketsiz ama mobil olmak isteyen, fakir ama zengin olmak isteyen, değişmeden değişmek isteyen, yattığı yerden parsayı toplamak isteyen salt iyiniyet ve beklentiden mütevelli yapısını çok iyi analiz etmiş ve Türk izleklerine bu şekilde bir ferahlama olanağı sunmuştur: "siz zaten öylesiniz!, yatışa devam!" diyerekten... onun kurduğu bu sofrayı donatan daha bir sürüüü dizi ve film Asmalı Konak peşi sıra gelecektir.<br /><br />Dizi zaten para için yapılan bir faaliyet olduğundan samimiyet yerine nabza göre şerbet verme yetisi daha uygun bir başarı ölçütü olabilir. Buna karşılık Irmak'ın sinema filmlerinde de maalesef aynı samimiyetsizliği hep hissetmişimdir. "Mustafa Hakkında Herşey" Haneke tarzına öykünmeler içeren, Funny Games tadında, avrupa sinemasına el eden tuhaf bir mikro öyküdür. Mustafa'nın şişman kadınla piknik yaptığı sahne beni benden almış, avusturya alplerine götürmüştür. Çağan Irmak aslında bu filmde, Türk kültürüne nasıl yabancı olduğunu, nasıl bir uzak insan olduğunu, buna karşılık ona mecbur bir yabancı gibi onun hep etrafında dolanıp onu hep gözlemlediğini, çözümlediğini, böylece de gerektiğinde kullandığını bildirir (tamamen nevrotik bir daralımı türk usulu bir kıskançlık ritmine endekslemek). Onun filmlerinde altyapılar yabancılık üstüne kurulurken üst yapılar her zaman türk kültürü eksenindedir.<br /><br />Çağan Irmak sadece Türk kültürüne değil, karşı cinse de yabancıdır. Kadınlar onun filmlerinde çok önemli yapıtaşı roller üstlenmekle birlikte her zaman yaftalarla değerlendirilirler. Kadın karakterleri her zaman eksiktir. Kadınların neyi neden yaptıkları Irmak vizöründe asla belirgin değildir. Kadınlar, senaryoda kendilerine yazılmış satırların gerçek sahipleri değildirler. Onun filmlerinden elde ettiğim samimiyetsizlik birikintisinin bir diğer kaynağı da kadınların Çağan Irmak filmlerindeki bu boşaltılmış ve eksik rolleridir. Belki de onun stili bu yüzden Film-Noir'e daha yatkındır (kimbilir belki buna da gelecekte eğilmeyi düşünecektir?)- çünkü açıkça görüldüğü üzere yabancılık - yabancı kalabilmek becerisi de pekala bir meziyet olabilir. Bu meziyet Çağan Irmak'da mevcut; yabancılık üzerine odaklanması samimiyetsizlik hissini ortadan kaldırabilir.<br /><br />Kadınların eksikliği üzerine Issız Adam filmi de iyi bir örnek olarak izlenebilir. Kadın karakterin adamı birden bire neden bu kadar yoğun biçimde sevdiği tamamen bir muammadır, senaryo açısından rahatsız edici bir boşluktur. Bir aylık bir beraberliğin ardından ayrıldıktan sonra erkek karakter üzerinde akan öykü ve yaşadığı dönüşümler, o ana dek erkek karakterin izleyiciye iyi biçimde aksettirilen donanımlı yapısı nedeniyle sağlamdır. Buna karşılık bu ikili kutupta üstelik bir de "normalite", "ılıklık" ve "sıradanlık" kutbunu üstlenen kadın karakterin yaşadığı inandırıcılık ötesindeki aşırılık inandırıcılığın ötesine geçer. Çocukken büyüdüğü eve gitmiş, annesiyle takılmış, yıllardır unutamamış, miş, muş, maş... Niye? Seni niye unutamamış? Issız adamı ıssız adası niye unutamamış? Issız adam adaya ne vermiş, ne hissettirmiş, ne yaşatmış da onu unutamamış? Kadınların eksikliğini Çağan Irmak şarkılarla, haddinden fazla anlam yüklenmiş yapay sahnelerle kapatıyor.<br /><br />Çağan Irmak yazarken kendini erkek kişisinin yerine koyup, kendi yabancılığını ona aktarmayı, onu donatmayı, ona hayat vermeyi seviyor ve bunu yaparken kendini aşırı biçimde ciddiye alıyor. Kendini aşırı biçimde ciddiye aldığından (sahi bu kabuslar evi serisi neydi öyle!!!!) olsa gerek, odaktaki bu karakterine çok fazla önem verirken onun etrafındaki belki de eşit önemdeki karakterleri onun bir uydusu haline getiriyor. Bu da doğal olarak samimiyetsizlik yaratıyor. Senaryo yazımında takındığı bu mikro ve amatör yaklaşım bir yandan takdir edilesi iken (gerçekten de öyle, çünkü senaryoyu kendi özünden yarattığı çok belli) diğer yandan hedeflediği sonucun büyüklüğü de acaip biçimde bu saflık ile tezat oluşturan ve rahatsızlık hissini besleyen bir hale geliveriyor. Son sahnede yıllar yılllaaaar sonra karşılaşan iki eski aşığın komik derecede abartılmış çın çın çınlatılmış iç ses ajitasyonları gibi. <br /><br />Buna karşılık Çağan Irmak'ın kamerası hep doğru yerde, vermek istediği hissi bir yapay çiçek olarak düşünürsem başarıyla veriyor. Ama dokusu yok tadı yok. Başarılı, ama boş.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-9080484328262190697?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com9tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-19797285418533955962008-06-30T22:49:00.001+03:002008-07-01T09:41:54.438+03:00Dogville (İt Kasabası) - Lars Von Trier 20032003 yılının sonuydu ki, askere gittim. Askere gitmeden önce bir takım filmleri tesadüf eseri arka arkaya izledim. Bu süreçte, sinema salonunda izlediğim son film Dogville, nam-ı diğer "İt Kasabası" idi. Diğer film ise DVD'de izlediğim son film olan, Edward Norton işlemeli 25. Saat filmidir...<br /><br />Her iki filmin de şahsımın askerlik sürecinde elde ettiği deneyimlerin sıcağı sıcağına değerlendirilmesi esnasında aşırı yoğun etkileri olmuştur. 25. Saat, gerek her çarşı izni sonrasında, gerekse de askerlik dönemindeki en zorlu süreçlerden biri olan "ilk teslim" aşamasında bünyeyi en çok hırpalayan, en yorucu filmlerden biridir. Kişi, askere gitmeden önce izlemek için tek bir film tercihi yapabilecek durumda olsa zannedersem yapabileceği en kötü tercih 25. saat olur. Ben de onu izledim işte. Her çarşı izninde, saat dörde yaklaştığında ve "birliğe teslim" düşüncesi bir gerçek olarak yüze vurduğunda zihin 25. saat'den arak bazı sözcüklerin etrafında çakılı kalıverir. James'in oğlunu (e.norton) yıllarca hapis yatacağı mapus damına kendi elleriyle götürürken yaptığı ayartıcı monolog. (Gitmek zorunda değilsin, yaşanabilecek başka, bambaşka hayatlar var): <br /><br />"We'll drive. Keep driving. Head out to the middle of nowhere, take that road as far as it takes us. You've never been west of Philly, have ya? This is a beautiful country Monty, it's beautiful out there, like a different world. Mountains, hills, cows, farms, and white churches. I drove out west with your mother one time, before you was born. Brooklyn to the Pacific in three days. Just enough money for gas, sandwiches, and coffee, but we made it. Every man, woman, and child alive should see the desert one time before they die. Nothin' at all for miles around. Nothin' but sand and rocks and cactus and blue sky. Not a soul in sight. No sirens. No car alarms. Nobody honkin' atcha. No madmen cursin' or pissin' in the streets. You find the silence out there, you find the peace. You can find God. So we drive west, keep driving till we find a nice little town. These towns out in the desert, you know why they got there? People wanted to get way from somewhere else. The desert's for startin' over. Find a bar and I'll buy us drinks. I haven't had a drink in two years, but I'll have one with you, one last whisky with my boy. Take our time with it, taste the barley, let it linger. And then I'll go. I'll tell you dont ever write me, dont ever visit, I'll tell you I believe in God's kingdom and I'll see you and your mother again, but not in this lifetime. You'll get a job somewhere, a job that pays cash, a boss who doesn't ask questions, and you make a new life and you never come back. Monty, people like you, it's a gift, you'll make friends wherever you go. You're going to work hard, you're going to keep your head down and your mouth shut. You're going to make yourself a new home out there. You're a New Yorker, that won't ever change. You got New York in your bones. Spend the rest of your life out west but you're still a New Yorker. You'll miss your friends, you'll miss your dog, but you're strong. You got your mother backbone in you, you're strong like she was. You find the right people, and you get yourself papers, a drivers license. You forget your old life, you can't come back, you can't call, you can't write. You never look back. You make a new life for yourself and you live it, you hear me? You live your live the way it should have been. But maybe, this is dangerous, but maybe after a few years you send word to Naturelle. You get yourself a new family and you raise them right, you hear me? Give them a good life Monty. Give them what they need. You have a son, maybe you name him James, it's a good strong name, and maybe one day years from now years after im dead and gone reunited with your dear ma, you gather your whole family around and tell them the truth, who you are, where you come from, you tell them the whole story. Then you ask them if they know how lucky there are to be there. It all came so close to never happening. This life came so close to never happening."<br /><br />Dogville'in etkisi ise daha değişiktir. dogville, yukarıdaki içe dönük güzelleme satırlarına sahip olmayan, gözleri yaşartıp içi burmayan, buna karşılık içinde ne varsa hepsini kördüğüm - çözümsüz ve olgun bir ura dönüştüren, çünkü sadece yabancı girdilerle beslenen bir edilgen olumsuz birikimler bütünüdür.<br /><br />Dogville, Türkiye sınırları dahilinde ve ömrü hayat boyunca, izleyicilerin gala dışı sinema salonu sınırları içerisinde alkışladığına şahit olduğum yegane yapımdır. Gerçekten de artık nasıl dolduysa insanlar, filmin sonunda gelen ferahlama neticesinde yoğun bir alkış tufanı kopmuştur. Bu konu üzerinde bir hayli düşündükten sonra, Dogville'in bir üçlemenin son filmi olduğu sonucunu çıkarmışımdır:<br />1. Breaking The Waves (Dalgaları Aşmak)<br />2. Dancer In The Dark (Karanlıktaki Dansçı)<br />3. Dogville (İt herifler)<br /><br />Her üç filmin de odağında bir takım naif, enseye vur lokmasını al formatında zavallı bayanlar bulunmaktadır. Bu bayanlar, tüm iyi niyetlerine rağmen, çevrelerini kuşatan toplumun ve o toplumun direttiği ahlaki normların kurbanı olmaktadırlar. Dogville de diğer iki film gibi naif bir bayanın (Nicole Kidman) yaygın etik değerler karşısındaki edilgen perişanlıkları hakkında, önceki iki Von Trier film örneklerindeki gibi gelişirken, son tahlilde Kidman'ın dehşet saçtığı, ve üç filmdir iç karartan bir ur halesi gibi düşünce sistematiğimizi kuşatan elkolbağlı duruşumuzu olabildiğine anti-naif bir biçimde ferahlatan bir son nokta gibidir. Bu durumda bu filmin bir LV Trier üçlemesinin son filmi olduğunu düşünmemin ardında böylece bir akılsama yatmaktadır ve bünyem, ilkin Emily Watson, sonrasında Björk ile devam eden bu naif karakterler ezilmişliğinin yeni bir halkasına dair ihtimal vermediğinden, Nicole Kidman cazgırlığındaki bu üçüncü noktanın son nokta olduğuna kanaat getirmişimdir. <br /><br />Akabinde Lars Von Trier, Dogville'in bir üçlemenin <span style="font-weight:bold;">ilk filmi</span> olduğunu söylemiş, söylemekle kalmamış Manderlay'ı ikinci film olarak çekmiş, ve bünyemde azbiraz, o da sinema konusunda kalmış olan karizmayı iyice yerle bir etmiştir.<br /><br />Trier'in öncülüğünü yaptığı bu Dogma akımı her zaman için bana şımarıkça tepkisel bir avrupa hevesi gibi gelmiştir. Popüler sinemanın tüketime dayalı araçlarını kullanmayı reddetmek elbette onurlu bir duruş olabilir; hatta bunun ötesinde Trier ve diğer dogmacıların savunduğu gibi yöntemsel yaratıcılığı tetikleyen bu kısıtlar bütününün takdir edilecek bir yalınlığı da sunduğu söylenebilir. Amma velakin, salt dogma filminde silah kullanmak yasak olduğu için, Trier'in Dear Wendy filminin senaryosunu başka bir yönetmene vermiş olması bana oldukça ahmakça geliyor. Bu ne tarz ve ne yararsız-tutarsız bir kısıttır ki, bir yandan yaratıcılığı teşvik ederken diğer yandan üretime ket vurmaktadır?<br /><br />Dogville (itoğluitler) söz konusu olduğunda ise Dogma konusundaki olumsuz görüşlerimden bir parça geri adım atma ihtiyacı hissetmekteyim. Çünkü dogmanın fanatizmle takındığı yalınlık, bir yandan baş kahramanlarının özünün (benim saf bir naiflik dediğim biçimde) çırılçıplak ortada kalmasını sağlarken aynı biçimde toplumun çıkarcı ve çarpıtılmış, yanlış yönlendirilmiş sığ özünün de çirkin bir soyutlamasını bir arada ortaya koymaktadır. Bu çarpıtılmış ve abartılmış tezat, kimi zaman Karanlıktaki Dansçı'da olduğu gibi "arabesk" ve öyküsüz bir anlatı tehtidini beraberinde getirse de, kimi zaman Dalgaları Aşmak ve Dogville'de olduğu gibi belli bir öykü derinliği içinde kaldığı sürece olumlu biçimde yansıyabilmektedir.<br /><br />Dogville'de kullanılan zaman ve mekan hiçlemesi, sıkı dogma kurallarının ulaşabileceği en uç noktalardan birine dalalettir. Buna karşılık özellikle bu hiçleme yardımıyla, Trier istediği hesaplaşmayı istediği ve sahte olmayan boyutları ile yaratabileceği labaratuar ortamını yakalamayı başarır. Kidman, yalnızca toplumun sığ değer yargılarının var olduğu, duvarların, mekanın ve zamanın bile var olmadığı bir labaratuar ortamında önce bu değer yargılarına bütünüyle açık kalarak onları yaşar ve her anlamda tüketir. Sonrasında da tüm bu birikim adına (ve seyircinin içindeki birikmişlik adına) toplumdaki değer yargılarını kendisi yargılar ve cezayı keser. Pek az film bu anlamda Dogville'in sunduğu yalancı ferahlamayı sağlayabilir; çünkü pek az film algıyı cezbeden görselden vaz geçerek, mesajın özü üzerinde bu denli ısrarla ve fanatizmle durmaktadır.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-1979728541853395596?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com2tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-33742026525502509362008-06-05T22:20:00.001+03:002008-06-05T22:56:39.151+03:00Sex and the City - Michael Patrick King 2008Bir noktada, ki tam olarak neresidir o nokta bilemiyoruz, çok ciddi, çok vahim bir yanlışlık olmuş ve kadınların başlarına büyük bir felaket gelmiştir. Bu felaket neticesinde oluşan travmatik ışımalar, kadınların bir yandan "tuhaf" davranışlar sergilemelerine sebep olurken, diğer yandan gerçek kimliklerini garip değer yargılarının arkalarına saklamalarına neden olmaktadır. Film, tamamı kadınlarla (hatta biraz da orta yaş üstü kadınlarla) bezeli bir sinema salonunda, çirkin uğursuz böcekler gibi parıl parıl parıldayan yüzükler, pazar çantası kılıklı çantalar ve palyanço terliği gibi görünen ayakkabıların mukaddes emanetler gibi kadraj göbeğinde sunulduğu ve çerçevenin geri kalan köşelerinde de bir takım önemli dersler çıkarılabilecek olayların en yüzeysel ve en olmadık yargılama-anlamlandırma metodları eşliğinde irdelendiği, başka-yabancı bir gezegende geçen tarifi zor sıkıntı dolu saatlere denk düşmektedir.<br /><br />Hayatımda tek bir bölümünü bile izlemediğim Sex & City olayının bu sinemasal izdüşümünün ilk yarısında yaşadığım ızdırabı tarife dökebilmek ne yazık ki namümkün. Bu ilk yarı süresince beni hayatta tutan tek düşünce, Amerikan Sapığını bu filme montajladığımızda ortaya çıkabilecek dehşetrengiz düşünsel açılımların sağladığı hinoğluhin haylazlıklardır. Ne var ki SJ Parker'ın yavuklusu Mr. Big'in tam evlenme öncesinde SJ'yi terk etmesi ruhumda ihtiyaç duyulan ferahlamayı yaratmış ve ikinci yarıya daha neşeyle bakabilmeme olanak vermiştir. <br /><br />Filmden alınması gereken dersler:<br />1. SJ Parker nefis, çok güzel bir kadındır.<br />2. 20li yaşlar yaşamak, 30lar ders almak, 40lar içkilerin parasını ödemek içindir (uzun zamandır bir filmde duyduğum en nefis, en keyifli satırlar)<br />3. Evlenmekten uzak durmakta fayda vardır.<br />4. Ne olursa olsun, ne tür travmalar yaşanmış olunursa olunsun, aslında özünde herkes insandır - AMA yine de erkekler ve kadınlar arasında büyük bir mesafe vardır: bu yüzden bir kadınla muhatap olurken en güvenli ve sağlıklı yöntem onunla fazla içli dışlı olmadan onu başıboş bırakmamanın bir yolunu bulabilmektir.<br /><br />Saygılarımla :)<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-3374202652550250936?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com11tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-59970354651262567902008-05-21T13:13:00.001+03:002008-05-21T13:40:01.053+03:00Inland Empire - David Lynch 2006David lynch'in giderek yalnız bir adama dönüştüğünü görüyoruz. Bu yalnızlık, bu filmdeki gibi bir stil istilası ile kendini belli ediyor. Inland Empire baştan ayağa, stilin uçsuz buçaksızlığı hakkında bir film; "Empire" (imparatorluk) sınırsızlığı, "Inland" (iç dünya) ise David Lynch'in stilini özetleyen iki sözcük. Yönetmenin tamamen içe döndüğü ve önceki filmlerini sürükleyen odaktaki duygusal bütünlüğü arka plana oturttuğu bir yapım.<br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SDP6cGAPp-I/AAAAAAAAANQ/OEl_YZ85Zz4/s1600-h/inland_empire_ver4.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SDP6cGAPp-I/AAAAAAAAANQ/OEl_YZ85Zz4/s320/inland_empire_ver4.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5202777355097974754" /></a><br />Aslında Lynch'i anlamak çok da öyle atla deve değil. Zaten köşe bucak anlamaya da uygun bir tarz değil onunkisi; Lynch duyguya hitap eden, buna karşılık başıboş ve temassız imgelerle de donanmamış anlatıların anlatıcısıdır. Hesaplı ve amaçlıdır ancak dikteci değildir. Amacı izleyicinin onun vermek istediği duyguyu bütünüyle alabilmesidir, buna karşılık "anlam" onun dikte ettiği, üzerinde direttiği bir son nokta değildir. Duyguya erişirken ulaşılan ya da üzerinden geçilen anlamlar, onun varmak istediği son noktada elde etmek istediği duygusal bütünlükte kavranan anlamla kıyaslandığında gökyüzündeki bakıldığında kaybolan silik yıldızlar gibidirler.<br /><br />Lynch'i anlamak amaç olmamalı, izleyici sadece duygularını açık tutabilmeli. Buna karşılık klasik sinemasal anlatıya alışık izleyici için bu pek kolay değil.<br /><br />Ancak yine de Lynch filmlerini "anlamak" (ya da daha önyargısız biçimde açılabilmek) için bazı referans okumaları ya da izlemeleri gerçekleştirilebilir. <br /><br />Lynch'in tarzını borçlu olduğunu düşündüğüm, 1962 yapımı bir B filmi: Herk Hervey'in "Carnival of Souls" filmi. Zamanının çok ilerisinde bir filmdir. Zaten duyduğuma göre Lynch bu filmin Lost Highway için açık esin kaynağı olduğunu daha sonra söylemiştir. <a href="http://www.archive.org/details/CarnivalofSouls">Internet arşivinden</a> ücretsiz izlenebilir ya da indirilebilir.<br /><br />Lost Highway için en nefis okumalardan biri İranlı yazar Sadık Hidayeti'in "Kör Baykuş" romanıdır. <a href="http://www.ykykultur.com.tr/kitap/kitap.asp?id=1916">Şuradan</a> görülebilir...<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SDP6qmAPp_I/AAAAAAAAANY/v6EYKXyVV3U/s1600-h/VI280015VW972_250.jpg"><img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SDP6qmAPp_I/AAAAAAAAANY/v6EYKXyVV3U/s200/VI280015VW972_250.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5202777604206077938" /></a><br />Eraserhead pişmanlık/mutsuzluk, Mullholland Drive karşılıksız aşk ve saflığın yitimi, Lost Highway suçluluk üzerine filmlerdir. Buna karşılık Inland Empire, kadın kimliği ve iç dünyası üzerine yayılıyor ve Mulholland Drive'da adım atılan kadın kimliği araştırmasını çok geniş bir alana yayıyor. Anlatımsal açıdan üzerine yoğunlaşılan bir duygusal bütünlük olmadığından ve film geniş bir yaklaşımla kadın kimliğinin duygusal köşelerini gözlemlemeyi hedeflediğinden film oldukça deneysel ve kişisel bir keşfe dönüşüyor.<br /><br />Lynch izlemiş midir bilinmez ama bu filmi daha iyi anlayabilmek için Atıf Yılmaz'ın "Ahhh Belinda" sını izlemeyi deneyebilirsiniz. Aradaki benzerlikler oldukça fazla.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-5997035465126256790?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com2tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-33769461616798879942008-04-27T14:46:00.004+03:002008-04-27T22:56:58.458+03:00Control - Anton Corbijn 2007 (Müzikal Kişilik Filmlerindeki Mutluluk Eğrisi)Her yıl mutlaka, bir takım önemli müzikal kişilikler hakkında bir takım filmler yapılır ve bu filmler her zaman için çok ses getirirler. Özellikle de Oskar vb gibi bir takım popüler ödül dağıtım tesislerinden ödül edinmek isteyenler için en kestirme yollardan biri önemli müzikal şahsiyetlerin hayatını iğdiş eden filmler çekmektir. Netekim geçtiğimiz yıllarda çevrilen Ray Charles'ın hayatını anlatan Ray, yakın sayılabilecek bir zamanda kaybettiğimiz Johny Cash üzerine yapılan Walk The Line vb gibi tüm filmler Oskar dinlenme tesislerinden hediyelik almadan geçmemişlerdir.<br /><br />Peki bu filmler gerçekten de çok iyi ya da sadece iyi oldukları için mi beğenilmekte ve ödüle boğulmaktalar? Hiç de bile.. Hele bir de "Ray" gibi gerçekten kötü filmleri düşününce... Şimdi aslında ben bu mevzuyu çözdüm ve sonucu birazdan tüm Türkiye ile paylaşacağım. Ama önce biraz daha giriş faslına ihtiyacımız var. Şöyle ki:<br /><br />Üniversitedeyken her zaman olduğu gibi çok kötü bir öğrenciydim. Eşeği bağlasalar mezun olur dedikleri Boğaziçi İşletmesini tam 7 (yedi) senede bitirdim. Bu uzunca sayılabilecek süre zarfında ise nefis bir gözlem yeteneği geliştirebilme imkanım oldu. Sınıfın en arka sırasına kurulur, ders dışında herşeyi analiz ederdim. Analiz çalışmalarımın henüz başlarında bütünüyle çözebildiğim bir grup insan vardı ki bunlara sonradan "FREKANS KIZLARI" adını verecektim. İnsani ve beşeri varlıkların da dijitalleşebileceği ve sayısal düzlemde tüm yaşamlarının öngörülebilir hale getirilebileceği tezim üzerindeki ilk besleme kaynaklarından biri frekans kızlarıydı. Frekans kızları kendilerini aşağıdaki özellikleri ile belli ederlerdi:<br /><br />1. Tamamı kızdır<br />2. En ön sırada otururlar<br />3. Hocaların gözdesidirler<br />4. Sınıfın en iyi notlarını alırlar<br />5. Saçları her zaman yapılıdır ve cikstirler<br />6. Türkçeyi de ingilizceyi konuştukları dinamikle konuşurlar<br /><br />Tüm bu özelliklerinin ötesinde Frekans kızlarına frekans kızları ismini vermemize neden olan bir diğer özellileri vardı ki, yukarıdaki tüm özelliklere sahip olsa da kişiyi asıl frekans kızı yapan ana özellik buydu: Hocaya hitaben ve "Hocaaaeeeaaam" biçiminde ağdalı ve yanık bir yakarışla başlayan yerli yersiz tüm sorularındaki ve hitaplarındaki vurgu tepecikleri ile kendini belli eden bir çeşit öngörülebilir ve kalıpsal ses frekansı...<br /><br />"Hocaaaeeeeaam, buu konulaaardeeaaan snavdaaaa soreamlou muyyyyiiiiiiuz acccaabeeeaa?"<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SBTFUxTNy3I/AAAAAAAAANA/Jw8gesc2S2A/s1600-h/hocaeam.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SBTFUxTNy3I/AAAAAAAAANA/Jw8gesc2S2A/s320/hocaeam.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5193993230887013234" /></a><br /><br />Yukarıdaki grafikte frekans kızlarının konuşma eğrilerini görüyoruz.<br /><br />Dünyanın en gereksiz faaliyetlerinden biri olan eğitim faaliyetinde eğitilen varlığa başarıyı getiren en önemli özelliklerinden biri öngörülebilir olmasıdır. Çünkü klasik eğitim faaliyetinin başarısı ancak bu şekilde ölçümlenebilmektedir. Daha önce bilmediğin bir konu hakkında bir bilen (hoca) seni bilgilendirmektedir ve hocanın senin eğitim faaliyetinden ne derece başarıyla ayrıldığını ölçebilmesinin en iyi ve en kolay yolu, eğitimin sujesi olan sen (öğrenci) ve eğitimin öznesi olan o (hoca) arasındaki farklı düşünme hacminin eğitim sonrasında alabileceği minimum değerdir. Bu süreçte takınacağın davranışların ve ifadelerinin öngörülebilirliği bu değerlendirmede üzerindeki ölçümlemeyi kolaylaştıran ve seni her türlü ölçüm faaliyeti için şeffaflaştıran son derece faydalı bir özelliktir.<br /><br />Bu öngörülebilirlikleri sayesinde tamamının orta yaşlarının küçük bir standard sapma payı ile biraz ötesinde şiddetli birer sinir krizi ile son bulan depresyonlar geçirecekleri bile öngörülebilen frekans kızlarından ve onların öngörülebilirliğe bağlı eğitim başarılarından hareketle şimdi müzikal kişilik filmlerinin öngörülebilirliğe bağlı başarılarına geliyoruz. Müzikal kişilik filmleri de bir grafik üzerinde ifade edilebilirler.<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SBTFJxTNy2I/AAAAAAAAAM4/yABOqYtx9iE/s1600-h/Ray.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SBTFJxTNy2I/AAAAAAAAAM4/yABOqYtx9iE/s320/Ray.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5193993041908452194" /></a><br /><br />Yukarıda görüldüğü gibi, müzikal kişilik filmini y ekseninde mutluluk, x ekseninde ise zamanın yer aldığı bir grafikte formülüze edebilmek gayet mümkün. Mutluluğun düştüğü bölgelerde dramın ve gözyaşı ve buhran gücünün yükseldiği sonucunu çıkarmak doğaldır. Ortalama bir insan evladını alıp götüren ve öykü delisi yapan dramatik kurulum yapısı işte tam olarak budur. Bu yapıyı best seller romanlarda, blockbuster filmlerde her zaman görebilirsiniz... Ortalama içerisinden ani bir yükselişle çıkış. Ardından gelen küçük patlamalar, durağanlık ve alabildiğine bir düşüş. Ve en sonunda keyifleri yerine getiren ortalamaya doğru bir yükseliş. İkarus hikayeleri, antik çağlardan ve tragedyalardan beri bu yapı değişmemiştir. Ortalama bir insan evladı çünkü adı üzerinde "ortalamadır". Sürekli ortalamadan çıkmak (İkarus gibi tanrısallaşmak) gizli niyeti içerisindedir. Ama sistem onun ortalamadan çıkma arzusunu bir şekilde bastırmalıdır ve bu anlatı biçimi batı anlatısının en sık kullandığı biçimdir. Ortalama izleyiciye ortalamadan çıkma durumunda başına gelebilecekler, naif bir mutlulukla ortalamaya döndüğü öngörülebilir ve kalıpsal bir duygusal çevrimde aktarılır. Öyle ki, izleyici yükselişi ve sonrasında mutlaka ! gelecek olan düşüşü bütünüyle simüle edebilmeli ve sonrasında dairesel biçimde yeniden ulaşacağı ortalamasından hoşnut kalmalıdır.<br /><br />Popüler kültürün tanrısal görünümlü İkarus ikonlarının POP ya da ROCK yıldızları, FİLM yıldızları olduğu düşünüldüğünde, bu klasik İkarus eğrisinin onlar üzerine yapılmış tüm anlatılarda başvurulabilecek en değerli kılavuz çizgisi olduğu daha da açık bir hale gelir. Dahası, tamamının hayatları toplumsal bir bilgilendirme düzeyinde hali hazırda zaten bilinir olan bu ikonalar üzerine yapılacak anlatılar iyice öngörülebilir hale gelirler. ROCK yıldızının nerede doğduğu, hangi aşamalardan geçtiği, hangi zorluklarla karşılaştığı, nasıl ünlendiği, nasıl düştüğü ve en nıhayetinde uyuşturucudan nasıl öldüğü zaten birçokları tarafından en ince detayına değin bilinmektedir. Özetle şu söylenebilir ki, hem duygusal anlatım yapılarında takındıkları ikarus eğrileri hem de anlatının içeriğinin kendisinden kaynaklanan bilinirlik ile bu tür filmler birer öngörülebilirlik ve kalıpsallık anlatısı şahaserleridirler. İkonanın kendisinin hali hazırda toplumda varolan popülerliği ve bilinirliği ile de birleştiğinde bu filmler, o en ön sırada, sürekli gözler önünde olan, her hareketleri tahmin edilebilir ve grafiğe dökülebilir frekans kızlarının iyi notlar almakta gösterdikleri başarılarının bir benzerini sinemada gösterirler. Bu filmlere ödül ve beğeni yağar.<br /><br />Anton Corbijn'in Ian Curtis'in kısa yaşamını aktardığı Control'ü yukarıdaki Ray ya da Walk the Line vb gibi vermiş olduğum örneklerden bir parça farklı bir yerde duran bir yapım. Bu yılki If'de büyük bir merakla programıma aldığım ancak son dakika hastalığı nedeniyle gidip de izleyemediğim bilet yakan filmi en sonunda netten indirerek izleyebildim. Film, müzik alemindeki gelmiş geçmiş en sevdiğim şahsıyetlerden biri olan Ian Curtis hakkında olunca, yönetmen Ian Curtis'i vaktiyle tanımış ve ölümünün ardından Atmosphere videolarını yapmış önemli video yönetmeni Anton Corbijn'in ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi de olunca Curtis sever bir izleyici olarak insanın beklentilerini dizginleyebilmesi zor.<br /><br />Her ne kadar Control'ün kullandığı Ikarus eğrisi yukarıdaki popüler müzikal kişilik filmi örneklerinin frekans açısından aşırılıkarı budanmış bir versiyonu ise de yine de eğrinin varlığı hissedilebilir netlikte. Ayrıca bunca yıl sonra tam bu zamanda bu filmin yapılmış olması da Ian Curtis'in popüler kültür tarafından yaşadığımız son birkaç yılda giderek daha fazla yağmalanan bir konu ve figür olmasına dayanıyor. Günümüzde geçerli olan müziğin altında pek çok insan bilmese de Joy Division ve onun yaratıcısı Ian Curtis'in eşsiz vizyonu ve beğenisi yatıyor ve sadece son birkaç senedir bu artık herkes tarafından telaffuz edilen bir gerçek olarak algılandığı için Ian Curtis yöresine yapılan turistik yağma yolculuklarının sayısında önemli bir artış var.<br /><br />Bununla birlikte yönetmen Corbijn, filmini yukarıda anlatmaya çalıştığım popüler bir dairesel hareketten ibaret olmaması için de elinden geleni iyi niyetle yapmaya çalışmış sayılabilir. Örneğin Curtis karakterinin derinliğinin keşfi sorumluluğunu izleyiciye bırakacak bir yöntem geliştirme inceliğini hiç olmazsa gösteriyor. Belki de böyle yapması gerektiğini hissediyor, çünkü Ian Curtis gibi bir karakter hakkında, eskiden tanıdığı biri olsa da yargılarda bulunabilme hakkını insanın kendinde bulabilmesi pek olası değil. Her şeyden önce Corbijn kesinlikle filmini son derece yanlış bir metin üzerine kurmuş: Ian'ın eski eşi Deborah Curtis'in Ian üzerine yazdığı ve ikili hayatlarını anlattığı gayet manidar isimli "touching from a distance" kitabına dayanması. İntihar eden birini en son tanıyabilecek kişi herhalde bir yakınıdır, özellikle de karısı. Corbijn materyal olarak Deborah'nın kitabını kullanıp, baş karakter olarak da Ian Curtis'i (popüler beğeninin doğası olarak) seçince en büyük (ve anlatıya hükmeden) yanlışını yapmış. Bu materyal üzerindeki baş karakteri Deborah olsa ve farklı bir perspektiften bir Ian Curtis anlatısı geliştirmeye çalışsa idi şüphesiz daha başarılı / samimi olacaktı. Bir insanı en az tanıyan kişilerden birinin sözleri üzerine o insanın hayatını kurmaya çalışmak biraz yanlış, Kurt Cobain'i Courtney Love sözleri ile ifade etmeye çalışmak gibi bakış oluyor ve olmuş da...<br /><br />Burada Ian Curtis hakkında yapılacak samimi bir filmin onun sözlerinden, onun şiirlerinden başka hiçbirşeye ihtiyacı yok. Filmde Ian kaybolmuş, yolunu kaybetmiş bir yeniyetme olarak görülüyor. Oysa ki onun sözlerini okuyan, şiirlerinin ve o şiirlerin beslendiği kısa yaşamının satır aralarının farkına varan herkes onun hayatının bu filmde anlatılanlara sınırlı olamayacak bir derinlik taşıdığının bilincindedir.<br /><br />Buna karşılık filmi kurtaran iki unsurdan sadece biri Anton Corbijn'e ait. Bu da onun tarzıyla alakalı. Statik karelerin içinde yakalamayı tercih ettiği dinamizm, Ian Curtis'in ani patlamalara açık sıkışmış yaşamı ile büyük uyum gösteren bir çerçeve yaratıyor. Statik siyah beyaz karelerin ortasına oturttuğu, ani patlamalar ile eğrilip bükülen, patlayan ve tekrar içe kapanan Ian figürü, siyah ve beyazın çevrelediği ve sıkıştırdığı yaşamı içerisinde tutsak kalan Ian Curtis'in dramını aktarmak için uygun ümitsiz ve mahvedici enerjiyi yansıtıyor. Ne de olsa Corbijn'in fotoğrafçı olarak büyük bir yeteneğe - dehaya sahip olduğu değiştirilemez bir gerçek.<br /><br />Diğer yandan Ian Curtis'i canlandıran Sam Riley'ın olağanüstü oyunculuğu var ki, filmi tekrar tekrar izlenmeye değer kılan da aslında tam olarak onun bu oyunculuğu oluyor. Ian Curtis'i bu kadar iyi yansıtabilecek bir oyuncunun olabileceği herhalde ancak bu film sayesinde bir mit olmaktan çıkıp gerçek oluyor.<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SBSWUhTNy1I/AAAAAAAAAMw/fNc7FDY9-6E/s1600-h/control_movie_poster_onesheet.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/SBSWUhTNy1I/AAAAAAAAAMw/fNc7FDY9-6E/s320/control_movie_poster_onesheet.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5193941549545540434" /></a><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-3376946161679887994?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-82939788018105205242008-03-24T22:30:00.001+02:002008-03-25T01:05:22.159+02:00Tomie - Ataru Oikawa 1999 (bazı kadınlar asla ölmez)<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/R-guZLc-_6I/AAAAAAAAAMQ/B8y3oXyJnOY/s1600-h/9903tomie.jpg"><img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/R-guZLc-_6I/AAAAAAAAAMQ/B8y3oXyJnOY/s320/9903tomie.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5181442381395722146" /></a><br />Film, sersem sepelek bir japon gencinin, kalabalık bir kaldırımda elindeki küçük plastik poşetle ilerlediği görüntülerle açılır. Plastik poşette açılan bir açıklıktan faltaşı kıvamında parıldayan kırmızı-siyah bir tek kadın gözü görünür: Tomie, plastik karargahından (ingilizce: "headquarters" daha şinascambaz bir yer bildirimi oluyor) ruhumuza bakmaktadır.<br /><br />Japon manga sanatçısı Junji Ito'nun ilk önemli üretimi Tomie'nin 1999'daki bu ilk sinema uyarlamasının üzerinden tam 7 film daha geçti. En son geçen yıl çekilen Tomie vs Tomie ile Tomie filmleri toplamda sekize ulaştı. Bu kadar kısa sürede bu konsept üzerine bu kadar çok film yapılması aslında çok da şaşırtıcı değil: keza Tomie gerçekten de kötü şöhretinin en ücra kıvrımlarını bile sonuna kadar hakkeden netlik ve kıvamda bir anti-kahraman, bir kötü-kadın, uğursuz ve ters bir süper-güç.<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/R-gvIrc-_8I/AAAAAAAAAMg/Bxn9D2UdNu0/s1600-h/tomie_01x.jpg"><img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/R-gvIrc-_8I/AAAAAAAAAMg/Bxn9D2UdNu0/s320/tomie_01x.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5181443197439508418" /></a> <br />Japonların Noh ve Kabuki beslemeli kyojo-mono (Noh) ve akubo-akujo (kabuki) şeytan-iblis kadın öyküleri pek meşhurdur. Bu gelenekten doğan Asami Yamazaki (Audition-Miike), Sadako (Ring), Kuroneko'daki kedi kadın vs vs biçimindeki tüm japon korku sineması uygulamalarında bu şeytani kadın figürleri, her zaman için japon anlatısının bir diğer önemli unsuru olan 'İntikam' motifini de tatmin edecek akılsamalarla donatılmışlardır. Bu kadınlara mutlaka birileri bir zaman önce yanlış yapmış, bunun sonucunda da bu bayanların mezardan dönüp ya da kafayı yeyip erkekleri acımasızca tüketmelerinin altında belli belirsiz etik bir nedensellik ritmi tutturulmuştur.<br /><br />Buna karşılık Tomie, benzer bir etik nedensellik ilkesi arkasına gizlenilmemiş, kötülüğünden utanç duymayan aykırı bir kadındır. Onun bu sınırsız kötülüğü ölçüsünde, Junji Ito'nun bu aktarımı da olabilecek en saf misojinist mesajlarla donanmıştır. Tomie'nin kötülüğünün ardında yatan tek ve yegane gerekçe onun yansıtılmış ve arıtılmış kadınlığıdır.<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/R-gu1rc-_7I/AAAAAAAAAMY/6iFp83UXRkM/s1600-h/tomie.jpg"><img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/R-gu1rc-_7I/AAAAAAAAAMY/6iFp83UXRkM/s320/tomie.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5181442871021993906" /></a><br />Üniformalı bir lise öğrencisi formatında arz-ı endam gösteren Tomie'nin geçmişi tarihin henüz yazılmadığı bir karanlık iblisler çağına dayanıyor olabilir. Bu akılsamadaki en önemli dayanak Tomie'nin de bir iblis olmasıdır. Tomie ölümsüzdür, gençliğe hapsedilmiştir. Lanetli bir varlıktır. Tüm erkekleri ve hatta bazen kadınları etkisi altına alabilme ve istediği herşeyi yaptırabilme gücüne sahiptir. Tomie'yi öldürmeye kalkan herkes gecinden görür. Tomie, vücudu parçalarına ayrılsa bile her bir ayrı parçasından yeniden doğma biçiminde bir kertenkele kuyruğu statik enerjisine sahiptir. Onu tanıyabilmemizin tek yolu ise, sol gözünün altındaki ben sayesindedir.<br /><br />Geçmişinde bir travma olan ancak bir türlü bu olayı hatırlayamayan Tsukiko Izumisawa psikiyatristinden aman ummaktadır. Psikiyatristinin düzenlediği hipnoz seanslarında ulaşabildikleri tek ipucu, genç kızın istemsiz sayıkladığı "Tomie" ismidir. Kimbilir, belki de unuttuklarını artık unutmamak için fotoğraf dalında eğitim gören ve fotoğrafçı olmaya çalışan kızın "isteyerek" unuttuğu herşey kısa bir süre sonra istese de istemese de kendisine malum olacaktır. Çünkü Tomie, kızın hayatına yeniden girmeye karar vermiştir. Poşetin içindeki kopuk bir kafa olarak, beraberindeki kölesi ile birlikte kızın yan dairesine taşınan Tomie buradan dallanıp budaklanmaya başlar. Kafadan ilkin küçük kız uzantıları çıkar, sonra büyür, büyür... Birkaç gün içinde Tomie bir kesik kafadan tekrar bir kadın olmuştur. Kızın çevresindeki herşeyi tüketmeye ve çemberi daraltmaya koyulur.<br /><br />Kızın bilmediği ise, kendisinin de Tomie olduğudur... <br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/R-gvWbc-_9I/AAAAAAAAAMo/T8tAhPLJVJg/s1600-h/ito_tomie.jpg"><img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/R-gvWbc-_9I/AAAAAAAAAMo/T8tAhPLJVJg/s320/ito_tomie.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5181443433662709714" /></a><br />Özellikle bu ilk film, manga karelemelerini aynen uyguluyor ve estetik anlamda Junji Ito'nun fikri ile iyi bir uyum yakalıyor. Buna karşılık konu itibarı ile her türlü derinliğe sahip, sonuna vardıktan sonra bile yanlış okunabilecek seyreklikte, dikteci olmayan özgür bir anlatım öneriyor. Özellikle perspektif hissinin ve derinlik duygusunun, en basit sahneyi bile öykünün temel eksenine ve amacına uygun hale getirmek için manipüle edici biçimde kullanımı çok etkileyiciydi. Örneğin, cinayetleri araştıran polis dedektifinin, kadın psikiyatrist ile konuştuğu sahnelerde bile bu yöntem uygulanmıştı. İki yan ve nıspeten önemsiz karakterin yer aldığı bu sahnelerde bile, dedektif perspektif derinliği içinde küçültülürken ve sürekli küçültücü ve aşağılayıcı bir hareketlilik içerisindeyken kadın psikyatristin görüntüsü tanrısal bir sabitlikte ve büyültücü bir yakınsak perspektifte muhafaza ediliyordu. En küçük detayında bile erkek ve kadın arasındaki eşitsizliği kadından yana tedirgin edici bir üstünlükle görsel anlamda böyle örneklerle besleyen film son tezinde Tomie'nin olağanüstü gücünü ve fizik ötesi kadınsı kötülüğünü inandırıcı kılmayı başarıyor. En önemlisi de "sinir bozucu" olmayı başarıyor.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-8293978801810520524?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com2tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-24511867752121721212008-03-21T21:46:00.000+02:002008-03-21T21:54:58.110+02:00Bijita Q (Visitor Q) - Takashi Miike 2001<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/R-QSUrc-_5I/AAAAAAAAAMI/_TeoK-g6O2k/s1600-h/q.jpg"><img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/R-QSUrc-_5I/AAAAAAAAAMI/_TeoK-g6O2k/s320/q.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5180285617853890450" /></a><br />Bu filmi altına koyabilecek uygun bir başlık bulabilmek hiç kolay değil. Aslında bu, sadece bu film için değil, bir çok Takeshi Miike filmini sınırlandırırken karşılaşılan bir olanaksızlık. Bu tür bir gruplandırma bu adamın filmleri için mümkün değil. Bu nedenle de Takeshi Miike filmlerinin bazı ortak özelliklerinden yola çıkarak tamamen bağımsız ayrı bir ana gruplandırma başlığı belirlemek durumunda kaldım. Bu gruba “yapı bozuculuk” adını verdim. Yapı bozuculuk ile kastım nedir? Ana başlıklara baktığımızda kişilik korkusu (personality horror) adlı bir başlık görüyoruz. Henry vb seri katil filmlerinin bazıları görsel sertliklerinden ziyade sergiledikleri kişiliklerin korkunçluğu ile korkuturlar. Yapı bozuculuğu da benzer biçimde düşündüm ama belii bir kişilikle sınırlandırmadan, genel kabul gören toplumsal bir yapının bir antitezinin sergilendiği ve sınandığı filmler için kullanabiliriz. Yapı bozuculuk, en oturmuş görünen ve tartışılmayan toplumsal yapı ve değerleri alaşağı ederek hayal gücünün sınırsızca sınandığı filmleri gruplamak için kullanabileceğim uygun bir başlık olabilir. Peki ama bu türden soyut bir sınama bir korku filmi ortaya çıkarabilir mi?<br /><br />Aslında yapı bozuculuk yarattığı sınırsızlık ölçüsünde, modern toplumsal yapılarda ve baskın kültürel normlarda dile getirmeye dahi cesaret edilemeyecek alternatif olasılıkları düşündürerek izleyiciyi arasına sıkıştığı güvenli düşünsel kalıpların dışına çıkmaya ve dolayısıyla korkuya götürebilir. Bu grubu bazı Miike filmleri için özel tasarlamadım elbette. Aklıma bazı Luis Bunuel, Haneke, Lynch filmleri de geldi. Ortak özellikleri sürrealizm olabilen bir dizi film. Sürrealizm başlı başına bir korku biçimi değildir, korkuyla sınırlı ve özdeş değildir çünkü. Ama bu tür filmlerin yapmaya çalıştıklarına, amaçlarına baktığımızda, orada toplumsal genel geçer düzenler açısından korkutucu olan hedeflerini görüyoruz. Ki bu da gayet politik bir hedef olan yapı bozumudur. Örneğin Luis Bunuel’in Exterminating Angel filminde, tamamı burjuva konukların yemek sofrasından bir türlü kalkamamaları ve görünmez bir engelle gayet sürreal biçimde engelleniyor olmaları gibi. Visitor Q da benim için bu tür bir “uydurma” grup başlığı altında toparlayabileceğim şimdilik ilk örnek oldu. Bu filmi elbette ki Kişilik Korkusu altında toparayabilmek de mümkün. Ama bu durumda filmin esas korkutma amacından ve büyük resimden uzaklaşılmış olunur. Çünkü burada korkutucu olan ekranda sergilenen karakter değil, yapı bozuculuğu aracılığı ile korkutulan izleyicinin kendi karakteridir ve yapı bozumuna verdiği olumlu tepkidir. <br /><br />Miike’ın tüm filmlerinde, düşünce ve sergilemedeki sınır tanımazlık bir tür yapı tehditini de beraberinde getirir. Ancak Visitor Q haricindeki tüm filmlerinin odağında izlenebilir bir öykü çizgisi bulunur. Visitor Q’da ise, yapı bozma amacı ve film arasında herhangibir takip edilebilir alternatif öykü çizgisi yok. Bu film salt tehditten oluşmaktadır.<br /><br />Film, “Hiç babanızla seks yaptınız mı” sorusuyla başlıyor. Sonrasında fahişelik yapan küçük kızın babasıyla seks yaptıkları sahne ile açılıyor. Bir hayli uzun süren bu sahne izleyiciyi büyük bir tuzağın içine çekmeyi amaçlıyor. Ağırlık olarak bakıldığında filmin eşit önemdeki benzer sahneleri bundan çok daha kısadır. Bu sahne uzundur, yavaş akar, nedeni izleyiciyi azdırmak istemesidir. Bu çok garip ve hatta iğrenç gelebilir. Ama şöyle bir durum var: Ekranda baba-kız oldukları idda edilen iki kişi var ve ara sıra baba “bu çok yanlış” dese de sevişiyorlar. İzleyici bunu bir noktaya kadar alır ve bu yanlışlığı olanca sertliği ile hatta mide bulantısı ile kabul eder. Ama bir noktadan sonra ekrandaki görselliğin etkisine girecektir. Ne de olsa bu sadece bir filmdir. Ama tez ortadadır. Teze rağmen bu sekans izleyicinin geçici dikkatini çekmeyi başarabilir. Bu noktada, izleyicinin hissedebileceği karakter korkusu kendi karakterine yönelik olandır. Bir ensest görüntüsünü izlemekten keyif aldığını fark eden izleyici kendinden korkar.<br /><br />Film sonrasında, “Hiç Annenizi dövmeyi düşündünüz mü?” sorusuyla devam eder ve izleyiciye yönelttiği tehditlerini çeşitlendirir. <br /><br />Filmde ensest, aile içi şiddet, uyuşturucu kullanımı, zina, fahişelik, hatta nekrofili, olağan ve kabul gören bir sıradanlık ve alenilikte yaşanan olaylardır. Miike ailedeki tüm karakterleri sırayla izleyicinin kullanımına sunar. Birinin takip edilmez aykırılıkta ve agresiflikte sunulduğu noktada bir başka karakter resesif (çekinik) bir formatta sunulur ve izleyicinin pasif dikkatini bir sonraki değiş tokuşa kadar taşır. Her karakter çarpıktır ama bu çarpıklığın anlaşılması izleyici açısından zaman alıcıdır. İzleyici karakterin gerçekten çarpık ve ahlaki açıdan izlenemez olduğunu kavrayıncaya kadar uzunca bir süre sanki öyleymiş gibi karakteri istekle kabul ve takip eder. Her bayrak değişimi izleyici bakışının kendi kendini aldattığı birer andır.<br /><br />Bu çarpık karakterlerin sıradanlık eksenini oluşturdukları bu yapının bozumu Visitor Q sayesinde olur. Garip bir yabancı birden bire hayatlarına girer, yemek sofralarına tek kelime etmeden oturur. Kimi zaman başlarına taşla vurarak ve izleyicinin vicdanını ve arzusunu yerine getirerek bu çarpıklığa karşı durur. Kimi zaman ise onların oyunlarına katılarak izleyiciye ihanet eden bir karakter de o olur. Filmin sonları geldiğinde, Visitor Q’nun da yardımına koştuğu bu devinimler sayesinde, filmin başlarında çok büyük ölçüde yadırganabilecek gariplikler artık izleyicinin açılan algısı sayesinde rahatça kabul edilebilir hale gelmiştir.<br /><br />Film, bir öze dönme ve küçülme ritüeli ile son bulur. Tüm aile, çıkış noktaları olan, her şey çarpılmadan önce bir zamanlar bilinçsizlikle var oldukları bir utero huzuruna geri dönerler ve bundan çok da mutludurlar. <br /><br />Birçok Miike filmi izlemiş olmama rağmen içlerinden en yırtıcı ve en tehditkar olanın bu film olduğunu söylemeliyim. Oldukça sürreal görünmekle birlikte amacının netliği ve politikliği sayesinde, Miike’ın sürrealizmi eksen olarak kullanan birçok filmine göre çok daha net ve anlaşılır bir film. Ama kesinlikle güvenli bir film değil. Bu filmin, yönetmenin en iyi bulduğum iki filmi Audition ve Katil Ichi ile aynı kalitede olduğunu düşünüyorum.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-2451186775212172121?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com2tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-84745330219852936852008-03-07T22:39:00.001+02:002008-03-08T01:07:52.153+02:002:37 - Murali K. Thalluri 2006<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/R9G4qgvv5tI/AAAAAAAAALo/gMOVrlRFEZA/s1600-h/18673304_w434_h_q80.jpg"><img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/R9G4qgvv5tI/AAAAAAAAALo/gMOVrlRFEZA/s320/18673304_w434_h_q80.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5175120487309633234" /></a><br /><br />Kötü film nedir? <br /><br />Geçenlerde RAZZIE ödülleri, türkçe adıyla altın ahududu (ne kadar nefis bi çeviridir bu: RAZZIE=AHUDUDU) ödülleri dağıtıldı. RAZZIE ödülleri her yıl "en kötü filmlere" veriliyor.<br /><br />Bu yıl, "En Kötü Film!", "En Kötü Yönetmen!!", "En Kötü Senaryo!!!" gibi baş köşeleri, bir takım sinema sanatı uzmanları ! <a href="http://www.korkufilmleri.net/?p=244">I Know Who Killed Me (Katilimi Tanıyorum)</a> flmine layık <a href="http://haber.mynet.com/detay/populer-kultur/Altin-Ahududu-odulleri-Murphy-ve-Logan-in-oldu/24Subat2008/O1203837450146">görmüşler</a>. Üstelik dokuz dalda birden ödül alarak gelmiş geçmiş en kötü film bile olmuş I Know Who Killed Me.<br /><br />Eleştiri, anarşistler ve/veya benim ve diğer blog yazarları için değil belki ama, bu işten ekmek yiyen, bu sayede kızlarla tanışan, şan şöhret yapan "adı üstünde" maaşlı eleştirmen için hassas bir iştir. Ne de olsa, bu onun işi, bu onun yaşam tarzıdır. Konu kendi hayatının bekası ve idamesi olduğu için, bir eleştirmen, eleştiri yapması doğru olabilecek en son kişidir. Çünkü çıkarı vardır.<br /><br />Eleştirmen, her zaman diğer eleştirmenlerin ARTI piyasanın soluğunu ensesinde hisseden tedirgin, sürü halinde avlanan bir adamdır. Patronun kankisinin dağıttığı/yaptığı filme kötü diyemez, yerden yere vuramazsın. Aynı şekilde, sürüdeki kurt eleştirmenlerin ak dediğine kara da diyemezsin: sıkar.<br /><br />Ancak adı üstünde, bir eleştirmenin bazı konularda olumsuz görüş bildirmesi de gereklidir. Aksi taktirde görüşlerine değer verilmeyecek, olumlu görüşlerine kabartı hissi katabilecek negatif derinlik oluşmayacaktır. Bu nedenle bu sektörde bazı güvenli bölgeler icat edilmiştir. Bu güvenli bölgelerde atış serbesttir. <br /><br />Güvenli bölge olarak tanımlanabilecek, maymunun gtüne gönül rahatlığı ile sokulabilecek filmler üç belirti ile kendilerini belli ederler ve buralarda maaşlı eleştirmen için atış serbesttir:<br />1. Bağımsız filmler: Büyük stüdyoların gölgesinde olmayan, yerin dibine soktuğunuzda kimsenin size "höttt!!!" demeyeceği, nispeten sahipsiz filmler.<br />2. Hafif konulu filmler: Hafif konu nedir bilinmez ancak, dram ve tradegyanın sınırları ötesinde, özellikle sinemanın üvey evladı sayılan korku-gerilim-komedi türü filmler.<br />3. POP anlamındaki şan ve şöhreti, sansasyonu, bilinen oyunculuk vasfının fersah fersah ötesinde olan kişilerin (Britney Spears, Justin Timberlake, Helin Avşar, Paris Hilton vs vs) oynadığı filmler.<br /><br />Bu açıdan bakıldığında, aslında gayet iyi bir film olan I Know Who Killed Me'ye, üç koşulu da ziyadesi ile yerine getirdiği için bu ödülün verilmesi sürpriz değil.<br /><br />Yine bu açıdan bakıldığında Roger Ebert'in "Cannes film festivalindeki GELMİŞ GEÇMİŞ EN KÖTÜ FİLM" olarak tanımladığı, ve birçok diğer maaşlı eleştirmenin de kendisine bu görüşünde sonsuz destek verdikleri, Vincent Gallo'nun <a href="http://filmseyretmefabrikasi.blogspot.com/2006/12/brown-bunny-vincent-gallo-2003-1010.html">Brown Bunny si </a>... (Sonrasında Vincent Gallo da Roger Ebert'e, "Köle tüccarı görünümlü pis bir şişko" demişti ancak ikisinden hangisinin eleştirisi daha ağır derseniz Ebert'in daha ağır konuştuğunu söyleyebilirim: Ebert hakaretin içine "tarih" kavramını da katmakta (gelmiş geçmiş en kötü film) ve sülelaye küfür etmektedir.)<br /><br />Sonra bir bakıyorsunuz, Brown Bunny'e Cannes'ın en kötü filmi diyenler Thalluri'nin 2:37'sini yere göğe sığdıramıyorlar. Neden? Kötü olarak benimsenen bir filmin, "aslında neden kötü olmayabileceğine" dair bazı argümanlar yaptık. İyi olarak benimsenen bir filmin neden iyi olmayabileceğine dair de akıl yürütmeli miyiz? Hayır... Bunun yerine değişik bir şey yapacak ve "iyi" bir filmi maymunun gtüne sokacağız:<br /><br />1. Bu filmin Cannes'da gösterilmiş olmasının tek nedeni yönetmenin o tarihte 22 yaşında olmasıdır. Festival yöneticileri ve eleştirmenler, bu işteki yeteneklerine dünyanın şakşak tutmasına neden olacak bazı keşifler yapmak, bazı kanıtlar sunmak arzusundadırlar. Bu nedenle "adam olacak çocukları" ilk keşfeden olma arzusu ile yanıp tutuşurlar.<br />2. Film inanılmayacak biçimde monoton, tekdüze ve sıkıcıdır. Öylesine tekrara dayalı ve öylesine derinlikten yoksundur ki, son sahnede intihar eden çocuğun kimliği son derece önemsizdir. Bu nedenle o son sahne bir türlü bitmek bilmez.<br />3. Karakterlerin tamamı derinlikten yoksun, daha önce binlerce kez işlenmiş, işlenmekten yorgun, kalıp ve sığ karakterlerdir. Yönetmen, kendisi de genç olmasına rağmen, gençliğin sorunlarını, maskulen göründüğü halde içten içe gay olan çocuğun içsel çakışmalarının ötesine geçirmeyi başaramamıştır. Mum dibine ışık vermemektedir.<br /> <br />Alternatif olarak şöyle de denebilir: "Vay canına! Bu yaştaki bir yönetmenden beklenmeyecek bir başarı! Ne kadar da içten bir film!" <br /><br />Tam da bu nedenle böyle demiyor, ve maymunu, bir başka deyiş ile AHUDUDUYU tercih ediyorum.. Bir filmin başarısı ya da başarısızlığı, bir filmin gerçek değeri, yönetmenin yaşından, oyuncusunun sansasyon katsayısından, türünden, yapımcı şirketinin büyüklüğünden bağımsız, gerekiyorsa evet: son derece anarşist bir tonda kendini ifade edebilmelidir.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-8474533021985293685?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-66061902763815445982007-12-08T23:42:00.000+02:002007-12-09T01:05:20.391+02:00Eastern Promises (Sark Vaatleri) - David Cronenberg 2007 (9/10)<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/R1sjDagz2CI/AAAAAAAAAJQ/0hO9rLRR_Ig/s1600-h/Eastern_promises_poster.jpg"><img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/R1sjDagz2CI/AAAAAAAAAJQ/0hO9rLRR_Ig/s320/Eastern_promises_poster.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5141741941137070114" /></a><br />Farklı farklı insan var şu dünyada, her insanın da bir Cronenberg filmine gitmek için farklı sebepleri var. Benim için bu sebep, nasıl ki ana yüreği evladının başarısı karşısında haklı bir gurur duyar ve gözlerini ekrandan alamazsa (ana niye ekrandan gözünü alamıyor ki ya? bu cümlede bişey eksik) ben de aynı biçimde cronenberg her yeni film yaptığında benzer bir gururla sinemaya koşarım. Ne de olsa elimizde büyüdü. Vallahi abartmıyorum, Cronenberg cronenberg olduysa en büyük sebeplerinden biri benimdir, çok emeğim var üzerinde. Daha küçücüktü bu, seneee 70li yıllar, yok seks delisi yaptıran parazitler, yok kadının koltuk altındaki organizmalar falan diye sardırmaya yeni başlamıştı ki, bu çocuktan büyük adam olucak diye her hareketini izlemeye koyuldum. O günlerden bu günlere baya bir yol kat etti tabi. Body Horror'dan ve deformasyon korkusundan ayrılacağını ilkin "Spider" ile belli etti, akabinde de 2005'in en sıkı filmi olarak gördüğüm Şiddetin Tarihçesi geldi.<br /><br />Yine de her iki filmde de klasik Cronenberg temasına çok uygun bazı referans noktaları vardı. Spider'da silik bir doz halinde yayılan ve indirgenmiş tehditkar bir Cronenberg klasizmi, Şiddetin Tarihçesi'nde merdivendeki sevişme sahnesinde mahsur kalmıştı. Bu yeni filmde ise Cronenberg'in klasik anlatımından geriye sadece, Şiddetin Tarihçesi'nde de bolca görebildiğiniz, şiddet sahnelerindeki elini korkak alıştırmayan duruşu kalmış. Kötü olmuş diye mi söylüyorum? Hayır. Kesinlikle hayır. Cronenberg artık ne yapsa iyi yapabilecek kadar gözü açık ve pişmiş bir yönetmen.<br /><br />Söylemeden geçemem: Bir Cronenberg filmine gitmem için çok önemli bir ikinci neden daha: Howard Shore. Sinemadaki en büyük ikilileri gözünüzün önüne getirin. Lorel Hardiler, dean martin ceri levisler, metin akpınar zeki alasyalar neyse, Cronenberg ve Howard Shore da odur. Cronenberg'in ilk filminden beri filmlerinin müziklerini yapan Howard Shore, ne yazık ki BAZILARI korku filmlerini ve B sinemasını ciddiye almadığı için yeteneği anlaşılamamış bir deha olarak (tıpkı Cronenberg'in kendisi gibi) hep satır aralarında kalmıştır. Oysa misal bir BROOD'un ya da ÖLÜ İKİZLER'in film müzikleri birer senfoniden farksız şahaserlerdir. Bu adam basitçe film müziği bestelemekle yetinmez çünkü, filmin notalar ve sesler üzerindeki bir izdüşümünü yaratır. Başka, görüntüsel olmayan, yalnızca işitilen bir başka boyutta aynı filmi tekrardan çeker. BROOD'un ya da ÖLÜ İKİZLERİN açılış faslını geçerken adamın içi titrer. (o adam benim) Ne yazık ki Shore'u da çok geç fark ettiler. Akıllı bir adam olan Peter Jackson Yüzüklerin Efendisi'nin müziklerini Shore'a teslim edince oradan bir Oskar aldı da anca prim yapmaya başladı. Örneğin ŞİDDETİN TARİHÇESİ'nin o muazzam kapanış faslında Howard Shore'un müziği olmasa Cronenberg öylesine zor bir sahneyi nasıl atlatırdı düşünsenize. ŞARK VAATLERİNDE'de benzer bir sahne bulunuyor ve Cronenberg her zaman olduğu gibi yine Shore'undan yardım alıyor. Sinema tarihinin gerçekten en muazzam ve en uyumlu ikililerinden biri, çünkü Cronenberg anlatısı yüzeysel olmayan, boyutlu bir anlatıdır ve müzik onun anlatısına çok fazla şey katıyor.<br /><br />Bu film mekan, konu ve karakter açılımları açısından ne kadar çok Dirty Pretty Things filmine benziyor diye düşündüm hemen ki meğer her iki filmin senaristi de aynıymış: Steven Knight. Her iki filmde de senaryodan kaynaklanan yüksek ve düşük noktalar var. Bu filmde de senaryonun düşük ve yavan noktaları Naomi Watts karakteri üzerinde toplanıyor. Filmi sürükleyen ve öyküyü yaratıp götüren, asıl kahraman olması gereken Watts karakteri, dediğim gibi hareketleri ile olay akışını yaratan ve etkileyen bir karakter ama eksik bir karakter ve kesinlikle asıl kahraman olabileceği halde asıl kahraman o değil. Watts'ın tüm tehlikeleri göz ardı ederek olayları kendinden çıkarmasına sebep olan tek güdü, Watts'ın çocuğunu kaybetmiş olması nedeniyle yarım kalmış ve tatmin edilememiş analık içgüdüsüdür. Watts'dan görmeye alışık olduğumuz yüksek oyunculuk performansını göremediğimiz bir film olmuş, çünkü dediğim gibi karakteri tam geliştirilmemiş, biraz rivayetler üzerine kurulu yarım bir karakter. Bazı senaristler öykülerini kurarlarken bilerek bazı boşluklar yaratırlar ki olay oluşsun (futboldaki, kimse hata yapmasa gol olmaz olayı misali).<br /><br />Buna karşılık diğer tüm karakterlerde mükemmele yakın detay ve performanslar söz konusu. Özellikle Rus mafyasının prensi Krill'i oynayan Vincent Cassel'in gizli gay sunumu tek kelime ile muhteşem. Bildiğim kadarı ile hiçbiri Rus olmayan bu oyuncuların, konuşmaları da muhteşem.<br /><br />Sinemacı olmak isteyenlerin bu filmde bir sahneyi pür dikkat seyretmelerini isterim. Viggo Mortensen'in oynadığı Nikolai'nin hamamda Samyon'un aranjmanı neticesinde saldırıya uğramasından sonraki gün. Hamam sahnesi filmin en şiddet dolu sahnesi. Ancak şimdi öyküde eksik olan bir nokta var. Babası Samyon'un, gizliden aşık olduğu Nikolai'ye tuzak kurduğunu öğrenen Krill, babası ile bundan dolayı kavga etmeli, öykünün bekası açısından bir sürtüşme olmalıdır. Bu bir Türk dizisi olsa, hamam sahnesinden sonra baba oğul süper yakın planlar ve diş sıkıp masa devirmeler eşliğinde kavga ederken gösterilebilir. Ama bakın bu filmde nasıl olacak: Krill, hamam sahnesinden sonra yılbaşı partisi için balon şişirirken görülmektedir. Karşısına oturmuş olan küçük kız ona dün gece duyduğu bağırışlar hakkında soru sorar ve Samyon'la Krill'in kavga ettikleri, Krill'in küçük kızla konuştuğu bu sahnede ortaya çıkar. Bu, sakin bir sahnedir ve hamam sahnesinin ardından mükemmel gelir. Bununla birlikte Krill karakteri filmin başından beri hep kötü yönleriyle gösterilmiştir. Ancak filmin yaklaşan sonundaki Krill'in içindeki yumuşak özün ortaya çıkışına inanabilmemiz için bunun ipuçlarını görmeliyiz ki, Krill'in küçük kızla tatlı tatlı konuşması buna iyi bir hazırlıktır. Ayrıca: Balon şişirmek özünde gerilim dolu bir eylemdir (balon heran patlayabilir). Cronenberg bu sahnede, türk dizicileri gibi kolaya kaçıp kafalara yakın çekim yaparak olmayan atmosferi yapay yoldan şişirmez, balonlara yakın çekim yaparak gerilimi baki tutmayı tercih eder. <br /><br />Filmin sonu çok daha parlak olabilirdi. Kulaklarımın Howard Shore'a, gözlerimin ise Cronenberg'e alışık olmaları dolayısıyla müziğin ve atmosferin tavan yaptığı nehir kıyısındaki sahnede filmin bitmesini bekledim. Ama açıkçası, bitseydi bile birşeyler eksik kalacaktı. Ha bitmedi ama birşeyler eksik kalmadı mı derseniz, bitseydi daha iyiydi diyebilirim.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-6606190276381544598?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com5tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-15119783460216482872007-12-03T23:23:00.000+02:002007-12-04T00:30:32.966+02:00Lost Skeleton of The Cadavra - Larry Blamire 2001 (10/10)<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/R1R0Y3BUGRI/AAAAAAAAAJA/7gwxwDbIeIk/s1600-R/LostSkeletonofCadavra.JPG"><img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/R1R0Y3BUGRI/AAAAAAAAAJA/xS7IP6RoHkQ/s320/LostSkeletonofCadavra.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139861045171722514" /></a><br /><br />Fazla uzatmam, doğrudan konuya girerim. İşte arayıp da bulamadığınız, zaten arasanız da bulamayacağınız bir film. En iyi filmler hiçbir zaman normal yollardan sahip olmayacaklarınızdır zaten. Bu filmi de normal şartlar altında, suyun yüz derecede kaynadığı TC sınırları dahilindeki evinizde, normal, ahlaklı bir Türk gencinden beklenen kanallardan edinemezsiniz. <br /><br />50'lerin düşük bütçeli bilim kurgu korku filmlerine bir mezarlık ziyareti niteliğinde tasarlanmış olan bu film, kepazelik düzeyi ile o filmlerin kemiklerini bile mezarlarında titretecek azamete sahip. Ed wood'a bile mezarında takla attıracak bu filmde hiçbir masrafa katlanılmamış. Yemek sahnesinde bile yemek pişirilmiyor, öyle ki bilim adamı, karısına yemek yiyelim diyor, akabinde mideyi oğuşturup "ooo yemek çok güzeldi datlım" derken görülüyor. Ama dur bi saniye ya, uzay gemisinin kapısı var filmde. bu amaçla kullandıkları bahçedeki tuvaletin kapısına kapladıkları alüminyum folyoya baya para gitmiştir.. nerden baksan beşş metrekare.<br /><br />kısaca konuyu aktarmak gerekirse başarılabileceğinden emin değilim. bir bilim adamı, elinde mikroskop, wattmetre, yanında karısı, dünyaya düşmüş bir meteoru bulmak için ormana gidiyorlar. wattmetre ile meteoru çıtır çıtır arayan bilim adamı, mikroskopla da daşı inceliyor ve müjdeli haberi karısına veriyor: "dünyanın otuz yıllık ATMOSFERYUM ihtiyacını karşılayacak meteoru buldum". VARAN BİR.(atmosferyuma gerçekten çok ihtiyaç var, açılın biraz nefes alamıyorum şimdiden :)O esnada, Kro-Bar ve Lattis isimli uzaylı bir karı koca zuzay gemileri ile aynı ormana zorunlu iniş yapmış bulunmaktalar. Gemiyi kaldıracaklar kaldırmasına ama iki adet problem mevcut: birincisi, korkunç bir yaratık olan mutantları iniş esnasına kafesinden kaçmışmış ve ayrıca geminin yakıt olarak ATMOSFERYUMA ihtiyacı varmış. VARAN İKİ. Bitti mi. Bitmedi. Yine aynı esnada, adı ve sıfatı batasıca başka bir bilimadamı olan doktor fleming, hasta emellerini hayata geçirmek için ormanı arşınlamakta. doktor fleming her küçükken tacize uğramış bilimadamı gibi tek bir amaç etrafında dolanmaktadır: dünyayı ele geçirmek. dünyayı ele geçirmek için bu muazzam yapıma adını da veren KADAVRANIN KAYIP İSKELETİNİ arayan fleming, aradığı iskeleti bir mağarada örtüsünün altında kestirirken bulur. (ayağa kalktığı zaman takur tukur dolaşıp (diğerleri taşıyolar iskeleti, iskelet yürüyor sanmadınız herhalde) bağıra çağıra konuşmaktan başka birşey yapmayan bu iskeletin dünyayı ele geçirmekteki katkısını tam anlamadım ama olsun..) iskelet ise hayata dönebilmek için bir girdiye ihtiyaç duymaktadır ve bu girdi ATMOSFERYUMDAN başka bişi değildir elbette. Nereden bulacam ben atmosferyumu nidalarına iskeletten bir yanıt alamayan fleming, kafayı mağaradan dışarı uzattığında mikroskopla meteoru inceleyen biliminsanını, gayretkar karısına atmosferyum mücdesini verirken görür. bu harika kuruluş faslının ardından film, tüm bu karakterlerin bir araya geldiği, iskeletin ara sıra yattığı yerden müdahil olduğu mükemmel sohbet, yemek, dans ve fasıl alaylarıyla vücuda gelmeye devam eder. kra-bar ve lattis insan kılığına girerek (üstlerindeki elbiseleri değiştirerek tam olarak) atmosferyumu alabilmek için bilimadamı ve canhıraş karısının evlerine sızarlar. hasta ruh fleming de aynı biçimde sızar ama önce "kimse kendisinden şüphelenmesin" (sap şüphesi) diye, zuzaylı çiftin gerilerinde bıraktıkları kılık değiştirici aletlen ormandaki sincaplardan kendisine bir eş yapar ve kısa bir süre düşündükten sonra bu bayana ANİMALA adını vermeye karar verir. Animalanın da olaya dahil olmasıyla, özellikle kalabalık yemek ve sohbet sahnelerinde izleyen kişilerin tırnaklarını yemek ve gülerken koltuktan düşmek arasında gidip gelen tepkiler vermelerine sebep olan bazı geniş frekanslı anlar yaşanmaktadır. <br /><br />evet.. kısaca anlatılamıyormuş. anlatılmaz yaşanılır: LOST SKELETON OF THE CADAVRA.<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/R1SDZXBUGSI/AAAAAAAAAJI/N9JqWJ7RMIo/s1600-R/lostskeletonofcadavra1.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/R1SDZXBUGSI/AAAAAAAAAJI/fscZRQux1EQ/s320/lostskeletonofcadavra1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139877546436073762" /></a><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-1511978346021648287?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com2tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-76004264955494745862007-09-11T14:57:00.000+03:002007-09-11T17:00:40.771+03:00Pink Flamingos (Pembe Flamingolar) - John Waters 1972Akıl var, mantık var. Ama diyelim ki bir an için olmadı. Tam da o anda evimin kapısı çaldı. Kapıda bir amca, yanında süklüm püklüm bir tıfıl. Amca diyor ki: "Bizimki holivud tutkunudur, eti senin kemiği benim, evladım al şunu da ufkunu bir açıver". O tıfıl tipe çok gıcık olduğum için (çünkü en nefret ettiğim nefret türü acımayla karışık olan nefrettir; bir türlü yeterince nefret olmaz, hep öyle pis uyuşuk yapışkan bir his) daha tıfılı içeri alıp kapıyı kapatmadan elimi atacağım arşivdeki ilk üç film herhalde şunlar olur: <a href="http://www.korkufilmleri.net/?p=199">Nekromantik</a>, <a href="http://www.korkufilmleri.net/?p=211">Naked Blood</a> ve Pink Flamingos!!! Pink Flamingos, nam-ı diğer, Kötü Zevkin Oyun Bahçesi.<br /><br /><a href="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RuaE72mhOLI/AAAAAAAAAGM/GxpvIcRxIs8/s1600-h/divine.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5108916991102630066" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RuaE72mhOLI/AAAAAAAAAGM/GxpvIcRxIs8/s320/divine.jpg" border="0" /></a>Pink Flamingos, kedinin yayınlayamayacağı ciğeri mundar etmesi üzerine yakın zamanlarda güzel bir örnek teşkil etmiştir. Memleketimin en cabbarceval, en döve döve sanatsever TV si cenebece, bu filmi yılbaşında yayınladığını idda etmiştir, ama giriş faslında kapıda bıraktığımız akıl ve mantığı şu anda tekrar kuşanırsak böyle birşey olamayacağı çok açıktır. Hangi TV kanalı, tavukların becerildiği, taze sıçılmış köpek boku yendiği, kıç deliği ile karaoke yapıldığı bir filmi, Femili Gay cızgı filmi RTUK'den uyarı almış iken yayınlama gafletinde bulunabilir ki? Olsa olsa cenebece, sansür tanrısı dükkanın bereketini kaçırmasın diye yılın başında bir kurban keseyim demiş ve pembe pembe flamingocukları kesivermiştir. Bu tam döve döve sanatseverlik değildir de, bakın sanat olayında bir numarayım şovenizmi değildir de nedir??? Döve döve sempatizm, vura vura ben sizin bacinizm değildir de nedir??? Sorarım.<br /><br />Film, holivud tipindeki izleyici için tam bir dayak tufanıdır. Holivudun dayattığı ve onlarca yıldır bitmek tükenmek bilmeden kaşık kaşık vererek kitleleri bağımlısı haline getirdiği iyiliği, güzelliği, güzel ahlakı, süper erdemi, iyi insanı, aile sevincini, yaşama böceğini zırnık koklatmaz. Tüm bu ihtiyaç duyulan maddeler, birer yetmezlik seviyesinde filmin sonuna kadar holivud bağımlısını tiril tiril titretecektir. Filmin yapmak istediği, holividun aksine pembe flamingoları göstermek değil, onların otopsisini yapmaktır! Süpermarketten iki tane 2 dolarlık plastik pembe flamingo alıp sefil bahçesine dikiveren (sims'den biliyorum öyle yapıyolar) her obez ve estetik fakiri amerikalı nasıl o anda "çok güzel oldu be" diye düşünebilme hakkını kendinde buluyorsa aynı biçimde gerçek bir öyküye ihtiyaç duymadan ya da herhangi bir rahatsızlık hissetmeden, şüphe duymadan, fazlasını aramadan, tüm ömrü boyunca holivud tipi bir üretimi kalıp kalıp tükebilmektedir. Filmle dövülmek istenen kişi de söz konusu hazırlopçu, beğeni ve seçme fakiri tüketim neferidir. Bu nedenle Pembe Flamingo güzel isim.<br /><br />Divine adındaki yukarıdaki şekilde görülen obez travesti, yumurta manyağı annesi Edie, tam bir çatlak olan oğlu Crackers, ve röntgenci dava arkadaşı Cotton ile birlikte bir karavanda yaşamaktadır. Yerel gazetelerin "Dünyanın En İğrenç" insanı olarak tanımadıkları ve meşhur ettikleri Divine gerçekten de bu yakıştırmanın hakkını verir gibidir. Ancak Connie ve Raymond Marble çifti aynı kanıda değildirler. Onlara göre, yıllardır binbir mücadele ve emek ile yılmadan ilkokullarda uyuşturucu pazarladıkları, genç kızları kaçırıp hamile bırakıp, çocuklarını lezbiyen çiftlere sattıkları, porno işinde bir marka ve cinsel sapıklıkta doktora sahibi oldukları için bu sıfatı kendileri hakketmektedirler. Sıfatı almak için herşeyi yapmaya hazırdırlar. İşe Divine'a hediye paketi yapılmış bir adet bok göndermekle başlarlar. Bu bir savaşın başlangıcıdır!<br /><br />Film sadece, holivud zevkine yönelik hazırlanmış bir komplo ve zevksizlik abidesi olmakla <a href="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/Ruac-WmhONI/AAAAAAAAAGc/jxnO048MSQM/s1600-h/pink-flamingo.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5108943422331369682" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/Ruac-WmhONI/AAAAAAAAAGc/jxnO048MSQM/s320/pink-flamingo.jpg" border="0" /></a>yetinmez. Toplumsal çürümeyi finanse eden ve güden medyaya yönelik de bir eleştiridir. Medyanın, toplumun saf ve arıtılmamış isteklerinin, beklentilerinin güdücüsü olduğu düşünüldüğünde, bu film aynı zamanda topluma ve iki yüzlülüğüne yönelik bir eleştiridir. Toplumun tabloid medyada her gün tutkuyla tükettiği üçüncü sayfa haberleri benzeri kalitesiz bilgi girdisine yönelik duyduğu ihtiyaçla belli ettiği yağmacı karakteri ile bir şekilde dengelemeyi başardığı yüksek erdemlere ve estetiğe dayalı tepeden inmeci-öğrenilen karakteri arasındaki ikiyüzlü gidiş gelişlerine yönelik olan bir eleştiri. İstediğin gerçekten rezillik ise izleyici, işte önümüzdeki 100 dakikada bunu sana doyasıya vereceğim der. Kafasını ilk çeviren kaybedecektir. Divine'ın filmin sonunda zor da olsa taze sıçılmış köpek bokunu kusmadan yiyebilmesi maçın berabere bitmesi için yeter skordur. Film kazanır demiyorum bakın, çünkü bu bir meydan okumadır. Ancak küçük olan büyük olana meydan okur. Asıl büyük mide bulandırıcı, kapitalist toplumun tüketici ve yağmacı, sığ karakteridir.<br /><br />Tıfıl, bu filme nasıl reaksiyon gösterir açıkçası tam bilmiyorum. Deneyip göreceğiz. Çok sıkılması, bazı sahnelerde şok olması muhtemeldir. Pink Flamingos, 12.000 dolar bütçeyle çekilmiş, amatör oyuncuların gerilla tarzında oynadıkları acaip, çok anarşist bir film. Yumurta yiyen kadın Edie rolündeki Edith Massey ve elbette Divine, hipnotik biçimde izleyicinin aklını alıyorlar! Filmdeki diyaloglar da aynı biçimde tutkulu bir hipnotizmanın ağaç gölgesinde dolanıyolar. Özellikle Divine ve oğlu Crackers'ın Marbles malikanesini basıp evi baştan aşağı yaladıkları sahneye bayılıyorum. Bu bana yatılı okulda yaptığımız, tatlıma tüküreyim de kimse yemesin eylemini anımsatıyor. Şunu da not etmeden geçemeyeceğim ki, işittiğim en güzel soundtracklerden biri Pink Flamingos üzerinde mevcut. İnanmazsanız bakın!<br /><br />Mektubuma burada son verirken, kalbinden temiz bu sayfayı Pink Flamingos'dan seçtiğim aşağıdaki satırlar ile pisletiyorum. Sevgiler.<br /><br /><em>Oh, I love you Raymond. I love you more than anything in this whole world. I love you more than my own filthiness, more than my own hair color. Oh God, I love you more than the sound of bones breaking, the sound of death rattle - even more than the sound of my own shit do I love you, Raymond.</em><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-7600426495549474586?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com4tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-74979530589518027782007-08-03T12:48:00.000+03:002007-08-03T15:46:56.082+03:00Black Snake Moan (Kara Yılan Inliyor) - Craig Brewer 2006 (8/10)<a href="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RrL6e3jOhbI/AAAAAAAAAF0/b1_Zq4GwVwY/s1600-h/blacksnakemoanposter.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5094409536724174258" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RrL6e3jOhbI/AAAAAAAAAF0/b1_Zq4GwVwY/s320/blacksnakemoanposter.jpg" border="0" /></a> Gaspar Noe mi, Sam Peckinpah mı, yoksa Stanley Kubrick mi daha misojinisttir diye tartışaduralım, vizyonda öyle bir film var ki bu üçlüden birinin yorumunu taşısa bu tartışmayı sonsuza dek bitirirdi. Kara Yılan İnliyor (Black Snake Moan), afişine, reklamlarına, fragmanına, öyküsünün ana hatlarına baktığınızda "kadın düşmanlığı" etrafında buram buram yabancılık kokan bir filmmiş izlenimi veriyor. Adamımız Samuel Jackson, minimini Christina Ricci'yi yaratık gibi zincirlerle bağlamış, kızcağız halinden memnun görünüyor. Ama aslında filmin kadın düşmanlığı ile alakası yok.<br /><br />Misojinizmin ötesinde en tepede saydığım üç önemli yönetmenin işleriyle buradaki iş arasında illa ki bir karşılaştırma yaparsak varacağımız sonuç olsa olsa Author Yönetmen olmakla olmamak arasındaki, anlatıya dayalı farklılıklar olur. Bir author yönetmenin, sunduğu anlatı içerisinde, biz izleyicilere "aceba misojinist mi?" diye düşündürebilen "gizli gündemleri", izleyiciyi arayışa ve düşünmeye iten silik hatları, tehlikeli olmayı başarabilen bir felsefesi olur. Oysa ki kara yılan inliyor'da hiçbir belirsizlik ya da tehditkar felsefe yok. Bu film gerçekten de çok ilginç ve bence mutlaka izlenmesi gereken bir film; ancak ondan gizli emareler, kadın düşmanlığı ile ilgili alt anlamlar vs beklememek lazım. Yönetmen Craig Brewer öyküsünü Holywood tarzı bir insancıllık, bir ilahi sevecenlik, bir tanrıseverlik, bir "hepimiz kardeşiz" misyonu altında güzel güzel, uysal uysal anlatmış. Bir author yönetmen çok daha dar çerçevedeki bir senaryoda fırtınalar koparabilecek rüzgara sahipken, neredeyse bir okyanus kadar geniş olan bu filmin senaryosunun üzerinde ise efil efil meltemler esiyor.<br /><br />Amerika'nın güneyindeki küçük bir kasabada çiftçilikle uğraşan Lazarus (Samuel L.Jackson) eşi tarafından başka bir adam için terk edilmiştir. Lazarus tanrı inancı çok güçlü bir adamdır ve bu aldatılma ve terk edilme dolayısıyla çok kızgındır. Onun kitabında aşk, incelik vb kavramlar kalmamıştır. Bir zamanlar gitarı ağlatan parmakları (kimbilir eşinin sevgisini de belki böyle kazanmıştı) artık toprakla uğraşmaktan nasırlaşmış, kalbi sertleşmiş, yıllardır gitarını eline bile almamıştır.<br /><br />Diğer yanda ise Rae (Christina Ricci), aynı kasabada yaşamasına rağmen, Lazarus ile kıyaslandığında başka bir gezegende yaşayan bir yaratık gibidir. Beyazdır, sex, drugs ve rocknroll içinde savrulup durmaktadır. Dahası, ilk defa yeraltı edebiyatının ünlü yazarı Chuck Palahniuk'in Tıkanma (Choke) romanı sayesinde varlığından haberdar olduğum bir hastalığın pençesindedir: Seks Hastalığı. Kızımızın durumu en iyi şu kelime ile özetlenebilir: SEXORCIST. Ricci içinde şeytan varmış gibi, belirsiz periyodlarla gelip giden ve engelleyemediği bir seks yapma isteğine sahiptir. Rae'nin üstüne üstlük ABD ordusunda görev yapan ve dolayısıyla kasabadan uzakta bulunan çok sevdiği bir erkek arkadaşı da (Justin Timberlake) vardır.<br />Rae bir gece öldürülesiye dayak yedikten sonra, Lazarus'un çiftliğinin yakınlarında çöp gibi atılır. Lazarus da onu evine getirir ve kutsal bir görevmiş gibi bakmaya, tedavi etmeye başlar. Ancak kızın, sexorcist durumları karşısında Lazarus, çareyi onu belinden zincirlemekte bulur. Diğer yandan hastalıklı bir takıntıyla onun iyileştikten sonra gitmesine de izin vermez. Her ikisi de bu zorunlu beraberlik nedeniyle değişmeye başlarlar. Kız, yalandan bir iki kere "bırak beni" diye çığırsa da o da aslında zincirlenmiş olmaktan "tuhaf" bir biçimde mutludur.<br /><br />Şimdi yukarıdaki öyküye bakınca bu filmdeki cinsiyetler ve yaşamlar çatışması üzerinde olabilecek farklı derinlikte milyon tane olasılık akla geliyor. Zincirlenen aslında kimdir? Gerçekte kız mı yoksa adam mı zincirlenmiştir? Lazarus'un tanrı inancı aslında o zamana kadar lafta mıdır? Ve ancak kalbinde sevecenliğe yer açtığı ve nefsini arındırdığı zaman tanrıyı bulacağını mı hissetmiştir? Aynı şeyleri kadın da hisetmiş midir? Kadının hiçbir zaman tadamadığı baba özlemi, Lazarus'un tanrı özlemine ne kadar paraleldir? Filmin temel sorunu, son derece geniş bir anlam alanına sahip olduğu halde, etkiyi ve tepkiyi tam olarak detaylandırıp sonlandırmadan en efil efil, en püfür püfür son mesajı kuşanmış olmasıdır.<br /><br />Bazı filmler bana senaryo itibarı ile, ortada yer alan tek ve çok güçlü bir sahne etrafında <a href="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RrL6rXjOhcI/AAAAAAAAAF8/yZ7SpgQ8abg/s1600-h/christina_ricci8.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5094409751472539074" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RrL6rXjOhcI/AAAAAAAAAF8/yZ7SpgQ8abg/s320/christina_ricci8.jpg" border="0" /></a>dokunarak örülmüş ve tamamlanmış gibi gelir. Örneğin masumiyet filmindeki, kırdaki Haluk Bilginer ve Güven Kıraç arasındaki diyalog sahnesi gibi. Kara Yılan İnliyor da bana bunu düşündürdü. Bu filmin odağında çok güçlü bir sahne var ve sanki tüm film de bu sahne etrafında dokunmuş, karakterler ve olaylar buradan başlanarak detaylandırılmış gibi. O sahne de Samuel Jackson'ın elinde elektro gitarı, dizlerini korkuyla sıkı sıkı kavramış Christina Ricci'ye "Kara Yılan Ağlıyor"'u söylediği sahne. Kulubenin dışında fırtına var, elektrikler gelip gelip gidiyor. Kızın sexorcism hayalleri kulubenin kapısına kadar gelmiş, korkudan sıkı sıkı sarılmış, "sakın çalmayı bırakma" diyor. Müthiş güçlü bir sahneydi ve çok iyi çekilmişti. Ayrıca başrol karakterleri de çok iyi detaylandırılmış ve temellendirilmişti. Filmin bana göre eksik noktaları biraz fazla uysal olması, Justin Timberlake'in oyunculuğu, bazı yan karakterlerin detaysızlıkları, kalıplaştırılmış ve zorlama anlamlarıydı (Peder gibi).<br /><br />Öte yandan ilginç konusuyla, Samuel Jackson ve Christina Ricci'nin mükemmel öyunculukları ile, blues müziğinin güzelliği ve seksiliği ile, odağındaki bahsettiğim o müthiş sahnesi ile; kesinlikle bu ölü yaz mevsiminde kaçırılmaması gereken bir film. İlgnç bir şeyi de not almadan geçemeyeceğim: Genelde TV kanallarının sinema programları suya sabuna dokunmayan programlardır. Hemen her filme kabul edilebilir seviyede bir not verip, konuyu anlatmakla yetinirler. Yalnız sanırım, Business Channel'ın sinema programını hazırlayan kişi bir bayan ve filmin mesajını yüzeysel boyutta çok ofansif algılamış olsa gerek ki, "sakın gitmeyin - çok kötü bir film" yorumunda bulunuluyor film tanıtılırken. TV'deki sinema programlarının bu tür yorumlarına alışık olmadığım için doğrusu çok şaşırdım. (DRM)<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-7497953058951802778?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-18874381049912107772007-07-26T18:45:00.000+03:002007-07-26T19:17:24.310+03:00Tetsuo (Tetsuo:The Iron Man) - Shinya Tsukamoto 1989 (8/10)<a href="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RqjDbnjOhTI/AAAAAAAAAE0/-_EoBfrSUV0/s1600-h/tetsuocover.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5091534257982965042" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RqjDbnjOhTI/AAAAAAAAAE0/-_EoBfrSUV0/s400/tetsuocover.jpg" border="0" /></a>Korku sinemasında "Body Horror" (Türkçe ne <a href="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RqjDMXjOhSI/AAAAAAAAAEs/0h4myaZXPa0/s1600-h/tetsuocover.jpg"></a>diyebilirim bilmiyorum: "Deformasyon Korkusu" bir seçenek olabilir) olarak nitelendirebileceğim alt türe ait önemli bir film Tetsuo. Deformasyon Korkusu, korku sinemasında en geç ortaya çıkmış olan temalardan biridir. Post modernizmin toplumlara ve kültürlere giderek daha fazla hakim olması ve endüstrileşmiş toplumdan post-endüstriyel topluma geçişle birlikte topluma bilinç düzeyinde hakim olan korkular da evrilir. Artık eskisi gibi, gotik sinemaya ait olan kalıplaşmış temalar (kurtadamlar, vampirler falan filan) korkutucu bulunmamaktadır. Özellikle 80'li yıllardan başlayarak bu türlerde yapılan filmlerin de zaten komedi, macera vb, salt korku dışı açılımları daha çok kurcaladıklarını görmekteyiz. Buna karşılık özellikle 60'ların sonu ve 70'lerde endüstriyel toplumlardaki toplumsal alt kültürler arasındaki artan sürtüşmeler ise slasher türünün ortaya çıkmasına neden olmuştur. 70'ler sonu ve daha çok 80'lerde ise nıspeten orijinal bir tür, "deformasyon korkusu" (body horror) olarak karşımıza çıkar. Bu tür, o zamana değin neredeyse hiç sorgulanmamış olan, ve tabiri yerindeyse "çantada keklik" olarak nitelenen bir bilinci (vücutsal bütünlük üzerine mantıksallık bilinci) sorgulamak suretiyle izleyiciyi korkutmayı hedefleyen, aynı zamanda da felsefi açılımları olan bir şok türüdür.<br /><br /><div><div>Giderek daha büyük bir hızla endüstileşen ve evrilen toplumlarda gözlemlenen mekanikleşme, insanın organik varoluşu ile sürekli bir zıtlaşma içerisindedir. Body Horror, bu zıtlaşma üzerinde anlatılar geliştirir. 70'lerde yine endüstrileşmeye bağlı olarak ortaya çıkmış olan Apokaliptik (Dünyanın Sonu) anlatım biçiminden, anlattığı öykülerin mikro düzeyde olması (birey düzeyindeki deformasyon korkusunu ele alması ile) nedeniyle ayrılır ve dolayısıyla daha az politiktir. Post endüstriyel ve post-modern kültürün ruhuna uygun, algı düzeyinde oldukça bireysel bir alt türdür. </div><div> </div><div><a href="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RqjEeHjOhUI/AAAAAAAAAE8/QDDx7I72WfU/s1600-h/fly04.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5091535400444265794" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RqjEeHjOhUI/AAAAAAAAAE8/QDDx7I72WfU/s200/fly04.jpg" border="0" /></a>Body Horror'ın şüphesiz en büyük ve önemli anlatıcısı David Cronenberg. Yönetmen 70'lerdeki ilk filmlerinden başlayarak, bu temada birçok filmi ardı ardına üretir. Shivers, Rabid, Brood, Scanners, Videodrome, The Fly... Yine çok önemli bir başka "David" olan, David Lynch'in ilk filmi Eraserhead de endüstrileşme korkusu üzerinde yükselen bir body horror örneği olarak görülebilir. Jan Svankmajer ise stop-motion animasyon türünde dünyanın en başarılı yönetmenlerinden biridir ve özellikle korku anlatılarını animasyon türünde teslim ettiğini görürüz. Bu üç yönetmenin isimlerini belirtmek istedim; çünkü "Demir Adam Tetsuo" en iyi bu şekilde anlatılabilir: Bir Cronenberg anlatısının, David Lynch'in Eraserhead dünyasında Svankmajer tekniğinden yararlanarak anlatılması.</div><br /><a href="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RqjFa3jOhVI/AAAAAAAAAFE/HzyvWcRW_aU/s1600-h/david_lynch_-_eraserhead.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5091536444121318738" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RqjFa3jOhVI/AAAAAAAAAFE/HzyvWcRW_aU/s320/david_lynch_-_eraserhead.jpg" border="0" /></a> Tsukamoto'nun ilk uzun metrajı olan Tetsuo, <a href="http://www.youtube.com/watch?v=G6GPYaeAAQ4">bir "metal manyağını" izlediğimiz görüntülerle</a> açılır. Kişizat, çevreden topladığı metal parçalarını evine getirir. Daha sonra da keskin bir neşterle baldırını yararak, parçalardan birini kesikten içeri sokar. Daha sonra da bacağını sarıp, bu küçük modifikasyonun verdiği neşeyle sokağa koşmaya çıkar. (teknolojiye uygun vücutsal bir mükemmeleşme arzu edilmektedir). Ancak henüz daha iki adım gitmemişken bir araba tarafından ezilir. (Ya da belki de bu bir tür çiftleşme ve çoğalmadır) Öldüğünü düşünürüz ama daha sonra "çok başka bir <a href="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RqjF-3jOhWI/AAAAAAAAAFM/8JGTrYUiiZM/s1600-h/dialogue.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5091537062596609378" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RqjF-3jOhWI/AAAAAAAAAFM/8JGTrYUiiZM/s200/dialogue.jpg" border="0" /></a>imajla" intikam için geri dönecektir. Kendisinin ölümüne neden olmuş olan arabanın şöförü de bu farklı varoluş moduna, sanki bir virüse maruz kalmış gibi (ya da cinsel bir hastalık kapmış gibi?) geçer ve vücudundan metal parçaları çıkmaya başlar. Filmin sonu, bu yeni varoluş biçimini tüm dünyaya müjdeler niteliktedir ve Body Horror türünün bazı örneklerinde görülen apokaliptik bir dönüşümle de politikleşir. Dünyanın en ileri endüstriyel toplumlarından biri olan Japon toplumundaki modern korkuları ele alan ve bu anlamda literatür değeri de olan bir yapım olarak etiketleyebiliriz filmi.<br /><br /><br /><div>Tetsuo çok çok düşük bir bütçeyle çekilmiş siyah beyaz bir yapım. Ancak katiyen çiğ değil. <a href="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RqjGTXjOhXI/AAAAAAAAAFU/ty4BBY7OK9k/s1600-h/tetsuo.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5091537414783927666" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RqjGTXjOhXI/AAAAAAAAAFU/ty4BBY7OK9k/s320/tetsuo.jpg" border="0" /></a>Sinematografi çok başarılı. Steady cam ve sabit kameranın birlikte kullandıldığı filmde, steady ve sabit arasındaki geçişler dikkat çekici. Özellikle montaj çok incelikle ve düzgün yapılmış. Stop motion animasyon tekniği ve tasarımlardaki sanatsal yaratıcılık (kostüm ve set işçiliğini birlikte ele almalıyız) görmeye değer. Buna karşılık düşük bütçe özellikle kostümlerde, film siyah beyaz olmasına rağmen, kötü görüntülerin de ortaya çıkmasına neden oluyor. Müzik olarak endüstriyel rock kullanılmış ve filmle çok iyi bütünleşmiş. Tematik yoğunluk ve öyküye dayalı detay eksikliği ise 80 dakikalık süreye ve estetik güzelliğe rağmen bazı bölümlerde filmin sıkıcı olmasına neden olabiliyor. Tetsuo'nun yine Shinya Tsukamoto tarafından çekilmiş, 1992 tarihli Tetsuo: Body Hammer isimli bir devam filmi de var. </div><br /><div>David Lynch'in Eraserhead evreni, Jan Svankmajer animasyonunun tadı ve Cronenberg teması üzerindeki özgün mangavari sentezi ile Tetsuo korku sevenler için iyi bir arşivlik.</div></div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-1887438104991210777?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com3tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-24870836821140754922007-07-18T19:14:00.000+03:002007-07-18T19:24:41.599+03:00First Born ("Lohusalık Gerilimi" ya da "Balerinden Karı Olmaz) - Isaac Webb 2007 (5/10)<div><a href="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/Rp49ucTSqQI/AAAAAAAAAEc/ZWkuimBDi0s/s1600-h/b000kx0hfa.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5088572497055623426" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/Rp49ucTSqQI/AAAAAAAAAEc/ZWkuimBDi0s/s320/b000kx0hfa.jpg" border="0" /></a> Yepyeni bir film olan First Born, sinemalarımıza geldiği taktirde binlerce seyirciyi üzme potansiyeline sahip muazzam bir hayal kırıklığı. Film inanılmayacak bir biçimde sinema ile ilgili herkese, müthiş bir sinema dersi sunuyor. Ders şu: "Bir film hatasız bir biçimde yazılıp yönetildiğinde bile nasıl vasat-kötü-öldüresiye sıkıcı olabilir".<br /><br /><div>80'lerin ve kısmen 90'ların her daim plasede kalmış gizli sinema kraliçesi Elisabeth Shue özlenen endamını bu son filmiyle nihayet arz etmiş. Kendisi bu filmde bir balerin iken hamile kalan, sonrasında da evinin kadını olan ve en nihayetinde de lohusalık gerilimi içerisindeki bir taze anneyi canlandırıyor. Gerek filmin afişine baktığınızda, (afişin üzerinde satanik ibareler, canavarsı bir bebek suratı, ve "stay away from baby"- bebeden uzak dur yazısı yer alıyor : NE ALAKA??) gerekse de parça parça, dakika dakika izlediğinizde, filme hükmeden gerilimle ilgili kendinizi bir karar verememe durumu içerisinde buluyorsunuz. Gerçekten de, senaryo öyle bir yazılmış, izleyiciye o denli az bilgi aktarılmış ve aktarılan bilgi de öylesine çarpıtılmış ki, ortamdaki gerilimin neden kaynaklandığını anlayabilmek pek mümkün değil. Bu çocuk şeytanın çocuğu olabilir, bu bir ihtimal, bu evde bir hayalet olabilir bu da başka bir ihtimal, koca bir psikopat olabilir, bu bir kült ve şeytani ritüellerle ilgili olabilir, büyücülük söz konusu olabilir, bir başkası psikopat katil olabilir, hatta Elisabeth Shue'nun yeni doğmuş bebesiyle birlikte bir başına yaşadıkları söz konusu evde bir yaratık bile dolanıyor olabilir. Bütün bu olasılıkları film boyunca düşünür, yavaşça (gerçekten çok yavaşça) tüketirken ve hepsi teker teker fos çıkarken, sonunda geriye tek bir gerçek kalıyor: Bu bir lohusalık gerilimidir.<br /></div><div><a href="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/Rp4-OcTSqRI/AAAAAAAAAEk/jO76vEwoA3k/s1600-h/balerina.gif"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5088573046811437330" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/Rp4-OcTSqRI/AAAAAAAAAEk/jO76vEwoA3k/s200/balerina.gif" border="0" /></a>Lohusanın gerilim, pimpirik, korku, sebepsiz öfke ve nefret, ölüm korkusu vs dolu dünyası konuyla ilgili herkese (ne! kime!) balyoz gibi aktarılıyor. Bu filmi izleyen genç bayanlar çocuk sahibi olmadan önce on kere daha düşünecekler. Filmin özellikle orta yaş üstü, ve daha çok da çocuk sahibi olmuş bayanlar tarafından sevileceğini tahmin ediyorum, ama geri kalanlar için nasıl bir eziyet olduğunu anlatmaya kelimeler pek yetmiyor. Erkekler için ise filmin en önemli çıkarımı lohusalığın öküzboğan dünyasına bir giriş sağlaması ve balerin kısmından neden eş olmayacağı noktasındaki yerinde tahlil ve saptamalardır. Lohusa bünyesinde hali hazırda zaten bol miktarda bulunan öz-gerilim, pimpirik, nedensizlik vs gibi karakteristikler balerin kişisinde de hat safhada bulunduğundan ortaya mandabayıltan bir bunalım ve daralım etkisi çıkıyor. </div><br /><div>Yönetmen ve aynı zamanda senarist olan Webb, gerçekten filmini çok iyi yazmış ve yönetmiş. En azından oldukça farklı yönlere hareket kapasitesine sahip, sürekli devam eden bir gerilim tınısını tutturmayı başarmış. Ama yine de film insanın içini bayıltıyor, çünkü pratik olarak aslında bahsettiği şey, yarattığı hareket kapasitesi ile karşılaştırıldığında çok silik bir şey. Neredeyse insanda hiçbirşey hakkında birbuçuk saatlik bir film seyrettiği hissi uyanıyor. Aklı başında olan tüm erkeklerin bu filmden uzak durmalarını tavsiye ederim. Filmin sadece orta yaş üstü kadınlara göre olduğunu ve özellikle ev kadınları tarafından sevilme olasılığı olabileceğini düşünüyorum. Bu filmi sevenler <a href="http://filmseyretmefabrikasi.blogspot.com/2006/12/hotel-oteldeki-sr-jessica-hausner-2004.html">Oteldeki Sır </a>filmini de deneyebilirler. (GRM) </div></div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-2487083682114075492?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com3tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-32419537632870600352007-07-18T16:00:00.000+03:002007-07-18T16:30:53.118+03:00Dead Silence - James Wan 2007 (6/10)<a href="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/Rp4P38TSqOI/AAAAAAAAAEM/pQOS_ZV5298/s1600-h/deadsilence.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5088522082729502946" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/Rp4P38TSqOI/AAAAAAAAAEM/pQOS_ZV5298/s320/deadsilence.jpg" border="0" /></a> Henüz vizyona girmemiş olan bu korku filminin altında James Wan imzası görüyoruz. James Wan, bilindiği üzere Saw serisinin yaratıcısı ve ilk Saw'ın yönetmeni. Dead Silence da onun ikinci uzun metraj filmi ve yazın eli yüzü düzgün yeni korku filmlerinden bir tanesi. Filmin afişine bakıp Çaki ile bir alakası olduğunu düşünür iseniz yanılırsanız, çakiyle amca, hala, akraba, erkan düzeyinde; hiçbir alakası yok.<br /><br /><div>Bu filmle şunu fark ettim ki James Wan denen bu Malezyalı yeni yetme, tahta kuklalardan feci halde tırsıyor. Saw serisinde de Jigsaw'ı temsilen ekranı dolduran spiral yanaklı tipitip, sonuçta başlı başına bir kuklaydı. (Adı da Billy idi galiba). Bu filmde de yine başrollerde Billy isimli bir vantrolog kuklasını görüyoruz. Sanırım Wan küçükken bu Çaki olayına fazla maruz kalmış, Billy isimli bir hayali kahraman geliştirip ona sığınmış, şimdi de bu işin ceremesinden para kazanıyor. </div><br /><div></div><div>Açık söylemek gerekirse bu vantrolog kuklalarından her zaman korkmuşumdur. Hatta palyaçolardan korktuğumdan bile çok. Komik desen değil, sevimli desen değil, tıpkı palyançolar gibi ne idüğü belirsiz, güvenilmez tekinsiz tiplerdir bu kuklalar. Zaten bizim ülkemizde de bunlardan hiç yetişmez, mendebur bir türdür. Palyançolar üzerine korku sinemasında çok yazılmıştır ama bu kukla meselesi biraz öksüz kalmıştır hep. James Wan da bu alanda korku sinemasında var olan bir boşluğu doldurarak konunun üzerine gitmiş de gitmiş.</div><br /><div>Film Saw'da olduğu gibi zekice sayılabilecek bir sonla kapanan, izlenebilir, çok klasik bir hayalet öyküsü kalıbı sunuyor izleyicilere. Yeni evli bir çift, evlerinin kapısında bir gece, paket içerisinde Billy isimli nursuz suratlı bir kukla bulurlar. Aynı gece karısı dili koparılarak öldürülen Ryan, (Jamie Ashen) bu cinayetin sırrını araştırmak için baba ocağına geri döner, beraberinde "Billy" ile. Ryan'dan şüphelenen bir detektif de (Donnie Wahlberg) onun peşi sıra gider. Ama her ikisinin de karşı koyabileceğinden çok daha büyük bir güç onları beklemektedir. </div><div><a href="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/Rp4QY8TSqPI/AAAAAAAAAEU/Obwy5KnQ6bU/s1600-h/deadsilence1.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5088522649665186034" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" height="303" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/Rp4QY8TSqPI/AAAAAAAAAEU/Obwy5KnQ6bU/s320/deadsilence1.jpg" width="219" border="0" /></a><br />Film nokta nokta yükselen bir gerilim atmosferine sahip. Ancak öykü çok klasik olduğu için sürekli olarak etkileyici olmayı başaramıyor. Filmde, iyi korku filmi izleyicisinin çok çabuk fark edebileceği derin bir kontrast mevcut. Bu kontrast, öykünün yönetmen tarafından dinamik bir formatta anlatılması ve altyapıyı oluşturan senaryonun klasikliği arasında oluşuyor ve izleyicide bitmek bilmeyen "bir sürpriz dönüş - twist" beklentisi oluşturuyor. Anlatım daha çok bir TV dizisi kurgusunu akla getiriyor; filmin kurgusu daha çok "Masters of Horror" TV dizisi serisinin izlediğim bazı bölümlerindeki kurguları çağrıştırıyor. Olaylar ve sahnelerin akışı hızlı bir süreçte gelişir gibi görünürken, aslında çok da fazla yol kat edilmemiş oluyor, çünkü senaryo sanki bir TV dizisi biçiminde sunuluyor. Bir yenilik getirmeyen benzer öykü parçaları, benzer gerilim unsurları, benzer sahneler aralıklarla tekrar tekrar ziyaret ediliyor. Bu sanki bir masa tenisi maçı izlemek gibi; twist beklentisi de işte bu nedenle ortaya çıkıyor, monoton frekansın bir yerde kırılmasını bekliyorsunuz, akıl dolu birşey olmasını. Çünkü sürekli olarak Lostwari bir bilgi bombardımanı görsel olarak, benzeşik gerilim unsurları üzerinden veriliyor. Sonunda birşey oluyor gerçekten ama bunun beklentinizle ve öykünün temel akışıyla çok da fazla ilgisi bulunmuyor.</div><br /><div></div><div>Ama bu TV formatı biçimi, her ne amaçla kullanılmış olursa olsun, bende James Wan'ın burada biraz hile yaptığı hissini uyandırdı. Filmi iyi ve sarsıcı bir sonla bitirmek için filmin genel düzeyini bilerek indirgemiş ve izleyici bilincini uyuşturmaya çalışmış gibi görünüyor. Büyük bir sorunun önemli cevabını arama vaadiyle açılan film, sonrasında gerilimli olduğu yadsınamayacak, ancak monoton bir frekansa indirgenmiş olan bir TV showuna dönüşüyor. Dolayısıyla bu hile neticesinde kesinlikle kötü olmayan, ancak kanımca yeterince de iyi olamayan bir korku filmi ortaya çıkıyor. Korku filmi severler için yine de görülmesi keyifli olabilecek bir seyirlik. (KRK GRM)</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-3241953763287060035?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-69268619855749911152007-07-18T14:11:00.000+03:002007-07-18T16:32:33.918+03:00Hills Have Eyes II (Tepenin Gozleri 2) - Martin Weisz 2007 (3/10)<a href="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/Rp312cTSqNI/AAAAAAAAAEE/QLq2ic8Kn4M/s1600-h/potatoes.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5088493469657376978" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/Rp312cTSqNI/AAAAAAAAAEE/QLq2ic8Kn4M/s320/potatoes.jpg" border="0" /></a> 1980'ler Amerikan sinemasında bir trend vardı. Eğer bir film başarılı olursa ve beğenilirse, devamı da sürüden ayrılmama psikolojisi ile, hemen aynı formatta çekilirdi. Böylece bir sürü birbirine benzer film olurdu ama aynı zamanda amiyane bir bilişim teknolojisi terimi karşlığı da bulunan (çalışan sisteme dokunma arkadaş) bu devam mantığı ile başarısız filmler yapma riski atlatılmış, altın yumurtlayan tavuk kesilmemiş olunurdu. <div><br />Kendi adıma Hills Have Eyes serisini sevdiğimi söyleyebilirim. Alexander Aja'nın çektiği tekrarı da oldukça başarılı bulmuştum. Ancak Hills Have Eyes 2 için aynı şeyi söyleyemem. Bu film daha çok korku sinemasında şekilsel ve söylemsiz bir yaklaşımı, tabiri yerindeyse korku pornografisini ve istismarı çağrıştırıyor. Bu defa radyasyondan yamulmuş hilkat garübelerinin karşısına tam teçhizatlı fakat fazlacana sarsak ve sersem bir grup Amerikan askeri çıkıyor. Ölmek nedir bilmeyen bu garübeleri öldürmek için de eldeki tüm kazmayla göz çıkarma, kürekle bağırsak oyma teknolojisini kullanmak zorunda kalıyorlar ki bu da korku sinemasında benim lügatımda pornagrafiye eşdeğer. İlk filmdeki (bir önceki Aja yorumundan bahsediyorum) konuyu ve acımasız / tekinsiz duygu yoğunluğunu çıkar, onun yerine daha çok göz oymaca, kafa patlatmaca koy, al sana Hills Have Eyes 2. </div><br /><div>Askerler yaratıkların yaşadığı mağaraya girinceye kadar, filmin açık alanda geçen yarıdan fazlalık bölümü tam anlamıyla "çöp". Bir sürü gerzek Amerikan askeri, ağızlarını şişire şişire sersem ifadelerle faklı maklı söz sanatlarının en amaçsız örneklerinden şıftırtıyorlar. Oraya kadar 1 puan. Mağaraya girdikten sonra, "Decent"vari ambiyans ve azalan sarsak diyaloglar sebebiyle 3 puana kadar yükseliyor. Ama bu filmi sinemada izlemiş olsam herhalde kahrımdan ölürüm. Devam filmlerine giderken ince eleyip sık dokumakta sonsuz fayda var.</div><br /><div>Bu film için yapılabilecek en güzel benzetme şu olabilir: Alien ve Aliens. Aliens'a uygulanan basit devam formülünü: "gerilimi tasviye et yerine asker falan kullanıp bol bol ölüm ve aksiyon doldur" aynen uyguluyor ama sonuçta ortaya çıkan film ne Aliens gibi iyi bir aksiyon ne de ilk Tepenin Gözleri gibi iyi bir korku. C hiçbiri. (KRK GRM)</div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-6926861985574991115?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-42340140230491749852007-07-13T18:41:00.000+03:002007-07-18T16:34:26.594+03:00Onibaba - Shindo Kaneto 1964 (10/10)<a href="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RpefIsTSqHI/AAAAAAAAADU/O535_Gp1Hno/s1600-h/OnibabaCover.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5086709275818109042" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RpefIsTSqHI/AAAAAAAAADU/O535_Gp1Hno/s400/OnibabaCover.jpg" border="0" /></a>Kaneto'nun Onibaba filminden, <a href="http://filmseyretmefabrikasi.blogspot.com/2007/04/kwaidan-masaki-kobayashi-1965-910.html">Kwaidan</a>'ı yorumlarken söz etmiştim. Kwaidan ve Onibaba Japon korku sinemasının ilk birkaç örneği arasında gösterilebilir. Kwaidan'da olduğu gibi Onibaba'da da yine geleneksel bir Noh tiyatrosu öyküsü temel olarak kullanılmış. Ancak Kwaidan dört farklı öykünün işlendiği dört farklı kısa filmden oluşmaktaydı; Onibaba ise izleyicilere<br />tek ve konsantre bir öyküyü oldukça uzun sayılabilecek bir sürede sunuyor: 105 dakika.<br /><br /><br />Filmin Kwaidan'dan diğer farkları, Kwaidan'da görülebilen ve yapay sahne tasarımlarındaki dekor-renk kullanımı-sanat yönetimi başlıklarında kendini hissettiren üst düzey stilizasyon bu filmde yerini gerçekçi bir resmedişe bırakıyor. İkinci fark Onibaba'nın siyah beyaz olması. Bunun dışında öykünün temel motifi (Japon korku sinemasının da neredeyse temelini oluşturan "kaidan" - intikamcı ruh) bu filmde de mevcut. Ancak filmin tek hedefi böyle bir korku öykücüğünü folklorik bir genelgeçer cazibede aktarmak olmadığı için Kwaidan'dan önemli ölçüde<br />ayrışıyor: çünkü Kwaidan'ın aksine Onibaba'da filmi 105 dakika boyunca sürükleyen ve kaidan motifini gölgede bırakan etkileyici bir tez ve fikir mevcut.<br /><br /><br /><br />105 dakikalık süre ve Noh tiyatrosu tarzı bu geleneksel tek öykü bir araya geldiği zaman ortaya son derece yavaş akan bir film çıkıyor. Film, bir örümcek ağı gibi örülüyor; izleyici üzerinde kalan hafızası ise acı-ekşi bir örümcek zehiri gibi. Onibaba kelimesi Japonca'da "Şeytan Kadın" anlamına geliyor. Hal böyle olunca yine bir "Kyojo Mono" mu diye düşünüyoruz ancak o kadar basit değil. Çünkü shitei (yaratık) ve waki (insan) arasındaki sınır bu filmde hiç de net değil. Kwaidan'ı anlatırken Noh anlatısında oyunun iki karakter: shitei ve waki arasında geçtiğini söylemiştim. Shitei her zaman bir maske takardı, waki ise maskesizdi. Shitei oyunun sonunda maskesini açar ve bir şeytan mı, bir tanrı mı, yoksa bir kahraman mı olduğu belli olurdu. Oyun, bu ikisi arasındaki gerilim ve etkileşim üzerine kurulurdu ve shitei'nin gerçek kimliği oyununun türünü belirlerdi (korku, kahramanlık vs). Onibaba ise öylesine kışkırtıcı bir soru yaratıyor ki (insan nedir) Noh'un bu geleneksel ve güvenli insan-yaratık ayrımını, bu soruyu sormakta temel bir araç gibi kullanıyor. Bu anlamda Kwaidan'dan ve geleneksel Kaidan yaklaşımından çok çok farklı.<br /><br /><br /><br /><br /><br />Onibaba öyle bir tez ve tartışma üzerine kurulu ki, bu son derece basit Noh motifini başka bir boyuta taşıyor ve shitei ve waki'yi, insanı ve şeytanı tek bir vücutta birleştiriyor. Filmin senaryosunun temelini oluşturan o basit Noh motifi ise bu büyük birleşmenin gölgesinde kalıp, ufacık ve önemsiz bir ayrıntıya dönüşüyor. Hal böyleyken Onibaba'ya klasik anlamda bir korku filmi diyebilmek pek kolay değil. Çünkü burada korkutucu ve rahatsız edici olan filmin izleyici üzerinde uyandırdığı provakatif düşünceler.<br /><br /><br /><a href="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RpeoBsTSqMI/AAAAAAAAAD8/iQn3_RfjYLM/s1600-h/226_feature_350x180.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5086719051163674818" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RpeoBsTSqMI/AAAAAAAAAD8/iQn3_RfjYLM/s400/226_feature_350x180.jpg" border="0" /></a>Onibaba, sonu yokmuş gibi görünen, insan boyunu aşan otlar ve sazlıklardan oluşan bir dünyada geçiyor. Burası Japonya'da, isimsiz bir nehrin kıyısındaki sazlık ve otluk bir alan. Otlar sürekli rüzgar altında dalgalar gibi eğilip, bükülüyor ve dansediyorlar. İlk başta cennet gibi görünen bu mekan aslında tam tersine bir cehennem, bu danseden uzantıları da birer alev gibi okunabilir ki bu okuma çok da doğru olur. Çünkü yönetmen Kaneto, Onibaba'da dünyadaki cehennemi resmediyor. 14. Yüzyıl Japonyasında, elli yıl süren iç savaşın ilk yıllarındayız. Bu, bir çıkışı yokmuş gibi görünen çayır cehenneminin yalnızca iki sakini var: biri yaşlı, diğeri genç iki kadın. Erkekleri zorla savaşa alınmış olan bu iki kadın, (yaşlı olan genç olanın kaynanasıdır) açlıktan ölmemek için, çayırlığa sığınan yaralı ve yolunu yitirmiş samurayları öldürüp, zırhlarını ve silahlarını buğday karşılığı satmaktadırlar. Cesetleri ise çayırlığın ortasındaki derin bir çukura atarlar. Kadınlar bir an bile gülmezler, çünkü bu dünyada gülecek hiçbirşey yoktur.<br /><br /><br />Bu ikilinin mutsuzlukları, vaktiyle çayırlıkta yaşayan ve diğer erkekler ile birlikte savaşa alınmış olan "Hachi"'nin savaştan kaçarak çayırlığa dönmesi ile birlikte bozulur. Hachi yaşlı kadına oğlunun öldüğünü söyler. Hachi son derece güvenilmez, çıkarcı bir adamdır. Gelir gelmez genç kadına da göz koyar. Kadının kocasının gerçekten ölüp ölmediği bile değildir. Bir süre sonra genç kadın da, hayatında güzel olan hiçbirşey olmadığının bilinciyle ona yanaşmaya başlayacaktır. Bu yakınlaşmadan yaşlı kadın son derece rahatsız olur. Çünkü kızın Hachi'nin yanına taşınması durumunda tek başına samurayları öldürebilmesine olanak yoktur: bu da aç kalmak anlamına gelecektir. Ancak bu rahatsızlığın tek nedeni bu da değildir, çünkü yaşlı kadın Hachi'ye kendi vücudunu teklif ettiğinde reddedilir. <a href="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RpehmsTSqLI/AAAAAAAAAD0/qW0CX4xQeKM/s1600-h/onibaba.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5086711990237440178" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RpehmsTSqLI/AAAAAAAAAD0/qW0CX4xQeKM/s400/onibaba.jpg" border="0" /></a><br /><br /><br />Filmdeki karakterlerin hiçbiri, bu üç karakter kesinlikle izleyicinin özdeşleşebileceği türden değildirler. Eğer karakterlerden biri bile özdeşleşilebilir nitelikte olsa bu filme kolayca dram denebilir. Ancak böyle olmadığı için, yarattığı ruh buran his nedeniyle film korku filmi olarak algılanabilmektedir. Bu üç karakter dışında, bu cehenneme giren tüm canlıların bu üçlü tarafından öldürüldüğünü film boyunca görürüz ki bunlara sevimli bir yavru köpek de dahildir (Hatta köpeği gördüklerinde gözleri parlar - akşam yemeğinde onu yiyeceklerdir).<br /><br /><br /><br /><br />Hachi'nin genel çirkinliği, kadınların kontrolden çıkmış şehveti, tüm bu öldürmeler, sefalet, ve bütün film boyunca bir an olsun seyrelmeyen amaçsızlık ve mutsuzluk duygusu, her gün aynı şeyin, aynı amaçsızlığın, salt bir gün daha bu cehennemde hayatta kalabilmek için tekrarı, bu mutsuzluk, insana "neden" dedirtiyor. (Kim demişti bilmiyorum: "cehennem tekrardır" diye, ama çok haklı).<br /><br /><br />Yaptığı zinanın silik rahatsızlık hissi ile genç kız köpeği yedikleri yemekte yaşlı kadına sorar: "bu dünyada yaptığımız suçların cezasını çekecek miyiz" Yaşlı kadın kıza "evet der, ama bu dünyada şeytan yoktur. Şeytanlar cehennemde olur". O anda biz izleyiciler ise şunu düşünürüz: "iyi ama burası zaten cehennem". Gece ilerleyen saatlerde, kız gizlice Hachi'nin yanına kaçtığında yaşlı <a href="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RpehFMTSqKI/AAAAAAAAADs/XiWErY1UGbY/s1600-h/onibaba20.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5086711414711822498" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RpehFMTSqKI/AAAAAAAAADs/XiWErY1UGbY/s400/onibaba20.jpg" border="0" /></a>kadın kendi şeytanını nihayet bulur. Ürkütücü bir maske içerisinde karşısında durmaktadır, ya da bu onun yüzüdür. Yaratık ondan kendisini bu çayırlıktan çıkarmasını ister, kaybolmuştur, yardım ederse yaşlı kadına zarar vermeyecektir. Kadın mecburen kabul eder. Yüzünü neden sakladığını sorar kadın, yaratık "ben çok yakışıklı bir adamım, yüzümü koruyorum" der. Kadın durur: "seni çıkarırsam bana yüzünü gösterir misin? ben hiç güzel birşey görmedim" der. Yaratık reddeder. Kadın yaratığı da çukura atmaya karar verecektir.<br /><br /><br /><br />Otların arasında duran kocaman bir çukurun nasıl bir gerilim unsuru olarak kullanıldığını bu filmle görme fırsatı bulabilirsiniz. Cennet dünyadaysa eğer, cehennem de öyledir ve illa alevli olmasına gerek yok; Onibaba'nın çayırlığı cehennemdir. İçindeki bu küçük topluluk ise belki görevleri buraya düşen kayıp ruhları tüketmek olan, bu cehennemin zebanileridir. Ya da belki de onlar sadece insandır, burası da sıradan bir çayırlıktır. Ama farklı söyleyebilmek kesinlikle, hiç kolay değildir. Kendimize tüm film boyunca sorarız: insan nedir, iyilik ve kötülük insandan ne kadar uzaktadır, tüm film boyunca ve yaşlı kadın filmin sonunda çukurunun üzerinden atlar ve "ben insanım" diye son ses, çığlık çığlığa bağırırken. (KRK GRM DRM)<br /><br /><br /><br /><br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5086711041049667730" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RpegvcTSqJI/AAAAAAAAADk/ffA0bYn41L0/s400/cult04.jpg" border="0" /><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-4234014023049174985?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-47885156991487289722007-07-05T09:27:00.000+03:002007-07-18T16:43:26.946+03:00Vampiros Lesbos - Jesus Franco 1971 (4/10)<a href="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RoyQaTnbd6I/AAAAAAAAADM/hZFCDTW_iTE/s1600-h/243557.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5083596861011097506" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RoyQaTnbd6I/AAAAAAAAADM/hZFCDTW_iTE/s320/243557.jpg" border="0" /></a><br /><div><a href="http://filmseyretmefabrikasi.blogspot.com/2007/01/oasis-of-zombies-bloodsucking-nazi.html">Kan Emici Nazi Zombileri </a>adlı muhteşem filmini evvelen yorumlama şerefine nail olduğum büyük üstat Jess Franco'dan bir büyük başyapıt daha. 10 üzerinden tamı tamına iki puan verdiğim söz konusu bedbaht filme yaptığım yorumunun sonunda film hakkında şöyle buyurmuşum: Yeşilçam zombi filmi yapsa bundan daha iyisini yapardı. Hah işte, Sayın Franco bu yakarışımı duyarcasına yeşilçamvari bir vampir filmi çekmiş bu kez ve adeta nazire yapmış. Yiğidi öldürüp hakkını vermek gerek, gerçekten de yeşilçam yapsa bundan daha iyi vampir filmi yapamazdı.<br /><div><br /><div><br /><br /><div>Vampyros Lesbos, adından yine anlaşılabileceği üzere Lezbiyen bir takım vampirlerle ilgili oldukça eblek bir film. Eblekliği nerden kaynaklanıyor diye düşündüm bir müddet; zannedersem başroldeki bayanın eblehliğinden mütevelli. Kendisi tüm açılardan, nerden bakarsanız bakın oldukça yassı görünmekte. Simpson & Simpson adlı ne halt ettiği anlaşılmaz bi firmada tedirgincesine çalışmakta olan Linda Westinghouse adlı ne iş yaptığı belli olmayan bir bayan, bir miras davası ile ilgili olarak Kontes Corody'i (Kont Dracula adlı birinden miras kalmış Corody'e: çok ilginç) bulmak üzere İstanbul'dan te Anadolu'ya gider. Evet evet yanlış duymadınız. Bu bayan, sokaktaki simitçilerin bile mükemmelen almanca konuştukları Istanbul'da ikamet etmektedir. Zaten film, tıpkı Nazi Zombileri'nde olduğu gibi yine cami ve minare görüntüleri ile açılıp, çeşitli İstanbul görüntüleri ile evriliyor. Durum öyle görünüyor ki, sayın Franco filmin büyük bölümünü İstanbul'da çekmiş. Ancak Franco, Nazi zombilerinde olduğunun aksine belgeselci yönüne daha az ağırlık vermiş ve yaratıcı sanatını biz izleklere daha çok bulaştırmaya gayret etmiş. O yüzden her ne kadar cami, minare, yol, sokak, ahali, kent yaşamı vb görüntüleri ayyukta olsa da yine de muhteşem buluşlarıyla donattığı bir anlatı geliştirmeyi de ihmal etmemiş. Camiydi, sultanahmetti diye coşkulu bir pastorellikle açılan film akabinde, aile çay bahçesinde erotik bir lezbiyen show'u pervasızca izleyen kitlenin resmedildiği planlarla devam ediyor. Yalnız sahne ve izleyicilerin bulunduğu mekan arasında zaman ve mekana dayalı herhangibir ilişki söz konusu değil. Jess Franco'nun dehası da zaten olmazı oldurmasından kaynaklı. Daha önceki filmlerinde gece çekimlerini kirli bir lensle gündüz çektiğine şahit olduğum Franco bu filminde de zaman ve mekana dayalı bağımlılıkları adeta yerle bir etmiş ve fizik kanunlarına bile bir sanat adamı olarak meydan okuyabilmeyi başarabilmiş. Yeniden söz konusu aile çay bahçesine dönecek olursak tabloyu şöyle netleştirelim: Linda Westinghouse ve erkek arkadaşı "Omar", kadrajın odağından kameraya doğru bakmaktadırlar. Çay bahçesinde oturan ve diğer masaları donatmış olan, o bildik sabit Türk bakışlı ("aman gavur yönetmene yamuk yapmayalım, büyük adam, düzgünbakacakmışım o vakit kılımı dahi kıpırdatmam, avrupa duy sesimi, çünkü ben dudaklarımı bile oynatamıyorum şu anda" bakışlı) kavruk adamlar ve kadınlar da aynı eblehlikte çerçeveyi oluşturmuşlardır. (Bu coşkuyla ve görev bilinciyle kameraya bakmakta olan sevgili vatandaşlarım aceba o anda lezbiyen bir erotik show seyrettiklerini biliyorlar mıydı?)Sahnedeki olay ise kimbilir hangi tiyatro sahnesinde, hangi farklı zamanda gerçekleşmektedir belli değil. Yalnız bu filmi izlemeyi başarabilecek azınlık kitle için bu filmdeki en önemli cevher noktaları elbette zaman ve mekan arası bu tür kırılımların estetiği değil; bu tür yöntemleri zaten yeşilçam filmlerinde bolca görmüşlüğümüz var. Filmin benim açımdan en eğlenceli noktası, bu filmde Omar'ı oynamakta olan oyuncunun akıl almaz yeteneksizliğiydi. Bir kadraj dolusu insanın sabit bakışına karşılık, Omarcık felfecir okuyan gözlerle bakmadık yer bırakmıyor: Yönetmen, ışıkçı, sesçi, ayakları, her yere sıradan bakıyor "abi nasılım, oluyor mu" dercesine. </div><br /><div></div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5083596251125741442" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RoyP2znbd4I/AAAAAAAAAC8/5_sPpfPNSw8/s320/VampyrosLesbos01.jpg" border="0" /><br /><div>Üçüncü sahnede bayan westinghouse bir rüya görmektedir. Rüyada kullanılan imgeler sırasıyla : kırmızı bir uçurtma, balık ağlarına takılmış bir kelebek, güneş altında kızmış taşlar üzerinde yürümekte olan bir akrep ve camda aktığı görülen birkaç damla kırmızı boyadır. Franco işte bu rüya sekansında sanatının zirvesine bence ziyadesiyle çıkmıştır. Kırmızı uçurtma cazibeyi ve kandırılma isteğini, balık ağlarındaki kelebek beklenmeyen ancak istekle kabul edilen acı ve alıkonuşu, akrep tehlikeyi, kan ise şehvet ve korkuyu simgelemektedir. Ve üstelik tüm bu imgeler inanılmayacak biçimde kadınsıdır. Şu ilk üç sahne zaten filmi yeterince anlatıyor. Filmin geri kalan bölümünü izlemeye gerek var mı açıkçası emin değilim. Çünkü Franco, şu anlattığım rüya sekansını bütün ya da parça olarak filmin yaklaşık yedi-sekiz farklı noktasında, işlerin sarpa sardığı her yerde tekrar tekrar montajda görüntüye veriyor. Sanırım o da bu sekansta sanatının zirvesine çıktığını fark etmiş ve tekrarın doruğuna varmış.</div><br /><div><a href="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RoyQJTnbd5I/AAAAAAAAADE/COFadPFtrZA/s1600-h/vampire_lovers2.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5083596568953321362" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RoyQJTnbd5I/AAAAAAAAADE/COFadPFtrZA/s320/vampire_lovers2.jpg" border="0" /></a>Sonrasında westinghose, psikoloğuna kendisinde bir takım lezbiyen eğilimler bulunduğunu çılatırken görünür, ancak doğrusu psikolog bu ön uyarıları, "aslansın sen - kaplansın sen, bişicik olmaz" nidaları ile duymazdan gelir. Hemen akabinde westinghouse, simpson & simpson'ın istanbul ofisinde, kontes corody'i bulmaya anadolu'ya gitmezden evvel görünür. Ama önce oteline bir uğrar: o otel de tüm klasik yeşilçam filmlerinde olduğu gibi denizin yanı başında yer alan İstanbul Hilton'dan başkası değildir. Anadolu'ya gitmek için küçük bir sandalla eminönünden denize açılan westinghouse, anadoluya vardığında ilkin kapısında nedense "büyükada oteli" yazan, zebercet kılıklı sapık bir işletmeci tarafından işletilen bir otelde sereserpe bir gece geçirir. Sonra yine bir kayıkla "anadolu"'dan kontes corody'nin dalgaların kırılım şeklinden Akdeniz'de bir yerde olduğunu düşündüğüm dehşet adasına doğru hareket eder. Kontes corody ile karşılaşmaları ise bir çok kırmızı uçurtma, ağa takılı kelebek, ayakları yanan akrep ve kırmızı boyaya gebedir. </div><br /><div>Yönetmenin anlatım tekniğinin yeşilçam sinemasının ucuz örneklerinde görülen karakteristik tekniklerden, oyunculukların kötülüğünün kötü filmlerimizdeki kötülükten hiçbir farkı yok. Uzak planlar, ardından gelen zoomlar. Ardı ardına gereksiz benzer planların montajından mütevelli monotonluk, yakın planların çokluğu, filmin master kopyasının üzerindeki boyuna çizikler, sahneler arasındaki "iki dakka bakmazsam her şeyi kaçıracağım" hissi uyandıran akılötesi kurgusal geçiş hızları... Film Türkçe seslendirmeli olsa, hiçbir Allah kulunun "aaa böyle türk filmi mi varmış" demeden bu filmi izleyebileceğini sanmıyorum. Bir de üstelik mekanın civcivli yeşilçam dönemi İstanbulu olması bu hissi engellenemez kılıyor. Ancak kesinlikle, izlemesi birtakım sebeplerden dolayı çok zevkli: Birincisi yukarıda da bahsettiğim üzere: Omar faktörü. Sonra müzikleri de harika! Psychedelic Rock'ın doruğuna varıyoruz. Gerçekten iyi bir iş, bir nostaljik birikim patlaması. Ayrıca DVD kapağının ardındaki acizane reklam cümlesi de tam Homer Simpson'a yönelik: "Bu filmi hemen bugün seyredin yoksa Kontes Corody kanınızı kurutacak!" Bööööö. Açıkçası izleyince de sıkıntıdan kurutuyor, en iyisi bu filmle hiç karşılaşmamış olmak tabi ama benim için artık çok geç. (KRK GRM ERT)</div></div></div></div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-4788515699148728972?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com3tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-89743364665668665872007-05-08T20:19:00.000+03:002007-07-18T16:44:16.292+03:00Brain Damage - Frank Henenlotter 1988 (10/10)<a href="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RkCxiM3mYrI/AAAAAAAAAB8/SR2NZUR7H6w/s1600-h/braindam-aylmer.gif"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5062241182292533938" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RkCxiM3mYrI/AAAAAAAAAB8/SR2NZUR7H6w/s400/braindam-aylmer.gif" border="0" /></a>Her ne kadar yönetmen Henenlotter, Aylmer'in penisi simgelediğini söylese de, filmin erkeksi bir zevk yıkıcılığından ziyade, uyuşturucunun zeki ve çevik dimağlar üzerine oluşturageldiği yıkım üzerinde durduğunu söylemek yanlış olmaz. Ayrıca bana göre Aylmer penisten ziyade, Dark Wing Duck'a daha fazla benziyor. İlk bakışta Hülya Avşar'ın gençliğini andıran bu mavi gözlü güzeller güzeli, aslında bünye üzerinde daha çok İbrahim Tatlıses etkisi yaratacak olan birkaçbin yıl yaşında saygıdeğer bir parazit. Haçlı seferleri sırasında Aylmer'ın Avrupa'ya getirildiğini biliyoruz ki bu Aylmer'in ortadoğu kökenli olduğuna işaret. Aceba sunumda muazam bir tematik zenginlik arz eden bu dopdolu filmin böylece siyasi bir boyutu da olabilir mi? Yuh daha neler. Bir filmi anlatmaya da ancak bu kadar kötü başlanabilir. Kendimle gurur duyuyorum.<br /><br />Yönetmen Frank Henenlotter, film koleksiyonumda gururla ağırladığım "Basket Case" serisinin yönetmenidir. Basket Case, biri talihin kötü bir cilvesi sonucu hilkat garibesi olan siyam ikizleri hakkındadır. İkizler vaktiyle bir operasyon neticesinde ayrılmışlardır ancak ayrılışlarının acısını, bundan sorumlu kişilerden çıkarmak üzere organize olmuşlardır. Hilkat garibesi olmayan ikiz Tommy filmindeki Tommy'e benzeyen bonus kafalı (kısaca: KKK - kıvırcık koyun kafalı) saykopatik bir duygusaldır. Oysa ki korku filmlerinde duygusal erkeklerden her zaman uzak durmak gerekir; Basket Case buna güzel bir örnektir. (Bkz Ichi The Killer... Ayrıca bu kural gerçek hayat için de geçerlidir, çünkü korku filmleri hayatı formulüze ederler) Buna karşılık hilkat garibesi olan ikiz çok daha nettir ve önüne gelen herkesi parçalamaktadır. Film, hilkat garibesi olan kardeş, tipinden dolayı muhtardan ikametgah belgesi alamadığı ve diğerinin sürekli yanında taşıdığı bir sepetin içerisinde ikamet ettiği için "Basket Case" ünvanına nail olmuştur.<br /><br /><a href="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RkCz7M3mYtI/AAAAAAAAACM/jOrfpoFfrLY/s1600-h/braindamage.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5062243810812519122" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RkCz7M3mYtI/AAAAAAAAACM/jOrfpoFfrLY/s400/braindamage.jpg" border="0" /></a>Brain Damage ise 80'ler korku sinemasının en güzel icatlarından biri olan "beyin emen parazitler" ekseni üzerine kurulmuş müthiş bir kült başyapıtı. (Bu konuyu özellikle Crononberg ilk filmleri ile kafalara güzel kakmıştır) Henenlotter tıpkı Basket Case'de olduğu gibi korku unsurunu yine özdeşleşilen bireyin vücutsal bütünlüğünün sınırlarının hemen dışında konumlandırmış. Basket Case de çok iyi bir kült yapım olmasına rağmen iki kardeş arasındaki ilişki üzerinde içselleştiği için, Brain Damage geniş hareket alanına sahip konusu ile çok daha iyi bir film. Ayrıca, Basket Case'den sadece birkaç yaş daha genç olmasına rağmen, Brain Damage'deki yapım kalitesinin çok daha üst düzeyde olduğuna şahit oluyoruz. Filmdeki renkler gerçekten hayranlık uyandırıcı nitelikte. Işık ve mekan kullanımı da gerçekten çok iyi. Oyunculukların kalitesinin ise kıyası olmaz, çünkü bu filmde son derece iyi oyunculuklar görülüyor. Brain Damage beni şaşkınlıklara garketti çünkü açıkçası 20 yaşındaki bir kült yapımdan bu kadar üst düzey bir yapım kalitesi beklemiyordum. Kahramanın parazit dolayısı ile hayal gördüğü bir su baskını sahnesi vardı ki, bu sahne örneğin Hours filmindeki benzer sahneye göre çok çok daha iyi çekilmişti.<br /><br />Aylmer insan beyinleri ile beslenen bir parazit. <a href="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RkC0o83mYvI/AAAAAAAAACc/boPugc3GcSc/s1600-h/braindmg1.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5062244596791534322" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 184px" height="201" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RkC0o83mYvI/AAAAAAAAACc/boPugc3GcSc/s320/braindmg1.jpg" width="320" border="0" /></a>Ancak her parazit gibi Aylmer'in da bir taşıyıcı vücuda ihtiyacı var. Bu amaçla kahramanımızın vücudunu kullanacak ve yiyeceğe böylece ulaşacak. Bu taşımacılık hizmetinizin karşılığında Aylmer'in size önerdiği şey ise "dünyayı güzelleştiren özel bir zevk sıvısı". Aylmer'ı vücudunuzda taşımayı kabul ederseniz, Aylmer beyninize bir sıvı enjekte ediyor ve güzel bir hayal alemine dalıyorsunuz. Ancak işin kötü tarafı bir süre sonra sıvının bağımlısı oluyorsunuz. Eh o kadar kusur kadı parazitinde de olur.<br /><br /><div><div><div></div><div>Bu film tam bir kült klasiği. Gülmek, korkmak, dalga geçmek, iğrenmek, şaşırmak; herşey serbest. Özellikle blow job sahnesinin nadide bir gök olayı niteliğinde olması nedeniyle kesintisiz bir versiyonunun bulunarak izlenmesi tavsiye olunur. Filmdeki metro sahnesinde Basket Case'in KKK'sını ve kucağındaki sepetini görmek de eğlenceli bir detay. Hehangibir kült ya da başyapıt vb yakıştırma yapmaksızın ayrıca diyebilirim ki yapılmış en güzel ve etkili uyuşturucu karşıtı filmlerden biri. (KRK KMD)</div><br /><div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5062242994768732866" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RkCzLs3mYsI/AAAAAAAAACE/paQj7GrkwMU/s400/bdamage_insl.jpg" border="0" /> </div></div></div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-8974336466566866587?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-37848574.post-81383215418028125422007-04-29T20:11:00.000+03:002007-07-18T16:46:00.623+03:00Kwaidan - Masaki Kobayashi 1965 (9/10)<a href="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RjTuC83mYpI/AAAAAAAAABs/Y748vBjyUi4/s1600-h/kwaidan.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5058930015910388370" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RjTuC83mYpI/AAAAAAAAABs/Y748vBjyUi4/s400/kwaidan.jpg" border="0" /></a>Reverse Engineering... Müzik konusunda da aynı biçimde ilerlemiştim. Önce mainstream bir <a href="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RjTtJM3mYnI/AAAAAAAAABc/FVJIdVjViNc/s1600-h/FQ+kwaidan.JPG"></a>kulbundan tutarsın, herkes Nirvana dinler misal, eh sen de dinlersin, aşağı kalacak yanın yok ya. Çok orijinal derler, yüzyılın en çarpıcı ve devrim yaratıcı müziği derler; gerçekten sana da öyle gelir. Az zaman geçer, birkaç yıl kadar bir zaman. Bir bakarsın, yeni gruplar çıkmış ama bildik bir tınıları var sanki. Bir Nirvana tınısı. Hımmm dersin, evet gerçekten tarihe şahitlik ediyorum, gerçekten Nirvana müzikte bir milattı ve ben onu gördüm. Sonra biraz daha zaman geçer. Ve o gruplara da benzeyen gruplar çıkmaya başlar, olay giderek suyunun suyu bir hal almaktadır. Bu durum sinirlerini bozar. Orijinal ile olan erken dönem tanışıklığının, üzerinde elitist ve bencil bir hak doğurduğunu sanarsın, yenilere imtina etmezsin pek, burun kıvırırsın. Her ne kadar yeniyi pek dinlemesen de müziğin evrildiğine yine de şahit olmaktasındır ama. Salt bu ivme ve hareket, işte bu aklına birden, orta yerde, durduk yere bir soru getirecek: Müzik, ya da sanat diyelim, böylesi bir hızla evrilirken, ve sen onun kaynağını geriye doğru takip edebiliyorken hafızanda ve kulak kıvrımlarında takılı tınılarda; öyleyse senin orijinalinin, senin miladının da bir evveli bir öz, bir hakiki orijinali olmuş olabilir mi tarih öncesi bir devirde? Beğeninin ve varlığının tedavülde olmadığı bir geçmişte?<br /><br /><br />Evet olmuştur... Az biraz reverse engineering ile geri sar, geri sar uğurcum, ne görüyoruz? Sonic Youth? Pixies? Karşıya mı geçelim? Peki.. Killing Joke (Come as you are'ın gitar melodisini KJ'den 'ödünç aldıkları' için mahkemelik olmuşlardı hatta), tabi ki Joy Division? Ne dedin? Sex Pistols mı? Yok canım o kadar da değil. E tekrar geri gideriz o zaman: Iggy and the Stooges? Buna ne dersin, yok artık daha neler? Al o zaman sana The Doors!<br /><br /><br />Bu türden 'geri mühendislik' işlerini uzunca bir süredir sinema konusunda da yapıyordum. Özelikle korku sinemasında geri sarmışlığım çok vardır. Benzer bir geri sarmayı Japon Korku sineması için de yaptım. Günümüz korku alemini kasıp kavuran Japon korku sinemasının geçmişinde bazı önemli referans noktaları olduğunu biliyordum. Bunlardan biri Shindo Keneto'nun Onibaba'sı (1964). Diğer bir önemli örnek de sanırım Masaki Kobayashi'nin Kwaidan'ı (1965) olarak değerlendirilebilir. Ancak eğer sinemanın kendi sınırları içerisinde kalarak başlı başına orijinal bir öykü metodu ile karşılaşacağınızı düşünüyorsanız çok yanılıyorsanız derim. Sinema temaya dayalı orijinallik anlamında en az orijinal olan sanat türü; çünkü en genci o. Nitekim ne Onibaba ne de Kwaidan; bunlar Japon korku kültürünün ve korku anlatısının ilk örnekleri değil, bunlar sadece o anlatının dayalı olduğu tiyatro anlatısının ve kültürel birikimin Japon sinemasındaki ilk örnekleri.<br /><br /><br /><a href="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RjTtVM3mYoI/AAAAAAAAABk/FRRd39e27NY/s1600-h/FQ+kwaidan.JPG"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5058929229931373186" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RjTtVM3mYoI/AAAAAAAAABk/FRRd39e27NY/s400/FQ+kwaidan.JPG" border="0" /></a>Kwaidan dört kısa filmden oluşuyor. Yönetmenine 1965'de Cannes'da Juri özel ödülü kazandıran bu film, Japon geleneksel korku kültürünü simgeleyebilecek dört öykü aktarıyor. Yalnız bunların hepsinin ortak özelliği, öykülerin birer 'kaidan' ya da intikamcı ruh öyküsü olması. Bu anlatı biçimi ise temelini çok eskilere dayandırıyor. Temelini 14.yy'da bulan Japon Noh Tiyatrosuna. Noh tiyatrosunun nasıl işlediğini anlattığımda sanırım Japon korku filmlerini az çok izlemiş kişiler için en azından, herşey biraz daha aydınlık olacak. Noh tiyatrosunda oyun iki kişi ile oynanır. Bunlardan waki (insan olan) edilgendir. Buna karşılık diğer karakter, yani shitei her zaman bir maske takar. İlkin insan görünümünde olabilir; ancak oyunun türüne göre oyunun sonunda bir tanrı, intikam arayan bir hayalet, ya da bir iblis olabilir. Oyun bu ikisi arasında geçer ve her zaman Shitei'nin dönüşümü ile son bulur. Bu dönüşüm yerine göre şaşkınlık ya da korku eşliğinde izlenir. 17. yy'da ortaya çıkan Kabuki (ka=müzik, bu=dans, ki=oyunculuk) türü ile Noh'un bu teması özünde değişmemekle birlikte stilistik bir yaklaşım kazanmıştır.<br /><br /><br />Kaidan öykü türünün örneklerini günümüz Japon korku sinemasında zaten yeterince görüyoruz (Ring, One Missed Call, Dark Water, Ju-On (Grudge) gibi filmlerde olduğu gibi). Noh ve Kabuki'nin izlerini de sıkça gördüğümüzü söyleyebilirim. Örneğin Takeshi Miike'ın Audition'ı (iki kişi, bir etken ve bir edilgen, insandan iblise dönüşüm - Noh içinde Kyojo Mono denen bir alt tür), Kitamura'nın Aragami'si (samuraya karşı savaş tanrısı Aragami - Noh içinde Kami Mono / Krino Mono denen alt tür).<br /><br /><br />Ancak örneğin Kwaidan, sinemanın tiyatro ile, dolayısı ile de kültürel formu yansıtmak açısından çok daha başarılı olabilecek, yeterince yaşlı bir sanat biçimiyle ilişkisini yukarıda saydığım örneklere göre elbette çok daha güçlü biçimde ortaya koyuyor. Çünkü film, bizzat japon tiyatrosunda anlatıla gelen o temel öykü örneklerine ve hatta Kabuki tarzı bir stilizasyona dayanıyor. Dört öyküden ilki daha iyi bir gelecek uğruna karısını boşayarak terk eden bir samurayın yıllar sonra pişman olarak terk ettiği evine dönmesini anlatıyor. Eski karısıyla aşk dolu bir gece geçiren samuray ertesi gün yanında yatanın karısının iskeleti olduğunu fark edecek ve bu fark ediş sonsuz bir lanet maskesine bürünmesine neden olacak. Bu öykünün adı siyah saçlar. Japon korku sinemasında sıkça kullanılan uzun siyah saçlar imgesinin ilk uygulamalarından biri, belki de ilki. İkinci öykü, kardan gelen kadın, bu da yine bir kyojo mono öyküsü gibi görünmekle birlikte özünde bir krino mono. Üçüncü öykü de (Kulaksız Hoichi) tipik bir Noh öyküsü ancak diğerlerinden farklı olarak bu bir shura mono ve ilk ikisine göre oldukça huzurlu bir öykü(ölmüş bir savaşçının ruhu bir rahiple konuşarak huzur aramaktadır). Dördüncü öykü (Bir fincan çay) yine bir Kaidan ve bir krino-mono. Ancak özellikle ilk ve en çok da dördüncü öykü, Edgar Allen Poe öykülerini çok fazla anımsatır nitelikteler. Tüm öyküleri için geçerli: set tasarımları MUAZZAM! Filmin tamamen kapalı alanda, sette çekildiğini varsayıyorum. Özellikle ikinci ve üçüncü öykülerde set kurulumunda, renk, dekor seçimlerine müthiş bir stil söz konusu. Bu stilizasyon ustalığı, aynı etkiyi tiyatro sahnesinde yaratmayı hedefleyen Kabuki'nin etkilerini yansıtıyor.<br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5058930664450450082" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_-FYoSemUKsc/RjTuos3mYqI/AAAAAAAAAB0/WyQJs9A6hac/s400/Kwaidan_000.jpg" border="0" /><br /><br /><br />Kamera ve çekim tercihleri de büyüleyici ve hipnotik. Doğrusu, Kobayashi kamerasını bir çekim değil bir gerilim aracı gibi kullanmış. Yılın 1965 olduğu düşünüldüğünde oldukça orijinal ve çarpıcı çekim biçimleriyle karşılaşıyoruz. Kurgu mentalitesi ve çekim açıları, ama özellikle de setin ve ışığın usta kullanımı bu gerilimi hep birlikte yaratıyorlar. Ancak bunu not etmeden geçmek olmaz; bu filmde hissedilen gerilim duygusunun tek sorumluları bunlar değil. Ses; ya da bir başka deyişle sessizlik, bu tekinsiz hisse çok büyük katkıda bulunuyor. Filmde gerçek ses kullanılmamış. Tamamı sonradan, stüdyoda seslendirilmiş. Seslendirmede ise çok çarpıcı bir işe imza atılmış ve görüntüyle örtüşen "ancak onu huzurla tamamlamayan!" bir ses montajı gerçekleştirilmiş. Doğrusu özellikle ses, büyük bir rahatsızlık hissi doğuruyor.<br /><br /><br />Stilistik anlatımın tavan yaptığı üçüncü öyküde her ne kadar görsel anlamda sarhoş olduysam da öykünün bana çok cazip gelmediğini söylemeliyim. Aynı biçimde ikinci öyküde de sıkıldığım anlar oldu. Ancak bu sıkıntıyı daha çok uzatılmış diyaloglarda yaşadım. Sanırım Noh'dan sinemaya bu doğrudan adaptasyon bazı uzatmalara neden olmuş. Bunun dışında Kwaidan kesinlikle benimle azbuçuk aynı zevki paylaşan her sinemaseverin arşivinde bulunmalı. Reverse engineering faaliyetlerime ilerleyen günlerde daha da hız vereceğim. (KRK GRM)<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/37848574-8138321541802812542?l=filmseyretmefabrikasi.blogspot.com'/></div>Gökhan Tokahttp://www.blogger.com/profile/13779905509117110651noreply@blogger.com0