tag:blogger.com,1999:blog-32784872651073684382008-10-03T13:05:32.444+03:00Zaman Zabıtasıeycohttp://www.blogger.com/profile/17695535253886210754noreply@blogger.comBlogger56125tag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-76502098880680283102008-05-11T02:19:00.002+03:002008-05-11T02:22:11.423+03:00EasyWordsZabıtalar, zabıtaseverler,<br /><br />Yabancı dilde kelime ezberleme olayına girmek isteyenler için bir yazılım geliştirdiğimi buradan milyarlar duysun isterim.<br /><br /><a href="http://easywords.glowingeyes.net">http://easywords.glowingeyes.net</a> adresinde ikamet ettiği doğrudur.kusmukhttp://www.blogger.com/profile/03916736194894654159noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-61299368118655955032008-02-26T15:31:00.004+02:002008-08-28T02:29:49.641+03:00Dünyayı çözümseyen anket sonuçlandıNoter eşliğinde yaptığımız devasa çaplı minik anket sonuçlandı. İçinde bulunduğumuz dönemde insanların dünyayı algılama biçimine odaklanmış olan anketten elde edeceğimiz sonuç bizi hiçbir yere götürmeyecekti. Zaten öyle de oldu. Fakat neticede bir anket daha sonuçlandı ve belli belirsiz bir tatmin yaşandı.<br /><br />44.000 kişinin katıldığı (yazıyla 44) anketimizde katılımcılara şunu sorduk: "Şu ara dünyayı nasıl buluyorsunuz?" Anket bittiğinde elimizdeki sonuçlar gerçekten şoşaltıcı bir tablo önümüze koydu.<br /><br />Sıkıcı (4%)<br />Yetersiz (4%)<br />İdrak edemiyorum (27%)<br />Neşe veriyor (0%)<br />Bıraktığım yerde duruyor (13%)<br />Bi terslik var gibi... (22%)<br />Cinnetim yakındır! (22%)<br />Her şey çok güzel bence (4%)<br /><br />"Cinnetim yakındır!" ve "Bi terslik var gibi..." seçenekleri anketimizde ikinciliği paylaştı. Sonuçlara bakıldığında gidişatta bir gariplik olduğunu henüz fark edenler -ki bunlar bir sorunun var olduğunu kendi başlarına idrak etmiş fakat bir başına olmanın çaresizliğiyle birilerini ve bizzat kendilerini uyandırmak için bir çağrı yapıyormuş gibi duran "bir terslik var gibi..." seçeneğini işaretleyenler- genelde 24-27 yaşları arasında. Tahammülsüzlük için güzel bir yaş aralığı.<br /><br />"cinnetim yakındır" seçeneğini işaretleyen katılımcılar ise idrak, itiraf aşamalarını geçmiş olsa da toplu gayretlerden ümidini kesmiş bireysel olarak bir patlama yapabileceğini, hani duruma göre insan kellesi bile uçurabileceğini ve bundan sorumlu olmayacağını ifade ederek birilerini korkutup hareketlendirmek isteyenlerden ve olayların kendisini delirtmesinden endişe eden yetkililerden oluşuyor.<br /><br /><a href="http://bp2.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/R8QX6q7Wn3I/AAAAAAAAAFg/oz6aF70Eq2g/s1600-h/captain-kirk-wtf.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5171284568851259250" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/R8QX6q7Wn3I/AAAAAAAAAFg/oz6aF70Eq2g/s320/captain-kirk-wtf.jpg" border="0" /></a>Dünyanın şu anki halinin neşe verdiği insan sayısı anketimize göre sıfır. Yani 7,5 milyarda 0. Kısaca dünya mutsuz. Dünyayı sıkıcı bulanların ve yetersiz bulan James Bond'ların oranı da yüzde dört. Anlaşılan o ki dünya hiç kimseye istediğini vermiyor. Buna rağmen hali hazırda taze bir aşk yaşayanlar da yüzde dörtlük bir orana sahip zira onlar "her şey çok güzel bence" seçeneğini işaretlemişler. Bir insanın bu kadar kör olabilmesinin nedeni sadece henüz aşık olmuş ve aşık olduğu insanla o dakikalarda birlikte olmasıdır muhtemelen.<br /><br />Anket neticesinde görüldüğü üzere 70 trilyonluk Türkiye'nin ciddi bir sorunu var: Dünyayı idrak edememek. Dünyanın hal ve gidişatı insanların duyarlılık eşiğini aşmış durumda ve dolayısıyla olaylar, insanlar ve dünya düşünülüp tartılmadan belleğin ardiyelerine gömülüyor. Sanılsandığı kadarıyla her ne kadar idrak yolları tıkanmış olsa da kişiler en azından dünyayı idrak edemediklerini idrak etmiş gibi görülüyorlar. Bir başlangıç... Bu aşamada dünyanın anlaşılamaz hale gelmesinin var ettiği taşınamaz yükün yarattığı patlama oy vermek biçiminde tezahür ediyor. İdraktan sonraki çözüm yolunun ilk adımı olan itiraf sözle, yazıyla, eylemlerle, toplu halde veya küresel ekonominin dinamiklerini dinamitleyerek yapılmıyor. Aksine son derece kolay bir şekilde açığa vuruluyor. Anket tıklamak. İşte bunu yaptık. Ama en azından bir haşlangaç demiştim. O iyi.<br /><br />Neticeye gelecek olursak miyadını doldurmak üzere olan dünyanın gelecek endişesi olan her insanı bunalımlara sürüklediğini artık biliyoruz. Sadece aşık olan ve anda olan insanlar dünya ile mutlu olabiliyorlar. Bu noktada tek gerçek aşk diyebiliriz ya da şöyle yorumlayabiliriz. Bilmek kahrolmaktır.<br /><br />Öyleyse anketimize katılan tüm katılımcılara şu parçayla edâ edelim:<br /><br /><em>"Zaman akıp gider durulmadan<br />Ne sual ne cevap bulunmadan<br />Biz onun içinde bitip kahroluruz<br />Bize yaşamak yok yorulmadan<br /><br />Bilirim hayatın güzelliğini<br />Bilirim sevenin ne çektiğini<br />Dertler bizim için, sevmek bizim için<br />İşte gel de yaşa kahrolmadan..."</em><br /><br /><embed src="http://www.youtube.com/v/3ia-L2NL16k&rel=" width="425" height="355" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent"></embed>Cyranohttp://www.blogger.com/profile/12534677606598485945noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-47881779557129605552008-02-10T13:17:00.000+02:002008-02-10T13:22:38.496+02:004-6 NöbetiRüyamda sabah 04:00-06:00 nöbeti tutuyorum. Saate bakıp bakıp duruyorum zaman geçmek bilmiyor. Sonra nöbetçi geldi beni dürtüyor: "kardeş kalk 4-6 nöbetin var!". Ulan zaten nöbet tutuyorum nereye kaldırıyon mnagdmn. Arkadaşlar bu da böyle bir anımdı... sevgiler saygılar<br /><br />Smyrna 2008krishttp://www.blogger.com/profile/10502998250938677842noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-69459935488229932722008-01-25T22:12:00.000+02:002008-08-28T02:29:53.550+03:00Müslim gönüllere giren olsa olsa Yusuf İslam<a href="http://bp1.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/R5pghCrd7TI/AAAAAAAAAFI/t5wLRLGsvVU/s1600-h/tayyipcubbe.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5159542443877461298" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/R5pghCrd7TI/AAAAAAAAAFI/t5wLRLGsvVU/s320/tayyipcubbe.jpg" border="0" /></a> Gayrı "ihtiyarı" öğrendiğim bir şey var. Medeniyetlar İttifakı. Zira ihtiyarlayınca bu tür şeyleri öğrenmek zorunda kalıyor insan niyeyse.<br /><br />Şimdi kardeşim bu nedenle Türkiye, "Co-Sponsor" rolü üstlenmiş bir ülke olarak, Birleşmiş Milletler'in desteklediği ve katılım göstereceği bu Medeniyetler İttifakı ile ilgili çeşitli organizasyonlar tertip edecek. B<br /><br />Bunların biri de 19 Mayıs. 19 Mayıs 2008 günü, -tam sayısını hatırlamıyorum- 200'den fazla milletten gençler Türkiye'de toplanacaklarmış. Tarihi bir mekânda büyük bir konser verilecek ve dünya gençleri bir araya gelecek. O gün tabii Türkiye vitrine çıkacak; "islam karşıtlığı"na karşı modernliğini gösterecek, Avrupa Birliği'ne, her milleti bir araya getirebilecek ve bir arada eğlendirebilecek kadar medeni olduğunu gösterip "bir daha düşün" diyecek, reklam yapacak falan işte ve o kadar farklı milletten genci gerçekten eğlendirecek. Hatta Başbakan Erdoğan'ın sözleriyle bu şöyle olacak: "<em>Avrupa, Amerika, Orta Doğu, Afrika ve Uzak Doğu'dan; Müslüman, Hıristiyan, Yahudi; binlerce genç konserde aynı şarkıları söyleyecek.</em>" Ressam, yazar, müzisyen, film yapımcısı, kültür endüstrisinin liderleri hep bir arada olacak ve birçok ülkede canlı yayınlanacak gösteriler bilmemne ve tabii ki konser canlı yayınlanacak.<br /><br />İyi, buraya kadar güzel. Harika falan. Ama konserde "medeni Türkiye"yi temsil edecek, dünyaya gösterecek üstelik gençleri coşturacak isim biraz garip: <strong>Yusuf İslam</strong>.<a href="http://bp2.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/R5pgxSrd7UI/AAAAAAAAAFQ/L-X9ywPn9ZA/s1600-h/yusuf_islam_aka_cat_stevens.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5159542723050335554" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/R5pgxSrd7UI/AAAAAAAAAFQ/L-X9ywPn9ZA/s320/yusuf_islam_aka_cat_stevens.jpg" border="0" /></a><br /><br />AKP'yi bir yerde anlamak mümkün. Hani Bülent Ersoy'un ya da Pink Flamingos'tan da bildiğimiz Divine'ın travestiler için drag queen olması gibi kendi yolunun doğru olduğunu ispatlamaya çalışan ve hatta belki kafalarındaki dogmatik islamı her ülke/dünya vatandaşına zerk etmek isteyen AKP kurmayları için de doğru yolu bulmuş olan Yusuf İslam biçilmiş kaftandır, neticede o da birşeyden başka bir şeye dönüşmüş, bir çeşit drag queen'dir. Örnek gösterilebilir, kabul görmüştür, halinden memnun gibi görünmektedir. Refah tabanından gelme bir AKP müslümanı için Yusuf İslam bir dünya starıdır.<br /><br /><br />Burada önyargının, vizyonsuzluğun, dar kafalılığının resmini görmemek mümkün değil. Zira bir ideolojiye saplanmış bir insan için, o ideolojinin en starı evrenseldir. Söz konusu müzikse, o ideolojinin müziğini yapan en ünlü kişi dünyanın en önemli sanatçısıdır. Dinleyebileceği en üst düzey, en mest edici, en kaliteli müzik, onun yaptığıdır. Onu dinlerken evrensel bir müzik dinlediğine ve popüler olana sahip olduğuna inanır. Ötesi yanlış yolda olandır ve hiç bir zaman hayatının kesişmemesini istediği ötekidir.<br /><br />Lakin Yusuf İslam bana hiçbir zaman medeniyeti çağrıştırmadığı gibi, eğlenmek için bir kere bile dinlediğimi hatırlamam, ki zaten ilahiyle eğlenen bir insan değilim. Hem sanırım Erdoğan veya Yusuf İslam'cılar da ilahilerle eğlenilmesini istemezler. Onu da şurdan tahmin ediyorum, bi keresinde radyoda müzik dinlerken bir ilahi çıktı. Baktım "Leylim Ley" türküsüne söz yazılmış, "<em>Allah, illallah..."</em> derken ilahi olmuş, eğlenmeye çalıştım dalgamı geçecektim babam kızdı, "İlahi ile dalga geçilmez" dedi.<br /><br />Peki Yusuf İslam bu kadar dünya milletinden genci nasıl eğlendirip coşturacak? "Talaal Bedru Aleyna"yı bütün gençler hep bir ağızdan söyleyecek mi? Bu Yusuf İslam'a "Salavat"ı söyletin arkasına da bir "Salli ala Muhammed" bağlatıp, bu sözleri tekrar eden dünya gençlerini onlar çakmadan müslüman yapma çabası mıdır? Nedir?<br /><br />İşte bunu düşünüyorum bu haberi duyduğumdan beri. "19 Mayıs Atatürk'ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı"nda tüm dünyaya Atatürk'ü anarken, ulusal bir bayramı kutlarken ilahilerle seslenmenin nasıl bir şey olacağını merak ediyorum, garipsiyorum. Bunun bilinçsizce, akla gelen ilk ismi seçmekle geçiştirilebilecek bir şey olmadığını bilmeme rağmen kendi düşüncemle tartışıyorum: "Lan yoksa ben mi ırkıçıyım, ben mi islamofobik oldum çıktım" diye.<br /><br /><a href="http://bp0.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/R5phAyrd7VI/AAAAAAAAAFY/qRN9WUm64TE/s1600-h/bild6.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5159542989338307922" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 323px; CURSOR: hand; HEIGHT: 243px" height="239" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/R5phAyrd7VI/AAAAAAAAAFY/qRN9WUm64TE/s320/bild6.jpg" width="313" border="1" /></a>Yusuf İslam tercihiyle Türkiye'nin dünyaya söylediği bir yandan da şudur: "Medenileşmek, ilerlemek, her milleti kucaklamak istiyorsan Yusuf İslam'laş. Onun gibi batıya değil doğuya dön. Beni ifade eden medeniyet figürü bu, sakal, takke, ilahi..."<br /><br />Biliyorum ki bunu, bunları kabul eden, seçen ve ses çıkarmayan garip Türk insanı, "O filmde Türk'leri nasıl göstermişler öyle ya develer geçiyor, sarıklı, sakallı adamlar falan..." diye hayıflanacak. Bunun ülkesini yansıtmadığını söyleyecek. Aslında gayet medeni bir ülkede yaşadığını düşünüyor olacak. Özellikle de medeniyetin bütün cihazlarını kullandığına inandırıldığı için (oysa yütub'dan başla diğer sansürlere hiç girmiyorum). Oysa maalesef o filmlerde görünce karşı çıktığımız ülkeden hiç bir farkımız yok. Apron'da deve keselim, dünyaya hacılarla ilahilerle seslenelim, cumhurbaşkanımızın, başbakanımızın eşlerinin kafasınd garip şekilli örtüler hatta belki el bile sıkışmıyorlar , şablondan çıkmış mis gibi hacıyağı kokulu siyasi bıyıklar... Bundan fazlası değiliz aslında... Kendimi Yusuf İslam konseriyle birlikte, doğduğum, büyüdüğüm, ağladığım, anladığım bu ülkede azınlık olarak hissetmeye başlayacağım 19 Mayıs gününü sabırsızlıkla bekliyorum. Her neyse, en azından o gün, bana azınlık olmanın ne demek olduğunu öğretecek ve belki o zaman buraya bunu yazmaktan başka bir şey yapmam gerektiğini anlarım...Cyranohttp://www.blogger.com/profile/12534677606598485945noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-53183436222895990632008-01-17T14:37:00.001+02:002008-08-28T02:29:44.899+03:00Ayşeler irrite olmasın, garson da koklayabilsinler<a style="font-weight: bold;" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp3.blogger.com/_aNtzlk2x56U/R49MGh5wSmI/AAAAAAAAAI0/8KRI504NkQU/s1600-h/ayse.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://bp3.blogger.com/_aNtzlk2x56U/R49MGh5wSmI/AAAAAAAAAI0/8KRI504NkQU/s200/ayse.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5156423773426043490" border="0" /></a>Ayşe Arman hanfendi hazretlerinin yakın geçmişte yurt çapında infiale yol açan bir makalesi vardı. Söz konusu <a href="http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6942347.asp?yazarid=12&gid=61">yazıda</a> önce güzel kokmanın faziletlerinden, kendisinin güzel kokmaya verdiği önemden bahsederek giriş yapıyor, daha sonra geçenlerde (izafiyet teorisini çökerten sözcük) Dubai'den yaptığı kısa bir Türkiye ziyaretinde gittiği lokantada çalışan garsonların koltukaltlarından kesif bir ter kokusu yayıldığını, bunun ne kadar fena bir şey olduğunu, belirtiyor, garsonların koltukaltlarından yayılan o aşağılık kokunun kendisini nasıl da rahatsız ettiğinden dem vurarak, "yurtdışında bunları aştılar artık güzelim, garsonlara botoks yaptırıyorlar, onlar da terlemeyiveriyor." diyerek o günkü yazısını nihayete erdiriyordu. Günde 12 saat boyunca eşşekler gibi ordan oraya koşturan bu garson denen adamlara terlemeyi çok gören zihniyet, bize Dubai'den ithal edildi; ancak mevzunun yerli malı uygulamasını görmemiz de çok sürmedi. Geçenlerde (bak gene geçenlerde) gazetede bir <a href="http://www.sabah.com.tr/2007/11/08/haber,AB9A563296664D7898471164E79663DA.html">haber</a> okuduk. Falanca lokantanın sahibi bilmemkim, bütün garson kadrosunu almış, doktora götürüp botokslattırmış. Bundan sonra garsonlar, isteseler bile ter kokamayacaklarmış. Gerekçe olarak da, "<span style="font-style: italic;">Şikayetler alıyorduk</span>" demiş adam. "<span style="font-style: italic;">Parfüm sürseler olmuyor mu?</span>" diye sormuş muhabir. Olmuyormuş. "<span style="font-style: italic;">Peki günde 3-4 kere duş alsalar?</span>", buna ne zaman, ne de imkan varmış. Haberi okuyunca birtakım düşüncelere garkoldum. <span style="font-style: italic;">Lan</span>. Dedim. <span style="font-style: italic;">Ben</span>. Dedim. <span style="font-style: italic;">Şu ülkede görüp görülebilecek en pis kebapçılarda bile yemek yedim</span>. Dedim. <span style="font-style: italic;">Fakat</span>. Dedim. Şimdiye kadar bir kez bile yemek yediğim mekandan "<span style="font-style: italic;">Of ya ne yivranç kokuyordu herif resmen sicim sicim terlemiş ANMNSNKYM HAYVAN!</span>" diyerek çıktığımı hatırlamıyorum. Demek ki, bu kadın kazara böyle bir yere gelse, bu kokular arasında beş saniye içinde böcek gibi ters dönüp ölecek. Milletçe ter kokan garson terörüne bir şehid daha vermenin üzüntüsünü yaşayacağız. Dedim.<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_aNtzlk2x56U/R49OAx5wSoI/AAAAAAAAAJE/tWl-wjMoOpA/s1600-h/garsoniye.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://bp0.blogger.com/_aNtzlk2x56U/R49OAx5wSoI/AAAAAAAAAJE/tWl-wjMoOpA/s320/garsoniye.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5156425873665051266" border="0" /></a>Peki kim bu garsonları şikayet edenler? Memlekette her lokantada, restoranda yemek yerken bir taraftan garsonlara koku testi yapan, tüm duyargalarını ardına kadar açarak oturan bir Ayşe Armanlar sürüsü mü var? Bu kadını artık biri durdurmayacak mı? Yedi nokta dört yetmedi mi? Olan koltukaltına botoksu yiyen garsoncuklara olmuş. Adamların terleme fonksiyonunu ellerinden almış Ayşe Arman burunlu curnalciler. İşin tıbbi tarafını pek bilemiyorum, bildiğim kadarıyla koltukaltından terle beraber toksin atar vücut, şimdi bu garsonlar (o iğrenç, kokuşmuş) vücutlarından o toksinleri nasıl atacaklar. Bunu da bilemiyorum. Zaten bunları bilmişiz bilmemişiz farketmez (mesajlı bitiriyorum), yeter ki Ayşe'nin içi rahat olsun. Dubai'den yurdumuza yaptığı kısa süreli ziyaretlerde yemeğini yerken, gönül rahatlığıyla içine çeksin o oha derecesinde lüks restoran havasını. Gerisi teferruat, gerisi tırt.<br /><br />PS: garson değilim.ha69ardhttp://www.blogger.com/profile/11357422902932545349noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-20601948010606140552008-01-16T18:25:00.000+02:002008-08-28T02:29:38.720+03:00Kurban derisi toplayan sünnetsiz kundakçı<p align="center"><a href="http://bp2.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/R44wQqvQ0cI/AAAAAAAAAFA/mOYBiKFlRTE/s1600-h/sunnetsiz.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5156111686294360514" style="margin: 0px 10px 10px 0px;" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/R44wQqvQ0cI/AAAAAAAAAFA/mOYBiKFlRTE/s320/sunnetsiz.jpg" border="0" height="239" width="339" /></a></p>Zaman Gazetesi'nin bu haberi harbiden de zanlı hakkında en detaylı ipuçlarını bile bizlere ulaştırıyor. Hani adamın çükünün detaylarını bile öğreniyoruz.<br /><br />Bu noktada bir kundakçının sünnetli veya sünnetsiz olması ile kundakçılık marifeti arasındaki ilişkiyi ben çözemedim. Mesela "sünnetsiz kundakçı", "azılı katil" katil gibi bir şey midir? Gerçi "azılı katil"i de pek idrak edemiyorum ama hiç değilse bir kulak dolgunluğu var, "kurban sayısı 3'ten 5'ten fazladır" diye bir düşünce oluşuyor kafamda otomatik. Lakin bu haberi okuyunca kafamda "sünnetsiz çük" düşüncesi oluşuyor ki bu beni biraz etkiledi tabii. Üstelik islami zümreye haber ulaştıran bir gazetenin, okuyucusunun kafasında sünnetsiz çük slideshow'u yaratma çabasını da neye yorayım bilemedim.<br /><br />Toplumu fanatikleştirme adına adeta nokta atışı yapan bu haber sünnetsizliğin toplum tarafından kabul edilmemesi gereken bir durum olduğunu öne çıkarıp provakasyon görevini layıkıyla yerine getirirken sünnetsiz insanı da güvenilmemesi gereken, suç işlemeye meyilli deyim yerindeyse tam bir holosko çocuğu olarak tanımlıyor.<br /><br />DTP adına kurban derisi toplama meselesi ise apayrı. DTP karşıtı haberlere yüklenme mevzusunu bir derece anlıyorum. Her suçun başına DTP ekle gitsin. Ama bunu bari çocukça, amatörce, bu derece ciddiyetsiz yapma be kardeşim. Öyle bir şey söyle ki ben de düşüneyim, "ha DTP bu yüzden kötü, sahtekâr falan olabilir diyeyim". Bana ne adamın çükünden. Üstelik sen inanıyor musun yazdığın haberin gerçekçiliğine? Bugün sen çıksan dışarı DTP adına bağış toplamaya kalksan seni ağzını burnunu dağıtırlar lan. Üstelik gidip kurban derisi toplamış adam, kurban kesen kesim de DTP'ye vermiş derileri öyle mi? La git... manyak mısın nesin? Manşetine çıkanı gözlerin okusun bir ya.<br /><br />Mesela Zaman Gazetesi şu haberi yapar mı? "Hacı sakallı adam kursa gelen çocukları taciz etti...", "başörtülü genç kız akp için kuyumcu soymuş", "sünnetsiz nurcu dua ederken aslında sadece ağzını oynatıyormuş..." Yapmaz. Zira işine gelmez. O yönlendirmenin ucu kendisine dokunur.<br /><br />O zaman bunu da yapmamak lâzım değil mi? Ayrıca polisin neden adamın çükünü kontrol ettiğini de çözebilmiş değilim. Cinsel organın kişinin kimlik kartı mıdır? Oradan ne gibi bilgilere ulaşılır? Ya o çük 40 santimse? Buna hazır mısın?<br /><br />Zaman Gazetesi'ni bu derece basitleştirilmiş ve açık bir provakasyonu manşet olarak verdiği için kınamak lâzım ama işte herkes kendi kesimine hitap eden yerden bağlıyor mevzuyu. Şimdi Cumhuriyet'e baksan fötr şapkasız kravatsız kundakçı falan der, akit'e bakmak bile istemezsin adamın koltuk altındaki kesilmemiş kıllarının sayısını ve kokusunun neye benzediğini bile yazmış olabilirler.<br /><br />PS: sünnetliyim.Cyranohttp://www.blogger.com/profile/12534677606598485945noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-39148750475867173162007-12-25T17:16:00.000+02:002008-08-28T02:30:09.269+03:00Rayban gözlük ve silikon dudağın ağlatan aşkı: Fedai...Whitney Huston ve Kevin Costner’ın birlikte oynadıkları Bodyguard, 90’lı yılların sulu zırtlak, tümden bayıcı ve fakat bir ekol olmuş filmiydi. Olgunluk yaşlarında gezinen silme dünya kadının favori filmi olan Bodyguard ile Kevin Costner’ın yarattığı sansasyonel auranın etkisinin halen devam etmesi bir yana, o yıllarda Kevin Costner’a aşık olanlar da halen aşklarını muhafaza ediyorlar. Öyle acayip bi etki. İşte o Bodyguard’dan hareketle sürratle dizi formatına uydurulan, Türk televizyon tarihinin kilometre taşı bir dizi var: Fedai... Kevin Costner yerine Türkiye’nin en yapışıklı adamı Tamer Karağlı, ünlü şarkıcı modeline de Türkiye’nin en korkunç makyajlı kadını, Seda Sayan oturtulmuş.<br /><br />Diziyi bir kez izledim, meraktan. Seda Sayan’ı çok korkunç buldum. Zaten silikonlu dudakları ekranın dörtte üçünü kaplıyor, yüzünü nadiren gördüm. Gerçek hayatta karşıma çıksa altıma işerim. Tamer Karadağlı ise ölümcül derecede karizmatik. İzlediğim bölümde şöyle bir sahne var. Tamer Karadağlı evin kapısında bekliyor. Takımları çekmiş, gözlükler simsiyah ama hava zifiri karanlık. İçeride doğum günü partisi var. Seda acıyor bu badigard Tamer karadağlı’ya “annem dolma sarmış, siz de dışarıdasınız, yersiniz” deyip bir tabak dolma veriyor. Sanki dışarıda dolma yemek çok doğal bir şeymiş gibi. Tamer dolmayı alıyor, gözlükler arkasından muhtemelen ufka dalıyor (biz gözlerini göremediğimiz için öyle farzediyoruz), elinde tabak, dolma, çatal. Çok hüzünlü. Cut giriyor.<br /><br />Mevzudan hareketle, Seda Sayan ve Tamer Karadağlı’nın başrolünde olacağı yeni dizi proceleri şöyle…<br /><br /><strong>Süperajan: Duygu yoksunu</strong><br /><em>(Austin Powers)</em><br /><a href="http://bp0.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/R3EgAavQ0XI/AAAAAAAAAEY/RuSmxTxC43Q/s1600-h/fedai-mon-22.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5147931040610832754" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/R3EgAavQ0XI/AAAAAAAAAEY/RuSmxTxC43Q/s320/fedai-mon-22.jpg" border="0" /></a>Süperajan Saffet (Tamer Karadağlı) gelmiş geçmiş en klas ajanlardan biridir. Son yaptığı işten kazandığı parayla bir nargileci açmış, yeni görev beklemektedir. Bu arada çeşit çeşit kızlarla da gönlünü hoş tutmaktadır. Tabii ajan olmasından mütevellit birçok düşmanı vardır. Bunlardan en beteri de zaman makinesini icat etmiş olan Dr. Şeytan'dır. Süperajan Saffet, Dr. Şeytan'ı tek başına yenemeyeceğini anlayınca, ajanlığı bırakıp gündüz kuşağında ağlamalı-göbek atmalı kadın programı yapmaya başlamış olan eski dostu Sayfiye'den (Seda Sayan) yardım ister. İkisi birlikte 1960'lara dönerek Dr. Şeytan'in peşine düşerler. Fakat bilmedikleri bir şey vardır. Sayfiye'nin saçları bu döneme göre çok demode kaçmıştır ve üstelik Dr. Şeytan Diyarbakırlı çok kalabalık bir aşiretin oğludur.<br /><br /><strong>Kadırgalı ve Musevi Damat</strong><br /><em>(Karayip Korsanları)</em><br />Bu dizimiz biraz özel efektli olduğu için otomatikman Türk televizyonlarının gelmiş geçmiş en pahalı dizisi olarak tanıtılacak. Hikayenin pilotu şöyle. Engizisyon Sulukule’de dehşet saçmaktadır. İdamlar, göz hapsi, yüze tükürme gibi işkenceler halkı hayatından bezdirmiştir. Engizisyonun başındaki Kardinal Karlo Kotarelli'nin güzel kızı Kadırgalı Seda Sedan (Seda Sayan) bu duruma çok üzülmektedir. Bir gün gizlice mahzene inerek esirleri serbest bırakmaya yeltenir. O sırada hapiste bulunan demirci çırağı Musevi asıllı Dickhead Dowan’a (Nihat Doğan) tek bakışta aşık olur. Hapisten kurtardığı adamlardan biri olan Cenk Spatul çok kalender bir adam gibi göründüğü için Cenk'e Dickhead’a iyi bakmasını söyleyerek oradan yatağına döner. <a href="http://bp2.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/R3Ehq6vQ0YI/AAAAAAAAAEg/H9zINVoXINQ/s1600-h/karayip2.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5147932870266900866" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/R3Ehq6vQ0YI/AAAAAAAAAEg/H9zINVoXINQ/s320/karayip2.jpg" border="0" /></a><br /><br />Cenk Spatul ve Dichead Dowan kaçış sırasında bir linyit kömürü madeni haritası bulurlar. Bu sayede zengin olacaklardır. Fakat madene giden yolda onları birçok engel beklemektedir. Garip yaratıklar (hepsini Atilla Arcan canlandıracak) da bu madenin peşindedir. Bu sırada, gittiği bir partide karşılaştığı imamdan etkilenen Seda oracıkta Müslümanlığı kabul eder. Seda Dickhead’i Müslümanlığa geçirmenin yollarını aramakta, gün be gün “gel hak dinini seç” diye mektuplar yollamaktadır. Bu mektuplardan birini gören Cenk Spatul müthiş bir twistle kardinale isimsiz bir güvercin göndererek, kızının Müslümanlığa geçtiğini ve erzak almaya gönderdiği Dickhead’ın yerini ihbar eder. Böylece tüm linyit madeni ona kalacaktır.<br /><br /><strong>Kahramanımsın</strong><br /><em>(Hero)</em><br />Kadıköy korsan cd piyasası çığırından çıkmıştır. Polis, hükümet hatta FBI bile bu piyasanın kökünü kazıyamamıştır. Çünkü korsan piyasasını üç tane süper karateci kungfucu kadın korumaktadır (Seda Sayan). Hükümet son çare olarak yenilmez denilen Vural'ı (Tamer Karadağlı) göreve çağırır. Vural bu işleri bıraktığından saç sakal birbirine karışmış, aksi bir tip olmuştur. Basının önüne bu şekilde çıkamayacağı gerekçesiyle önce fiyakalı bir hale getirilir ve sonra da savaşına başlar. Seda Sayan’lardan ikisini büyük mücadeleler sonrası öldürür ama üçüncü Seda Sayan hiç bilmediği bir tarzda dövüşmektedir. Göbek atışı kalp krizine, gerdan kırışı omurilikte kilitlenmeye neden olmaktadır. Vural bu kadına aşık olur... Öldürdüğü diğer iki seda sayan’ı bu üçüncü seda sayan’a anlatmadığı için içi içini yemektedir. Öğrenince kendisini terk etmesinden korkar ve artık senin yanındayım, birlikte mücadele edeceğiz diye söz verir. Hükümet bunu öğrenir, bir dojo ile görüşerek 200 kadar elemanı üstlerine gönderir. İlk onbeş karatecinin ilk iki seda sayan’la karşılaşmadan direkt bunlara geldiğini anlayan üçüncü seda sayan, bir terslik olduğunu sezimser.<br /><br /><strong>Garip duygular içindeyim sana karşı</strong><br /><em>(Leon)</em><br />Levent profesyonel bir suikastçıdır. Sosyal zekâsı düşük olmasına ve asosyal bir yaşantı sürmesine rağmen işinde bir numaradır. Mahinur ise babasından dayak yiyen, anne sevgisi görmemiş genç bir kızdır. Bir gün Mahinur bakkala gitmişken bir adam gelir ve bütün ailesini öldürür. Mahinur olayı görür ve kapı komşusu olan hiç tanımadığı Levent'e sığınır. Katiller Mahinur'u aramaktadır. Levent ve Mahinur arasında sıcak bir arkadaşlık başlar. İkisi birlikte Mahinur'un ailesinin intikamını almaya yemin ederler. Mahinur tam Levent'e milkshake yapacakken Cüneyt Arkın buzdolabına tekme atarak ekrana girer. Büyük savaş başlamıştır.<br /><br /><p align="center"><a href="http://bp0.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/R3EiKavQ0ZI/AAAAAAAAAEo/DZobrzjVjSM/s1600-h/seda+matrix2.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5147933411432780178" style="FLOAT: center; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/R3EiKavQ0ZI/AAAAAAAAAEo/DZobrzjVjSM/s320/seda+matrix2.jpg" border="0" /></a><br /><br /><strong>Yabanda…</strong><br /><em>(Matrix)</em><br />Neco (Tamer Karadağlı) çok zeki bir bilgisayarcıdır (bilgisayarın tuşlarına hızlı bastığından anlarız). Bir gün playmen dergisi satın alır. Dergide Tiridine'nin resimlerini görerek aşık olur ve gidip onu bulmaya karar verir. Tiridine'yi bulduğunda Tiridine Neco’ya “koş” der ve kaçmaya başlarlar. Aypodlar dünyanın kontrolünü ele geçirmek üzeredir ve bundan koşarak kaçmaya çalışırlar. Kaçmaktan öpüşmeye vakit bulamazlar ve biz de “ne zaman öpüşecekler acaba” diye bekleriz. Tiridine kaçış sırasında rastladığı fakir insanlara yol üstündeki dükkanlardan aldığı buzdolabı, çamaşır süpürgesi falan gibi aletleri hediye ederek ulusal bir kahraman haline gelirken, Neco’nun da yasak ilişkilerinden 220 tane çocuğu olduğu basına yansır. Bir tarafta yardımsever bir kadın, diğer tarafta şerefsiz, çocuklarına babalık yapmaktan aciz bir adam. Türk halkı bu aşkı onaylayacak mıdır?<br /><br /><br /><a href="http://bp2.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/R3Eif6vQ0bI/AAAAAAAAAE4/lxfZ_e5gTB4/s1600-h/matrix22+copy.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5147933780799967666" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/R3Eif6vQ0bI/AAAAAAAAAE4/lxfZ_e5gTB4/s320/matrix22+copy.jpg" border="0" /></a><br /><strong>Bir robota sevdalandım</strong><br /><em>(Terminator)</em><br />Serap Okunur (Seda Sayan) ünlü bir televizyon programcısıdır. Sabah kuşağında izleyicilerine yeni bir mutfak robotu tanıtacağını söyler ve kutuyu açar. Kutudan insan şeklinde bir robot (Tamer Karadağlı) çıkmıştır. Ağzına havuç soktuğu anda robot savunma moduna geçer ve Serap'ın üstüne atlayarak "seni korumak için gönderildim" der. Bu sırada stüdyoya bir helikopter girer ve bir sürü insanı öldürdükten sonra Serap ve robota ateş etmeye başlar. Bundan sonra Serap ve robot, helikopteri kullanan diğer robota karşı kanun nezdinde büyük bir mücadeleye girişirler.<br /><br /><strong>Ahlaksız Kadının İçsel Fanatizmi</strong><br /><em>(Temel İçgüdü)</em><br />Bir seri katilin cinayetleri polis teşkilatını birbirine katmıştır. Genellikle ölümlerinden sonraki hafta içi Çarşamba gibi bulunan cesetlerin hiç bozulmaması şaşırtıcıdır. Kulak çubuğuyla yapılan araştırmalar sonucunda kurbanlara aşırı dozda botoks enjekte edildiği ortaya çıkar. Dedektif Cemil (Tamer Karadağlı) bu işi çözmeye karar verir. İpuçlarından yararlanarak ülkenin botoks tüketiminin yüzde 73’ünü tek başına gerçekleştiren şarkıcı Kadriye Tıremelli'ye (Seda Sayan) kadar ulaşır. Kadriye çok albenili bir kadındır. Dedektif Cemil kendini Kadriye'ye kaptırır. Aynı evde yaşamaya başlarlar. İzleyiciye evde seks icra edildiği izlenimi verilmek için Cemil ve Kadriye’nin aynı yatakta uyanmalarının görüntüsü gösterilir. Cemil bir sabah gece boyu her türlü ırzına geçtiği Kadriye’nin yüzünün hiç bozulmadığını fark eder, çorap hurcunda bulduğu botoks tüplerinden de işkillenir ve Kadriye'yi sorguya çeker. Sorguda Kadriye'nin donu görünür. Tüm Türkiye sekiz ay boyunca bunu konuşur, biz de olaydan istifade diziye ara verip devamını düşünürüz bi şekilde.<br /><br />ps: Montajlar çok düttürükten olduğu için özür dilerim. Eldeki programlar ms paint, xnview, anca bu kadar.Cyranohttp://www.blogger.com/profile/12534677606598485945noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-30473145345725704272007-10-22T12:31:00.000+03:002008-08-28T02:29:43.948+03:00Belediye Otobüsü ve Almanya<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_dK_EUS5ZDvc/Rxx1ucRpJQI/AAAAAAAAADY/rf-qDE15DAc/s1600-h/otobus1.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://bp0.blogger.com/_dK_EUS5ZDvc/Rxx1ucRpJQI/AAAAAAAAADY/rf-qDE15DAc/s320/otobus1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5124099916765406466" border="0" /></a><br />Muhabbet ortamlarında anlatılır, Almanya ulaşım olayını şöyle çözmüş böyle bitirmiş.. Haklılık payları yok değil, kimse grevde değilse dakikler. Otobüsler duraklarda kaldırım yüksekliğine alçalıyor, merdiven çıkmadan adım atarak biniyorsunuz. Cüzdanınızı yoklamak amaçlı arada bir kendi poponuzu ellemenize pek gerek olmuyor, suç oranı Türkiye gibi değil vs.<br /><br />Lakin insan görmeden gözünde de büyütebiliyor bazı şeyleri. Bugün Üniversite'ye giden meşhur 933 hattına, körüklü bir Mercedes'e bindim. Otobüs tıklım tıklım, adım atacak yer yok. Şöför hoş bakımlı bir bayandı. Arkalara doğru ilerleyelim çağrısında bulunmadı. Ama bundan sonra yaşananlar düşündürücüydü.<br /><br />Sonraki durakta kapıya doğru (evet) yüklenen Almanlara bu bayan "Orta kapıdan biner miyiz" dedi ve onları oraya yönlendirdi. Tüm Almanlar genci yaşlısı orta kapıdan binip sırtlarını cama verdiler. Bu arada önümdeki ve arkamdaki Almanlarla akraba pozisyonunda, birbirimizin saç kokusunu alarak gideceğimiz yere kadar gittik. Sonraki bir iki durakta da orta kapıdan insan alındığını belirteyim.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">İlave : </span>Arkaya yürümek imkansız olduğundan ön kapıdan inmek isteyen 100% alman teyzesi için şöförün indi bindi yapmamızı istemesi, yola dökülmemiz ve tekrar ön kapıdan otobüse binmemiz de aynı yolculuğun parçası olmuştur, olagelmiştir.<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_dK_EUS5ZDvc/Rxx0HcRpJNI/AAAAAAAAADA/oQrG-m9xLpI/s1600-h/otobus2.jpg"><img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://bp0.blogger.com/_dK_EUS5ZDvc/Rxx0HcRpJNI/AAAAAAAAADA/oQrG-m9xLpI/s320/otobus2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5124098147238880466" border="0" /></a>Bazı mevzularda dünyanın her tarafı süper düzenliymiş de bir biz Türkiye'de kaos içindeymişiz gibi davranıyoruz. Bunları yeni çıkacak NLP kitabımda yazdım ben. Mutluluğa ulaşmanın anahtarı insanı sevmekten geçiyor. Hayvanları sevmeyen insanları hiç sevmez.<br /><br />İnsanoğlu kuş misali.<br /><br />(Not : İlk fırsatta Almanya otobüs içi resimleri çekeceğim. Yukarıdaki sahneyi Belediye Otobüslerini hobi olarak inceleyen çok tatlı bir <a href="http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=20165&start=0">forum</a>'dan aldım. )kusmukhttp://www.blogger.com/profile/03916736194894654159noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-25069390817919047772007-09-27T22:08:00.000+03:002007-09-27T22:43:04.924+03:00Eğlencenin evrimini izlerken...Ankara, pavyon aleminde artık doruğa çıkmış. Eğlence anlayışını değiştirmişler. Pavyon deyince aklıma ilk gelen Gemide'deki pavyon sahnesi oluyor. Sinema tarihinin incisidir, eşsiz bir parçasıdır o sahne. Ama bu da ikinci oldu. Şaşkınlıkla izlediğim şu görüntüleri yorumlamakta zorlanıyorum. Ama blog'a eklemeden de duramıyorum. Dünya içinde ne dünyalar var bielim öğrenelim hesabı...<br /><br /><object width="425" height="350"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/wMp9S6btBCI"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/wMp9S6btBCI" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="350"></embed></object>Cyranohttp://www.blogger.com/profile/12534677606598485945noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-87817194645425694382007-08-23T20:57:00.000+03:002007-08-23T21:10:18.605+03:00Keman Veysel ya da O Dolaba Yaklaşan 20 Yıl Öncesine Işınlanır<object width="425" height="350"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/zb37Wq0zaAU"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/zb37Wq0zaAU" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="350"></embed></object><br />Sevgili <span style="font-style: italic;">susayacı</span>'na, bu videoyu hayatıma soktuğu için teşekkür mü etmeliyim yoksa ona her şeyden büyük bir nefret mi beslemeliyim bilmiyorum... Dostlarım olayımız budur. Şu an yaklaşık iki saatten beridir hiç durmadan ağlıyorum. 26 yıllık hayatım boyunca yaptığım her şeyin herhangi en ufak bir manadan yoksun olduğu kanısına vardım. Hemen videoyu seyredin ve Keman Veysel ile tanışın. Televizyon oluklu salon büfesindeki kırmızı ansiklopedileri, asla kullanılmayan kristal bardakları ve asla açılmamış o viski şişesini görün. Önler Pele, arkalar yele Keman Veysel'in efsane saçlarına doyasıya bakın, o pazar şortunun seyir zevkine varın. İçi krem, dışı kırmızı koltuk setinin ortopedik rahatlığına bırakın kendinizi. Adam uzay / zamanı bükmüş ve sonsuza kadar kalıcı olmayı başarmış. <br /><br />Şimdi gidin. Ben de gidiyorum. Kendime buradan çok uzaklarda, yeni bir hayat kuracağım.ha69ardhttp://www.blogger.com/profile/11357422902932545349noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-91546446563287915342007-08-21T17:26:00.000+03:002008-08-28T02:30:00.133+03:00ilkel düğün salonlarına isyanYaz aylarında galeyana gelen sevgili çiftlerin, daha bir çift olma ve çift olarak anılma arzularının son hamlesi olan düğün dernek uygulamaları sürat kazanır. Tabii üstüste gelen bu evlenme ve düğün yapma gayreti mutena salon bulma, evrak koşturma, milleti memnun edecek doğru gazozu seçme, çalışmaları nedeniyle sevgili çiftleri yorarken onlar da bir şeyi düşünmeyi unuturlar: Çevre faktörü.<br /><br />Canım gülüm çevre insanları, yaz ayında minimum 5 çift arkadaşlarını evlendirmek üzere kış boyunca çalışır ve yazın çalışmalarını evlenen çifte toka ederler. Tamam bunda sorun yok ama bir haftada 3 düğün, 1 ayda 6 düğün gibi üstüste gelen bombaların düğünle uzaktan yakından alakası olmayan bu güruha tesiri de bir hayli tahripkâr olabilir.<br /><br />Durum iki tarafın da zararına. Evlenen çift 1 haftada kafasına tak tak 2 düğün yiyen hısımlarından beklediği geliri elde edemezken, hısımlar da düğüne gitmeme, gidince ortalıklarda görünmemeye çalışma, taktığı altının tutarının az olması oysa daha büyüğünü takma isteği dolayısıyla hicap, müteessirizm gibi duygular yaşarlar.<br /><br />Evlenen çiftin yanındayım, ama hısım akrabaya da avantajlar sunuyorum. (Olayın projelendirme safhasında dahiyane fikirlerini esirgemeyen muratco'ya teşekkürlerimi iletiyorum elbette)<br /><br /><strong>Turnike Sistemi</strong><br /><br /><a href="http://bp2.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/RssC5M71ZCI/AAAAAAAAAD4/yw3lfVc_kp0/s1600-h/turnstile.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5101174184675206178" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/RssC5M71ZCI/AAAAAAAAAD4/yw3lfVc_kp0/s320/turnstile.jpg" border="0" /></a>Düğünlerin girişine koyulacak turnikeler aracılığıyla bu düğüne gerçekten katılmak isteyenler girebilecek. Giren herkes para vereceği için garanti olarak kalkıp göbek atacak ve fare gibi oraya buraya saklanma, çekinik durma, gazozu içip kaçma gibi durumlar ortadan kalkacak. Peki bu nasıl olacak?<br /><br />Kapıya konulan turnikeler küçük altınla çalışacak. Tabii ki büyük altın ve cumhuriyet altını girişlerine de imkân var. Misal büyük altın takanlar daha ön sıralarda oturacak, müzisyenler onların istediği parçaları çalacak, onlara menü seçeneği verilecek ve gelin-damat onlarla 10 dakika oturup sohbet edecek. Tabii bu dışarıdan da fark edileceği için insanlarda girişte büyük altın atarak girme yarışı başlayacak. Eğer 5-in-1 takanlar, zümrüt kolye ile giriş yapacak olanlar varsa onlar zaten salona tahtta girecekler ve yanlarına iki hizmetçi verilecek.<a href="http://bp1.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/RssDE871ZDI/AAAAAAAAAEA/5kxrg2ecPZ4/s1600-h/coins.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5101174386538669106" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/RssDE871ZDI/AAAAAAAAAEA/5kxrg2ecPZ4/s200/coins.jpg" border="0" /></a><br /><br /><strong>Teknoloji düğün salonlarına giriyor!</strong><br />Teknoloji elektrik süpürgesinden perde takmatik vasıtasıyla kornişlere bile sirayet etse de düğün salonları halen son derece ilkel. Değişen tek şey sandalye ve masa giydirme denen mevzu. Bir deeğer isterlerse gelin-damat'ın hazırladığı cd'yi çalma, mp3 player ile müzik yayını yapma ekstrası var.<br /><br />Halbuse düğünlere de bir heyecan lâzım.<br /><br />Bu projede müzisyenlerin arkasındaki duvara takılacak led ekranlar aracılığıyla misafirlere o anki toplam hasılat ve bahşiş, çiçek, içki vesaire gibi harcalamar dolayısıyla da toplam masraf aktüel olarak gösterilecek. Tefe-Tüfe oranları, top 5 en kallavi takı takanlar gibi ilgi çekici tabloların bulunması katılımcıları heyecana gark edecek. Bir yandan da "aaa! Çocuklar zarara giriyor biraz destek olayım, bi 2 milyar bayılayım" gibi gayretlerin görülmesi de an meselesi. Yanı sıra top 5 takı takan tarık akan listesinde yer almak isteyenler de birbirleriyle yarışarak geliri ikiye, üçe katlayabilirler.<br /><br />Panoda son gelen telgrafların akan yazıyla geçmesi, sıkıcı telgraf sekansına son verirken opsiyonel olarak yüce makamlardan gelen telgraflar bilgisayar programı veya Alt+F2+T kombinasyonuyla windows insan sesi sentezleme aygıtına okutulabilir. O an çalan parçanın ne olduğunun da panelde yazması, id3 tagleri salonda bir bilgi ve kültür ateşlemesi yaparak insanlar arası sohbeti açacaktır.<br /><br /><strong><a href="http://bp1.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/RssGF871ZEI/AAAAAAAAAEI/G4v5PJj_TF8/s1600-h/ekran_kucuk.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5101177702253421634" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/RssGF871ZEI/AAAAAAAAAEI/G4v5PJj_TF8/s320/ekran_kucuk.jpg" border="0" /></a>Rahatlık ve konfor</strong><br />Biliyorsunuz ki ülkemizde göbek atan insanlar genellikle kilolu insanlarımızdır. Göbeği olmayan birisinin göbek atması pek bir şey ifade etmez zira. Oysa düğünü şenlendiren göbek atıcıların yorulması demek, düğünün bir süre tansiyon kaybetmesi demek olacağından bu insanları dinlendirmek ve bir sonraki göbek atma operasyonuna hazır hale getirmek gerekli. O yüzden düğünde hazır bulunan şintoku masajı profesörleri ve masaj koltukları, bu usta göbekçilere hizmet edecek. Slow parça çıktığında onlar dinlenirken, göbek havası çıktığında da tolga han gibi dans ustaları, dans eden çiftlere hatalarını söyleyerek onları bir sonraki dansa hazırlayacak ve bu uygulama, bir kurs gibi vatandaşa da fayda edecek. Düğünler başıboş, geridönüşümsüz sallama aktiviteleri olmaktan kurtulacak.<br /><br />Teknolojinin nimetlerini kullanım alanı daha da geniş... Düğün tansiyonun gösteren histogramlar,<a href="http://bp3.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/RssHIc71ZFI/AAAAAAAAAEQ/FnElPH3jW18/s1600-h/panda+masaj.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5101178844714722386" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/RssHIc71ZFI/AAAAAAAAAEQ/FnElPH3jW18/s320/panda+masaj.jpg" border="0" /></a> grafikler, ıvır zıvırlar aktif olarak tabelaya yansırken, düğünün hızının düştüğünü veya çok sürat kazandığını ve ortamın biraz sakinleştirilmesi gerektiğini ifade edecekler. Buna göre müzisyenler tempoyu ayarlayacak veya mesela ortam fazla durgunsa düğünün maskotu olan kişi "hop hop hadi hadi, rahmi abi gelele" diyerek insanları coşkuya sevk edecek.<br /><br />Projelendirme safhasındaki bu çalışmalarımız bittiğinde, bir süre sonra seri üretime geçmeyi planlıyoruz. Yakında düğüne girerken turnike görürseniz şaşmayın. Herşey gelin-damatın salahiyeti için. Ha üstüste düğüne gidip bütçesi delinen vatandaş ne yapacak? O da arkadaşlarında seçici olsun, akrabalık ilişkilerini zıynet eşyası üstünden kurmasın kardeşim... Otursun evinde, zorla mı götürüyorlar düğüne...<br /><br />Not: Projeye fikir bazında destek olacak arkadaşlara açığız. Üretim safhası için iletişim bilgileri diagonaldadır.Cyranohttp://www.blogger.com/profile/12534677606598485945noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-10226281059003479782007-08-16T21:26:00.000+03:002007-08-16T21:41:57.325+03:00Kederli bir akşam dragonum bublubul dulup b...Ebru ile Müşfik Kenter'in sesi birleşince ne de güzel olmuş ulan.<br /><br /><object width="425" height="350"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/VjsRrUxAum4"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/VjsRrUxAum4" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="350"></embed></object><br /><br /><a href="http://www.youtube.com/watch?v=bAU6p7au_T0&mode=related&search=">bu da öteki</a>Cyranohttp://www.blogger.com/profile/12534677606598485945noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-33761618981438909712007-07-22T02:30:00.000+03:002007-07-22T04:55:50.668+03:00Çizgisiz<a href="http://2.bp.blogspot.com/_zXjj9r916zA/RqK4_Hd5PkI/AAAAAAAAAEA/IHaSblf9WBY/s1600-h/inek02.png"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5089833923357785666" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_zXjj9r916zA/RqK4_Hd5PkI/AAAAAAAAAEA/IHaSblf9WBY/s400/inek02.png" border="0" /></a>eycohttp://www.blogger.com/profile/17695535253886210754noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-71199898919067891652007-07-17T15:24:00.000+03:002008-08-28T02:29:37.585+03:00Kendimden geçerken rastladığım zamanlarZamanın, sana, bana, ona; herşeye ve herkese yaptıklarını umursamadan salınışına, bu vurdumduymazlığına, bu nasıl olsa geçip gideceğini anlamışlığına olan hayranlığım aynı zamanda zamanın kendisine olan düşmanlığım...<br /><br />zaman içimden geçerken; içimdekileri daha da eskitiyor oluşunu kavrıyorum artık. 20 yaşımdaki gibi yavaş yavaş eskitmiyor, artık çok hızlı ve çok daha tahripkâr. rüzgarın süpürdüğü, beton üstündeki kum taneleri gibi oldukça poetik bir şekilde götürüyor anıları, altından bomboş bir ben kalıyorum. beton gibi.<br /><br /><a href="http://bp2.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/RpzkyYKvfbI/AAAAAAAAADg/UqPBObfzXOw/s1600-h/betongibiyim.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5088193233153916338" style="margin: 0px 10px 10px 0px; float: left;" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/RpzkyYKvfbI/AAAAAAAAADg/UqPBObfzXOw/s320/betongibiyim.jpg" border="0" /></a>zamanın içinden geçerken; gittiğim yer ne olursa olsun zamanı geride bırakamayacağımı idrak etmeye zorla direnirken, bir yandan da kabulleniyormuş gibi uysalım. zira zaman bendekileri yok ederken yok ettiği şeyleri, hatıraları, oluşları, durumları, başkaları için tekrar yaratıyor.<br /><br />ben artık "o zamanlar"ın tam ortasındaki adam değilim. bu zamanlara dönüştüm. ama yolculuklar arası bazen, o zamanların tam da ortasında bulunan insanların varlığını, zamanın bende (onlarda) eskittiklerini, benden (birilerinden) götürdüklerini onlarda yenilediğini, onlara verdiğini görüyorum. birilerinin sınırsız sayıda olmayan veya öyle görünse de hep birbirinin alt kümesi olan zaman biçimlerindeki varoluşlarını, hatıralarının yaratılışını görebilirsem görüyor, böyle anlamak istersem anlıyor ve aslında bir yandan da zamanın bu umursamaz geçişine, benden artık süratli bir şekilde götürüşüne olan nefretimi, saygılı ve oluştan memnun müstehzi bir gülümsemeyle yontuyor, alışıyorum.<br /><br />"<em>saatlerdir kalabalık içinde olmanın, kalabalık özellikle içinde olmaktan memnuniyet duyduğunuz bir kalabalık değilse ve hiç birini tanımıyorsanız, tanışmaya gerek yoksa ve bu kalabalık bir süre bir arada kalmak zorundaysa, yalnızlığa alışmış veya yalnızlığı ihtiyaç bellemiş kimseler için buhrana eşdeğer bir acısı vardır. o kalabalıklardan birindeydim. ilk fırsatta kimsenin olmadığı dört duvar bir yer bulacak, kapatılacak her yeri kapatacak ve içeride kalabildiğim kadar uzun süre kalacaktım. durdu...</em>"<br /><br />çerçeveyi daralttıran da zaman... "olayı kişiselleştirme lan" desem de içten içe kendime, genele vurmaktansa, içimdekine vurmak, içimdekini titretmek, sendeletmek, yıkmak veya kendine getirmek kısa vadede beni en mesrur edecek olan.<br /><br />halk müziğinin ortasında doğdum. sağ kulağımla arabesk, sol kulağımla yabancı pop/funk, çiftiyle birden halk müziği dinler, varolan ve var gücüyle akmakta olan çağlayandan bir havuz oluşturmaya çalışırdım. buna en basit haliyle "playlist" de denebilir. amcam akşamları bir düğün salonunda çalıyordu, sahnede pop, türkü, halay falan çalarlardı ama sahne arkasında, "müzisyen odası"nda, kendini yok etmeye çalışan bir müzisyenin hırıltılı ama çok dokunaklı sesinden arabesk, sigara dumanı, müzisyen efkârı, ağlayan enstrümanlar, alkol kederi birbirine karışır, sadece orada yaşamış ve o "muhabbet"in demiyle pişmiş birinin anlayabileceği ayrı bir dünyada yaşanırdı. piştim diyemem, bildim diyemem. ama mütemadiyen amcamın ve arkadaşlarının yanındaydım. datço, toto burhan, çuçu saymakla bitmez, kütür kütür keder. "oğlum bize bi votka al gel şurdan stadın köşesinden" - "votka ney amca", "sen söyle o verir, büyük de..." almaz mıyım? demek ki muhabbetin suyu o, koparır gelirim.<br /><br />amcam halk eğitim merkezi'nde halk müziği öğretmenliği de yapıyordu. onun dersine de giderdim. sonra abim türk halk müziği konservatuarı için çalışıyordu, yanındaydım hep. bağlama dinledim, hem çaldım, bazen ritim saz oldum, bazen dem verdim. öbür amcam plak müptelasıydı biraz, baretta'yı, isaac hayes'i, abba'yı falan onun plaklarının arasından buldum buldum dinledim gezmeye gittiklerinde...<br /><br />zaman geçti de geçti... toto burhan'ın dükkanında parmak açma egzersizlerinde, orhan gencebay parçalarını yorumlamalarına; bekir emmi'nin tesisatlarının durduğu depoda en cefakâr hayat öyküleri dinleyip peşine kimsenin bilmediği arabesk parçaları bağlamaya; şarkı söyleyen müzisyenin ağlamasına, enstrümanını fırlatmasına, darbukasını delmesine, cümbüşünü patlatmasına, kemanının tellerini kopartmasına aşinaydım.<br /><br /><em>"hemen ön sıralara yerleştim, kenarlardan sıvıştım, acele ettiğimi belli etmemeliydim hem de bir yandan, yanlış anlaşılabilirdi... ve hedefime ulaştım. dört duvar içine girdim, kapıyı arkadan kilitledim. duvarları inceliyordum, aslında tek başıma kalmışlığımı incelerken duvarlara boş boş bakıyordum. gözüme takılan her çizikten, her nesneden, her yansımadan başka bir düşünceye geçmeye çalışıyor ama sadece tek başınalığımda ne yapmam gerektiğini belirleme önceliğim olduğu noktasına varıyordum... kaba bir ses duydum, hem de çok kaba, ardından gür şarıltılı bir su sesi..."</em><br /><br />ağlayan enstrümanların, henüz herhangi bir türe dahil edilmemiş emprovize şarkıların, yıkım yıkım hayat hikâyelerinin içinde büyürken, müziğin uzağında durmak gibi bir seçenek yoktu. babamdan, amcamdan, abimden, ne gördüysem onu yapıyordum. toplanıp bir odaya varsa darbuka, cümbüş, varsa darbeli bira, çalıp söyleyip bir şeyler seviyorduk. askerdeki bir arkadaşı, çalıştığımız dükkanın önünden her gün aynı saattegeçen bir kızı, dedemizin bahçesini, cebi delik olmayı, uzağı, gitmeyi, kurtulmayı, seçmeyi, sevmeyi, değişmek istememeyi, bakışları, sözle anlatamayışları, içimizde hayatın içinde olup da ilk defa karşılaştığımız ne varsa seviyor, onu çalıyor, onu söylüyorduk. en çok birlikte çalıp söylemeyi seviyorduk. dururken bile anlaşmayı, çalarken taa derinlerden ağlaşmayı, enstrümanla sevdiğimiz şeyleri anlatmayı veya bunu daha önce anlatmış birisi varsa, onun kederini seviyorduk.<br /><br />döş yarıldı, yollar uzandı, dostlar bölündü, dünya değişti, zaman daraldı, zaman büküldü, zaman eziyordu, zaman götürdü... herkes bir yere ve uzanan yollardan herhangi birine doğru giderken, yollardan birine de ben gittim. dünyam değişti, hayallerim değişti, değişebilecek belki de değişmesi gereken, değişmeye zorlanan, değişmesini engelleyemediğim ne varsa değişiyordu.<br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5088194087852408274" style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center;" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/RpzlkIKvfdI/AAAAAAAAADw/54gzRd6e3qo/s320/k_Volkan_CIHAN_k_hykl8.jpg" border="0" /><br />birlikte çalıp söylediğimiz, dinleyip öğrendiğimiz herkes kayboluyordu ortadan. onların yerini başkaları dolduruyordu. datço amca yoktu, bekir emmi'nin dükkanının yerini bile unutmuştum, toto burhan abi antalya'ya yerleşmişti en son, rıfat'ın iki tane boyum kadar çocuğu vardı, sipsi belçika'ya gitmişti... yeni hayatımda çalıp söyleyen kimse yoktu, buna ihtiyacı olan veya bunun nasıl olduğunu bilen ve bildiğini bildiğim hiç kimse... başka şeyler yapıyorduk şimdi, network'ten oyun oynama, oturup film izleme, sahilde çay içme falan gibi şeyler.<br /><br />arada bana, "arabesk adamsın" falan diyorlardı. olur mu lan, ben binbir türlü müzik dinliyordum, arabesk adam olmak ne demekti ki öyle? hayata arabesk mi bakıyordum, yoksa beni hep arabesk müzik dinlerken mi yakalıyorlardı? "arabesk adam" değildim ama onlardan biri olmadığım da kesindi. ben başkaydım. annemi özlersem kibariye'nin "eller kadir kıymet bilmiyor anne"sini, babamı özlersem "yeşil başlı gövel ördek" türküsünü, abimi özlersem orhan'ın "cennet gözlüm"ünü, dedemi özlersem "telgraf'ın telleri"ni, babamla ilk kavgamı özlersem "hail and kill"i, amcamın odasında gizli gizli yalnız kalıp müzik dinleyişimi özlersem baretta'yı, son kez dört arkadaş pikniğe gidişimizi özlersem besame mucho'yu, kendimi ilk defa her şeyden vazgeçecek kadar aşık olmuş hissettiğim anı özlersem o an biz bakışırken televizyonda çalan doğuş'un "gamsız" şarkısını, gakkoş'un cümbüşü patlatışını özlersem "dersini almış da ediyor ezber"i dinliyordum işte. özlediğim şeyler vardı; yerler, olaylar, onlar ve yaşadığım, derdini çekmeyi sevdiğim, şarkısını çalmayı, ruhunda olmayı sevdiğim anlar vardı.<br /><br />sonra bir gün internet'te bir video gördüm. kardeşim gönderdi linkini. bildiğin yutüb. arkadaşlar toplanmış çalıp söylüyorlar. hem de güzel söylüyorlar. biri de kamerayla çekiyor onları, kameranın önünde iki kişi. beni geçmişime götürdü. aynı bizim gibi; mazot kenarı, hicran civarı fa diyez, geceden az evvel oturmuş çalıp söylüyorlar.<br /><br /><a href="http://www.youtube.com/watch?v=plpQcHlwdRo">özlediğim şeyleri anladım...</a><br /><br />"<em>kemerimi gevşettim. oraya çöktüm. kapıya bakıyordum... kapının dışarısı kalabalık. içerisine bakarsan bana ait değil, benden önce sayısız insana ait olmuş, hepsinin pisliğini taşıyan bir yer burası. fayanslara sürülmüş sümükler, vesair vücut atığı parçaları, dışarıdan gelen uğultu... ne kadar vaktim vardı ki burada geçirebilecek? toplam yarım saatlik istirahatin 10 dakikası dolmuştu. belki biraz acele etmeliydim. kendimi sıkmaya başladım. kolumdaki damarlar belirginleşti... bastığım yere daha güçlü basıyordum, bastığım yeri delebilirdim. dişlerimi sıktım...</em>"<br /><br />tekrar memlekete dönünce abimle biraz dolaşmaya çıktık. ilk başta yapacak işlerimiz vardı ve iptal olunca biraz boş zaman oldu. yürüdük, abim bir kaç arama yaptı. birilerine selam verdi, benim burada selam verecek hiç kimsem kalmamıştı artık. yürüdük. attığım her adımda etrafımda gördüğüm şeyler renkleniyor, bir yandan da hafızamda bir sonraki adımımda muhtemelen göreceklerim canlanıyordu. abim telefonda "tamam bekir emmi'nin orda buluşuruz" dedi. heyecanla, "zurnacı bekir emmi mi" diye sordum. benim için ne demek olduğunu tahmin ediyor muydu bilmiyorum? belki de sırf bunu bildiği için, daha önce biraz konuştuğumuz için beni götürüyordu oraya, sakince, "haa, evet biraz otururuz" dedi. bekir emmi'nin dükkanda geçirdiğim bütün zamanları hatırladım, hatıralarım, lavabo aç gibi bir madde dökülüp açılmış gibi, sürate son derece hazırdı. beynimin kıvrımlarında dört nala gezdim, anlarıma, anılarıma, hepsine baktım hızlı hızlı. merdivenden indik. bekir emmi beni hatırladı...<br /><br />taa çocukluğundan tanıdığım osman oradaydı, sanırım yaşı benden daha büyük görünüyordu, evlenmiş iki çocuğu olmuş. bekir emmi kilo almış, eski berduşumsu görüntüsü değişmiş, daha önce görmediğim iki kişi daha vardı... dükkan? dükkan aynıydı. elektrikli su ısıtıcı bile aynı. bekir emmi'nin kahvesi ünlüdür. hemen bir kahve çaktı fiyakalısından. osman sazla oynuyordu, dedim "bekir emmi ver dabrikayı", öbürü keman aldı, efkârla söyleyen hırıltılı sesli bir adamımız da vardı. orada geçen yarım saatte neyi özlediğimi bir daha anladım. ama özlemenin kaçınılmazlığını da anladım.<br /><br />başta dediğim gibi, ben orada değildim artık, sipsi belçika'daydı ama şimdi zaman bende yok ettiğini düşündüğüm zamanlara başkalarını yerleştiriyordu. kemancı vardı bir tane mesela, alkolik bir ritimci vardı, arabeskin dibini eşiyorlar, türküleri hiç duymadığım biçimde çalıyorlardı.<br /><br />orada dediler ki, "yeni bir ses geliyor inletecek, patlatacak...". yütübe koymuşlar linkini, ismi Hakik Özge... <a href="http://www.youtube.com/watch?v=tc5TobDrqOk">aradım buldum</a>. biraz hissiyat ve bekleyecek delgeç bir şey buldum aslında.<br /><br />kris edirne'deki düğünlerden, kına gecelerinden, yerel şarkıcılardan kayıtlar bulmuş, "kayınçom yakmış yine mangalı", "arap şükrü" falan.<br /><br />uzun zaman sonra hayatımın ve ciğerimin içinden özlediğim şeyler buldum ve hepsine sarıldım. hepsinde, özlediğim an'larda özlemimi yatıştıracak ve beni o anlara götürecek bir şeyler buldum. ali'ye dinlettim anlamadı, veli'ye dinleteyim dedim beğenmedi, rıza'ya gösterdim "lan ne arabesk adamsın" dedi, cananıma belleteyim istedim, yok yemedi. e onların müzikli hatıraları başkaydı, benimki başka... daha gerek yok dedim onunla bununla paylaşmaya, paslaşmaya çalışmaya. özlediğine kavuşmak istiyorsan onu yarat, yaratacak durum yoksa, içinde yaşat. arabesk yapışmış beynimin nöronlarına, lalo schifrin dinliyorsam da arabesk, bob dylan dinlersem de arabesk, curtis mayfield'de arabesk o zaman bana. beni götürdüğü an arabeskse arabesk, popsa pop, okuldan kaçışsa okuldan kaçış, aşık olmaksa o, yalnızlıksa yalnızlık o müziğin türü, benim halim, anım, hayatım...<br /><br />"<span style="font-style: italic;">bir ara nefes alıyor, tekrar dişlerimi sıkıyor, deniyor, deniyor kurtulamıyordum. yalnız kalma,</span><a style="font-style: italic;" href="http://bp1.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/RpzlBIKvfcI/AAAAAAAAADo/gbaPXwuUgrM/s1600-h/izobeton.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5088193486556986818" style="margin: 0px 0px 10px 10px; float: right;" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/RpzlBIKvfcI/AAAAAAAAADo/gbaPXwuUgrM/s320/izobeton.jpg" border="0" /></a> <span style="font-style: italic;">kalabalıktan arınma, 'onlar' yükünden kurtulma adına kalan zamanım giderek azalıyordu. o arada anonsu duydum. '... istanbul'a gitmekte olan metro turizm yolcuları, otobüsünüz kalkmak üzeredir, belikli bahri dinlenme tesisleri iyi yolculuklar diler...' bu, yükten kurtulmak için son saniyelerimde olduğumun anonsuydu. kalabalığın bende yarattığı gerginliği, hatıralarımı yanlış anlamışlığımı, zamanla olan-bitmeyen kavgamı, zamanın geçişine ve benden götürdüklerine kızgınlığımı burada bırakmak için dişlerimi tekrar sıktım. damarlarım çatlayacak sandım, titriyordum. yeni yola hazırlanmak için, eskiden kurtulup yeni bir ben doğuruyordum. yoga inancında 'karnından dile' diyorlardı, 'kurtulacaksan karnından dileyerek kurtul, karnından dışarı ver' zart zurt. 'lop' diye bir ses duydum. ardından süper bir gaz patlaması. suyu açtım. işimi bitirdim. ellerimi yıkadım ve tuvaletçiye 50 ykr. verip, yeni zaman algımla otobüse bindim. kalabalıktı. benim ne yaşadığımdan haberleri bile yoktu. damarlarım patlayacaktı. kendimi zamandan sıyırmıştım ben beş dakika önce...</span>"<br /><br />sonrası iyi olurdu sakin olunca; iyi olmayı bırakana kadar. iyi olmak bittikten sonra başlayan hal de bir ^bulmak'la biter, ondan da çıkılır, o da bir deliğe yollanır ve sonra yine iyi olunurdu... "işte böyle daha iyi olursun", dedim: "beton gibi..."Cyranohttp://www.blogger.com/profile/12534677606598485945noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-15269979270777170272007-07-11T02:29:00.000+03:002007-07-11T03:27:57.323+03:00Kodachrome 1942<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.shorpy.com/files/images/1a34271u.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px;" src="http://www.shorpy.com/files/images/1a34271u.jpg" alt="" border="0" /></a>Sadece şu anı net görebiliyorum. Geçmiş ise beynimin binbir köşesinde kalitesi %10 jpeg'den bile kötü, gün geçtikçe bulanıklaşan resimsilerden ibaret. Dijital devrime yetişemeyen herkes gibi çocukluğuma ait fotoğraflar siyahbeyaz ve flu renkliler. O devre ait ne varsa bulanık. 12 Eylül belgeselleri, Cüneyt Arkın filmleri, hepsi sanki 100 yıl önce çekilmiş gibi yıpranmış.<br /><br /><div style="text-align: left;">Şu <a href="http://www.shorpy.com/node/1214?size=_original">65 senelik foto</a>yu görünce zaman makinesine binmiş gibi oldum. Gördüğüm en net eski görüntü. 80'lerde çekilen cücü filmlerine bakıyorum bir de buna. Bu işte bir terslik var.<br /><br /><div style="text-align: left;"><a href="http://www.junipergallery.com/">http://www.junipergallery.com</a>/<br /><br /></div></div>krishttp://www.blogger.com/profile/10502998250938677842noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-3842737076557215232007-07-01T15:17:00.000+03:002008-08-28T02:29:47.760+03:00System Halted<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_V0ffTKPlblA/RofBopZ9xAI/AAAAAAAAABU/pO3LdLmBPJQ/s1600-h/DSCN3424_rs2.jpg"><img style="cursor: pointer;" src="http://bp0.blogger.com/_V0ffTKPlblA/RofBopZ9xAI/AAAAAAAAABU/pO3LdLmBPJQ/s400/DSCN3424_rs2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5082243608564581378" border="0" /></a><br /><br />Camiye kayan yazı asmak garip, böyle bir görüntüyle karşılaşmak daha garip. Dün akşam bloğumuzun sevilen simalarından Muratco ve Cyrettin'in yardımıyla Üsküdar Meydanı'nda çektim...krishttp://www.blogger.com/profile/10502998250938677842noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-48742343334350022332007-06-30T00:27:00.001+03:002007-06-30T01:49:27.202+03:00Küfürdet Beni Rutubet<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img507.imageshack.us/img507/5951/hasan588bgyd3.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px;" src="http://img507.imageshack.us/img507/5951/hasan588bgyd3.jpg" alt="" border="0" /></a>"<span style="font-style: italic;">Hey, geçen sayıya yazan blackgirl! O teneke gıcırtısı müziğini al ve uzaklara git tamam mı? Çünkü benim başımı ağrıtıyorsunuz!</span>" <span style="font-weight: bold;">-spicymelody</span><br /><br /><br />"<span style="font-style: italic;">Temmuz ayında dergiye yazan spicymelody, Spice Girls müdür nedir o saçmalıkları müzikten bile saymıyorum, sen sayıklamaya devam et. Gerçek müzik rock ve metaldir. Metal up your ass!</span>" <span style="font-weight: bold;">-thrashgirl<br /><br /><br /></span>Böyle tanıştık "ateşli" tartışma kültürüyle. Anglosaksonların "<span style="font-style: italic;">flame wars</span>" dediği atışmaları ilk olarak, <span style="font-style: italic;">Blue Jean</span> dergisi ithal etti ülkemize. E, bizim de ihtiyacımız varmış gençlik olarak böyle şeylere ki, atlayıverdik üzerine. Metalciler asitçilerle, salsacılar sambacılarla, tangocular hicazcılarla kapışıp durdu, insanlar kurtlarını döktü, rahatladı. Yurtta internet kullanımı hızla yaygınlaştıkça, editoryal filtrelerden geçen bu yukarıdaki türden dergi köşelerindeki tartışmaların yanında sevimli kaldığı, yeni ve korkunç çevrimiçi atışmalara şahit olmaya başladık. İnternet'in vahşi ve sansürsüz bir platform olmasının da etkisiyle insanlar hiç çekinmeden birbirine hakaretler yağdırır oldu. Bunun en fantastik örneklerinden biri "<span style="font-style: italic;">Turkishmusic.org'daki Sezen Aksu Tartışması</span>" olarak bilinen meşhur küfür düellosu olsa gerek.<br /><br />Sözkonusu site, Türk popüler müziğinin seçkin örneklerini ziyaretçilerinin beğenisine sunuyor, aynı zamanda her sanatçı için bir de mesaj panosu sağlıyordu. Sitenin Sezen Aksu'ya ayrılmış kısmında, hayranları tatlı tatlı konuşurken bir kullanıcı, mesajında önce Sezen Aksu'yu ne kadar çok sevdiğinden bahsediyor, sonra onun "orospu" ruhundan dem vuruyordu. Ardından bu mesaja başka bir kullanıcı "esas senin annen orospu ruhlu" minvalinde bir cevap döşeniyor, böylece başlayan düello yanlış hatırlamıyorsam en az birkaç yüz mesajlık, küfürlerin havada uçuştuğu bir mücadeleye dönüşüyordu. Araya girip kavga edenleri ayırmaya yeltenenler de küfürcülerin hışmına uğrayıp, ya kaçıp gidiyor ya da onlar da bu mahalle kavgasının taraflarından biri haline geliyordu.<br /><br />Türküz, doğruyuz ve çalışkanız ama tartışma adabını bilmiyoruz. Bir de başımızda eli sopalı bekleyen bir moderatör yoksa vay halimize! En ufak bir fikir ayrılığı, empati yoksunu tarafların tahammülsüzlüğü sonucu ortaya bir küfür deryası çıkarıyor. Bu "küfürcülerin" yeni eğlencesi ise YouTube. Türküyle, kürdüyle, öğrencisiyle, çalışanıyla hepimiz oradayız. Okumayı sevmediğimiz için sürekli bir şeyler izlemek ve altına yorum yazmak o kadar hoşumuza gidiyor ki. Tabii Türk olduğumuz için de, en ufak bir tartışmada "deşarj olmak adına" küfretmeden duramıyoruz. Herkes birbirine ağız dolusu sövüyor, rahatlıyor.<br /><br />Küfür nedir? Söylecek mantıklı bir şeyimiz, derdimizi anlatacak ufak da olsa edebi birikimimiz yoksa küfür sahneye çıkıyor. Malumunuz, emek harcanması gerektiği için pek okumayan, başım belaya girer eylemsizliğiyle hiçbir şeyi merak etmeyen, sadece görsel materyalle, televizyon ne gösteriyorsa onunla beslenen bir kuşak gümbür gümbür geliyor. Internette de görsel materyale meyletmeleri kolayca anlaşılabilecek bir durum. Peki, niçin küfür ediyoruz? Bunun nedenlerini analiz etmek bana düşmez ama, biraz cahillik, biraz sevgi eksikliği, biraz asosyallik, bu bağlamda biraz da iletişim eksikliğinin yol açtığı sorunları, küfür etmeyi tetikleyen unsurlar olarak gösterebiliriz herhalde. Dahası, her şeyi tepeden inme yaşadığımız için, bize sunulan nimetleri de hor kullanmış oluyoruz. Bundan on sene öncesine kadar, bugünün internet ortamı, forumlar, mesaj panoları gibi fikir platformlarının halkın kullanımına inmesi tahayyül bile edilemez bir durumdu. İnternet ülkemize 'geldiğinde', yanında getirdiği eşşiz nimetleri kullanıma sunarken sosyolojik farklılıkları gözetip ayrımcılık yapmadığından kelli, herhangi bir tartışma kültürüne ne yazık ki sahip olmayan halkımız tarafından biraz, -tecavüz demeye dilim varmıyor ama- kötü muamele gördü, hâlâ da görüyor. Bugün artık Youtube'da, altında "mnsykm aq"li yorum olmayan bir video izleyemiyorsak, sizce bunun sorumlusu biraz da <span style="font-style: italic;">AMINA KODUMUN GAYREEKLERİ DEYİLMİ,LAN SİZİN OLM VAR YA EBENİZİ...HEPİNİZİ DENİZE DÖKTÜK A.K. GEREKİRSE GENE DÖKERİZ LAN HERKES TÜRKÜN ÜSTÜNLÜYÜNÜ KABUL ETMEK ZORUNDADIR ETMEZSE KAFASINA SIKARIZ ŞUNU BİLİNKİ TÜRKE SİLAH ÇEKMEK İNTİHAR DEMEKTİR!!!!!11</span>ha69ardhttp://www.blogger.com/profile/11357422902932545349noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-1374760995129057802007-06-28T22:05:00.001+03:002007-06-28T23:40:01.970+03:00Pilav Üstü Ekşi SözlükBildiğiniz üzere Ekşi Sözlük'te aktif yaklaşık 10 milyon yazar, 230 milyon kayıtlı okur ve siteyle alakasız yaklaşık 6 milyar insan bulunuyor. Böylesine geniş bir kitleye hitap eden bir sitede en fazla üç kelimeden oluşan anlamlı cümleler kurabiliyorsanız zaten <span style="font-style: italic;">karma</span>nız 400'ün üzerindedir. O yüzden, "<span style="font-style: italic;">nasıl iyi bir yazar olunur</span>", "<span style="font-style: italic;">kaç paragrafın üzerinde yazarsam sıkılıp okumazlar</span>", ya da "<span style="font-style: italic;">sözlükten attığım msjlere cvp vermeyen kızların hatmeyıl hesabını ele geçirmek istiyorum sen bilgden anlıyorsun yardım etsene kank</span> :D" tarzı genel ihtiyaçlara cevap vermek yerine, dilerseniz, kuruluşundan beri takip edegeldiğimiz bu sitenin önceki günü, dünü ve bugününü kapsayan üç ayrı başlıktan oluşan bir özet çıkaralım.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">2000 ve Öncesi</span> : <span style="font-weight: bold; font-style: italic;">Biz Biliyoruz da mı Yazıyoruz?</span><br /><br /> İnanması zor ama Ekşi Sözlük yeni milenyumdan önce de vardı. Şu ankinin binde birine tekabül eden bir takipçi kitlesine sahip olduğu zamanlarda sitenin gündemi genelde popüler rock/metal grupları, bilgisayar programlarının yeni versiyonları, <span style="font-style: italic;">Star Wars</span> ve <span style="font-style: italic;">Star Trek</span>'in bilimkurgu olup olmaması eksenindeki tartışmalar ve efsane <span style="font-style: italic;">Zoban</span>'ın kurucusu ve simgesi olduğu cinsel özgürlük ekolü mensubu damlı götlü başlıklardan oluşurdu. <span style="font-style: italic;">Joe Satriani</span> başlığı altına "<span style="font-style: italic;">üfff chok super gitar chaliyor baba, kirk hammetti kovmush ogrencisiyken</span>" yazsanız, altina biri gelip "<span style="font-style: italic;">hocalarin hocasi, ama son albumuyle dawayi satti synthler mynthler</span>" yazardı. Bu yıllarda sözlük çorak, yazarlar da çoğunlukla bilgisayar kurdu olduğundan "<span style="font-style: italic;">mov ax 90 ikinci operanddaki signed degeri birinci operanda tasiyan extension'dır</span>" tarzı entriler de gırlaydı. Develer tellal, pireler berber iken, herkes birbirini tanıdığından ve ortak zevklere sahip olduğundan, alanın da verenin de ziyadesiyle halinden memnun olduğu bu kurtarılmış bölgede, insanlar mutluluk içinde yaşayıp giderlerdi.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">2001-2005</span> : <span style="font-style: italic; font-weight: bold;">Überpop Kültür Salatası</span><br /><br /> Ekşi Sözlük'ün "altın" yılları hangisidir diye sorsanız, 2001-2005 arasıdır derim, biraz düşündükten sonra. Yeni nesil yazar alımları yapıldıkça; yazmayı da, okumayı da bilen ve bunlardan zevk alan, hobileri daha geniş bir çerçeveye yayılmış insanlar kullanmaya başladı siteyi. Sözlük, ilk bir iki nesil "steril" kullanıcının o kemikleşmiş ortak özellikleriyle temsil edilmekten kurtuldu. Beğeni ve düşünce skalası genişledi, kendini daha iyi ifade edebilir oldu. Yazım kurallarına dikkat edilmeye başlandı. Tabii usülden biçimden yoksun fikir kabızları o zaman da vardı, ama kolayca ayıklanıp siteden uzaklaştırılabiliyorlardı. Bu dönemde, önceki zamanlarda atılan tohumlar filizlendi. Her ne kadar prehistorik çağdaki sığlıktan tam kurtulmuş olmasa da, tartışmalar yeni ve daha eğlenceli boyutlar kazandı. <span style="font-style: italic;">Ayar</span>, <span style="font-style: italic;">karma</span> gibi deyimlerden mütevellit sözlük terminolojisi yaygın kullanıma kavuştu.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">2005-Günümüz</span> : <span style="font-weight: bold; font-style: italic;">Ne Mozayiği Ulan?!</span><br /><br /> 2005'te gerçekleşen (ve yıllardır beklenmekte olan) Altıncı nesil yazar alımları sonrası ortalık savaş alanına döndü. Dördüncü ve daha eski nesil kullanıcılar, tıpkı bugünlerde mevkii kaybetmekte olduklarını görüp kendilerini miting alanlarına atan "<span style="font-style: italic;">Beyaz Türkler</span>" misali, her türlü olumsuzluktan altıncı nesli sorumlu tutmaya başladılar. Sanki kendileri düşünsel açıdan bir <span style="font-style: italic;">Goethe</span> ayarında, biçemde bir <span style="font-style: italic;">Kafka</span> kalitesindeydi; altıncı nesil ise "<span style="font-style: italic;">kitabın adını bir kelime eksik koysam onbin daha satar mıyım</span>" hesaplarındaki <span style="font-style: italic;">Tuna Kiremitçi</span>'ydi. Bu ana kadar medyada belli oranda kendine yer bulabilen Ekşi Sözlük, ekseriyetle 2005 sonrası bu alanda çok daha büyük bir tanınırlık sahibi oldu. "<span style="font-style: italic;">Ekşi Sözlükte size yapılan eleştiriler hakkında ne düşünüyorsunuz?</span>" sorusu kendine hemen her ropörtajda yer bulmaya başladı. <span style="font-style: italic;">Metal</span> dinleyip <span style="font-style: italic;">Photoshop</span> kullanarak hayatını kazanan o steril kitle bir anda azınlıkta kaldı. Başörtülü ev kızından, müslümcü taksi şoförüne, fakülte dekanından mefruşatçısına kadar uzanan bir topluluk sözlükte fikir belirtmeye başladı.<br /><br />Sterilliğin yerini çoksesliliğe bıraktığı bu noktayı '<span style="font-style: italic;">tufan</span>' olarak gören '<span style="font-style: italic;">elit</span>' yazarlar bunun adını "<span style="font-style: italic;">sözlüğün bitişi</span>" koysa da, şu an hiç olmadığı kadar renkli bir Ekşi Sözlük var karşımızda. 2007 model Ekşi Sözlük, yukarıda bahsettiğim homojenize kitlenin birkaç yıl öncesine kadar yaşattığı "<span style="font-style: italic;">altın çağ</span>" kadar '<span style="font-style: italic;">kaliteli</span>' olmasa da, daha geniş kitlelere hitap etmesi ve toplumun çok daha genel bir kısmının eğilimlerini yansıtması bakımından, önceki yıllara oranla çok daha '<span style="font-style: italic;">inandırıcı</span>' bir fikir platformuna dönüşmüş durumda. Zaman ne gösterir bilinmez; fakat şu haliyle Ekşi Sözlük, her ne kadar toplumun tüm kesimlerini kapsayamasa da, içinde yaşadığımız ülkenin internetteki en sağlıklı izdüşümüdür.ha69ardhttp://www.blogger.com/profile/11357422902932545349noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-48509894068631753232007-06-28T14:45:00.000+03:002007-06-28T14:57:57.403+03:00apçeginin, yopçeginin müptelasıydım<span style="font-family:trebuchet ms;">Karateli kunfulu filmlerin coştuğu, Altın Yumruk, Kan Sporu, Kickboxer gibi filmlerin her 80'ler çocuğu için bir "kalete-kunfyu" ekolü olduğu, hareket öğrenmek için 50 kere seyredildiği zamanlarda yeni bir isim çıkageldi... Hasımlarının aksine, bir dişiydi o... Hep van dam'ın, don "the dragon" wilson'un dövmesine alıştığımız o kötü adamları bu defa bir kadın dövüyordu. Atv binlerce filmini yayınladı, sanki atv için çekiliyordu filmler.<br /><br />İşte o kötü adamlardan biri, Richard Norton ve o delişmen 80'li, siport eşofmanlı, meme sallayan kareteci Cynthia Rothrock'un müthiş karşılaşması:</span><span style="font-weight: bold;"><br /><br /></span><a href="http://www.youtube.com/watch?v=kB7MmYbnyfs"><span id="__firefox-findbar-search-id" style="padding: 0pt; background-color: yellow; display: inline;font-size:inherit;color:black;" >Cynthia Rothrock vs Richard Norton</span></a>Cyranohttp://www.blogger.com/profile/12534677606598485945noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-55779898433316415292007-06-22T21:23:00.000+03:002007-06-22T21:27:33.689+03:00Sevgi Ne Güzel Şey Değil Mi?Nejat Alp'in çok acayip bir çalışması: <a href="http://www.youtube.com/watch?v=zPpqwMugbHw">Arkadaşım</a>eycohttp://www.blogger.com/profile/17695535253886210754noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-15362422243272552052007-06-20T16:02:00.000+03:002008-08-28T02:30:05.206+03:00Aylara yayılan yalnızlığın gündelik hayata etkileri<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp3.blogger.com/_dK_EUS5ZDvc/RnkyVxGhfkI/AAAAAAAAABo/DxgWImPSklg/s1600-h/mahalle2.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://bp3.blogger.com/_dK_EUS5ZDvc/RnkyVxGhfkI/AAAAAAAAABo/DxgWImPSklg/s320/mahalle2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5078145404376284738" border="0" /></a><br />Yıllar geçtikçe yerinde duran, sadece dış cephe ya da demir parmaklık boyası değişen evlerle dolu <span style="font-weight: bold;">orta direk</span> mahalleleri bilirsiniz. Bu hane çocuklarında sonsuza kadar okul okuma adeti pek yoktur, doktora üstüne İspanya'da kariyer toplantılarına giden pek bulunmaz. Böyle olunca yaşadıkları şehir pek değişmez; değil şehir mahalle bile değişmez. 35 sene aynı sokakta, kırtasiye işleten saçlarına ak düşmüş Selim amca yazın dükkana oğlunu bırakır, onu bulamazsa yeğenini bırakır, onu bırakamazsa kardeş çocuğunu bırakır.<br /><br />Bu ortadirek mahallelerde imrenilen bir durum vardır : Sıfır yalnızlık hissi. Yaz günü Aysel teyze evinde salaş ötesi kıyafetleriyle komşusuyla erik yerken evin bunamakta olan ninesi pembe dizi izler. Sakin bir ortam vardır, gerginlik yoktur. En önemlisi, hemen herkes eski tanıdık durumunda olduğundan laf anlatırken zorluk çekilmez, hatta çoğu zaman laf anlatmaya bile gerek duyulmaz. O an ne hissedip ne düşündüğünüz zaten sizi tanıyanlarca öngörülür.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">Laf anlatmak, </span>bir türlü anlaşılmadığı için aynı şeyi üçüncü bir varyasyonla anlatma mücadelesi verirken, iğrençtir. Samimi olunmayan insan sayısı arttığında bir o kadar laf anlatma mücadelesi verilir.<br /><br />Bilgisayarla büyümüş, ailece oradan oraya taşınmış; kültürel mültürel gelişimini toplum ortalamasının üstüne çıkarmış biriyseniz otomatik daha yalnızsınızdır. Aile ziyaretleri bayık gelir, eğer yeteneğiniz varsa icabında minibüsçüyle en kral muhabbete girebilseniz de bu bir kere olur, iki kere ya olur ya olmaz. Pijamayla fırından dönerken ayaküstü dayı kızıyla muhabbet çeviren orta direk adamın yanından sabit yüz ifadesiyle yürüyerek geçersiniz. MSN listenizde online biri varsa belki beş on dakka bir şeylerden konuşursunuz.<br /><br />Uzun lafın kısası, günlerce tek bir insanla bile karşılıklı zevkli bir muhabbet çevirmemiş birine dönüşürsünüz.<br /><br />Bu hayat tarzı, bilhassa iş hayatının başlamasıyla doruklara çıkar. Gündüz işinde akşam evinde takılan adam asosyalliği içine öyle bir sindirir ki haftasonu gelince hazırlıksız yakalanır, plan yapamaz, yapacak olsa adam bulamaz. Yaz gelir hazırlıksız yakalanır, icabında bir hatun yapar kızı götürecek hiçbir enteresan yer bilmediğini farkeder. Günler böyle gelip geçerken kişide sağlam bir tahribat başlar : Her şeyin kötü gidiyor olduğu hissi. Kötümser düşünmek çok kolaydır ve kişiye kimse dur demediği için bu yerleşik bir refleks halini alır. Artık otu boku kaygı haline getiren, küçük ya da çok büyük engellerle tek başına mücadele etme riski taşıyan birey gerilir de gerilir; her insanın, her işin son bulduğu noktayı düşünür, kötü ihtimalleri aklına getirir ve bunların gerçekleşeceğine öyle bir inanır ki tadını bile çıkaramaz. Araba alır, 3 yıl sonra boyasının eskimiş halini düşünmeden edemez mesela, gece 11'de gürültü yapan üst komşu bile mini bir sinir krizi gerekçesidir. Etrafındaki insanlardan değişik duygusal sinyaller almadığından ötürü daha ziyade nesneler, gittiği yollar vs. önem kazanır ve onları yakından takip etmeye başlar. Az sayıda "sohbete" maruz kaldığından yaşadığı her diyaloğa çok önem verir, kafaya takar da takar.<br /><br />Bu döngüyü kırıp neşeli ve gevşek olabilen yalnız adamlara her zaman imrenmişimdir.kusmukhttp://www.blogger.com/profile/03916736194894654159noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-34353399034918900542007-06-15T12:30:00.000+03:002008-08-28T02:29:42.955+03:00Sahneler Assolist Taypir ile şenleniyor.<a href="http://bp1.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/RnJcV5q-SiI/AAAAAAAAADY/l1m1mr7L798/s1600-h/taypir.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5076221261328042530" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 195px; CURSOR: hand; HEIGHT: 239px" height="316" alt="Taypir Endolap" src="http://bp1.blogger.com/_rhRhTAdR-2Y/RnJcV5q-SiI/AAAAAAAAADY/l1m1mr7L798/s320/taypir.jpg" width="274" border="0" /></a> "Yakında Veteran Gazinosu'nda sahne almaya başlayacak Taypir Endolap, polo oynamayı sevdiğini ve tam bir kitap kurdu olduğunu belirtti... Şarkılarda en çok "re" notasını kullanmayı sevdiğini de sözlerine ekleyen Taypir'in en beğenilen şarkıları "<em>re re re yürek pare pare pareo</em>" ve "<em>haus emdi dizisinin dördüncü sezonunun başına halkın seçtiği bir siyasetçinin gelmesi lâzım</em>" isimlerini taşıyor."<br /><br />----------------------------------------------------------------------------------<br />Bir arkadaşımız "<a href="http://www.deviantart.com/deviation/48754458/?qo=11&q=by%3Ab4ds3ct0r&qh=sort%C3%BC">Tayyip'i yeniden yaratmak</a>" isimli bir çalışma yapmış. Hatıralarımızda bulunsun.Cyranohttp://www.blogger.com/profile/12534677606598485945noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-67627164567050649462007-06-14T22:20:00.000+03:002008-08-28T02:29:40.961+03:00Fang Yu Dürümcü Hüso'ya Karşı<a href="http://bp1.blogger.com/_zXjj9r916zA/RnGhTj9AL0I/AAAAAAAAADg/RbTXcSBSSrg/s1600-h/300px-Chinese_meal.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5076015612463951682" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_zXjj9r916zA/RnGhTj9AL0I/AAAAAAAAADg/RbTXcSBSSrg/s400/300px-Chinese_meal.jpg" border="0" /></a>İnsanoğlunun sırtını çiğnetmekten sonraki en temel ihtiyacından bahsedeceğim bugün: YEMEK!<br /><br />Yemek konusu çok geniş olduğu için çin ve japon mutfaklarına değinelim. Hatta gelin "ülkemizdeki çin ve japon restoranları", ardından da "internetten çin ve japon yemeği siparişi" şeklinde anlaşalım.<br /><br />Yemeksepeti.com üzerinden satış yapan 36 adet çin ve japon restoranı bulunuyor. Bunların tüketiciler tarafından aldıkları hız, servis ve lezzet bazlı oyları şu şekilde:<br /><br /><br />Bebek Little China, Bebek 878<br />China Club, Cihangir 876<br />China Express, Nişantaşı 899<br />China Garden, Akatlar 776<br />China Lotus, Ataşehir 999<br />China Point, Teşvikiye 988<br />China Wok, İstinye 998<br />Chinese In Town, 4. Levent 889<br />Chinese In Town, Ataşehir 999<br />Chinese In Town, Kemerburgaz<br />Chinese In Town, Koşuyolu 899<br />Chinese In Town, Levent (Kanyon) 899<br />Chinese In Town, Nişantaşı 999<br />Chinese In Town, Suadiye 688<br />Çin Büfe, Beyoğlu 989<br />Fan Fang, Altunizade (Capitol) 888<br />Fan Fang, Bakırköy (Carousel) 989<br />Fan Fang, Etiler (Akmerkez) 889<br />Fan Fang, Florya (Fly Inn) 999<br />Fan Fang, Gayrettepe 989<br />Fan Fang, Şaşkınbakkal 998<br />Hai Sushi, Elmadağ 799<br />Hai Sushi, Kalamış 788<br />Jong Hwa, Akatlar 999<br />Kudeta, Zekeriyaköy 988<br />Mai Ling, Feneryolu 788<br />Sushi & Noodle House, Teşvikiye 777<br />SushiCo, 4. Levent 588<br />SushiCo, Ataşehir 877<br />SushiCo, Kemerburgaz<br />SushiCo, Koşuyolu 888<br />SushiCo, Levent (Kanyon) 868<br />SushiCo, Nişantaşı 899<br />SushiCo, Suadiye 999<br />Tokyo Restaurant, Beyoğlu 888<br />Wagamama, Levent (Kanyon) 898<br />Wasabi, Kavacık 91010<br />Zen, Etiler 887<br /><br />Ortalamaları alalım:<br />Hız : 8.11<br />Servis : 8.25<br />Lezzet : 8.30<br /><br />Aynı siteden satış yapan kebapçıların lezzet ortalaması ise: 7.66<br /><br />SONUÇ: <strong><em>"Türkiye'de çin yemeği yenir. "</em></strong><br /><strong><em></em></strong><br />Acaba neden böyle diye düşünüyor insan ister istemez. Çinlilerin hızlı olmasını anladım, ufak tefek insanlar pıtı pıtı hallediyorlar işleri; servisi de anladım, çin peçeteleri halkımızın gönlünü çalıyor; ama halkımız neden çin yemeği seviyor arkadaş?<br /><br />Yemekten kaynaklanan nedenler:<br />a) Çinliler gerçekten iyi yemek yapıyorlar.<br />b) Çin yemeği uzmanlık gerektiren bir iş, çok bilmeyen bile kebapçı açabilir ama çin lokantası biraz sıkar.<br />c) Yemeklerin içine bi sos koyuyorlar oğlum, asıl o veriyor tadı.<br /><br />Algılardan kaynaklanan nedenler:<br />a) Güzel yapıyorlar kardeşim.<br />b) Çin yemeği yiyorum, enteresan ve renkli bir tipim düşüncesi.<br />c) Ulan o kadar para verdik, beğenmem lazım düşüncesi.<br />d) Aaa toko toko çayna elbotto ii. ("Çinliyim elbette beğenecem.")<br /><br />Araştırmamı Berkeley Üniversitesi Sosyoloji Kürsüsüne de yolladım. Sonuçlar geldiğinde görüşmek üzere.eycohttp://www.blogger.com/profile/17695535253886210754noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-84113110842552978662007-06-14T04:25:00.000+03:002007-06-14T05:21:39.310+03:00Periler ve LabirentlerBiraz sinema minema konuşalım dedim. Olayımız <span style="font-style: italic;">Pan'ın Labirenti</span>. ya da <span style="font-style: italic;">Pan's Labyrinth</span>. Veya <span style="font-style: italic;">El Laberinto Del Fauno</span>. 2006'nın tartışmasız en iyi filmlerinden biriyle karşı karşıyayız. <span style="font-style: italic;">Yönetmenimiz Guillermo Del Toro</span>. Hollywood sineması takipçileri, amcamızı <span style="font-style: italic;">Blade 2</span> ve <span style="font-style: italic;">Hellboy</span>'dan anımsayacaktır.<br /><br />Pan'ın Labirenti, 1964 doğumlu Meksikalı yönetmenin sekizinci filmi. 1944 İspanya'sında geçiyor. İç savaş yeni bitmiş. Franco'nun faşist iktidarı ülkeye hükmeder olmuş. Orada burada, dağlarda kırlarda sosyalist gerillalar faşistlere karşı bir "<span style="font-style: italic;">bölücü terör tehditi</span>" oluşturuyor.<br /><br />Film, bir köy karakolunda görev yapmakta olan yüzbaşının yeni evlendiği karısının (ben diyeyim on, siz deyin on iki yaşındaki), ufak kızı <span style="font-style: italic;">Ofelia</span>'yı da alıp yüzbaşının çalıştığı köye gelmesiyle başlıyor. Eski terzisinin dul karısıyla, aşktan çok, bu dünyada soyunu devam ettirecek bir erkek çocuk sahibi olma amacıyla evlenmiş gibi görünen yüzbaşının üvey kızı <span style="font-style: italic;">Ofelia </span><span>ise</span>, peri masallarından ibaret, kendi hayal dünyasında yaşıyor. Yüzbaşıdan hoşlanmıyor, ona baba demeyi reddediyor. Doğal olarak, yüzbaşı da kızı sevmiyor. Sert ve duygusuz bir asker, masal kitaplarına gömülmüş bu hayalci kızın nesinden hoşlansın ki?<br /><br />Yeni hayatında karşısına çıkan (baş edemediği) gerçeklikle bir türlü aidiyet kuramayan ufak kızın dünyası, bir perinin onu ziyaret etmesiyle sonsuza kadar (inanın bana, <span style="font-style: italic;">sonsuza kadar</span>) değişiyor. <span style="font-style: italic;">Ofelia</span>'nın fantastik "yolculuğuna" tanıklık ederken aynı anda arka fonda nefis bir iç savaş hikayesi izliyoruz. <span style="font-style: italic;">Savaşın nesi nefis</span>, diyeceksiniz. <span style="font-style: italic;">Del Toro</span>, yan yana akıp giden iki birbirinden çok farklı öyküyü öyle güzel kurgulayıp iç içe geçirmiş ki, insan itiraf etmeye utandığı bir haz alıyor bu hüzünlü hikayeden.<br /><br />Bundan sonrasını anlatmayayım. Bu yazıyı, henüz hala izlememiş insanlar (varsa) bu filmden mahrum kalmasınlar diye yazıyorum. Haddim değil ama, 2006'nın en iyi filmlerinden birini (bir diğeri de <a href="http://www.imdb.com/title/tt0405094/">D</a><a href="http://www.imdb.com/title/tt0405094/"><span style="font-style: italic;">as Leben der Anderen</span></a>) kaçırmanızı istemem.<br /><br />Hani izledikten sonra "<span style="font-style: italic;">Keşke bir hap olsa. Yutsak da seyrettiğimizi unutup, ilk izleyişte aldığımız zevki defalarca tekrar alabilsek</span>" dediğimiz filmler vardır ya (<span style="font-style: italic;">ben diyorum, evet manyağım</span>), işte bu o filmlerden biri.ha69ardhttp://www.blogger.com/profile/11357422902932545349noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3278487265107368438.post-9109122496829293582007-06-12T13:51:00.000+03:002008-08-28T02:29:36.285+03:00Bilgisayar oyunlarında eski günlerdeki gibi eğlenememek<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp2.blogger.com/_dK_EUS5ZDvc/Rm6HHRGhfjI/AAAAAAAAABc/II_vvj1vIZ8/s1600-h/phobia_01.gif"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 260px; height: 162px;" src="http://bp2.blogger.com/_dK_EUS5ZDvc/Rm6HHRGhfjI/AAAAAAAAABc/II_vvj1vIZ8/s400/phobia_01.gif" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5075142389012725298" border="0" /></a><br /><br />Lisede, bundan 10 yıl önce falan, geç kalmış komünist hatunlardan biriyle "hoşlanma durumları" yaşıyorduk. Hatırladığım sahne; dışarıdan hayvan gibi gelen güneş ve millet bahçede top oynarken bizim sınıfta cereyanı düşük bir muhabbet çeviriyor oluşumuz. Bir noktada kız "Metal müziği sevmeyiz, çünkü hep eleştirir ama sorunun kaynağına inmez" dedi. Aynı kızı geçenlerde bir arkadaş görmüş, İzmir Basmane Tren Garı'nın üzerinde yaşıyormuş. (Detaylar önemli değil) Bu kadar zamanda neye çözüm ürettiğini bilmiyoruz, ama belirttiği fikir doğruydu ve ben de eskiden hayatımın önemli bir parçası olan bilgisayar oyunlarının şimdi neden baydığı hakkında bir iki fikir atayım ortaya istiyorum.<br /><br />Sebep 1 : <span style="font-weight: bold;">Bilgisayara sahip yaş grubu</span>. 15 yıl önce, bilgisayar diye bir şeyin varlığını bile bilmek için belirli bir yaş, kültür, eğitim ve yabancı dil düzeyine sahip olmak gerektiğinden o yıllarda yapılan oyunlarda sanatsal faktörler, hikaye derinliğine gösterilen özen daha başkaydı. Tabi kastettiğim periyod en sevdiğim olan 1989-1994 arası.<br /><br />Sebep 2 : <span style="font-weight: bold;">Photo Realism</span>. Bilgisayar ve konsolların 8-16 bit dönemlerinde foto gerçekçi oyunlar yapmak imkansıza yakın olduğundan üreticiler gerçek gibi görünmemesinde sakınca bulunmayan bilim kurgu / fantezi temalı oyunlara yükleniyorlardı. Bu da ortaya üreticinin de oynayanın da yaratıcılığını zorlaması gerektiren ürünlerin çıkmasına neden oluyordu. Şimdiki oyunlarda çekilen bir fotoğrafı pc'de modelleyen oyun yaptım diye çıkıyor ortaya. Böylece oyunlar gerçek hayata yakın oluyor.. da.. Gerçek hayattan beklentim olsa gider kaldırıma çökerim, internet kafecinin çocuuyla son BMW'ler üzerine muhabbet ederim.<br /><br />Sebep 3 : <span style="font-weight: bold;">90'ların favori akımı olan sanatta minimalizm. </span>Ciddi ciddi hafif entelektüel bu başlığı attığım için şaşkınım ancak durum bu. Müzikten edebiyata tüm sanat ürünlerinin nitelik bakımından detaysız ve yalın oluşu akımı oyunlara da etki etti. Eskiden tanınmış bir Rock grubu olabilmek için ileri düzey gitar tekniği vs. gerekirken şimdi kedi yavrusu gibi mıyıldayan bir vokal yapmanın yeterli olması durumundan bahsediyorum. Oyunlar da geçmiş ya da gelecekte geçen türler bile olsalar, bolca bugünün konuşmalarına, tarzlarına ayak uydurdular. Yalın, kavraması kolay bir hale büründüler. Bize de "bunu mu oynuyonuz lan sabahlara kadar" demek düştü.<br /><br /><div style="text-align: left;">Sebep 4 : <span style="font-weight: bold;">Teknolojik kısıtlardan ötürü hayal gücüyle tamamlama olayı. </span>Bilen bilir Amiga'da Lost Patrol isminde bir oyun vardır. Oynadığınız karakterleri hiçbir zaman aksiyon üzerinde görmezsiniz, haritada birer noktadırlar. Ancak bir ölüm kalım vs. olduğunda hüzünlü pixel art'larla temsil edilirler. Bu durumda boşlukları oyuncu tamamlar, kafasında canlandırdığı sahnelerle saatler geçirir ve doğal olarak bundan bulunmaz bir tatmin yaşardı. Şimdinin oyunlarında her türlü görsel/işitsel hatta dokunsal (force feedback) öğeler hazır olarak verildiğinden oyuncu TV izler modda, her şeyi hazır alıyor.<br /><br /><span>Sebep 5 : </span><span style="font-weight: bold;">Bilgisayar sahibi olmanın artık marjinal olmayışı. </span>Oyunlara en çok ilgi gösterdiğimiz okul yıllarında; bütün sınıf abik gubik işlerle uğraşır, akşamları gol şov izlerken komplike bir sistem üzerinden oyunlar oynamak kişinin kendini toplumdan farklı, daha bir tekno hissetmesine neden olurdu. Artık böyle bir olay kalmadı elbette.<br /><br />Sebep 6 : <span style="font-weight: bold;">Çocukluğun verdiği lüzumsuz şeyleri keşfetme isteğinin yitişi. </span>Takip eden dönemde de iş hayatının insana yüklediği baymışlık, kolunu kaldırmadan önce tereddüt etme modu. (Yorumun için sağol Mali, yazılarımı senin gibi genç kızların okuyor oluşu beni mutlu ediyor)<br /><br />Yakın tarihli oyunlardan Championship Manager, Morrowind, Winning Eleven dışında "sabah kalksam da bir oynasam" dediğimiz örnekler pek çıkmadı açıkçası. Dune 2, Street Fighter 2, Doom gibi yeniliklerle ya da deli gibi kendine has ambiyansla gelen ciddi oyunları göremez olduk. Niye tek yazar yazdığı halde metin dili olarak çoğul şahıs kullandığımızı biz de bilmiyoruz.<br /></div>