tag:blogger.com,1999:blog-33367549255176101482008-08-13T01:33:01.428-07:00FATMA ÖZDİREK - İRANİRAN FOTOGRAF VE GÜNLÜKLERİ...Fatma Özdirekhttp://www.blogger.com/profile/14682820713000412871noreply@blogger.comBlogger18125tag:blogger.com,1999:blog-3336754925517610148.post-54449351746057504152008-06-09T13:55:00.001-07:002008-06-09T13:56:51.001-07:00Haiku / İlyas Halil<div></div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5209988519396648034" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/SE2Y9GaAJGI/AAAAAAAABBg/JHtR4VXgWZw/s400/sah+abbas.jpg" border="0" /><br /><div></div>Fatma Özdirekhttp://www.blogger.com/profile/14682820713000412871noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3336754925517610148.post-70948804174666778752007-10-15T13:55:00.000-07:002007-10-15T23:57:51.063-07:00Hafız O Akşam İsfahan'da idi / İlyas Halil<a href="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RxPUHNmuzxI/AAAAAAAAAvw/OzLXtWp7L9k/s1600-h/imaj.JPG"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5121670421626670866" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RxPUHNmuzxI/AAAAAAAAAvw/OzLXtWp7L9k/s400/imaj.JPG" border="0" /></a>İsfahanda Şah Abbas Otelinde kalıyordum. Bahçesinin her yanına kıyasıya aşk, doyasıya meşk sinmişti o akşam. Odam havuzlu çay bahçesine açılıyor. Dışarda kadın kokusu topraktan fışkırıyor, çadorlardan bahçeye taşıyordu. Dışarda bayram.<br /><br />Aşk arıları Hazreti Nuh’un selden kurtardığı böcekler. Kuşlar, kelebekler gemiye bindikleri günün sevinç nağmelerini bir ağızdan sevdiklerine mırıldanıyordu. Yanımda duran genç kadına bu sevincin nedenini sordum.<br /><br />Şair Şemseddin Muhammed burada dedi. Sevdiği kadın da yanında. Bu gece dolunay belirdiğinde, hep birlik havuzun çevresinde raksedeceğiz.<br /><br />İnanamadım. Rafsancaninin cumhurbaşkanı olduğu bir zamandı. İran karanlık bir devir yaşıyordu. Şair Şemseddin Muhammedin sevdiği kızın kim olduğunu sordum.<br /><br />Şirazlı Hafızın karısı Şahé Nabatı nasıl bilmezsin? dedi genç kadın.<br /><br />Hafızın bir şiirini yeniden duyumsadım. Yüreğimde bir ferahlık. Üstüm başım ışıklar içinde Hafızın Hükümdar Mübariz Muzaffer döneminde yazdığı bir taşlamaydı bu.<br /><br />Baskının ağır olduğu yıllardı. Kadınlar aşkın unutulduğunu sezer. Savaş davulları gümbürder İsfahanda. Yaşlı genç demeden bütün kadınlar, hatta genç kızlar savaşa hazırlanır. Her gece davul zurnalarla bildik bahçelerde, çiçekler arasında dans edilecektir. Aşkın zalim ellerden kurtulması gerek diyecekler. Çıplak göğüsleri iki alev. Kolları gökten şimşek. Tanrının güzelliği ile dünyayı aydınlatılacak; aşkın tılsımını, baharın her rengini vucutlarının kıvrımlarına sürecekler.<br /><br />Yaşamın sürüp gitmesi için kadın güzelliğini çiçeklere renk yapacak, yapraklarda kokuya çevirecekler. O gece Şirazlı Hafızı ve Şahé Nabatı havuz başında buldum. Son şiirini hatırlattım şairiazama. Gülümsedi.<br /><br />Yaşadığımız bir gün dedi. Görmesini bilirsen bu gece bahçemizde göreceksin Tanrıyı. Ulu yaratan aşkımıza benzer. Ancak duyarsan vardır, Tanrı nedir, Tanrı kimdir bilirsen, içinde bulursun. Kokladığın çiçekte sezersin. İçtiğin her damla suyun, soluduğun havanın tanrı olduğunu anlarsın. Al yanak, gül ak kıza benzer dersin yaratan. Gel deyince sesinden bilirsin. Tanrıdır, kulağına şiir fısıldayan. Gel, yanımda sana yer buldum diyen. Tanrıya yakınsın, yüreğin yağmura tutulduğu gün.<br /><br />***<br /><br />Ağaçların arasından deruni bir keman sesi. Şair Şirazlı Hafıza, çalınan musikiyi sordum. <br /><br />Eshgh o aşk dedi. Tanrıyı seziyorsun şimdi. İki kişinin aynı anda duyduğu sihiri duyuyorsun. Yaşın, o sihirli Tanrıyı bulacağın bir yaş. Yeni bir zaman gökyüzünde Birbirini görünce iki insan, vücutlarında alev Bilmeden biri el, biri eldiven birbirlerinde Tanrı olurlar o an.<br /><br />***<br /><br />Yanık sesini dinliyorum:<br />İsfahanda kadınım, ışık tutarım yolunu şaşıran arılara ve baharda yeşilini yitiren çiçeklere. Koku olurum güneşsiz yağmursuz kalmış güllere Kadınım ben; sevgi koku olunca saçımda, elim okşamasını bilince... Sesim gel demesini becerince. Hükümdardan bana ne! Kadınım, yaşamın giziyim ben. Giyinik olduğuma bakma, beni çiçeklerin kokusunda bulabilirsin yalnız kalınca. Yürüyüşümden, sana bakışımdan tanıyacaksın beni, bir de giyindiğim bahar renklerinden. Bin alevim...<br />Ak kardan çıplak göğüslerim. Ağaçlarda bin çiçeğim. Sevdalın benim. Bugün güzelim. Bin rüzgârım. Elma, portakal ve çocuk yüklüyüm. Çiçeklerde bir elim. Kimi zaman renk, kimi gün kokuyum ben. Yarini düşündüğünde soyunacağım. Uyandıracağım seni. Güneş ışığı ve bahar kokularıyla haber getireceğim sana. İki mum gözlerim. Seni arayacağım karanlığın yalnızlığında. Rüzgârda, yağmurda sönmeyi unutacağım seni bulmadan. İki çiçek arasında mahbup (sevgili) oluram zaman zaman. Mahbubeyim bazen Olmaz bir yerde olmayacak kılıkta; havuz başında çıplak. Sevinerek utanacaksın benden.<br /><br />***<br /><br />Şah Abbas Çay Bahçesi. Öykümü dinliyorum kendi sesimden. Sevinçten gözümde her şey dev Masalların Parmak Çocuğu ben, masalların kadınını arıyorum. Omuzundan aşağı kar tepeleri. Dokunsam derim. Aktan. İki gül. Şişmiş gül kokusundan. Koklasam, diye geçiriyorum. Dev bugenvilyeler iki yanım. Can denen suyu bulduğumu bilirem. Dut ağacı boyunda otların içinde aşk kuyusunu ararım. Ben. Duyulmaz artık günün ayak sesi. Hüzün. Göğüslerinin kokusu avuçlarımda. Dokunacak kadar yakındım şimdi geçen zamana. Havuzun kıyısında, omuzlarında gözlerinde aşkı taşıyan kadın ve kızlar. Çadorlar yitmiş. Fistanları gitmiş. Dünyayı baştan yaratıyorlar.<br /><br />***<br /><br />Dağlardan fışkıran renkli bir lavım. Kadınım ben. Maviyi gökyüzüne yapıştırıyorum. Al al susuzluk dudaklarımda. Yeşiller zeytin yaprağı kimi gün, yorgun argınsan ağaç altında.<br /><br />Geceyle iç içeyiz. Güneş uyandırıncaya kadar. Her akşam böyle İsfahan. Bir ben, bir de Mahin. Havuzda. İki ay gökyüzünde. Biri måh, biri sen... Gökyüzü dev bir kahve fincanı. Sen çıkıyorsun falımda.. Aşk pek dikkat edilmeyen odun alevi gibi, karanlıklar bahçesinde.<br /><br />***<br /><br />Yüce üstadım, dedim Hafıza. Nasıl üryan gezer kızlar güneşin dönüşüne kadar havuz başında? Şiir de olsa, masal da olsa.. Şiire benzedikleri için dedi Hafız. Burası İsfahan, Tanrıyı görmeye benzer. Her göze görünmez aşk. Güzelleri çıplak görebilmek için sevginin bilincinde olmak gerek.<br /><br />***<br /><br />Bahçe sarhoştu o gece... Sabahın ilk ışıkları belirinceye kadar. Sonra kızlar çiçek olup, yaprak olup asıldılar dallarına. Eskisinden daha mutlu, sabah bahçıvana gülümsediler.<br /><br />(Mayıs 200. Hafızın yaşadığı yıllarda Mayıs 365 gündü.)<br /><span style="color:#000000;">.</span><br /><strong><em>İlyas Halil</em></strong><br /><span style="color:#000000;">.</span>Fatma Özdirekhttp://www.blogger.com/profile/14682820713000412871noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3336754925517610148.post-44764019352797624812007-10-15T11:54:00.000-07:002007-10-24T05:30:27.171-07:00Teyzemin Kayıp Kocası / İlyas Halil<a href="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RxRs8NmuzyI/AAAAAAAAAv8/HvWtk2AoAaE/s1600-h/DSC_0119a.JPG"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5121838457927159586" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RxRs8NmuzyI/AAAAAAAAAv8/HvWtk2AoAaE/s400/DSC_0119a.JPG" border="0" /></a><br /><div align="justify"><span style="color:#000000;">………………..</span>Şah Abbas otelinde kalıyorum. Odam suların fışkırdığı büyük havuzlu bir çay bahçesine karşı. Dışarda gökyüzünden çiçek dökülüyor. Bahçenin arıları Hazreti Nuh’un selden kurtarmak için gemisine aldığı böceklerin torunları. Kelebekler karıncalar kuşlar gemiye bindikleri günün sevincini sürdürüyorlar. Çiçekten çiçeğe koşuyorlar. Nuh’un gemisinde karaya oturduğu ilk günün bayram havası var.. </div><br /><div align="justify"><span style="color:#000000;">………………..</span>Salına salına gezen İsfehanlı güzelleri görmek için dışarı çıktım. Sevinçten her şeyi gözümde dev büyümüş. Masal dünyasının Parmak çocuğu gibi dev bugenvilyeler, kapı boyu karahindiba çiçekleri, dut ağacı boyunda papatyalar içinde buldum kendimi. İlk aksam binbir renge bürünmüş. Allar yangın, yeşiller zeytin, maviler meneviş. Bahçenin nerede bittiğini gökyüzünün nerede başladığını kestirmek güç. Çocuksal dünyama gençlik rüyalarıma döndüm. Bahçe rüzgarlı bir nisan sabahı çiçeklerin uçuştuğu dağ yamacı. Ahu gözlü selvi boylu genç kadınlarla dolu.</div><br /><div align="justify"><span style="color:#000000;">………………..</span>Ağaçların arasından deruni bir ney sesi yükseldi bahçeyi sardı. Suların fışkırdığı havuza yöneldim. Havuz başında çay içen adama müziği sordum. ‘Asgo Mesg’ dedi ‘Birbirini kaybeden iki gencin aşkını anlatıyor. Aşk tılsımlı bir akşam başlar. İlk ay görünür görünmez çiçekler uyanır. Ask kanatlanır bahçeye yayılır. Aşkı buhurdanlıktan yükselen buhur gibi görmek esen rüzgarın uğultusu gibi duymak mümkün. Az sonra bu bahçede de gözlerinle kulaklarınla koklıyacaksın aşkı’. ‘imin şiirini okuyorsun’ dedim ‘Yok canim’ dedi ‘Şarkıdaki tılsımlı bahçeyi anlatıyorum’.</div><br /><div align="justify"><span style="color:#000000;">………………..</span>Akşam yeni inmiş. Toprak yeni sulanmış. Yay bir ay belirdi gökyüzünde. Yasemin kokuları yanan odun dumanı kadar yoğun. ‘Bak’ dedi ‘Şarkıdaki gibi giz dolu bir alaca karanlık iniyor. İsfehan akşamı bu. Çiçeklerin insana dönüştüğü saat. Güller kasımpatılar dallardan kopar başlarına örtü çeker salına salına bahçede gezer dolaşır. Sabahlara dek şarkı söyler havuz başında çıplak dansederler. Ve güneşin ilk ışınlarıyla gül kızlar, kasımpatı delikanlılar geri çiçeğe dönerler.’</div><br /><div align="justify"><span style="color:#000000;">………………..'</span>Polis genç kızların çıplak dansetmesine engel olmuyor mu?’ dedim. ‘Bilse olacak’ dedi. ‘İnsancıl gözden yoksun polisin bunu görmesine olanak yok. Bu tanrıyı görmeğe benzer. Tanrı her göze belirli değildir. Genç güzelleri çıplak görmek için kişinin sevgiyle bilinçli olması gerek. Öykünün yer aldığı yıl, yine böyle bir akşam ay ışınları bahçeye serpilince fidanlar çiçekler yeşil yapraklarından sıyrıldı çıplak kızlara ateşli delikanlılara dönüştü. Ancak o aksam her seferinden farklı olarak patlıcanlar patatesler de sihirli oyuna katıldılar. Domatesler kız patlıcanlar delikanlı oldu. Havuz başında sabaha kadar çırılçıplak dansettiler. Erguvan ağaçları şarap verdi. Sabahın ilk ışınları belirince doğuda üzgün gençler yaprakları çiçekleri giyinip kökenlerine geri döndüler. Kimi çiçek oldu eskisinden güzel, kimi patates oldu. Bu kez sihir yalnız çiçekleri değil gerçek kızları delikanlıları vurdu. Bazılarını patatese bazılarını iri domatese çevirdi. İsfehan uzun bir sure patates tarlası oldu. İşte dinlediğin şarkı patatese dönmüş bir kızın öyküsü. </div><br /><div align="justify"><span style="color:#000000;">………………..</span>Konuştuğum adam kırk kırkbeş yaşlarında olmalı. Dilinden yabancı olduğu belli. Benimle dalga geçmiyorsa, kıyıda köşede unutulmuş bir şair olmalı.</div><br /><div align="justify"><span style="color:#000000;">………………..</span>’Nerelisin?’ dedim. Güldü. ‘Hala Türk olduğumu anlıyamadın mı?’ dedi. ‘Sahi Türk müsün?’ dedim ‘Evet’ dedi. ‘Ne yapıyorsun burada?’ dedim. ‘Felek bizi bu patates tarlasına attı.’ dedi. ‘Ne yaparsın kaderde İsfehan varmış. Kişi alın yazısından kaçamıyor.’ ‘Adın ne?’ dedim. ‘Osman’ dedi. ‘Ne iş tutuyorsun?’ dedim. ‘Kızmıyacağını bilsem söylerim’ dedi. ‘Hoppala neden kızayım’ dedim. ’Enayi turistlere rehberlik ediyorum. Böyle diyince de kimi kızıyor kimi alınıyor.’ ‘Merak etme alınmam’ dedim. ‘Nerelisin?.’ ‘Hemkentliyiz’ dedi. ‘Üstelik aynı mahalleden olduğumuzu öğrendiğin zaman ne diyeceksin bilmem?. Ama akraba olduğumuzu duyunca eminim ki güleceksin.’ ‘Bu yargıya nasıl vardın?’ dedim. Yüzüme dikkatlice baktı. ‘Güneyli olduğun yüzünden akıyor.’dedi. ‘Tahminim doğru mu?’ dedi ‘Evet doğru’ dedim. ‘ama güneyde birkaç tane il ilçe var. Nereli olduğumu nasıl bulacaksın.’ ‘O iş kolay’ dedi. ‘Mersinli olduğun alnına yazılı.’ Merakım artmıştı. ‘Doğrusun’ dedim. ‘Eh’ dedi. ‘İlk sınavı atlattık. Dilinden Arapça bildiğini sezdim.’ ‘Evet bilirim’ dedim. ‘Şu halde’ dedi. ‘Mersinin bahçe mahallesinde oturuyordunuz.’ ‘İyi bir tahmin’ dedim. ‘Ama kim olduğumu bilmeden akraba olduğumuzu nasıl söyliyebilirsin?’ ‘İsin en kolay yönü bu’ dedi. ‘Duruma şöyle bak. Her ailede evlenmeden bir gün önce nişanlısı kaçmış bir Ayşe Teyze, veya evlendikten bir ay sonra kocası kayıplara karışmış bir Müjgan Hala vardır muhakkak. Yoksa bile mahallenin yakışıklı gencini elinden kaçırmış üzgün bir dayıkızı vardır.’ ‘Var diyelim’ dedim. ‘bunun seninle ne ilgisi olabilir?’ ‘Kayıplara karışmış Müjgan halanın kocası benim.’ dedi. ‘Dayıkızının elinden kaçırdığı yakışıklı alçak da ben. Gözün aydın en sonunda aksi Teyzenin kayıp kocasını buldun işte. Bana kayıp akraba denmez de ne denir?’ Güldüm. ‘Bak aziz dost’ dedim ‘evlenmemiş bir halam var, kadın doksan yaşında. Teyzemin kocasına gelince adam kaçalı yarım yüzyıl oldu.’ ‘Nasıl akrabam olursun?’ ‘Olurum’ dedi ‘Ben karısını nişanlısını bırakıp kaçan, olduğu yerde inşallah geberir kalır dedikleri akrabayım işte. Kış geceleri mangal başında oturup iki çocuğuyla yalnız kalan Emminin kızı Nemideyi düşündüğünüz zaman sövdüğünüz uğursuz herif karşında duruyor. Mahalle muhtarının o alçağı bir elime geçirsem bir kaşık suda boğarım dediği kişiyi yakaladın.’</div><br /><div align="justify"><span style="color:#000000;">………………..</span>Baktım adamdan kurtuluş yok.’Haklisin’ dedim, akraba sayılırız. Söyle bakayım sana ne gibi bir yardımda bulunabilirim’. ‘Sağol eksik olma’ dedi. ‘Rehberiniz olmama müsaade ederseniz çok sevinirim doğrusu.’ Onun için tereddüt etmeden ‘Olur’ dedim ‘Nereleri görmemizi tavsiye edersin?.’ ‘Kentte görülecek birkaç önemli yer var’ dedi. Eski camileri, Kapalı Bazarı, ve özellikle Ermeni Katedralini görmenizi isterim.’</div><br /><div align="justify"><span style="color:#000000;">………………..</span>Ertesi günü eski bir minibüsle yola çıktık. İsfehan göğü, yüzünü yeni yıkamış bir İskandinav güzelinin gözleri gibi mavi ve berrak. Yeni akrabam Osman neşeliydi. ‘Bugün ilkönce Ermeni mahallesini görelim’ dedi. ‘İran Ermenileri Anadolu Ermenilerine benzemez. Bunlar da benim gibi çirkin teyzeden kaçanlar. Yabancı yerde mutlu olacağını sanan uyurgezerler. Ermeni mahallesi, kentin sabah güneşinin geç doğduğu aksam geç battığı kuzey kesiminde. Dört yüz yıl önce Şah Abbas kentin ticaretini geliştirsinler diye yedi kez yedi kağnı arabasını yedi kez Ermenilerle doldurmuş, inekleri keçileri örs ve çekiçleriyle üflenen ney, çalınan setarlarıyla şarkılar söyliyerek düğün alayı gibi Anadolu’dan taşıyıp İsfahan ovasının sulak yerine yerleştirmiş. Şimdi mahalle kentin gözde bir semti. Yolları geniş ağaçları çiçek yüklü. Gelen Ermeniler şehrin yeni zanaatçıları olmuş. Nalbantlar at nallamış, kuyumcular güzellerin kollarını süslemiş. Kosker olanlar deri kösele dikmiş, demirciler kılıç sulamışlar dingil yapmışlar. Akılları sıra dörtyüz yıl burada barış içinde yaşadılar. Hali ticareti yaptılar. Ermenilikleri yok oldu. Acem kültürü içinde eriyip gittiler. Şimdi ne sevinmesini ne kızmasını ne de sövmesini biliyorlar.’</div><br /><div align="justify"><span style="color:#000000;">………………..</span>Kilisenin kapısının önünde durduk. Büyük bir arsaya kurulmuş dört yani yüksek duvarla çevrili. Kapı kapalıydı. Osman zili çaldı. Karşılık alamadı. Kapının zilini çalmakta ısrar etti. Birkaç dakika sonra kamburu çıkmış yaşlı bir adam kapıyı açtı. ‘Kilise bugün ziyaretçilere açık değil’ dedi. Osman bizi gösterdi ‘Uzun yoldan geldiler’ dedi. ‘Ziyaretçilerin biri babasının ruhuma kilisede mum yakmak istiyor.’ Yaşlı Ermeni söylenene pek kulak asmadı. ‘Ölenin adını verin’ dedi. ‘Mumu rahmetlinin adına ben yakarım.’ Tanrı evi dua etmek istiyenlere nasıl kapalı olur diyecek oldum. Yaşlı adam o zamana kadar kapıyı yüzümüze kapatmıştı bile. Osman ‘Sizi başka bir kiliseye götüreyim’ dedi. ‘İki sokak aşağıda Küçük Kilisenin açık olduğundan eminim.’</div><br /><div align="justify"><span style="color:#000000;">………………..</span>Küçük Kilise geniş bir avlunun ortasında eski bir yapı. Yamru yumru bir haç kulesi ve ucunda çanı. Avlu bomboş kimse yok. Osman Kilisenin kapısını yokladı. Kapalıydı. Avlunun sonunda papazın zangocun ve kilise bakıcıların sıra evleri duruyor. Açık kapının birinden içeri seslendi. Karanlık evden gözleri kamaşmış seksenlik denecek kadar yaşlı, yüzü kirli havlu gibi buruşuk, kısa boylu, güçlükle yürüyen bir kadın çıktı. Bize şaşkınlıkla baktı, ne istediğimizi sordu. Osman kadına kiliseyi görmek istediğimizi söyledi. Kadının canı sıkıldı. Karşılık vermeden geri döndü ayağını güçlükle sürüyerek evine doğru ilerdi. Kiliseyi görmeden gitmek istemiyordum. Kadının eline onbin riyal sıkıştırdım. Birden yaşlı kadın canlandı. Sıra evlerde oturanları dışarıya çağırdı. Sesi boru gibi çıkıyordu. Vahe Aram Vartan Mari diye isimler sayıştırdı. Birden karanlık evlerden otobüsten boşalan yolcular gibi insanlar çıkmağa başladı. Yaşlı adamlar küçük çocuklar fırladı. Bahçe kalabalıklaştı. </div><br /><div align="justify"><span style="color:#000000;">………………..</span>Seksenlik yaşlı kadın onbin riyali cebine yerleştirdi. Osman ‘Bakın’ dedi ‘ölü sandığınız kadın nasıl canlanacak. Parayı kimseye kaptırmasın diye kaçıp gidecek. Allah bilir ya bir hafta kimseyle konuşmaz bu kadın. Burada parasız ve yaşlı olmak güç şey.’ Osmanın dediği gibi yaşlı kadın yaşından umulmıyacak enerjiyle yürüdü gitti. Evden çıkan baksa bir kadına ‘Takvi bacı Kiliseyi aç ziyaretçiler görmek istiyor’ dedi. Takvi yaşlı kadının canlı yürüdüğünü görünce yüklü bir bahşiş kopardığını anladı. Bana bak Aka Dudu dedi paranın üstüne yatmak yok. Bizi de göreceksin. Takvi eve kilisenin anahtarını getirmeğe gitti. O anda Aka Dudu kilise avlusundan çıkmış ara sokaklarda bir koşu gidiyordu. Takvi elinde eski bir anahtarla çıktı. Kilisenin kapısını açtı. Aka Duduyu görmeyince ‘Amanın Aka kadın parayla kaçıp gitti’ diye çığlığı bastı. Yaşlı kadının kaçtığını öğrenen kilise halkı Aka Dudunun peşine takıldılar. Zangoç bahçıvan kilisenin marangozu hep birlik olup dışarı fırladılar. Çığlığı duyan Ermeni kilise efradı çocuğu kolunda genç kadınlar yemek pişiren analar islerini bırakıp kadının peşine takıldılar.</div><br /><div align="justify"><span style="color:#000000;">………………..</span>Bir anda kilise avlusu boşalmıştı. Kiliseye girdim. Kilisenin içi karalara bürünmüştü. İsanın ölüm günüydü. Çarmıhta ruhunu teslim etmişti.</div><br /><div align="justify"><span style="color:#000000;">………………..</span>Tam ayrılmadan önce Osmanı kenara çektim. ‘Bak kardeşim tüm anlattıkların ilginç şeyler’ dedim. ‘Ama hala bir şeyi çözemedim. Mersinli olduğumu nereden anladın?’ ‘Bak bu olmadı’ dedi Osman. ‘Şimdi Mersinli olduğundan şüphe edeceğim. Kardeşim Mersinli olduğunu tahmin kolay bir iş. Yahu kişi salaklar gibi Mersin Odalar birliğinin rozetini takar da Mersinli olduğumu nasıl anladın der mi? Müsaade edersen dayının kızına haber salmak isterim.’ Osmanı gördüm de olduğu yerde senden daha perişan. Affederse şimdi yanına geri dönmeğe hazırım. Yazmak istiyorsa iste adresim. </div><br /><div align="justify"><span style="color:#000000;">...............</span></div><div align="justify"></div><br /><div align="justify"><em><strong>İlyas Halil</strong></em> </div><div align="justify"><span style="color:#000000;">.</span></div>Fatma Özdirekhttp://www.blogger.com/profile/14682820713000412871noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3336754925517610148.post-44602023896260545972007-07-24T05:20:00.000-07:002007-08-01T02:12:51.287-07:00İran Gezi Rehberi / Zafer Bozkaya<img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5090777141159754642" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RqYS1nmBe5I/AAAAAAAAAkg/3QMHFpu3eSU/s400/on.jpg" border="0" /><br /><div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5090777368793021346" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RqYTC3mBe6I/AAAAAAAAAko/ypBmXmSiDm8/s400/arka.jpg" border="0" /><br /><div>Sevgili Zafer Bozkaya'nın İran konulu arastırma ve tecrübeleri sonunda bir meyve verdi ve <strong>İran Gezi Rehberi</strong> adında bir kitap yayınladı.<br /><br />On yıldan uzun bir zamandır kendisinin <strong>Hindistan Gezi Rehberi,</strong> biz Asya tutkunlarına (sevgili Dr. Ulaş Başar Gezgin'in deyimiyle <strong><em>ASYADAŞ</em></strong>) Türkçe'de tek ve çok verilmi bir kaynak olmuştu.<br /><br />Henüz <strong>İran Gezi Rehberi</strong>'ni edinip, oku(ya)madım. Eminim ki bu kitap da İran'a gitmek isteyecek ya da sadece tanımak isteyecekler için bile ciddi bir kaynak olacaktır.<br /><br />Kendisini kutluyor, Asya yollarında sağlıklı bir yaşam diliyorum.<br /><br />Fatma Özdirek<br /><br /><br />Kitapla ilgili gelismeleri :<br /><a href="http://www.irangezi.com/" target="_blank" rel="nofollow"><span style="color:#6633ff;">http://www.irangezi.com</span></a><br /><a href="http://www.hindistangezi.com/"><span style="color:#6633ff;">http://www.hindistangezi.com</span></a><br />adreslerinden izleyebilirsiniz.<br /><span style="color:#000000;">.</span><br /><br /><a href="http://www.irangezi.com/" target="_blank" rel="nofollow"></a></div></div>Fatma Özdirekhttp://www.blogger.com/profile/14682820713000412871noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3336754925517610148.post-91391543944326065422007-06-21T06:56:00.000-07:002007-06-21T07:00:08.527-07:00<img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5078516236649362402" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/RnqDnC-J8-I/AAAAAAAAAjw/od_6tK-zGis/s400/S5000580-1.JPG" border="0" /><br /><br /><span style="font-size:130%;">Bir İranlı partnerini, ben onları görüntülemeye çalışırken; Canciğer bizi kareye yerleştirivermiş....</span><br /><span style="font-size:130%;color:#000000;">.</span>Fatma Özdirekhttp://www.blogger.com/profile/14682820713000412871noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3336754925517610148.post-89860574439167878972007-05-28T01:35:00.001-07:002007-11-21T04:43:59.501-08:00İsfahan... Birinci Gün...<div align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069530429202508674" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqXENqmK4I/AAAAAAAAAWw/TPXu1QzVzrk/s400/Imam+meydan%C4%B1+g%C3%BCnd%C3%BCz+1.JPG" border="0" /></div><div align="justify">Altı saat süren yol boyunca ölü gibi uyuduğumu sanıyordum. 02:30 suları “Esfahan... Esfahan...” seslerine gözümü açtığımda, saatlerce uğraştığım rüyaları anımsadım. Arabadan iner inmez de hepsini unuttum. Gecenin loş karanlığı, inilen yerin ıssızlığı; yaşlı bedenimi külçe gibi hissettirdi. O anda istediğim tek şey, her neresi olursa boylu boyunca uzanıp yatmaktı. Çantaları kuşanıp otel aramaya başladık. Keseye en uygunu Sadi Oteldi. Üç günlük aralıksız yolculuk sonrası temiz olduğunu umduğumuz yatağa bu halde giremezdik. Alelacele gereğini yerine getirdik. Saat dört suları şıp badanak uyudum, birkaç saat sonra da pıt dadanak uyandım. Ne ezan vakti, ne horoz... Bu ne söz dinlemez halden anlamaz beden yahu! Kendi yuvasında başka yollarda başka. Hani bir türlü anlayamadığım iki yüzlülere benziyor. Anlayamıyorum, nedendir niçindir bu haller(im)? </div><br /><div align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069531361210411986" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqX6dqmK9I/AAAAAAAAAXY/Y6_UNrZTSwk/s400/Siasepol+2.jpg" border="0" />Vakit yollara düşmek için uygun değil, kitap da okuyamıyorum. Hoş yanımda kitap diyebileceğim bir tek Lonely Planet’in İran’ı var. Ona da gerekmedikçe bakmamayı yeğliyorum. Bu da tuhaflıklarımdan bir diğeri. El yordamı ile tanımaya çalışıyorum gittiğim yerleri. Nasılsa daha önce çevirdim önemli kaynak olduğunu düşündüğüm sayfaları. Şimdi rehber kitapların akılcılığı yerine, dokunmanın sıcaklığını istiyor divane gönül. </div><br /><p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069527993956051586" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqU2dqmKoI/AAAAAAAAAUw/MTmn_hr6JMM/s400/Charba%C4%9F+cad..JPG" border="0" />Dingin kafayla gün ışır ışımaz bu döküntü oda ve Koca Sadi’nin adıyla bağdaştıramadığım otelden kendimi dışarı atıyorum. Gece boyu yol aldığımız sırada göremediğim ama öncesinden bildiğim çölümsü ortamdan daldığımız serap, İsfahan. Namı diğer Nısf-ı Cihan, yani dünyanın yarısı. Onu ikiye bölen ve burayı seraba dönüştüren Zayende nehri belki de. Kenti böldüğü gibi üzerinde zarif köprüleriyle birbirine de bağlıyor. Özlediği sevgilisine koşan aşık coşkusuyla ilerliyorum onlara doğru. Ayaklarımın titremesi biraz açlık, daha çok heyecandan. Şişemde kalan son su damlasıyla ilacımı almıştım. Acele ekmek bulmam gerek. Bakkal ve fırınlar kapalı ya da ben rastlayamadım. Sadece gazete ve dergi satan büfeler açık. İran’da okuryazar oranının ne olduğunu bilmiyorum, ama biliyorum ki gazete, kitap okur oranı bizimle kıyaslanmaz cinsten. Nehrin kıyısına vardığımda karşıki dağın ardından beliren güneş sarıp sarmalıyor bedenimi. Sanki Üsküdar’dayım da köprüyü geçince karşısı olacak Kabataş. Yokuşu çıkıp varacağım yuvama. Öylesine tanıdık. Olumlu bir eksik bizdeki gibi ucube dikitler yok kentin içinde. Hani birkaç kütle var var olmasına da, İstanbul’a göre halen bakir. </p><p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069539680562064354" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqfetqmK-I/AAAAAAAAAXg/s_JamnlWPCw/s400/Ali+kapu.jpg" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069540028454415378" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rlqfy9qmLBI/AAAAAAAAAX4/p76ZhygE5jk/s400/Ali+kapu+5.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069539779346312178" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqfkdqmK_I/AAAAAAAAAXo/ckAz07CHX5I/s400/Ali+kapu+2.JPG" border="0" />Sabahın ilk saatleri olmasına rağmen gazete ve dergisini kapan koşmuş nehir kenarına. Çoğunlukla okuyorlar. Arada bir koşan ya da çevreyi izleyen de var. Biri çadorlu, diğeri modern giysili iki genç kızla merhabalaştık. Çadorlu olan merhabamdan hemen anladı Türk olduğumu. Sözcük aynı, anlam aynı; söyleyiş farklı. Adı Raziye. Hamedanlıymış. Yanındaki üniversite arkadaşını ziyarete gelmiş, buraya. Şimdi dönüş için otobüs saatini bekliyorlarmış. </p><p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069528092740299410" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqU8NqmKpI/AAAAAAAAAU4/px3NNXTN8s4/s400/DSC+0341-1.JPG" border="0" />İşe ve bir yerlere koşturanlarla ortalık iyice hareketlendi. Artık Canciğer de kalkıp, toparlanmış olmalı. Sohbeti kesip otele dönmek istemedim. Telefonla arayıp yolu tarif ettim, geldi. Sohbet uzadı. Anladılar açlığımı. Yolluklarını açıp, buyur ettiler. Kek, safranlı pide, köfte... Daha ne olsun? Önemli olan midenin ağrısını bastırıp, onun da gönlünü hoş kılmak.<br /><br />Türkçe karşılığını biliyorsam yabancı bir sözcüğü gerekmedikçe kullanmamaya çalışırım. Bu yazıda ise birkaç özel ismi Farsça olarak kullanacağım. Örneğin Otuzüç Kemerli köprü ya da Allahverdi köprüsü yerine “Siesepol” diyeceğim. Otuzüç diyenin fotografı çekilirse dudakları daha çekici görünürmüş, ama söz konusu görsellik değil yazı olunca Farsçanın ses tınısıyla kulağa hoş gelen Siesepol’ü yeğliyorum. Zaten Türkçemizdeki sözcüklerden pek çoğu Farsça kökenli değil mi? Ne kadar ötelesek de bizden olmuşlar. </p><p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069527650358667858" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqUidqmKlI/AAAAAAAAAUY/FGTG70ML988/s400/ads%C4%B1z11.JPG" border="0" />Bunlara ileride söz arasında değineceğim. Şimdi şu adı güzel kendi çirkince otelden ayrılıp, benim gibi sefil gezginlerin geceleme yeri Amir Kabir misafirhanesine uğrama vakti. Çehar bağ caddesi üzerindeki bu yapı, iki katlı ve dörtgen bir bina. Havuzlu bir bahçe, daha doğrusu boşluk etrafında sıralanmış odalar, ortak banyo ve tuvaletlerden oluşuyor. Fiyatı da Sadi otelin dörtte biri. Çantaları attık odaya, indik havuzun başına. Gönül bir de Türk kahvesi ister ya, idare ediverdik nescafe ile. Yan masada İspanyol bir konuk. Üç beş kelam. Görülecek çok yer var, yeter bu kadar gevezelik. </p><p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069528384798075570" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqVNNqmKrI/AAAAAAAAAVI/0GJPxhbdm1k/s400/DSC_0214-1.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069527744847948386" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqUn9qmKmI/AAAAAAAAAUg/f4EBb3sdnlQ/s400/ads%C4%B1z36.JPG" border="0" />Öğle vaktiydi Birinci Şah Abbas döneminde yapılan Çehel (Kırk) Sütuna vardığımızda. Hariciler için olanından biletimizi alıp, girdik içeri. Güneş tepemizde. Havuzdaki sudan yansıyan ışık gözümüzü kamaştırıyor. Havuzun köşeleri insan ve aslan figürleriyle süslü. Devasa havuzun çevresini süsleyen rengarenk gül tarhları arasından geçip sarayın önüne vardık. Görünen yirmi ahşap sütün. Sütunların arasında içi boş, zarif detaylı mermer bir havuz. Tavanlar, duvarlar bir şenlik yeri. Otur bir yere, her bir köşesine bakarak oku anlattığı öyküleri. Duvarlardaki minyatürler, tavandaki aynakari ve sedef kakmalar; hepsi ayrı bir zarafet. Biz bunları yorumlamaya çalışırken yanımıza bir çift geldi. Neredeyse bizim kadar muntazam Türkçe konuşuyorlar, Fehime ile Kumars. Tebrizlilermiş. Burayı gezmeye gelmişler. Buraya kadar anlatılanlardan anlaşılacağı üzere, İranlılar Türklerle sohbeti seviyor. Bunların da bitmiyor soru ve anlatacakları. İran’da hemen her ortalama insanın olduğu gibi onların da, özellikle Kumars’ın tarih ve kültürleri üzerine bilgisi yabana atılacak cinsten değil. Bizdeyse zaman dar. Hazır ayağımıza gelmiş bu fırsatı da kaçırmak istemiyoruz. Orada oturup saatlerce sohbet edemeyeceğimize göre, başlıyoruz birlikte turlamaya. Nasılsa ışık olanakları da fotograf çekmeye elvermiyor. Hemen ilerideki Doğa Tarih müzesine dalıyoruz. Bir şaheser olmasa da hiç de fena değil, doğanın değişim ve gelişimine dair gördüklerimiz. </p><p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069529802137283394" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqWftqmK0I/AAAAAAAAAWQ/BSTAxgEVBds/s400/Imam+camii+5.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069529239496567538" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqV-9qmKvI/AAAAAAAAAVo/hJ7mKaQ9iHk/s400/Imam+camii.JPG" border="0" />Şimdi istikamet İmam Meydanı, yani Nakş-ı Cihan. Dünyanın en büyük meydanlarından biri. Hatta Mao Zendung meydanından sonra ikinci büyük meydanı. İmam Camisi, Ali Gapu, Şeyh Lütfullah Camisi (Kadınlar Mescidi) ve Bozorg Pazar (Büyük kapalı çarşı)’ca çevrelenmiş. Ortadasında bir havuz, çevresi gezi ve dinlenme mekanları. Şah Abbas zamanında, bu mekan Ali Kapu’dan verilen söylevleri dinlemek için kullanıldığı gibi, at üzerinde oynanan bir nevi polo sporu için de kullanılırmış. Bugün faytonlarla dolaşmak, çayırlarda ailece sere serpe uzanmak, banklarda oturup etrafı seyreylemek mümkün. </p><p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069530012590680930" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqWr9qmK2I/AAAAAAAAAWg/KD0CI1mjVq4/s400/%C4%B0mam+camii+6.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069530566641462162" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqXMNqmK5I/AAAAAAAAAW4/-zieD2bbvH0/s400/Imam+meydan%C4%B1+g%C3%BCnd%C3%BCz+2.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069528702625655506" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqVftqmKtI/AAAAAAAAAVY/JJEwEiEF05o/s400/DSC_0344-1.JPG" border="0" />Meydanda ilk uğrağımız Ali Kapu. “Mübarek Nakş-ı Cihan Devlethanesi” ve “Kasr-ı Devlethane” şeklinde de isimlendirilen bu yapı Şah Abbas’ın istirahat mekanı aynı zamanda hükümet sarayı. Yani zamanın Bab-ı Alisi. Safevi dönemi özgür saray mimarisi örneği bu saray her biri özel süslemelere sahip üç kattan oluşuyor. Üst katın kubbe ve duvarları alçı işlemeli kabartma ve üç boyutlu muhtelif camlar, kaseler, değişik müzik çalgıları ve servi ağaçları şeklinde yüzlerce oyukla bezeli. Ayrıca duvarlar dönemin meşhur ressamları tarafından işlenen dal, yaprak, kuş ve çiçek resimlerinin yer aldığı minyatürlerle nakışlanmış. Bu görüntüler izleyenlere Fars şiiri ile süsleme sanatları arasındaki bağlı hatırlatıyor. Hitabet balkonunun boyama ve yontma süslemelere sahip çatısını çınar ağaçlarından direkler taşımakta. </p><p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069529441360030482" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqWKtqmKxI/AAAAAAAAAV4/5byAgdL-Kcs/s400/Imam+Camii+2.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069530807159630770" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqXaNqmK7I/AAAAAAAAAXI/GtjyKRJDWMs/s400/Kap%C4%B1lardan+detay.JPG" border="0" />Geçiyoruz İmam Camisine. İçi ve dışı üzerinde renklerin oynaştığı çinilerle kaplı. Akustiği, çiçek desenli mermer devasa su çanakları, otuz metre yükseklikte kapısı, elli metre üzeri ana kubbesi, arkasındaki narenciye ağaçlı boşlukları... Hepsi birbirinden ilginç özellikleriyle bu anıtsal yapıyı tekrar tekrar seyreylemek uçmak hissi gibi. Üzerinde durmaksızın dönüp yorulunca bir ucuna tutunan güvercinleri, yetmez gibi aramızdaki onca mesafeye rağmen sarı-mavi-yeşil çinilerden beni ürkek bakışlarıyla izleyen tekir bir kedi. Yeter uçma gel yanıma der gibi. Çekingen olduğu kadar davetkar da. Gözle gönülle okşamak yetmez; dokun, dokun, dokun... </p><p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069529909511465810" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqWl9qmK1I/AAAAAAAAAWY/aIQj6vMAH4w/s400/%C4%B0mam+camii+5.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069527564459321922" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqUddqmKkI/AAAAAAAAAUQ/O81T_kOl1bI/s400/ads%C4%B1z6.JPG" border="0" />Meydana bakan işlikler ve al-ver merkezlerinden ilerleyip varıyoruz zamanın saltanat hareminin ibadetine ayrıldığı için Kadınlar Mescidi de denilen minaresiz Şeyh Lütfullah Camisine. Kapılar kapalı, şu an içini görmek olanaksız. Merdivenlerinde soluklanıyoruz. Gün akşama dönmekte. Fehime ile Kumars’dan ayrılma vakti. Ne onlar ayrılmak istiyor, ne biz. İslam İnkilabı meydanına kadar birlikte gittik. İran’ın pek çok büyük şehrinde olduğu gibi özel arabalardan birini dolmuş niyetine kullanarak. </p><p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069530669720677282" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqXSNqmK6I/AAAAAAAAAXA/yXOPwNfFS8s/s400/%C4%B0mam+meydan%C4%B1+kad%C4%B1nlar+mescidi.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069528595251473090" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqVZdqmKsI/AAAAAAAAAVQ/GXm93EaJ60Y/s400/DSC_0334-1.JPG" border="0" />Arabada sıkışan bacaklarımız tutulmuş. İnince Kumars “yürüyelim de kıçlarımız açılsın” dedi. Gülmekten kendimi alamadım. Yüzüme kuşkuyla bakınca, “biz başka şeye kıç deriz” dedim. “Evet ben biliyorum, siz ona popo diyorsunuz” dedi. </p><p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069529694763100978" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqWZdqmKzI/AAAAAAAAAWI/T5p29u1B85k/s400/Imam+camii+4.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069529578798983970" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqWStqmKyI/AAAAAAAAAWA/DWYNOcRQm3U/s400/Imam+camii+3.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069530162914536306" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqW0tqmK3I/AAAAAAAAAWo/8YxLaFi3yeM/s400/Imam+mescidi+11.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069527895171803762" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqUwtqmKnI/AAAAAAAAAUo/z22RPslFXU4/s400/Ali+kapu+4.JPG" border="0" />Sohbet öyle keyifli sürüyor ki, Siesepol’den Ferdovsi (Firdevsi) köprüsüyle yanyana Çhubi köprüsü ve ilerisindeki Hacı köprüye birlikte yürüdük. Hani bazı konular da ciğer yakmıyor değil. Kürt sorunumuz, İran camilerindeki hutbelerde Atatürk’e sövgüler, hadi bu kadar ağır bir sözcük kullanmayayım da yergiler diyeyim... Çoğunluk bunlara aldırmıyor gibi, ama iyiden iyiye sorgulayanlar da var, bilim adamı Kumars gibi. Yanlışlarımız, eksiklerimiz, çaresizlikler... Onlar gibi bizde de bazen öfke, çoğunlukla utanca dönüşüyor. </p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069542579664989250" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqiHdqmLEI/AAAAAAAAAYQ/ht6PDPBD8o4/s400/%C3%87obi+k%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC.JPG" border="0" /> <p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069529145007287010" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqV5dqmKuI/AAAAAAAAAVg/2MUdjt0-fJw/s400/Ferdovsi+k%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069542274722311218" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rlqh1tqmLDI/AAAAAAAAAYI/SKUguSPaQfg/s400/Hac%C4%B1+k%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC+3.jpg" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069542175938063394" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rlqhv9qmLCI/AAAAAAAAAYA/p56xh_U_Aac/s400/Hac%C4%B1+K%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC+1.jpg" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069530944598584258" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqXiNqmK8I/AAAAAAAAAXQ/c5hEdxTXeao/s400/Resim+896-1.jpg" border="0" />Çhubi köprüsü ve Hacı (Şah) köprüsü. Timur döneminin sonlarında yaya, atlı ve deve kervanları için yapılmış. Hacı köprüsünün bezemeli seyir terasları şimdilerde ziyaretçilere kapalı, çayhaneleri gibi. Sadece kemerleri ve suya inen merdivenlerden nehri izlemek ya da üzerinden geçip gitmek mümkün. Biraz ilerideki yeşilliğin içindeki sekilerde yaşlılar oturmuş şarkı söylüyor, daha doğrusu bizim ozan geleneğimizdeki gibi atışıyorlar. Ara sıra kemerlerin altında bir ezgiyi dillendirene de rastlamak mümkün, ama eskisi kadar sık değil. Köprünün başı ile sonundaki insan yüzlü asırlık aslan heykeli üzerinde çocuklar oyun oynuyor, taşın soğuk ama bir o kadar sağlam dokusunda. Bu zarif köprüden karşıya geçip Siesepol’e doğru ilerliyoruz. Ben fotograf derdine arkalarda kalıyorum. Onlar otele gitmek üzere trafik ışıklarında beni beklerken, siz gidin ben gelirim demekteyim el-kol işaretiyle. Anlaşamayınca sesleniyorum, ondan da sonuç alamayınca yanlarına koşturuyorum. Bu sırada yolumu kesen bir genç “lütfen biraz konuşabilir miyiz, ben Türkçeyi çok seviyorum” diyor. Biz İran’da “I love you ya da ben/biz Türkleri çok seviyoruz” denilmesine alışığız. Fakat bu başka bir sesleniş, ta yürekten vuranı. “Ben Türkçeyi çok seviyorum”... Sarı, kırmızı ve yeşil ışık ile bu ışıklı genç arasında çaresiz kalakalıyorum. Arkadaşları bekletsem bir dert, Türkçe aşığı ile iki çift söz edememek başka bir dert. Çaresizliğimi anlayan çocuk sözcükleri artarda sıralıyor: Lütfen sizden istediğim sadece biraz Türkçe konuşmak. Arkadaşlara siz geçin hemen geliyorum deyip, çocuğa da zamanımın olmadığını anlatmaya çalışıyorum. O arada elime telefon numarasını tutuşturup “yardıma ihtiyacınız olursa beni arayın” diyor. Ben de e-posta adresimi verip “Türkçe ile ilgili sorunlarınızda bana yazabilirsiniz” diyorum. </p><p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069529333985848066" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlqWEdqmKwI/AAAAAAAAAVw/Uv-oi2Bg41E/s400/Imam+camii+1.JPG" border="0" />Arkadaşlarımızın oteline vardık. Odalarına çıkışımıza yönetim izin vermedi. Yabancı olduğumuz için. Onlarsa gereksiz büyüklükteki suit odalarında bizi ağırlamak istiyorlardı. Üzüldüler... Bu dert edilecek şey mi? Gönül sohbet ister kahve bahane... Çevrede bir sürü yer var deyip, dışarı attık kendimizi. Çarşıları dolaşarak sohbeti sürdürüp, geç saat misafirhanemizdeki küçük odamıza döndük. </p><p align="justify"></p><br /><span style="color:#000000;">.</span>Fatma Özdirekhttp://www.blogger.com/profile/14682820713000412871noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3336754925517610148.post-30930789937021522832007-05-28T01:34:00.000-07:002007-11-21T04:44:42.520-08:00İsfahan... İkinci Gün...<img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069608812355661298" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlreWtqmLfI/AAAAAAAAAbo/RkK1iKWcStk/s400/IMG_4158-1.JPG" border="0" /><br /><div align="justify">Misafirhanede sabah kahvaltısı var. Benim tercihimse fırından yeni çıkmış ekmekle kahvaltı etmek. İlacımı alıp fırına koştum. Taze ekmek kokusu dayanılır gibi değil. Ekmeği alıp soğutmak olmaz. Önce bakkala uğrayıp kahvaltılık almalı. Buzdolabında alıştığımız tarzda beyaz peynir buldum, yanına da bal aldım. Epeydir zeytin yemedik, bir de özlemişim. İran’da bizdeki gibi siyah zeytin yoktur, ama yeşil zeytinleri oldukça iyidir. Tezgahlarda göremiyorum. Satıcıya sordum, malumunuz İngilizce. Bir şey anlamadı. Ben başladım tepedeki rafları gözlemeye. Sonunda gördüm. Bir halle de adamcağıza yerini gösterdim. Masanın üzerine koyduğu gazeteye basıp rafa uzandı. Konserveyi tutuyor, hayır diyorum. Turşuyu tutuyor, hayır. “Olive... Green olive... Black olive...” gibi zırvalayıp duruyorum. Adamcağız bütün kavanozları, kutuları tuttu. Sonunda sıra zeytin kavanozuna geldi. İçimden nihayet dedim. Ben “Evet” deyince o öyle bir “zeytuunnn” dedi ki, gözlerimin ışımasından da aradığı altınına kavuşmuşların heyecanını sezip, zeytin kavanozunu avucuma fırlattı. Fırına koşturup sıcacık ekmeği de alınca elimin yangınına aldırmadan mutlu mesut misafirhaneye döndüm.<br /></div><p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069609065758731794" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlreldqmLhI/AAAAAAAAAb4/2ZDcDjpq0r4/s400/Siesapol+1.JPG" border="0" />Odaya girdim ki benim canciğerin yüzü parçalı bulutlu. Gerçi son günlerde sık sık bulutlanıyordu ya bugünkü sağanak öncesine benziyor, yağdı yağacak. İlk kez yurtdışına yalnız çıkıyor, yetmez gibi benimle, hem de oldukça zor koşullarda, olur böyle şeyler deyip, yağmuru engellemek için ona zeytun hikayesini anlattım. Ay gülüşü belirir gibi oldu yüzünde. Bir de buralarda Türkçenin suyu mu çıktı diye bir eda. Yetmedi ben olsaydım Zeytin derdim, bir sorun kalmazdı diye bir yergi. Boş verdim hepsine. Böylece yağmur engellendi ya.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069605548180515938" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrbYtqmLGI/AAAAAAAAAYg/bBCOQG4p1EQ/s400/ads%C4%B1z35.JPG" border="0" />Kahvaltı için aşağı indik. İspanyol komşu ile hem sohbet hem aş paylaşımı. Biraz sonra bizim gibi garip giysili bir hatunla üç erkek geldi. Yorgun görünüyorlar ama bir o kadar da şen şakrak. Baktık bizim memleket dilini konuşuyorlar. Biz de sizdeniz hesabı bir selam çaktık. Gençlerden birinin üzerinde Marmara Spor Kulübü armalı giysi. Bizim yüzmeye gittiğimiz kulüp. Söze başlasak akraba bile çıkabiliriz gibi geldi bir an. Sıra geldi sigara faslına. Canciğer dumana katlanamayıp attı kendini odaya. Gençler çantalarını odalarına bırakıp kahvaltıya indiler. Zeytin, peynir soruyorlar. Yok dedim burada öyle şey. Ya bakkala gidip bulduğunuzu alacak ya da buradaki bal, kaymak, yumurta, üçgen peynir ile idare edeceksiniz. Anlaşılan gençler de benim gibi zeytinsiz kahvaltıya pek alışık değil. Bizim değerli zeytunu kavanozuyla onlara verdim. </p><p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069606467303517346" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrcONqmLKI/AAAAAAAAAZA/0BG0M83jCPU/s400/Chanel+s%C3%BCtun.JPG" border="0" />Yollandık Kırk Sütuna. Hani dün öğle saatinde gittiğimiz için yansımalarını tam göremediğimiz Çehel Sütuna. Bakalım sabah ışığında durum nedir? İçeri girdik ki bahçe şenlik yeri. Onlarca öğrenci öğretmenleriyle resim yapmaya gelmişler. Öğretmenlerinin yaptığı kısa bir açıklama sonrası üçer beşer gölgelere sığınıp başladılar çalışmaya. Sütunların yansımaları da düne göre oldukça iyi. İçini dışını bir kez daha tavaf ettik. Havuzun başına oturup aynakarilere daldım. Hazır aynakarilere dalmışken onlarla ilgili söylenceyi de anlatayım. Güya Şah Abbas büyük ebatta bir miktar aynanın Venedik’ten satın alınmasını emretmiş. Aynalar İsfahan’a vapurla getirilirken şiddetli bir tufan sonucu hepsi kırılmış. Şah Abbas buna çok üzülmüş. İsfahanlı sanatkarlar sarayı ufak ayna parçaları ile süslemişler. Böylece aynakari sanatı ve işçiliği doğmuş.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069608692096576994" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrePtqmLeI/AAAAAAAAAbg/C8s2BiA3sZc/s400/Img_2232-1.JPG" border="0" />Zaman dar, artık bu güzel mekandan ayrılmak gerek ya, bir de gece ışıklandırılınca yansımaların nasıl olacağını merak ediyorum. Gece kapalıymış. Eminim ki karanlıkta ışıklar yanınca yerebatan sarnıcı kadar ilginç olur. Ah ah ediyorum yine. Düşte sınır ve mutlak gerçek yok ya, Yerebatan’ın mermer sütunlarıyla, Çehel’in ağaç sütunları dans ediyor içimde, içeriden gelen mistik İran müziği eşliğinde. Gözlerimi kapayıp seyre dalıyorum. Düş bu en güzel yerinde ansızın bozuluverir. Öğrencilerin sesleriyle bitiveriyor. Biraz onlarla sohbet edip, fotograflarımızı çekip burası gibi yine seyrine doyum olmayan İmam meydanına yöneldik. Sıcak da dayanılır gibi değil. Ucundan kıyısından Bozorg pazara gözattık. Fehimeler aradı. Honar pazarda buluşacağız. Öncesinde uçak biletlerini halletmek gerek.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069608941204680194" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlreeNqmLgI/AAAAAAAAAbw/gtsC7fiALl0/s400/Sehit+Recayi+Parki+Hestbest.JPG" border="0" />THY’de yer yok, yetmez gibi ateş pahası. İran Hava Yolları’ndan Pazartesi sabahı için Tahran İstanbul uçuşu bulduk. Istanbul’a varır varmaz işe gideceğiz, çaresiz. Burada bizdeki gibi uçuş rezervasyon sistemi yok. Ver parayı kap yeri. Üzerimizde de o kadar Tümen yok. Döviz bozdurmak için bankaya koştuk. Öyle her yerde de bozdurmak mümkün değil. Bank Saderat’da işlemler saat 11’de başlıyormuş. Bir saat sonra da öğle tatili. Neyse ki o arada hallettik bu işi. 400 $ karşılığı bir çanta dolusu Tümen. Banknotlar bizdekinden beter, hemen hepsi yırtık pırtık. Eksik mi verdiler, fazla mı? Say say bitmiyor. Tekrar koştuk İranair’e, aldık biletleri. Sıra geldi Şiraz ve Meşhed uçuşuna. Mümkünü yok yer bulmanın. Yine otobüslerle zaman telaşında sürecek yolculuk. Neyse ki bu koşturmacada Meşhed Tahran uçuşunu da hallettik.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069608481643179458" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlreDdqmLcI/AAAAAAAAAbQ/XN16TLL-_GU/s400/Honar+Pazar+2.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069606574677699762" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrcUdqmLLI/AAAAAAAAAZI/j3KvuCT9f1g/s400/Charba%C4%9F+caddesi.JPG" border="0" />Dostlarla Çehar Bağ üzerindeki Honar pazarda buluştuk. Çehar Bağ, geliş-gidişli geniş bir cadde. Adını üç yolun etrafında dört (çehar) sıra halinde dizilmiş ağaçlardan alıyor. Heşt Beheşt bahçesi ve sarayına gitmeyi önerdiler. Heşt Beheşt, yani sekiz cennet. Tanrı’nın yedi cennetinden sonra yeryüzünde cennetin de mümkün olabileceğini düşündürttüğü için verilmiş bu isim. Safevi</p><p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069608284074683810" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rlrd39qmLaI/AAAAAAAAAbA/FfrbPrFrPGY/s400/Hestbe%C5%9Ft.JPG" border="0" /></p><p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069607416491289890" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrdFdqmLSI/AAAAAAAAAaA/1Bhs7fq8Vm0/s400/Ha%C5%9Ftbehest+saray%C4%B1+1.JPG" border="0" /> döneminin son sultanları bu sarayda yaşamış. Botanik bahçesi eski güzelliğinden hiçbir şey yitirmemiş, büyülendik. Saraydaki süslemelerin bir kısmı dökülmüş, ama mihrap yerinde cinsinden. Yine göz alıcı. Şimdilerde restorasyon çalışmaları yapılıyor. Ağaç sütunlarsa kurtlara ve zamana meydan okuyor. Bahçenin bitiminde Sultan Hüseyin Cami ve medresesi var. Orada da restorasyon çalışmaları olduğu için ziyarete kapalı. Kubbe üstü ve minarelerin kızıl, yeşil, mavi, gri renkli seramik motifleri büyüleyici. Bu güzel motifli kubbe ve minareler İmam Camisinden esinlenilerek yapılmış. Söylendiğine göre caminin ikinci ağaç kapısının üzerindeki metalde “<em>Ben ilim şehriyim, Ali onun kapısı</em>” yazıyormuş. </p><p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069607128728481026" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rlrc0tqmLQI/AAAAAAAAAZw/LrlL97Wh_to/s400/Hastbehest+medrese+Vank+kilise.JPG" border="0" /></p><p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069607721433967954" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrdXNqmLVI/AAAAAAAAAaY/qlHoiKUtlBE/s400/Ha%C5%9Ftbehest+saray%C4%B1+4.JPG" border="0" /> <img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069607515275537714" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrdLNqmLTI/AAAAAAAAAaI/VOSh_z2N8rk/s400/Ha%C5%9Ftbehest+saray%C4%B1+2.JPG" border="0" /></p><p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069608159520632210" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrdwtqmLZI/AAAAAAAAAa4/4QmSHtHs_4s/s400/Ha%C5%9Ftbehest+saray%C4%B1+8.JPG" border="0" /></p><p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069607236102663442" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rlrc69qmLRI/AAAAAAAAAZ4/GDYIg1_ha5o/s400/Hastbehest+sarayi+9.JPG" border="0" /></p><p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069607845988019554" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrdedqmLWI/AAAAAAAAAag/uvkpDszlAjo/s400/Ha%C5%9Ftbehest+saray%C4%B1+5.JPG" border="0" />İran’ın park ve bahçeleri gibi onları süsleyen modern heykelleri de insanı şaşırtıp kıskandırıyor. Hemen her köşe başında üzerinde avuç açmış el ve gül motifli yardım kutuları. Belki bu yardımlar sayesinde sokaklarda ona buna el açan insanlara rastlanmıyor.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069608060736384386" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rlrdq9qmLYI/AAAAAAAAAaw/62ju1Ly2s9w/s400/Ha%C5%9Ftbehest+saray%C4%B1+7.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069607940477300082" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rlrdj9qmLXI/AAAAAAAAAao/bpdx1vSSxCM/s400/Ha%C5%9Ftbehest+saray%C4%B1+6.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069607626944687426" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrdRtqmLUI/AAAAAAAAAaQ/pb3jgA482cw/s400/Ha%C5%9Ftbehest+saray%C4%B1+3.JPG" border="0" />İran gezisinden bir hafta önce aldığım dijital fotograf makinesiyle yola çıkmıştım. Gün geçtikçe daha az kilo taşıyabiliyor insan. Sevgili makinemle birbirini iyi tanımayan yeni evli çiftler gibiyiz. Ne zaman ne yapacağı belli değil. Bir bakıyorum hafızası doluyor, bir bakıyorum pilin şarjı bitiyor. Hafıza kartı bulmak sorun değil, aldım. Pil de alacağım, fakat İstanbul’da olduğu gibi burada da bulamadım. Devamlı kendime kızıyorum; yenisini bulunca eskisini boşar mısın diye. Yeni hafıza kartı da yetmedi. Koştuk bir fotografçıya, CD kaydı için. Baktılar 5 GB’lık fotograf. Ancak akşama olur dediler. İyice dellendim. Pili şarj etmek için misafirhaneye döndük. Canciğer yorgun dinlenecek. Ben koşturdum Zayende’ye.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069609186017816098" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlresdqmLiI/AAAAAAAAAcA/qxrfnuJbors/s400/Zeyende+1.jpg" border="0" />Akşam, hele de gece bir başkadır Zayende’nin keyfi. Gün batımının kızıl rengi boz dağlardan süzülüp ağaçlara, suya değerek; kenti renkten renge boyar. Gece zarif köprüler ışıklandırılınca, nehre yansımasıyla binbir gece masallarına dönüşür ortam.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069608382858931634" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rlrd9tqmLbI/AAAAAAAAAbI/nnllwISZexY/s400/Honar+Pazar+1.JPG" border="0" />Son zamanlardaki yasaklar nedeniyle kahvealtı köprülerinden sadece Siesepol’ün altındaki kalmış. Ona da kadınlar giremiyor. Doğal olarak hemcinslerime uygulanan bu tavra şiddetle karşıyım. Ayağım kahveye adım atıp atmamakta kararsız, fakat akıl dışı kuralları çiğnemeye meylim de malum. Hoş biz haricilere girme diyen de yok ya. Daldım kahveye. İlgi alaka tahmin edilebileceği üzere. Oturdum suya en yakın masaya. Artık bizde pek rastlanmayan demir sandalyeler, mermer masa. Sevgili kahvem buralarda yok. Oyalanmak için çay istedim. Amacım buradan Zayende’nin sesiyle, dingin akışını, çevreyi, insanları izlemek. Belki de binbir gece masallarından birine dalmak. Dengine gelir sohbet de olursa, değmeyin keyfime. Çay geldiğinde, çevre masalardaki gençler de usul usul masamın etrafına toplanıyor. Değinmedik ne onların yönetim sistemi ne bizimki kalıyor. Konuştuğum gençlerin çoğu hutbelerdekinin aksine Atatürk hayranı. Bizim de bir Atatürkümüz olsaydı bu hallerde olmazdık diye yakınıyorlar. Siz ne güne duruyorsunuz diyorum, gözleri ışıldıyor. </p><p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069606265440054418" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrcCdqmLJI/AAAAAAAAAY4/ysRM7KdRMEM/s400/ads%C4%B1z44.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069606183835675778" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rlrb9tqmLII/AAAAAAAAAYw/A6OEHW1rwMI/s400/ads%C4%B1z38.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069606080756460658" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rlrb3tqmLHI/AAAAAAAAAYo/8V-T-ITPES4/s400/ads%C4%B1z37.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069605393561693266" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrbPtqmLFI/AAAAAAAAAYY/WiCviMPCXRc/s400/ads%C4%B1z1.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069606982699592946" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrcsNqmLPI/AAAAAAAAAZo/WLFFYypBZY8/s400/Hac%C4%B1+k%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC+6.jpg" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069606802310966482" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrchtqmLNI/AAAAAAAAAZY/EphoeRrbb5s/s400/Hac%C4%B1+K%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC+2.jpg" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069606896800247010" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrcnNqmLOI/AAAAAAAAAZg/jfWNk--jt_Q/s400/Hac%C4%B1+k%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC+5.JPG" border="0" />Sohbet, nargilelerin mis kokusu, önüme konan çayın kokusuyla birleşip adeta su gibi içime akıyor. Nehir kenarlarının da bu kahvedekilerden farkı yok. İsfahanlılar semaver ve nargilelerini yeşilliklere kondurmuşlar; onlar da bizim gibi demleniyor. Kadınların kahvelere girmesine yasak getirilmiş ama buralarda oturmasına getirilmemiş. Kadın erkek nargile çay eşliğinde yarenlik ediyorlar. Ah İran... Ah İranlı... diyorum. Bizdekinin aksine –korkarım ki şimdilik- özgürlüğün kısıtlanıyor kısıtlanmasına da, şükür ki özgünlüğün sürüyor hala.<br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069606682051882178" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrcatqmLMI/AAAAAAAAAZQ/__mXbRvHEUg/s400/DSC_0100-1.JPG" border="0" /></p><div><div><div><div><div><div><div><div><div><div><span style="color:#000000;">.</span></div><div><span style="color:#000000;">.</span><br /></div><div><br /><br /><div><div><div><div><div><div><div><div></div></div></div></div></div></div></div></div></div></div></div></div></div></div></div></div></div></div>Fatma Özdirekhttp://www.blogger.com/profile/14682820713000412871noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3336754925517610148.post-38912872535843357452007-05-28T01:33:00.000-07:002007-11-21T04:45:43.008-08:00İsfahan... Üçüncü Gün...<img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069619571248737954" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlroI9qmLqI/AAAAAAAAAdA/hjiz93_EbHY/s400/Imam+meydan%C4%B1+gece.jpg" border="0" /><br /><div align="justify">Sabahtan Ateşgah ve Minar Combar’a gitmek istiyoruz. Buradaki taksicilerin durumundan daha önce söz etmiştim. Bu nedenle canciğer yerel araç diye tutturuyor. Şuheda meydanından Farughi caddesine geçiyoruz. Oradan minibüsler gidiyormuş. Bir saat sonra da Kuh-i Sengi Ateşkedesine varıyoruz. Taş Dağı’nın 1680 metre yüksekliğinde İsfahan’ın en eski mirası Zerdüşt Tapınağı. Zerdüştlerin ölülerini kuşlara terk ettikleri sessizlik kulesi. İsfahan ve Zayende nehrini görebilen bir tepenin üstünde. Tabii ki viran durumda. Çevrede bizden başka kimse yok. Yıllar önce buraya ilk gelişim gündoğumundaydı ve kalabalıktı ortam. O zaman yanımızda İsfahanlı Raziye <img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069620095234748146" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrondqmLvI/AAAAAAAAAdo/Yh-ZnsKD2Fg/s400/Sessizlik+kulesi.JPG" border="0" />vardı. Hani şu yalnız Hayyam, Sadi, Hafız, Firdevs’i değil Kafka, Hesse, Goethe, Dostoyevski’yi de konuşup tartıştığımız güzel. Daha sonra onun gibi pek çok güzelin bu bilgilere vakıf olduğunu öğrenip şaşırmıştım. Öyle uzaktan göründüğü gibi değil İran, İran insanı. Kültür ve sanata ilgilerini, kitap evlerindeki rafları izleyen sıradan insan anlayabilir.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069618634945867330" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrnSdqmLkI/AAAAAAAAAcQ/IME9vkadWwU/s400/ads%C4%B1z25.JPG" border="0" />Sabahın yumuşak ışığında sisler içinden İsfahan ve Zayendeyi izleyip Ateşgah ve çevresini fotograflamak öylesine keyifli ki insanın zamanı durdurası geliyor. Zamanı durduramayacağımıza göre bu görüntüleri karelere dönüştürüp Minar Combar’a yöneliyoruz. Otobüsle 15 dakikalık mesafede. Tüm girişlerde olduğu gibi buranın girişinde de, bir bana bir elimdeki sigaraya bakıp harici muamelesi yapıyorlar. Yine canciğer durumu kurtarıyor; bilet almadan içeri giriyoruz. Konuşmadığı sürece kimse onun harici olduğuna ihtimal vermiyor. İsfahan’ın o ceylan gözlü, güzel gülüşlü kızlarından hiç farkı yok. Minar Combar çift minareli küp şeklinde bir yapı. İçinde Ebu Abdullah’ın kabri var. Söylendiğine göre dünya durdukça ayakta kalıp depreme dayanıklı olsun diye bu şekilde yapılmış. Minarelerden birini sallayınca ikisi de adeta titriyor. Gerçi kimileri bunun mimari bir hata sonucu olduğunu düşünüyor ya ben buna ihtimal vermiyorum. Bu zarif yapıyı buraya konduran kişi(ler), nasıl ve niçinini de düşünmüş olmalı.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069618987133185650" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rlrnm9qmLnI/AAAAAAAAAco/PfYoKHhesIs/s400/DSC_0396-1.JPG" border="0" />Dün Fehimeler hazır oraya gitmişken Bağıparendegan’a da uğrayın demişti. Kuşlar bahçesi öyle yol üstü bir yerde değil. Hani atalarımız boşuna demiş, sora sora Bağdat bulunur diye. Epey zaman alıyor ama biz de buluyoruz kuşlar bağını. Zayende’nin kenarında koca bir alan. İçinde her tür kuş barınıyor. Saraylardaki minyatürlerden uçup gelen tavuz kuşları, pelikanların bizi rahatsız etmeyin diyen çığlıkları, baykuşların fotograf istemem tarzı bilge bakışları arasında dolaşıyoruz. Bir köşede de Miniairan –Miniatürk’den esinlenip biz veriyoruz ona bu adı-; sevimli köy evleri, köy yaşantısı; topraktan maketler halinde, içinde yaşamı anlatan insan, hayvan figürleriyle.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069618841104297570" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrnedqmLmI/AAAAAAAAAcg/SxC7ZHr7Qdk/s400/ba%C4%9Feparandegan+Kuslarbagi+1.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069619111687237250" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrnuNqmLoI/AAAAAAAAAcw/jpbbPSsz2VA/s400/DSC_0492-1.JPG" border="0" />Zaman hızla geçiyor, artık o ünlü Ermeni mahallesi Colfa’ya gitme vakti. Çevreye sessizlik hakim, daha önce hiç karşılaşmadığım türden. Vank kilisesi civarında birden canlanıyor hayat. Uzaktan misafirhanedeki İspanyol arkadaşı gördük. Öyle bir selamlaştık ki anlayamasa da çok kimse, yollar tanıktır anlar... Gezginlik halleri; mavi denizde birbirini kaybedip de karşılaşan balıkların birbirine değen kuyruk ve kanat dokunuşları gibi, heyecanla dokunduk birbirimize.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069619996450500322" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrohtqmLuI/AAAAAAAAAdg/NobbIvhNmPU/s400/miniairan+ziyaretciler.JPG" border="0" />İçeriye girdik, kilisenin önündeki mezarlara basıp geçerek. Hani bizde mezara basılmaz ya burada tam aksi. Kiliseler gibi cami önlerinde de durum aynı. Aziz Nesin’i yad ediyorum. Öldükten sonra çocuklarının üzerinde dolaşmasını istemişti ya.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069619773112200898" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlroUtqmLsI/AAAAAAAAAdQ/-qeu6JD5i5E/s400/Kuslarbagi+2.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069619884781350610" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrobNqmLtI/AAAAAAAAAdY/8qCViiZv4Zw/s400/Kuslarbagi+3.JPG" border="0" />Fransız ressam Ujan Filanin, 1840-1841’de İran’a yaptığı gezi notlarında şöyle diyor: <em>Safevi mimarlığının en muhteşem dönemi Büyük Şah Abbas zamanı. Şah Abbas kendi başkenti İsfahan’da muhteşem binalar inşa etmeye büyük önem vermiş. Bir takım siyasi sebeplerle Hristiyan Ermenileri Aras ırmağı çevresinden İsfahan’a aktarmış. Vank kilisesinin yapımında İtalya üniversitelerinden mezun kişilerle İsfahanlı mimarlar çalışmış ve iç dekorda İtalyan motifleri kullanılmış. Böylelikle küçük bir mabetten büyük bir kiliseye dönmüş yapı. Dış bölümü ise Safevi dönemi özelliğini taşıyor, Sent Stafon mabedi ile Sent Tedi mabedinin aksine Merkez Vank kilisesinde herhangi bir ihtişam görülmemekte. Çiçekler, bahçeler, servi ağaçları ve melekler duvarların süslerini oluşturmakta. Merkez kilisenin iç külliyesi birçok tablo, alçı işlemeleri ve seramik süslemelere sahip. Kilisenin mihrabına yakın bir melek Havans’ın eseri. Burada 4 kanatlı melekler bulunuyor ve bu dört kanat dünyadaki dört istikameti simgelemekte ve bunlar kilisenin kubbesini koruma altına almış bulunuyor. Minyatür, kuş, çiçek tasarımları altınla işlenmiş. İç kısımdaki duvarların temelli 1,5 metre yükseklikte seramiklerle süslenmiş. Babil burcu, Tanrının tanrıçalara mesajı, Yunus’un denize atılışı, bir balinanın karnında kendine bir sığınak arayışı, Firavun’un kızıl denizden geçişi ve İbrahim’in kendi oğlunu kurban etme kararlılığı bu tasvirlerden bazılarını oluşturmakta. Kilise çanı İtalyan kiliselerinde olduğu gibi binanın dışında. Çan burcu tek başına bahçenin orta kısmında yer almış. Çanın alt kısmında İsfahan’da vefat eden Avrupalı keşiş ve papazların bazılarının mezarları bulunuyor.<br /></em><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069620194018995970" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrotNqmLwI/AAAAAAAAAdw/N_EilG5-bu0/s400/Vank+kilisesi.JPG" border="0" />Ermeni Müzesi’ne giriyoruz. Ben daha önceden buranın buruk tanığıyım. Benim Alevi güzeli canciğerim görünce 1915 soykırım görüntüleri ve haritayı şaşkınlığa uğruyor. Olmaz böyle şey diye söylenip duruyor. Müzenin bitişiğinde bir başka müzecik. Ermeni Edebiyatı Müzesi. Kapısı kapalı. Kapıda iki büyük Ermeni şairin büstleri karşılıyor bizi. Ben ki kendi fotografımın çekilmesini hiç istemem, onların arasına kurulup bir anı götürmek istiyorum yuvama, şairler değiştirebilirmiş gibi düzeni. Evet değiştiremeyebilirler ama belki tarihçilerden daha yansız anlatabilirler gerçeği.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069619472464490130" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlroDNqmLpI/AAAAAAAAAc4/x2HUeS4B20M/s400/Colfa+mahallesi+Vank+klisesi.JPG" border="0" />Dün Kumars bir tartışmadan sonra canciğere “sen Pan Türkist misin?” demişti, ne yazık ki tam bilemeden gerçeği. Gerçekler tüm açıklığıyla tartışılamadığı için bire bin katılarak çoğalıyor suçlar, suçlular. Var mı geçmişi pirüpak bir iktidar? Her biri çıkarlarını korumak için ne canlar yakmış, ne kıyımlar yapmışlar.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069618720845213266" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrnXdqmLlI/AAAAAAAAAcY/FH7k0FHlLh8/s400/ads%C4%B1z55.JPG" border="0" />Bir dolmuşa binip merkeze dönüyoruz. Canciğere “biraz yürüyelim de kıçlarımız açılsın” diyorum, Kumars’dan öğrendiğimiz üzere. Yürüdükçe kan deveranı başlıyor, bacaklarımız açılıyor. Bir kez de gece görmek istiyoruz İmam meydanını. Bir başka güzel o zaman da. Halıcılara uğruyoruz alacakmış gibi. Oysa kendimizi zor taşıyoruz. Sadece görmek, dokunmak istiyorum. Göçerlerin dokudukları resim desenli Gabbeh halılara. Satıcılar “buyur madam” diyor. “Ne madamı? Hanumum ben diyorum, gülüşüyorlar. Kaçtır gaymeti? diyoruz. Hayli memnun, teşekkor ve godahafız ile çıkıyoruz dükkanlardan. Sokaklarda tırım tırım o ünlü basık suratlı uzun tüylü bizim İran, yabancıların Pers dediği kedilerini arıyorum, rastlayamıyorum. Cihangir’i özlüyorum, belki de daha çok sembolü olan özgür sokak kedilerini. Hardal sokağından her geçişimde bacaklarıma dolanışlarını.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069619665738018482" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlroOdqmLrI/AAAAAAAAAdI/bZEY48swpHc/s400/Img_2256-1.JPG" border="0" />Sigara eşliğinde notları yazmak için avluya indim. Gerginliğim had safhada. Bizim memleketli gençler gece yarısı geldiler. İsfahan özellikle İran ile ilgili düşüncelerini öğrenmek istedim. Özgür arkadaşla konuştuk uzun uzun. Bildiklerinden, düşündüklerinden çok farklı bulup sevmişler İran’ı. Gecenin bir yarısı İsfahan sokaklarını dolaşmaya doyamadıklarını söyledi. İki kadın tek başına burada olmamıza şaşırmışlar. Buraya gelmeden önce çok araştırma yaptım. Gerçi daha önce buraya bir kadının geldiğini okumuştum, hatta Zayende’ye fotograf makinesinin objektifini düşürmüş. Buraları çok sevdiğini anlatmıştı dedi. Garip bir rastlantı ama o kadın benim dedim. Şaşkınlıkla beni kucakladı. Sonraki konuşmalarımızdan yıllarca aynı semtte yaşayıp, karşılaşmamış, karşılaşmışsak da birbirimizin farkına varamamış olduğumuzu anladık. Yolcuların sohbeti bitmez. Gün doğmadan uyumak gerek, yeni sürprizlere uyanmak için.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069618527571684914" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrnMNqmLjI/AAAAAAAAAcI/aju8FelO-Ro/s400/a12.JPG" border="0" />Kapının sesine canciğer uyardı, keyifsiz görünüyor. Zaten misafirhaneye her dönüşte garipleşiyor. Benim nüktedanım, ay gülüşlümün yüzünde sanki ay tutulması yaşanıyor. Gülücüğü değil ayın kendisi bile görünmez oluyor. Oysa ne kadar da zorluyorum kendimi odada sigara içmemek için. Bazen kendime kızıyorum onun bu halleri sigaram yüzünden diye, bazen ona; içimden tabii. Hoş biliyorum ya tek neden de bu değil. Sevemedi benim sevdiceğimi. Kanıtlayamadım ona onun ne hoş olduğunu. Yetmedi kadim yapıları, güzel suları, güler yüzlü candan insanları. Benim için de gerçeği inkar boşuna, çöküyorum bu hallerden. Bazen agresif oluyorum, genellikle kolum, kanadım kırılıyor. Attilla İlhan’ın dizelerindeki gibi “Özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır?” diye düşünerek uykuya dalıyorum. </div><div align="justify"></div><div align="justify"><span style="color:#000000;">.</span></div><div align="justify"><span style="color:#000000;">.</span></div>Fatma Özdirekhttp://www.blogger.com/profile/14682820713000412871noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3336754925517610148.post-6437664230469093432007-05-28T01:32:00.002-07:002007-12-17T02:19:31.644-08:00İsfahan... Dördüncü Gün...<div align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5077848300515357602" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RngkIC-J86I/AAAAAAAAAjQ/kFQ7YMrvzr4/s400/Resim_857.jpg" border="0" /></div><div align="justify">Bugün İsfahan’da dördüncü ve son günümüz. Ve belki de benim en zor günüm. Birincisi ayrılık girdabına girip hüzne bulandım, dokunsalar ağlayacağım. İkincisi ısrarla görmeyi istediğim pek çok yeri henüz görebilmiş değiliz, bu nedenle telaşlıyım. Üçüncüsü dün halledemediğim CD kaydı ile uğraşmam gerek. Mecburen hafıza kartlarının ikisininden işime yaramayacağını düşündüğüm fotografları silip yanıma aldım, diğerlerini fotofrafçıya bıraktım; sonucun ne olacağını bilmediğim için endişeliyim.<br /></div><p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069631704531349730" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrzLNqmMOI/AAAAAAAAAhg/QFtuPkZD7GU/s400/Resim+898-1.jpg" border="0" />Hacı köprüsünün yanındaki duraktan Gülistan-ı Şüheda (Şehitler Mezarlığı)’nın yakınına bir otobüs gidiyormuş. Bilet bulup atladık. Otobüste harici olduğumuzu anlayanların ilgi odağıyız. İngilizce bilenler konuşmaya çalışıyor. Türk olduğumuzu öğrenenince Türkçe bilenler hemen söze karışıyor. Anlaşacak ortak dil bulamayanlar merakla izliyor. Herkes yardım edebilir miyiz diye etrafımızda fır dönüyor. Mezarlığın yanındaki caminin rengarenk çifte minaresi görününce vardığımızı anladım, yolcular da uyardı otobüsten büyük bir tantana, nerede ise törenle indik.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069631416768540866" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rlry6dqmMMI/AAAAAAAAAhQ/a23t9xtOBMo/s400/Resim+841-1.jpg" border="0" />İran insanı fotograf çekmeyi de çektirmeyi de sever. Genelde bizim fotograflarını çekmemize itiraz etmedikleri gibi, bizi fotograflamayı da istiyorlar. Daha çok bizimle fotograf çekilmeyi tercih ediyorlar. Ender olarak benim gibi “çirkinim, çekip de ne yapacaksın?” diyen çıkıyor çıkmasına da, rica ve ısrarımızı da boşa çevirmiyorlar. Ülkemizde ise bu ciddi bir sorun olabiliyor, özellikle yaşlıları çekiyorsak. İnsanların özeline girmekten başka bir nedenle, İslam'da suret sayağı nedeniyle. Ama İran’da böyle bir sorun nerede ise yok gibi. Zira Şii inancının cami ve türbeleri fotograflarla süslü. Oniki İmamlardan Hz. Ali, Hz. Hüseyin’e, hatta yanılmıyorsam Hz. Muhammed’e kadar kutsal kişilerin resmini görmek mümkün; halılarda, kartlarda.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069631047401353362" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rlryk9qmMJI/AAAAAAAAAg4/JSLtGqgSJTo/s400/Muhammediye+okulu.JPG" border="0" />Daha önce sözetmemiştim sanırım. Her gelişimde daha gelişmiş, daha bir çeki düzen verilmiş İran buluyorum. İlk gelişim 1993 yılındaydı. O zamanlar yol boylarında düzenli bir petrol istasyonu, sosyal tesis bulmak çok zordu. Şimdi ise hemen hepsi oldukça düzenli. Öyle ki ülkemizi bilenler 'sizde tuvalet Bir Dolar, bizde bedava' diye öğünüyorlar. Hakları olduğu halde 'sizde tuvaletler kirli, bizde tertemiz' demiyorlar.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069631184840306850" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" height="424" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rlrys9qmMKI/AAAAAAAAAhA/hQe-5TJBAqI/s400/Naks-e+Cihan.JPG" width="329" border="0" />İzleyebildiğim kadarıyla yenileme, onarım ve yeni yapımlar oldukça başarılı ilerliyor. Her şey bir yana yenileme projelerini imrenerek izliyorum. Geleneklerine bağlı olmanın bir sonucu belki. Bu duruma sevinçle, ama ülkemizin durumunu düşününce biraz da içim burkularak tanıklık ediyorum. Son günlerde Üsküdar meydanındaki Mimar Sinan yapısının hali tüp geçitin sondaj çalışmaları için bölmelerle kapatıldığıdan belki görülmüyor, ama restorasyon adı altında yapılan çalışmaların vahameti görmezden gelinecek gibi değil. Hemen bitişiğindeki tarihi çeşmenin yalağı çöplük olarak kullanılıyor, kabartmalı mermer yazıtları daha belirgin olsun diye yağlı boya ile renklendirilmiş, kimsenin aldırdığı yok.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069629982249463810" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rlrxm9qmMAI/AAAAAAAAAfw/8LkHgMzbGJ4/s400/DSC_0270-1.JPG" border="0" />Şehitler Mezarlığında da düzenleme çalışmaları sürüyor. Burası da bambaşka bir havaya bürünmüş. Evet değişmesine değişmiş, eskisi gibi değil; ama eskisinden daha düzenli, bakımlı, temiz. Henüz çalışmalar bitmemiş, ama bittiğinde iyi olacağı her halinden belli. Her mezarın üstünde kitabeli vermer. Her başlıkta bir fotograf. Başlığın yanında mutlaka çiçek için bir saksı veya vazo, pek çoğunun yanında da oturaklar bulunuyor. Daha önceleri böyle değildi. Mezarların üzerinde içinde anı eşyaları bulunan kutular, bayraklar da vardı. Açıkçası gözlerim bunları aramadı değil, neyleyim ki her şey bir arada olmuyor.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069631300804423858" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlryztqmMLI/AAAAAAAAAhI/mko0ijCOAcw/s400/Resim+822-1.jpg" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069631816200499442" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrzRtqmMPI/AAAAAAAAAho/uCo5GA488N8/s400/%C5%9Eehitler+mezarl%C4%B1%C4%9F%C4%B1.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069629505508093874" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrxLNqmL7I/AAAAAAAAAfI/FhuMCiDHwcE/s400/ads%C4%B1z56.JPG" border="0" /><br /><a href="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rngiti-J84I/AAAAAAAAAjA/b0O_AcnqCAs/s1600-h/Resim_849.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5077846745737196418" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rngiti-J84I/AAAAAAAAAjA/b0O_AcnqCAs/s320/Resim_849.jpg" border="0" /></a>Burada birkaç anıtsal mezar da var. Kaynaklara göre Ayetullah Şems Abadi’nin kabri de buradaymış. Sıcak, yorgunluk; oturduk bir anıt mezarın karşısına dinleniyoruz. Değişik giysili genç bir kadın geldi. Hani sadece dinin gereği örtünenlerden değil, benim yönüm bu diye basbas bağıran cinsten, bizdeki gibi. Elde beyaz eldiven, sıkma başörtüsü, yerlere kadar simsiyah manto. Selamlaştık. Eh benim kadar da İngilizce biliyor, yani üç beş kelimecik. Sohbet farz oldu. İlerleyen dakikalarda, benim din ve devlet işlerinden, hatta dinin devlet işlerine karıştırılmasından anlamam dememe aldırmadı, elime dua olduğunu söylediği Arapça mı, Farça mı olduğunu bilmediğim fotokopiler tutuşturup, dine çağırdı. Yetmez gibi bir de adres aldı. Sanırım sonrasını kontrol edecek. Sözlerinde kibar bir uyarı var. Bu tür insanlarla bizde karşılaştığım oldu, İran’da olmadı, ne daha önce ne de daha sonra. Kadının fetvalarından zorlukla kurtulup, vedalaştık. </p><p align="justify">Hemen ilerideki rengarenk minareli camiye koştuk. Hani inansam diz çöküp, bizi böylelerinden koru diye dua edeceğim. Neyse ki bahçedeki mis kokulu çiçekler ve etkisinden kurtulamadığım çinileri izleyerek imamla sohbet, kadını da, kadının tavırlarından kaynaklanan ülkem için içimde oluşan karabasanları da unutturdu. Elbette ki kadının inancı değil beni rahatsız eden, sadece bunun tek doğru olduğuna dair <a href="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RngjIS-J85I/AAAAAAAAAjI/lx-uTZm-i94/s1600-h/Resim_855.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5077847205298697106" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RngjIS-J85I/AAAAAAAAAjI/lx-uTZm-i94/s320/Resim_855.jpg" border="0" /></a>saplantısı ve karşısındakilere bunu dikte etmesi. Herkesin inancına saygım olmasa ve farklılıkları öğrenmeye isteğim, niye koşturayım camilere, kliselere, havralara? Postu sererim Zayende’nin yamacına, gel keyfim gel.</p><p align="justify">Sunay Akın’ın ucunda hokka olduğundan söz ettiği Haliç kenarındaki cami hariç ki bugün onda da, tüm camilerimizin minare uçları gibi hilal vardır. Buradaki bazı minare uçlarında ise, yanılmıyorsam Hz. Fat(i)ma’nın kutsal eli var. İmamla dilimiz döndüğünce konuştuk. Öğrendik ki Allah harflerinin sembolüymüş. Ne bizi dine davet etti, ne fetva verdi. </p><p align="justify">Otobüsle buraya gelirken bir heykel görmüştüm. Kente dönerken onu fotograflamak istedim. Mezarlığa yakın bir dönelin içinde. Dönel çim ve çiçeklerle düzenlenmiş. Uzaktan fotografını çekmek yakınlaştırıcı objektifim olmadığı için sorun, ayrıca da yakından görüp, incelemek istiyorum. Çim ve çiçeklere zarar vermemeye çalışarak ve trafiğin yoğun akışında bir kazaya uğramadan içine daldım. Kar beyazı bir barış heykeli. Ellerinden biri göğe, diğeri yere bakan bu ilahi insan, ardında giysisinin uçuşan parçalarında ona eşlik eden kuşlarla birlikte adeta göğe yükseliyor. İki buçuk üç metre yüksekliğinde bir mermer kaide üzerinde, bir o kadar da kendisi; çok etkileyici... Henüz iki kare çekmiş, bu güzel yontuyu yorumlamaya çalışırken, onu yaratan güzel ellerin adını okuyordum ki bir genç “memnu” diyerek koşturdu. Elbette ki hiçbir ülkede bir heykelin fotografını çekmeme kimsenin itirazı olamazdı. Ne memnusu demeye kalmadan, biraz ilerideki kapının nizamiye girişi olduğunu anladım. Anlamsız yasaklar, yasakçı zihniyetler pek çok yerde aynı. Belki orada da bizde olduğu gibi askeri bölgelerde “fotograf çekilmez” tabelası vardı da ben görmemiş, gördüysem anlamamıştım. Desem ki fotograf ne ki, uydu görüntülerinden evlerimizin üstündeki kiremitleri sayabiliyorlar, fark etmezdi. Kapıdaki silahlı emir kulu, ben ise onun gözünde suçluydum.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069630076738744338" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrxsdqmMBI/AAAAAAAAAf4/JpKUP7SUvcQ/s400/DSC_0275-1.JPG" border="0" /></p><p align="justify">On gün sonra yuvaya dönüp Defter’i açtığımda, o heykel fotografı altındaki <em>"2007 Rumi Yılı"</em> yazısıyla karşımdaydı. Kehribar kokulu okur ve yazarların mekanında.<br /></p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069629780386000866" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrxbNqmL-I/AAAAAAAAAfg/l6rE34CjY8g/s400/DSC_0266-1.JPG" border="0" /> <p align="justify">Şehitler mezarlığı ile Hacı köprüsü arası birbuçuk kilometrelik bir yol. Bu yolu araçla dönmek yerine yürümeyi seçtik, adı rehber kitaplarda olmasa da yolun bize sunabileceği süprizlerin heyecanıyla. Yanılmamışız. Küçük ama bir o kadar ilginç cami ve eğitim kurumları ilginç mimarileri, özellikle renkli çinileriyle bizi şaşırtmaya devam etti. </p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069628801133457218" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrwiNqmL0I/AAAAAAAAAeQ/SPEqGInhkKU/s400/ads%C4%B1z39.JPG" border="0" /> <p align="justify">İnanın bu mimari ve çini merakımın nereden geldiğini tam olarak bilemiyorum. Ne ürettim, ne üretebilirim, ne de bunun için çaba harcadım. Tek bildiğim en az insanlar kadar, ilginç yapı ve çinilerin de beni çok etkilediği. Bugün dinsel inancım yok desem de hacıların hafızın torunu diye bilinirim. Ailem dindardır. Babamın tarikatların ağına düşerek sonradan girdiği radikal dincilik girdabı bizi rahatsız etmeseydi, belki bugün ben de dini inanışa daha farklı bakıyor olabilirdim. Zamanında özel bir mimariye sahip bir köy evinde doğmuşum, gerçi büyükbabamın ölümüyle ev tamamlanamadan kalmış. Ben güzelliğini fark ettiğimdeyse özelliklerinin çoğunu kaybetmişti. Bir köy evinde bulunması zor olan toprak kase, küplerimiz ve porselen yemek kaplarımız vardı. Bu kap kacak bir bir kırılıp döküldükçe içimdeki bazı parçaların da onlarla kırıldığını sanırdım. Babaanneme nereden buldunuz bunları, kimselerde yok böyle şeyler dediğimde; büyükbaban şurda şu, burda bu var diyerek bizi bırakıp bırakıp gider, gelirken de bunları getirirdi, derdi. Köyümüz İstanbul'un bir ilçesinde olmasına rağmen Bindokuzyüzaltmışlarda bile sadece bir otobüs bölgenin insanını, hayvanını, eşyasını İstanbul'a götürüp getirir, onda bir sorun olunca vasıta bulunmazdı. Büyükbabam muhtemelen bu kap kacağı Bursa, Eskişehir, Kütahya gibi şehirlere yaptığı atlı yolculuklar sonunda getirmişti. Hiç biri tam takım değildi, sanki örnek olsun diye tek tek alınıp o kadar yollardan güçlükle getirilmiş parçalardı. Ne zaman sık görülmeyen bir çiniye, bir cam veya toprak kaba dokunsam, bilge olduğundan söz edilen hiç görmediğim bu insanın ellerine dokunuyor hissine kapılırım. Belki biraz da bundandır onlara ilgim.<br /></p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069630828358021234" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlryYNqmMHI/AAAAAAAAAgo/nOCNaD3XbPk/s400/Img_2280-1.JPG" border="0" /> <p align="justify">Biz böyle şurada şu burada bu var diye dolaşırken sırt çantam yırtılmış, ufak tefek şeyler dökülmeye başladı. Yol üstünde bir terziye rastladık. Rica ettik, iki dakikada halloldu işimiz. Borcum dedim, bu kadar ufak işin borcu mu olur dendi.<br /></p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069628908507639634" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrwodqmL1I/AAAAAAAAAeY/bQ6wLcnfQlM/s400/ads%C4%B1z40.JPG" border="0" /> <p align="justify">Bazı camilerin yanında tahtalardan oluşturulmuş bir şey var. Ne olduğunu anlayamıyordum, bakıp düşünüyorum, mantıklı bir açıklama da bulamıyorum. Bir caminin önünde onları boyayan birine rastladık. İşaret dilinde, nedir diye sordum. Sorumu anladı. Birleştirdiği avuçlarını başının sağına yerleştirerek o yönde yere doğru eğilmek oldu yanıtı. Sonrasında doğrulup eliyle ufak işareti yaptı. Muhtemelen çocuk tabutunun taşındığı bir aksamdı. Renklerin, çiçeklerin nakışlandığı her şey, ucunda ölüm bile olsa, bu şiir ülkesinde şiirseldi; ya da ben öyle görmek istiyordum.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069630596429787218" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlryKtqmMFI/AAAAAAAAAgY/1kbeaMIyGUI/s400/Hac%C4%B1+k%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC+4.JPG" border="0" /></p><p align="justify">Dön dolaş geldik Zayendeye. Haci köprüsünün doyulmaz seyri her ışık koşulunda farklı görüntü veriyor. Çhubi köprüsünden karşıya geçtik. Nehir boyundaki heykelleri, yaşamı fotograflamaya çalışıyorum, ışığın sertliğine aldırmadan, anı niyetine. Biz rastlaştıklarımızın fotografını çekiyoruz, onlar bizim. Bu arada bazı yerlerde Zayende’nin eski duruluğuna sahip olmadığına, kirliliğin arttığına, bu atıkların koku oluşturduğuna tanık oluyorum. Küresel ısınma nedeniyle suların azalmasının da bunda payı olmalı.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069629591407439810" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrxQNqmL8I/AAAAAAAAAfQ/VQzqJJ31QcU/s400/ads%C4%B1z57.JPG" border="0" /></p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069629307939598226" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rlrw_tqmL5I/AAAAAAAAAe4/BJI14Wlxt0E/s400/ads%C4%B1z54.JPG" border="0" /> <p align="justify">İslam İnkilabı meydanına gelince fotografçıya uğradık. Henüz kayıt işleri tamamlanmamış. Bu akşam Şiraz’a geçeceğiz. Ve biliyorum ki burada bu sorunu çözümleyemezsem, durum Şiraz’da daha da zorlaşabilir. Sinir sistemim çöktü çökecek. Ben bu sinir bozukluğuyla koştururum ya Canciğer iyice yoruldu. Henüz Cuma camisini de göremedik. Bir otobüsle yakınına kadar gittik.<br /></p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069628706644176690" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrwctqmLzI/AAAAAAAAAeI/bhplS0pgHBk/s400/ads%C4%B1z22.JPG" border="0" /> <p align="justify">Cuma camisi (Ulu cami) buranın en büyük ve en görkemli yapılarından. Bin yıla yakın bir geçmişi var. Selçuklu mimarisi. Daha sonraları pek çok eklemeler yapılmış kendi döneminin özelliklerini taşıyan. Avluda bir sürü yığıntı, ciddi bir restarasyonun devam etmekte olduğunun kanıtı. Caminin mermer sütunları etkileyici. Ortam oldukça loş. Şaşırtıcı bir durum biz orada bulunduğumuz sırada bu bin yıllık anıtsal mabette bizden başka kimse de yok. Kaldığımız sürece de sadece bir iki kişi gelip namaz kılıp gitti.<br /></p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069628539140452114" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrwS9qmLxI/AAAAAAAAAd4/1jUZGrmFCT8/s400/adine+mescidi.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069630377386455090" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rlrx99qmMDI/AAAAAAAAAgI/UjLpmKFimzM/s400/DSC_0285-1.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069630274307239970" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rlrx39qmMCI/AAAAAAAAAgA/VvLaXPV3PSE/s400/DSC_0284-1.JPG" border="0" /> <p align="justify">Ali Minare Mescidi, Harun Vilayet türbesi, Nimurvand medresesi ve Hakim camisi, Bozorg (büyük) pazarı gezip, Mescit Meclisi Mezarı yanında Cuma mescidine (Adine camisi) vardık. Avlusunda onlarca kağıt ve renkli metal çiçeklerle süslü çelen. Çelenklerin üzerindeki yazıları anlayamıyoruz. Bazılarında ağlayan bir çocuk resmedilmiş. Bir çocuğun daha henüz yaşamı tanımadan öldüğünü düşünerek içimiz burkuluyor. Tekrar pazara dalıp İmam Meydanına geçiyor, akan yaşama tanıklık etmeyi seçiyoruz. Gün battıktan sonra Azadegan çayevinde akşam yemeğimizi yiyip, yeniden fotografçıya koşturduk.<br /></p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069630489055604802" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlryEdqmMEI/AAAAAAAAAgQ/YHDg5tSSBsg/s400/DSC_0289-1.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069629222040252290" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/Rlrw6tqmL4I/AAAAAAAAAew/bNYEbuZmQO4/s400/ads%C4%B1z48.JPG" border="0" /> <p align="justify">CD kayıtları yapılmış. Kontrol sırasında çoğu fotograf açılmadı. Yetmez gibi üzerine not düşülmemiş, hangi fotograf hangi CD’de bilemiyorum. Ondört CD kaydı için Yirmi Dolar ödedim. Çoğu da bir işe yaramıyor. Bir ihtimal evimdeki bilgisayarda açabilirim diye bozuk olanları da atamıyorum. Böylece ağırlığım sürekli artıyor. Hafıza kartlarının tamamı dolu hangisini sileceğimi bilmiyorum. Sevgili şehrimden fotografsız dönmeyi düşünmek aklımı başımdan alıyor. Bu sonuç karşısında ölüp ölüp diriliyorum.<br /></p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069630940027170946" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlryetqmMII/AAAAAAAAAgw/_03YapS_VDg/s400/IMG_4192-2.JPG" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069630712393904226" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlryRdqmMGI/AAAAAAAAAgg/2_8O3GuVoq0/s400/Img_2254-1.JPG" border="0" /> <p align="justify">Hani nerde o yorulmak bilmez ben? Adım atacak halde değilim. Yetmez gibi trafiğin de en yoğun zamanı, taksi bulamıyoruz. Otobüsle vakit kaybedecek durumda değiliz. Zira biraz sonra Şiraz otobüsümüz kalkacak. Güçlükle özel bir araba bulup misafirhaneye vardık. Çantaları kaptığımız gibi yola fırladık. Neyse ki terminal için hemen araba bulduk. Hem de öyle bir sürücüsü vardı ki, geç kalma telaşımızı anlayıp bizden kimbilir ne kadar para koparacak diye düşünürken, verdiğimiz paranın üstünü kuruşuna kadar geri verdi.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069628994406985570" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrwtdqmL2I/AAAAAAAAAeg/q2dIHz9Ka6E/s400/ads%C4%B1z47.JPG" border="0" /></p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5069629874875281394" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlrxgtqmL_I/AAAAAAAAAfo/TXDmQeJTSL8/s400/DSC_0267-1.JPG" border="0" /> <p align="justify">Biliyorum bunca telaş boşuna, neyleyim ki hamurumda var, bir türlü değişmiyor bu durum. Rahat koltuklarımıza oturunca A.Kadir’den günümüz Türkçesiyle Mevlana’nın lirik şiiri dilime dolanıyor “<em>Her gün bir yerden göçmek ne iyi / Her gün bir yere konmak ne güzel / Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş / .............</em>”. Bakıyorum ki iç sesimle bile şiirin ritmini tutturamıyorum tekrarlamaktan vazgeçiyor; bu felsefik şiiri Ruhi Su’nun sesinden dinleyebilmenin özlemiyle uykuya dalıyorum...<br /><br />Istanbul, 19.06.2007 – Fatma Özdirek<br /><span style="color:#000000;">.</span></p><div align="justify"></div>Fatma Özdirekhttp://www.blogger.com/profile/14682820713000412871noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3336754925517610148.post-49958059575280787762007-05-24T03:17:00.000-07:002007-05-24T03:39:43.878-07:00Kermanşah, Hamedan, Kum, Kaşhan...<div align="justify"> <img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5068073464626555426" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlVp9tqmKiI/AAAAAAAAAUA/r0hhhQRrUrY/s400/Kermansah+1.JPG" border="0" /><div align="justify"> </div><div align="justify">Otobüsün boş olması büyük bir şanstı. Zira on üç saatlik yolculuk böylesi rahatsız koltuklarda işkence halini alabilirdi.<br /><br />Gece yarısı yeşillikler içindeki bir mola yerinde durduk. Canciğer uykuyu yeğledi, ben sigarayı. Kurnasız bir çeşmeden akmakta olan suyun sesini dinleyerek tüttürüyorum. Mecburi görev yerleri Kermanşah’a gitmekte olan genç doktorlar yanıma geldi. Konuşma belalımın zararları ile başladı, mecburi hizmetin zorluklarıyla sürdü, Türkiye İran yorumlarında otobüsün kornasıyla son buldu. Mecburi hizmet bizdeki gibi orada da bir sorundu. Konuştuğum gençler bizdeki durumu bilmiyordu, onlara göre Türkiye bir masal ülkesiydi.<br /><br />Kuzeyi ve Hazar civarı hariç genellikle İran’da görüntüye çıplak dağlar hakimdir. Buna rağmen yerleşim yerlerinin yeşilliği insanı şaşırtır. Orman kıyımı açısından Dünya sıralamasında Türkiye gibi İran da başı çeken ülkelerdendir. Hal böyleyken nasıl oluyorsa kentler, kentlerdeki parklar, caddeler, sokaklar inanılmaz bir yeşilliğe sahiptir.<br /><br />Yine böyle gecenin koynunda daha da büyüyen mor dağlardan sonra Kermanşah’ın düzenli ve ağaçlı caddelerinden geçerek otobüs terminaline vardık. Taksi sürücüleri çantaları kapmış, abla götüreyim havasında; Farsça, Kürtçe seslenerek kapıda karşıladı bizi. Onlar ekmek parası, biz el yüz yıkamak derdinde. Temizlik faslından sonra soluklanıp günün planını gözden geçirirken İngilizce konuşan bir sürücü geldi. Sakin, temiz yüzlü, kardeşime benzer bir genç. Bisutun, Tag-ı Bostan ve Pave planımız için bir günlük taksiye ihtiyacımız olduğunu söyledik. 20.000 Tümen istedi. Pazarlıkla 13.000’e anlaştık. Onun İngilizcesi oldukça düzgün, benimki ise onunki kadar iyi olmadığı için yanlış anlama ihtimalini göze alarak 13.000 Tümeni önünde sayıp “Bu kadar ücrete anlaştık değil mi?” diyerek pantolonumun çok cebinden birine koydum. Çantalarımızı kaptık taksiye ilerliyoruz. Diğer sürücüler önümüzü kesti, gitmemize izin vermiyorlar. Biri bizi çekiştirerek bir büroya götürüp bir defter açtı. Defterdeki yazıları gösterip bir şeyler anlatıyor, bir türlü anlaşamıyoruz. Sürücümüz çekingen, biz şaşkın. Sıra sorunu olabilir mi, yoksa burada da Kamboçya gibi ören yerlerinin sürücüleri ayrı mı? gibi sorunlar kafamda dönüp duruyor. Sorunu anlayamadık ama biz anlaştığımız sürücüyle yola çıktık. </div><div align="justify"><br /></div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5068073352957405714" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlVp3NqmKhI/AAAAAAAAAT4/jsiQXVx3UT4/s400/Kermansah+2.JPG" border="0" /><br />Tag-ı Bostan’a vardık. Terminale öylesine yakın ki neredeyse taksiye bindiğimizle indiğimiz bir oldu. Dağ oyularak oluşturulan iki takın içindeki ve hemen yanındaki rölyefleri rehber eşliğindeki bir Alman grupla birlikte izledik. Aynı yerde çevrede yapılan kazılardan bulunan sütun başları, heykeller de açık bir alanda yer almakta. Yani burası bir açık hava müzesi. Bisutun’a gitmek için arabaya döndük.<br /><br />Mağaralara merakımı bilen dost Asya’nın en büyük mağaralarından birinin Kermanşah’da olduğunu muştulamıştı. Araştırdığımda yaklaşık altmış kilometre uzakta Pave’de olduğunu ve Asya’nın içi su dolu en büyük mağaralarından biri ve aynı zamanda da İran’ın en uzun mağarası olduğunu öğrenmiş, görebilme heyecanına kapılmıştım. Sürücümüzle pazarlık yaparken, bizim için önemli olduğunu mutlaka onu da görmek istediğimizi söyleyerek anlaşmıştık. Bunun için sanırım bize çok yakınlarda bir şelale ve mağara olduğunu görmek isteyip istemediğimizi sordu. Nasıl görmek istemezdik. İki üç dakika sonra oradaydık. Yani Tag-ı Bestan’a birkaç yüz metre uzaklıkta. Modern bir şekilde düzenlenmiş kent izleme mekanına arabayı park ettik. Sürücümüz de bizimle birlikte şelale ve mağaraya geldi. Boz dağlardan şırıl şırıl akmakta olan şelale basamaklar oluşturularak izleme mekanına yönlendirilmiş. Kermanşah’ı suyun sesiyle izliyoruz. Mağaranın gizemi, kentin sere serpe önümüzde uzanışı ve ziyaretçilerin devinimlerine dalmışım. Genç bir grup geldi. Mağara ağzında sırt çantalarını indirip teknik ekipmanlarını kuşandı. Ya kaya tırmanışı yapacak ya da mağara geçişi. Bulunduğum yeri ve zamanı unutmuş, gençlerin hareketlerine dalmıştım ki sürücümüz “Geç oluyor, gidelim…” dedi de kendime geldim. Gençlerle tanışmadık, konuşmadık. Bir gülümseme birimizin dilinden anladığımızın işareti oldu. Dik yokuşu çıktığımız gibi bir solukta indik. Ayrılık buysa oradan ayrıldık. </div><br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5068073194043615746" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlVpt9qmKgI/AAAAAAAAATw/C3cbsXPYda0/s400/Kermansah+12.JPG" border="0" /><p align="justify"><br />Arabaya bindik Bisutun’a doğru yol alıyoruz. Sürücümüz evini aramak için telefonumuzu istedi, canciğer verdi. Telefon konuşmasından sonra “Ben sizi götüremem.” dedi. “Neden, biz sizinle öyle anlaşmamış mıydık?” dedim. “Uzağa gidemem” dedi. Pek sakin biri sayılmam, yine de gezide kolayca iflas etmez sinirlerim. Herhalde bir yanlış anlaşılma var diye düşünüp sözcüklerin üzerine basarak “Kardeş ama biz seninle terminalde şuralara şu ücrete gideceğiz diye anlaşmadık mı? Şimdi niye vazgeçiyorsun. Biz burada nasıl araba bulacağız? Bize zaman kaybettiriyorsun, yetmez gibi sözünden dönüyorsun.” dedim. “Ben yalan söylemem Müslümanım, Kürdüm, dürüstüm. Benim paramı verin.” diyor. “İşini yarım yapanın parası bizde verilmez, sana ne kadar para vereceğiz. Birlikte gittiğimiz üç en fazla dört beş kilometre. Sana paranı versek, biz nereden taksi bulacağız?” dedim. Böylece girdik mi bir söz kavgasına. O diyor ben gidemem, ben diyorum biz böyle anlaştık sen anlaşmayı bozdun ben para vermem. Sonunda baktık çözüm yok. “O zaman bizi turizm polisine götüreceksin, derdimizi onlara anlatıp çözüm bulacağız.” dedim. “Burada turizm polisi yok” dedi. “Peki o zaman polis karakoluna götüreceksin bizi.”. Baktı olacak gibi değil, yol üzerindeki iki trafik polisinin yanında durdu, arabadan indik. “Buyurun size polis” dedi. Polise derdimizi anlatacağız, lakin adamcağızlar Farsçadan başka dil, biz Farsça bilmez. Sürücümüz sorunumuzu polise anlatıyor biz dinliyoruz, bir şey anlamadan. Arada da Arapça ve Farsçadan dilimize geçen sözleri yakalayıp yalan söylediğini düşünerek müdahale ediyoruz. Kent girişinde bir kavşakta oluyor bunlar. Bizim bağırıp çağırışımıza yanımız yöremiz insanla doldu. Bunlardan biri Azeri. Onun yardımıyla polisin dediklerini anlayabildik. O da, sizinle iki saat geçirmiş verin parasını gitsin bu adam siz başka birini bulun diyordu. Yani söyledikleri benim için soruna çözüm getirmiyordu. Bir günlük yaklaşık yüz otuz kilometre karşılığı tur için anlaştığımız 13.000 Tümen yerine, sürücümüze 4.000 Tümen’i iki saat ve yaklaşık beş kilometre için verecektik. Açıkçası içime hiç sinmiyordu. Ona emekleri karşılığı en fazla 2.000 Tümen veririm dedim. Başka çaresi olmadığı için kabul etti. Sürücümüzün Türkçe konuşmuyordu, fakat anladığını canciğerle konuşmalarımız sonunda bana söylediklerinden tahmin etmiştim. Parayı verdim ve Türkçe “Buradaki para değerini bilmiyorum, eğer emeğinden fazla aldıysan haram olsun.” dedim. Çıldırdı birden ve üzerime yürüyüp sol kolumu sertçe tuttu, diğer eli havada vurdu vuracak; kaba kuvvetinin yanıtını tekme olarak alıyordu ki polis de onu diğer kolundan çekip sarsmaya başladı.<br /><br />Canciğer korkudan şaşkın, ben kızgın arabalara yöneldik. Azerice bilen arkadaş da bize yardım etme derdinde. Tanıştık, “Mohsin”miş adı. Güzel, dayımın adı da Muhsin, unutmam böylece. Ona garaja nereden araba bulabileceğimizi sorduk. “Ben sizi götüreyim” dedi. “Olmaz siz tarif edin biz gideriz.” dedik. Garajdan nereye gideceğimizi sordu, “Bisutun’a” dedik. Sonra zaman kazanmak için bulunduğumuz yerden bir taksi bulup gitmeye karar verdik, o da bizimle geldi. </p><p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5068073095259367922" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlVpoNqmKfI/AAAAAAAAATo/zEyQg_nh3vc/s400/Kermansah+14.JPG" border="0" /><br />Bizim söylencelerimizde Ferhat’ın deldiği Şahinkaya’yı yıllar önce görmüş, Nev-i’nin “Ferhad’a öz vücudu dağlarca hail idi / Yoksa değildi aciz ol Bisutun elinden” dediği Bisutun’u nihayet görebilecektim. Yol üzerinde mor dağlar sıralandıkça heyecanım kızgınlığımı unutturdu. Hem Mohsin ile söyleşiyor hem de yol alıyoruz. Sonunda geldik dağın yanına. Arabadan indik, bir yokuşu tırmandık, vardık rölyef ve yazılarla bezeli bir duvarın yamacına. Rölyefleri tam çözemesek de yorumluyorduk birikimimizce, lakin yazıları anlamak mümkün değil. “Mohsin, Darius ne demiş bu yazıtlarda?” dedim. “Yalan danışmayın, dürüstgar olun… demiş” dedi. “Ah Mohsin ah… O demiş de biz uygulamış mıyız?” dedim. Üzgün baktı, sanki biraz önceki tartışma onun suçuymuş gibi. Biraz ileride Herkül gücünün simgeleriyle bir kayanın yamacında oturmuş bizi izliyordu.<br /><br />Dönüşe geçtik. Sağ yanımızda düzenli çam ağaçlarının hemen ardındaki Bisutun dağı bulutlardan süzülen ışığın renk oyunlarıyla daha bir görkemli. Hemen altındaki oyuntuyu uzak olmasına rağmen seçebiliyor, acaba bu mu Ferhat’ın aşk nişanesi diye düşünüyorum. Sürücümüze “Biraz yavaşlar mısınız? Birkaç kare çekeyim” dedim. Beni oraya götüreceğini söyledi. Arabanın gittiğince gittik, yanına ulaşmak zaman alacaktı. Çamların arkasına saklandı nişane.<br /><br />“Ahlatın sapı, üzümün / çöpü ayıklandı. Yeniden göç / eylenildi Bisütun’a. Ferhad’ın / külüngü sürçtü; Şirin’i gören / olmadı bir daha!” diyordu ya şair Hüseyin Atabaş ben de görmedim, göçtüm…<br /><br />Garaja döndük. Bu sürücümüz de sizi dağın yanına götürdüm diye anlaştığımızdan fazla para istedi, oysa gittiği yol beş yüz metreyi geçmezdi. Anlaşılan burada şoförlerle yapılan anlaşma pek işe yaramıyordu. Bu yeni gerginlik, taksi yerine yerel araçlara yönelmemizi sağladı.<br /><br />Kengaver’deki Anahita Tapınağı’na gidecektik. Minibüsle gitmeyi seçtik. Mohsin de bizimle gelmek istedi. “Ne o Mohsin, senin işin yok mu?” dedik. “Var ama önemli değil, ben de oraları görmüş olurum.” dedi. Hay Allah! “Sen ne iş yapıyorsun?” dedim. “Kaçakçıyım. Şu dağların ardından Irak’a, bizim oralardan Türkiye’ye mal getirip götürürüm.” dedi. “Senin atın var mı?” dedim, şaşkın baktı. “Mohsin ben bir film gördüm, bu dağlardan Irak’a yapılan kaçakçılık üzerinden bir öykü anlatıyordu, sen bilir misin bu filmi” dedim. “Yok!” dedi. Ah Mohsin ah! Kengaver’e doğru minibüste Sarhoş Atlar Zamanı’nda düşüncelerle yol alıyorum. Yağmur başladı. Araba bozuldu. İndik arabadan. Otoyol önümüzde yükselerek uzamakta ve bir tepenin ardında kaybolmakta. Omzumuz, elimiz, kolumuz, göğsümüz çanta. Mohsin yardım etmek istiyor, zorla canciğerin büyük, benim küçük çantamı kaptı. Tepenin ardında karşımıza ne çıkacağını, ne kadar yürüyeceğimizi bilmeden ilerliyoruz. Geçen arabalar dolu. Tepeye varmadan aracımız tamir olmuş geldi. Arabaya bindik yağmur dindi. Kengaver’e yarım saat sonra vardık.<br /><br />Tapınak girişinde bilet, Mohsin bize yardım etti diye onunkini de itirazına rağmen aldık. Koca bir ören yeri. Hava bir yağıp bir açıyor. Çantalarımızın bir kısmı Mohsin’de hızla dolaşıyoruz. Anlaşıldığı kadarıyla kazı çalışmaları var. Fakat şu anda bize katılan çocuklarla bizden başka kimsecikler yok ortada. Tapınaktan günümüze kalan duvarlar ve birkaç kırık sütün. Yine de zamanındaki ihtişamını bunlardan anlamak mümkün.<br /><br />Çevrede görülecek pek çok ören yeri olmasına rağmen zamansızlıktan Hamedan’a yöneldik. Bir taksi ile merkeze, oradan da dolmuşla Hamedan’a vardık. Öyle bir yağmur yağıyor ki anlatılır gibi değil. Kısa da olsa bizde yağmurluk var, ama Mohsin’in suyu çıktı. Ona “Sen işine git, biz gideriz, bizimle yorulma.” diyoruz. “Yok ben de sizinle geleyim.” diyor. Hay Allah! “Sağ ol, seninle işimiz kolaylaşıyor, gel gelmesine de nereye kadar?”. “İstanbul’a kadar gelirem.” diyor. Şaka yapıyor, burada ayrılır diye düşünüyoruz.<br /><br />Mohsin’in önerisiyle Ebu Ali Sina Üniversite kampüsünün yanından geçerek beş kilometre uzaktaki Elevend dağının kayalıkları üzerine kazınmış Genç Name yazıtına gittik. Hemen yakınında bir şelale. Müthiş kalabalık ziyaretçi grupları. Çevrede mısır, bakla ve meyve kurularını haşlayıp satanlar. Renkli bir ortam, bir de yağmur dursa, keyfimize diyecek olmayacak.<br /><br />Kent merkezine döndük. Bu arada fotograf makinesinin hafıza kartları doldu, pili bitti bitecek. Hemen bir çözüm bulmam gerek. Hava da kararmak üzere. Ünlü tabip ve filozof Ebu Ali Sina, yani bizim bildiğimiz adıyla İbni Sina’nın anıt mezarının üstünde müthiş bir sıralanışla kuş sürüleri devinim halinde dönüp durmakta. Çaresiz birkaç fotograf silerek yerine bunları kaydetmeye çalışmaktayım. İçine girmedik, geç kalmışız. Biraz ileride filozof, mistik rubaiyatcı Baba Tahir’in anıt mezarı, o da kapanmak üzere. Neyse ki içini görebildik. Bu ülkede yüzyıllar öncesi yitirilmiş kadim insanların mezarlarını ziyarette onların nasıl yaşatıldıklarını gördükçe açıkçası şaşırıp kalıyorum. Kıskançlıkla gönenmiyorum desem yalan olur.<br /><br />Sağanak yağmur altında Hamedan’ın pek çok caddesini arşınlayıp CD kaydı yaptıracak bir mekan arıyoruz. Neden sonra bulduk. Kayıt için beklerken fark ettim dün akşamdan beri aç olduğumuzu. Ben bu kayıtları beklemek zorundayım, zira biraz sonra dükkanlar kapanacak, ama arkadaşlarımın beklemesine gerek yok. Canciğere “Siz Mohsin ile gidip bir şeyler yiyin.” dedim. Anlamlı şekilde gülerek “Hayır, üşüyorum. Burası sıcak burada bekleyelim.” dedi. Uygun bir zamanda da “Yahu bunu öyle rahat söylüyorsun ki bilmeyen Mohsin’i bizim yüzyıllık arkadaşımız sanır.” dedi. Kısaca bana sen ne çatlaksın demek istedi; haklıydı. </p><p align="justify"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5068072184726301154" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_II5Vaya8v70/RlVozNqmKeI/AAAAAAAAATg/zlJLM01-ecg/s400/Hamedan+6.JPG" border="0" /><br />İşimiz bitti dolaşarak bir meydana vardık. Hamedan düzenli bir şehir, parkları, caddeleri, şehri süsleyen heykelleriyle bir Avrupa kentini andırıyor. Bu meydan öylesine düzenli ki Paris’in bilmem hangi meydanındaymışsınız hissi veriyor insana. Meydanın ortasında ışıklandırılmış rölyeflerle süslü bir anıt, meydanı çevreleyen binaların mimarisi ve caddelerin düzen ve güzelliğini safranlı cüce kebaplarımızı yiyerek izledik. Çıkıp otobüs terminaline doğru yürüdük. Baktık yol çok zaman alacak yağmur da var, dolmuşa atladık. Bir ailenin