tag:blogger.com,1999:blog-31568371747705307132009-07-11T13:39:43.493-07:00Dâru's-Sunne/دار السنةEbu Muaznoreply@blogger.comBlogger201125tag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-18463156062315120402009-07-01T17:19:00.000-07:002009-07-01T17:20:29.989-07:00Mutezile'den Ali Osman Ateş'e Reddiye<div align="justify">“HADÎS TEMELLİ KALIP YARGILARDA KADIN” ADLI KİTABIN ELEŞTİRİSİ<br />A. Osman Ateş “Hadîs Temelli Kalıp Yargılarda Kadın” (İstanbul, 2000) adlı kitapta kadınla ilgili tartışma konusu olan birçok hadîsi ele almış, sened ve metin tenkidi yapmış, neticede –zaten uydurma olanların dışında- çoğunun hakkında olumsuz hükümler vermiştir. Bu çalışmada adı geçen eserdeki bazı hadîsleri -incelenen hadîslerin hepsini bütün yönleriyle birlikte olmasa da- sened ve metin tenkidleri açısından değerlendirmeye çalışacağız.<br />Eserde işlenen hadîslere geçmeden önce yazarın girişteki bir görüşüne değinmek istiyoruz. Şöyle der: “Burada işaret edilmesi gereken sevindirici bir husus şudur: Gelenekçi ekolun (ehl-i hadîs) kadınlara yönelik tavrı ve bu tavrın dayanaklarını oluşturan bir takım delilleri Re’y mektebi mensuplarınca tasvib ve kabul görmemiştir. Çoğunluğunu Hanefi mezhebi mensuplarının oluşturduğu Re’y ekolu aklı ve hayatın gerçeklerini dikkate alarak –istisnalar olmakla beraber- kadına bu tarzda bir yaklaşımı kabul etmemiş gelenekçi ekolun kadını biçimlendirmede delil olarak kullandıkları rivayetleri eleştirerek bunların Hz. Peygamber’e ait birer hadîs olamayacağını söylemişlerdir”. (s. 17)<br />Bir kere kadınlarla ilgili hadîsleri eleştirmek için gelenekçi ekol re’yci ekol ayırımı yapıp re’yci ekole dayanmanın isabetli olmadığını söylemeliyiz. Ayrıca ehl-i hadîsin gelenekçi ekol olarak adlandırılması da isabetli değildir. Şayet böyle kabul edilecekse re’yci ekole de “yenilikçi” denmesi gerekirdi. İşin doğrusu “Gelenekçi ekol” vb. tanımlamalar modern bir söylemi çağrıştırmaktadır.<br />İkincisi gönül isterdi ki, kadınla ilgili hadîsleri eleştiren Hanefî kaynaklar sarih şekilde gösterilsin. Zira Hanefilerin, kadınlar ve kadınlarla ilgili çoğu hadîs konusunda yazarın adlandırdığı gelenekçi ekolden pek farklı düşünmediği kanaatindeyiz. Yine dikkat çekici bir husustur ki, yazarın eserinde zikredip eleştirdiği hadîslerin çoğu Hanefilerce kabul edilmiş ve yorumlanmıştır. Aksi bir iddia ileri sürülecekse, mesela kadının fitne ve zararlı olması, kadının namaz kılanın önünden geçmesiyle o kişinin namazının bozulması, kadının uğursuz sayılması, kadının aklının ve dininin eksik olması, kadının eğe kemiğinden yaratılması ve benzerleriyle ilgili hadîsleri reddeden Hanefî alimlere işaret edilmelidir. Şüphesiz bu hadîsleri farklı anlayan Hanefî alimleri olmuştur, ancak onlardan bunları reddetme yoluna gidenler bilinmemektedir.<br />Kadınların zararlı ve fitne olması<br />Yazar, “kadının zararlı ve fitne oluşuyla” ilgili Üsame b. Zeyd kanalıyla nakledilen 6 senede yer vermiştir. Bu isnadların ortak noktasında yer alan ravilerden Süleyman b. Tarhan, muhaddis, hafız, abid, zahid, müctehid bir kimse olup Ebu Osman en-Nehdî’nin hadîslerini en iyi bilen öğrencisi olduğu kaydedilmiştir. Ancak Süleyman’ın Hasan el-Basrî ve diğer bazı kişilerden işitmediği şeyleri bizzat duymuş gibi nakleden müdellis bir kimse olduğu da zikredilmektedir. Ebu Osman en-Nehdî’nin hadîslerini en iyi bilen öğrencisi olarak nitelendirilen Süleyman et-Teymî, bu hadîsle ilgili problemli rivayette tedlis yapmış olmalıdır. Çünkü diğer hadîs alimlerinden tedlis yapan bir kimsenin kendi hocasından da tedlis yoluyla nakilde bulunmaması için herhangi bir garanti yoktur. Üstelik Süleyman bunu Ebu Osman’dan an lafzıyla nakletmiştir. Anane yoluyla nakledilen rivayetlerin senedlerinin muttasıl olması için gözetilmesi gereken en önemli şart, ravinin müdellis olmamasıdır. Burada ise hem ravi tedlis yapmakla suçlanmış hem de rivayet an lafzıyla nakledilmiştir. (s. 47)<br />İlk olarak Süleyman et-Teymî’nin diğer hadîs alimlerinden tedlis yapmasının kendi hocasından da tedlis yapabileceğine gerekçe sayılması ilmî olmayan bir hükümdür. Eğer Süleyman’ın tedlis yaptığı zatlar belli ise ve bunlar içinde Ebu Osman en-Nehdî yoksa böyle bir tedlis iddiası subjektif olmak durumundadır. Dahası Süleyman et-Teymî, hocası Ebu Osman’ın hadîslerini en iyi bilen bir kimse olarak takdim edilmektedir. Bu durumda tedlis imkanı tamamen ortadan kalkmaktadır.<br />Tedlis ihtimalinin an lafzıyla vuku bulacağına dair iddiaya gelince, bu doğrudur. Sika dahi olsa tedlis yapmakla vasıflanan bir ravinin rivayeti munkatı hükmünü alır. Ancak bu, müdellis ravinin an lafzıyla rivayet ettiği hadîsin semaya delalet eden bir lafızla kesinlikle rivayet edilmemesi durumunda geçerlidir. Süleyman et-Teymî’nin Ebu Osman’dan naklettiği hadîsin rivayet lafızları şöyledir:<br />Buharî: semi’tu Eba Osman ((Nikah, 18)<br />Müslim: an Ebi Osman (Zikr, 97)<br />haddesenâ Ebu Osman (Zikr, 97)<br />Tirmizî: an Ebi Osman (Edeb, 31). Tirmizî, hadîs hakkında hasen-sahih hükmünü vermiştir.<br />İbn Mace, an Ebi Osman (Fiten, 19)<br />İbn Hanbel: an Ebi Osman (V, 200)<br />Yukarıda görüldüğü gibi Süleyman et-Teymî, Buharî ve Müslim rivayetlerinde semi’tu ve haddesenâ lafızlarıyla Ebu Osman’dan semaını tasrih etmiştir. Hal böyle iken Süleyman et-Teymî’nin bu rivayette tedlis yaptığını söylemek mümkün değildir.<br />Yazar, Müslim’in kaydettiği senedde geçen Süfyan b. Uyeyne hakkında şunları söyler: “Süfyan’ın ömrünün sonlarına doğru (197’de) ihtilat ederek hafızasının bozulduğu bu tarihten sonraki nakillerinin sahih olmadığı kaydedilmiştir. Darekutnî onun hadîsteki büyük şöhretine rağmen sika kimselerden aldığı bazı rivayetlerinde tedlis yaptığını söylemiştir”. (s. 47-48)<br />Süfyan b. Uyeyne’nin 197’de ihtilat ettiği doğrudur. Yazar, Müslim’in Süfyan’dan naklettiği hadîsin 197’den sonra işitildiğini ima etmektedir. Oysa Zehebî’nin belirttiğine göre bu tarihten sonra ondan hadîs işiten ravi Muhammed b. Asım’dır. (bkz. Mizânu’l-i’tidâl, thk. Ali Muhammed Muavvad, Beyrut, 1995, III, 247) Müslim’in rivayetinde ise Süfyan’dan hadîs işiten kimse Said b. Mansur’dur.<br />Süfyan b. Uyeyne’nin sika kimselerden tedlis yaptığı da doğrudur. Ancak bu ifadeler tedlisin mutlak olarak yanlış olduğunu çağrıştırıyor. Oysa mutlak olarak kerih görülen tedlis, zayıf raviden yapılan tedlistir. Burada ise farklı bir durum vardır. Süfyan’ın kendisi sika ve mutkin olduğu gibi tedlis yaptığı kimse de sika ve mutkin biridir. Bundan olacak ki, İbn Abdilberr, “hadîs imamlarının Süfyan b. Uyeyne’nin tedlisini kabul ettiğini” ifade eder. Çünkü Süfyan, İbn Cüreyc, Ma’mer b. Raşid vb. sika ve mutkin kimselerden tedlis yapmıştır. (Suyutî, Tedrîbu’r-râvî, thk. Ahmed Ömer Haşim, Beyrut, 1993, I, 190)<br />Yazar, Tirmizî’nin kaydettiği senedde geçen Muhammed b. Yahya b. Ebi Ömer hakkında şunları söyler: “Ebu Hatim onu gafletle itham etmiş ve Süfyan b. Uyeyne’den mevzu hadîs naklettiğini söylemiştir. Hafız, salih, abid bir zat olduğu da kaydedilmektedir. İlginç bir tesadüftür ki, Muhammed b. Yahya konumuzla ilgili bu rivayeti Süfyan b. Uyeyne’den nakletmiştir”. (s. 48)<br />Yukarıdaki ifadelerden Tirmizî’nin naklettiği hadîsin mevzu olduğu anlaşılmaktadır. Yazar, “Süfyan b. Uyeyne’den mevzu hadîs naklettiğini...” şeklindeki ifadeleriyle Muhammed’in Süfyan’dan naklettiği her hadîsin mevzu olduğunu ima etmektedir. Oysa Ebu Hatim’in ifadeleri bu manayı vermemektedir. Ebu Hatim şöyle der: “Muhammed, salih bir kişiydi. Gafleti de vardı. Yanında Süfyan b. Uyeyne’den naklettiği mevzu bir hadîs gördüm. Saduk idi”. (İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb, thk. İbrahim ez-Zeybek, Beyrut, 1996, III, 730) Ebu Hatim’in bu ifadesinden Muhammed’in Süfyan’dan sadece bir mevzu hadîs naklettiği anlaşılmaktadır. Bu mevzu hadîsin Tirmizî’nin naklettiği hadîs olduğu nereden biliniyor? Tirmizî’nin naklettiği bu hadîse mevzu diyene de rastlanmamıştır.<br />Ayrıca Muhammed’in bizatihi “kezzab” olmadığı, yani mevzu hadîs uydurmakla ma’ruf biri olmadığı vurgulanmalıdır. Böyle olsaydı kanaatimize göre Müslim, ondan 216 hadîs (bkz. Kemal Sandıkçı, İlk Üç Asırda İslam Coğrafyasında Hadîs, Ankara, 1991, s. 77) nakletmezdi.<br />Yazar, Müslim’in kaydettiği senedde geçen Cerir b. Abdulhamid’in tedlis yapmakla suçlandığını belirtmiştir. (s. 52) Bu ifadeler Cerir’in mutlak olarak müdellis olduğunu göstermektedir. Onun tedlis yaptığını söyleyenler olmakla birlikte tedlis yapmadığını söyleyenler de vardır. Zehebî’nin Mizânu’l-i’tidâl’deki rivayeti şöyledir: “Sedusî şöyle der: Ebu Hayseme’ye Cerir’in irsalinden ve haddesena demeyişinden soruldu. Bunun üzerine Ebu Hayseme şöyle dedi: Tedlis yapmazdı”. (II, 120) İbn Hacer ise Tehzîbu’t-tehzîb’inde sadece Ebu Hayseme’nin “Cerir, tedlis yapmazdı” sözüne yer vermiştir. (I, 297) Özellikle İbn Hacer, Cerir’in tedlis yaptığına dair rivayeti naklettikten sonra “bu rivayet sahihse Cerir tedlis yapardı” ifadesini kullanmıştır. Bu da en azından ortada bir şüphenin olduğunu ortaya koymaktadır.<br />Yazar, İbn Hanbel ve Müslim’in kaydettiği senedde geçen ravi Ğunder Muhammed b. Ca’fer’i bazı alimlerin tenkit ettiğini belirtir. Buna göre Ebu Hatim, Ğunder’in Şu’be b. Haccac’ın dışındaki kimselerden naklettiği hadîslerinin yazılabileceğini fakat ihticac edilemeyeceğini söylemiştir. (s. 56) Bize göre yazar, kitabına aldığı hadîsi Ğunder’in Şu’be b. el-Haccac’dan naklettiğini vurgulaması gerekirdi. Çünkü daha önce geçtiği gibi bazı olumsuz örnekler “ilginç bir tesadüftür ki...” denilerek vurgulanmıştı. Yine aynı ravi hakkında yazar, Yahya b. Main’in bir sözüne atıfta bulunur. Buna göre Yahya b. Main, Ğunder’e hadîs almak için geldiklerini, fakat kendisinin “çarşı esnafı sizi peşimde görüp bana ikram etsin diye sizler arkamda yürümedikçe sizlere hadîs nakletmem” dediğini söylemiştir. Hz. Peygamber’in mübarek sözlerinin böyle bir maksada alet edilmesinin çok üzücü bir durum olduğu, ravinin adaletine zarar verdiği açıktır. (s. 56) Burada teknik bir hata yapıldığı kanaatindeyiz. Yazar son cümleden sonra bir dipnot koymuş ve Mizzî, Zehebî ve İbn Hacer’i kaynak göstermiştir. Dolayısıyla “olayın ravinin adaletini açık bir şekilde zedelediğine” dair ifadelerin bu kaynaklarda geçmesi gerekirdi. Ancak bu kaynakların hepsinde değil, bazısında rivayetin aktarıldığı, bununla birlikte bir yorum yapılmadığı görülmektedir. O halde dipnot numarasının, yorumdan sonra değil, rivayetten sonra konulması daha uygun olmalıdır.<br />Yazar sened tahlillerinden sonra metin tahlillerine geçer. Burada bir noktayı belirtmemiz gerekmektedir. O da şudur: Kadının zararlı ve fitne unsuru olmasıyla ilgili hadîs, 4 sahabe tarafından nakledilmiştir. Şüphesiz bunlardan diğer raviler nakilde bulunmuştur. Yazar bu rivayetlerde bir şekilde eleştirilen raviler üzerinde durmuş, hadîsler hakkında sahih, zayıf, hasen veya mevzu hükmü vermemiştir. Böyle bir hüküm verilmediği için de rivayetlerin birbirini desteklediğinden, birbirinin mütabii olduğundan bahsetmemiştir.<br />Yazarın metin tahlilinde vardığı sonuç şöyledir: “Kadının uğursuz, fitneci ya da şerli olduğuna dair anlayış önceki kültürlerin ürünü olup daha sonraları İslam kültürüne sokulmuş ve bunlar hadîs haline getirilmeye çalışılmıştır. Bunlara kısaca İsrailiyat demek mümkündür. Kadını fitneci ya da şerli olarak damgalamak İslam’ın temel esaslarıyla bağdaşmaz ve Hz. Peygamber’in tebliğ metoduyla uyuşmaz. Kötü veya iyi, hayırlı veya şerli, fitne ve fesad kaynağı insan olmak sadece kadın cinsine mahsus değildir. Erkek olsun, kadın olsun tüm insanlar iyi eğitilip terbiye edilmezlerse, bu çirkin niteliklere sahip olabilirler”. (s. 65)<br />Bu eleştirinin çok subjektif olduğu söylenebilir. “Kadının zararlı ve fitne oluşuyla” ilgili hadîsi “önceki kültürlerin ürünü kabul etmenin” herhangi bir delili yoktur. Şüphesiz hadîste kastedileni yanlış anlamak böyle bir sonuca yol açmıştır. Bir kere metinde geçen fitne kelimesi kadının varlığıyla irtibatlandırılmıştır. Oysa kadının fitne unsuru olması varlık itibariyle değil, pratik sonuçları itibariyledir. Hz. Peygamber’in bir insan olarak kadında var olan farklı yönleri kötülemesi mümkün değildir. Kadının cinsel cazibesi ona yaratılıştan verilen bir fıtrattır. Bu cazibenin fitneye dönüşmesi ise pratik yönüyledir. Hz. Peygamber de kadının bu yönüne dikkat çekmiştir. Bir başka hadîs bu durumu te’yid etmektedir. Müslim’in naklettiği bir hadîste Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Dünyadan sakının, kadınlardan sakının; şüphesiz İsrailoğullarının ilk fitnesi kadınlar yüzünden olmuştur.” (Zikr, 99) Burada dünya nasıl ki bizatihi sakınılması gereken bir şey olmayıp onun geçiciliğine dikkat çekmek şeklinde ise, kadınlardan sakınılması da bizatihi olmayıp onların fitneye düşürücü yönlerine dikkat çekmek şeklinde olmalıdır. Kaldı ki, bu dikkat çekmeyi teyid eden İsrailoğullarının yaşadığı bir vakıa da vardır. Elbette bu tür vakıalar, İsrailoğullarıyla sınırlı değildir.<br />Yazarın kendisi de kadını fitne ve fesad kaynağı olarak kabul etmiştir. Ancak bunun yanına erkeği de eklemiştir. Dolayısıyla kadın ve erkek fitne ve fesad kaynağı olabilmektedir. Kadın da fitne ve fesad kaynağı ise o halde hadîs niçin reddediliyor? Bunun sebebi erkeğin onunla birlikte zikredilmeyişi midir? Hadîste erkeğin zikredilmeyişi erkeğin fitne unsuru olmadığını göstermez. Hz. Peygamber, kadının cazibesinin daha ağır basmasından dolayı buna dikkat çekmiştir. Mesela “Nefsanî arzulara, kadınlara, oğullara... düşkünlük insanlara çekici kılındı” (Al-i İmran 14) ayetinde erkekler geçmiyor diye ayetin inkar edilmesi mi gerekmektedir? Yine ayet sınırlı sayıda insanlara çekici gelen şeyleri saymıştır. Bu, insanlara çekici gelen başka şeylerin olmadığı anlamına mı gelir? Bütün bunlar düşünüldüğünde Hz. Peygamber hadîste özellikle kadınları zikretmiş ve onların kadınsı özelliklerine dikkat çekmiştir.<br />Kadınların eşeklerle bir tutulması<br />Konuyla ilgili Ebu Zerr’den nakledilen (yazar bunu Ebu Hureyre diye takdim etmiştir) rivayet şöyledir: “Bir kimse önüne (sütre olarak) deve semerinin arka kaşı kadar bir şey koymadan namaz kılarsa, siyah köpek, kadın ve eşek o kişinin namazını keser”. Abdullah b. Samit diyor ki, “Ebu Zerr’e ‘kara köpeğin kırmızı veya beyaz köpekten farkı nedir?” diye sordu. Dedi ki: “Ey kardeşimin oğlu! Resulullah’a sorduğum şeyi bana sordun. O, ‘siyah köpek şeytandır’ buyurmuştur”. (Müslim, Salat, 265; Tirmizî, Salat, 136; Ebu Davud, Salat, 110; İbn Mace, İkamet, 38)<br />Kadının namazı kesmeyeceğine dair Hz. Aişe’den de bir rivayet nakledilmektedir. Buna göre Hz. Aişe şöyle der: “Muhakkak ki ben kendimin Resulullah namaz kılarken bir cenaze gibi onun önünde uzandığımı görmüşümdür”. (Müslim, Salat. 269)<br />Yazar, önce sened tahlili yapar. Ona göre Ebu Zerr hadîsi bütün isnadları Humeyd b. Hilal’de birleşmekte, ondan sonra Abdullah b. Samit (kitapta hem Samit hem de Sabit şeklinde kaydedilmiştir) yoluyla Ebu Zerr’e ulaşmaktadır. Ravi Humeyd, hakkında tartışmalar bulunan zayıf bir ravidir. Abdullah b. Samit ile de Buharî ihticac etmemiş, Ebu Hatim “hadîsleri yazılır” demiştir. Sonuç olarak Ebu Zerr hadîsinin isnad açısından güvenilir olmadığı ortaya çıkmaktadır. (s. 71)<br />Bu takdimden şu sonuçlar çıkmaktadır:<br />a- Ebu Zerr hadîsi neticede gelip tek bir raviye dayanmaktadır.<br />b- Bu ravilerden biri zayıf diğeri de ihticac edilemeyecek durumdadır.<br />c- Dolayısıyla bu isnad güvenilir değildir.<br />Öncelikle şunu belirtelim ki, Ebu Zerr hadîsi başka sahabilerden de nakledilmiştir. Tirmizî, bu konuda Ebu Said, Hakem b. Amr, Ebu Hureyre ve Enes’ten de hadîsler nakledildiğini ifade etmiştir. (Tirmizî, Salat, 136) Yazar, sadece Humeyd kanalıyla Ebu Zerr’e ulaşan hadîsi dikkate almıştır.<br />Humeyd b. Hilal’in zayıf bir ravi olması doğru değildir. Ebu Hatim’in, Yahya b. Main, Nesaî, İbn Adiyy, İbn Sa’d, İbn Hibban ve İclî’nin sika dediği bir kimse (bkz. İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb, I, 500) nasıl zayıf olabilir? Diğer ravi Abdullah b. Samit hakkında ise çeşitli görüşler vardır. Onunla sadece Buharî ihticac etmemiş ve Ebu Hatim “hadîsi yazılır” demiştir. Bununla birlikte Müslim onunla ihticac etmiş (Zehebî, Mizanu’l-i’tidâl, IV, 128) Nesaî, İbn Sa’d ve İclî onu tevsik etmiş, İbn Hibban da Kitabu’s-sikât’ında zikretmiştir. (İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb, II, 358)<br />Üçüncü maddede geçen “hadîsin isnad açısından güvenilir olmadığına” dair bir hükmün sadece yazara ait bir tanımlama olduğu belirtilmelidir. Çünkü hadîs usûlünde bir isnad hakkında hüküm verilirken sahih, hasen, zayıf ve mevzu tabirleri kullanılır. Yazarın “isnadın güvenilmezliği” ile ilgili ifadeleri hadîsin uydurma olduğunu ima etmekte, ancak isnadla ilgili yaptığı tahliller en azından -öyle olmamakla birlikte- zayıf olduğunu göstermektedir. Ayrıca Tirmizî’nin Ebu Zerr hadîsine hasen-sahih hükmünü verdiği vurgulanmalıdır. (Salat, 136)<br />Yazarın daha önce kaydettiğimiz Hz. Aişe hadîsini kabul ettiği, Ebu Zerr hadîsini reddettiği “şu halde kadını köpek ve eşekle bir tutan, Hz. Peygamber değil, cahiliye toplumunun değer yargılarıdır” (s. 72) şeklindeki ifadelerinden de anlaşılmaktadır. Buradan, metin tenkidinde kadının köpek ve eşekle bir tutulması düşüncesinin esas alındığı ortaya çıkmaktadır. Gerçekten böyle midir?<br />Hz. Aişe’den nakledilen hadîste onun kadının namaz kılanın önünden geçmesiyle kişinin namazının bozulacağına dair bir düşünceyi kendinden örnek vererek reddettiği açıktır. Ancak bu durum diğer hadîslerin reddedilmesini gerektirmez. Olsa olsa Hz. Aişe’in bu tasrihi diğer hadîsleri başka türlü anlamamıza imkan verir. Demek ki, Ebu Zerr hadîsinde hakiki anlamda namazın bozulması kastedilmemektedir. O halde bu hadîste asıl kastedilen, zikredilen şeylerin huşuyu bozması ve kalbi meşgul etmesidir. (bkz. Nevevî, el-Minhâc, thk. Halil Me’mun Şiha, Beyrut, 1996, IV, 450) Hatta bu anlamda huşuyu bozan şeyler de hadîste zikredilenlerle sınırlı değildir. Dolayısıyla bu hadîsten “kadının köpek ve eşekle bir tutulması” gibi bir düşünceyi çıkarmak isabetli değildir.<br />Kadının şeytan suretinde gelip gitmesi<br />İlgili hadîs kaynaklarda şu şekilde yer almaktadır: “Cabir şöyle dedi: Resulullah bir kadın gördü ve derhal hanımı Zeyneb’e geldi. Zeyneb o sırada bir deriyi ovalıyordu. Resulullah cinsel ihtiyacını giderdikten sonra ashabının yanına çıkarak şöyle buyurdu: “Şüphesiz kadın şeytan suretinde gelir, şeytan suretinde gider; biriniz bir kadın gördüğünüz zaman hemen hanımının yanına gelsin; çünkü bu onun nefsinde olan şeyi giderir”. (Müslim, Nikah, 9; Ebu Davud, Nikah, 43; Tirmizî, Rada’, 9; İbn Hanbel, Müsned, III, 330)<br />Yazar, her zaman olduğu gibi sened tenkidiyle işe başlar. Ona göre hadîs alimleri bu rivayetleri Cabir’den alan tek ravi Ebu’z-Zübeyr Muhammed b. Müslim’i tenkid etmişlerdir. İbn Hazm, Ebu’z-Zübeyr’in Cabir ve benzeri kimselerden an lafzı kullanarak aldığı rivayetleri reddetmekteydi. Bu hadîs de an lafzı kullanılarak nakledilmiştir. Yine bir çok alim “hadîsi yazılır, ancak delil olarak kullanılamaz” diyerek onun bir desteğe ihtiyacı olduğunu söylemişlerdir. Said b. Meryem, Ebu’z-Zübeyr’in kendisine iki kitap verdiğini, “bunların hepsini Cabir’den işittin mi?” diye sorunca “bir kısmı Cabir’den işittiklerimdir” dediğini nakletmektedir. Bu hususlar, Ebu’z-Zübeyr’in konumuzla ilgili rivayetleri doğrudan doğruya Cabir’den aldığı hususunda şüpheye yol açmaktadır. (s. 79) Ayrıca Ebu’z-Zübeyr’in Cabir’den naklettiği ve içinde “Şeytanın kadın suretinde gelip gittiğine” dair ifadelerin olmadığı bir rivayeti daha bulunmaktadır. (Müslim, Nikah, 10) Yazara göre bu rivayet İslam alimlerince daha güvenilir kabul edilmiştir. (s. 78)<br />Yukarıdaki ifadeler hakkında şunlar söylenebilir:<br />a- İbn Hazm’ın görüşü hadîsin reddedilmesi için kafî bir delil değildir. Zira İbn Hazm’ın Ebu’z-Zübeyr’in an lafzıyla rivayet ettiği bir hadîsle ihticac ederek önceki fikriyle çeliştiği vurgulanmalıdır. (Zehebî, Mizân, VI, 333)<br />b- Ebu’z-Zübeyr’in an lafzı ile naklettiği hadîste tedlis ihtimali vardır. Ebu’z-Zübeyr’in kendisinin de desteğe ihtiyaç duyan bir ravi olması bu durumu kuvvetlendirmektedir.<br />c- Cabir hadîsinin Ebu’z-Zübeyr’den başka ravisi yoksa da, yani Ebu’z-Zübeyr’e mütabaat eden bir başka ravisi bulunmasa da Cabir hadîsinin şahidi bulunmaktadır. Tirmizî’nin belirttiğine göre bu konuda İbn Mes’ud’dan da bir rivayet nakledilmiştir. (Rada’, 9) Bundan olacak ki Tirmizî, Cabir hadîsine sahih-hasen-garib hükmünü vermiştir. Dolayısıyla yazarın “bu rivayete güvenilemeyeceğine” dair ifadeleri isabetli gözükmemektedir.<br />d- Eğer bu rivayet güvenilmez değilse, geriye bunun yorumu kalmaktadır. Aslında bunun yorumunu da yazar yapmıştır. Ona göre bu hadîsten kadının şeytan olduğunu ya da İslam’ın kadına şeytan dediğini çıkarmak mümkün değildir. Hadîste temsilî bir anlatım vardır. Mecazen kurnaz, fitneci, düzenbaz kadınlara şeytan denilebilmektedir. Hadîste yer alan cümlede gerçekte kadınların şeytan oldukları değil, yabancı erkeklerin cinsel duygularını tahrik edip içlerini gıcıklayarak şuur altına itilmiş şehvetlerini uyandıran, cinselliğini kullanarak onları zinaya teşvik eden kadınların kastedildiği açıktır. (s. 76) Hadîsi bu şekilde anlamak söz konusu iken onun güvenilmez olduğunu söylemenin ne gibi sebepleri olabilir acaba?<br />Yabancı bir kadınla başbaşa kalmak ve şeytan<br />Konuyla ilgili rivayet şöyledir: “Bir erkek (yabancı) bir kadınla başbaşa kalmasın! Aksi takdirde üçüncüleri şeytandır”. (İbn Hanbel, Müsned, I, 18, 26; III, 446)<br />Bu hadîs, Cabir b. Semure ve İbn Ömer kanalıyla Hz. Ömer’den, ayrıca Asım b. Rebia’dan nakledilmiştir. Yazarın belirttiğine göre Cabir b. Semure kanalıyla Hz. Ömer’den nakledilen hadîs ile Asım b. Rebia’dan nakledilen hadîs çok zayıftır. İbn Ömer kanalıyla Hz. Ömer’den nakledilen hadîs ise daha güvenilir gözükmektedir. (s. 84) Ardından yazar şunları söyler: “Sonuç olarak bu hadîslerin isnad açısından problemler taşıdığı ve kendilerinden hüküm çıkarılmaya elverişli olmayan çok zayıf rivayetler olduğu anlaşılmaktadır”. (s. 85)<br />Yazarın sened tahlilleri tamamen isabetlidir. Ancak bu tahlillerden çıkan sonucun sonuç ifadeleriyle örtüşmediği görülmektedir. Zira senedler içinde İbn Ömer kanalıyla nakledilen hadîsin diğerlerine nazaran daha güvenilir olduğu anlaşılmaktadır. Buna rağmen sonuçta bütün rivayetler “çok zayıf” olarak tavsif edilmiştir.<br />Bu hadîsin “hüküm çıkarmaya elverişli olmayan çok zayıf rivayetler olduğu” şeklindeki iddia, bu hadîsin manasının problemli olduğunu ima etmektedir. Çünkü bu manada başka hadîsler nakledilmemiş, sadece bu ifadelerle yetinilmiştir.<br />Oysa hadîsin manasında hiçbir problem gözükmemektedir. Vakıa, yabancı erkek ve kadının başbaşa kaldıklarında üçüncülerinin şeytan olduğunu ortaya koymaktadır. Hz. Peygamber’in ifadesi bu tür her vakıanın fiilî olarak sonuç vermesini zorunlu kılmamaktadır. Hz. Peygamber’in ifadesi genel olarak meseleye bir dikkat çekme ve sakındırma anlamı ihtiva etmektedir. Hz. Peygamber’in bu tür durumlardan sakındırdığına dair başka hadîsler de bulunmaktadır. Mesela Hz. Peygamber, bir kadının kocasının en yakın erkek akrabalarıyla halvet oluşturacak şekilde birlikte kalmasından sakındırmıştır. (Buharî, Nikah, 111; Müslim, Selam, 2; Tirmizî, Rada’, 16. Tirmizî, naklettiği bu hadîse sahih-hasen hükmünü verip başka şahitleri bulunduğunu da belirtmiştir)<br />Şunu da ayrıca vurgulamak gerekir ki, kadın ve erkeğin halveti durumunda üçüncülerinin şeytan olmasından, şeytanın kadını araç edinip erkeği ayartmasıyla görevlendirdiği gibi bir anlam çıkmamaktadır. Çünkü hadîs açıkça halvet durumundaki kadın ve erkeğin üçüncüsünün şeytan olduğunu belirtmektedir. Bu halde şeytan kadının da erkeğin de kalbine vesvese sokabilir. Şüphesiz o halde kimin kalbi vesveseye müsaitse şeytan onu oyuncak edinmiş veya etkilemiştir.<br />Kadınların uğursuz olduğuna dair rivayetler<br />Yazar, kadınların uğursuz olduğuna dair rivayetleri geniş bir şekilde inceler. Ona göre bu konudaki rivayetler metin açısından iki kısma ayrılmakta, bunlardan bir kısmı “atta, kadında ve evde uğursuzluk olduğundan” söz ederken önemli bir kısmı da uğursuzluk kavramını reddetmekte, bunun bir Cahiliye inancı ve şirk olduğunu bildirmektedir.<br />Şüphesiz yazarın bütün tahlillerini inceleyecek değiliz. Sadece vardığı sonuçları tutarlılık açısından incelemek istiyoruz. Yazar, ilgili rivayetleri inceledikten sonra şu sonuçlara varır:<br />a- Atta, kadında ve evde uğursuzluk olduğuna dair bu rivayetler cahiliye ve ehl-i kitab kaynaklıdır.<br />b- Bu rivayetler Kur’an’a ve İslam’ın ortaya koyduğu tevhid inancına ters düşmektedir.<br />c- Yine konuyla ilgili bu nakiller şu haliyle Peygamber’in mübarek ağzına uygun düşmemektedir. Onun uyarı maksadıyla sadece önceki cahilî inanışlardan haber vermesi, bunu da ravilerin eksik zaptederek problem oluşturacak şekilde nakletmeleri söz konusu olabilir.<br />d- Bu rivayetler Hz. Peygamber’in tebliğ metoduna aykırıdır.<br />e- Bu rivayetler akla ve fıtrata aykırıdır. Bu rivayetleri okuyan müslüman kadınlar bunların hadîs olduğunu kabul etmemektedir. (s. 137-138)<br />a, b, d, e maddeleri at, kadın ve evde uğursuzluk olduğunu bildiren rivayetlerin uydurma olduğu izlenimini vermektedir. Oysa c maddesi birbiriyle çelişen rivayetlerin uzlaştırılabileceğini ortaya koymaktadır. Bu durumda mezkur hadîsleri şu şekilde değerlendirmenin daha isabetli olduğunu düşünüyoruz:<br />a- Atta, kadında ve evde uğursuzluk olduğunu söyleyen hadîsler, zahirleriyle Kur’an’a ve tevhid inancına aykırı düşmektedir.<br />b- Uğursuzluğun cahiliye ve ehl-i kitab inanışı olduğunu gösteren ve uğursuzluğun at, kadın ve evde olduğunu beyan eden hadîsleri tashih eden rivayetler bulunmaktadır.<br />c- Bu durumda uğursuzluk olduğunu ifade eden hadîsleri, uğursuzluğun cahilî inanış olduğunu gösteren hadîsler ışığında anlamamız mümkündür. Öyleyse raviler uğursuzluk olduğunu bildiren hadîsleri eksik zaptetmiş ve uyarı amacıyla cahilî inanışlardan bahseden kısımları nakletmemişlerdir.<br />d- Her iki rivayet grubu bu şekilde uzlaştırıldıktan sonra onların Hz. Peygamber’in tebliğ metoduna, akla ve fıtrata aykırı olduğunu söylemek zaid olacaktır.<br />Kadınların cehennem halkının çoğunu teşkil etmesi, aklının ve dininin eksik oluşu<br />Yazar, ilgili hadîslerin senedlerini ve metin farklılıklarını tek tek incelemiştir. Senedle ilgili bir noktaya temas ederek metin tenkidine geçmek istiyoruz.<br />Yazar, kadının cehennem halkının çoğunu kadınların teşkil ettiğine dair hadîsin biri “Abdulmelik b. Ebi Süleyman + Ata b. Ebi Rabah + Cabir + Hz. Peygamber”; diğeri ise “İbn Cüreyc + Ata b. Ebi Rabah + Cabir + Hz. Peygamber” olmak üzere iki senedle nakledildiğini belirttikten sonra şu şekilde bir değerlendirmede bulunur: “Abdulmelik’in İbn Cüreyc’e muhalefet ettiği İbn Cüreyc’in ise daha güvenilir olduğuna dair tespit konumuz açısından çok önemlidir. Çünkü Abdulmelik, Ata b. Ebi Rabah aracılığıyla Cabir’den ‘kocalarına karşı nankörlük etmeleri sebebiyle kadınların çoğunun cehennemlik olduğuna’ dair rivayet nakletmiştir. Halbuki aynı konuda İbn Cüreyc’in naklinde ‘kadınların kocalarına karşı nankörlük etmeleri sebebiyle çoğunun cehennemlik olduğundan’ bahseden problemli metin yoktur. İbn Cüreyc’in Abdulmelik’e göre daha güvenilir ve daha tercih edilir konumda oluşu, kendisinden gelen rivayette bu problemli metnin yer almayışı bizi ‘sevgili Peygamberimizin bayram hutbesinde kadınların çoğunun cehennemlik olduğunu söylemediği’ sonucuna götürmektedir”. (s. 153-154)<br />İbn Cüreyc’in naklettiği hadîste yukarıdaki ifadelerin olmadığı doğrudur. Ancak bu, başka rivayetlerde Abdulmelik’in desteklenmediği anlamına gelmemektedir. Zira Buharî’nin Ebu Said el-Hudrî’den (Zekat, 44; Hayız, 6), Müslim’in, İbn Ömer’den (İman, 132), ayrıca İbn Abbas’tan (Kusuf, 3, 17), İbn Mace’nin, İbn Ömer’den (Fiten, 19), Tirmizî’nin Ebu Hureyre’den (İman, 6), İbn Hanbel’in İbn Ömer (Müsned, II, 66-67) ve İbn Mes’ud’dan (I, 376) naklettiği rivayetlerde kadınların çoğunun cehennemlik olduğuna dair ifadeler geçmektedir. Bu da Abdulmelik’in naklettiği ifadelerin desteklendiğini göstermektedir.<br />Yazar, sened tahlilinden sonra metin tenkidine geçer ve tenkidleri beş noktada toplar. Tenkidlere geçmeden önce genel bir değerlendirme yapmak gerekmektedir. Kadının cehennemlik olduğuna, aklının ve dininin eksik olduğuna dair hadîsler ahkam bildiren hadîsler değildir. Dolayısıyla hadîsler mantıkî ifade ve önermeler gibi onların kuralları çerçevesinde ele alınmamalıdır. Böyle ele alınmamasını gerektiren küllî ilkeler de bulunmaktadır. Bir kere saliha kadınlar erkeklerde olduğu gibi cennetliktirler. Yine cennet anaların ayağı altındadır. En önemlisi erkek olsun kadın olsun mü’min olan herkesi eninde sonunda cennete gireceğidir. Bu ve benzeri ilkeler bize mezkur hadîslerin hakiki anlamda ele alınamayacağını göstermektedir. Kaldı ki, kadınların cehennemlik olduğuna, akıllarının ve dinlerinin eksik olduğuna dair ifadelerin bağlamı rivayetlerde geçmektedir. Bu da bize mezkur ifadelerin genelleştirilemeyeceğini ima etmektedir. Bu ifadelerin bağlamını şu şekilde ortaya koyabiliriz:<br />a- Sadaka verilmesine teşvik<br />b- Kadınların çoğunun cehennemlik oluşu<br />c- Cehennemlik oluşun nedenleri<br />I- Çok lanet etmek<br />II- Kocalara karşı nankörlük etmek<br />III- Aklı başında bir erkeğin aklını çelmek<br />d- Kadınların akıl ve din yönünden eksik varlıklar olması<br />I- Kadının şahitliğinin erkeğin şahitliğinin yarısı olması<br />II- Hayızlı olunduğunda namaz ve orucun sakıt olması<br />Şimdi tenkid noktalarına geçebiliriz:<br />a- Yazara göre “kadınların erkeklere göre aklen eksik olduğundan bahseden, cehennem halkının çoğunluğunu kadınların teşkil ettiğini ifade eden bu rivayetler kökleri ta antik çağa uzanan oradan Yahudi, Hıristiyan ve İslam kültürlerine geçen bir zihniyet ve anlayışın ürünüdür”. (s. 218)<br />Bir kere yazarın “kadınların erkeklere göre...” diyerek mukayese yaptığı gibi Hz. Peygamber mukayese yapmamıştır. Burası önemlidir, çünkü hadîsle ilgili önyargıyı besleyen cümlelerden biri budur.<br />Diğer bir husus da şudur: Kadının aklının ve dininin eksik oluşu geçmiş kültürlerde ve cahiliye halkında var olmuş olabilir. Yazarın uzunca kaydettiklerinden geçmiş kültürlerin kadının bir varlık olarak aklının eksik olduğunu kabul ettikleri anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber ise geçmiş kültürlerin bir formu olan “akıl eksikliğini” kullanmış ama içeriğini değiştirmiştir. İçeriğinden anlaşıldığı gibi Hz. Peygamber’in sözleri bir varlık olarak kadın aklının eksik oluşunu değil, sadece kadının şahitliğinin erkeğin şahitliğinin yarısı olduğunu göstermektedir. Hatta bu şahitlik meselesinden, Hz. Peygamber’in, aklın eksikliğini “unutkanlık” olarak yorumladığını anlamak mümkündür. Çünkü ayette iki kadının şahitlik yapmasının sebebi olarak birinin unutması halinde diğerinin hatırlatması gösterilmektedir. (Bakara, 282) Oysa yazarın geçmiş kültürlerle ilgili aktardığı bilgilerin hiçbirinde akıl eksikliği bu şekilde ele alınmamıştır. Dolayısıyla hadîslerde akıl eksikliği “aklı kıt, akılsız” anlamına gelmemektedir.<br />Kadınların din yönünden eksik oluşlarının mahiyeti de hadîste açıklanmıştır. Buna göre kadınlar, hayızlı günlerinde namaz kılmayıp oruç tutamadıkları için dinî yönden eksiktirler. Kadıların hayızlı günlerinde namaz kılmamaları ve oruç tutmamaları dinin emri olduğu için burada hakiki anlamda eksikliğin kastedilmesi veya kadınların bu şekilde hafife alınması mümkün değildir. Bu olsa olsa Hz. Peygamber’in kadınlara bir latifesidir.<br />Kadınların çoğunun cehennemde oluşuna dair ifadelere gelince, bunun matematiksel olarak ifade edilmediği açıktır. Zira Hz. Peygamber’in hem böyle bir tebliğ amacı olamaz hem de kadınları ümitsizliğe sevkedecek böyle bir söz sarfetmesi düşünülemez. Zaten hadîsin bağlamından kadınların sadaka vermeye teşvik edildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca sadakaya teşvikin dışında kadınların çok lanet etmeleri, kocalarına nankörlük etmeleri ve erkeklerin akıllarını baştan almaları da cehennemlik ameller arasında sayılmıştır. Şüphesiz bu unsurların hepsi aile kurumunun sağlıklı bir şekilde ayakta durmasının temel taşlarıdır. Hz. Peygamber’in “cehennem” ifadesini kullanarak bunlara vurgu yapması mümkündür. Yazarın geçmiş kültürlerden aktardığı bilgiler kadının bir varlık olarak kötü olduğu, cehennemlik olduğu izlenimini vermektedir.<br />Hz. Peygamber’in bu tür ifadelerini “Erkeklerden kemale erenler çoktur; kadınlardan Asiye ve Meryem’den başkası kemale ermemiştir” ( Buharî, Enbiyâ, 32) ifadesinde olduğu gibi mantikî ve matematik önermeler şeklinde değerlendirmemek gerekir. Bunlar edebî anlatım tarzlarıdır. Bu tür ifadelerde, vurgu, dikkat çekme gibi hususlar ön plandadır. Bu hadîste de Asiye ve Meryem’den başka Kadının kemale ermediğine değil, bu iki kadının tarihteki rolüne vurgu yapılmıştır.<br />b- Yazara göre bu rivayetler fıtrata aykırı düşmektedir. Şayet, kadının aklının ve dininin eksik olduğuna dair rivayetler mantıkî önermeler şeklinde ele alınırsa, bunun fıtrata aykırı olduğu ortadadır. Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi hadîsler bu şekilde anlaşılmamalıdır. Yazar, ilgili rivayetlerin fıtrata aykırı olduğuna dair kendi tecrübelerini de delil gösterir. Buna göre yazar çeşitli vesilelerle yaptığı tartışma ve görüşmelerde hiçbir kız öğrencinin bu rivayetlerin sahih olduğunu kabul ettiklerine şahit olmamıştır. (s. 227)<br />Şüphesiz zahirleri ilginç olan bir çok hadîsi insanlara arzedip fıtratlarına uygun olup olmadığını test etmek mümkündür. Ama bu durumda bir çok hadîsin reddedilmesi ile karşı karşıya kalırız. Oysa çoğu kere zahirleri ilk planda ilginç olan hadîslerin izahı yapıldıktan ve ne kastedildiği açıklandıktan sonra sağduyu sahipleri meseleyi anlamaktadır. Ayrıca şu husus da belirtilmelidir ki, modern değerlerin baskısı altında böyle bir fıtrat testi yanlış sonuçlara yol açması pek muhtemeldir.<br />Yazarın hadîslere getirdiği eleştirilerin hepsini sıralamak böyle bir çalışmanın sınırlarını aşabilir. Onun için bu konuyla ilgili olarak son bir eleştiriye temas etmek istiyoruz.<br />c- Yazara göre ilgili rivayetler Kur’an’a aykırıdır. Çünkü Maide suresi 3. ayete göre din tamamlanmıştır. Kadınlarla alakalı olan nakillerde onların akıl ve dinlerinin noksan olduğundan bahsedilmektedir. O zaman ya din tamamlanmamıştır ya da erkeklerin dini tamamlanarak kadınlarınki noksan bırakılmıştır. Bu ise doğru değildir. (s. 238)<br />Kadınların aklının eksik oluşu ile dinin tamamlanışı arasında böyle bir mukayeseye niçin gerek duyulduğu anlaşılamamaktadır. Erkeklerin aklı tam olduğu için mi din tamamlanmış sayılır? Bunun yerine “kadınların aklının noksan olması onların mükellef olmayacağı anlamına gelir” denseydi daha isabetli olurdu. Ancak elbette bu da doğru değildir. Zira kadınların aklının eksik oluşuyla onların deli olduğu kastedilmemektedir.<br />Yazara göre Kur’an’da 268 ayette cehennem ve cehenneme gireceklerden bahsedilmektedir. Ayetlerin bu kadar çok olması, ilgili rivayetlerde bahsedilen “kadınların cehennem halkının çoğunluğunu oluşturduğu” hususunun da cehenneme ait diğer hususlar gibi Kur’an’da yer alması gerektiğini düşündürtmektedir. Halbuki ilgili ayetlerde böyle bir husus yer almamakta, cehennemde yer alacak günahkarların çoğunluğunu kadınların mı yoksa erkeklerin mi oluşturacağı konusunda herhangi bir oran verilmemektedir. Böyle bir hususun mütevatir bir haber olan Kur’an’da değil de, ahad yoluyla gelmiş haberlerde ifade edilmesi insana mantıklı gelmemektedir. (s. 241)<br />Öncelikle hadîste Hz. Peygamber’in amacının matematiksel bir oran vermek olmadığını belirtelim. Bunun yanında ayetlerde cehenneme girecek her şeyin zikredilmediğini de belirtelim. Dolayısıyla hadîste belirtilenler Kur’an’da zikredilmiyor diye onların reddedilmesi ilmî bir tavır olamaz. Ayrıca yazarın mantığına göre mütevatir olan “benim adıma yalan söyleyen kimse cehennemdeki yerine hazırlansın” (Müslim, Mukaddime, 1, 2, 3, 4) şeklindeki hadîste belirtilen cehennemliklerin de Kur’an’da zikredilmesi gerekirdi. Şimdi Peygamber adına yalan söyleyen cehennemlikler Kur’an’da zikredilmiyor diye bu mütevatir haberin reddedilmesine gerek var mıdır?<br />Kadının eğe kemiğinden yaratıldığını gösteren rivayetler<br />Yazar, ilgili hadîsin tüm tariklerini önce sened açısından inceler. Senedi incelerken değerlendirdiği ravilerin çoğu sikadır, ancak ona göre kısmen şu veya bu şekilde eleştirilmişlerdir. (s. 255-269) Kısmen yapılan bu eleştirilerin, hadîsin sıhhatini nasıl etkilediği ise açık değildir. Yani hadîslere hadîs usûlu açısından herhangi bir sıhhat hükmü verilmemiştir. Ancak metin tenkidi bölümünde hadîslerin uydurma olduğunun ortaya konulmasından ve ravilerin kısmen eleştirilmesinden hadîslerin reddedilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. “Uydurdukları” diyoruz, çünkü sadece ravilerin zapt hatası yaptıkları kabul edilse idi, bu hataların diğer tarikler tarafından tashih edildiğinin ileri sürülmesi gerekirdi. Ama böyle bir değerlendirmeye gerek duyulmamıştır. Oysa ravilerin kısmî zaaflarına rağmen ilgili hadîsin dört farklı tarikten nakledilmesi dikkate alınarak onların birbirini desteklediklerini söylemek daha isabetli olurdu.<br />Metin tenkidine geçmeden önce kadının eğe kemiğinden yaratılması ile ilgili genel bir değerlendirme yapmak istiyoruz. Şüphesiz kadının eğe kemiğinden yaratıldığına dair hadîsler geçmişte hakiki ve zahiri anlamda ele alınmıştır. Ancak bu hadîslerin zahirî anlamıyla değerlendirilmesi zorunlu değildir. Hatta onların zahirî anlamıyla değerlendirilemeyeceğini gösteren güçlü deliller de vardır.<br />Bir kere hadîs “size kadınlara karşı iyi davranmanızı tavsiye ederim...” (Buharî, Enbiyâ, 2) diye başlamaktadır. Buradan hadîste maksadın kadının nereden yaratılıp yaratılmadığı meselesi olmadığı ortaya çıkmaktadır. Nitekim Münavî de kadının kaburga kemiğinden yaratıldığını “kîle” kelimesi ile vermiş ve maksadın mecaz olduğunu belirtmiştir. (Feyzu’l-kadîr, thk. Ahmed Abdusselam, Beyrut, 1994, I, 642) bunun mecaz olduğunu gösteren önemli bir delil de Müslim’de bulunmaktadır. Müslim’in rivayetine göre hadîs “Muhakkak kadın eğe kemiği gibidir...” (Müslim, Rada’, 65) şeklinde nakledilmiştir. Hadîsteki ifadeler mecaz olarak kabul edilirse –ki biz öyle kabul ediyoruz- kadınların nereden yaratılıp yaratılmadığı gibi bir mesele de ortadan kalkacaktır.<br />Ayrıca hadîste eğe kemiği benzetmesinin bağlamı da verilmektedir. Bu bağlama göre kadın hassas, nazik bir varlıktır. Aile içi sorunlarda bu hassasiyet dikkate alınmalıdır. Bu hassasiyet dikkate alınmazsa, evlilik boşanmayla sonuçlanabilir. Bu durum “onun kırılması boşanmasıdır” ifadesiyle dile getirilmiştir. Demek ki, eğe kemiği benzetmesi de mutlak değil, aile içi ilişkilerle sınırlıdır. Dolayısıyla buradan kadının tabiatının kötü olduğu veya eğitilemezliği gibi kesin sonuçlar çıkarmak mümkün değildir.<br />Burada Abdullah Aydemir’den yapılan bir alıntının da yanlış çağrışımlara sebep olacağını düşünerek bir tashih yapmak istiyoruz. Yazar, kadınların eğe kemiğinden yaratıldığını gösteren tüm rivayetlerin Hz. Peygamber’e ait olmadığını ve bunların israiliyyat kökenli olduğunu belirttikten sonra Tevrat’tan ve tefsirlerden nakilde bulunur. Ardından Abdullah Aydemir’in bu nakilleri israiliyat olarak kabul ettiğine işaret eder. (s. 271) Bu nakillerden Abdullah Aydemir’in hadîsler dahil tefsirlerdeki nakilleri israiliyattan kabul ettiği gibi bir ima ortaya çıkmaktadır. Oysa Abdullah Aydemir, hadîsleri değil, tefsirde geçen nakilleri israiliyattan kabul etmiştir. Ona göre hadîslerde Havva’nın yaratılışına dair herhangi bir bilgi yoktur. Çeşitli mecazî yorumlara müsait olan bu hadîslerin esas amacının kadınlara karşı yumuşak hareket etmeyi ve onlara iyi davranmayı temin etmek olduğunu söylemiştir. (Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyyat, Ankara, 1979, s. 253)<br />Şimdi tenkid noktalarını görelim.<br />a- Yazara göre kadının, kaburga kemiği gibi eğri, bozuk tabiatlı, kötü huylu olduğunu ifade eden bu rivayetler her şeyden önce Kur’an’a aykırı düşmektedir. Çünkü Allah “Ey iman edenler, kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” (Tahrim, 6) buyurmaktadır. Kadın eğitilemiyorsa, buna yaratılıştan kabiliyeti yoksa, insan-ı kamil olamıyorsa niçin Allah onu muhatap alıp öğütlerini, uyarı ve buyruklarını kendisine yöneltsin? (s. 280)<br />Hadîste kastedilen bu şekilde anlaşılınca ister istemez böyle bir eleştiri ortaya çıkmıştır. Oysa hadîste kadının tabiatının bozuk olduğu ifade edilmemiştir. Sadece kadının tabiatının hassas olduğuna dikkat çekilmiştir. Kadının tabiatının şefkat, merhamet ve duygusallık gibi yönlerden erkeklere nazaran daha hassas olduğu bir vakıa değil midir? Ayetle hadîs arasında da hiçbir bağlantı yoktur. Ayet, insanın kendisini ve ailesini cehennemden koruması gerektiğini; hadîs ise özellikle aile içi sorunlarda daha dikkatli olunması gerektiğini vurgulamıştır. Buradan kadının eğitilemezliği gibi bir sonuç çıkarmak biraz zorlama olsa gerektir.<br />b- Yazara göre bu rivayetler fıtrata aykırıdır. (s. 281) Eğer bu hadîsle kadınlara “sizin tabiatınız eğri, bozuk, kötü” derseniz, elbette temiz fıtrat bunu kabul etmeyecektir. Ama hadîsin bu manayı verdiğini söylemek mümkün değildir.<br />c- Yazara göre bu rivayetler israiliyat kökenlidir. (s. 282) Bunu kabul etmek de mümkün değildir. Şüphesiz Tevrat’ta kadının eğe kemiğinden yaratılması hakiki anlamda geçmektedir. Hadîslerde ise böyle bir şey söz konusu değildir. Ayrıca Tevrat’ta geçen her şeyin yanlış olmadığı da vurgulanmalıdır.<br />Kadınların kocalarına secde etmesiyle ilgili hadîs<br />İlgili hadîs şöyledir: “Bir kişinin diğer bir kimseye secde etmesini emredecek olsaydım, kadına kocasına secde etmesini emrederdim”. (Tirmizî, Rada’, 10)<br />Yazarın bu hadîsle ilgili değerlendirmesini sonuç cümleleriyle mukayese etmek istiyoruz. Yazar sened tahlilinin sonunda şunları ifade eder:<br />“Konuyla ilgili olarak buraya kadar kaydettiğimiz bu rivayetlerin tamamı, delil olarak alınmaya elverişli olmayan kezzab/yalancı ya da çok zayıf raviler tarafından nakledilmiştir. Bunlara dayanılarak bu konuda herhangi bir hüküm vermek mümkün değildir”. (s. 325)<br />Bu ifadelerden, konuyla ilgili hadîsi kezzab ve çok zayıf kimselerin naklettiği anlaşılmaktadır. Ancak yazarın sened tahlilinden böyle bir sonuca varmanın mümkün olmadığı kanaatindeyiz. Şimdi bu tahlilleri görelim.<br />Muhammed b. Amr, bazı hadîs alimleri tarafından tenkid edilmiştir. İbn Hibban onun hata yapan biri; İbn Sa’d ise zayıf bir ravi olduğu söylemiştir. (s. 313)<br />Şerik b. Abdillah hadîs alimleri tarafından hafızası yönünden tenkide uğramıştır. (s. 314)<br />İshak b. Yusuf’un bazen rivayetlerinde hata yaptığı nakledilmiştir. (s. 314)<br />Kâbûs b. Ebi Zebyan, hafızası kötü, hadîsleriyle ihticac edilmeyen zayıf bir kimsedir. (s. 315)<br />A’meş, zayıf kimselerden tedlis yapmakla suçlanmıştır. (s. 315)<br />Sadaka b. Abdillah’ı hadîs alimlerinden bir topluluk zayıf saymıştır. (s. 317)<br />Kasım b. Avf, muztaribu’l-hadîs olup hadîsi araştırma maksadıyla yazılabilen zayıf bir ravidir. İbn Hibban onu Kitabu’s-sikat’ında zikretmiştir. (s. 318)<br />Ali b. Zeyd b. Abdillah, çok zayıftır, hüccet değildir, hadîsleriyle ihticac edilmez; hadîsleri araştırma amacıyla yazılabilir, hafızası yönünden kuvvetli değildir. (s. 320)<br />Hammad b. Seleme, hafızası yönünden eleştirilmiştir. (s. 320)<br />Abdussamet b. Abdulvaris, sika bir kimse olmakla birlikte rivayetinde hata yaptığı bildirilmiştir. (s. 322)<br />Abdullah b. Büreyde’nin babasından hadîs işitmediği kaydedilmiştir. (s. 323)<br />Salih b. Hayyan, zayıf bir ravidir. (s. 323)<br />Hıbban b. Ali’nin hadîsleri ancak araştırma maksadıyla yazılabilir. (s. 323)<br />Aynı senedde yer alan Ahmed b. Muhammed ve İsmet b. Mütevekkil yalancılıkla suçlanmıştır. (s. 324)<br />Yukarıda da görüldüğü gibi (14 sahabiden nakledilen) bu hadîsin sadece bir tarikinde yalancılıkla suçlanan iki ravi bulunmaktadır. Çok zayıf sayılabilecek ravi de bir tane gözükmektedir. Bu durumda rivayetlerin “kezzab ya da çok zayıf kimselerden nakledildiğine” dair ifadeler genellemeden ibaret kalmaktadır.<br />Yazarın “bunlara dayanılarak bu konuda hüküm vermek mümkün değildir” şeklindeki ifadelerini iki türlü anlayabiliriz:<br />a- Sened hakkında hüküm vermek mümkün değildir. Böyle bir hüküm ise söz konusu olamaz. Çünkü her senedin bir hükmü vardır. Mesela Tirmizî, konuyla ilgili naklettiği hadîse hasen-garib hükmünü vermiştir.<br />b- Metin hakkında hüküm vermek, yani metinden bir hüküm çıkarmak mümkün değildir. Oysa bu hadîsler, mevzu değildir; çok zayıf da değillerdir. Birbirinin şahidi, destekleyicisi durumundadırlar.<br />Yazarın “bu hadîslere dayanılarak hüküm vermek mümkün değildir” şeklindeki kesin ifadelerinden konuyla ilgili hadîsleri delil olarak kabul etmeyeceği anlaşılmaktadır. Fakat yazarın ifadesiyle “bütün bunlara rağmen kaydetmek gerekir ki, bu rivayetlerde kadınların ibadet maksadıyla kocalarına secde etmeleri emredilmemektedir. Çünkü İslam’a göre bu şirktir. Kanaatimizce bu rivayetlerde anlatılmak istenilen şey kadınların kocalarının haklarına riayet etmeleri ve aile reisi olmaları açısından onlara saygılı davranmalarıdır”. (s. 325) Bu şekilde yazar, ilgili hadîslerin uygun bir biçimde anlaşılabileceğini ortaya koymuştur. Hal böyle iken insanın aklına “o zaman yazar neden bu hadîslerin delil olarak kabul edilemeyeceğini ve bunlara dayanılarak hüküm vermenin mümkün olmadığını kesin bir dille ifade etmiştir?” gibi bir soru gelmektedir.<br />Havva olmasıydı kadın cinsi kocasına ihanet etmezdi<br />Konuyla ilgili rivayet şöyledir: “Eğer İsrailoğulları olmasaydı, yemek bozulmaz, et kokmazdı; Havva olmasıydı, kadın cinsi ebediyyen kocasına ihanet etmezdi”. (Müslim, Rada, 63)<br />Yazar, hadîsle ilgili olarak çeşitli şekillerde sened ve metin tahlili yapmış; sonuçta bu hadîsin itimada şayan olmadığını kabul etmiştir. Burada yazarın eleştirdiği üç nokta üzerinde durmak istiyoruz:<br />a- Yazara göre Hemmam b. Münebbih’in rivayeti Ebu Hureyre’den alış metodu açıkça ittisale delalet etmemektedir. Hemmam, rivayeti Ebu Hureyre’den an lafzıyla nakletmiştir. (s. 329)<br />Bu ifadelerden, Hemmam b. Münebbih’in bu rivayeti Ebu Hureyre’den semaya delalet eden bir lafızla nakletmediği anlaşılmaktadır. Oysa yazar, Buharî, Müslim ve İbn Hanbel’in naklettiklerinin dışında hadîsin kaynağına inseydi, Hemmam’ın bu rivayeti semaya delalet eden lafızla naklettiğini görecekti. Bilindiği gibi Hemmam b. Münebbih’in Ebu Hureyre’den naklettiği hadîs sahifesi, gün yüzüne çıkarılmış ve defalarca basılmıştır. Bu sahifede sened şöyledir:<br />“...Ahberana Ebu Amr Abdulvahhab b. Ebi Abdillah kale ahberana Ebu Abdullah Muhammed b. İshak kale ahberana Ebu Bekr Muhammed b. Hüseyin kale haddesena Ebu’l-Hasan Ahmed b. Yusuf haddesena Abdurrezzak b. Hemmam an Ma’mer an Hemmam b. Münebbih kale: haza ma haddesena Ebu Hureyre an Muhammed Resulillah”. (Muhammed Hamidullah, Muhtasar Hadis Tarihi ve Sahife-i Hemmam ibn Münebbih, çev. Kemal Kuşçu, İstanbul, 1967, s. 85) İlginçtir, Müslim’de bu rivayeti aynı şekilde Hemmam’ın kullandığı lafızlarla nakletmiştir. (Müslim, Rada’, 63)<br />Bu senedde, Hemmam’ın Ebu Hureyre’den işittiği açıkça görülmektedir. Dolayısıyla Buharî ve diğer eserlerde Hemmam’ın Ebu Hureyre’den nakil için kullandığı an lafzı semaya hamledilmelidir.<br />b- Yazara göre Hemmam’ın kardeşi Vehb b. Münebbih israiliyat türü haberler nakletmekle meşhur olmuştur. Belki de Hemmam bu rivayeti kardeşi Vehb’den almış; Hemmam’dan bu rivayeti alan raviler de bunu Ebu Hureyre’ye nispet etmiştir. (s. 333)<br />Bu ifadelerde subjektiflik ağır basmaktadır. Burada sorulacak bir tek şey vardır: Şayet Hemmam bunu kardeşi Vehb’den almış ise ve Vehb’in yanında böyle bir bilgi varsa, neden hiç kimse Vehb’den böyle bir bilgiyi nakletmemiştir? Bu rivayet, Vehb’e dair bir bilgi olarak nakledilseydi, böyle bir bağlantı kurmak belki makul karşılanabilirdi. Ancak Vehb’in yanında böyle bir bilgi olduğuna dair herhangi bir rivayet yoktur. Bu durumda “Hemmam’ın bu rivayeti Vehb’den aldığına dair” ihtimal bir faraziyeden ibaret kalmaktadır.<br />c- Yazara göre bu ahad rivayet, mütevatir bir haber olan kendisinde en ufak bir şüphe bulunmayan Kur’an’la bağdaşması mümkün değildir. Çünkü bu rivayetler Adem-Havva olayında asıl suçlu olarak Hz. Havva’yı göstermekte ve onun Hz. Adem’i kandırıp ihanet ederek yasak meyveden yediğine ve ona da yedirdiğine işaret etmektedir. Şu haliyle bu rivayet Kur’an kaynaklı değil, Tevrat kaynaklıdır. (s. 332)<br />Şüphesiz Kur’an ile hadîs arasında kesin bir aykırılık olsa bunu kabul etmek mümkün olurdu; ancak kesin bir aykırılıktan bahsedilemez. Çünkü Kur’an’da şeytanın Hz. Adem ile Havva’ya birlikte vesvese verdiği zikredilmektedir. (Bakara, 35; A’raf, 19-21) Bununla birlikte Tâhâ suresinin 120. âyetinde şeytanın “ey Adem!” diyerek sadece ona vesvese verdiği ifade edilmektedir. Ancak her iki ayet grubunda vesvese verilen konular aynıdır. Yani şeytanın “ey Adem!” dediği yerde de “ey Adem ve Havva!” dediği yerde de vesvese konuları aynıdır. Dolayısıyla şeytanın sadece Hz. Adem’e vesvese vermesi, onun da Havva’ya bunu söylemesi, en azından ayetlerin zahirinden anlaşılmaz. Oysa ayetlerden şeytanın her ikisine de birlikte vesvese verildiğini çıkarmak zorunludur.<br />Bunun gibi şeytan her ikisine vesvese verdiğinde ayrıca Hz. Havva’nın da bu konuda tekrar ısrar edip Hz. Adem’e vesvese verip vermediği konusu da Kur’an’da açık değildir. Belki de şeytan önce Hz. Havva’ya vesvese vermiştir; ardından Hz. Havva Hz. Adem’e bu vesveseyi aktarmıştır. Kur’an da sonuç olarak şeytanın her ikisine vesvese verdiğini vurgulamıştır. Ancak hadîsi dikkate aldığımızda boşlukların bu şekilde tamamlanabilmesi mümkündür. Nitekim Nevevî ve İbn Hacer de önce şeytanın yasak ağaçtan yemeyi Hz. Havva’ya süslü gösterdiğini, bunun ardından durumu Hz. Adem’e haber verdiğini ifade etmektedirler. Hz. Havva’nın, şeytanın sözünü dinleyerek Hz. Adem’e yasak ağaca yaklaşmayı tavsiye ettiğini söylemek mümkündür. (Nevevî, el-Minhâc, thk. Halil Me’mun Şiha, Beyrut, 1996, X, 301; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, thk. Abdulaziz b. Abdullah, Beyrut, 1993, VII, 11) Dolayısıyla hadîste Havva’yı bu işten sorumlu tutan bir niyet değil, sadece onun durumuna bir dikkat çekme, vurgu yapma söz konusudur.<br />Ayrıca bazı hadîslerin Tevrat’la benzerlikler taşıması yadırganacak bir olay değildir. Kur’an’da da Tevrat’la benzeşen bir çok ayet vardır. Ancak Kur’an bir çok olayı Tevrat’ın yaptığı gibi tafsilatlı bir şekilde açıklamamakta; muhtasar bir şekilde mesajını sunmaktadır. Hadîste de Hz. Peygamber, Tevrat’ta uzun bir şekilde anlatıldığı gibi olayı anlatmamış; muhtasar bir şekilde mesajını iletmeye çalışmıştır. Aslında bu Tevrat’ta anlatılan bazı fazlalıkların aslının olmadığı anlamına da gelebilir.<br />Eleştirileri burada noktalıyoruz. Son olarak söylenmesi gereken şey, hadîsler karşısında daha ihtiyatlı olunması gerektiğidir. Şüphesiz hadîs tenkidinin amacı, dinde olmayan bir şeyi dine sokmanın engellenmesidir. Ancak dinde olan bir şeyin dinden çıkarılması konusunda da ihtiyatlı olunmalıdır. Şayet bir hadîsin zorlamaksızın uygun bir te’vili yapılabiliyorsa, ona öncelik tanınması gerekmektedir.<br />Yrd. Doç. Dr. Yavuz Köktaş</div><div align="justify">KTÜ Rize İlahiyat Fakültesi Hadis Anabilim Dalı </div><div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-1846315606231512040?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-82201669050021402952009-07-01T12:49:00.000-07:002009-07-01T12:50:30.922-07:00Abdurrahman Hocanın Sohbetleri<a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/DindaOlculuOlmakabdurrahmanKutluay_6206.rar.html">http://www.dosya.tc/DindaOlculuOlmakabdurrahmanKutluay_6206.rar.html</a><br /><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/18102003Abdurrahman-imanZayflnnIlac_vbr.rar.html">http://www.dosya.tc/18102003Abdurrahman-imanZayflnnIlac_vbr.rar.html</a><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/abdurrahman-dunyaninhakikati.rar.html">http://www.dosya.tc/abdurrahman-dunyaninhakikati.rar.html</a><br /><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/Abdurrahman-guzelSonunAlametleri_vbr.rar.html">http://www.dosya.tc/Abdurrahman-guzelSonunAlametleri_vbr.rar.html</a><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/AbdurrahmanHoca-hucurat1_64kb.rar.html">http://www.dosya.tc/AbdurrahmanHoca-hucurat1_64kb.rar.html</a><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/abdurrahmanhocauluhiyyetdesirk_64kb.rar.html">http://www.dosya.tc/abdurrahmanhocauluhiyyetdesirk_64kb.rar.html</a><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/Abdurrahman-isimveSifatTevhidi---.rar.html">http://www.dosya.tc/Abdurrahman-isimveSifatTevhidi---.rar.html</a><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/Abdurrahman-namazKilaninHatalari.rar.html">http://www.dosya.tc/Abdurrahman-namazKilaninHatalari.rar.html</a><br /><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/Abdurrahman.tekfirFitnesi-0_64kb.rar.html">http://www.dosya.tc/Abdurrahman.tekfirFitnesi-0_64kb.rar.html</a><br /><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/Abdurrahman-tekfirFitnesi1_64kb.rar.html">http://www.dosya.tc/Abdurrahman-tekfirFitnesi1_64kb.rar.html</a><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/Abdurrahman-tekfirFitnesi2_64kb.rar.html">http://www.dosya.tc/Abdurrahman-tekfirFitnesi2_64kb.rar.html</a><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/Abdurrahman-tekfirFitnesi3_64kb.rar.html">http://www.dosya.tc/Abdurrahman-tekfirFitnesi3_64kb.rar.html</a><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/abdurrahman-hucurat2_64kb.rar.html">http://www.dosya.tc/abdurrahman-hucurat2_64kb.rar.html</a><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/Abdurrahman-gunahlariSilenAmeller.rar.html">http://www.dosya.tc/Abdurrahman-gunahlariSilenAmeller.rar.html</a><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/AbdurrahmanKutluay-cocukEgitimi3_vbr.rar.html">http://www.dosya.tc/AbdurrahmanKutluay-cocukEgitimi3_vbr.rar.html</a><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/AbdurrahmanHoca-cocukEgitimi4_vbr.rar.html">http://www.dosya.tc/AbdurrahmanHoca-cocukEgitimi4_vbr.rar.html</a><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/Abdurrahmanhocarububiyyetsirki_64kb.rar.html">http://www.dosya.tc/Abdurrahmanhocarububiyyetsirki_64kb.rar.html</a><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/EvlilikAbdurrahmanHocaSeminer2007_vbr.rar.html">http://www.dosya.tc/EvlilikAbdurrahmanHocaSeminer2007_vbr.rar.html</a><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/aburrahman-mehdi_64kb.rar.html">http://www.dosya.tc/aburrahman-mehdi_64kb.rar.html</a><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/ayatindaCiddiyet1AbdurrahmanKutluay_vbr.rar.html">http://www.dosya.tc/ayatindaCiddiyet1AbdurrahmanKutluay_vbr.rar.html</a><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/ZulumAbdurrahman_vbr.rar.html">http://www.dosya.tc/ZulumAbdurrahman_vbr.rar.html</a><br /><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/KiyametAlametleri1abdurrahman_vbr.rar.html">http://www.dosya.tc/KiyametAlametleri1abdurrahman_vbr.rar.html</a><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/KiyametAlametleri2-abdurrahman.rar.html">http://www.dosya.tc/KiyametAlametleri2-abdurrahman.rar.html</a><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/KiyametAlametleriAbdurrahman_64kb.rar.html">http://www.dosya.tc/KiyametAlametleriAbdurrahman_64kb.rar.html</a><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/KiyametAlametleri4Abdurahman.rar.html">http://www.dosya.tc/KiyametAlametleri4Abdurahman.rar.html</a><br /><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/KiyametAlemetleri5Abdurrahman.rar.html">http://www.dosya.tc/KiyametAlemetleri5Abdurrahman.rar.html</a><br /><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/KiyametAlametleri6Abdurrahman.rar.html">http://www.dosya.tc/KiyametAlametleri6Abdurrahman.rar.html</a><br /><br /><a href="wlmailhtml:%7B48C11F13-26CB-4BC6-A85C-C69B14BDA57C%7Dmid://00000004/!x-usc:http://www.dosya.tc/KiyametAlametleri7Abdurahman.rar.html">http://www.dosya.tc/KiyametAlametleri7Abdurahman.rar.html</a><div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-8220166905002140295?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-16768730121940689892009-06-20T18:09:00.000-07:002009-06-20T18:10:22.930-07:00Sadece Sistem mi Suçlu?Demokrasi dinine öyle ya da böyle mensup olanlar eliyle "müslümanların rahatlayacağını", diğer ifadeyle; akrepin sokmaktan başka bir şeyler daha yapabileceğini zannedenler: başörtüsünün yasak olduğu, çocuklara Allahtan başkası adına yemin ettirildiği, Alemlerin rabbinden başkası için saygı duruşu ibadetine zorlandığı, darwinizme dahi İslam'a gösterilmeyen müsamahanın gösterildiği bir eğitim müfredatının takip edildiği okullar hakkındaki şu haberlerde okudukları despotluk karşısında hiç suçluluk hissedecekler mi?<a href="http://www.trtserbian.com/Haber/HaberDetay.aspx?HaberKodu=b690fca7-b35b-41c1-b8a5-b5a7f00fffb8">http://www.trtserbian.com/Haber/HaberDetay.aspx?HaberKodu=b690fca7-b35b-41c1-b8a5-b5a7f00fffb8</a><a href="http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=144307">http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=144307</a>Gayri müslimlerin dahi kendi inançlarına göre giyinerek papaz, ruhban okulu gibi okullara gitmelerine hertürlü zemini hazırlayan, ama müslümanların inandıkları değerlere hiç bir değer atfetmeyen, dolayısıyla sözde Anayasal bir hak olan "Din ve vicdan hürriyeti"ne muhalif kanunlar uygulayarak kendileriyle de çelişen bu zulüm tatbikçilerine karşı tepkisiz kalanların, adeta "Siz ne yaparsanız boynumuz ince, her türlü tavize hazırız" dercesine mezkur menfi şartlara rağmen çocuklarını koşa koşa okula gönderenlerin yüzleri kızarmayacak mı? Eğer müslümanlar bu tepkisizliğe devam ederlerse şu ayette geçen zalimler ismini hak etmişler demektir, bizlere yazıklar olsun! :"Böylece biz, kazandıkları dolayısıyla zalimlerin bir kısmını bir kısmının başına geçiririz." (En'am 129)<div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-1676873012194068989?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-25992874732674398882009-06-04T15:24:00.000-07:002009-06-04T15:26:39.302-07:00Bidat Ehlini Nasıl Tanıyabilirsin?Bidat Ehlini Nasıl Tanıyabilirsin?<br />Hazırlayan: Ebu Nebil Muhammed Şahin<br />Şüphesiz hamd, ancak Allah’adır. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız.Allah kime hidâyet verirse, hiç kimse onu saptıramaz.Kimi de saptırırsa, hiç kimse ona hidâyet veremez.<br />Allah’tan başka ilah olmadığına,O’nun bir ve tek olup,ortağı bulunmadığına şehâdet ederim.Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in de Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şehâdet ederim. Allah ona, âline, ashabına, kıyâmet gününe kadar onların izlerinden gidecek olanların hepsine salât ve selâm eylesin.<br />Bundan sonra:<br />Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:<br />(( إِنَّ أَصْدَقَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللهِ، وَخَيْرَ الْهَدْيِ هَدْيُ مُحَمَّدٍق وَشَرَّ الْأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا، وَكُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ، وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ، وَكُلَّ ضَلَالَةٍ فِي النَّارِ .))<br />[ رواه النسائي وصححه الألباني في صحيح سنن النسائي]<br />"Şüphesiz sözlerin en doğrusu, Allah'ın kitabıdır. Yolların en güzeli, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yoludur. İşlerin en şerlisi, (dînde aslı olmayıp) sonradan çıkarılan yeniliklerdir (dîndeki bid'atlardır). (Dînde) sonradan çıkarılan her yenilik, bid'attir. Her bid'at, dalâlettir (sapıklıktır). Her dalâlet (in sahibi) de, ateştedir."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a><br />Yine şöyle buyurmuştur:<br />(( إِنَّ اللهَ حَجَبَ التَّوْبَةَ عَنْ كُلِّ صَاِحِب بِدْعَةٍ حَتَّى يَدَعَ بِدْعَتَهُ.))<br />[ رواه الطبراني وإسناده حسن، وصححه الألباني في صحيح التغيب والترهيب ] <br />"Allah tevbe ile bid'at sahibi arasına engel koymuştur.Bid’atçı, bid'atını terkedinceye kadar o engeli kaldırmaz." <a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a><br />Süfyân es-Sevrî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:<br />"Bid'at, İblis'e günahtan daha sevimlidir.Zirâ günahtan tevbe edilir, ama bid'attan tevbe edilmez."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a><br /><br />İmam Şâtibî -Allah ona rahmet etsin- bunun sebebini şöyle açıklamaktadır:<br />"Bid'atı işleyenin onu meşru kabul etmesinden başka bir anlamı yoktur."<br /> Bid'atçı, bid'atını meşru bir ibâdet olarak yerine getirdiği için tevbe etmez, hatta bununla Allah'a yaklaşacağını sanır.<br />İmam Şâtıbî -Allah ona rahmet etsin- bid'atın ne olduğunu şöyle açıklamaktadır:<br />"Dînde sonradan çıkarılan ve şer'î imiş gibi görünen bir yoldur ki onunla Allah'a daha çok ibâdet kasdolunur ve şer'î yoldan kasdedilen şeyler onunla gerçekleştirilmek istenir." <a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a><br />Bir başka eserinde şöyle demektedir:<br />"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile onun ashâbından düşünce ve talimlerine, kısaca sünnete aykırı olarak, sonradan ortaya çıkan bir anlayıştır."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a><br />Günümüzdeki bid’atçıların:<br />"Biz de ehli sünnetiz" veya "Biz de hak yoldayız" dediklerini çokca duyarsınız. Çünkü İmam Berbehârî’nin dediği gibi:<br />"İslâm sünnettir, sünnet İslâm’dır."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a><br />Bu yüzden tüm bid’atçılar kendilerini meşru gösterme yarışındadırlar.<br />Nitekim İmam Şevkâni -Allah ona rahmet etsin- bu fenomeni şöyle açıklamaktadır:<br />"(Bid’atçı) bid’atını açığa vuramaz, aksine zındıkların küfürlerini gizledikleri gibi bid’atlarını gizlerler. Dînde bütün bid’atçılar da böyledir."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a><br />Bid'atçılar, bid’atlarını açık açık ilân ettikleri zaman arkalarından gidecek kimse bulamayacaklarını gayet iyi bilmektedirler.<br />Bu çalışmamızda müslümanların bid’atçıları daha kolay tanımaları, onlardan sakınmaları ve onları deşifre edip onların şeytânî maskelerini düşürmek için bazı niteliklerini sıralamayı uygun gördük.<br /><br /><br /><br /><br /><br />Bid’atçıların belirgin bazı vasıflarını ve alametlerini şöyle sıralayabiliriz:<br />1. Dinde bölünme, parçalanma ve gruplaşma:<br />Birbirlerini destekleyip mükemmelleşme adına bir çok İslâmî grupların var olması gerektiği fikriyle fırkalaşmaya veya gruplaşmaya dâvet ederler.<br />Ebu Muzaffer el-Sâmânî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:<br />"Hadis ehlinin doğru yolda olduğunun bir delili de şudur: İlkinden sonuncusuna, geçmişten günümüze kadar,değişik diyâr ve çağlarda da olsalar kitaplarını karıştırdığınız zaman akidelerinin, tutum ve davranışlarının hep aynı olduğunu görebilirsiniz. Hepsi aynı temel üzerine binâ edilmiş bir yolda yürümüş, bölünmemiş ve bu yoldan ayrılmamışlardır."<br />Ama bid’at ve hevâ ehline baktığınızda onları bölük pörçük ve birçok fikirde fırka fırka olduğunu görürsünüz.Onlardan iki kişiyi bile aynı düşüncede olduklarını bulamazsınız. Birbirlerini çekiştirdiklerini,hatta birbirlerini tekfir ettiklerini görürsünüz.Öyle ki oğlu babasını, komşu komşusunu tekfir eder.<br />Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:<br />"Onlar, sizinle topluca savaşı; ancak surla çevrilmiş kasabalarda veya duvarlar arkasında kabul ederler.Onların kendi aralarındaki çekişmeleri (düşmanlıkları) şiddetlidir. Sen, onları toplu (sözbirliği etmişler) sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır. Bunun sebebi; onların (Allah'ın emrini) akıl etmeyen (ve O'nun âyetlerini düşünmeyen) bir topluluk olmalarındandır."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> <br />Bu, bid’atçıların tipik hâlidir. Hiçbir zaman ittifak halinde değillerdir.<br />Nitekim Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurmuştur:<br />"Dinlerini parça parça edenler, bölük bölük olanlar yok mu? (Ey Peygamber!) Senin onlarla hiçbir alakan yoktur (sen onlardan uzaksın). Onların işi, ancak Allah'a kalmıştır. Sonra O, (kıyâmet günü onların) ne yaptıklarını kendilerine haber verecektir."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a><br />2. Bid'atçılar, hakkı kabul etmezler ve hevâlarına uyarlar.<br />"Bid'atçı, şeriate karşı inatçıdır ve ona aykırı hareket eder.Zirâ Şâri', kuldan istenilen şeyler için özel şekillerde özel yollar belirlemiştir. Emir ve nehiy ile vaad ve vaid ile bu yolları sınırlamış ve hayrın bu yollarda, şerrin de bu yolların dışına çıkmakta olduğunu haber vermiştir. Çünkü Allah Teâlâ bilir, biz bilmeyiz. Allah Teâlâ, Elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’i sadece âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Bid'atçı ise, bunların hepsini reddetmektedir.Bid'atçı, daha başka yolların olduğunu, Allah Teâlâ'nın bu yollara sınır koymadığını ve belirlemediğini iddiâ eder.Sanki Allah Teâlâ bilir,biz de biliriz, demektedir. Hatta Şâri'in belirlediği yollara ilâveler yapmasından, belki de -hâşâ- Şâri'in bilmediği şeyleri kendisinin bildiği anlaşılmaktadır. Şayet bid'atçının maksadı bu ise, şeriate ve Allah Teâlâ'ya karşı bir küfürdür, maksadı bu değilse, o zaman da apaçık bir sapıklıktır."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a><br />3. Bid'atçılar, şeyhlerini ve cemaat liderlerini hatasız kabul etmede ve onları körü körüne taklid etmede fanatiktirler, fikirlerine ve düşüncelerine bağlılıkta taassub sahibidirler.<br />Uyulması gereken imam, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’dir. Başkasına uymak akıllılık değildir. Bu selef-i salihin yoludur.<br />İbn-i Receb el-Hanbelî -Allah ona rahmet etsin- şöyle der:<br />"… sahâbe ve onlardan sonra gelen nesiller, sahih sünnete aykırı hareket eden herkesi eleştirmişler ve bazen bu eleştirinin dozunu çok yükseltmişlerdir. Bunu ise, o insanlara kin ve nefret duydukları için yapmamışlardır.Aksine onlar, sevip, değer verdikleri insanlardır.Ancak gönüllerinde Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in sevgisi daha ileri ve onun emri bütün yaratıkların emrinin üstündedir. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in emri ile başkasının emri çatışınca, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in emri öne alınıp uyulmaya daha lâyıktır."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a><br />4. Bid'atçılar, sürekli bid’atlarına çağırırlar.<br />"Kendi Bid'atlarına başkalarını da çağırmak, o bid'atı işlemeye teşvik etmek, hatta başkalarını o bid'ata göre düzeltmeye çalışmak, bütün bid'atçıların âdetidir. Çünkü başkasının kendi davranışlarını örnek almasını ve kendi izlediği yoldan gitmesini istemesi, onun yaratılışında mevcut olan fıtrî bir duygudur. Muhalifin muhalefeti de muvafıkın muvafakati da bu duygu sebebiyle ortaya çıkar ve farklı görüş sahipleri arasındaki kin ve düşmanlık da bundan kaynaklanır."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a><br /><br />5. Bid'atçılar, bid’atlarını hep meşru gösterme çabasındadırlar.<br />"Bid'atçı, (bid’atını) onu sünnete benzetmek için yapar.Böylelikle o, bununla başkasına sünnet işliyormuş izlenimini verir ya da işlediği bid'at kendisine sünnetmiş gibi gelir. Çünkü insan meşru olana benzemeyen bir şeyin peşinden gitmek istemez. Böyle bir bid'atı işlemekle herhangi bir yarar elde edemez, herhangi bir zararı gideremez ve başkaları da onun peşinden gitmez.Bu sebeple bid'atçinin hayırlı insanlar içindeki makam ve mevkii bilinen bir şahsa uyduğunu iddiâ ederek de olsa meşru gibi görünen şeylerle bid'atını desteklediğini görürsünüz."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a><br />6. Bid’at ve hevâ ehlinin alametlerinden birisi de müteşâbih âyetlere uymaları ve muhkem âyetleri terk etmeleridir.<br />Âişe'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre o şöyle demiştir:<br />"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: ’Sana kitabı indiren O'dur. O'nun bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar fitne çıkarmak ve te'vîle yeltenmek için müteşâbih olanlara uyarlar. Halbuki onun gerçek te'vîlini, ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: Biz ona îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır, derler. Ancak akıl sahipleri düşünebilirler.'<a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a> âyetini okudu ve şöyle buyurdu: 'Ondan müteşâbih olanlara uyanları gördüğünüzde bilin ki onlar Allah'ın (kitabında) isimlendirdikleridir: Onlardan sakının."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a><br />İbn-i Kesir -Allah ondan râzı olsun- şöyle demiştir:<br />"İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar,fitne çıkarmak ve te'vîle yeltenmek için müteşâbih olanlara uyarlar." <br />"Yani lafzı bakımından, sapık amaçlarına uygun biçimde tahrif etmeleri kendilerince mümkün olduğu ve kasdettekileri manaya ihtimali bulunduğu için Kur’an’dan sadece müteşâbih olan âyetleri alırlar.Muhkem âyetlerde ise bu imkânı elde edemezler. Çünkü bu âyetler onlara karşı birer reddiye ve aleyhlerinde hüccettir. Bu sebeple Allah Teâlâ: "...fitne çıkarmak ..." yani "... kendilerine uyanları saptırmak için müteşabihlere uyarlar…" buyurmaktadır. Bunda onların şu haline işâret vardır: Onlar sapıklıklarına Kur’an’dan delil getirirler. Halbuki Kur’an onların lehine değil, aleyhlerine bir delildir."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a><br />7. Bid'atçılar, Kur’an’a ve sahih hadislere zıt bile olsa kendi imamlarını taklit ederler<br />İbn-i Kayyim -Allah ondan râzı olsun- şöyle demiştir:<br />"… sonradan gelenler, ilim ehlinin yolunu tersine çevirdiler, din işlerini altüst edip Allah’ın kitabı, Rasûlü'nün sünneti ve sahâbenin sözlerini zaafa uğrattılar ve bunları taklit ettikleri kimselerin görüşlerine arz ettiler.Bu delillerden taklit ettikleri kimselerin görüşlerine uygun olanlara boyun eğerek: 'Siz de buna bağlanın', derler. Fakat taklit ettikleri kimsenin sözlerine bu delillerden bazısı muhalefet etse: 'Hasım şöyle şöyle delil getirdi', der ve o delilleri reddederek onunla Allah’a kulluk etmezler.Taklit ehlinin en faziletlileri bile Kitab ve Sünnete uyan delilleri kendi mezheplerine uydurmak için mümkün olan her hileyi yaptılar."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a><br />8. Bid'atçılar,sünnete uymazlar ve çıkarttıkları bid’atlarla amel ederler.<br />Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:<br />"Sünnetle yetinmek, bid’atlarla amel etmekten daha güzeldir."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn18" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a><br />Yine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:<br />(( إِنَّ لِكُلِّ عَمَلٍ شِرَّةً، وَلِكُلِّ شِرَّةٍ فَتْرَةٌ، فَمَنْ كَانَتْ شِرَّتُهُ إِلَى سُنَّتِي فَقَدْ أَفْلَحَ، وَمَنْ كَانَتْ فَتْرَتُهُ إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ فَقَدْ هَلَكَ.))<br />"Kuşkusuz her amelin, (hayır veya şerri isteme konusunda) bir canlılığı ve hırsı vardır. Her canlılığın ve gayretin de bir zaafı ve durgunluğu vardır. Kimin durgunluğu ve zaafı sünnetime uyarsa, mutlaka hidâyeti bulur.Kimin de durgunluğu ve zaafı başka bir şeye uyarsa, helak olur." <a title="" style="mso-footnote-id: ftn19" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a><br /><br />Muhammed b. Sîrîn -Allah ona rahmet etsin- bid’atlardan sakındırarak şöyle demiştir:<br />"Bir bid’at ortaya koyup ta sünnete başvuran hiç kimse yoktur."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn20" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a><br />İbn-i Receb -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:<br />"Kendisine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in emrinin ulaştığı ve onu bilen her insanın yapması gereken ve onun hakkında vacib olan şudur:<br />İleri gelen bir âlimin görüşüne aykırı olsa dahi bu emri halka duyurup açıklamak ve onlara nasihat edip, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in emrini yerine getirmelerini emretmek."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn21" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a><br />9. Bid'atçılar,Kur’an ve Sünnetle amel eden selefin yolundan gidenlere ve hadis ehline düşmandırlar.<br />Şeyhulislam Ebu Osman İsmail es-Sâbûnî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:<br />"Bid’at ehli olan kimselerin alâmetleri, onların üzerlerinde açıkça görülür. Onların en açık belirtisi; Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in hadislerini ezberleyen kimselere düşmanlık etmeleri, onları küçümsemeleri, onlara kâfir, zındık, fâsık, haşeviyye, câhil, zâhiriye ve müşebbihe adını vermeleridir. Çünkü onlar, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e dair haberlerin ilimle ilgisi olmadığına inanırlar. Onlara göre ilim, şeytanın bozuk akıllarının sonuçları ile karanlık kalplerinin vesveseleri arasında kendilerine telkin etmiş olduğu şeylerdir."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn22" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a><br />İmam Şâtıbî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:<br />"... Benim tuttuğum yolu kötülemede kalplerde tiksinti uyandıracak ölçüde ileri gittiler. Ya da beni sünnet dışı bazı fırkalara nisbet etmeye kalktılar. Onların bu şâhitlikleri yazılacak ve kıyâmet günü bunun hesabı kendilerinden sorulacaktır."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn23" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a><br />10. Bid'atçılar, selefin eserlerinin okunmasına tüm güçleriyle engel olmaya çalışırlar.<br />İnsanlara, ilimden yoksun ve faydalı olmayan bid’atçıların yazdığı kitap ve risâleleri okuturlar.Okuyanlar genelde bir şey anlamazlar, zaten istenilen de budur.Her sayfasında âyet, hadis ve selef-i salihin sözlerinden okuyana fayda sağlayan selefin yolundan gidenlerin kitaplarını, güya kendilerine tâbi olanların kafaları karışmasın diye kimseye okutmak istemezler.Gerçek şu ki, hak gelince batıl mutlaka zâil olacağından gerçek yüzleri görünecek ve peşlerinden sürükledikleri yığınları sömüremeyeceklerdir.İşte onların korkuları budur. Bu bid’atçıların yurdun her tarafına yayılmış büyük kitapçılarında selefin eserlerinin satılmadığı buna delildir. Hatta o derece ki bid'açılar, ilk müslümanların yazdığı eserler ve tüm ümmetin kabul ettiği Taberî Tefsiri veya Buhârî ve Müslim gibi hadis kitaplarını bile satmazlar. Demek ki gâyeleri ticaret değil,gerçeğin insanlara ulaşmasına engel olmaktır. Yoksa onlar, bu tür kitapları temin edip satarlardı.<br /> 11. Bid'atçılar,selefin yolundan gidenleri kötülemek için çirkin lakaplar takarak ayıplarlar.<br />Allah Teâlâ baskalarını alaya almamamızıi ve kötü lakaplar takmamamızı emrederek şöyle buyurmaktadır:<br />"Ey îmân edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler.Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. Îmândan sonra fâsıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn24" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a><br />Bid’atçıların hepsi bu âyeti hiçe sayarcasına birleşmişler, Kitab ve Sünnet ile amel eden insanlara kötü lakaplar takmışlardır.<br />Nitekim Şeyhulislam İbn-i Teymiyye -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:<br />"Ehli Sünnet imamlarının ayıplanması, eğer herhangi bir ayırım yapmaksızın hadis rivâyet etmelerinden dolayı ise, onların karşısındakiler de insanların, doğruluk derecesi bilinmeyen, aksine bâtıl olduğu apaçık belli olan boş söz ve görüşleri en fazla söyleyen kimselerdir. Eğer bu ayıplama, Ehli Sünnet arasında hak ile bâtılı, sahih ile zayıfı ayırt edemeyen halk tabakasının bulunmasından dolayı ise, şu hatırdan çıkarılmamalı ki, her fırkanın tabileri arasında insanların en câhil ve en kâfir topluluklar çıkmıştır. Kaldı ki Ehli Sünnet’in halk tabakası namazlarla mescitleri imar eden, zikir ve duâlarda bulunan, Beytullah’ı hacceden, Allah yolunda cihad eden, doğruluk, emânet ve yeryüzündeki her türlü hayrın sahibi olan kimselerdir. Apaçık görüleceği üzere, Sünnet düşmanları her türlü kötülemeyi hak etmiş kişilerdir. Ehli Sünnet ise bu durumdan tamamen uzaktır.Artık bu durumda halka düşen görev Allah Teâlâ’nın sadece Ehli Sünnet’e mahsus kıldığı ve onlar dışında kimsede bulunmayan Nebevî mirasla ilgili hususlarda Ehli Sünnet’e yönelmektir."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn25" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a><br />12. Bid’atçılar, tekfirde acelecidirler.<br />Bid’atçılar insanları tekfir etmek için hatalarını gözetlerler.<br />Nitekim Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onları şöyle haber vermiştir:<br />(( إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَيْكُمْ رَجُلٌ قَرَأَ الْقُرْآنَ حَتَّى إِذَا رُئِيَتْ بَهْجَتُهُ عَلَيْهِ، وَكَانَ رِدْءًا لِلْإِسْلاَمِ، انْسَلَخَ مِنْهُ وَنَبَذَهُ وَرَاءَ ظَهْرِهِ، وَسَعَى عَلَى جَارِهِ بِالسَّيْفِ وَرَمَاهُ بِالشِّرْكِ . )) [ السلسلة الصحيحة، الحديث: 3201] <br />"Gerçekten ben sizin için en çok şu kimseden endişe ederim: Kur’an okur, Kur’an’ın güzelliğini tam üzerinde yansıttığı ve İslâm’a yardımcı olduğu bir zamanda İslâm'dan çıkar ve onu arkasına atar, komşusuna kılıç çeker ve onu şirkle itham eder."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn26" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a><br />Yine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:<br />(( الْخَوَارِجُ كِلَابُ النَّارِ.)) [ رواه ابن ماجه وصححه الألباني ]<br />"Haricîler cehennem köpekleridir."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn27" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a><br />Seleften Ebu Âliye -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:<br />"Allah Teâlâ bize iki nimet vermiştir.Hangisi daha iyi bilemiyorum:Bizi İslâm’a hidâyet etmesi mi yoksa Hurûriyyeden (Haricîlerin bir kolu) olmamamız mı."<br />"Hariciler,müslümanları günahları sebebiyle ilk tekfir edenlerdir.Çıkardıkları bid’atlarla kendilerine karşı gelenleri de tekfir eder, kanlarını ve mallarını helâl sayarlar.Zaten bu tutum bid’atçıların özelliğidir, bir bid’at çıkarırlar, ona karşı gelenleri de tekfir ederler. Ehli Sünnet ve’l-Cemaat ise Kitab ve Sünnet’e tâbi olur. Allah Teâlâ ve Elçisi -sallallahu aleyhi ve sellem-’e itaat, hakka ittiba ve halka merhamet ederler."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn28" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a><br />Günümüzdeki bu cehennem köpeklerinin ismi, tekfircilerdir.<br />Aziz kardeşim! Bu seni yanıltmasın. Zirâ onların hareketleri haricîlerle aynıdır.<br />13. Bid'atçılar, Sünnet âlimlerini aşağılayıp karalarlar.<br />Sünnet âlimlerini,güncel ve siyasî meseleleri bilmemekle suçlarlar.Oysa günümüzdeki birçok fırka ve gruplar bu sünnet âlimleri sayesinde yollarına devam edebilmektedirler. Mesela onlardan biri şöyle demektedir:<br />"Nerde bir zayıf hadis görsem, tüylerim diken diken olur, bunu Şeyh el-Albani’ye borçluyum."<br />Ben bu sözün sahibinin talebesi mesabesinde olan birinden haktan başka bir şey olmayan Selefiyye’ye sövdüğünü gördüm. Düşünebiliyor musunuz hocaları selefî âlimlerin gayretleriyle akidesini düzeltmekte, talebeleri ise o şeyhlere sövmektedirler.Bu ne insafsızlıktır? Allah onları islah etsin.<br /> 14. Bid'atçıların kimlerle oturup kalktıkları, onların kimler olduklarını gösterir.<br />Bu bid’atçıları tanımada selefin altın bir kuralıdır. Dünyanın her köşesinde sünnet ehli kendilerini ve fikirlerini gizleyen bid’atçıları tanımada bu metodu uygulamışlardır: Şayet bir kişinin gittiği yoldan şüphedeyseniz ve size zarar vermesinden endişe ediyorsanız, o zaman bu kişinin arkadaşlık yaptığı insanlara bir bakınız. Bu yolla o kişiyi daha iyi tanıyabilirsiniz. Şayet hadis ehli selefilerle arkadaşlık yapıyorsa, bu kişinin gittiği yol doğrudur,ama değişik fikirlerde olan bid’at ehli ile arkadaşlık yapıyorsa biliniz ki, o da onlardandır.<br />Selefin şu sözlerini aklınızdan çıkarmayınız:<br />İmam Evzâî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:<br />"Bid’atlarını bizden gizleyen kimse, arkadaşlarını bizden gizleyemez."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn29" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn29" name="_ftnref29">[29]</a><br />Muaz b. Muaz, Yahya b. Saîd’e -Allah ikisine de rahmet etsin- şöyle demiştir:<br />"Ya Eba Saîd! Bir kişi fikirlerini gizlese bile (bize) evlâdından, arkadaşlarından ve toplantılarından dolayı saklı kalamaz."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn30" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn30" name="_ftnref30">[30]</a><br /> 15. Bid'atçılar, selef akidesini yanlış yorumlarla bozmaya çalışırlar.<br />Onlar şöyle derler:<br />"Bizim yaptığımız değişik bir yorumdur."<br />Bazen de; "güncel olayların içyüzünü idrak etmekten uzaklar" demek sûretiyle tahriflerine meşruiyet kazandırmaya çalışırlar. Selefin şu sözlerini unutmamanız gerekir:<br />Fudayl b. İyâd -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:<br />"Allah rızası için yapılıp da Allah’ın istediği şekilde yapılmayan amelleri, Allah Teâlâ kabul etmez. Yine, Allah’ın istediği şekilde yapıp da Allah rızası için yapılmayan amelleri Allah kabul etmez. Allah Teâlâ, ancak kendi rızası gözetilerek ve Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünnetine uygun olarak yapılan amelleri kabul eder."<br />İmam Mâlik -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:<br />"Bu ümmetin ilk müslümanları ne ile islah olduysa, sonu da öylece islah olur."<br />İbn-i Kesir -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:<br /> "…kabul edilecek amel için iki şart vardır: Birincisi, kesin olarak hâlis bir biçimde Allah için olması, diğeri ise, doğru yani şeriate uygun olmasıdır. Ne zaman halis olur da doğru olmazsa (yani sünnete uygun olmazsa) kabul edilmez."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn31" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn31" name="_ftnref31">[31]</a><br /> 16. Bid'atçılar, yönetime karşı sürekli isyana çağırırlar.<br />Bid’atçıların alametlerinden birisi de, yöneticiler müslüman olsalar ve İslâm ile hükmetseler bile,yönetime karşı sürekli isyana çağırmalarıdır.Nitekim bu isyanlarına İslâm ile hükmeden raşid halife Ali'ye -Allah ondan râzı olsun- isyan eden Hâricîler gibi, Emri bi’l-Ma’ruf ve Nehyi an’il-Münker yaptıklarını gerekçe gösterirler.<br /> 17. Bid’atçıların kitaplarını ve derslerini etrafa dağıtırlar.<br />Değerli âlim Abdulzziz b. Baz'a -Allah ona rahmet etsin-:<br />"Bid’atçıları öven ve tavsiye eden kimse hakkında, bid’atçılara uygulanan kuralı mı uygulamak gerekir?"<br />Diye sorulduğunda o şöyle cevap vermiştir:<br />"Hiç şübhesiz ki evet. Kim onları över ve tavsiye ederse, onlara dâvet etmiş olur. Bu kişi bid’ata çağırmıştır. Hâlimizi, Allah'a havâle ederiz."<br /> 18. Bid’atçılarda aslolan, kalabalık olmaktır.<br />Gruplarına çok sayıda insan çekmeye çalışırlar.Dâvet ettikleri insanların akidelerini düzeltme çabasına girmezler veya bu insanların niyetlerini araştırmazlar.Şu prensibi uygulayarak insanlara çağrı yapadırlar:<br />"İttifak ettiğimiz konularda beraber çalışalım, ihtilaf ettiğimiz konularda birbirimize tolerans gösterelim."<br />Fakat bu yanlış bir metottur. Zirâ müslümanlar ihtilaf ettikleri meselelerde Kitab ve Sünnete başvurmaları gerekir. Çünkü Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:<br /><br />"Ey îmân edenler! Allah’a itaat edin. Rasûle itaat edin (hak olarak getirdiği şeylere uyun.) Sizden olan (müslüman) idârecilere (Allah’a isyanı emretmedikçe) itaat edin. Aranızda herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, gerçekten Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, o konuda hüküm vermek için, onu Allah'(ın kitabı Kur’an)a ve elçisi (Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünneti)ne götürün. Allah'(ın kitabı Kur’an)a ve elçisi (Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünneti)ne götürmek; sizin için (ayrılığa düşüp görüşlerinizle hareket etmenizden) daha hayırlı, sonuç bakımından da daha güzeldir."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn32" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn32" name="_ftnref32">[32]</a><br />İbn-i Kesir -Allah ona rahmet etsin- bu âyetin tefsirinde şöyle demiştir:<br />"Allah Teâlâ'nın bu emri, insanların gerek dinin usûlüne, gerekse fürûuna dâir ihtilâfa düştükleri her hususta, Allah'ın kitabına ve sünnete dönmeleri gerektiğine delâlet etmektedir."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn33" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn33" name="_ftnref33">[33]</a><br />19. Bid’atçılar, fikirlerini zayıf veya uydurma hadislerle sürekli desteklemeye çalışırlar.<br />Elbânî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:<br />"Zayıf hadisleri delil geöstermek ve onları Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e nisbet etmek, câiz değildir.Bizde, bu gibi hadislerle amel etmek, câiz değildir. Bu, İbn-i Teymiyye ve başkaları gibi ilim ehlinden bir topluluğun görüşüdür. Uydurma ya da aslı olmayan hadislerin durumu fakihlerden bazısına gizli kalmış, onlar da bu uydurma hadislerin üzerine birtakım hükümler bina etmişlerdir. Bu hadisler, bid’atların ve işlerin sonradan uydurulanlarının özüdür."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn34" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn34" name="_ftnref34">[34]</a><br /> 20. Bid’atçılar, hep hikâyeler anlatırlar.<br />Onların sohbet ve toplantılarında sürekli hikâye ve menkıbeler anlatılır. Bunlar ne doyurucudur, ne de açlığı gidericidir. Akide ve ibâdette herhangi bir faydası olmayan bu tür meclisler hakkında selef âlimleri sürekli uyarmıştır.<br />Nitekim Amr b. Zurâre -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:<br />"Birgün ben mescitte kıssa anlatırken Abdullah b. Mes’ud -Allah ondan râzı olsun- başıma dikildi ve:<br />- Ey Amr! Sen sapık bir bid’at çıkardın. Yoksa sen Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- ve ashâbından daha mı doğru yoldasın?’ diye azarladı.Sonra herkesin etrafımdan dağıldığını, sonunda kimsenin yanımda kalmadığını gördüm."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn35" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn35" name="_ftnref35">[35]</a><br />Sâlim -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:<br />"İbn-i Ömer -Allah ondan ve babasından râzı olsun- mescitten çıkınca şöyle dedi: ‘Beni hikâyelerinizden başka bir şey dışarı çıkarmamıştır."<br />İmam Mâlik -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:<br />"Mescitte hikâyeler anlatılmasını sevmiyorum. Belki onlarla oturuyorsunuzdur, hiç şüphesiz bu hikâyeler bid’attır."<br />21. Bid’atçılar, gizli çalışırlar ve bazı şeyleri toplumdan gizlerler.<br />Bid’atçıların gruplarına insan toplarken herkesi dâvet ettikleri umumî toplantıları ve sonraları bazıları bu grupla âşina olunca herkesin katılamadığı dışa kapalı yapılan bazı toplantılar yaptığını duyarsınız. Bunların sapıklık üzere toplandığından şüpheniz olmasın.:<br />Ömer b. Abdulaziz -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:<br />"Halkın geneli, uzak tutulan dînî gizli toplantılar düzenleyen bazı insanlar görürsen bil ki bunlar sapıklık üzere toplananlardır."<br />Bunlar, bid’atçılar hakkında toplayabildiğim bazı alamet ve vasıflarıdır.Her geçen gün yeni yeni bid’atlar icad edildiğinden dolayı, bid’atçıların alametleri, sadece yukarıda zikrettiklerimizle sınırlı değildir. Bunu da göz önünde bulundurmalısınız.<br />Selefin bid’atlara ve bid’atçılara karşı bazı tavır ve tutumları:<br />İbn-i Ömer -Allah ondan ve babasından râzı olsun- şöyle demiştir:<br />"İnsanlar onu güzel görseler de, her bid’at sapıklıktır."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn36" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn36" name="_ftnref36">[36]</a><br />İbn-i Mes’ud -Allah ondan râzı olsun- şöyle demiştir:<br />"İttiba edin, bid’at çıkarmayın. Size yetecek kadar mutlaka verilmiştir. Zirâ her bid’at sapıklıktır."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn37" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn37" name="_ftnref37">[37]</a><br />İmam Evzâî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:<br />"Sünnetin yolunda sabırlı ol ve senden öncekilerin durduğu yerde sen de dur. Onların konuştuğu yerde sen de konuş ve onların uzaklaştığı şeylerden sen de uzaklaş. Selef-i sâlihin yoluna uy, onlara yeten sana da yeter."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn38" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn38" name="_ftnref38">[38]</a><br />İmam Şâfiî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştr:<br />"Ben, hadis ashâbından bir adamı gördüğüm zaman, sanki Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in ashâbından birisini görmüş gibi oluyorum.Ne zaman bid'at ehlinden birisini görsem munâfiklardan birisini görüyor gibi olurum."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn39" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn39" name="_ftnref39">[39]</a><br />Süfyân es-Sevrî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:<br />"Bir kimse herhangi bir bid'atı işitirse, o işlenen bid'atı gittiği yerlerde anlatmasın, o bid'atı gittiği yerlerdeki kimselerin gönüllerine aktarmasın."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn40" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn40" name="_ftnref40">[40]</a><br />İmam Nevevî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:<br />"Dünyada nerede bir bid’atçı varsa, o mutlaka hadis ehline kin besler. Kişi bid’ata saplanınca, hadisin tadı onun kalbinden çıkar."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn41" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn41" name="_ftnref41">[41]</a><br /> Sözlerimizi, İmam Zehebî'nin -Allah ona rahmet etsin- şu veciz sözleriyle bitirelim:<br />"Allahım! Kalplerimizi, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in temiz sünnetiyle ihya et. Bizi muvaffak kılmak için yardımını gönder. Bir an bile olsa bizi nefislerine güvenenlerden eyleme. Bizi sırat-ı mustakime ilet, bizi çirkin amellerin ve bid’atların açık ve gizli olanından uzak tut." Allahumme âmin<br />Salât ve selâm, Peygamberimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in ve onun âile halkının üzerine olsun.<br />Ve duâmızın sonu âlemlerin Rabbine hamdolsun...<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Nesâî; hadis no:1560. Elbânî, "Sahîh-i Sünen-i Nesâî; hadis no:1578. <br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Taberânî rivâyet etmiştir. Hadis, hasendir.Elbânî de "Sahîhu't-Terğîb ve't-Terhîb"de hadisin sahih olduğunu belirtmiştir.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Bkz: el-Lâlikâî; 1185.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Bkz: el-İ'tisâm<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Bkz: el-Muvâfakât<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Bknz: Berbehârî; "Şerh’us-Sünneh"<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Bknz: "Risâletu's-Selefiyye; "Akaid Risâleleri" olarak Türkçe basılmıştır<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Haşr Sûresi:14<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> En'am Sûresi:159<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Bkz: İmam Şâtıbî; "el-İ'tisâm"<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Elbânî; "Sifetu Salâti'n-Nebî"de İbn-i Receb’ten nakletmiştir.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Bkz: İmam Şâtıbî; "el-İ'tisâm"<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Bkz: İmam Şâtıbî; "el-İ'tisâm"<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Âl-i İmran Sûresi:7<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Buhârî ve Müslim<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Bknz: İbn-i Kesir Tefsiri Muhtasarı.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Bknz: İbn Kayyim el-Cevziyye; "Taklid Risâlesi [İ’lâmu’l-Muvakkiîn’den çıkarılarak müstakil basılan bir risâle]".<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn18" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Bknz: Sahih mevkuf hadistir. Bu hadisi Münzirî Tergib’te kaydeder. Elbânî “sahih mevkuftur” der.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn19" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> İmam Ahmed, İbn-i Hibban ve Ebu Nuaym Hilye’de tahric etmiştir.Hadisin isnadı sahihtir.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn20" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Bknz: Muslim, Mukaddime.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn21" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Bknz: Elbânî; "Sıfetu Salâti'n-Nebî".<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn22" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> Bknz: Elbânî; "Akidetu’s- Selef ve Ashâb’il-Hadis.".<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn23" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Bkz: İmam Şâtıbî; "el-İ'tisâm"<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn24" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> Hucurât Sûresi: 11<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn25" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> Bkz: "İbn-i Teymiyye Külliyâtı" c: 4, s: 89.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn26" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Bknz: Elbânî; "Silsiletu'l-Ehâdîsi's-Sahiha"; hadis no: 3201.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn27" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> Bknz: İbn-i Mâce.Mukaddime, hadis no: 173. Elbânî; "Sahih-u İb-i Mâce"’de “hadis sahihtir” demiştir.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn28" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> Bkz: "İbn-i Teymiyye Külliyâtı" c: 3, s: 235.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn29" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> Bkz: "el-İbâne"; c: 2, s: 476<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn30" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a> Bkz: "el-İbâne"; c: 2, s: 437<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn31" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref31" name="_ftn31">[31]</a> Bkz: "İbn-i Kesir Tefsiri"; c: 1, s: 231<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn32" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref32" name="_ftn32">[32]</a> Nisâ Sûresi: 59<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn33" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref33" name="_ftn33">[33]</a> Bknz: İbn-i Kesir Tefsiri<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn34" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref34" name="_ftn34">[34]</a> Bknz: Haccetu'n-Nebî’den naklen el-Halebî "Yöntem Bağlamında Bid’atlar" adlı kitabından.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn35" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref35" name="_ftn35">[35]</a> Taberânî rivâyet etmiş, Elbânî de "Hadis, sahih liğayrihi" demiştir.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn36" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref36" name="_ftn36">[36]</a> Bknz: el-Lâlikâî ve İbn-i Batta, sahih bir senedle rivâyet etmişlerdir.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn37" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref37" name="_ftn37">[37]</a> Bknz: Ebu Hayseme, el-İlm, sahih bir senedle rivâyet etmiştir.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn38" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref38" name="_ftn38">[38]</a> Bknz: el-Lâlikâî, sahih bir senedle rivâyet etmiştir.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn39" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref39" name="_ftn39">[39]</a> Bknz: Kadi Iyâd, "eş-Şifâ".<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn40" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref40" name="_ftn40">[40]</a> Bknz: Beğavî, "Şerhu's-Sünneh"<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn41" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref41" name="_ftn41">[41]</a> Bknz: İmam Nevevî; "Tezkire"<div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-2599287473267439888?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-50780341854669721602009-06-04T15:17:00.000-07:002009-06-04T15:19:31.461-07:00Yalanın ZararlarıYalanın Zararları<br />İbn Kayyım el-Cevziyye<br />Terceme: Muhammed Şahin<br /><br />Yalandan mutlaka kaçın! Çünkü yalan; bilinen şeyler hakkındaki tasavvur ve düşünceni ifsad eder.Buna ilâve olarak; bu bilinen şeylerin insanlara karşı şeklini de ifsad eder. Çünkü yalan; olmayan bir şeyi mevcut, mevcut olan bir şeyi yok, bâtılı hak, hakkı bâtıl olarak, hayrı şer ve şerri de hayır olarak gösterir. Dolayısıyla yalan, bir cezâ olarak, sahibinin düşünce ve ilmini ifsad eder.<br />Üstelik bu yalan, aldatılıp kendisine bağlanılan karşıdaki insanın nefsinde şahsında tasavvur eder. Dolayısıyla onun düşünce ve ilmini ifsad eder. <br />Yalancı kimsenin nefsi, mevcut olan hakikatten yüz çevirmiş, yokluğa doğru gitmiş ve bâtıldan etkilenmiştir.Yalancının tasavvur etme gücü ve irâdeye bağlı her fiilin kökü olan ilim gücü ifsada uğradığı zaman, bu fiilleri de ifsada uğrar. Bu defa yalanın hükmü onlara sirâyet ediverir ve tıpkı yalanın kökü ve çıkış yerinin dil olduğu gibi, kişinin her yerinde bu yalan ortaya çıkmaya başlar.Artık bu durumda dilinden ve amellerinden hiçbir fayda görmez.Bunun içindir ki yalan, her kötülüğün temelidir.<br />Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmuştur:<br />(( وَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الْفُجُورِ، وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ.)) [ رواه البخاري ومسلم أبو داود والترمذي لألفاظ مختلفة ]<br />"Şüphesiz yalan (sahibini) günahlara (dosdoğru yoldan sapmaya) götürür. Günahlar da (sahibini) ateşe (cehenneme) götürür (iletir)."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a><br />İmam Mâlik'in rivâyet ettiği hadisin lafzı ise şöyledir:<br />إِنَّ عَبْدَ اللهِ بْنَ مَسْعُودٍ تكَانَ يَقُولُ: (( عَلَيْكُمْ بِالصِّدْقِ، فَإِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ، وَالْبِرَّ يَهْدِي إِلَى الْجَنَّةِ، وَإِيَّاكُمْ وَالْكَذِبَ، فَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الْفُجُورِ، وَالْفُجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ. أَلَا تَرَى أَنَّهُ يُقَالُ: صَدَقَ وَبَرَّ، وَكَذَبَ وَفَجَرَ.)) [ رواه مالك ]<br />Abdullah b. Mes'ud -Allah ondan râzı olsun- şöyle derdi:<br />"(Söz ve fiillerinizde) doğru olun (doğruluktan ayrılmayın). Çünkü doğruluk, (sahibini) iyiliğe götürür. İyilik de (sahibini) cennete götürür.Yalandan kaçının. Çünkü yalan, yalan (sahibini) günahlara (dosdoğru yoldan sapmaya) götürür. Günahlar da (sahibini) ateşe (cehenneme) götürür.(Doğru sözlü kimse için): Doğru söyleyerek iyilik kazandı (işledi), (yalancı kimse için de): Yalan söyleyerek dosdoğru yoldan saptı (günah işledi), denildiğini bilmez misin?"<a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a><br />Yalan, ilk olarak insanın nefsinden diline sirâyet eder ve onu ifsad eder. Daha sonra vücudun diğer azalarına sirâyet ederek o azaların bütün amellerini ifsad eder. Tıpkı dile sirâyet etmesiyle sözlerini ifsad etmesi gibi.Artık yalan; kişinin sözlerine, amellerine ve hâlininin geneline hâkim olur, fesadı onda sağlam hâle getirir. Eğer Allah Teâlâ bu kimseye, içerisindeki yerleşmiş yalan maddesini çıkartıp atacak doğruluk ilacını nasip etmezse, o takdirde bu yalan hastalığı bu kimsede kökleşecektir.<br />İşte bunun içindir ki kalp amellerinin hepsinin temeli, doğruluk olmuştur.<br />Bu amellerin zıtları olan riyâ/gösteriş, kendini beğenmişlik, kibir, övünme, büyüklenme, tepeden bakma, acziyet, tembellik, erinmek ve buna benzer diğer özelliklere gelirsek; bunların temeli de yalan olmuştur.<br />Dolayısıyla görünen veya görünmeyen (zâhirî veyâ bâtınî) her salih amelin kaynağı, doğruluktur. Görünen veya görünmeyen (zâhirî veyâ bâtınî) her bozuk (fâsid) amelin kaynağı da, yalan olmuştur.<br />Allah Teâlâ yalancıyı, maslahatlarından ve menfaatlerinden uzak tutarak cezalandırmakta, doğru sözlü olanı ise, hem dünya, hem de âhiret maslahatlarını düzeltebilmesine yardımcı olarak mükâfatlandırmaktadır. Nitekim kişinin dünya ve âhiret maslahatlarının düzelmesi doğruluk sebebiyle olurken, dünya ve âhiret maslahatlarının bozulması ve zarar uğraması da, yalan sebebiyle olmaktadır.<br />Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:<br />"Ey îmân edenler! Allah'tan korkun ve (her işlerinde) doğru olanlarla beraber olun."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a><br />Allah Teâlâ yine şöyle buyurmuştur:<br />"Allah buyurdu ki: Bu, doğru söyleyenlerin doğruluklarının fayda verdiği gündür. Onlara, altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır. Allah, onlardan râzı olmuş, onlar da O'ndan râzı/hoşnut olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş, budur."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a><br />Allah Teâlâ yine şöyle buyurmuştur:<br />"Onların vazifesi itaat etmek ve güzel söz söylemektir.Bunun için iş ciddileşince, (îmân ve amelde) Allah'a sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu."<a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a><br />Allah Teâlâ yine şöyle buyurmuştur:<br />"Bedevilerden özür bahane edenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah'a ve Rasûlüne yalan söyleyenler de oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara (dünyada öldürülmek, âhirette de cehennem ateşiyle) acıklı bir azap isabet edecektir." <a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a><br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Buhârî, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizî farklı lafızlarla rivâyet etmişlerdir.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> İmam Mâlik; "Muvattâ; hadis no: 1814. Dâru'n-Nefâis baskısı.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Tevbe Sûresi: 119.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Mâide Sûresi: 119.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Muhammed Sûresi: 21.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Tevbe Sûresi: 90.<div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-5078034185466972160?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-79290183897198657812009-05-06T05:08:00.000-07:002009-05-06T05:50:19.776-07:00Forumda Sorulan Bazı Soruların CevabıSelamun aleykum<br />Forum sayfasında cevap yazmam anlayamadığım sebeplerden dolayı engelleniyor, bu sebeple "Allahın indirdiği ile hükmetmeyenler ve Elbani" başlığıyla yapılan nakle buradan cevap yazıyorum. bu arada forumda cevap bekleyen bazı kardeşlere cevap yazabildim bazılarını da forum kabul etmedi, sebebini henüz bilmiyorum. en kısa zamanda inşallah sorunu gidermeye çalışacağım.<br /><div align="justify">Ebu Basir et-Tartusi'nin, Elbani'nin akide usulünü bozuklukla nitelemesi haklı değildir. Elbani rahimehullah Allah rasulünün hadislerini bir çok kimseden daha iyi bilen, akidesini sahih hadislerle delillendiren bir alimdir. Malesef Türkiye'de bir çok insan Elbani'yi, tekfirci akımların naklettiği kadardan ibaret ifadelerden tanıyor. Elbani'nin avukatı değilim lakin, akidesi hakkında yapılan suçlamaları dikkate almadan önce, Elbani'nin kendi eserlerinden tanınmasını isterim. Elbani'nin Tekfir Fitnesi adlı risalesini terceme etmiş bulunmaktayım. web sayfamdan bu esere ulaşılabilir. ayrıca Ey İnsanlar yayınevi tarafından neşredilmiştir. Elbani'nin akidesini anlamak için bu eser elbette yeterli değildir ancak; tercih edilen şey isimler değil, deliller olmalı, buna dikkat etmelidir. </div><div align="justify">Yeri gelmişken idareciler ve oy kullanma ile alakalı olarak sözlerimi anlayamayanların fikir değiştirdiğimi zannetmelerine de bir cevap vermek istiyorum. Oy kullanmak, idarecilerin durumu gibi konularda görüşüm hiç değişmedi. ancak kimisi beni murcieliğe, kimisi de haricilere meyilli olmaya nisbet etti. her iki sapıklıktan da beriyim. Allaha sığınırım. bu konuda delillerimi şöyle açıklayabilirim: </div><div align="justify">1- <strong>Demokrasinin küfür olduğunda müslümanlar ittifak etmiştir</strong>. zira naslar bu konuda açıktır. aynı şekilde Allahın hükümlerini iptal edip yerine beşeri nizamnameler koyanların küfrü hakkında da ihtilaf yoktur. demokrasiyi benimseyen, demokrasiyle de amel etmenin caiz olduğuna inananın kafir olduğunda müslümanların bir ihtilafı yoktur. Allahın indirdiği ile hükmetmeyen parlementolara girmeye başta Elbani ve Şeyh Muqbil gibi son devrin mücedditleri de şiddetle karşı çıkmışlardır. ülkemizdeki parlementoda ise giriş için Allahtan başkası adına ve laiklik gibi batıl dinleri muhafazaya dair yemin etmek şart koşulmaktadır. ayrıca yemin, edenin değil, yemin ettirenin niyetine göredir. bu sebeple buradaki küfrü kimse görmezden gelemez, türkiyede selef menhecine davet yapan hocalarımız da görmezden gelmemiş, bu hususa dikkat çekmişlerdir elhamdulillah. </div><div align="justify">-<strong>Oy kullanmaya gelince</strong>, demokrasi dinini reddeden bir insanın, umduğu bazı maslahatlar sebebiyle oy kullanmasına karşı çıkılmayacağını, mücerret oy kulanmaya küfür denemeyeceğini söyledim. zira seçim yapmak islamda da meşrudur. sahabeler de seçim yapmıştır. bununla beraber demokrasi sistemlerinde oy kullanmaya da her halukarda karşı olduğumun altını çizdim. evet, yaşadığımız ülkenin mevcut şartlarında din düşmanı olan demokrat(!)lara karşı din düşmanı olmayanlarının galip gelmesinden memnun olurum. ama bu memnunluğu ifade için kendimi oy kullanmak zorunda da görmüyorum. oy kullanılmasını caiz gören hocalarımız ise, oy kullanmamanın da bir oy anlamına geldiğini söylüyorlar. nasıl ki oy kullanmaya yüklenen bazı anlamlardan dolayı oy kullanmanın küfür olduğuna yorumlanmasına karşı çıkıyorsam, bu şekilde yüklenen anlamı da kabul etmiyorum. zira aşağıda Ebu Musa ra. hadisini nakledeceğim. oy kullanmaya karşı çıktığımı duyan bir çok kimse bunu memnuniyetle karşıladı fakat delilimi sormadı! bu bir yanlıştır! bu ya hoşa giden cevap almayı amaçlamaktan ya da taklitten kaynaklanır, her ikisi de hatadır. oy kullanmaya karşı çıkmamın delili: Ebu Musa radıyallahu anh'ın rivayet ettiği şu hadistir; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "<strong>Vallahi biz görevi talip olana ya da buna karşı aşırı istekli olana vermeyiz</strong>" (Buhari ahkam 7/3, müslim imaret 14, ebu davud 2930) evet, yöneticilik görevini talep eden bir islam halifesi adayı için böyle olduğu gibi, bu yönetim talebinde hırslı olan herkese karşı da olması gereken tavrımız budur, hadis umumidir. </div><div align="justify"><strong>2- Zulmeden (müslüman) yöneticilere islami biat dahi, onların yaptıklarından mesul olmayı gerektirmez:</strong> Vail b. Hucr radıyallahu anh şöyle rivayet etmiştir: "Bir adamın Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme şunu sorduğunu duydum: "Başımıza hakkımızı vermeyip, haklarını bizden isteyen emirler geçerlerse nasıl davranalım?" şöyle buyurdu: "Onları dinleyin, itaat edin! onların işledikleri kendi üzerlerine, sizin işledikleriniz sizin üzerinize vazifedir." (Müslim imaret 49 tirmizi 2189) evet bu hadiste, beşeri hükümlerle yöneten değil, müslümanların emiri olan idarecilerden bahsediliyor, lakin dikkat çekmek istediğim husus şu ki, bu emirlere biat eden müslümanlar, onlar zulmetse de (yani Allahın indirdiğinden başkasıyla hükmetse de) biat ettiler diye onun yaptıklarından mesul olmazlar. bu anlamdaki hadisler, oy kullanmaya demokrasiyi kabullenme anlamını yükleyenlerin hata ettiğini göstermektedir. bu emirlere itaat hususuna gelince, İbn Ömer radıyallahu anhuma şöyle rivayet etmiştir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Müslüman kişinin, hoşuna gitse de gitmese de dinleyip itaat etmesi gerekir. ancak (Allaha isyan) emredildiği zaman ne dinlenir, ne de itaat edilir." (Buhari ahkam 4, cihad 108, müslim imaret 38 ebu davud 2626 tirmizi 1707 nesai 7/160)</div><div align="justify"><strong>3- Küfr işleyen yöneticilere itaat yoktur</strong>: İbn Mesud radıyallahu anh'den merfuan: "Benden sonra başınıza bir takım adamlar geçecektir. sünneti söndürüp bidatlerle amel edeceklerdir. namazı da vaktinde kılmayacaklardır." dedim ki: "Ey Allahın rasulü! ben onlara yetişirsem ne yapayım?" buyurdu ki: "Ey Ümmü Abd'in oğlu! ne yapacağını bana mı soruyorsun? Allaha asi gelene itaat edilmez" (ibn Mace 2865 Elbani sahiha 2/139 Elbani Sahihu ve Daifu İbn Mace'de sahih olduğunu söylemiştir.)Bu hadiste namazı vaktinde kılmamaları o yöneticilerin küfür işlediklerine delalet etmektedir. zira kastedilen cem etmeleri değildir. zira namazı cem etmek sünnette meşrudur. bu hadiste kastedilen ise vaktinin dışında kılmaktır. namazı normal vaktiyle birlikte meşru cem vaktinden de erteleyen veya hiç kılmayan yöneticiler müslümanların itaat etmesi gereken emirler olamaz. Ebu Zerr radıyallahu anhden gelen diğer bir hadiste, namazları vaktinde kılmakla birlikte, bu şekilde erteleyen yöneticilerin de arkasında namaz kılmak emrediliyordu. buradan anlaşılıyor ki, onlara itaat edilmeyecek lakin onlara karşı huruc etmek, ayaklanmak da zararı faydasından çok olan bir iştir. işe yöneticilerin ıslahından değil, toplumun ıslahından başlamaya işaret vardır. günümüzde dillere dolanan: "Kafiri tekfir etmeyen de kafirdir" sözünü bu yöneticileri tekfir etmeyenlere kullanananlar haricilik yapmış olurlar! zira Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem nelerin iman, nelerin küfür olduğunu açıkça bildirmeden gitmemiştir. durumu bu olan yöneticilerin geleceğinden bahsettiği bir yerde onları tekfir etmemenin kişiyi küfre sokacağını bildirmemiştir. kendisi de bu yöneticilerin kafir olduğunu açıkça söylememiş, batıl heveslere kapı aralamamış, lakin onlara itaatin gerekmediğini beyan etmiştir.</div><div align="justify"><strong>4- Namaz kıldığı halde laneti hak eden yöneticiler olacak</strong>: Avf b. Malik radıyallahu anh rivayet ediyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Liderlerinizin iyileri, sizlerin kendilerini, onların da sizleri sevmekte olanlarınız, onların size dua etmekte, sizin de onlara dua etmekte olduklarınızdır. liderlerinizin kötüleri de o kimselerdir ki, siz onlardan nefret edersiniz, onlar da sizden nefret ederler. siz onlara lanet edersiniz, onlar da size lanet ederler" dedik ki: "Onlara karşı savaşmayalım mı?" şöyle buyurdu: "İçinizde namaz kıldıkları müddetçe hayır! aranızda namaz kıldıkları müddetçe hayır! ancak kişinin başına geçen idareciyi günah işlerken görürse ona iştirak etmesin ve onu hoş karşılamasın. buna rağmen, ona itaatten elini çekmesin" (Müslim imaret 65-66)bu hadiste namaz kıldıkları halde laneti hak edecek yöneticiler geleceğine işaret vardır. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem onlara lanet edilmesine karşı çıkmamıştır. laneti hak eden yöneticiler namaz kılıyor dahi olsalar, onlara lanet edenlere harici damgası vurmak, sünneti bilmemektir! nitekim Ümmü Seleme radıyallahu anhanın rivayet ettiği şu hadiste de buna benzer yöneticiler geldiğinde onlardan buğzetmek gerektiği belirtilmiştir: "Başınıza bir takım idareciler geçecek, siz onları tanıyıp itirazda bulunacaksınız. onların yaptıklarından hoşlanmayan beraat eder, onların yaptıklarına itirazda bulunan kurtulur. lakin hoşnut olup tabi olan... dediler ki: "Peki onlarla savaşmayalım mı?" şöyle buyurdu: "Aranızda namaz kıldıkları müddetçe hayır" yani kalpten kerih görüp kabul etmezse demektir bu." (Müslim imaret 63, ebu davud 4760 tirmizi 2266)</div><div align="justify">Yine İbn Abbas radıyallahu anhuma şöyle rivayet etmiştir: "Öyle idarecileriniz olacak ki onlar Allah katında mecusilerden daha şerlidirler" (Taberani Mucemu's-Sagir 2/196 no: 1018 isnadı sahihtir.)</div><div align="justify"><strong>5- Haricilerin metodunun yanlışlığı</strong>: Ebu Hureyre radıyallahu anh merfuan rivayet ediyor: "Kim taatten çıkıp cemaatten ayrılırsa cahiliye ölümü ile ölmüş olur. kim körü körüne çekilmiş bir sancak altında savaşır, asabiyet (ırkçılık) için öfkelenir, asabiyete çağırır ya da asabiyete yardım ederse ve öldürülürse, bu ölüm de cahiliye ölümüdür. kim de ümmetime karşı çıkıp iyisini kötüsünü seçmeden kılıç sallarsa, mümin olanlarına hürmet etmeyip, anlaşmalı kişiye verdiği sözünde de durmazsa ne o bendendir, ne de ben ondanım" (Müslim imaret 54, nesai 7/123 ibn mace 3948)bu hadiste, islam dışındaki her kör bayrak için savaşmak sakındırıldığı gibi, toplumu toptan tekfir etmek, kafir muamelesi yapmak da şiddetle reddedilmektedir.</div><div align="justify">Allah en iyi bilendir. Allahtan bizleri hakkı hak olarak tanıyıp ona ittiba ile rızılandırmasını, batılı da batıl bilip ondan uzaklaşmakla rızıklandırmasını dilerim. </div><div align="justify"><strong>Haricilerin Bir Saptırmasının Reddi:</strong></div><div align="justify">İbn Abbas radıyallahu anhuma Maide 44. ayeti hakkında: "Küfrün altında küfür" demiştir. Bu sözü beşeri nizamnameler koyanlar yani teşride bulunanları aklamak için delil getirmiyoruz, lakin hüküm koymayla, mevcut hükümle amel etmenin arasını ayırt ettikten sonra delil getirmek için ispat ediyoruz. çünkü, ilk hariciler maide 44. ayetini, günahları işlemenin dinden çıkardığını iddia etmelerine delil getirmişlerdi. </div><div align="justify">Bazıları bunun en sağlam isnadının sadece Hişam b. Huceyr el-Mekki yoluyla geldiğini zannediyorlar. Bunun sebebi Ebu Katade el-Filistini adlı harici önderinin saptırmalarıdır. Bu zata hüsnü zan eden kardeşlerimiz yanılgıya düşmektedir. bu konudaki tahkikimden bir bölümünü nakledeyim:</div><div align="justify">حَدَّثَنَا الْحَسَنُ بْنُ أَبِي الرَّبِيعِ، ثنا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، ثنا مَعْمَرٌ، عَنِ ابْنِ طَاوُسٍ، عَنْ أَبِيهِ، قَالَ: سُئِلَ ابْنُ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: " وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ " ، قال:"هِيَ كَبِيرَةٌ"</div><div align="justify">İbn Ebi Hatim Tefsirinde (4/484 no: 6468); el-Hasen b. er-Rabî’ – Abdurrazzak – Ma’mer – İbn Tavus – babası isnadıyla rivayet ediyor: “İbn Abbas’a “Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse onlar kafirlerdir” (Maide 44) ayeti soruldu. Dedi ki: “O kebiredir (büyük günah kastedilmiştir)”Ravileri güvenilirdir. isnadı sahihtir.</div><div align="justify">حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ يَزِيدَ الْمُقْرِئُ، ثنا سُفْيَانُ، عَنْ هِشَامِ بْنِ جُحَيْرٍ، عَنْ طَاوُسٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، فِي قَوْلِهِ: " وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ " ، قال:"لَيْسَ هُوَ بِالْكُفْرِ الَّذِي يَذْهَبُونَ إِلَيْهِ".</div><div align="justify">İbn Ebi Hatim Tefsirinde (4/485 no: 6467): Muhammed b. Abdillah b. Yezid el-Mukri – Sufyan – Hişam b. Huceyr – Tavus – İbn Abbas isnadıyla;İbn Abbas radıyallahu anhuma “Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse onlar kafirlerdir” (Maide 44) ayeti hakkında dedi ki: “İddia ettikleri küfür kastedilmemiştir.” </div><div align="justify">isnadında Hişam b. Huceyr el-Mekki hakkında olumlu ve olumsuz sözler vardır. cerh ve tadil konusunda ihtilaf bulunan raviler hakkında son söz için İbn Hacer'in Takrib'i, ve Hafız Zehebi'nin Kaşif'ine bakılır. Hafız İbn Hacer Takrib'de: "Saduktur, yanılmaları vardır" demiştir. Zehebi Kaşif'te: sika (güvenilir) demiştir. ayrıca zehebi onun ismini, güvenilir oldukları halde eleştirilen ravilere dair Men Tukellime Fih adlı kitabında zikretmiştir. Hişam Buhari ve Muslim ricalinden olup, hakkında yapılan cerh mücmel olduğundan bu konuda muhaddisler, tevsik edilen bir ravinin mücmel cerhine itibar etmezler. Ebu Katade gibi bu ilmin inceliklerinden habersiz olanların iddialarına itibar edilmez. bu isnad hasendir. diğer rivayet yollarıyla sahih ligayrihidir. vallahu alem</div><div align="justify">من طرق عن سفيان الثوري عن معمر عن ابن طاوس عن أبيه قال: قال رجل لابن عباس في هذه الآيات (ومن لم يحكم بما أنزل الله) فمن فعل هذا فقد كفر؟ قال ابن عباس: إذا فعل ذلك فهو به كُفْرٌ، وليس كمن كفر بالله، واليوم الآخر، وبكذا، وكذا.</div><div align="justify">İbn Nasr Tazimu kadri's-Salat (2/571-572) Taberi Tefsirinde (6/256) Tahavi Müşkilu'l-Asar (2/318) Sufyan es-Sevri Tefsir (1/101): Sufyan es-Sevri - Ma'mer - İbn Tavus - babası (Tavus el-Yemani) tarikiyle rivayet ediyor: bir adam İbn Abbas radıyallahu anhuma'ya "Kim Allahın indirdiği ile hükmetmezse..) ayetlerini söyledi ve: "Kim böyle yaparsa kafir mi olur?" diye sordu. İbn Abbas dedi ki: "Bunu yaparsa küfretmiş olur lakin Allahı, ahiret gününü, şunu ve şunu inkar eden kafir gibi değil!"Bu isnad sahihtir. Süfyan es-Sevri'den gelen bu rivayette son cümlenin tamamı İbn Abbas'a isnad edilmektedir. Başka tarikinde Tavus'un da bu açıklamayı yapmış olmasında bir işkal yoktur. O İbn abbas radıyallahu anhuma'dan işittiğini söylemiştir.</div><div align="justify">Görüldüğü gibi rivayetin İbn Abbasa nisbeti sahihtir. Allah en iyi bilendir.</div><div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-7929018389719865781?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-15919219902418084592009-05-03T14:51:00.000-07:002009-05-03T14:53:24.814-07:00Keyfiyyetu'l-Yedeyn Fi'l-Ka'deti Beyne's-SecdeteynNamazda iki secde arasındaki oturuşta ellerin durumuna dair yeni çalışma (indirmek için linke tıklayın)<br /><br /><a href="http://www.4shared.com/file/103215284/79304c38/el-kaade_beynessecdeteyn.html">http://www.4shared.com/file/103215284/79304c38/el-kaade_beynessecdeteyn.html</a><div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-1591921990241808459?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-58902349645335219162009-04-28T05:04:00.000-07:002009-04-28T05:08:02.058-07:00Gizli Tekfir Suçlaması Üzerine Açık MektupGizli Tekfir Suçlaması Üzerine Açık Mektup<br />Bismillahirrahmanirrahim<br />Şüphesiz hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûlüdür.<br />"Ey iman edenler! Allah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak müslümanlar olarak ölünüz." (Al-i İmran; 3/103)<br />"Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir." (en-Nisâ; 4/1),<br />"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur." (el-Ahzâb; 33/70-71)<br />Bundan sonra, Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bid’attir ve her bid’at sapıklıktır. Her sapıklık ta ateştedir.<br />Bir seneden fazla zamandır haklı ya da haksız olarak şahsiyetime yapılan saldırıları sineme çektikten sonra, akidem hakkında yapılan bir zan üzerine bu yazıyı yazmak zorunda kaldım. Şahsımı savunmak tebliğimin alanına girmez, kendimi temize çekmem ya da muhatabımı karalamam da zannî sözlerden ileri gitmez. Bunun net hesabı – şayet dünyada meselemizi halledemezsek - ancak ahirette ortaya dökülecektir. Akidem hakkındaki bir zan, internet üzerinde alenen yayınlanmış olmasaydı ben de bu yazıyı alenen açıklamak istemezdim. Aynı safta olduğumuza inandığım kardeşimi karalamak, kınamak, rencide etmek niyetinde de değilim. <br />Akideme gelince, bu hususta her zaman net ve açığım. Bu konuda kimseden korkum ya da çekinmem söz konusu değildir, olamaz. Yanlıştan münezzeh olduğumu iddia edecek kadar ahmak da değilim. Hata ettiğim bir husus varsa, delillerle açıklanması halinde bunları telafi etmeye de açığım, böyle olmak zorundayım.<br />Bu yazının muhatabının zannettiği gibi kendisine bir düşmanlığım olsaydı bunu sadece zannetmez, açık bir şekilde görürdü. Ne düşmanlığımı gizlerim ne dostluğumu. Doğaldır ki, bazılarını tabiaten kolayca seversiniz, bazılarını da İslam kardeşliği hakkı olarak sevmek zorundasınızdır. Batıl dinlerin mensuplarına buğz etmeyi, İslam dininin mensuplarına ise imanlarından dolayı sevgi beslemeyi, varsa bidatlerinden dolayı da buğzetmeyi şiar olarak edindim. Bu şiara aykırı hareket ettiğimi gören bir kardeşimin beni desteklemesini ya da bu hatama sevinmesini değil, yanlışımdan dönmemi sağlayacak şekilde – hoşuma gitse de gitmese de - bana nasihat etmesini isterim.<br />Şu çok iyi bilinmeli ki, söz taşıyan kimse en başında adil şahit olma vasfını kaybetmiştir. Bu sebeple taşınan sözlerle zanda bulunma hatasından Müslümanların bir an önce vazgeçmesinin, söz sahibini kendi ifadeleriyle değerlendirmek gerektiği, içinde gerçekten nifak gizlese bile, zahir olana itibar etmek gerektiği esasını tekrar hatırlatmak isterim. Muhatabım hakkında bana – doğru bile olsa - olumsuz söz taşımayı düşünenleri şimdiden Allah’tan korkmaya çağırıyorum! İlle yalan söylemeden edemeyen bazılarına da; iki müslümanın arasını açmak için değil, hadiste meşru kılındığı gibi; iki müslümanın arasını ıslah etmek için bunu kullanmalarını tavsiye ediyorum.<br />Lakin benim hakkımda gizli tekfir suçlamasından – kendimi değil, akidemi savunma adına - teberri etmek zorundayım.<br />Tekfir konusunda akidem şu ki; - kendisini İslam dışındaki bir dine nispet eden müstesna - tekfirin manileri kalkmadan, şartları yerine gelmeden diğer ifadeyle; küfrü sabit olandan başkasının tekfir edilemeyeceği inancındayım. Tekfir edilmesi vacip olanları tekfir etme hususunda da bunu gizlemem. Hatta bu hususta haddi aşan, haksız tekfir belasına bulaşanlara karşı elimden geldiği kadar reddiye vermeye çalıştığım da malumdur. Bunun yanında aynı şekilde mürcie akidesine de savaş açıyorum. Harici akidesini reddettiğime şahit olanın beni mürcielikle suçlaması, mürcie akidesini reddettiğimde de birilerinin haricilikle suçlaması adalet değildir. Bilakis bu haddi aşanların göstereceği türden bir tepkidir. elbette tıpkı sizin gibi ben de hata ederim, ben de daha iyi bilenin yahut yanlışıma vakıf olanın düzeltmesine muhtacım.<br />Harici de olsa, mürcie de olsa, sufi de olsa, mutezile de olsa velhasıl İslam’ın hangi fırkasından olurlarsa olsunlar, muhataplarıma ilmim oranında hakkın ulaştırılmasını istemem, onlara bidatlerinden dolayı sevgi gösterdiğimden değil, İslam adını taşıdıklarından dolayı eda etmem gereken bir hak olmasındandır. Sahabenin yolunu izlemek istiyor ve haricileri de tekfir etmiyorum, lakin haricilerden bazılarının okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklarına dair verilen haberlere de aynen iman ediyorum. Tekfirde aşırılığa düşenlerin de bu yanlıştan kurtulmalarını arzu ettiğimden, hatalarını görmelerinde yardımcı olmak istiyorum. Tekfircilerle muhatap olmam, onları onayladığım anlamına yorulmamalıdır! Davet sürecinde her fırkadan insanla muhatap olmak, tebliği ulaştırmaya çalışmak yadırganacak bir durum olmasa gerek.<br />Hakkımda yapılan gizli tekfir suçlamasına sebep olan; “bidat ehli arkasında namaz” başlıklı yazıma gelince, bu yazıda selefin tavırlarından nakilde bulundum, her şey ortadadır. Gizli tekfir zannının nasıl çıkarıldığını anlamış değilim. Eğer gerçekten hata ettiğim bir noktayı teşhis etmişseniz, Allah için bunu delilleri ile belirtin ve ben de hatamı düzelteyim. Aksi halde, kardeşinin hata etmesine sevinen, kusurunu bulup ifşa etmek isteyen biri olduğunuzu düşünürüm!<br />Hakkımda taşınan sözlerden ve bazı hazımsızların yaptığı iftiralardan dolayı şahsımdan nefret ediyor olabilirsiniz, aramıza engel olunamayan hislerle bazı soğuklukların girdiği doğrudur, lakin Allah bu konudaki yanlışları ortaya çıkaracaktır diye sabretmeye çalışıyorum. Ama bu soğukluğu akide boyutuna taşımayacağınızı ümit ediyorum. Seçkin ashabın şu tavrının bizlere örnek olmasını isterim; Birbirleri ile aralarında problem olan iki sahabeden birine, diğeri aleyhinde bir söz söylendiği zaman onlar: “Sus, bizim meselemiz dinimize varmadı” diyordu.<br />Evet, bizim de meselemiz bana göre dinimizle ilgili değil, kişisel olarak yapılan karşılıklı hatalar sebebiyledir. Eğer size göre dinlerimiz ayrılmışsa herkesten önce bunu ben bilmeliyim! Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, eğer böyle bir durum olur da muhataba hüccet ikamesi yapılmazsa, işte en büyük yanlış bu olur. Buna ne kendim için ne de sizin için razı olmam.<br />Allah, insanları doğru düşünmekten ve insaftan alıkoyan, hak ile batılı birbirinden ayırmada zorlayan kaoslara götüren ve yakin yerine zanları üstün kılan fitnelerden beni de, sizi de ve bütün Müslümanları da kurtarsın. Amin.<br />Subhanekallahumme ve bi hamdik. Ve eşhedu en la ilahe illa ente vahdek. Ve estağfiruke ve etubu ileyk.<br /><br />Kardeşiniz Ebu Muaz.<div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-5890234964533521916?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-86123248459193378822009-04-19T04:03:00.002-07:002009-04-19T04:04:32.241-07:00Müziğin HükmüMÜZİĞİN HÜKMÜ<br /><br />Müzik ve müzik aletleri, kötülüğün elçisi, fesadın kapısı, halkların uyuşturucusu ve toplumların oyalayıcısıdır.<br />Bu hastalık uzun süre nesilleri ve milletleri uyuşturdu. Uygarlığını ve başarılarını elinden aldı, eğlence duygusunu artırdı. Ve nefisler, yiyeceği ve içeceği sevdiğinden daha çok onu sevdi. Öyle ki insanlar onunla sevildi ve onunla buğzedildi.<br />Tarih; şarkı ve müziğe dalan her milletin mutlaka zayıflığa, çözülmeye ve ahlaki bozuluma uğradığına şahittir. Romen ve Fars milletlerinde görüldüğü gibi... Bugün de, batı toplumlarını ölümcül hastalıklarının içinde görüyoruz. Bu, şarkı ve müzik dinlemenin nefislerde sürekli tembelliğe yol açması ve şehvetleri artırması nedeniyledir. Yükümlülükler ağır gelir, eğlenme arzusu güçlenir. Dünya hayatı ve onun lezzetleri nefiste yücelir. Ahiret ve onun için çalışmak unutulur. Bu ümmetin çoğunluğu da kendinden önceki ümmetlerin yollarına uydu. İnsanlardan bir çoğu evinde, arabasında, bürosunda ve işyerinde müzikten ayrılamaz oldu.<br />Oysa, Allah’ın koyduğu sınırlar içerisinde duranlar için, Allah’a ve Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’e tam dostluklarını ilan edenler ve yönetimlerini Allah’a ve Rasulü’ne teslim edenler için; İslam’ın getirdiğine ters düşünce adet ve geleneklerini, arzu ve eğilimlerini terk edenler için, (Mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> vasfına sahip mü’minler için müziğin haramlığı ve İslam ruhu ile ters düştüğü yolundaki şer’i deliller oldukça yoğun bir şekilde gelmiştir. Yukarıdaki vasıflara sahip olanlar için, Allah ve Rasulü’nün, insanlardan bir çoğunun yanında ma’ruf/iyilik haline gelen bu münker/kötülük hakkındaki hükmünü sunuyoruz:<br />Allah Teâlâ şöyle buyurur: (İnsanlardan öylesi var ki, herhangi bir ilmi delile dayanmadan Allah yolundan saptırmak ve sonra da onunla alay etmek için boş lafı satın alır. İşte onlara rüsvay edici bir azap vardır.) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Sahabiler “lehve’l- hadis”i (boş lafı)”müzik” olarak tefsir etmiştir. İbni Ebi Şeybe, İbni Cerir Hâkim ve başkalarının rivayetlerinde İbni Mes’ud radıyallahu anh’dan sahih olarak şu varid olmuştur. Ebi’s-Suhbai’l Bekri rahimehullah’dan Abdullah b. Mes’ud’a (İnsanlardan öylesi var ki, herhangi bir ilmi delile dayanmadan Allah yolundan saptırmak için boş lafı satın alır.) ayetinden sorulurken işittiği ve Abdullah’ın “Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki müziktir” dediği, bunu üç kez tekrarladığı rivayet edilmiştir.<a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a><br />İbni Abbas radıyallahu anhuma’dan “O, müzik ve müzik dinlemektir” dediği, başka bir rivayette de “O, müzik ve benzerleridir” dediği, sahih olarak nakledilmiştir.<a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a><br />Tâbiinden bir grup; Mücahid, İkrime, Hasen el- Basri, Said b. Cubeyr, Katade, Nehai ve başkaları; “lehve’l hadis”i müzik olarak tefsir etmiştir.<a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a><br />İmam Ahmed ve diğerlerinin Abdullah b. Amr b. el- As ve Abdullah b. Abbas’dan (Radıyallahu anhum) tahric ettiği sahih hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Şüphesiz ki Rabbim azze ve celle bana içkiyi, kumarı, “kevbe”yi ve “gıttin”i haram kıldı.<a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a><br />“Kevbe” hakkında Hattabi şöyle der: Davul olarak açıklanır ve ayrıca onun tavla olduğu söylenir. Manası içerisine tüm telli çalgılar, ud; müzik ve eğlenceden bunun gibileri girer.<br />“Gıttin”in ise tahtalı tanbur olduğu söylenir. Hadis ravilerinden biri olan Yezid b. Harun onu “el-berabit” olarak açıklamıştır. Ve el-berabit hakkında İbnu’l Esir “Uda benzer bir eğlence aletidir” demiştir.<br />Sahih-i Müslim’de Ebu Hureyre’den Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle dediği rivayet edilir: “Zil (çıngırak), şeytanın çalgı aletlerindendir.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a><br />Buhari Sahihi’nde , Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle dediğini rivayet eder: “Bir zaman gelecek ki; ümmetimden zina etmeyi, ipekli elbise giymeyi, içki içmeyi ve çalgı aletleri dinlemeyi helal sayan bir grup ortaya çıkacak. Bir grup da dağların eteklerine yerleşecek, onlara ait koyun sürüsü ile çoban sabahları yanlarına gelecek. Bunlara bir fakir bir ihtiyacı için gelecek ve bunlar fakire: Haydi (bugün git) yarıngel! diyecekler. Bunun üzerine Allah geceleyin dağı üzerlerine indirerek bir kısmını helak eder, diğerlerini de kıyamete kadar maymun ve domuzlara çevirir.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a><br />“El- hır” tenasül uzvudur ve kinayeli olarak zina kastedilmiştir. Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in müziğin haramlığını; zina etmek, ipekli giymek ve içki içmek gibi haramlığı mütevatir olmuş amellerle nasıl birlikte zikrettiğine dikkat et!..<br />Ayrıca,rivayet yollarının bir araya getirilmesi suretiyle hasen kabul edilen bir hadis var ki bu hadis bir çok sahabiden rivayet edilmiştir: Bunlardan bazıları: Ebu Hureyre, Aişe, İmran b. Husayn, Ebu Malik, Ebu Said El- Hudri, Ali b. Ebi Talib, Ebu Umame... Abdurrahman b. Sabit’den mürsel olarak rivayet edilir.<br />Bu rivayetlerden Ebu Hureyre hadisini Said b. Mansur ve İbni Ebi’d- Dünya ve başkaları tahric etmiştir. Ebu Hureyre der ki: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Âhir zamanda bu ümmetten bir grup insan maymun ve domuzlara çevrilir” Dediler ki: Ey Allah’ın Rasulü! Onlar, Allah’dan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şehadet etmezler mi? Rasulullah şöyle buyurdu: “Ederler; oruç tutarlar, namaz kılarlar, haccederler” Dediler ki: Onların durumları nasıldır? Rasulullah şöyle buyurdu: “Müzik aletleri, defler ve şarkıcı kadınlar edinirler. İçkileri ve eğlenceleri üzere gecelerler. Ve, maymun ve domuzlara çevrilmiş olarak sabaha çıkarlar.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> İbni Ebi’d- Dünya ve başkaları İbni Mes’ud’dan şöyle dediğini rivayet eder: “Müzik, suyun ekini bitirdiği gibi kalpte nifak bitirir.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a><br />Said b. Mansur, Beyhaki yoluyla İbni Abbas radıyallahu anhuma’nın şöyle dediğini rivayet eder: “Def haramdır, çalgı aletleri haramdır, kevbe haramdır, mizmar haramdır.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a><br />Mezhep imamları müziğin ve müzik aletlerinin haramlığı konusunda ittifak etmiştir. İmam Malik, Medine ehlinin müziğe izin vermesi hakkında sorulunca şöyle der: “Onu bizde ancak fasıklar yapar.”<br />İmam Ebu Hanife’nin mezhebi ise müziğin haramlığı konusunda mezheplerin en şiddetlisidir. Hanefiler; mizmar, def ve çubuklarla vurularak çeşitli sesler elde edilen çalgı aletleri gibi her türlü müzik aletini dinlemenin haram olduğunu belirtirler. Bunun fasıklığı gerektiren kötü bir amel olduğunu, böyle yapanın şahitliğinin kabul edilmeyerek reddedileceğini söylerler.<br />İmam Şafii ise şöyle demiştir: “Bağdat’ta zındıkların icat ettiği ve cehri zikir olarak isimlendirdikleri bir şeye rastladım. Onunla insanları Kur’an’dan alıkoyuyorlar.”<br />İbnul- Kayyım der ki: Şafii’nin cehri zikir hakkındaki kavli bu şekilde ve değerlendirmesi onun Kur’an’dan alıkoyduğu yönündedir. Bu olay; insanı dünyadan soğutan bir şiiri, bir kişinin teğanni ile söylemesi ve hazır bulunanlardan bazılarının değneklerle minder ve yastıklara vurmasıdır...”<br />İbnu’s-Salah şöyle der: Bilinsin ki def, kamıştan ya da tahtadan yapılan üflemeli çalgılar ve teğanni bir araya gelince bunun dinlenmesi mezhep imamları ve müslümanların diğer alimlerine göre haramdır.<br />İmam Ahmed ise şöyle demiştir: “Müzik kalpte nifak bitirir.” Ayrıca , tanbur ve diğerleri gibi eğlence aletlerinin kırılması, müzikten kazanç elde etmenin ve müzik karşılığında alınan malların haramlığı yolunda görüş bildirmiştir.<a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a><br />Şarkı, kadınlar için şu şartlarla caizdir:<br />1. Sözlerinin fuhşiyat ve pis sözler olmaması.<br />2. Müzik aletleri değil sadece def çalınması. Çünkü diğer müzik aletleri ile çalınması haramdır.<br />3. Düğün veya bayram gününde olması.<br />4.Bunu, erkekler olmaksızın kadınların yapması. Erkeklerin bunu dinlemesi caiz değildir.<br />Bunun delili Nesai’nin , Tayâlusi’nin, İbni Ebi Şeybe’nin , Hâkim’in ve başkalarının Amir b. Sa’d el- Beceli’den rivayet ettikleri hadisdir: Demiştir ki: Ebu Mes’ud, Garza b. Ka’b ve Sabit b. Zeyd’in yanlarına girdim. Cariyeler deflerini çalıyorlar ve şarkı söylüyorlardı. Dedim ki: Sizler, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı olduğunuz halde bunu onaylıyor musunuz? Dedi ki: Bunun için bize düğünde izin verilmiştir.<a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a><br />Buhari ve Müslim’de Aişe radıyallahu anha’dan şu rivayet edildi: “Ebu Bekr radıyallahu anh bir Kurban Bayramı veya Ramazan Bayramı günü Aişe radıyallahu anha’nın yanına girdi. Aişe radıyallahu anha’nın yanında Nebi sallallahu aleyhi ve sellem vardı. Ve Ensar’ın cariyelerinden iki cariye vardı. Cariyeler, Ensar’ın Buas günü söyledikleri sözlerle şarkı söylüyorlardı. Aişe radıyallahu anha: ‘Onlar şarkıcı değillerdi’ der. Ebu Bekr radıyallahu anh: Şeytanın çalgı aletleri Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in evinde mi?!. deyince Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Ey Ebu Bekr! Şüphesiz her kavim için bir bayram vardır, bu da bizim bayramımız”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a><br />Bu küçük cariyeler bayram günü savaş ve kıtal marşları söylüyorlardı.<br />Şu iki ayetin önünde durup düşünelim ve anlamaya çalışalım. Allah Teâlâ buyurur ki:<br />(Ancak dinleyenler daveti kabul eder. Ölülere gelince, Allah onları diriltecek, sonra da O’na döndürülecekler) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a> Ve şöyle buyurur: (Eğer sana cevap veremezlerse bil ki onlar, sırf heveslerine uymaktadırlar. Allah’dan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir! Elbette Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez.) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a><br />İmam Ahmed’in Müsned’inde, Ebu Davud’un Sünen’inde ve başkalarının da İbni Ömer radıyallahu anhuma’dan rivayet ettikleri sahih hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Kim bir batılda bilerek ısrar ederse onu terkedinceye kadar Allah’ın gazabına uğrar”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a><br />Allah’ın salâtı, selamı ve bereketi, nebisi Muhammed’in üzerine, ailesi ve tüm ashabının üzerine olsun. Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah’adır. Ve kurtuluş müttakilerindir.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> 8 / el-Enfal / 2<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> 31 / Lokman / 6<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Taberi Tefsiri’ne (10/202)bak.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Taberi Tefsiri’ne (10/203)bak.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Taberi Tefsiri’ne (10/202-204) bak.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> El- Feth’ur- Rabbani (17/132)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Müslim (2114) ; Ebu Davud (2556)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Buhari; bkz. Feth’ul-Bari (10/5)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Zemmu’l- Melahi (sf:35)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Zemmu’l-Melahi (sf:38)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Zemmu’l-Melahi (sf:58)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> İmamların müzik hakkındaki sözleri için İbnu’l Kayyım’ın “İgasetu’llehfan” isimle eserine (1/347-351) bak.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Nesai (2/93) ve Tayâlusi (221)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Buhari; bkz. Feth’ul-Bari (2/371) , Müslim (892)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> 6 / el-En’am / 36<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> 28 / el-Kasas / 50<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Ahmed; Müsned (2/70), Ebu Davud (3597)<div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-8612324845919337882?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-26384674946589630242009-04-19T04:03:00.001-07:002009-04-19T04:03:55.167-07:00Güzel AhlakGÜZEL AHLAK<br /><br />Güzel ahlak; amellerin en yücelerinden, Allah’a ve Rasulü’ne en sevimlilerindendir.<br />Sa’d b. Ebi Vakkas’dan rivayet olunan sahih hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Şüphesiz ki Allah, ahlakın yücesini sever ve aşağılığından hoşlanmaz”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Bilir misin, güzel ahlak nedir? Hadis alimi ve zühd sahibi İmam Abdullah b. Mübarek onu bize şöyle tanımlamıştır: “O(güzel ahlak); güler yüzlü olmak, iyilikte bulunmak başkalarına eziyet vermemektir.”<br />Bizler, bu zamanda bir ahlak buhranından geçmekteyiz. Bir çok insanın kaybettiği ve bir kısım insanda bulunur hale gelen şer’i ahlak, sanki gereksiz birşey olmuş!<br />Ahlak; İslam’da , mevkilerin en yücesinde ve derecelerin en yükseğinde yer alır. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Ben, ancak güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Bir rivayette de şöyle buyurur: “Ben, ancak yüce ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” Sanki, peygamber olarak gönderilmesindeki rolü bununla sınırlandırır ve bu şekilde özetler.<br />Güzel ahlak üzerine önemli şeyler bina edilmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir:<br />1- İyiliğin (hayrın) güzel ahlak ile sınırlandırılması. Nevas b. Sem’an’dan şu rivayet edilmiştir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e hayırdan ve şerden sordum; şöyle buyurdu: “İyilik (hayır) güzel ahlaktır. Şer ise, vicdanını rahatsız edip de insanların bilmesini istemediğin şeydir.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a><br />2- Şüphesiz ki güzel ahlak ameller arasında en çok cennete girmeye sebep olanıdır. Ebu Hureyre hadisinde olduğu gibi... Ebu Hureyre şöyle der: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e insanların cennete girmesine en çok sebep olan şeyden soruldu. O, şöyle buyurdu: “Allah’dan hakkıyla korkmak ve güzel ahlak” İnsanların cehenneme girmesine en çok sebep olan şeyden soruldu ve şöyle buyurdu: “Ağız ve ferc (cinsiyet uzvu)”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a><br />3- Güzel ahlak, müslümanın Kıyamet günü hasenat terazisinde bulacağı en ağır şeylerdendir. Ebu’d Derda radıyallahu anh’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Kıyamet günü mü’minin mizanında (terazisinde) hiç bir şey güzel ahlaktan daha ağır değildir. Şüphesiz ki Allah, kaba ve ağzı bozuk kişiye buğzeder.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a><br />4- Güzel ahlakla ahlaklanan kişi için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem cennetin en yükseğinde bir köşk garanti etmiştir: Ebu Ûmame’den şöyle dediği rivayet edilir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Ben , haklı olsa bile cidali (tartışmayı) terkeden için cennetin kenarında bir eve kefilim. Şaka dahi olsa yalanı terkeden için cennetin ortasında bir eve kefilim ve ahlakı güzel olan kimse için cennetin en yükseğinde bir eve kefilim.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a><br />5- Güzel ahlak sahibi oruç tutup gece ibadeti yapanın derecesine ulaşır. Aişe radıyallahu anha’dan şöyle dediği rivayet edilir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu duydum: “Şüphesiz ki mü’min ahlakının güzelliği ile oruç tutup gece ibadeti yapanın derecesine ulaşır.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a><br />6- Kıyamet günü, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in meclisine en yakın olan insanlar faziletli güzel ahlak sahipleridir. Cabir radıyallahu anh’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellim’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kıyamet gününde bana en sevgili ve meclis bakımından en yakın olanınız, ahlakça en güzel olanlarınızdır. Ve Kıyamet gününde bana en sevimsiz ve benden en uzak olanınız; sersarlar (hezeyancılar ve boş yere saçmalayanlar), boşboğazlar ve ‘mütefeyhik’lerdir” Sahabiler dediler ki: Ya Rasulallah ! Hezeyancıları ve boşboğazları bildik; bu ‘mütefeyhik’ler de kim?.. Rasulullah “Mütekebbirler (büyüklük, ululuk taslayanlar)dır” buyurdu.<a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a><br />7- Güzel ahlak ile ümmetin en hayırlıları, kerem ve fazilet sahipleri vasıflanır. Müttefekun aleyh (Buhari ve Müslim’in rivayet ettikleri) bir hadiste Abdullah b. Amr b. El-Âs’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Sizin en hayırlı olanlarınız ahlak bakımından en güzel olanlarınızdır.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a><br />Bir müslümanın, değerini, fazilet ve makamını öğrendikten sonra güzel ahlaktan yüz çevireceğini tasavvur edebilir misin?<br />Müslüman kimse; yüce makamları dilediği halde, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yakınında bulunmaya istekli ve peygamberlik ahlakına sahip olmak için hırslı olduğu halde nasıl güzel ahlaktan yüz çevirir?!. Buhari ve Müslim’in rivayet ettikleri bir hadiste Enes radıyallahu anh’dan şu rivayet edilir: ”Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem insanların ahlakça en güzeli idi.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a><br />Muttefekuh aleyh olan bir başka hadiste Abdullah b. Amr b. El-Âs’dan şöyle dediği rivayet edilir: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem taşkınlık yapan ve taşkınlığa taşkınlıkla karşılık veren biri değildi.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a><br />Güzel ahlak bu öğrendiğin fazileti ve kıymeti ile birlikte sonuçta sahibine döner. Yapılan amelin karşılığı kendi türündendir.<br />Merhametle davranma ile Erhamu’r Râhımin’in (merhametlilerin en merhametlisi olan Allah Teâlâ’nın) rahmetine ulaşılır. Sahih hadiste Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Yerde olanlara merhamet et ki semâda olan (Allah ) sana merhamet etsin”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> Ve yine Taberani hasen (güzel) bir isnadla şunu rivayet eder: “Şüphesiz Allah merhametli kullarına merhamet eder.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a><br />Abdullah b. Amr’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Merhametli olanlara Rahman Tebarake ve Teâlâ merhamet eder. Yerde olanlara merhamet edin ki semâda olan (Allah) da size merhamet etsin.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a><br />Yapılan amelin karşılığı kendi türündendir. Merhamet etmeyene merhamet edilmez. Buhari ve Müslim, Cerir b. Abdullah’dan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a><br />Eğer Allah’ın rahmetine arzu duyuyorsan kendine ve başkasına karşı merhametli ol! Yaptığın iyilikle kendini öne çıkarma! Cahile ilminle, düşük seviyeliye makamınla, fakire malınla, büyüğe ve küçüğe şefkat ve rahmetinle, günahkarlara davetinle, hayvanlara, yumuşak davranman ve öfkelenmemen ile merhamet et! İnsanların, Allah’ın rahmetine en yakın olanı O’nun yaratıklarına en merhametli olanıdır...<a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a><br />Müslümanlara nasihat etme ve onlara yardım etme konusunu da ihmal etme. Buhari ve Müslim’de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu sabittir: “Kim, kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir” Uygun bir karşılık olarak... Müslüman kardeşinin bir ihtiyacında onunla birlikte olur ve ona yardım edersen El- Aliyy’ul Kadîr olan Rabb Tebarake ve Teâlâ senin bir ihtiyacını giderir ve onda sana yardımcı olur. Mükafaat, yapılan amelin cinsindendir.<br />Ayrıca, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Kim, dünyada müslüman kardeşinin kusurunu gizlerse Allah da, Kıyamet günü onun kusurunu gizler.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a><br />Ve Müslim’de şu hadis rivayet edilir: “Kim , bir müminin dünya sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderirse Allah da ondan Kıyamet gününün sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderir. Kim bir zorluğu kolaylaştırırsa Allah da dünya ve ahirette ona kolaylık sağlar. Kim bir müslümanın kusurunu örterse Allah da onun dünya ve ahirette kusurlarını örter. Kul, kardeşine yardımcı olduğu müddetçe Allah ona yardım eder.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn18" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a><br />Bazı müslümanların haline bakan kimse acayip şeyler görür. Doğru sözün yerine yalanı görür. Merhametin yerine şiddeti görür. Vefakarlığın yerine hıyaneti görür. Sinirlerine hakim olmanın ve insanları affetmenin yerine öfkeyi görür. İyiliğin yerine eziyeti görür.<br />Cömertliğin yerine cimriliği, ikram yerine aç gözlülüğü, tevazu yerine kibirliliği, adaletin yerine zulmü görür.<br />Ve kendi kendine sorar: Bunlar mı müslümanlar? İffet nerede? Güvenilirlik nerede? Hayâ nerede? Zayıflara merhamet nerede? Yoksullara şefkat nerede? Nerede sevgi? Mü’minlere karşı nezaket nerede?!!<br />Bu şekilde çirkin davranışlarla davranan kimselerle karşılaşabilirsin. Belki, sana çirkin sözler söyleyenlerle karşılaşacaksın. Bunlara karşı yapman gereken ne? Kötülüğe, kötülükle karşılık vermek ve doğruca onlardan intikam almak mı? Böyle yaparsak onlardan hiçbir farkımız olmaz. Onlara, kötü ahlakın yayılmasında ortaklık etmiş oluruz.<br />Şüphesiz, onlara karşı yapmamız gereken, Allah Teâlâ’nın gösterdiği yola tâbi olmaktır. Affetmek ve aldırış etmemek, kötülüğe güzellikle karşılık vermektir. Allah Teâlâ buyurur ki: (O takva sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn19" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a> Ve mü’minlerin sıfatı hakkında şöyle buyurur: (Kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte onlar var ya, dünya yurdunun (güzel) sonu sadece onlarındır.)<a title="" style="mso-footnote-id: ftn20" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a> Yine şöyle buyurur: (İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn21" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a><br />Müslim, Ebû Hureyre’den Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Sadaka, hiç bir malı eksiltmez. Allah, affeden bir kulun ancak izzetini (şerefini) artırır. Her kim Allah için alçak gönüllülük yaparsa Allah mutlaka onun derecesini yükseltir.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn22" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a><br />Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’de bizim için bir örneklik yok mu? Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem mahlukatın en izzetlisi, en faziletlisi ve en değerlisi değil mi? Buna rağmen, hiç bir zaman kendi nefsi için öc almadı. Aişe radıyallahu anha der ki: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah’a karşı hürmetsizlik hali olması müstesna hiç bir zaman kendi nefsi için öç almadı. Allah Teâlâ için öc alırdı” Hadis, Muttefekun aleyh’tir. (Buhari ve Müslim’in rivayetidir.)<a title="" style="mso-footnote-id: ftn23" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a><br />Yine Müslim’de şöyle dediği rivayet edilir: “Hiç bir şey O’ndan asla eziyet ve zarar görmemiştir ki, kendi arkadaşından intikam almış olsun!”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn24" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a><br />Enes b. Malik radıyallahu anh’dan şöyle dediği rivayet edilir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’le beraber yürüyordum. Üzerinde sert yakalı Necran yapımı bir hırka vardı. Bedevinin biri O’na yetişti ve üzerindeki elbiseden şiddetli bir şekilde çekti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in omuzunun ön tarafına baktım; üzerindeki elbisenin yakası çekmenin şiddetiyle iz bırakmıştı. Bedevi dedi ki: Ya Muhammed! Yanında bulunan Allah’ın malından bir miktar bana verilmesini emret! Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ona baktı ve güldü. Sonra ona bir miktar mal verilmesini emretti.” Hadis, Muttefekun aleyh’tir.<a title="" style="mso-footnote-id: ftn25" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a><br />Buna göre, bizim halimiz ne olacak?! Bir müslümandan bize ulaşan en ufak bir eziyete öfkeleniriz. Bir kardeşimizde gördüğümüz küçük bir hataya tepki gösteririz. Sanki, düşman karşısında savaşta imişiz gibi davranırız. Allah Teâlâ (Müminler ancak kardeştirler.) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn26" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a> buyurmuyor mu? Sevgili peygamberimiz, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem çokça şöyle söylemiyor muydu: “ Mü’minlerin, birbirlerini sevmede, birbirlerine şefkat gösterme ve birbirlerine merhamet etmedeki benzeri vücut misalidir. O vücuttan bir uzuv hastalanınca vücudun diğer azâları birbirlerini hasta uzvun elemine uykusuzlukla ve hâraretle ortak olmaya çağırırlar.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn27" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a>Kendi nefislerimize dönüp, iyilik ve ihsanda bulunmak üzere gayret edelim. Ve nefislerimizi bu konuda hesaba çekelim ki, rabbimiz bizleri doğru yola eriştirsin Allah Teâlâ şöyle buyurur: (Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn28" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a><br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Hâkim rivayet eder. Bkz. Sahihu’l Cami’ (885)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Sahih hadis. Bkz. Buhari; El Edeb’ul Mufred. Hâkim ve Beyhaki Ebu Hureyre’den rivayet eder.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Müslim (sf. 2553)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Ahmed; Müsned (2/2991), Tirmizi(2005. hadis), İbni Mace (4236. hadis)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Ahmed; Müsned (6/442, 446, 448), Tirmizi (2003. hadis), Ebu Davud (4799. hadis)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Ebu Davud (4800. hadis)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Ebu Davud (4798. hadis), İbni Hibban (1927. hadis)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Tirmizi (2019. hadis)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Buhari; bkz. Feth’ul-Bâri (8/507), Müslim (sf. 2583)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Buhari; bkz. Feth’ul-Bâri (10/480), Müslim (sf. 2150)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Buhari; bkz.Feth’ul Bâri (10/378 ) Müslim (2321. hadis)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Taberâni ve Hâkim rivayet eder. Bkz. Sahihu’l Câmi’ (909)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Sahihu’l Câmi’ (2377)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Ebu Dâvud (4941. hadis), Tirmizi (1924) . Bkz. Sahihu’l Cami’ (3516)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Buhari; bkz.Feth’ul Bâri (10/397), Müslim (sf 2586)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> El- Cezâu min cinsi’l Amel (2/116)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Buhari; bkz.Feth’ul Bâri (5/70), Müslim (sf. 2580)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn18" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Sahih-i Müslim (sf. 2699)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn19" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> 3 / Âl-i İmran / 134<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn20" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> 13 / er-Ra’d / :22<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn21" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> 41 / Fussilet / 34<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn22" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> Sahihi Müslim (sf. 2588)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn23" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Buhari (6126. hadis) Müslim (2327. hadis)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn24" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> Müslim (2328. hadis)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn25" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> Buhari; bkz. Feth’ul-Bari (10/234) Müslim (sf. 1057)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn26" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> 49 / el-Hucurat / 10<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn27" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> Buhari; bkz. Feth’ul-Bari (10/367), Müslim(sf.2586)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn28" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> 29 / el-Ankebut / 69<div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-2638467494658963024?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-45828538814979896432009-04-19T04:02:00.000-07:002009-04-19T04:03:02.222-07:00Sihir Büyük GünahtırSİHİR YAPMAK BÜYÜK GÜNAHTIR<br /><br />İmanın zayıflığı ve ilim azlığı sebebiyle müslümanlar arasında onların temiz yaşantılarını bulandıran, dinlerini ve dünyalarını pis işlerle ifsad edenler çoğaldı. Müslümanlar uzun süre bu pis işlerle savaştı. İzzetli ve kuvvetli oldukları günlerde bu işleri yapanları öldürdüler. Sihir ve sihirbazlık bu çirkin işlerdendir. Sihir büyük günahlar arasında sayılır. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem onu şirkle bir arada zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: “Yedi büyük günahtan sakının: Allah’a şirk koşmak ve sihir..”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a><br />Bunun da ötesinde, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem her sihirbazdan berî olduğunu, onların bu ümmetten olmadığını haber verdi. Imran bin Husayn radıyallahu anh’dan şöyle dediği rivayet edilir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Uğur yapan ve uğur yaptıran, kahinlik yapan ve kehanet yaptıran, sihir yapan ve sihir yaptıran bizden değildir” Bezzar rivayet etmiştir ve hadis hasendir.<a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a><br />Sihirbazın ve kahinin söylediğini doğrulamak küfre götürür. Allah bizi ve seni bundan korusun. İbni Mes’ud radıyallahu anh şöyle der: “Kim arrafa,<a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> sihirbaza ya da kahine gider ve onun söylediğini tasdik ederse Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ineni inkar etmiştir.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a><br />Sihirbazın cezası, - İmam Ahmed’in Becale bin Ubde’den yaptığı rivayette olduğu gibi- kılıçla boynunun vurulmasıdır. Der ki: “Ömer b. El- Hattab, her sihirbaz erkeği ve sihirbaz kadını öldürmemizi emrettiğini bize yazdı.” (Becale) dedi ki: “Biz de bunun üzerine üç sihirbaz öldürdük.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a><br />Cündüb b. Abdullah- radıyallahu anh-dan; dedi ki: “Sihirbazın cezası kılıçla boynunun vurulmasıdır.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a><br />Sihirbazlara, kahinlere, arraflara gitmek gibi Allah’a isyan olan bir işle O’ndan şifa istenilmez. Şifa veren ancak Allah’dır. Ve, Allah bu ümmetten her hangi bir kişinin şifasını ona haram kıldığı şeylerde yaratmamıştır. Es- Sadık El-Masduk olan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in haber verdiği gibi sihirin tedavisi aşağıdaki şekilde olur:<br />1) Sihirde kullanılan eşyaların (şayet sihir yapılan kişi onu bulabilirse) yakılması, gömülmesi ve yok edilmesi. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı gibi.<a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a><br />2)İlaçların en faydalısı, Allah Teâlâ’nın kelamı ve şerefli Nebi’nin duaları ile rukye yapmaktır. Fatiha Suresi’ni, Âyet’el Kûrsi’yi, “Guleuzu bi rabbil -felak” ve “Gul euzü birabbinnâs”ı okumak bu türdendir.<br />Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’den rukye hakkında varid olan, Hasan ve Hüseyin’i Allah’a sığındırdığı zaman söylediği dua da rukyedir:<br />“Sizleri her şeytandan ve zehirli hayvandan ve her kötü nazarlı gözden Allah’ın noksansız kelimelerine sığındırırım.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a><br />Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in şu sözleri de rukyedendir:<br />“Allah’ın ismiyle okuyup üflüyorum. Allah, sana eza veren her derdin şifasını versin.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a><br />“Kerim Arş’ın Rabbi olan Yüce Allah’dan sana şifa vermesini dilerim”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a><br />“İnsanların Rabbi; zorluğu gider, şifa ver. Sen şifa verensin. Senin şifandan başka hastalığı giderecek şifa yoktur.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a><br />3) Allah Teâlâ’nın izniyle, tüm afetlerden koruyucu en büyük etkenlerden biri de Kur’an ayetlerinden ve sahih nebevi hadislerden oluşan sabah ve akşam zikirlerine devam etmektir.<a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a><br />4) Sihirden ve benzeri şeylerden korunmada en büyük metodlardan biri, Allah’a ibadete ve taata sıkı sarılmaktır. Şüphesiz, insanlardan bir çoğu bunu ihmal ediyor ve gevşek davranıyor. Allah’ın koyduğu haramları çiğniyor. Sonra kendisine bir hastalık isabet edince rabbini hatırlıyor. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem İbni Abbas’a tavsiyesinde şöyle demişti: “Rahatta Allah’ı hatırla ki şiddette seni gözetsin” Sıhhatli ve kuvvetli halinde Allah’a yakın olana zayıf ve hasta halinde de Allah yakın olur.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Buhari (5/94) ve Müslim (89) Ebu Hureyre’den rivayet eder.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Zevâidu’l Bezzar. (sf.169)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Arraf: Malı kaybolanların malının yerini bildiren kişi (çeviren)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Mûnziri, Et- Tergib’de (4/53) “isnadı ceyyid “ der. Heysemi şöyle der: Bezzar rivayet etti ve ricali Hûbeyra b. Meryem hariç sahihin ricalidir. O da sikadır. Mecmeu’z Zevaid (5/118)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Ahmed ; Müsned(1/190)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Mâlik; Muvatta (2/871) , Tirmizi (1460)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Buhari, Kitabu’t- Tıb (10/221) , Müslim (2189)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Buhari (6/292), Tirmizi (2061), ibnu Mâce (3525) , Ahmed; Müsned (1/236)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Müslim (2186)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Ebu Davud (3106) , Tirmizi (2084)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Buhari (10/176) , Müslim (2191)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Ezkâr kitaplarına müracaat et. Bu kitaplardan: El Kelim’ut’ Tayyib ya da Sahihu’l Kelim’it Tayyib [ Bu konuda başvurulabilecek bir başka eser de Said el-Kahtani’nin Hısnu’l Müslim isimli dua kitabıdır. (çeviren) ]<div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-4582853881497989643?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-31908414810611693202009-04-19T04:01:00.002-07:002009-04-19T04:02:05.839-07:00Namaz ve Cemaatle Namazın ÖnemiNAMAZ VE CEMAATLE NAMAZIN ÖNEMİ<br /><br />Kelime-i Şehadet’ten sonra İslam erkanının en yücesi namazdır. Namaz, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in ölümü esnasında “namaz namaz” diyerek yapılmasını istediği son vasiyetidir.<a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Bazı müslümanlar, ya hükmünü bilmedikleri için ya da önemsemediklerinden ve tembelliklerinden dolayı namazı hafife alırlar. Bu sebeple, bazıları vaktinin dışına geciktirir, bazıları da namazın edasında gevşek davranır. Bu, o kişi için büyük bir tehlike ifade eder. Çünkü namaz; İslam’ın direği, İslam ile küfrün arasını ayırıcıdır. Alimler; namazı terkedenin, Allah Teâlâ’nın buyurduğu üzere, küfre düştüğünü zikretmiştir.<a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn2" name="_ftnref2">·</a> Allah azze ve celle şöyle buyurur: (Tevbe eder, namaz kılar ve zekat verirlerse artık onlar dinde kardeşlerinizdir.) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn3" name="_ftnref3">[2]</a> Âyet, namazı terkedenin bizim kardeşimiz olmadığına delâlet ediyor.<br />Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Şüphesiz ki kişi ile şirk ve küfür arasındaki engel namazdır.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn4" name="_ftnref4">[3]</a><br />Beride b. el- Husayb radıyallahu anh’dan şöyle dediği rivayet edilir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: “Bizimle onların (kafirlerin) arkasındaki ahd namazdır. Kim, onu terkederse kafir olmuştur.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn5" name="_ftnref5">[4]</a><br />Abdullah b. Şagig dedi ki: “Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı namazın dışında, hiç bir amelin terkini küfür görmezdi.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn6" name="_ftnref6">[5]</a><br />Namazın terki şu kötü sonuçları doğurur:<br />1- Çocukları ve eşi üzerinden velilik hakkı düşer.<br />2- Akrabalarından miras alamaz ve mirası alınmaz.<br />3- Allah Teâlâ’nın (Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn7" name="_ftnref7">[6]</a> kavli gereğince Mekke’ye girişi haramdır.<br />4- Kestiği hayvandan yemek caiz değildir.<br />5- Ölünce namazı kılınmaz ve onun için mağfiret dilenmez.<br />6- Eşi- müslüman ve namaz kılıyor ise-ondan boş düşer.<br />7-Müslümanların mezarlıklarına gömülmez.<br />Namazı vaktinde ve cemaatle eda etmen vaciptir. Hastalık ve korkudan kaynaklanan özrün dışında (farz) namazları evinde kılman caiz değildir. Allah Teâlâ buyurur ki: (Rukû edenlerle beraber rukû edin.) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn8" name="_ftnref8">[7]</a><br />Allah Teâlâ cemaat namazını savaş halinde ve düşman karşısında bile vacip kılmıştır. Ve eğer biri, onu terketmek için mâzur kabul edilseydi düşmana karşı saf tutanlar tek başlarına namaz kılmaları için mâzur kabul edilirdi. Lakin, Allahu Teala onlara dahi cemaat namazını vacip kıldı.<br />Allah Subhânehû ve Teâlâ şöyle buyurur: (Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle beraber namaza dursunlar, silahlarını (yanlarına)alsınlar, böylece (namazı kılıp) secde ettiklerinde (diğerleri)arkanızda olsunlar. Sonra henüz namazını kılmamış olan (bu) diğer grup gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyat tedbirlerini ve silahlarını alsınlar) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn9" name="_ftnref9">[8]</a> Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre’den şöyle dediğini rivayet ederler: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “İstedim ki namazın kılınmasını emredeyim. Sonra bir kişiye (imam olarak) insanlara namaz kıldırmasını emredeyim. Daha sonra, yanlarında bir deste odun bulunan kişilerle (cemaatle) namaza gelmeyen bir topluluğa gideyim. Ve evlerini onlarla birlikte yakayım.” <a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn10" name="_ftnref10">[9]</a><br />Müslim, Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh’ın şöyle dediğini rivayet eder: “Gördüm ki bizim aramızda sadece nifağı bilinen münafık ya da hasta olan (cemaatle)namazdan geri kalır. Eğer hasta iki kişi arasında yürüyebiliyorsa namaza gelirdi.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn11" name="_ftnref11">[10]</a><br /> Ve yine Müslim’de , Abdullah b. Mes’ud’dan şöyle dediği rivayet edilir: “Yarın Allah’a müslüman olarak kavuşmak kimi sevindirirse bu namazları nerede nidâ edilirse kılsın. Muhakkak ki Allah; nebinize, hidayete giden yolları şeriat kıldı. Ve bu namazlar da hidayet yollarındandır. Şayet siz, şu evinde kalanın namaz kıldığı gibi evinizde namaz kılıyorsanız nebinizin sünnetini terkettiniz. Ve şayet, nebinizin yolunu terketmişseniz doğru yoldan ayrıldınız. Bir kişi, abdest alır ve abdest almada itina gösterirse, sonra da bu mescidlerden bir mescide yönelirse Allah onun attığı her adımda bir sevap yazar. Her adımla bir derece yükseltir ve ondan bir günah siler. Gördüm ki, bizim aramızda sadece nifağı bilinen münafık (cemaatle) namazdan geri kalır. Kişi, safta durması için iki kişi arasında getirilirdi.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn12" name="_ftnref12">[11]</a><br />Sahih-i Müslim’de Ebu Hureyre radıyallahu anh’dan şöyle dediği rivayet edilir: Âmâ bir adam dedi ki: Ey Allah’ın Rasulü! Beni mescide götürecek bir yol gösterici yok. Evimde namaz kılmam için bana bir izin var mı?” Nebi sallallahu aleyhi ve sellem ona dedi ki “Namaz için ezanı işitiyor musun?” Dedi ki: “Evet” (Allah Rasulü) “icabet et!” buyurdu.<a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn13" name="_ftnref13">[12]</a> Bu hadisi iyi düşünmek gerekir.Senin bu işe önem vermen, çabuk davranman; çocuklarına, ailene, komşularına ve diğer müslüman kardeşlerine cemaatle namazı tavsiye etmen gerekir. Bunu Allah ve Rasulü’nün emrini yerine getirmek, Allah ve Rasulü’nün yasakladığı şeyden kaçınmak ve münafıklara benzemekten uzak durmak için yapmalısın. Allah, bizleri sevdiği ve razı olduğu işlerde başarılı kılsın. Hepimiz, nefislerimizin şerrinden ve kötü amellerimizden Allah’a sığınırız. O çok cömert ve kerem sahibidir.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Ahmed; Müsned (3/117), İbni Mâce (2697) ve Hâkim (3/57) Enes’den rivayet eder.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref2" name="_ftn2">·</a> Alimler, farziyyetini kabul ederek namazı terkeden kimse hakkında ihtilaf etmişlerdir. İmam Ebu Hanife, namaz kılıncaya kadar hapsedilip cezalandırılır derken; İmam Malik ve İmam Şafii, hadd uygulanarak öldürülür der. İmam Ahmed ise namazı terkedenin kafir olduğu ve mürted olarak öldürüleceği görüşündedir. [ Bkz. Bidayetu’l Muctehid / İbni Rüşd (1/226) Muhammed Subhi Hasen Hallâk tahkiki ] Yazar bu eserinde, İmam Ahmed’in görüşünü esas alarak konuya yaklaşmaktadır. (çeviren)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref3" name="_ftn3">[2]</a> 9 / et-Tevbe / 11<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref4" name="_ftn4">[3]</a> Müslim (88), Cabir b. Abdullah’dan rivayet eder.<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref5" name="_ftn5">[4]</a> Ahmed; Müsned (5/346), Tirmizi (2623) , İbni Mace (1079)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref6" name="_ftn6">[5]</a> Tirmizi (2624) , Hakim (1/7)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref7" name="_ftn7">[6]</a> 9 / et-Tevbe / 28<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref8" name="_ftn8">[7]</a> 2 / el-Bakara / 43<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref9" name="_ftn9">[8]</a> 4 / en-Nisa / 102<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref10" name="_ftn10">[9]</a> Buhari; bkz.Fethu’l Bari (2/148), Müslim (651)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref11" name="_ftn11">[10]</a> Müslim (654. hadis)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref12" name="_ftn12">[11]</a> Müslim (654. hadis)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref13" name="_ftn13">[12]</a> Müslim (653. hadis)<div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-3190841481061169320?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-59755207049908149252009-04-19T04:01:00.001-07:002009-04-19T04:01:22.803-07:00İslama Göre Dost ve DüşmanİSLAMİ AÇIDAN DOST VE DÜŞMAN<br /><br />Bugün ümmetin ihtimam göstermesi gereken konuların en önemlisi akide konusudur. Arka arkaya başına gelen olaylar karşısında, tüm milletlerin birbirlerini aleyhine teşvik ettiği bir durumda ve küfür milletlerinin hepsinden gelen apaçık, çığlık çığlığa bir düşmanlık önünde bu ümmetin akidesine özen göstererek tashihine, saf ve temiz olmasına dikkat etmesi gerekir. Doğru itikat ümmete diğer milletler karşısında üstünlük kazandırır. Zayıflamasını ve küfür milletleri içerisinde -planlandığı ve istenildiği gibi-eriyip gitmesini önler. Hedefini birleştirir. Husumetini, kendisini gözetleyen düşmanlarına yöneltir. Düşmanlarının planları ve niyetleri hakkında isabetli görüş kazandırır. Akide, bu ümmeti tüm ümmetlerden üstün kılarak onlardan ayırır.<br />Akidenin en önemli konularından biri de ümmetin varlığını koruyan, küfür milletleri içerisinde eriyip gitmesini önleyen, ona birlik ve bütünlük kazandıran velâ / dostluk ve berâ / düşmanlık konusudur. Düşmanlar, velâ ve berâ inancını müslümanların hayatından silmeye çalıştılar. Bu uğurda bütün vasıtaları kullandılar. Ama nerede?!. Allah Teâlâ her müslümana, yahudi ve hristiyanların yolundan hergün en azından onyedi kere Allah’a sığınmasını vacip kıldı. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Fatihatü’l Kitab’ı okumayanın namazı yoktur”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a><br />Müslüman toplumlardan bir çoğuna yapılan baskı ile bu akidenin ortadan kalkacağını zannediyor musun? Öyle ki onlar, gece ve gündüz (Bize doğru yolu göster. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil) ayetini okuyorlar. Yani gazaba uğrayanların yolundan başkasına... Onlar, hakkı bilen ve bildiği ile amel etmeyen yahudilerdir. Ve sapıtanlarınkine de değil... Onlar da sapıklıkla ve cahilce Allah’a ibadet eden hristiyanlardır. Her müslümanın elinde bulunan Aziz Kitab’ın ayetleri müslümanları herhangi bir kafirle dostluk anlaşması yapmanın ötesinde kafirlere meyletmekten, onlara güvenip itimat etmekten ya da onları tasdik etmekten sakındırıyor. Küfrünün rengi ve cinsi ne olursa olsun! Kur’an; ibadet tevhidini, muvalât / dostluk kurma ve muadât / düşman olma konularını tüm yönleriyle açıklamıştır. Sonuçta bu ümmet üstünlük kazanmış, bütün hal ve işlerinde tek bir vücudu temsil eder olmuştu. Kafire olan güven bitmiş; kafirin haberlerini, vaadlerini ve sözlerini doğrulamak geçmiş müslüman toplumda ortadan kalkmıştı. Velâ ve berâ inancının yok olması halinde ya da zayıflaması ve insanların onun hakkında bilgisiz kalması durumunda müslümanlar hep düşmanlarına meylettiler. Düşmanları da onları azabın en kötüsü ile karşıladı ve değerlerini ayaklar altına aldı. Buna ilim ehli; eğitim, öğretim ve uyarı yoluyla karşı koyar. Onların bu yönde ortaya koyduklarından bazıları şöyledir:<br />Birincisi: Müslüman, Allah’ın Kitabı’nda kafirin müslümanlar önünde iki işten vazgeçmeyeceğini okur: Ya ölümün en kötüsüyle müslümanı öldürmek ya da onu dininden döndürmek... (Çünkü onlar eğer size muttali olurlarsa, ya sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki o zaman ebediyyen iflah olmazsınız.)<a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a><br />İkincisi: Şuurlu müslüman; kafirlerin bizimle savaşa, bize hakâret etmeye ve eziyet vermeye devam ettiğini bilir. Silahlar, planlar ve oynanan oyun değişse bile... Onların arzu ve istekleri bitip tükenmez. Tâ ki bizi- güçleri yeterse- dinimizden döndürünceye kadar. Allah Teâlâ buyurur ki; (Onlar, eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner ve kafir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar)<a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a><br />Üçüncüsü: Yahudi ve hristiyanlar; her ne kadar onları kabullensen de, haklarından vazgeçerek onları memnun etmeye çalışsan da, zillete ve hakirliğe razı olsan da senden tâ ki onların ümmetine tabi olup dininden, akidenden ve kendi ümmetinden ayrılıncaya kadar razı olmayacaklar. Allah Teâlâ buyurur ki: (Sen onların dinine uyuncaya kadar ne yahudiler, ne de hristiyanlar senden razı olurlar.)<a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a><br />Dördüncüsü: Onlar bize dostluk ve şefkat gösterseler, haklarımızı yerine getirme konusunda istekli görünseler bile bu sadece dilleriyledir. Davranışları ve kalpleri ise bize karşı buğza ve düşmanlığa şartlanmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: (Onlar ağızlarıyla sizi razı ediyorlar, halbuki kalpleri (buna) karşı çıkıyor. Çünkü onların çoğu yoldan çıkmışlardır.) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a><br />Beşincisi: Onlar, bizi zarara sokmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Üzerimize felaketler ve musibetler indikçe bu onların sevincini, mutluluğunu ve neşesini doruğa çıkarmaktadır. Onların hallerini iyi araştıranlar bunun yayınlarından ve kendi ağızlarından çıktığını görür. İçlerinde sakladıkları (düşmanlık) ise daha büyüktür. Allah Teâlâ buyurur ki:(Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Fenalık etmek; yani bozgunculuk yapmak. Yani sizi ifsad etmekten geri durmazlar. Ve Allah Teâlâ şöyle buyurur: (Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır; başınıza bir musibet gelse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız, onların hilesi size hiç bir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a><br />Allah Teâlâ, onların birbirleri ile başbaşa kalınca kin ve öfke çeşitlerinin en şiddetlisini bize karşı kuşandıklarını haber verir: (Kendi başlarına kaldıklarında size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar.) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> Bilinir ki, insan öfkelendiği zaman parmağını ısırır. Lakin onlar, bize olan buğzlarının ve öfkelerinin şiddetinden tüm parmaklarını ısırıyorlar.<br />Altıncısı: Kafirleri dost edinme konusunda çocuklara ve akrabalara karşı yükümlülüğü mâzeret göstermek geçerli değildir ve kabul edilmez. (Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi besleyerek onları dost edinmeyin) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Sonra Allah, çocukları ve malları mâzeret olarak ileri sürenin kaygısını bildirerek şöyle buyurur: (Kıyamet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermezler. Çünkü Allah aranızı ayırır. Allah yaptıklarınızı görendir.) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a><br />Yedincisi: Kafirler; aralarında ihtilaf etseler de, aralarında anlaşmazlıklar ve çatışmalar gerçekleşse de bu ümmete karşı savaş ve düşmanlıkta toplanır ve birleşirler. Onlar, bu durumda tek bir ümmettir. Biri diğerine sahip çıkar. Mü’minler birbirlerine sahip çıkıp birleşmeyince de büyük karmaşalar ve fitneler ortaya çıkacaktır. (Kafirler de bir kısmı bir kısmının yardımcılarıdır. Eğer siz onu (Allah’ın emirlerini) yerine getirmezseniz yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesad olur.) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a><br />Sekizincisi: Huzeyfe- radıyallahu anh- dedi ki: Sizden biriniz, şu ayette bildirildiği gibi, farkında olmadan yahudi ve hristiyan olmaktan sakınsın. (Ey iman edenler! Yahudi ve hristiyanları dost edinmeyin Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu hidayete eriştirmez.) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a><br />Allah Subhanehu ve Teâlâ, kâfir oldukları zaman babaları ve kardeşleri dahi dost edinmeyi yasakladığı halde başkaları nasıl dost edinilebilir?!. Allah Teâlâ şöyle buyurur: (Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli (dost) edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> Ve Allah Teâlâ; oğul veya kardeş dahi olsa kafirleri sevmekten sakındırır. Buyurur ki: (Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir.) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a><br />Kafirlerle dostluğun, sevginin ve muhabbetin göstergesi bir kısım ilim ehlinin şu şekilde bildirdiği şeylerdir:<br />1) Ahlakta, giyinişte ve başka şeylerde onlara benzemek. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Kim bir kavme benzerse onlardandır.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a><br />2) Müslümanlara karşı kafirlerle yardımlaşmak ve onlarla birlikte hareket etmek. Bu, kişinin müslümanlığını bozan ve onun İslam’dan çıkmasına yol açan sebeplerdendir.<br />3) Kafirleri, müslümanların sırlarına vakıf olacakları makamlara idareci yapmak. Ve yine, onları sırdaş ve müsteşar edinmek.4) Bayramlarda ve özel günlerde onlara katılmak, yardım etmek veya onları kutlamak.<a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a><br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Müslim, Ubâde b. Es Sâmit’ten rivayet eder. (394)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> 18 / el-Kehf / 20<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> 2 / el-Bakara / 217<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> 2 / el-Bakara / 120<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> 2 / el-Bakara / 8<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> 3 / Âli Imran / 118<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> 3 / Âli Imran / 120<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> 3 / Âli Imran / 119<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> 60 / el-Mumtehıne / 1<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> 60 / el-Mumtehıne / 3<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> 8 / el-Enfâl / 73<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> 5 / el-Mâide / 51<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> 9 / et-Tevbe / 23<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> 58 / el-Mucadele / 22<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Ebû Dâvud (4031) , Ahmed; Müsned (2/50)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Bkz. El-Fevzan’ın, El-Velâ ve’l-Berâ isimli eseri<div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-5975520704990814925?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-65188314201781385242009-04-19T03:59:00.000-07:002009-04-19T04:00:39.303-07:00Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Ümmet Üzerinde HaklarıRASÛLULLAH SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM’İN ÜZERİMİZDEKİ HAKLARI<br /><br />Sevgili peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın kulu ve rasulüdür. Yarattıkları arasından seçtiği ve vahyinin eminidir. Allah, O’nu alemlere rahmet olarak gönderdi. Muttakiler (Allah’dan hakkıyla korkanlar) için imam, yaratıklarının tümüne şahid kıldı. O; risaleti tebliği etmiş, emaneti yerine getirmiştir. Ümmete doğruyu göstererek bizleri, gecesi gündüzü gibi aydınlık olan bir yol üzere bırakmıştır. Ondan, ancak helak olanlar sapar. Allah, O’nunla sapıklıktan kurtarıp hidayete erdirdi. O’nun zikrini yükseltti ve O’na gönül rahatlığı verdi, hatalarını bağışladı. Zilleti ve aşağılığı O’nun emrine karşı gelenler üzerine kıldı. Rabbimin salavâtı, selamı ve bereketi O’nun ailesinin, ashabının üzerine olsun. Ve O’nun davetine çağıran, bıraktığı sünnetine tâbi olan, O’nun yolu ve metodu üzere din gününe yürüyenlerin üzerine olsun.<br />Allah; Rasulü’ne itaati, muhabbeti, ta’zimi, O’na saygı duymayı ve hukukunu yerine getirmeyi kulları üzerine farz kıldı. O’nun üzerimizde büyük hakları vardır. İşte onlardan bazıları:<br />1- O’na çokça salât ve selam getirmek, Allah Teâlâ buyuruyor ki: (Allah ve melekleri, peygambere çok salât ederler. Ey mü’minler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selam verin.)<a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Ve, sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim bana bir salât getirirse Allah da ona on kez salâtta bulunur.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a><br />Rasulullah’a salât ve selam getirmenin en efdal şekli, O’nun sahabilerine öğrettiği şekildir. Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sahabilerine şöyle demelerini emrettiği varid oldu:<br />“Allah’ım! İbrahim ve ailesine salâtta bulunduğun gibi Muhammed’e ve ailesine de salâtta bulun. Şüphesiz ki sen, çokça hamd edilmeye ve övülmeye layıksın. Ve, İbrahim’i ve ailesini mübarek kıldığın gibi Muhammed’i ve ailesini de mübarek kıl. Şüphesiz ki sen, çokça hamd edilmeye ve övülmeye layıksın.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a><br />2- O’na sallallahu aleyhi ve sellem, sâdık bir muhabbetle sevgi duymak ve bu sevgiyi her türlü sevginin üzerinde tutmak... Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Sizden biriniz, ben kendisine oğlundan, babasından ve insanların tümünden daha sevgili olmadıkça iman etmiş sayılmaz.”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a><br />O’na tâbi olmak, ahlakıyla ahlaklanmak, O’nun sünnetini ve emrini herkesin rızasından üstün tutmak ve yasakladıklarının hepsinden kaçınmak O’na- sallallahu aleyhi ve sellem- olan sevginin gereğinden ve alametlerindendir.<br />3- Emrettiğine itaat, haber verdiğini tasdik etmek; yasakladığı ve menettiğinden kaçınmak. Allah Teâlâ buyurur ki: (Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan sakının...)<a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Ve , Subhânehû ve Teâlâ şöyle buyurur: (De ki: Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, Ğafûr ve Rahim’dir.)<a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Celle ve Alâ buyurur ki: (Andolsun ki, Rasulullah’da size, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için mükemmel bir örnek vardır.)<a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a><br />4- Anlaşmazlıkların çözümünde sünnetine başvurmak. Hükmüne razı olup itiraz etmemek... Allah Teâlâ buyurur ki: (Hayır; Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın onu tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.)<a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a><br />5- Allah Teâlâ’ya ancak şeriat kıldığı ve O’nunla-sallallahu aleyhi ve sellem- bizlere emrettiği şekilde ibadet etmek. Şahsi görüş ve fikirlerle, bid’atlarla, nefislerin rağbet ettiği şeylerle veya babalardan, dedelerden gördüklerimizle değil; Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği ve sahih rivayetlerle gelen ile... O, Rabbinden haber vericidir; risaleti tebliğ etmiş, emaneti yerine getirmiş ve ümmete doğruyu göstermiştir. O’nun gösterdiği ancak hayırdandır. Ve, sakındırdığı ancak şerdendir. Analarımızı ve babalarımızı O’na-sallallahu aleyhi ve sellem- feda ederiz. Allah, O’nunla nimetini tamamlamış ve dinini kemale erdirmiştir. O’nun şeriat kıldığından başka hayır yoktur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: (Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı beğendim.)<a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a><br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> 33 / el-Ahzab / 56<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Müslim (384)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Buhari; bkz.Feth’ul-Bari (8/409), Müslim(406)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Müttefekun aleyh (Buhari ve Müslim). Bkz.El-lû’lûu ve’l Mercân (911)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> 59 / el-Haşr / 7<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> 3 / Âl-i Imran / 31<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> 33 / el-Ahzab / 21<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> 4 / en-Nisâ / 65<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> 5 / el-Mâide / 3<div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-6518831420178138524?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-57072642494354713472009-04-19T03:58:00.000-07:002009-04-19T03:59:50.722-07:00Allah Şirki BağışlamazALLAH AZZE VE CELLE, KENDİSİNE ŞİRK KOŞULMASINI ASLA BAĞIŞLAMAZ<br /><br />Şeytan müslümanları saptırmaya ve kötülükleri onlara güzel göstermeye uğraşır. Allah Teâlâ onun hakkında şöyle buyurur:( (Şeytan) “Yemin ederim ki kullarından bir pay edineceğim” dedi) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Ve ondan şöyle bahseder:((İblis dedi ki: ) “Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolun üstüne oturacağım. Sonra elbette onlara önlerinden arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın” dedi )<a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Şeytan insanı adım adım fesada yürütür de o bunu hissetmez. Allah Teâlâ, şeytanın adımlarına uymayı yasaklayarak (Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, muhakkak ki o, edepsizliği ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah, işitir ve bilir )<a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> buyurur.<br />Şeytanın insanı içine düşürmeye uğraştığı en tehlikeli durum şirktir. Çünkü o, Allah Teâlâ’nın şirki asla affetmeyeceğini bilir. Allah Teâlâ buyurur ki : (Allah, kendisine ortak koşullanmasını asla bağışlamaz; Bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar.)<a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a><br /> Şeytan, şirkin gerçek şeklini emrederek yaklaşmaz. Şirke götürecek bazı amelleri süsleyerek getirir. Şirk, Nuh aleyhisselam’ın kavmi arasına şöyle girmeye başladı: Onların kavminde bazı salih insanlar vardı. Bunlar ölünce şeytan, onlara (Nuh aleyhisselam’ın kavmine) ölen salih insanların resimlerini yapmayı, bu resimleri gördükçe ilmi ve salih ameli hatırlasınlar ve bunun için gayret göstersinler bahanesiyle güzel gösterdi. Sonra onlardan sonraki nesil geldi. Şeytan onlara “Babalarınız bu resimleri elbette zorluk anında onlardan yardım istemek ve musibet anında onlara sığınmak için yaptılar” dedi. Ve onlar, Allah’dan başka (bu salih kullara ibadet edinceye kadar) şeytan bu oyuna devam etti.<br />İnsanlardan bir çoğu cehaletleri nedeniyle Allah Teâlâ’ya şirkte onları tehlikeli bir noktaya götüren büyük hatalara düşer. Bazılarının, “Ya Seyyidi Hüseyn”, “Ya Seyyideti Zeyneb” “Ya Bedevi” , “Ya efendim Falan; isteğime cevap ver, sana sığınırım. Senden yardım dilerim. Hastama şifa ver. Kaybımı bana döndür. Beni çocukla rızıklandır. Düşmanıma ya da bana zulmedene karşı yardım et..” demeleri gibi.<br />Kabre secde etmek, kabrin yanında kılınan namaza daha fazla değer vermek bu kabildendir. Kabre doğru kılınan namazı kıbleye karşı kılınan namazdan daha faziletli görür. Veya kabri tavaf etmeyi, Kâbe’yi tavaf etmekten daha üstün görür.<br />Bütün bunlar, bilindiği üzere Allah’ın dininde şirktir. Akıllı bir insan nasıl olur da ölü birine sığınır veya ondan yardım ister. Şayet onun, kendisi için birşey yapmaya gücü yetseydi ölmezdi. Bu veli ya da salih kişi; yere O’ndan daha hayırlısının ayak basmadığı, semânın O’ndan daha hayırlısını gölgelemediği Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’den daha mı hayırlı?! Allah Teâlâ, O’na ümmetine bildirmesini emrederek şöyle buyurmuştur: (De ki: Ben, Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeciyim) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Ve yine Allah Teâlâ şöyle buyurur: (De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim. De ki: Gerçekten (bana bir kötülük dilerse) Allah’a karşı beni kimse himaye edemez. O’ndan başka sığınacak kimse de bulamam) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a><br />Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem dahi kendisine fayda veya zarar veremediği halde, O’nu Allah Teâlâ’dan kurtaracak biri bulunmadığı halde; başka birinin fayda ve zarar vereceğine inanılır mı!? Allah, müslümanı böyle inançlardan sakındırsın!<br />Allah Teâlâ buyurur ki: (Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere ibadet ediyorlar ve ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır’ diyorlar.)<a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a><br /> Bu, müşriklerin putlar karşısında takındıkları tavırdır. Müslümanın, müşriklerin yaptığını tasdik etmesi, ölü olmalarına rağmen evliyadan ve salihlerden şefaat istemesi doğru olur mu?!...<br />Allah Teâlâ; velilere ve putlara , sadece kendilerini Allah’a yaklaştıran vasıtalar oldukları için ibadet ettiklerini öne süren müşrikler hakkında (O’nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler, ‘Onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’ derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir Allah şüphesiz, yalancı ve inkarcı kimseyi doğru yola iletmez.)<a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> buyurur. Allah Teâlâ’nın sözüne iman eden bir müslümanın Allah’ı bırakıp velilere ve salihlere dua etmesi ve bu yaptığına müşriklerin sözünden delil getirmesi uygun olur mu?!..<br />Allah Teâlâ, Allah’dan başka dua edilenlerin tümünün, acizliğini ve zayıflığını bildirerek buyuruyor ki: (Allah’ın dışında taptıklarınızın ne size yardıma güçleri yeter ne de kendilerine yardım edebilirler) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Allah Teâlâ; “Onlar size yardım etmeye güç yetiremezler, hatta kendi nefislerine bile yardım edemezler” dediği halde akıllı müslüman onların (velilerin ve ölmüş salihlerin) Allah’dan başka yardım ediciler olduğunu tasdik eder mi?!.. Kim böyle derse Allah’ı yalanlamıştır. Kim de Allah’ı yalanlarsa- namaz kılsa, oruç tutsa ve müslüman olduğu zannedilse bile- kafir olur.<br />Peygamberlerin ve ademoğlunun efendisi sallallahu aleyhi ve sellem; O ki, Kıyamet günü büyük buluşma yerinde şefaat hakkı kendisine verilmiştir, tüm insanlar, topluca - nebiler ve rasuller dahi- makamının büyüklüğü derecesinin yüksekliği ve mevkisinin yüceliği dolayısıyla sancağı altındadır; buna rağmen yakınlarına bir fayda sağlamaya gücü yetmez.<br />Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Safâ’ya çıkıp ne söylediğini bilmiyor musun? Buhari, Sahihi’nde İbnu Abbas’dan ve Ebu Hureyre’den rivayet etti. Dediler ki: Allah , (En yakın akrabalarını) uyar ayetini indirince Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem kalktı ve dedi ki : “Ey Kureyş topluluğu! - veya benzeri bir kelime- Nefislerinizi satın alınız. Allah’dan gelecek bir şeyi sizden savamam. Ey Abdi Menaf oğulları! Allah’dan gelecek bir şeyi sizden savamam. Ey Abdül Muttalib’in oğlu Abbas! Allah’dan gelecek bir şeyi senden savamam Ey Allah Rasulü’nün - sallallahu aleyhi ve sellem- halası Safiyye! Allah’dan gelecek bir şeyi senden savamam. Ey Muhammed’in- sallallahu aleyhi ve sellem - kızı Fatıma! Malımdan dilediğin kadarını benden iste. Allah’dan gelecek bir şeyi senden savamam”<a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a><br />Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, amcasına, halasına, kızına bile fayda veremediği halde başkalarına nasıl fayda verebilir?<br />Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem amcası Ebu Talib için kendisine yardım ettiği ve O’nu barındırdığından dolayı tevbe dilemeyi gönlünden geçirince Rabbi O’nu bundan menetti ve buyurdu ki: (Cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar (Allah’a) ortak koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır, ne de inananlara) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a><br />Ve; Allah Teâlâ, amcasının hidayetine olan arzusunu görünce O’na (Sen sevdiğini hiyadete erdiremezsin, bilakis Allah dilediğini hidayete erdirir ve hidayete erecek olanları en iyi O bilir) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> buyurdu.<br />Sakın cahillerin Allah’dan başkasına yaptığı dua seni aldatmasın. (Sen, ölümsüz ve daima diri olan Allah’a güvenip dayan) <a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> Sadece Allah’a dua et. Yalnız Allah’a güven ve ancak Allah’dan yardım iste ve O’ndan yardım bekle. Bil ki, Allah Teâlâ sana herşeyden daha yakındır. Allah Teâlâ buyuruyor ki (Kullarım sana, beni sorduğu vakit de ki, muhakkak ben (onlara) yakınım. Dua edenin duasını, bana dua ettiği anda işitir, ona icabet ederim)<a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a> Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in amcasının oğlu Abdullah bin Abbas’a yaptığı tavsiyeye kulak ver. Ona şöyle demişti: “Dilediğin zaman Allah’dan dile, yardım istediğin zaman Allah’dan iste. Ve bil ki, millet sana bir şeyle fayda vermek için toplansa Allah’ın senin için yazdığından başka fayda veremezler. Ve sana bir şeyle zarar vermek için toplansalar Allah’ın senin için yazdığının dışında bir zarar veremezler. Kalemler kaldırıldı ve sayfalar kurudu” Bundan sonra, aziz kardeşim, hiç bir kimsenin aksine bir delili olur mu? Allah’ın ve Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in sözünden sonra, - kim olursa olsun- başka birinin sözü kabul edilir mi?<br />Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabına öğrettiği önemli dualar var. Bunlar faydalı dualardır. Bunları öğrenmen, ezberlemen ve bu dualarla amel etmen gerekir. İşte onlardan bazıları:<br />“Allah’ım! Belânın zorluğundan, sürekli mutsuzluktan kötü kaderden ve düşmanların eğlencesi olmaktan sana sığınırım”<br />“Allah’ım! İşlerimin esası olan dinimi ıslah et. Geçimim içinde olan dünyamı ıslah et. Döneceğim yer olan ahiretimi ıslah et. Her tür hayır için hayatımı artır ve, ölümü benim için tüm kötülüklerden kurtuluş kıl”<br />“Allah’ım! Senden hayrın hepsini, er ve geç olanını bildiğimi ve bilmediğimi dilerim. Ve şerrin hepsinden, er ve geç olanından , bildiğim ve bilmediğimden sana sığınırım. Allah’ım! Kulun ve peygamberin sallallahu aleyhi ve sellem’in senden istediği hayrı istiyorum senden... Ve, kulun ve peygamberin sallallahu aleyhi ve sellem’in sana sığındığı şerden sana sığınıyorum. Allah’ım! Senden, cenneti ve ona yaklaştıracak söz ve ameli dilerim. Cehennemden ve ona yaklaştıracak söz ve amelden sana sığınırım. Bana takdir ettiğin her kaderi benim için hayırlı kılmanı dilerim.”<br />“Allah’ım! Beni (her halimde), kalkmamda, oturmamda ve yatmamda İslam ile muhafaza et. Düşmanı ve hasetçiyi benimle sevindirme. Allah’ım! Senden, hazineleri senin elinde olan tüm hayırları isterim. Ve, hazineleri senin elinde olan tüm şerlerden sana sığınırım.”<br />“Allah’ım! Yâ Allah! Sen ki; birsin, teksin. Samed’sin. Doğmamış ve doğurmamışsın. Hiç bir benzeri olmayansın. Senden günahlarımı bağışlamanı dilerim. Şüphesiz sen, Ğafûr ve Rahîm’sin”<br />“Allah’ım! Senden dilerim, ki hamd sanadır. Yalnız senden başka ilah yoktur. Sana ortak yoktur. Çok ihsan edensin. Ey gökleri ve yeri yoktan var eden!.. Ey celal ve ikram sahibi!.. Ya Hayy, Ya Kayyum!.. Senden cenneti dilerim ve cehennemden sana sığınırım.”<br />“ Allah’ım! (Bana bağışladığın) nimetin zevalinden, afiyetin tersine dönmesinden; cezanın ansızın gelmesinden ve her türlü gazabından sana sığınırım”<br />Şayet sana gam, keder veya üzüntü isabet ederse Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in tavsiye ettiği şu sözleri söyle:<br />“Azîm ve Halîm olan Allah’dan başka ilah yoktur. Yüce Arş’ın Rabbi olan Allah’dan başka ilah yoktur. Göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve Kerîm Arş’ın Rabbi olan Allah’dan başka ilah yoktur”<br />“Ya Hayy, ya Kayyum! Rahmetinle yardım dilerim. Tüm işlerimi ıslah et ve beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsime bırakma”<br />“(Allah’ım!) Senden başka ilah yoktur. Seni her tür noksanlıktan tenzih ederim. Ben (nefsine) zulmedenlerdenim”<br />“Allah’ım! Ben senin kulunum. Kulunun oğlu, kadın kulunun çocuğuyum. Alnım senin elindedir. Hakkımda hükmün geçerlidir. Benim hakkımdaki kazân adalettir. Kendini isimlendirdiğin, Kitabında indirdiğin, kullarından birine öğrettiğin veya yanındaki gayb ilminde kendine has bıraktığın sana ait her isimle Kur’an’ı; kalbimin baharı, göğsümün nuru, hüznümün ortadan kalkması ve kederimin gitmesi (için vesile) kıl”<br />“Allah’ım! Dünya ve ahirette senden af ve afiyet isterim. Allah’ım! Dinim, dünyam, ailem ve malım hakkında senden af ve afiyet isterim. Allah’ım; kusurlarımı gizle ve korkularımdan emin kıl. Allah’ım! Beni; önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan, üstümden koru. Yere batırılarak altımdan helak edilmekten sana sığınırım.”<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> 4 / en-Nisâ / 118<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> 7 / el-A’râf / 16- 17<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> 24 / en-Nûr / 21<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> 4 / en-Nisa / 48<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> 7 / el-A’raf /188<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> 72 / el-Cinn / 21- 22<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> 10 / Yunus /10<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> 39 / ez-Zümer / 3<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> 7 / el-A’raf / 197<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Buhari; bkz. Feth’ul Bari (8/385) , Müslim (206)<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> 9 / et-Tevbe /113<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> 28 / el-Kasas / 56<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> 25 / el-Furkan / 58<br /><a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3156837174770530713#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> 2 / el-Bakara / 186<div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-5707264249435471347?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-26090072208617169322009-04-08T04:50:00.000-07:002009-04-23T11:10:50.434-07:00Türkçe Hadis Kitaplarında Geçen Zayıf Hadislerin NumaralarıEbu Davud, Tirmizi, Nesai, İbn Mace, Darimi, Muvatta, Taberani Mucemu's-Sagir (Terc.: İsmail Mutlu)<br />İbn Carud el-Munteka (İz Yayınları) kitaplarının tercemelerinde geçen zayıf hadislerin numaraları<br />Hazırlayan: Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş<br />İndirmek İçin Tıklayınız:<br /><a href="http://www.4shared.com/file/101323363/461d79a2/turkce_hadis_kitaplarinin_zayiflari.html">Türkçe Hadis Kitaplarındaki Zayıf Hadis Numaraları (Muvatta Eklenmiştir!)</a><div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-2609007220861716932?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-50034228868864288132009-03-27T04:44:00.002-07:002009-03-27T04:45:08.391-07:00Muasır Tekfircilere Uyarılar 13Tevil<br /><br /> Şeyh Ebu Basir şöyle diyor: ‘Tevil bazen muayyen kişiyi tekfir etmeyi ve azabı engeller. Bu, tevilin çeşidine, gücüne, güçlülüne, şer’an aklen, lugaten kabulüne bağlıdır. Muayyen bir kişiye tevilinden dolayı mazur olup olmadığına hükmettiğimiz zaman bir çok konuya bakmamız kaçınılmaz bir şeydir. Onlardan tevil edilen mesele, tevile ihtimalli midir değil midir? Tevilin kendisi şer’an aklen lugaten kabul edilir mi edilmez mi ve tevili eden kişinin şahsına bakılır. Bu tür tevile onu sürükleyen çevresinin şartlarına bakılır. Kişinin hayatına ve Allah’ın dinindeki genel durumuna bakılır. Yani zındıkların kullandığı tefsir ve tevilleri kullanan biri midir değil midir? Bu konuların hepsi geçerli olan tevili, geçerli olmayan tevilden ayırt edecek ölçülerdir. Ayrıca tevilin derecesini belirtir. Bazı teviller muayyen kişinin tekfir edilmesini engeller ancak ona sapıklık, günahkarlık, tazir hükümlerini engellemez. Bazı tevillerde riddet haddini kişiden düşürür. Diğer hadleri düşürmez. Bu, fıkhın zor bir bahsidir. Burada onu ayrıntılı bir şekilde göstermek mümkün değildir. İnsanların tevil sahibi olup olmadıklarına karar verecek kişi fıkhın bu bahsini çok iyi bir şekilde bilmesi kaçınılmaz bir şeydir. Allah en doğrusunu bilir. (Ebu Basir Cehalet Mazerettir kitabından)<br /><br /> Bil ki tevil bazen sahibini mazeretli kılar; delili bilene kadar ondan mutlak bir şekilde mükellefiyeti, sorumluluğu kaldırır. Bazen de sahibini sadece bazı yönlerde mazeretli kılar. Başka yönlerde ona günahı ve sorumluluğu yükler. Bunun misali Harici’lerdir. Bak onların tevilleri ve şüpheleri, Hz Ali (ra) ın onları tekfir etmesinden alıkoydu. Ancak onlarla savaşmaktan onları öldürmekten ve günahkar saymaktan onu men etmedi.<br /> Bazen de tevil –tevil ismini alsa da- herhangi bir yönden sahibini mazeretli kılmaz. Tevil şeriatın naslarını ve kurallarını tahrif ettiği, Karmati Batiniler vs. lerin tevilleri ne aklen ne şer’an nede lugaten kabul edilmediği zaman böyledir. (Ebu Basir Tekfir Kuralları s.213)<br /> Derim ki kabul edilecek tevilin , aşılması günaha ve sıkıntıya düşüren belli ve sabit bir sınırı yoktur. Belli bir şahsa göre kabul edilecek tevil başka şahsa göre kabul edilmeyebilir. Çünkü bu, her ikisinin elindeki ilme ve çevresindeki şüphelere bağlıdır. Yinede meselenin kendisine, meselenin kapalılığı ve şüphelerinde bağlıdır. Bir mesele bir şahıs için bilinen ve muhkem bir mesele olabilir. Dolayısıyla tevil nedeniyle mazur olmaz. Aynı mesele başka bir şahıs için bilinmeyen ve müteşabih bir mesele olabilir. Dolayısıyla tevili nedeniyle mazur olabilir. (Tekfir kuralları 77-78)<br /> Ebu Basir şöyle der: Tevilin bir kısmı, kişiden (dünya ve ahirette) cezayı düşürür. Bir kısmı ise cezalardan sadece küfür hükmü vermeyi engeller. Bir diğer kısmı ise küfürle birlikte cezaları mutlak bir şekilde men eder. Her tevil sahibini yaptığı hatadan dolayı affolunacağı ve hak ettiği cezadan kurtaracağı anlamına gelmez. Bu meseleler tevilin çeşidine, güçlülüğüne ve şera aklen lugaten kabulüne bağlıdır. Bunu dikkate al! (Tekfirin Kuralları 155)<br /> <br /> Tevil, Cehalet Konusunda Çevrenin Önemi:<br /><br /> Ebu Basir şöyle der: şeriatın hükümlerinin belli zaman ve mekanlarda bilinip bilinmemesi, tekfirin manilerinden olacağına ve muayyen kişiyi azaptan kurtaracağına dair delil olarak şu hadis gösterilebilir. Rasulullah(sav) şöyle buyurdu:’bugün siz alimleri çok hatipleri az bir zamanda yaşıyorsunuz. Her kim bildiğinin onda birini bırakırsa sapar. Öyle bir zaman gelecek ki, hatipleri çok alimleri az bir zaman gelecektir. O zaman her kim bildiğinin onda birini yerine getirirse kurtulmuş olacaktır.’( Silsile-i Saliha)<br /> Peygamber (sav) in alimlerin çoğaldığı bir zaman ile alimlerin azaldığı zaman arasında nasıl bir ayrıma gittiğine dikkatle bir bak! İlkinde bildiğinin onda birini bırakana helak ve azapla hükmetti. İkincisinde alimlerin az oluşu nedeniyle bildiğinin onda birini yerine getiren kimseye kurtuluş ve başarı vaat etmektedir.<br /> Ayrıca Huzayfe (ra) dan gelen şu hadis delil olarak gösterilebilir: ‘İslam elbisenin nakışının kaybolduğu gibi, İslam‘ın da nakışı kaybolup gidecektir. Hatta oruç nedir namaz nedir kurban nedir zekat nedir bilinmeyecektir. Bir gece Allah’ın kitabı silinecek ve yeryüzünde ondan bir ayet dahi kalmayacaktır. İnsanlardan yaşlı adamalar ve kadınlar kalacak onlarda şöyle diyecek: Bari babalarımızdan öğrendiğimiz La İlahe İllallah kelimesini söyleyelim.(Hadisi rivayet eden tabii) Sıla ona (Huzayfeye) namaz nedir oruç nedir kurban nedir zekat nedir bilmeyenlere bunu faydası ne olacak ki? Huzaeyfe bu soruya cevap vermedi. Tam 3 kere tekrarlamasına rağmen Huzeyfe onu cevapsız bıraktı. Üçüncüsünde ona dönerek şöyle dedi: ‘Ey Sıla, o söz (La İlahe İllallah) onları ateşten kurtarır.’(İbn Mace Sahihi) Bu hadis cehaletin mazeret olduğuna bir delildir. Ayrıca İslam’ın hükümleri unutulmuş bir zamanda ve mekanda yaşayan bir insan ilme ulaşamıyorsa, ilimde kendisine ulaşmıyorsa ve bunu sebebiyle namaz nedir oruç nedir bilmiyorsa bu insanın mazur olduğuna ve inşallah kelime-i şahadeti söylemesinin ona fayda vereceğine dair bir delildir. (Tekfir Kuralları 79)<br /><br /> Bir Müslüman, küfrünü bilmediği bir kafirle dostlukta bulunabilir. Bu durumda, dostlukta bulunduğu kişinin kafir olduğu ve onunla dostlukta bulunmasının caiz olmadığı yönünde hüccet ulaştırılıncaya kadar, kafirlerle dostlukta bulunma hükmünün o Müslüman a hamledilmesi cazi olmaz. Ancak hüccet kendisine ulaşmış olmasına rağmen, kafirlerle dostluğa ve onlara yardımda bulunmaya devam ederse, bu kişi tekfir edilir ve Allah Teala ‘İçinizden kim onları veli edinirse, muhakkak o da onlardandır.(Maide 51) ayetini kapsamına girer. (Ebu Basir İslam dan Çıkaran ameller.)<br /><br /> Şevkani (rh) şöyle der: ‘‘ İşte burada şunu derim ki; dinde aşırılığın, Kuran Sünnet burhan ve Allah Tealanın bildirmesi olmadan, Müslümanların birbirini tekfir etme cinayetine varması karşısında dökülür ve hem İslam a hem de Müslümanlara ağıt yakılır. Dinde aşırılık ve taassup kazanları kaynayınca ve şeytan Müslümanları birbirine düşürmeyi başarınca, havadaki toz ve çöldeki serap gibi olan basit şeyler yüzünden, hevaları onlara birbirlerini tekfir etmeyi telkin etti. Müslümanların hiçbir şekilde uğramadığı bu musibet karşısında Allah Tealanın Müslümanların yardımına koşmasını istemekten başka ne söylenebilir! Bütün bunlar karşısında Allah Tealanın murakabesinden bir eser bulunan, İslam i gayretten bir nasibi olan ve bu dini anlayan herkes bilir ki: Rasulullah (sav) İslam’ın hakikati sorulduğunda şöyle buyurmuştur: ‘İslam; namaz kılmak, zekatı vermek, Allah’ın evini hac etmek, ramazan orucunu tutmak ve Allah Teala dan başka ilah olmadığına şahitlik etmektir.’ Bu anlamdaki hadisler mütevatirdir. Kim olursa olsun bunu kabul etmeyenlerin aksine, bu beş temeli yerine getiren ve gerektiği gibi işleyen kişi Müslüman dır. Kim buna aykırı olarak değersiz sözler, yanlış bilgiler ve cahilce şeyler öne sürerse, onları yüzüne çal! Ve Muhammed (sav) in buranı senin bu saydıklarından önde gelir de!’ Muhammed (sav) in sözü karşısında bütün sözleri bırak! Dininden emin olan kişi, macera arayan kişi gibi değildir.’’(Es-Seylul-Cerrar c.4 s.584)<br /><br /> İbn Temiyye (rh), kendilerinden daha üstün konumdaki ilim ehlinin dahi hata yapabildikleri bazı konularda yanılan zümrelerin tekfir edilmesine karşı çıkmış ve bu zümreler gerçekten bidat sahipleri de olsalar, onlara kafir muamelesi yapılmasını şiddetle eleştirmiş bu tür zümreleri tekfir eden veya onlara kafir muamelesi yapanların bidatinin, bunların bidatlerinden daha büyük olabileceğini belirterek şöyle demiştir,: ‘Bu nedenle selef muhalif konumda olsalar birbirine din dostluğunda bulunmuş ve kafirlere yapılan düşmanlık gibi muamelede bulunmamışlardır. Onlar, birbirinin şahitliğini kabul eder, birbirinden ilim öğrenir, karşılıklı miras ve evlenme hukukunu yerine getirir ve birbirlerine Müslüman muamelesi yaparlardı.’’(Mecmu’ul Feteva c.9s.176 Daru İbn Hazm baskısı)<br /><br />Kadı Iyad ‘Tevil Nedeniyle Tekfir Edenlerin Durumu ‘ başlıklı bölümde muhakkik alimlerden şöyle nekleder: ‘Tevil ehlini tekfir etmekten saknmak gerekir. Çünkü namaz kılan tevhid ehlinin Kanını dökmenin mübah olduğunu söylemek çok tehlikelidir. Bin kafir hakkında onların hayatta kalmasına sebep olan bir hata, bir Müslüman’ın kanını akıtma hatasından daha hafiftir. (Eş-Şifa c.2 s.227)<div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-5003422886886428813?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-2340377910936215022009-03-27T04:44:00.001-07:002009-03-27T04:44:33.001-07:00Muasır Tekfircilere Uyarılar 12<div align="justify">Oy Kullanma Konusunda Âlimlerin Sözleri<br /><br /> Şeyh Ebu Katade bu konu hakkında şöyle der: Kanaatime göre seçimlere katılanların hepsi kâfir olmaz Bunun sebepleri ise:<br />Birincisi: Kanunlarında belirtilen seçim mahiyeti toplumun önde gelen birçokları tarafından bilinmediğinden dolayı hiç şüphesiz ortada cehalet özrü bulunmaktadır. Bu nedenle seçimlerin mahiyetini anlayan kardeşlerimizin, diğer insanlar hakkında hüküm vermeye çalışırken onları da bu konuda kendileri gibi sanarak hüküm vermeye kalkışmamaları gerekir. Özellikle seçim konusunun sonradan meydana çıkan bir hadise olması ve selef tarafından üzerinde durulmaması nedeniyle halkın bu konuda yeterince bilgi sahibi olmaması, onlar için mazeret teşkil eder. Dolayısıyla onlar hakkında hüküm vermede acele edilmemelidir. Zira bir şeyin mahiyetinin bilinmemesi, hükmün verilmesine engel teşkil eder. Nitekim Arapça bilmeyen bir kimse övgü için kullandığını zannederek kötüleme makamında kullanılan bir ifadeyi, övgü makamında kullandığı için cezalandırılamaz. Çünkü cehalet özürdür.<br />İkincisi: Halkın, kendilerine selef yolunun bekçileri gözüyle baktığı din âlimlerinin, parlamentoya girmenin caiz olduğuna dair çok sayıda fetvaları, bu konu hakkındaki şüphelerin artmasına ve konunu içinden çıkılmaz hale gelmesine sebep olmuştur. Nitekim Yemende parlamento seçimlerinin yapılacağı bir sırada bu müşrikçe yolun caiz olduğunu söyleyen din âlimlerinin görüşlerini yayınlayan Yemen Islah Partisine ait bir dergi okuyuculara, sanki bu konuda hiçbir ihtilaf yokmuş gibi bir fikir vermiştir. Ayrıca nasiruddin el-Bani (bazılarına göre el-Bani daha sonra görüşünden dönmüştür.) ibn Baz ibn Useymin, Abdurrahman Abdulhalık, Yusuf el-Kardavi, Muhammed el-Gazali ve daha birçok kişi; ıslah maksadıyla parlamentoya girmek için aday olunabileceğini ve bunu caiz olduğunu söylemişlerdir. Selef ve özelliklede ibn Teymiyyenin sözlerinden anlaşıldığı üzere bu gibi ince ve üstü kapalı konularda kişi mazur sayılır. Ancak bu mazeret konunun net bir şekilde ortaya çıkmasından sonra kibirlenenler hakkında küfür hükmünün verilmesine mani değildir. (el-Cihad vel-İctihad s.174-175)<br /><br /> Şeyh Ebu Basir bu konuda şöyle diyor: Müslümanlardan milletvekillerine oy verenlerin hükmü şöyledir:<br /> 1)Oy vermek fiil olarak Allah Tealanın dininde küfürdür. Çünkü Allah’tan başka bir mahlûkun uluhiyyetine ve seçimlerin önceden belirtmiş olduğumuz yanlış yönlerine rıza ve kabul içermektedir.<br /> 2)Bu fiili işleyen kişinin ise iki hali vardır. Birincisinde muayyen olarak kafir olur. İkincisinde ise mazeret ve tevilden dolayı kâfir olmaz.<br /> Birincisi oy verenin muayyen olarak kafir olduğu hal: Kişinin kendi sözünden veya halinden milletvekilinin mecliste yaptığı işin gerçeğini, düştüğü şeri yanlışları, şeriatla çeliştiğini bilipte, buna rağmen hür ve isteyerek seçimlerde milletvekiline oy verdiğini gördüğümüz zaman. Yani bu kişi milletvekilinin, Allah’tan başka kanun koyma özelliği olduğu ve teşrii yapma hakkı olduğu için oy vermektedir. Böyle bir kişinin muayyen olarak tekfir edilmesi kaçınılmaz bir şeydir.<br /> İkincisi oy verenin muayyen olarak tekfir edilmediği hal: Bu halde bu kişiye cehalet, ve muhalefet ettiği konudaki acizliği def eden şeri hüccet ulaşana kadar bu kişi mazeret ve tevil kapsamındadır. Bu durum söz konusu çirkin fiile katılan insanların çoğunluğunun halidir. Yani oy veren kimsenin sözünden veya halinden milletvekilinin işinin gerçeğini ve düştüğü şeri yanlışları bilmediğini gördüğümüz zamandır. Bilakis bu insan demokrasinin hocaları ve davetçilerinden işitmiş olduğu sözlerden, demokrasinin güzel ve parlak olduğunu bilmekte ve ona göre seçimlere katılıp oy vermektedir. Böyle bir kişinin tekfir edilmesinden sakınmak kaçınılmaz bir şeydir. Şer’i hüccet ikame edilene kadar ona öğretmek ve işlerin gerçeğini göstermek gerekir.<br /> Mutlak bir şekilde aktarmış olduğumuz ayrıntılara bakmadan ikinci kategoriye giren kişileri tekfir, yerilen aşırılığın bir çeşididir. Aynı zamanda akıbeti ve sonucu iyi olmayan, ilimsizce Allah’ın dininde cüret etmektir. Buna binaen halkın maksatlarına riayet etmeden hamasetli kardeşlerin vermiş olduğu; seçimlere katılan insanların genelini tekfir eden fetvaları kabul etmiyoruz ve ondan razı değiliz.<br /> Tekfir konusu dikenli, dikkate, ilme, takvaya, ictihada, titiz davranmaya ve meselenin gerçeklerinin bilinmesine ihtiyaç duyan bir meseledir. Bunun için bu ilmi yeni öğrenmiş kişilerin muayyen insanlara küfür hükmü ve fetva vermeye cüret etmesini doğru bulmuyorum. Kişinin mesele olarak fiilin küfür olduğundan bahsetmesiyle yetinmesini, insanın dini ve nefsinin selameti için gerekli olduğunu düşünüyorum.<br /> Bir şahsın şerri (kötülüğü) ve zararı yaygın olduğu halde, hakkında İslam hükmünün bilinmesi gerekiyorsa -illaki bazı durumlarda zaruri olacaktır- ilim ve dirayet ehline sorulur. Çünkü fetva onlara aittir. Bu konuda ehil olanlar onlardır. Allah Teala şöyle buyurur: “Bilmiyorsanız zikir ehline sorunuz.”(Nahl 43)<br />Tavsiye ettiğimiz davranışlar tekfir edilmesi vacip olan kâfiri, yani onu tekfir etmeyen veya küfründe şüphe eden kimsenin kâfir olduğu kişiyi tekfir etmekten çekinmek değildir. Ancak bu meselede durmak ilimsizce müteşabih ve problemli konulara girmekten çekinmek babındandır. Selamet; nefsi onu ilgilendirmeyen veya ihtisası olmayan şeye sokmamayı gerektirir. (Bir Arap atasözünde şöyle der) ''Şeyi bilmeyen kişi onu bulmayan kişi gibidir. Dolayısıyla şeyi bulmayan onu veremez. (Yani kişi sahip olamadığı bir şeyi veremez.) Selamete denk tutulacak bir şey yoktur. (Demokraside ve Çok Partili Rejimlerde İslam’ın Hükmü s.190-191 Ebu Basir )<br /><br />Şeyh Makdisi Oy kullanma fiilinin küfri yönlerini saydıktan sonra şöyle dedi:<br /> ''Meclislerin görevinin, insanlara hizmet vermek olduğunu düşünüp kandırılarak oy verenleri tekfir etmediğimiz gibi, akrabalarını veya tanıdıklarını bu sebeple başa getirmek için oy veren avamları tekfir etmiyoruz....Ancak ister yaşlı olsun isterse başkaları olsun küfri kanunlar koyan meclislerin gerçek yüzünü bilmemektedirler ve teşrii hakkına sahip olan sahte rab’leri seçmek için bu seçimlere katılmamaktadırlar. Bunların yerine sorunlarını çözecek, kendilerine veya bölgelerine hizmet edecek birilerini seçmek için bunu yapmaktadırlar. Onların çoğunun kastı ve muradı böyledir. Bu şekilde oyunu tasvir etmekte ve oynamaktadırlar.<br />Dolayısıyla tevhidin aslına sahip olup tagutu ve şeriatını inkâr eden kimse bu zan ve kast ile seçime katılırsa deriz ki; yaptığı amelin zahiri küfürdür. Çünkü yaptığı ameli açıklamadığı sürece ne kast ettiğini bilemeyiz. Aynı şekilde (Allah’ım sen benim kulumsun ben senin rabbinim)sözünün zahiri bize göre küfürdür. Tabi ki bu sözü söyleyenin sözünün zahirini kast etmediğini ve hatalı olduğunu bilmediğimiz sürece böyledir ve deriz ki: Hâkimiyeti Allah’a değil, halka veren demokrasi oyununa zahiren katılanlar küfür amellerinden bir amel işlemişlerdir. Ancak insanların hallerinde zikrettiğimiz karışıklıklar bulunduğu için küfür hükmünü avamların muayyenlerine indirmiyoruz.<br />Ta ki onlardan birisi kanun koyanları seçmeyi ve gerçeğin ne olduğunu bildiği zaman (onu tekfir etmek söz konusu olur.) Aksi takdirde kanun koyan bu meclislerin hakikati kişiye beyan edilene kadar tekfir edilmez. Bundan sonra ısrar ederse ona muayyen olarak küfür hükmü vermekten çekinmeyiz. Aynı şekilde (Allah’ım sen benim kulumsun ben senin rabbinim) diyen kişiye sen küfür sözü söyledi deriz. Eğer sözünden dönüp mağfiret dileyip ben hata ettim, kastım Allah’a sena ve hamd etmek idi. Dilimin söylediğini kast etmedim derse onu tekfir etmeyiz. Eğer ısrar eder sözünden dönmez ve mağfiret dilemezse onu tekfir ederiz. Onun sözü Firavunun söylediği ben sizin en yüce rabbinizim sözü gibi olur.<br /> <br />Dolayısıyla kim kanun koyma hakkını kendisine veya başkasına vermeyi kast eder ve isteyerek çabalar ise hemen kâfir olur. Çünkü küfür fiiline niyet etmekte, hatalı olmadan bilerek ve isteyerek onu seçmektedir.<br /> Aynı şekilde intifaul kast (kasıtsızlık), sakallı milletvekillerinin bazısı tarafından kandırılan cahil ve avamların çoğunun haline uymaktadır. Bu milletvekilleri hakkı batılla karıştırırlar. Allah’ın şeriatını hakim kılmaya davet ederler. Parlamentoya girmelerinin gayesinin bu olduğunu söylerler. Seçim afişlerine yalan ibareler ve ''çözüm İslam’dır'' diye parlak, kandıran şiarları yazarlar. Bunun gibi boş vaatlerle avamları kandırırlar.<br /> Yaşlılar veya avamlardan getirilip, kandırılıp, bu sakallıları seçtiği veya oy verdiği takdirde Allah’ın şeriatının hakim olacağı anlatılıyorsa, aynı zamanda onların kanun koyan küfri amellerinin hakikatini bilmiyorsa, parlamentonun hakikatinin kanun koyan bir meclis olduğunu bilmiyorsa, Yani anayasanın açıkladığı gibi hakimiyet ve kanun koymayı millete sarf etmek için değil, Ancak ona anlatıldığı gibi Allah’ın razı olduğu İslam ile hükmetmek isteyenleri seçmek için bunu yapıyorsa, bu kişiler küfür fiiline düşen yada düşürülen cahil, sapık insanlardır. Ancak bu insanlara kanun koyan bu meclislerin hakikatini, milletvekillerinin yapmış olduğu vazifenin hakikatini ve sürüklenmiş oldukları oyunun hakikatini bildirene kadar onların muayyen fertlerini tekfir etmiyoruz. Bütün bunları bilipte bu küfri dine katılmaya, üzerinde birleşmeye ve kanun koyanları seçmeye ısrar ederlerse onları tekfir etmekten çekinmeyiz.<br /> Bu ayrıntıyı bilmek kaçınılmaz bir şeydir. Yani burada söz konusu mazeret veya küfür hükmünü muayyenlere indirilmesini engelleyen mani ''intifaul kasttır''(kasıtsızlıktır)İntifaul kastın sureti: bir kişinin mubah ve hatta haram bir şeyi yapmayı kast ederek veya isteyerek; kastı veya seçmesi olmadan küfre ve şirke düşmesidir. Bu hatanın kaynağı meclislerin hakikatinin bilinmemesidir. Bize göre mani olan, kanun koyanı seçmek, kanun koyma hakkını ona vermek kastıyla birlikte kanun koymakta itaat etmenin büyük küfür ve şirk olduğunu bilmemek değil; (meclislerin hakikatini bilmemektir.) Önceden geçtiği gibi Peygamber (sav) bu babda (tevhidde) mazeret vermemiştir.<br /> Yine şu meselede dikkatli olmak gerekiyor ki: tek meselede olsa kanun koyanlara yapılan itaat ancak kanun koymak ve küfür konusunda yapılan itaat olduğu zaman küfür olur. Aksi takdirde mubahta ve masiyette bu kanun koyanlara yapılan itaat küfür olmaz. (el-İşraka s.26-27)<br /><br /> Şeyh Makdisi şöyle der: Tekfirde yapılan hatalardan biride; parlamento veya belediye seçimlerine katılarak oy kullanan herkesin, amaç ve hata dikkate alınmadan ve hüccet ikamesi yapılmadan tekfir edilmesidir. Hamasetli gençlerden bir çoğu, tekfirde muteber olan kastın şekillenmesinde etkili olan cehalet özrünü dikkate almadan, bu seçimlerde oy kullanan herkesi muayyen olarak tekfir etmektedirler.<br /> Halkın çoğu için, belediye seçimlerindeki küfür açık değildir. Çünkü çoğu kişi, vakıadan haberdar olan insanlarda olduğu gibi, tekel bayiliği, meyhane ve genel evi gibi bir takım yerlere belediyeler tarafından işlem yapıldığını ve ruhsat verildiğini bilmemektedir. Ayrıca belediye seçimlerine aday olarak katılan ve Müslüman olduğunu söyleyen bir çok kişi, bu tür yerler hakkında olumlu düşünmemekte ve buraların açılmasına yönelik işlem yapmadığı gibi eski verilen ruhsatları da yenilememektedir. Onların bu durumları ise bir çok kişinin aldanmasına ve seçimlere katılmasına sebep olmaktadır. Bu tür seçmenleri, yasama meclisi üyesi olacak parlamenterlerin seçimine katılanlarla eşit tutmak haksızlıktır.<br /> Parlamento seçimleri konusunda da, insaf gözü ile bakan herkes, bu kişilerin çoğunun, kendilerine milletvekili olarak seçecekleri kişinin sebebi ile elde edecekleri dünyevi hizmeti amaçladığını ve bu parlamentoların hakikatinin ne olduğunu bilmediğini görür. Seçmenlerin çoğu, parlamentoya da, belediye meclisi veya ercüman üyeliği gibi bakarlar. Çoğu zaman felçli veya sandalyeye mahkum hastaların sedye üzerinde oy kullanması için taşıdıklarını, seçimlerin hakikati konusunda bir bilgilerinin olmadığını, köy, mahalle veya semtlerine gelecek hizmette rol almak veya uğradıkları haksızlığı gidermek ve zulümden kurtulmak yada tutuklu yakınlarının ceza evinden çıkmasına sebep olacak af çıkarılmasına sebep olmak veya bu seçimlere aday olarak katılan ve akrabalarından olan kişileri desteklemek için oy kullanıldığını görmekteyiz.<br /> Kimileri ise, üzerinde ‘Tek Çözüm İslam dır’ gibi yazıların bulunduğu ve bu parlamentolarda taguti kanunların çıkmasında ortak olan müşrikler tarafından hazırlanan afişlere bakarak, İslam ı sevmeleri ve destek olmak istemeleri sebebi ile bu seçimlere katılırlar. Bu tür insanlar, seçtikleri bu parlamenterlerin, güya şeriatın bazı hükümlerini uygulamak için izleyecekleri küfri faydasız yolu bilmemekte ve kast etmemektedirler. Buna da riayet etmek gerekir.<br /> Yasama işlerine bulaşmayan, küfür kanunlarına saygılı olacağına ve koruyacağına dair anayasa üzerinde yemin etmeyen ve buna benzer kişiyi küfre götüren söz ve fiillerde bulunmayan kişiler ile; durumu bu olmayanlar arasında ayrım yapmak gerekir. Bilindiği gibi her seçmen, küfür olan bu söz ve fiilleri işlememektedir. (Bu fark seçmenler ile parlamento da yasama yapan parlamenterler arasında ayırım yapmaya bizi götürdü. Yoksa mesele kişinin mizacına ve tercihine kalmış yahut delilsiz istihzandan ibaret bir mesele değildir.) Kişinin kastının küfür olduğu açık olan bu tür söz ve fiiller için kendisine vekil atamak olması halinde, kendisinin hükmü de atadığı bu vekilin hükmü gibi olur. Çünkü küfür olan bu işe destek veren ile, bunu bizzat uygulayan arasında fark yoktur. Dolayısıyla küfre giren bu parlamenterleri destekleyen kişinin kastı, bu küfür kanunlarının çıkarılması, küfür olan anayasa ve sistemin varlığını devam ettirmesi ise, bu kişinin hükmü de, bu işi bizzat yapanın hükmü ile aynıdır.<br /> Ancak parlamenterlerin işledikleri küfür olan bu söz ve fiiller hakkında gerçekler çokça örtbas ediliyorsa ve seçmen bunu bilmiyor ve anlamıyorsa ve seçtiği kişiyi sadece , köyüne kasabasına mahallesine veya şehrine hizmet götürmesi amacıyla seçiyorsa, bu kişi diğeri ile aynı konumda değildir. Bu seçmen hata etmektedir ve bu parlamenterleri, küfür yasaları çıkarmaları amacıyla seçmiş değildir.<br /> Bu nedenle böylelerini, kendisine hüccet ikamesi yapılamadan ve parlamenterlerin yaptıkları yasama işinin mahiyeti açıklanmadan, İslam a ve Allah Teala nın dinine aykırı olan işler ile uğraştıkları belirtilmeden tekfir etmek doğru değildir. Bu durum kendilerine açıklanıp, gerekli hüccet ikamesi yapılmasına rağmen, seçimlere katılma konusunda hala ısrar ederlerse, bu hükmü hak etmiş olurlar.<br /> Yukarıda söylenenlerden şu sonuca varmaktayız: tekfirin sebebi daha önce belirttiğimiz gibi, söz ve fiil ile sınırlı ise de, ahvalin ve manaların karışması, insanların cehaletleri, iş ve sözlerini anlamların hakikatini bilmemek gibi sebepler ile ihtimallerin birden fazla olması durumunda kişinin kastını araştırmak ve kesin olarak tespit etmek gerekir. ‘Delaleti ihtimalli olan söz ve fiiller ile insanların tekfir edilmesi’ bölümünde, kişinin söylediklerinin, örfüne göre değerlendirilmesi ve gerekli karinelere bakılması gerektiğini açıklamıştık.<br /> Bu çağda oy meselesi gerçekten büyük bir fitne ve genel bela halini almıştır. İnsanların çoğu oy vermenin içerdiği şeri muhalefeti ne yazık ki bilmemektedirler. Bel’amların fetvaları; meseleye ağı şüpheler düşürmektedir. Dolayısıyla hüccet ikame etmeden avam halk tekfir edilmez. Bu gibi durumlarda Şeyh Makdisi İbn Teymiyye (rh) ın şo sözlerini aktarmaktadır: ….İbn Teymiyye (rh) şöyle der: ‘Bazı yerlerde ve zamanlarda heva sahipleri çok olabilir ve söyledikleri sözleri, cahiller tarafından ilim ve sünnet erbabının sözleri derecesinde görülebilir. Öyle ki bunları yöneten kişiler de ne yapacağını bilmez olur ve Allah Tealanın hüccetini ortaya koyacak kişilere ihtiyaç duyabilir.(Mecmu’ul Feteva c.3 s.152)<br /> Dolayısıyla parlamento seçimlerinde tafsilata inmeden ve ayırıma tabi tutmadan, bu seçimlere katılan bütün herkesi tekfir etmek, yapılan açık hatalardandır. Özellikle bu parlamentoların ve parlamenterlerin hakikatinin bilinmediği, bu konuda kasıtların ve durumların farklı olması mutlaka göz önünde bulundurulması gerekenlerdendir.<br /> İbn Teymiyye (rh) şöyle der: ‘ Kendisine delil gösterilmeden ve doğru açıklanmadan, kimsenin, hata ve yanlıştan dolayı bir Müslüman ı tekfir etmeye hakkı yoktur. Kişinin İslam ı kesin olarak sabit olduktan sonra, şüphe ile yok olmaz. Ancak şüphe giderildikten ve gerekli hüccet ikamesi yapıldıktan sonra hala ısrar etmesi halinde, onun İslam ı yok olur.(Mecmu’ul Feteva c.12 s.250 Daru İbn Hazm baskısı) (30 Risale s. 303-312)<br /><br /> Demokrasi oyunu neredeyse İslam ülkelerinin çoğunda oynanmaktadır. Halkın büyük bir kısmı bu oyunun içindedir. Yine İslam ülkelerinin çoğunda dinin giysilerini giyip İslam’ı istismar ederek şeriat getireceğiz diye insanların dinini bozan münafıklarda vardır. Örnek: Mısır, Ürdün, Suriye, Pakistan vs. gibi ülkeler Hatta Türkiye’de İslam’ istismar ederek iktidara gelen şahısların benimsediği fikrin babaları Mısırda ve Ürdün’de çok yaygın olan İhvan-ı Müslim’indir. Bundan dolayı cihad âlimlerinin yapmış olduğu ayrıntılar Türkiye içinde geçerlidir.</div><div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-234037791093621502?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-35360402799461822012009-03-27T04:42:00.001-07:002009-03-27T04:42:53.101-07:00Muasır Tekfircilere Uyarılar 11<div align="justify">Askerlik Meselesi<br />Küfür Söz ve Küfür Fiilin İşlenmesine Ruhsat Veren Muteber ikrahın Şartları:<br /><br /> İbn Kudame(rh) şöyle der:'Kim küfre ikrah edilip küfür sözünü söylerse kafir olmaz. Bu görüş Malik, Ebu Hanife, ve Şafiin görüşüdür....Delili ise: 'Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan kimse dışında (Nahl 106) ve hadisi şerifte şöyle geçmektedir: 'Müşrikler Ammar(ra) istedikleri sözü söyleyene kadar onu dövdüler. Sonra Ammar (ra) ağlayarak Peygamber (sav)e geldi. Peygamber (sav) ona dedi ki 'Aynısını yaptıklarında sende aynı şeyi yap'. Başka bir hadiste Peygamber(sav) şöyle buyurmuştur:”Ümmetimin üzerinden 3 şey kaldırılmıştır: Hata yapmak, unutmak, zorlanmak (ibn Mace)<br />Çünkü ikrara zorlandığı gibi burada haksız bir söz söylemesine zorlanmıştır. Dolayısıyla (küfür) hükmü sabit olmamıştır....Böyle bir kişinin kafir olmadığını söylediğimiz halde ikrah durumu ondan kalkar kalkmaz İslam’ı göstermesi emredilir. İslam’ını gösterirse İslam hükmü hakkında kalır. Küfrü gösterirse küfür kelimesini ilk söylediği andan itibaren kâfir sayılır. Çünkü onu ilk söylediğinde kalbi küfre açıkken ve kendi isteğiyle söylediğinin kanaatine vardık.<br /> Kişi kâfirlerin elinde esir bağlı ve korku halinde olduğu zaman, bir beyyine ile küfür sözünü söylediğini bilirsek mürtet olduğuna dair hüküm verilmez. Çünkü ikrah durumu altında olduğu açıktır. Ancak bu kişinin küfür sözünü söylediği an güvende olduğunu söyleyen şahitler olursa mürtet hükmü verilir.(el-Mugni c.12 s.125-126)<br /><br /> Yine ibn Kudame şöyle der: Kişi ancak dövmek, boğmak, ayağı sıkmak vb. türde işkence gördüğü zaman mükreh olur...Tehditle birlikte dövmek, boğmak ..vb. işkenceler gördüğü zaman problemsiz (hanbelilerde ihtilaflı) olmadan mükreh sayılır. Delili ise: Ammar(ra)ın hadisinde peygamber (sav) gözyaşlarını silip ona dedi ki: Müşrikler seni alıp, başını suya daldırdılar sana Allah’a şirk koşmayı emrettiler sen bunu yaptın. Bir daha bunu yaparlarsa sende aynısını yap. (Ebu Hafs kendi isnadıyla bunu rivayet etmiştir.<br /> Ömer(ra) şöyle demiştir: Kişiyi aç bıraktığın, dövdüğün veya bağladığın zaman güvenli sayılmaz. (Abdurrezzak-Beyhaki) Bundan anlaşılıyor ki bir fiilin bulunması gerekir. Tehdit tek başına yetmez.<br /> Bir fiil bulunmaksızın tek başına tehdit hakkında ise Ahmed’den iki rivayet vardır: Birincisi ikrah değildir. İkincisi tek başına tehdit ikrahtır. İbn Mansurun Ahmed’den rivayet ettiğine göre ikrahın sınırı katledilmekten ve şiddetli dövmekten korkmaktır. Bu görüş fakihlerin çoğunu görüşüdür. Ebu Hanife ve Şafii’ninde görüşü budur. Çünkü ikrah tehditle olur. Zira kişi mecbur edildiği şeyi yaptığı takdirde önceki işkence def edilmiş olmaz. Böyle bir fiil yapmasına ruhsat veren sonrada yapılacak işkencenin kalkması olasılığıdır. İşkenceyi gören kişi hakkında ikrah durumunun sabit olması başkasının (yani sadece tehdit edilenin) hakkında sabit olmasını da nefy etmez.<br /> Ömer(ra)dan şöyle rivayet edildi: Bir kişi kendisini ipe bağlayıp bal toplamak için bir vadi üzerinde astı.Hanımı ipin yanında durdu ve dedi ki:Ya beni üç kere boşarsın yada ipi keserim. Adam ise ona Allah’ı ve İslam’ı hatırlattı. Hanımı dedi ki yapmazsan vallahi keserim. Adam onu üç sefer boşadı. Ömer (ra) ise hanımını ona geri verdi. (Beyhaki Said bin Mansur Müsnedinde rivayet etmiştir. Hafız ibni Hacer dedi ki: senedinde kopukluk var ve zayıf bir ravi vardır.) Bu rivayette ise sadece tehdit vardır.<br /><br /> İkrahın üç şartı vardır:<br />1)Kudret sahibi yada güç sahibi bir kişi tarafından gelmelidir.<br />2)İkrah durumunda olan kişi söz konusu (küfür) fiili işlemediği takdirde, tehdit edildiği şeyin gerçekleşmesini galibuzzanla bilecektir.<br />3)Tehdit edilen şey ciddi zarar verici olmalıdır.<br />Örnek: öldürmek, şiddetli dövmek, uzun hapis ve uzun süre bağlı kalmak. Sövmek ve hakaret etmek ise ihtilaf olmadan ikrah değildir. Aynı şekilde az bir malın gaspı ikrah değildir. Basit zarar ise etkilenmeyen kişi hakkında ikrah değildir. Söz konusu kişi kavminde şeref değer ve ün sahibi kişi ise uğrayabileceği basit zarar kavminin arasında onun seviyesini düşürecekse; normal insanlar hakkındaki ağır dövmek gibi sayılır.<br /> Kişi, oğluna işkence yapmayla tehdit edilirse ikrah olmayacağı söylendi. Çünkü zarar kendine değil başkasına gelecektir. Ancak ikrah sayılması daha evladır.<br />(el-Mugni s.103-106)<br /><br /> Prof. Dr. Vehbe Zuhayli şöyle der: Hanefilere göre ikrah iki bölümdür. Birincisi mülci (zorlayıcı) ikrah veya tam ikrah, ikincisi ise ikrahı gayri mülci (zorlayıcı olmayan) veya nakıs ikrahtır.<br /> Mülci ikrah: Kişinin kudretini ve seçme hakkını tamamıyla ortadan kaldıran zorlama demektir. Kişinin nefsine veyahut azalarından herhangi birisine gelebilecek bir zarar ile tehdit edilmesi halinde söz konusudur. Diğer bir deyişle mülci ikrah; ölüm, bir organın kesilmesi, nefsi veya azaların birisini telef edecek dövme ile meydana gelen ikrahtır. Dövmenin az veya çok olması şart değildir.<br /> Gayri mülci ikrah: Dövme yada hapsetme gibi nefsi veya azaların birisini telef etmeyecek kadar sadece gam ve elemi gerektiren şeylerle vuku bulan ikrahtır. Hükmü ise rızayı ortadan kaldırır ve ihtiyarı (seçmeyi) bozar. Hapsetmek, bağlamak, dövmek yada malın bir kısmını telef etmekle meydana gelir.<br /> Hanefi âlimleri buna ek olarak üçüncü bir ikrah çeşidi getirmişlerdir. Rızanın bütünüyle ortadan kalktığı ancak ihtiyarın ortadan kalkmadığı, kişinin kız kardeşi yada yakın akrabasından birisine yönelik hapsetme ve buna benzer bir şeyle tehdit edilmesine edebi ikrah denir. Hanefilerden Kemal ibni Humam’ın dediği gibi böyle bir zorlama kıyasen değil istihsanen şer’i bir ikrahtır. Zira kişinin akrabalarından birine olan eziyet kendini hüzünlendirmekte, sanki kendi üzerinde bir zorlama oluşturmaktadır.<br /> Her ikrah iddiası, sahibinden kabul edilmez. Bunun kabulü için İslam âlimleri ikrahın şartlarını saymışlardır. Şöyle ki:<br /> 1)Tehdit eden kişi, tehdidini yerine getirecek güçte olmalıdır. Şayet tehdit eden kişi bu tehdidini yerine getirecek bir güce sahip değilse tehdit boşa gider.<br /> 2)Tehdit edilen kişinin zorlandığı işi yapmadığı takdirde tehdit sahibinin tehdidini yerine getireceğine galibuzzanla inanması gerekir.<br /> 3)Tehdit edilen kişinin kaçmaktan, karşı koymaktan ve yardım talebinde bulunmaktan aciz olması gerekmektedir.<br /> 4)Yapılan tehdit; canın, malın, azaların telefi, anne, baba, eş, kardeş gibi yakın akrabanın hapsedilmesi gibi kişinin rızasını bütünüyle ortadan kaldıran bir tehdit olması gerekir. Bu şart insanların haline göre değişebilir. Bazı insanlar ağır bir sözden üzüntüye gamma düşebilir. Bazı insanlar ise ağır bir dövmekle gamma düşebilir.<br /> 5)Zorlanan kimse, üzerinde zorlandığı fiili yapan kişi olmamalıdır. İçki içmeye zorlanan kimse önceden içki içen olmamalıdır.<br /> 6)Yapılması istenen şey, tehdit edilen şeyden tehlike itibari ile daha ileride olması gerekir. Yani bir kimse başkasının malını telef etmekle zorlansa ve bunu yapmadığı takdirde bir tokat atılacağı tehdidi ile zorlansa bu ikrah olmaz.<br /> 7)Yapılması için zorlandığı fiilin kendisi ile tehdit edildiği işten kurtulmayı sağlaması gerekir.<br /> 8)Tehdit edenin tehdidini acilen yerine getirmesi gerekir. Eğer tehdit edilen şey gelecek zamanda vuku bulacaksa bu durumda ikrah sahih olmaz Çünkü böyle bir gecikme durumunda başkasından yardım dilemek suretiyle tehdit edildiği şeyden kurtulma imkânı vardır. Bu şart Cumhurun şartıdır. Malikilerin görüşü ise, tehdit edilen şeyin acil olması gerekmiyor. Korkunun acil olması gerekir. Zuhayli benim takdirimde raci' olan görüş budur der.<br /> 9)Zorlanan kimsenin, zorlandığı şeyden fazlasını yapmak suretiyle muhalefet etmemesi de ikrahın şartlarındandır.<br /> Vehbe Zuhayli, ikrahın şartlarını saymaya devam eder. Bu şartlar küfür ile alakalı olmadığından burada almayacağız.<br /> -İkrah ile birlikte ruhsat verilen hissi tasarruflar: Kalbi imanla dolu olmakla birlikte sadece dil ile küfür sözü söylemek, yahut Muhammed (sav)e kötü söz söylemek veya haç işaretine karşı namaz kılmak, Müslüman’ın malını telef etmek gibi işlerdir. Bu gibi davranışlar mubah olmaz. Ancak mülci (tam) ikrah altında bunları yapmaya ruhsat vardır. Eğer ikrah altında olan kişi öldürülünceye kadar bunları yapmayacak olursa cihat ecri gibi ecir alır. Şayet nakıs ikrah olursa ruhsat yoktur. Kalbi imanla dolu olsa da küfrüne hükmedilir.<br />Bu Hanefiler ve Malikilerin görüşüdür. Önceden belirttiğimiz gibi Şafiiler, Hanbeliler ve zahiriler nakıs ikrah halinde de küfür sözü söylenmesine ruhsat verirler. Çünkü İslam’ın başlangıcında ikrah hadiselerinin çoğu nakıs ikrah niteliğindeydi. Zuhayli derki: Bence iki görüş arasında raci olan görüş budur ve bu ihtilaf haç işaretine karşı namaz kılmaya veya puta karşı secde etmek konusunda da geçerlidir.<br /> —Malikilere göre açık küfür sözünün söylenmesine ruhsat veren ancak öldürülmekle tehdit etmektir. Dolayısıyla bir azanın kesilmesinden korkmayı dinde küfür sözünü söylemek için ikrah saymazlar.<br />Şuna da dikkat etmek gerekiyor ki; ikrah halinde küfür sözünü söylemekten imtina etmek daha efdaldir. Delili ise: Museylemetul Kezzabın iki sahabeyi yakalayıp onları küfre zorlama hadisi...<br /> -İkrah halinde Peygamber (sav)e kötü söz söylenmesine ruhsat veren delil: Ammar(ra) ın hadisidir. Ammar(ra) Peygamber (sav)e dedi ki; Sana sövene kadar beni bırakmadılar. Peygamber(sav) şöyle buyurdu: Tekrar sana aynısını yaparlarsa sende aynısını yap.<br />(Hakim bu hadisi rivayet etmiştir. Bu hadis Buhari ve Müslim’in şartına göre sahihtir der. Beyhaki el-marife kitabında Ebu Nuaym el-Hilye kitabında Abdurrezzak Musannefinde ve İshak ibni Rahovey Müsnedinde bu hadisi rivayet etmişlerdir.Nasbur-Rayeh c.4 s.158) (El-Fıkhul islam ve edilletuhu c.6 s.4432 ve sonrası)<br /><br /> Sonuç olarak; bir kimse gayri mülci bir hal altında küfür kelimelerini telaffuz ederse Şafii, Hanbeli, Zahiri ve bazı Hanefi âlimlerine göre mürtet olmaz. Zira ikrah ayetinin zahiri umum ifade eder. Ayrıca Rasulullah (sav) “Ümmetimin üzerinden üç şey kaldırılmıştır. Hata yapmak, unutmak, zorlanmak” buyurmaktadır. Dikkat edilirse hadiste geçen ikrah lafzı genel bir ifadedir. Tahsis edilmesi için bir delile ihtiyaç vardır. İbn Mesut(ra) şöyle der: ''Güç sahibi bir kimse beni konuşmaya zorlarsa onun kamçısından kurtulmak için her şeyi söylerim. Bu bir kamçı dahi olsa.” İbn Hazm (rh): “Bu sahabelerin hepsinin görüşüdür” der. Prof. Dr. Zuhayli Fıkhul İslam adlı eserinde konu hakkında tüm görüşleri zikrettikten sonra cumhurun görüşünü tercih eder.<br /><br /> Kurtubi Tefsirinden Nahl 106’dan özetlenerek:<br /> İlim ehli icma ile öldürüleceğinden korkacak kadar küfre zorlanan (ikrah olunan) kimsenin kalbi imanla dolu olduğu halde küfür işlerse günahkâr olmayacağını hanımının ondan bain (boş) olmayacağını ve hakkında küfür hükmü verilmeyeceğini kabul etmişlerdir. Malikin, Kufelilerin ve Şafii’nin görüşü budur.<br /> İkrah dolayısıyla ruhsatın yalnız söze münhasır olduğunu kabul edenler ibn Mesudun şu sözünü delil getirirler.”Otorite sahibi bir kimsenin bana vuracağı iki kamçıyı önleyebilecek ise söyleyemeyeceğim hiç bir söz yoktur.” Burada ibn Mesut ruhsatı söze münhasır olarak dile getirmiş, davranıştan söz etmemiştir. Ancak ibn Mesudun bu sözünde delil olacak taraf yoktur. Çünkü burada sözün misal olarak zikredilmiş olma ihtimali vardır ve o fiilinde aynı hükümde olduğunu kast etmiş olabilir.<br /> Muhakkik ilim adamları şöyle demişlerdir: Zorlanan kimse küfrü gerektiren sözler söyleyecek olursa bu sözleri ancak kinayeli ifadelerle söylemesi caiz olur. Çünkü bu gibi kinayeli ifadeler kullanmak suretiyle yalandan kaçıp kurtulma imkânı vardır. Bu şekilde söylenmeyecek olursa kişi kâfir olur. Çünkü zorlanmanın kinayeli ifadeler üzerinde herhangi bir etkisi söz konusu olmaz.<br /> İlim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir: Bir kimse küfür üzere zorlanıpta ölmeyi tercih edecek olursa Allah nezdinde ruhsatı tercih eden kişiden daha büyük ecir alır. en-Nehai derki: Zincire vurup bağlamak ikrahtır, hapse atmak ikrahtır. Malikin görüşü de budur. Ancak malik şöyle der: Korkutucu bir tehditte ikrahtır. Velev ki bu haksızlık yapan kimsenin zulmü tahakkuk ettiğinde ve tehdit ettiğini yerine getirdiğinde bu korkutma gerçekleşmese bile. Ancak malik ve mezhebine mensup ilim adamlarına göre dövme ve hapsetmenin belli bir süre ile sınırlandırılması söz konusu değildir. Bu acıtacak kadar dövme ile sınırlandırılmıştır. Hapis ise zorlanan kimsenin sıkıntıya düşeceği ve darlanacağı süre ile tahdit edilmiştir. Yine Malike göre sultanında (devlet yöneticisinin de) başkasının da zorlamaları bir ikrahtır. (Kurtubi tefsirinden Nahl 106 Özetlenerek aktarılmıştır.)<br /><br /> Şeyh Makdisi şöyle der: Tekfir konusunda, gönüllü veya sabit tagutun askerleriyle; kendisini sıkıntı, zorluk ve askerlikten kaçanların üzerinde olan hapis korkusundan kurtarmak için mecburen asker olanlar arasında ayrım yapıyoruz. Çünkü Allah’ın ve şeriatının düşmanları askerlik meselesinde halkı gelir, yaşam, yurt dışına çıkmak, taşınmak gibi konularda sıkıştırırlar ve kişinin askerliğini yaptığını ispat eden belgeler aracılığıyla muamele yapmaktadırlar. Bunun sebebi insanları tagutların sevdiği şekilde yürütülmeleri, onlara ve batılına teslim olmaya mecbur etmeleridir. Dolayısıyla bu konuda ikrahı hüccet olarak gösterirler. Hâlbuki küfür kelimesinin söylenmesine veya küfür fiili işlenmesine âlimlerin koşutları gerçek ikrahın şartları genel olarak bu meselede gerçekleşmemektedir.<br /> Şeyh Makdisi ikrahın şartlarını zikrettikten sonra şöyle dedi: Gerçek ikrah olmaksızın bir Müslüman’ın herhangi bir şekilde tagutların askerlerinden olmasının ve onlara dostluk ve yardım göstermesinin caiz olduğunu söylemiyoruz. Bu askerlerin durumu geçek ikrah şartlarını gerçekleştirmemektedir. Ancak böyle bir durumda olan kişi askerliği isteyen sabit bir asker olmadığına göre tagutların taraftarları ve orduları gibi olmamıştır. Bunun için İslam’ın ve tevhidin aslını sahiplenip taguttan beri olanları, istemeyerek ve zorunlu olarak askerliğe katıldıkları ve bu ordunu tekfir ettiğimiz küfür sebeplerini işlemedikleri takdirde onları tekfir etmiyoruz. Özellikle halkın çoğu şer’i ikrahın şartlarını bilmiyor ve küfür sözünü söylemekle başka bir fiil işlemek arasındaki fark konusunda ikrah şartlarını bilmeyip ikrah ve mustazaflığı birbirine karıştırıyorlar.<br /> Aynı şekilde ikrahın haddi, sıfatı ve şartları dinde zaruretle bilinmeyen fıkhın feri konularındandır. Beyan edilmeye ve muhalif kişiye hüccet ikame etmeye ihtiyaç vardır. Hâlbuki mustazaflık kişiden kişiye değişir. Zaruretlerde fıkhi kitaplarda bilindiği gibi küçükle büyük, zayıfla güçlü ve yaşlıyla genç arasında değişebilir.<br /> Bunun üzerinde deriz ki: İslam’ın aslına sahip olan müşriklere, şirklerinde yardım etmeden veya muvahhidlere karşı onlara yardım etmeden ikrah, mustazaflık ve zaruretleri beyan ederek bu zorunlu askerliğe istemeden katıldığı takdirde biz bu gibi kimseleri tekfir etmiyoruz. Tabiî ki ikrah, zaruret ve mustazaflık sınırlarını anlama konusunda sapık olduğunu söyleriz.<br /> Ancak başka alternatif dar-yer-yurt bulunduğu veya bu askerlikten firar ve kurtulma imkânı kolaylaştığı takdirde, buna rağmen kişi askerliğe katılmaya ve müşriklerin sayısını çoğaltmak için ısrar ederse böyle bir kişinin durumunun Allah Tealanın indirdiği şu ayetteki kişiler gibi olmasından korkulur:<br /> ''Melekler canlarını alacakları nefislerine zulüm eden kişilere:'Ne işte meşgul idiniz’ derler. Onlar biz yeryüzünde mustazaf kimselerden idik diye cevap verirler. (Meleklerde) Allah’ın arzı geniş değilmiydi ki, oraya hicret etseydiniz.' derler. İşte bunların barınacakları yer cehennemdir. O ne kötü yerdir.(Nisa 97) <br />...Biz tagutların ordularında asıl olanın küfür olduğunu söylüyoruz. Ancak onların muayyen fertlerini iki taifeye ayırıyoruz.<br />Birincisi: Bu orduda tagutların kendilerine veya şirklerine gerçek bir şekilde yardımcı olan kimseler: Bunlar bu hal üzere ölürlerse küfür konusunda dünya ve ahiret ahkâmında hükümleri tagutların hükümleri gibidir.<br />İkincisi: Onların sayısını çoğaltıp ancak kendilerine şirklerinde veya muvahhidlere karşı mücadelelerinde yardım etmeyenler; Dünya ahkâmında onların hükmü tagutların hükmü gibidir. Yani onların askerleri-yandaşları oldukları, hizbinde ve saflarında oldukları için onlar gibi muamele edilirler. Sonra kıyamet gününde niyetlerine göre haşredilirler. Bizi ilgilendiren ise dünyada onların hükmüdür. Çünkü muamele ve cihat konularında buna ihtiyacımız vardır.<br /> Ancak ahiret ahkâmında onların durumları bizi ilgilendirmez. O bize değil Allah’a aittir. Bu ayrımın delili ise; Muttefekun aleyh olan müminlerin annesinin rivayet ettiği “Kabe’ye saldırmak isteyen sonra Allah’ın ilkini ve sonunu batırdığı ordunun hadisidir.” Bu orduda bilip istekle katılan ve mecbur olanların bulunmasına rağmen Allah Teala hepsini helak eder ve ahiret gününde onları niyetlerine göre haşreder.<br /> Dolayısıyla biz tagutun ordusunun hepsine dünyada kâfirler gibi muamele yaparız. Ancak onlardan ikinci taifeden tanımış olduklarımızı ve aynı zamanda onlardan da uzak kalma imkânı bulduğumuz olanlar bu muameleden müstesnadır. Ayıramadığımız olanları ise onların gösterdiklerine göre muamele ettiğimiz takdirde; biz mazeret sahibiyiz ve hatta inşallah ecir sahibiyiz.<br /> Bu anlattıklarımızdan bilinsin ki tagutun ordusunu tekfir etmemizin illeti, kesinlikle fertlerinin rejimin şemsiyesi altında çalışması değildir. Bu kelime ne şer’i, nede sınırları olmayan geniş bir cümledir. Halkın çoğu da bunun kapsamına girer. Hatta çöllerde, mağaralarda ve dağın zirvesinde yaşayanların dışında neredeyse kimse bu cümlenin kapsamına girmekten kutulamaz. Ancak bize göre tekfirin varlığı ve yokluğu kendisine bağlı olan müessir illet önceden geçtiği gibi dostluk ve yardımdır. ( el-İşraka s.29 dan 34’ e kadar olan kısım)<br /><br /> Şeyh Makdisinin sözlerinden anlaşılıyor ki, tagutların orduları küfür taifeleridir. Çünkü bu ordular, taguti rejimi korumak, tagutun kanunlarının uygulanmasını sağlamak ve şeriatı getirecek muvahhid Müslümanlara karşı savaşmak gibi küfür temelleri üzerine inşa edilmiş bir kurumdur. Bunun için söz konusu ordulara katılmak küfri bir fiildir. Ancak bu ordulara her katılan kişi hakkında tekfir manilerinin bulunup bulunmadığına bakmadan küfür hükmü vermeyiz. Dolayısıyla bu küfür taifelerinde bulunan fertler iki bölümdür:<br />Birinci bölüm: Haklarında tekfir manileri bulunmayan kimselerdir. Bunlar kafirdirler. İkinci bölüm: (Şeyh Makdisi kitabında sadece mecburiyetten bahsetmiştir.) Mecburiyet şüphesi, cehalet veya tevil gibi haklarında küfür manilerinden birisi bulunan kimselerdir. Bunlar kâfir değillerdir. Ancak mümteni, küfür taifelerinde bulundukları için dünya ahkâmında küfür taifelerine davrandığımız gibi onlara da aynı şekilde davranırız. İmtina sıfatı onlardan kalktığı zaman (elimize esir düşmeleri gibi) durumlarını araştırmadan önce onlara kâfir muamelesi yapmayız.<br /><br /> Şeyh Eymen Zevahiri şöyle der: ''Ordular, kâfir hükümeti destekleyen riddet taifesidir. Biz onlara muamele ederken fertler olarak değil taife olarak muamele ederiz. Tabi ki tagutlara yardım eden riddet taifesinde şer’i mazeretlerden dolayı Müslüman şahısların bulunması mümkündür. Ancak hakkında şeri mazeretler bulunmayıp hükümetin şer’i hükmünü bilerek, istekli bir şekilde kasten ona yardım eden kimseler muayyen olarak söz konusu hükümet gibi mürteddirler.<br /> Biz ise riddet taifesinin fertlerinin durumunu takip etmekle ilgilenmiyoruz. Sadece taife olarak hükmünü bilmek bizi ilgilendirir. Bu muazzam şer’i bir asıldır. Müslümanların cihadı ve savaşı bu şer’i asılla amel etmektedir.<br /> İmam Maverdi(rh) Mümteni mürtedin kudret altında olan mürtedden farklı olduğunu zikretmiştir.<br />Son Olarak şöyle diyoruz: Bir Müslüman’ın kendi isteğiyle küfrün ahkâmını savunan polise ve orduya katılması caiz değildir. Çünkü bu iki grup Allah’tan başka kanun koyan ve insanları ona tabi olmaya zorlayan kafir iktidarı korumaktadır. Aynı zamanda bu iki taife küfür rejimini değiştirmeye çalışanlara karşı duran demir yumruktur.<br />Bu konuda Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh) bu taifenin hükmünün bir olduğuna dair hüküm vermiştir. Onlardan ikrah altında olanlar bile zahir dünyevi hüküm açısından ikrah altında olmayanların hükmü gibidir. ( Cihadut-Tavagit s.23-27 arası özetlenerek aktarılmıştır.)<br /> Şeyh Ebu Katade şöyle der: Dolayısıyla kendilerini ‘mürtet taife’ olarak nitelendirdiğimiz kişiler; batılı kanunlaştıran, onunla hükmeden, onu koruyan ve öven kimselerdir.<br />…. Adı geçen bu taifenin mürtet olduğuna hükmetmemizin; grubun bütün üyelerinin küfür ve irtidadını ve hepsinin ebedi kalmak üzere cehennemlik olduğuna hükmetmemizi de gerektirip gerektirmediği meselesi çok yönlü olup, delillerin dikkatle incelenip mütalaa edilmesi gerekir. Bütün yöneticiler hakkında küfür ile hükmedenleri aşırılık ve bidatle itham etmek ve bu konuda susmayı tercih edenleri mürcie ve buna benzer bidatçilikle itham etmek, son derece hatalıdır. Zira bu konu tartışma ihtimali bulunan tasavvuri konulardandır. Konunun tartışma ihtimali taşıması, anılan taifeyi tekfire mani bazı amellerin bulunmasındandır. Yoksa bunu anlamı, ‘Kafirlerle batini dostluk tespit edilmediği sürece, zahiri dostlukla tekfir edememeyiz’ demek değildir. Bu görüş daha öncede geçtiği üzere mürcienin aşırı gidenlerini görüşüdür. Ancak yine de bu ihtimal, anılan taifenin bir çok üyesi hakkında, tespitlerimize göre tekfir engellerinden hiç biri bulunmadığı için onlara küfür ve irtidat hükmünü vermemize mani değildir. Bu üyelerden bazıları,islami cemaatlerle muamelelerine özel önem verseler de haddi zatında mürted taife içende polislik görevi yapmaktadırlar. Şeriatı derinlemesine ve kapsamlı bir şekilde öğrenen, Ezher Üniversitesi veya Şeriat Fakültesi gibi akademi okullarını bitirenlerden daha fazla şey ezberleyen ve bunu sırf sorgulama esnasında Müslüman kardeşlerimizi psikolojik olarak etkilemek için yapan bu kimselerin tamamı, kafir taife içerisinde mütalaa edilmeye daha layıktır. Kaldı ki bazen her şey kendiliğinden ortaya çıkmakta, saflar netleşmekte ve bütün askerlerin, İslam ordusuna karşı küfür nizamını savunduğu çok iyi bilinmektedir. Hal böle iken bütün askerlerin tekfir edilmemesi inattan başka bir şeyle izah edilemez.(EL Cihad Vel İctihad s.128)<br /><br />Muasır cihat alimlerin çoğu küfür taifelerinde bu ayrımı benimsemektedirler. Ancak onlardan Şeyh Abdulkadir bin Abdulaziz farklı bir görüşü seçip, “Küfür ordularında bulunan şahısların muayyen olarak kâfir olduklarını söylemiştir.” Haklarında maniler bulunanların ise, söz konusu manilerin sadece ahirette onları azaptan kurtaracağını söylemiştir.” Bu görüşü önceden söyleyenler yoktur. Yani eski ve yeni âlimler tekfir manilerinden bahsederken o manilerin hem dünyada küfür hükmünü, hem de ahirette azabı engelleyeceğini söylemişlerdir.<br />Cihad alimlerinden olan Şeyh Ebu Yahya el-libi Şeyh Abdulkadir bin Abdulazizin bu görüşünü ele alıp onu tenkid etmiştir. Bu konuda bir risalesi vardır. Şeyh Eymen Zevahiri, bu risalenin okunmasını tavsiye eder. Bu risaleden bazı alıntılar yaparak konuya daha iyi bir şekilde değinmeye çalışacağız.<br /> Şeyh Abdulkadir, seçtiği bu görüşün delilini şöyle zikretmiştir: ''Sahabeler, Müseylemetül Kezzab ve Tulayha gibi nübüvveti iddia eden riddet liderlerinin yardımcılarının muayyen olarak kâfir olduklarında icma etmişlerdir. Çünkü mallarını ganimet aldılar. Kadınlarını cariye edindiler. (Ebu Bekir(ra)ın dediği gibi) ölülerinin cehennemde olduklarına tanıklık yaptılar. Bu ordu fertlerinin mümteni olmaları dünya ahkâmında haklarında olası bir küfür manisine itibar vermeme sebebidir. Yani muayyen olarak bu fertlere küfür hükmü veririz. Söz konusu maniler var ise ahirette sahibini azaptan kurtarır. Biz ahiret ahkamında onlar hakkında hüküm vermeyiz.<br /> Şeyh Ebu Yahya el-libinin kitabından özetleyerek aktarıyoruz. Meseleyi tam bir şekilde öğrenmek isteyenler Ebu Yahya el-libinin kitabına bakabilirler. Bizim özetleyerek aktaracağımız alıntılarla yetinmemelidirler.<br /> Ebu Yahya el-libi şöyle der: Şeyh Abdulkadir sahabe, riddet liderlerinin ordularını muayyen bir şekilde tekfir ettiler sözü ile Nübüvveti iddia edenlerin askerlerini kast ediyorsa şüphesiz ki bu haktır. Ancak bu söz ile sahabelerin, herhangi bir mürtedin askerlerinin kafir olduklarında icma ettiklerini iddia ediyorsa, bu iddianın bir delile ihtiyacı vardır.<br /> Hâlbuki Şeyh Abdulkadir iki meseleyi birbirine kıyas etmiştir. Ancak bu kıyas aslında batıldır. Çünkü sahabelerin tekfir ettiği kişilerin küfre girme sebepleri herhangi bir riddet liderine destek verip onun askeri olmak değildir. Nübüvveti iddia edenlere inanmalarıdır. Söz konusu kişiler bununla (nübüvveti iddia edenlere tabi olmakla) birlikte mürtedlerin ordularına katılmasalar da kâfirdirler. Dolayısıyla sahabe-i kiram, nübüvveti iddia eden kişilerin tabiilerini ve taraftarlarını muayyen olarak tekfir etmişlerdir. Bunu şartlara ve manilere bakmadan yapmışlardır. Çünkü bu insanlar sadece riddet liderlerinin birisine yardımcı oldukları için değil, içerisine girmiş oldukları küfür, dinde zaruretle bilinen bir küfürdür ve bu küfürde mümteni olanda-olmayanda aynıdır. Şüphe ve tevil de düşünülemez. Çünkü nübüvveti iddia edenlere inanıp tabi olan kimselerin tekfiri için şartların ve manilerin araştırılmasına gerek yoktur. Çünkü bu konuda manilere itibar edilmez. Muteber ikrah bundan müstesnadır. Muteber ikrah ise mümteni olanlarda da olmayanlarda da bulunabilir. Asıl olan bulunmamasıdır.<br /> Şüphesiz ki nübüvveti iddia edenler tagutturlar ve aynı zamanda riddet liderleridirler. Aynı zamanda günümüzdeki riddet iktidarları da onlar gibidir. Ancak, nübüvveti iddia edenlerin küfrü; dinde zaruretle bilinen, ister avam olsun ister âlim olsun her Müslüman’ın bildiği bir şeydir. Onların küfründe şüphe edenler ise onlar gibi kâfirdirler. Ancak riddet iktidarlarının küfrü dinde zaruretle bilinen şeylerden değildir. Bu konuda her şüphelenen veya muhalefet eden tekfir edilemez. Çünkü görüyoruz ki bu zamanın tagutlarının küfrü, çoğu davetçi ve âlimlerin indinde açık olmasına ve onların hakkında yazılan eserlerin çok olmasına rağmen, tagutların bel’amlarının kandırmaları ve kafa karıştırmaları bazı davetçi ve âlimlere bile etki etmektedir. Onların bazıları, hala söz konusu tagutlara itaati vacip olan ve onlara karşı çıkmanın haram olduğu veli emir gibi görmektedir. Bu söz batıl, sapık ve alçak olmasına rağmen, çoğu zaman habis zındıklar bu sözü kullanmalarına rağmen, bunu söyleyen her tevil veya ictihad sahibi kişilerin o habis zındıklar gibi niyetinin kötü olduğu söylenemez.<br /> Ebu Bekir(ra) ın mürtedler hakkında cehennemlik tanıklığından kast edilen onların fertleri değil genelidir. Çünkü aynı zamanda Müslümanların şehitlerine cennetle tanıklık etmiştir. Ehli Sünnetin akidesine göre hakkında bir hadis gelmediği sürece bir muayyene ne cennetle nede cehennemle tanıklık edilemez.<br />(Bu konuda ehlisünnet âlimlerinin sözlerini daha ayrıntılı bir şekilde öğrenmek isteyenler İmam Tahavinin akidesine bakabilirler.)<br />Yada insanlar büyük günah işleyip tövbe etmeden öldükleri için cehenneme gireceklerdir. Ebu Bekir (ra)ın sözü budur. Fakat ebediyyen kalacaklarını söylememiştir. (ihtimal babından)<br /> Her halükarda Şeyh Abdulkadir hadise muhalif kaldı. Çünkü hadisi, Şeyh Abdulkadir gibi anlayacak olursak sahabelerin; mürtedlerin askerlerine dünyada küfür hükmünü ve ahirette ebediyyen cehennemde kalacaklarını verdiklerini söylememiz gerekirdi. Ancak Şeyh Abdulkadir, tagutların askerlerine dünyada küfür hükmünü vermekte ancak ahirette ise herhangi bir hüküm vermemektedir. Çünkü onlardan mazur olanların cehenneme girmeyeceklerini söylüyor. Böylece bu konuda sahabelere muhalif olmuştur.<br /> Aynı şekilde bir Müslüman hakkında küfür hükmünü engellemeyen, sadece ahirette azabı engelleyecek bir küfür manisinin seleften geldiği nakledilmemektedir. Çünkü âlimlerin cumhuruna göre tekfir manileri hem dünyada küfür hükmünü hem de ahirette azabı engeller. Bunun için tekfir manileri zahirende batınen de geçerlidir. Zahirle batın arasında ayırım yapmak bidat bir sözdür. Dolayısıyla hakkında yakinen yada galibuzzanla küfür manilerinden birisi sabit olan kimseye söz konusu mani kalkana kadar İslam hükmü verilir ve bu konuda mümteni olanla olmayan arasında bir fark yoktur. Çünkü manileri araştırmanın sakıt olması (düşmesi) ile manilerin iptali arasında fark vardır. Yani mümteni kişi hakkında şartları ve manileri araştırmak vacip değildir. Bu mesele manilerin var olduğunu bilmekle birlikte onlara itibar etmemek meselesine muhaliftir.<br /> Buna binaen deriz ki: Her taifenin özel durumu vardır. Taifelerin hükmü durumlarına göre belirlenir. Bundan kastettiğimiz şey: Bu taifenin arasında tekfir manilerinin bulunup bulunmaması ve fertler arasında ne kadar yaygın olduğudur. Bu meseleyi incelemenin ve araştırmanın zaruri olduğu anlamına gelmez. Bilakis onlar arasında yaygın olan ve hallerinden bilinen şeylerin itibari ile hüküm verilir. Bu mesele bir zamandan başka bir zamana ve bir mekândan başka bir mekâna değişiklik gösterebilir. Dolayısıyla burada sahabenin icmasının zikredilmesinin bir anlamı yoktur. Onlar ancak riddet liderlerinin birisine tabi olup Müslümanlara karşı ona yardım eden kişinin İslam’dan çıkartan bir fiil işlediği konusunda icma etmişlerdir. Sonra bu taifenin fertlerinin tekfir edilme konusunu taifenin halini bilene bırakmışlardır.<br /> Son olarak muasır riddet liderleri yandaşlarının hükmü muayyen olarak küfür iman açısından ictihad dairesi içinde kalmaktadır. Bakışlar değişebilir. Ancak sahih deliller ve sağlam istidlal üzerine inşa edilmiş olması şarttır. Onlar hakkında üzerinde ittifak edilmiş olan şeyler şunlardır:<br /> —Mürted liderlerinin yandaşları çeşitli küfürler işleyip mümteni olmuşlardır.<br /> —Müslümanlara karşı kâfirleri desteklemek, masumların mallarını ve kanlarını helal kılmak, kâfirlerin kanlarını korumak vs. hallerinden bilinen başka şeylerde vardır.<br /> —Bunlardan sonra bir zamanda ve bir yerde mümteni olan söz konusu taifelerden fertler arasında muteber tekfir manilerinden biri yaygın olduğu takdirde, o taifenin muayyen fertlerini tekfir etmek bu halde caiz değildir. Bilakis durumları belli olanların dışında, asıl olan İslam hükmünün haklarında sabit olmasıdır. Buna mukabil bu taifelerin bazılarında muteber manilerden hiçbiri bulunmadığı takdirde taifenin muayyen fertlerini tekfir etmekten ve ölülerinin cennetle tanıklık etmekten geri durmak caiz değildir. Ve böylece verilmiş olan hüküm, dünya ve ahiret hükümlerini kapsar. Sırf zan ve hayallerle Müslüman’ın İslam dairesinden çıkartılması kolay bir şey olmadığı gibi, İslam’dan çıktığı yakini bir şekilde bilinenlere de İslam ile tanıklık yapmak caiz değildir.<br /> —Dolayısıyla bu taifenin fertlerini tekfir etme temeli; haklarında tekfir manilerinin bulunup bulunmadığının bilinmesine bağlıdır. Bu alanda bakışlar değişebilir ve ictihadlar farklı olur. Böyle bir şey, söz konusu taifenin fertlerinin itikadını incelemek ve araştırmak, onların kalplerini teftiş etmek veya küfri eylemleri helal kılarak mı yoksa helal kılmayarak mı işlediklerini araştırmakla bir alakası yoktur.<br /> —Bu şekilde biliriz ki bu konu ictihadi bir konudur ve bunun için ihtilaf sancaklarını kaldırmak husumet ve münazaa (kavga) yapmak doğru değildir.<br />(Nezaratu fil icmail Kati Ebu Yahya el-libi)<br /><br /> Şeyh Ebu Basir’e şöyle soruldu:<br /> Soru : hüccet ikamesi bakımından mümteni iken riddete düşen ile mümteni değilken riddete düşen arasındaki fark nedir.<br /><br /> Cevap: Elhamdulillahi Rabbil Alemin. Hüccet ikamesi, ancak kişinin kendisinden kaldıramadığı bir acizlik nedeniyle vacip olur. Şeri muhalefet küfür olsa da bu böyledir. Her kim kendisinden kaldıramadığı şeri muhalefete düşerse ona hüccet ikame edilir. O hüccet kişinin acizliğini ortadan kaldırır. Hüccet ikame edilmeden önce şeri hükümler, söz konusu kişinin şahsına (muhalefet ettiği hususta) uygulanamaz. Ancak bir kimse kendisinden kaldırabildiği herhangi bir sebeple, onu kaldırmaya çabalamadığı bir cehalet nedeniyle şeri muhalefete düşerse, o cehaletinden dolayı mazur sayılmaz , ona hüccet ikame etmek vacip değildir. Şeri hükümler onun şahsına uygulanır. Hakkı bilme konusunda aciz olanı aciz olmayandan ayırt etmek için çeşitli konulara bakmak gerekiyor. Onlardan; kişinin yaşadığı çevre, kişinin cahil olduğu mesele. O mesele kapalı meselelerden mi? Yoksa hakkın yayıldığı açık meselelerden midir? Cehalet özrü ve ikametül hücce bütün meseleleri takriben bu kuralın üzerine inşa edilmektedir.<br /> Soruya gelince şöyle derim: İkametul hücce açısından mümteni ile mümteni olmayan arasında bir fark yoktur. Çünkü hüccet ikamesinin vacipliğinin illeti muhalefete düşen kimsenin mümteni olup olmadığına bakmadan, kaldırılması mümkün olmayan cehaletin varlığıdır. Lakin şöyle diyebiliriz: kişinin riddete düşmesi ile savaşmak ve kafirlere yardım etmekle mümteni olduğu zaman mürtet kafir olarak onunla savaşmak kaçınılmaz bir şeydir. Onun batını farklı ise Allah a havale edilir. Bu konuda biz mazeretliyiz çünkü elimizde küfrü ve tekfir edilmesini gerektiren zahirinden başka bir şey yoktur.<br /> Soru: Şu kural doğru mudur? ‘Kim küfür sözü söyler yada fiili işlerse onu muayyen olarak tekfir ederiz. Ancak ahirette ki azaba gelince, bu onunla Rabbi arasında olan bir şeydir. Huccetul ikameye bağlı olan bir şeydir.’ Allah sizden razı olsun<br /> Cevap: Elhamdulillahi Rabbil Alemin. Bu kural doğru değildir. Doğru olan söz ise şudur: ‘Her kim –muteber şeri bir mani olmadan- açık bir küfür izhar ederse, onu tekfir ederiz. Bu küfür üzere öldüğü takdirde ahirette azapta olacağına hükmederiz.<br /> Muayyen bir kişinin kafir olduğuna hükmetmemiz – özellikle bu kişi Müslüman ise- dünyada ve ahirette tesiri- hükümleri gerektirecek bir hükümdür. Dolayısıyla mesele sadece ahirette ki azap meselesi değildir. Yani söz konusu kişinin cehaletinden dolayı mazur olduğuna inandığın halde hangi hakla dünyada küfrü gerektirecek hükümleri ona verebiliyorsun?! Allah Teala şöyle buyurur: ‘Bir peygamber gönderene kadar azap edecek değiliz’(İsra ..) İlim ehlinin çoğu ayetteki azaptan hem dünya hem de ahiretteki azabın kastedildiğini söylerler. Yani insanlara bir peygamberin daveti ulaşana kadar dünyada ki ve ahiretteki azaptan kurtulacaklardır.<br /> Dersen ki: cehaletinden dolayı mazur olan, Resullerin daveti kendisine ulaşmayan asli kafire niçin muayyen olarak küfür hükmü verdin.? Bu hüküm dünyada bir azaptır.<br /> Derim ki: ona muayyen olarak küfür hükmü verdik. Çünkü İslam a hiç girmemiştir. İnsan ya kafir yada Müslüman olur. Kişi ancak kelime-i şahadeti söylediği yada onun yerine geçen şeri alameti izhar ettiği zaman Müslüman olur. Bu adam (asli kafir) bunu izhar etmemiştir. Bu kişiye muayyen olarak küfür hükmü vermemiz, bizim tarafımızdan onuna cihad etmek; kanını malını vs. helal kılmak gibi pratik bir fiili, gerektirmiyor. Ta ki ona daveti ve uyarıyı ulaştırdığımı zaman ondan yüz çevirirse pratik bir fiile geçebiliriz. (Ebu Basir in Cehalet Mazerettir kitabından alıntılardır.)<br /><br />Tagutun ordularında iki küfür fiili vardır:<br />Birincisi: Tagutu korumak İkincisi: Muvahhidlere karşı savaşta tagutlara yardım etmektir. Hâlbuki tagutu gerçek koruyanlar belli bir süre içinde zorla askerlik yaptırılanlar değil, orduya kendi isteğiyle katılan sabit askerlerdir. Bu bilindikten sonra tagut ordusu muvahhidlere karşı açık bir savaş halinde olmadıkları zaman şüphe büyümektedir. Özellikle avam halkın genel anlayışı; ordunun görevinin halkı dış düşmanlardan korumak olduğudur. Yine rejim hocalarının(bel’amlarının) fetvaları halk üzerinde etki oluşturmaktadır. Bunun için bu gibi durumlarda cehalet söz konusu olabilir.<br /> Son olarak deriz ki: Bu kadar şüpheler varken muayyenlerin ayrıntı yapmadan toptan tekfir edilmesi doğrudan uzak bir iştir. Çünkü muayyenlerin tekfirinde çok ihtiyatlı davranmak gerekir ve ufakta olsa şüphelerden dolayı tekfirden kaçınmak gerekir. Şu misal buna iyi bir örnektir:<br /> Malumdur ki; Kuran mahluktur diyenler selef alimlerinin çoğu tarafından tekfir edilmiştir. İmam Ahmet başta olmak üzere Ebu Hanife, Ebu Yusuf, Süfyan bin Uyeyne (Allah hepsinden razı olsun) gibi âlimler bu sözleri söyleyenleri tekfir etmişlerdir. Hatta Süfyan bin Uyeyne (rh) şöyle der: Kuran Allah’ın kelamıdır, onun mahlûk olduğunu söyleyen kâfir olur. Bu kişinin küfründe şüphe edende kâfir olur.<br /> İmam Ahmet (rh) zamanındaki halifeler Kuran mahlûktur diyorlardı. Sadece bunu söylemekle yetinmiyor, Muhaddisleri, hocaları, imamlık görevi yapmak isteyenleri, müftüleri... bu sözü söylemesine zorluyorlardı. İmam Ahmet bu sözün küfür sözü olduğunu kabul etmesine rağmen, şüphe ve tevillerinden dolayı ne halifeyi nede bu sözü söyleyen insanları muayyen olarak tekfir etmiyordu. Halkı da halifeye karşı ayaklanmaya ve onu azletmeye karşı çağırmamıştır. Hatta İmam Ahmet zindanda kırbaçlanırken Rumlara karşı savaşan halife Mu’tasıma ve askerlerine zafer kazanmaları için dua etmiştir. (Şeyh Ebu Basirin, Cehalet Özrü kitabının mukaddimesine bakılabilir.)<br /> Aynı şekilde ikrah sınırlarını bilmeyen yada bu konuda tevilde bulunup kendilerini ikrah altında zannedip bu sözü söyleyenler, İmam Ahmedin fıkhi görüşüne göre ikrah altında olmasalar da şüphelerinden dolayı imam Ahmet onları tekfir etmemiştir. İmam Ahmet yanlış tevillerinden dolayı onları eleştirmiştir.<br /> Önceden belirttiğimiz gibi bir rivayete göre eziyete uğramadan yalnızca tehdit İmam Ahmedin indinde ikrah sayılmaz. Ehli sünnet imamlarından olan Yahya bin Main (rh) “Sadece tehditten dolayı kuran mahlûktur demiştir. Sonra İmam Ahmedin yanına gelip Nahl suresinin 106. ayetini okumuş. İmam Ahmed ondan yüz çevirmiş ve onunla konuşmamıştır. İbni Main özür dileyerek Ammar bin Yasir (ra)ın hadisini anlatmaya başlamış. İmam Ahmed yine onunla konuşmamıştır. İbn Main İmam Ahmedin yanından ayrılmıştır. Daha sonra İmam Ahmed, ibn Main’in arkasından şöyle demiştir: ''Ammar(ra) hadisini hüccet olarak gösteriyor. Ammar(ra), Peygamber (sav)’e dedi ki: Sana söverlerken onların yanından geçtim, onları nehy ettim, sövmeyin dedim... ve beni dövdüler...'' Size, sizi döveceğiz denildi.(tehdit) Bu söz İbni Maine ulaşınca şöyle dedi: Vallahi gökyüzü altında, Allah’ın dininde senden fakih birisini görmedim.”<br />NOT: Aynı şekilde İslam ülkelerinin çoğunda tagutun askerleri vardır. Türkiye’deki yöntemi kullanarak Müslüman gençlere zorla askerlik yaptırmaktadırlar. Bu orduların haline vakıf olan her kimse bu orduların küfür üzere inşa edildiği konusunda tartışmaz. Çünkü ordunun ilk vazifesi rejimi korumaktır. Rejim kâfir ise orduda küfrü koruyan bir küfür taifesi olur. Bunu bildikten sonra ordunun içinde sakallı, namaz kılan veya İslami faaliyetlerde bulunan askerlerin bulunması ordunun hakikatini değiştirmez. Dolayısıyla Türk ordusunda görev yapan askerlerin hükmü, diğer İslam ülkelerinde görev yapan askerlerin hükmü gibidir. Bunun için Şeyh Makdisiden alıntı yaptığımız bölümde zikredilen ayrıntılar Türkiye içinde geçerlidir.</div><div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-3536040279946182201?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-62357307172973392902009-03-27T04:41:00.001-07:002009-03-27T07:23:56.498-07:00Muasır Tekfircilere Uyarılar 10<div align="justify">Yazılı ikrar ve Memurun Andı<br />—Küfür İçerikli Metinleri İmzalamak:<br /><br />Bazı devletlerde memur olarak göreve alınacak insanlar söz konusu devletlerin küfri kanunlarını tanıyacaklarına dair yazılı taahhüt veya andı imzalamak zorunda kalmaktadırlar. Böyle bir metni imzalamak küfre düşürecek fillerden olma ihtimali vardır. Bunu için başta tekfir olmak üzere hadler konusunda yazılı ikrarın kabul edilip edilmediğini araştırmak gerekir.<br />Yani kalbi niyet olmadan sırf küfri metne imza atmak küfri bir fiil midir değil midir?? Özellikle bunu yapan insanların çeşitli tevilleri vardır ve hocalarından fetva almışlardır. Aynı zamanda bazı aceleciler, durumun fıkhi ve usuli boyutunu araştırmadan ve selef âlimlerinin sözüne bakmadan onları (imza atanları) toptan tekfir etmişlerdir.<br />Boşanma, alışveriş gibi konularda fakihler, yazılı ikrarın kabulünde ihtilaf etmişlerdir. Bazıları Hanefi ve Hanbelîler gibi belli şartlarla bunu kabul etmişlerdir. Fakihlerden bunu kabul etmeyenlerde vardır. Böyle konulara yani muamelat (akidler) meselelerine (kitap hitabet gibidir) meşhur kuralı hamledilir. Ancak hadlere gelince durum farklı olur. Çünkü bilindiği gibi hadler akitler gibi değildir. Zira akidlerde kul hakkı da vardır, kul hakkını korumak için ihtiyatlı davranmak gerekir.<br />Ancak hadlerde sadece Allah’ın hakkı bulunduğu için en ufak şüphe ile def edilir ve müsamaha gösterilir.<br />Hanefiler yazılı ikrar konusunda boşanma gibi akitlerle, hadler arasında açık ayrım yapmışlardır. Birincide(akitlerde) bunu kabul ederken, ikincide(hadlerde) bunu kesinlikle kabul etmemişlerdir.<br />Buhari (rh) Hanefileri bu konuda eleştirmiştir. Buhari(rh) sahihinde şöyle demiştir: ''İnsanların bazıları şöyle dedi: (yazmaktan dolayı) had olmaz ve lanetleşme olmaz. Sonra yazılı boşanmanın caiz olduğunu iddia ettiler. Hâlbuki boşanmakla iftira arasında fark yoktur'' (Buhari sahihi Talak Babı Lean bölümü)<br />İmam Keşmiri (rh) şöyle der: Buhari nin sözünün hâsılı şudur ki: Ebu Hanife boşanma konusunda yazmayı kabul ediyor. Ancak iftira konusunda kabul etmiyor... Boşanmak yazmakla kabul edilse de (kadının yanında koca) onu inkâr ederse kabul edilmez. Yani o kabul kaza babından değil diyanet babındandır. Buharinin iki konu arasında fark olmadığını iddia etmesini kabul etmiyoruz. Nasıl fark olmaz ki. Zira iftira ve lanetleşme hadlerdendir ve hadler boşanma gibi değildir. Şüphelerle kaldırılır. (Feyzul Bari c.4 s.326)<br />Derim ki Buhari(rh)ın sözünden yazmayı, iftira ve lanetleşmede kabul ettiği anlaşılıyor. İkisinde kul hakkı da vardı. Ancak riddet gibi sırf Allah’ın hakkı olan hadlerde yazmayı kabul edip etmediği kesin değildir. Yine Buhari(rh) burada dilsizden bahsetmektedir.<br />Fakih Merginani şöyle der: Dilsiz bir kimse yazı yazdığı yada açık bilinen bir işaret yaptığı takdirde onun nikâhı, boşanması, satması, satın alması kendi lehine veya aleyhine kısas alınması caizdir. Ancak ne lehine nede aleyhine had uygulanmaz. Çünkü uzak olan kişinin yazması, yakın olan kişinin konuşması gibidir. Peygamber(sav) tebliğ görevini bazen ibaretle bazen de kitabetle eda ettiğini görmedin mi? Dolayısıyla uzak kişi hakkında caizlik hükmü veren (onun konuşmasına ulaşamadığı için) caizdir. Bu acizlik ise dilsizin hakkında daha açıktır ve daha gereklidir...Hadlere gelince böyle bir şeye ihtiyaç yoktur ve onlar Allah’ın hakkıdır ve şüphelerle kaldırılır...Hadlerle kısas arasındaki fark şudur ki; Had, bir türlü şüphe içeren beyanla sabit olmaz.(Nasbur-Rayeh c.4 s.418)<br /><br />Bu alıntıdan şu anlaşılıyor kitap, hitabet gibidir kuralının alanı hadler değil akitlerdir. En iyisini bilen Allah tır.<br />Ancak meselenin özü şudur, akitlerde olsa da yazılı ikrarı kabul edenler, niyetle birlikte olmasını şart koşmuşlardır. Bu şart fakihlerin cumhurunun görüşüdür.<br />Şafiilerde meşhur olan görüş şudur: Konuşan kişinin yazısı (boşanmak konusunda) niyetle birlikte olsa da kabul edilmez.<br />İbn Kudame (rh) şöyle der: Talakı niyet ederek kişi hanımının boş olmasını yazarsa hanımı boş olur. Bu görüş Şabi, Nehai, Zuhri, Hakem, Ebu Hanife, Malik ve Şafii’nin kabul ettiği görüştür. (Şafii’nin kendi sözüdür) Şafii’nin bazı ashapları ise boşanmanın vuku bulmayacağına dair başka görüş bildirmişlerdir. (niyet etse dahi) Çünkü konuşabildiği halde boşanmayı yazmıştır. Dolayısıyla işaret gibi talak vuku bulmaz... Eğer yazısını güzelleştirmeye, ehlini üzmeye veya kalemini denemeye niyet ederse boşanma vuku bulmaz...<br />Hiç bir şeye niyet etmediyse burada iki rivayet vardır. Birincisi..... İkincisi: Boşanmak ancak niyet ile vuku bulur. Bu görüş, Ebu Hanife, Şafii, Malikin sözüdür. Çünkü yazmak ihtimallidir. Yazan kişi kalemi denemek, ehlini üzmek, yazısını güzelleştirmek için niyet etmiş olabilir. Dolayısıyla talakın sair kinayeleri gibi niyet olmadan boşanma vuku bulmaz. ( el- muğni c.10 s.118-119)<br />Derim ki boşanma konusunda böyle ise hadlerde nasıl olur!!!!!!!.<br />Prof. Dr. Vehbe Zuhayli şöyle der: Hanefiler ikrarı kabul etmek için şu şartı koşmuşlardır...Bütün hadleri kapsayan şartlar şudur ki:....İkincisi ikrarın nutuk ile olmasıdır. Yani kitabetle veya işaretle değil hitabetle ve ibaretle olmalıdır. Dolayısıyla ikrar için dilsizin yazması ve işareti yeterli değildir. Çünkü Allah Resulü (sav) haddin sabitliğini mütenahi (en net- açık) beyana bağlamıştır. Bu da ancak açık sözle olur.<br />Şafiiler ise zina ile ikrar konusunda haddi ispatlamak için dilsizin işareti yeterlidir derler.<br />( el -fıkhul İslam ve edilletuhu c.7 s.5378)<br />Yazılı ikrar ile ilgili fakihleri görüşünü aktardık. Bunlardan anlaşılıyor ki: Aklı başında ve Rabbinden korkan bir insanın, sırf imza atmakla insanları tekfir etmesi düşünülemez.<br />Aynı şekilde bu görevlere gelen insanların çeşitli tevilleri vardır. Onların çoğu hocalarından fetvalar alıp şöyle derler: bu kağıdın üzerinde olan bir mürekkeptir hiçbir etkisi veya zararı yoktur.<br />Bazıları şöyle der: Söz konusu and, Allah adına değil namus ve şeref adına yapılan yemindir. Böyle bir yemin batıldır. Onun şer’i bir itibarı yoktur.<br />Bazıları ise şöyle der: Böyle bir and sahih olsa da hemen onu bozup kefaret vereceğini söyler. Bu yemini bozmak niyeti ile ediyorum derler.<br />Yukarıda izah ettiğimiz fıkhı görüşlerle birlikte belirttiğimiz şüphelerin bulunması sırf bu andı içmek nedeniyle memuru tekfir etmekten bizleri alıkoymak için yeterlidir.<br />NOT: Küfür içerikli metinlere imza atmanın küfür olmaması, onun helal olduğu anlamına gelmez. Biz burada imza atma meselesinin iman-küfür yönünü araştırıyoruz. Tagutun bir parçası ve onun destekçisi ve yardımcısı olduğu bahanesiyle sırf memurluk yapmanın küfür olduğunu söyleyenler ise umarız ki önceki bölümlerde cevaplarını almışlardır.<br />Her memur devletin bir parçasıdır ve devletin küfri sistemini ayakta tutanlardandır. Çünkü memurluk görevini yapan kimse olmazsa devlet işlerini yürütemeyip çökecektir. Diyen kişiler hakkında Şeyh Makdisinin görüşlerini daha önce aktarmıştık.(.........sayfasına bakılsın)<br /><br />Yine bu konuyu daha iyi bir şekilde izah etmek için Şeyh Makdisinin şu sözlerini aktarıyoruz:<br />Şeyh Makdisi ye kâfir hükümette memurluk yapmanın hükmü sorulmuş ve şöyle cevap vermiştir: ''Allah Teala başta ibadet olmak üzere büyükte olsa küçükte olsa her şeyimizle taguttan sakınmamızı bize emretmektedir. Bundan dolayı, içinde münker olmasa da tagutun herhangi bir vazifesinde görev almamak gerekir. Özellikle insanları tağutları inkâr etmeye, ondan beri olmaya ve ondan sakınmaya davet eden muvahhid hakkında en iyi en hayırlı ve en mükemmel hüküm budur.<br />Şer’i hükme gelince deriz ki; Kâfir hükümetlerin görevinde yer alma meselesinde ayrıntı vardır. Hepsinin küfür olduğunu söylemiyoruz, hepsinin haram olduğunu da söyleyemeyiz.<br />Bu konuda Buhari (rh) sahihindeki “icare” babında rivayet ettiği şu hadis vardır. (Bab başlığı: Müslüman bir kişi Darul Harpte bir müşrikin yanında işçi olarak çalışabilir mi?) Habbab (ra) dan dedi ki: “Ben demirci bir adamdım, el-As bin Vail için çalıştım. Bunu için el-As bin Vailin bana borcu vardı. Alacağımı almak için onun yanına gittim. Dedi ki: “Hayır vallahi Muhammedi inkâr edene kadar sana vermem...''<br />Bu fiil Mekke de idi. O zaman Mekke darul harp idi. Allah el-As bin Vail hakkında ayet indirdi. Nebi(sav) bu olaya vakıf oldu ve bu fiili (Habbabın çalışmasını) onayladı.<br />Hafız ibni Hacer Fethul Bari de şöyle der: ''Musannif (Buhari) caizliğin zarurete bağlı olması (olayın) müşriklerle savaş izni verilmeden önce vuku bulması veya müminin kendisini zillete uğratmama emri gelmeden önce olması gibi ihtimallerin bulunması nedeniyle Buhari caizliği kesin bir ifade ile belirtmemiştir. Daha sonra ibn Hacer Muhallepten şu sözü nakletmiştir: İlim ehli (müşriklerin yanında çalışmanın) zaruret olmadığı sürece şu iki şartla mekruh olduğunu söylemişlerdir:<br />1)Yapılan işin Müslüman hakkında helal olması<br />2) Çalışacak adamın patronuna Müslümanlara zarar verecek bir işte yardım etmemesi<br />Fakat sonra ibn Hacer zimmet ehlinin yanında çalışmanın caiz olduğunu nakleder.<br />( Fethul Bari c.4 s.452 )<br />Sonuç olarak şöyle denir: Bir ihtiyaç ve zaruret olmadığı zaman müşriklerin yanında çalışmak mekruhtur. Tabiî ki yapılan iş masiyet olmamalıdır. Biz her memurluğun veya vazifenin sadece haram olduğunu söylemiyoruz. Bilakis, içinde tagutun batıl kanunlarına ve şeriatına bir tür destek veya yardım olan yada söz konusu batıl şeriata katılım olduğu zaman bunu yapan kâfir olur... İçinde masiyyet olanlar ise haram olur... İçinde ne küfür nede haram olmayanlara ise mekruhluktan başka hüküm vermiyoruz. Mekruhluğun sebebi ise, Tağutların Müslümanlara zulüm yapıp tagutların istediklerini yerine getirmediği takdirde onun hakkını vermeyebilirler. Aynı şey sahabe Habbab(ra)ın başından geçmiştir. Başka sebeplerde vardır. Onlarla(kâfirlerle) uzun zaman içli dışlı olduğundan dolayı bir türlü sevgi ve dostluk oluşabilir, vela-bera Allah için sevme ve buğz etme kişide bozgunluğa uğrayabilir.(el-Mesabihul Munira s.2-3)<br /><br />Şeyh Makdisi bu meseleyi daha ayrıntılı bir şekilde 'Keşfun Nikab an Şeriatil Gab'<br />(orman kanunları) adlı eserinde ele almıştır. Bu eserinde vazifelerden teker teker bahsetmiştir. Askerlik, polislik, devlet güvenliği, muhtarlık, kaymakamlık, vergi tahsildarlığı, gümrük, postacılık, elçilik, avukatlık, hâkimlik, savcılık, bakan ve milletvekili dahi çeşitli görevlerin hükmünü anlatmış ve her birisine uygun şer’i vasıf vermiştir. Devamla şöyle demiştir:<br />''Önceden aktarmış olduğumuz delillerden hükümetlerin görevlerinde yer almak konusunda önemli ayrıntılar vardır. Bunun bilinmesi kaçınılmaz bir fiildir. Bu görevlerden sahibini İslam’dan çıkartmayan masiyet veya büyük günah olanlar vardır. Bazıları ise kişiyi şirke ve küfre sokabilir. İçinde küfrün yasasına saygı göstermek için and olan ve beşeri yasayı korumak için nöbet tutmak olan görev ile vergi tahsilâtçılığı görevi bir değildir.<br />İçinde yasanın kullarını ve taraftarlarını dost edinmek ve tağutla savaşan muvahhidlere karşı onlara yardım etmek gibi fiiller bulunan ile bekçilik görevi gibi değildir. Yine içinde taguta muhakeme olmak veya hükümlerini dürüstlükle ve adaletle vasıflandırmak yada kanun koymak gibi fiiller bulunan görev ile içinde onu helal kılmadan faiz bulunan görev bir değildir.<br />Bu görevlerde bulunanlar şirke, günaha ve harama girmektedirler. Herkes kendi durumuna göredir. Şüphesiz ki onlar arasında inatçı, müşrik, sapık, fasık ve tevil sahibi cahiller vardır. Bu insanlardan bazılarında durumların karışık ve gizli olması nedeniyle cehalet sahibi mazur olanlarda vardır. Diğerleri ise durumun açık ve meşhur olması nedeniyle cehaleti mazur görülmez. Bunu için ayrıntılı davranmak kaçınılmaz bir şeydir. İlim talebesi 'bu şirktir veya küfürdür' sözü ile 'falan müşriktir veya kafirdir' sözü arasında olan farkı bilir.<br />Biz bu konuları ele alırken maksadımız; muayyen kişilerin kafir veya Müslüman olmalarını ayrıntılı bir şekilde araştırmak ve meşgul olmak değildir. Maksadımız Müslümanlara nasihat vermek ve bu aslın şirkinden uyarmaktır....<br />Sonra hükümet görevlerinde memurluk yapma hakkında şu kuralı söyledi. ''son olarak hükümetlerin bel’amları, yasanın kulları ve hizmetçileri; bütün görevleri ve meslekleri haram kılmakla ve işsizliğe vb. şeylere davet etmekle bizleri itham etmemeleri için İbn Hacerin naklettiği şu şartları aktarıyoruz.<br />1)Yapılan işin Müslüman hakkında helal olması<br />2)çalışacak adamın patronuna Müslümanlara zarar verecek bir işte yardım etmemesi<br />Başkası 3. şartı da ekledi: Görevde Müslüman zillete düşmemelidir.<br />( Keşfun-Nikab an şeriatil Gab s.105-123)</div><div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-6235730717297339290?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-71188579397314685932009-03-27T04:40:00.000-07:002009-03-27T04:41:20.421-07:00Muasır Tekfircilere Uyarılar 9<div align="justify">Tekfirde Sukut ve Tevakkuf Etme Meselesi:<br /> Bu zamanda gündeme gelen, araştırmacıları ve ilim talebesini meşgul eden meselelerden birisi tevakkuf (tekfirde, İslam veya küfür hükmü vermede durma) meselesidir. Tevakkuf ehli şöyle diyor: ‘ insanların durumu belli oluncaya kadar onlara ne küfür nede İslam hükmü vermeyiz. Yani insanlara hüküm vermede sukut ederiz.<br /> Onların bir kısmı sukut etmekle birlikte insanların hallerini araştırıp, onları belli bir akide üzerinde sınava tabii tutmayı şart koşmuşlardır. Bu insanlar onlara doğru cevap verirlerse onlara İslam hükmü verirler. Cevap vermedikleri veya kendilerine göre iyi cevap vermedikleri takdirde onlara küfür hükmü verirler.<br /> Bunları hepsi haddi aşmak ve aşırılıktandır. Aynı zamanda şeriatın naslarına ve kurallarına muhalefet etmektir. Onlara reddiyemizi şu noktalarda özetleyebiliriz:<br />1) tevakkuf ve sukut etmekle ve beynel menzileteyn (araştırana kadar ne küfür ne İslam hükmü vermemek) nehy edildiğimiz aşırılıktandır. Selefi salihin üzerinde olduğu akideye muhalefet olan bidat bir sözdür. Çünkü insanlar ya kafirdir yada Müslüman dır. Bu ikisinin arasında sukut eden kişinin söylediği gibi, ne kafir nede Müslüman diye bir mertebe yoktur. Allah Teala şöyle buyurur: ‘O, Allah ki; sizi yarattı kiminiz kafir kiminiz mümin oluyor. Allah yaptıklarınızı en iyi görendir. (Tegabun 2)<br />2) Sukut etmek ve beynel menzileteynle amel etmek (Ehli Sünnetten çok) sapık mutezilelerin sözüne daha yakındır. Onlar beynel menzileteyn hükmünü büyük günah işleyenlere vererek şöyle dediler: ‘O ne kafir ne de Müslüman dır. Bu iki mertebenin arasındadır. Bu söz insanların ya kafir yada Müslüman olduklarını açıklayan yukarıda ki ayete muhaliftir.<br />3) Tevakkuf ehline şöyle denir: ‘Ne küfür nede İslam hükmü vermediğiniz bu kişiye araştırmadan önceki sürede nasıl davranırsınız? Bu süre belki bir yıl belki yıllar belki de ömür boyu sürebilir.<br />‘Müslüman olarak ona davranırız’ derseler, ‘Müslüman olduğuna inanmadığınız halde ona nasıl Müslüman muamelesi yaparsınız.’ deriz. ‘Onu görmezden geliriz; ne kafir nede Müslüman muamelesi yapmayız.’ derlerse onlara şöyle deriz: ‘Bu ne aklen nede şeran mümkün değildir. Çünkü insanların birbirine ihtiyaçları vardır. Dolayısıyla kendi aralarında muamelede bulunmak kaçınılmaz bir şeydir. Bu da birbirini tanımayı gerektirir. Yine aynı şekilde onlara şöyle deriz: ‘başkalarının din ve akidesini bilmediğiniz halde vela-bera akidesini nasıl dirilteceksin ki!??? Siz bu insanların ne berayı gerektirecek akideyi taşıdıklarına nede velayı gerektirecek akideyi taşıdıklarına inanmıyorsunuz!!!<br />4) tevakkuf ve araştırma akidesiyle amel etmek mümkün değildir. Beşeri güç ona yetmez. Bir insan birbirlerinden uzak ve farklı ülkelerde yaşayan 1,5 milyar Müslüman ın akidesini nasıl araştırabilir ki? :D Bu mümkün değildir. Dolayısıyla İslam, kulları mümkün olmayan ve güç yetirilemeyen şeylerle mükellef kılmaz. Allah Teala ‘Allah kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez’(Bakara 286) ‘Gücünüz yettiği kadarıyla Allah’tan korkun, dinleyin, itaat edin’(Tegabun 16) ‘Biz kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyiz.’(Araf 42)<br />5) Kafiri Müslüman dan ayırt eden her birinin durumunu tespit eden metot nedir.? Denilirse; derim ki: Metot insanların yaşadıkları toplumlardır. Onlara verilecek hükümler yaşadıkları toplumlara bağlıdır. Yaşadıkları toplumlar Müslüman ya da halkın çoğunluğu Müslüman olan bir yerse; orada yaşayan insanlar Müslüman olmadıklarına karineler ve alametleri izhar etmedikleri sürece onlara İslam hükmü verilir, Müslüman muamelesi yapılır.<br /> (Ebu Basirin kitabının altına düştüğü dip nottur: genel Müslüman toplum içerisinde, <br /> çoğunluğu kafir olan küçük bir topluluk bulunabilir, köy kasaba gibi. Bu köyde yaşayan <br /> halkın çoğu Yahudiler Hıristiyanlar.. vb olabilir. O zaman bu küçük toplum, büyük<br /> Müslüman topluluğun vasfını- hükmünü almaz. Bilakis fertlere muamele etme,<br /> kimliklerinin tespiti gibi konularda bu toplum kafir toplumun hükmünü-vasfını alır.<br /> Buna mukabil kafir toplumda, sakinlerin tümü ve çoğunluğu Müslüman olan bir köy-<br /> belde bulunduğunda, onların fertlerine muamele etme, kimliklerini tespit etme gibi <br /> konularda bu köy-beldenin halkı kafir toplumdan ayrı bir hüküm alır.)<br /> Aynı şekilde toplum Müslüman olmadığı, halkın genelinin şirk-küfür üzere olduğu durumlarda, orada yaşayan insanlar Müslüman olduklarına dair karine-alametler izhar etmedikleri sürece onlara kafir muamelesi yapılır ve kafirlerin hükmünü alırlar. İşte kafirleri, Müslümanlardan ayıran ölçü ve metot budur. Sahih hadiste Peygamber(sav) ‘Hangi İslam (davranış) en hayırlıdır.? Yemek yedirmen tanıdığına tanımadığına selam vermendir.’ (Muttefekun Aleyh) Yani Peygamber(sav) kendi toplumlarında yaşayan insanların Müslüman olmadıklarına dair bir belirti göstermedikleri takdirde onlara selam verilmesini emrediyor. Nitekim bir kimseye selam vermen, onu tanımama rağmen kendisine İslam hükmünü verdiğin anlamına gelir. Çünkü selam ancak bir Müslüman a verilir. Peygamber(sav) selam vermek için (tevakkuf ehlinin dediği gibi) tanımayı şart koşmayı kıyamet alametlerinden saydı. Sahih hadiste peygamber (sav) ‘ Selamı yalnızca tanıdığına vermek, kıyamet alametlerindendir.’ Başka bir rivayette ‘kişi ancak tanıdığı kişiye selam veriyor.’ Yani onu tanıdığı için selam verdi. Lakin onu tanımıyorsa selam vermez. Hadisten anlaşılıyor ki; bu kötü ahlak kıyamet alametlerindendir.<br /> Hadiste şöyle geçer: ‘Ubey bin Ka’b ın oğlu Tufeyl, Abdullah bin Ömer e uğrar. Onunla birlikte çarşıya giderler. Çarşıya gittiğimizde Abdullah bin Ömer in uğradığı her seyyar satıcı her dükkan sahibi her fakir kimseye selam veriyordu. Bir gün Abdullah bin Ömer in yanına gittim. O da beni çarşıya götürdü. Dedim ki: ‘Senin bir şey satmadığın mallar, fiyatları sormadığın, sohbet eden insanlarla oturmadığın halde, çarşıda ne işin var? Otur burada muhabbet edelim. Abdullah bana dedi ki: ‘Ey göbekli –Tufeyl göbekliydi- biz ancak selam vermek için gidiyoruz. Gördüğümüz kimselere selam veriyoruz….(Edebul mufret Sahihi)<br /> İbn Ömer (ra) tanıdıklarına ve tanımadıklarına selam veriyordu. Bilmeden zımmi kafirlere de selam veriyordu. Sahih hadiste Abdurrahman bin Muhammet bin Zeyd bin Cudan şöyle diyor: ‘İbn Ömer Hıristiyan a uğradı. Ona selam verdi; Hıristiyan da selamını aldı. İbn Ömer e adamın Hıristiyan olduğu bildirildiğinde dönüp bana selamımı geri ver dedi.’(Edebul mufret Sahihi) Böyle bir şey selefin da başına gelmiş. Sebebi ise insanların yaşadıkları toplumlara göre muamele ettikleri içindir. Tabi ki tersini ispatlayan karineler ispat edilmediği sürece bu böyledir.<br /> Hadiste şöyle geçer: ‘Ukbe bin Amir el-Cuheni şekli Müslüman a benzeyen bir adama rastladı. Adam ona selam verdi. Oda ‘ve aleyke ve rahmetullahi ve berakatuhu’ diye cevap verdi. Ukbe bin Amirin hizmetçisi ‘o bir Hıristiyan dır’ dedi. Ukbe kalkıp ona yetişene kadar onu izledi ve şöyle dedi: ‘Allah’ın rahmeti ve bereketi müminleri üzerinedir. Ancak sana ömür versin malını ve çocuklarını çoğaltsın.’(Edebul mufret Sahihi)<br /> Hulasa insanlara kendi yaşadıkları toplumlara göre hüküm verilir. Eğer toplum Müslüman ise insanlara İslam hükmü verilir; Müslüman muamelesi yapılır. Tabi ki kişi kafir olduğuna dair bir alamet izhar etmediği sürece bu böyledir. Eğer toplum kafir ise onlara küfür hükmü verilir; kafir muamelesi yapılır; tabi ki kişi Müslüman olduğuna dair bir alamet izhar etmediği sürece bu böyledir. Bu sebep ve başka sebepler için şeriat darul küfürden darul İslam’a hicret etmeyi teşvik etmiştir. (Ebu Basir Tekfir Kuralları 197-199 arası)</div><div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-7118857939731468593?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-55791566428859062662009-03-27T04:39:00.002-07:002009-03-27T04:40:39.628-07:00Muasır Tekfircilere Uyarılar 8<div align="justify"> Hükmi İman Mücmel iman:<br /><br /> Peygamber (sav), bedevilerden ve onlar gibi avam halktan olan insanlardan şirkten beri olmayı ve Allah’a ibadet etmeyi içeren mücmel imanı kabul ederdi. Onların hiçbirisinden tevhidin şartlarını-bozanlarını ezberlemesini ve seçkin sahabelerin bildiği gibi tevhidin şartlarını ve bozanlarını bilmeyi şart koşmazdı. Bu babda Necidli adamın hadisi delildir. Bu adam İslam’ın rükünlerini, temellerini (erkânlarını) öğrendikten sonra dedi ki;”vallahi bunların üzerine ne fazla nede eksik yapacağım”<br />Peygamber(sav) şöyle dedi:”eğer doğru söylüyorsa felaha ermiştir”.<br />Aynı şekilde cariye hadisi de buna örnektir. Peygamber(sav) ona şöyle sordu:”Allah nerededir” dedi ki “Allah göktedir” Peygamber(sav) “peki ben kimim” dedi. Cariye “sen Allah’ın Resulüsün” dedi.<br />Daha sonra Peygamber (sav) “o müminedir onu azat edin” buyurdu.<br /> Bu gibi hadisler şuna delalet etmektedir; Kim imanın alt derecesi olan yalnızca Allah’a ibadet edip, şirkten ve İslam’ı bozan unsurlardan sakınırsa yani mücmel imanı yerine getirirse o mümindir. Onun imanını sahih saymak için Peygamber (sav)in yapmadığı şekilde şartlar koşmak caiz değildir.<br />Çünkü Peygamber (sav) bizden daha fazla dine düşkün, bizden daha fazla takvalı olandır ve şüphelerden de en fazla sakınandır. Allah’ın kitabında olmayan her şart batıldır.<br /> Bu mücmel iman sahibi insanların imanı; fetvalarıyla küfür kanunları çıkarmaya cevaz veren, tagutun askerleri gibi taguta yardım eden, tagutun dostlarına ve kanunlarına sevgi gösteren ve kendilerini ilme ve davete nispet eden birçok hocanın imanından daha hayırlıdır. Bütün bu işledikleri fiilleri davet, maslahat, istihzan ve bozuk siyaset adına yaparlar. Şüphesiz ki bu fetvalarıyla taguta destek çıkan insanlar ilim ve davet iddialarını bırakıp yaşlıların dinine sarılmış olsalardı yani, açıkça batıl işlemekten mücmel imana sarılmış olsalardı, bu onlar için daha hayırlı olurdu ve Allah katında daha mazeretli olurlardı.<br /> Bütün bu anlattıklarımız tevhidi ve onun şartlarını-bozanlarını ve lazımlarını bilmenin önemini azalttığımız anlamına gelmez. Nitekim Allah azze ve celle şöyle buyuruyor: “Bil ki Allah’tan başka İlah yoktur”.(Muhammed 19) ve aynı şekilde Peygamber (sav) şöyle buyuruyor:''Kim Allah’tan başka ilah olmadığını bilir ve bu hal üzere ölürse cennete girer'' (Müslim). Dolayısıyla bir kişiye İslam hükmü vermek için tevhidi bozanlarıyla-şartlarıyla ayrıntılı bir şekilde bilmeyi şart olarak koşmamamız; bunlardan yüz çevirmenin, boş vermenin ve önemsememenin caiz olduğu anlamına gelmez<br /> Özellikle yaşlı insanlar ve avam halktan olan bazı insanlar ömürlerini dünya işlerinin öğreniminde geçirmiş, dolayısıyla tevhidi ve İslam’ın önemli konularını öğrenmekte kusurda bulunmuş iseler; hiç şüphesiz ki bu ihmal ve kusurlarından dolayı sorumludurlar. Ancak sorumlu ve günahkâr saymak bir şeydir ve bu kusurlarından dolayı onları tekfir etmek bambaşka bir şeydir. Bu gibi hallerde tekfir söz konusu değildir. Ancak kişi, İslam’ı açık bozan unsurlardan bir şey işlerse veya onun cehaleti, kelime-i tevhidin manasını bilmeden kuru ve boş bir şekilde telaffuz edip, “yalnızca Allah’a ibadet etmek ve şirkten sakınmayı” içeren muhtevasını uygulamamaya düşürecek olursa tekfiri söz konusudur.<br /> Ancak bilinmelidir ki, dünyada sahibini koruyan hükmi İslam, yani yalnızca Allah’a ibadet edip İslam’ı bozan unsurları işlemeyen kimseye verilen hükmi İslam; Ahirette sahibini koruyacak olan hakiki İslam’dan farklıdır.<br /> Hakiki İslam ise; Ancak Allah’ın bileceği zahir olmayan İslam’dır. Dolayısıyla bizim vereceğimiz hüküm ancak zahire bağlıdır. Kalpte olanları biz bilmeyiz. Kalpte olanları ancak Allah bilir.(el-işraka s.3-4-5)<br /><br /> Aynı şekilde bu konuda Şeyh Abdulkadir Müslüman ülkelerde yaşayan Müslüman halkı toptan tekfir eden bidatçi haricilere cevap vererek şöyle dedi:<br /> ''Onların şüphelerinden biri şudur: ''Bugün hal değişmiştir ve insanlar bugün kelime-i şahadetin manasını bilmeden söylüyorlar. Bundan dolayı onlara iman hükmü vermek için sadece kelime-i şahadeti söylemeleri yeterli değildir. Şahadeti içeren nefy ve ispatın (tagutu inkar ve Allah’a iman) manasını bilip bilmediklerini öğrenmek için araştırmak lazım.<br /> Bu şartın şer’i bir delili yoktur. Bilakis Rasulullah (sav) ve sahabelerinin ameline terstir, muhaliftir. Çünkü onlar İslam hükmü verme konusunda kelime-i şahadeti ikrar eden kişinin bunu nasıl anladığını araştırmadan İslam hükmünü vermekten geri durmamışlardır (Bilakis ikrardan sonra durmadan ve araştırmadan İslam hükmü vermişlerdir). Allah resulü (sav) şöyle buyurdu: ''Allah’ın kitabında olmayan her şart batıldır'' (Buhari) ve yine şöyle buyurmuştur: ''Kim bizim amelimiz üzerinde olmayan bir amel yaparsa o amel reddedilir''(Müslim) Yine bu şartı koşanlara zatu envat hadisi problemli gelecektir. Çünkü Rasulullah (sav) den zatu envat edinmeyi isteyenler onun kelime-i şahadete ters düştüğünü bilmiyorlardı.<br /> Bu konuda doğru olan görüş şudur ki: Müslim de geçen Osman (ra) ın hadisindeki gibi ''kelime-i şahadeti söylemek ilim demektir.'' Ancak ihlâs, yakin vs. benzerleri La ilahe illallahın sıhhatinin şartlarını bilmek ahirette sahibine yarayacak olan hakiki islamın sıhhatinin şartlarındandır. Bu şartlar ise akide kitaplarında zikredilmektedir....<br /> Ancak dünya hükümlerinde hükmi İslam kelime-i şahadeti nutuk etmekle sabit olur. Bundan sonra kim dini konusunda kusurda bulunursa şartlarıyla birlikte kendi kusuruna uygun küfür veya fasıklık hükmü verilir... Dolayısıyla hükmi İslam, İslam’ın herhangi bir alametini göstermekle sabit olur. Lakin gerçek olarak kelime-i şahadetin sıhhatinin kalan şartlarını yerine getirirse sahibine ahirette yarar. Eğer sıhhatinin kalan şartlarını yerine getirmemişse sahibine ahirette yaramaz.<br />Biz ise bu kişinin söz konusu şartları yerine getirip getirmediğini araştırmak zorunda değiliz. Ancak İslam hükmü verilir. Daha sonra kusurundan dolayı muhasebe edilir.<br />Kanı ve malı korumak, evlilik, mirasın sıhhati ve bütün dünya hükümlerinin ona bağlı olduğu zahiri hükmi İslam ile Allah katında sevap, ceza ve bütün ahiret hükümleri ona bağlanan hakiki İslam arasında ayırım yapmamaktan dolayı çoğu insan hataya düşer.<br /> İbn Teymiyye (rh) şöyle der: İman ve küfür meselelerinde konuşanların çoğu -bidatçilerin tekfir edilmesi için- bu konuyu fark etmemişlerdir. Zahir ile batın hükmü arasında ayrım yapmamışlardır. Hâlbuki bu fark mütevatir nasslarla ve malum icma ile sabittir. Hatta İslam dininde zaruretle bilinen konulardandır.(mecmu'ul feteva c.7 s.472 )<br />(el- camii s.556)<br /><br />Şeyh Eymen Zevahiri Mısırdaki cihat cemaatinin emiri iken yazmış olduğu ''Cihadut Tavagit'' adlı eserinden alıntıdır:<br />Müslüman toplumlarında Müslüman-Fasık-Kafir karışmaktadır.Hatta Müslümanların bile amelleri karışmış ve fikirleri kirliliğe uğramıştır.Bu halk hakkında verilecek hüküm Ehli Sünnetin muteber şeri hükümlerine dönmekle bilinir.Onlar ki:<br />-Kelime-i şahadet, namaz, zekat, gibi İslam alametlerini gösteren kimseler Müslüman’dır. Ta ki İslam’ı bozan bir eylemi gösterene kadar.<br />-Küfür eylemini gösterenlerin ise haline bakarız.Onun hakkında cehalet ikrah veya kasıtsızlık gibi şeri bir mazeret bulunmuyorsa hükmü küfürdür.Şeriatın gözünde mazur olanları Allah’ın şeriatına dayanarak mazur görüyoruz.<br />-Biz halinin bilinmesine ihtiyaç duyulanların dışında toplumun fertlerinin halini araştırmayız(Takip etmeyiz)Ancak tagutun yardımcıları ve askerleri delalete ve sapıklığa davet eden belamlar davetin önünde engel olan kimseler bunlardan müstesnadır.<br />-Nikah miras gibi gerekli durumlar dışında avam halkın ve insanların çoğunun hükümlerini araştırmayız.Çünkü bu insanların ilacı İslam’i hükümeti kurmaktır.Allah onu(İslam devletini) halkı ateşten koruyan bir kalkan ve kendi rızasına ulaştıran bir yol kılmıştır.Ancak islami bir devlet olmadığı zaman durumlar karışır. -Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rh) Mardinin hakkında verdiği fetvada bunu özetleyerek şöyle dedi:<br />''Müslüman’a hak ettiği hüküm ile ve kaafire hak ettiği hüküm ile davranılır.''<br />Şeyh Ebu Katade şöyle der:İslam küfür arasında bulunan toplum.Yani daha önceleri İslam barış ve huzur memleketleri iken bugün riddet ve küfür memleketi haline gelen beldeler.Bu ülkelerde yaşayan insanları şu kısımlara ayırmaktayız:<br />-Müslümanlar.....<br />-Asli kafir ve mürtetler.....<br />-Müslümanlardan durumları gizli olanlar(zahiren Müslüman olduğu halde batınen Müslüman oldukları bilinmeyenler):Bunlar yaptıkları bir takım ibadet ve amellerle zahiren Müslüman oldukları bilinip mürtetlerin koydukları kanunları inkar edip etmedikleri bilinmeyen kimselerdir.Bunlar İslam’ı sahih olan Müslümanlar olup, haklarında tereddüt etmenin bir anlamı yoktur.Çünkü Müslüman’ın sadece kalbiyle kötülüğe karşı çıkması da bu kötülüğü reddetmenin derecelerinden biridir.Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır:''Sizden her kimse bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin.Eğer buna gücü yetmezse onu diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin.Bu ise imanın en zayıf derecesidir.(Müslim)Bu hadise göre kişi diliyle açık küfre karşı olduğunu ilan etmese bile, kalbinde böyle bir inkar taşıma ve küfre razı olmama ihtimali bulunduğundan ayrıca beraat-i asliye ve istishab-ı hal (kişinin suçsuzluğunun asıl olması) söz konusu olduğundan dolayı bu kişinin Müslüman olduğuna hükmedilmesi vaciptir. Ehli sünnet ile tevakkuf ve tebeyyün cemaatleri arasındaki fark budur.Tevakkuf ve tebeyyün cemaatleri;batınen Müslüman olduğu bilinmeyen kimsenin durumu ortaya çıkıncaya(tebeyyün) kadar hakkında herhangi bir hüküm vermekten kaçınırlar(tevakkuf).Dolayısıyla kabir ibadeti mürtetleri dost edinme veya buna benzer tevhidi bozup kişiyi şirke sokan herhangi bir fiil ile meşhur olmadıkları sürece cami imamları ve cemaatler hakkında tevakkuf edilmez.(el-Cihad vel-İctihad s.126-127)<br /><br />Şeyh Ebu Katade başka bir yerde şöyle der:Sağlam fıtrat sahibi avamı Allah yolunda cihadın temel maddesi olarak kabul etmek önemli ve zaruri bir noktadır.Allah’ın lütfüyle bu selefi cihat cemaati ile tekfir cemaatleri arasındaki farklardan da birisidir.Çünkü bize göre ümmetimizde bize göre asl olan İslam’dır.Şartları yerinde manileri olmayan sarih bir küfür belirtisi görmedikçe kişi için al olan İslam’dır. Ancak taşkınlığı tekfiri tevakkuf ve tebeyyünü savunan cemaatler bu sunni yol üzere değillerdir.Onlara göre ümmetimizde asl olan küfürdür veya durumları iyice netleşinceye kadar sübut edilmesi gerekir. Bu nedenle bunlar avamı İslam’a davet edilmesi gerekenler olarak kabul etmektedirler. Selefiyye cihat cemaatleri (yani bugün cihat eden mücahitler) ise avamı Müslüman olarak kabul etmekte ve onları Allah yolunda cihat için yardımcı ve eğitilmesi gereken kimseler olarak görmektedirler.<br />(El cihad Vel ictihad s.288-289)<br /><br />Şeyh Ebu Basir şöyle der:İslam toplumlarında insanlarda asl olan İslam’dır ve bunu hilafına (şartları yerinde manileri olmayan sarih bir küfür belirtisi) bir şey izhar etmedikleri sürece Müslüman olduklarını söylüyoruz.<br /><br /> Şeyh Makdisi şöyle der: Kafirlere olan düşmanlığın izhar edilmesi en mükemmel tavır ve Taifetul Mansura ‘nın biri olsa da, bütün herkes ve özellikle de mustazaflar için zaruri değildir. Sadece düşmanlığın kalpte olması için yeterlidir. Küfür olan tevelli veya buna benzer İslam ı bozan sebeplerden birini işlemediği sürece sadece takiyye sebebiyle insanları tekfir etmek caiz değildir. Çünkü takiyye küfür olan muvalat türünden değildir.<br /> Dolayısıyla günümüz vakıası olan zayıflık halinin gölgesinde, genel olarak bütün Müslümanlar için tagutlar ve onların destekçileri konumundakilere olan düşmanlığın izhar edilmesini şart koşmak ve aşırıya kaçan bazı patavatsızların yaptıkları gibi bunu izhar etmeyen kişinin muvahhit ve hatta Müslüman olmadığını söylemek caiz değildir. Rasulullah (sav) döneminde, Mekke de imanını gizleyen nice müminler bulunuyordu. Hatta Rasulullah (sav) bazılarına bunu emretmişti. Ebu Zer (ra) ın Müslüman oluşu ile ilgili olarak Buhari de aktarılan kıssada, Rasulullah (sav) in ona şöyle dediği rivayet edilir: ‘ Ey Ebu Zer bu işi gizli tut ve memleketine dön. Ortaya çıktığımızı duyduğun zaman çık gel.’(Buhari 3522)<br /> Bu alimlerin ve benzerlerinin söylediklerini, Allahu Teala nın düşmanlarına buğzu ve düşmanlığını izhar etmenin, onlardan ve şirklerinden ilgiyi kesmenin önemini vurgulamak maksadıyla 14 sene önce ‘Milleti İbrahim’ isimli kitabımda aktarmış ve dipnotta şunları yazmıştım: ‘Burada kast edilen düşmanlığın aslı ise ifade geneldir ve bu hali ile ele alınır. Ancak kast edilen, genel manadaki düşmanlık, bunun ayrıntıları ve açığa vurulması ise kişinin İslam’ın aslının yokluğuna değil, istikamet üzere olmadığını belirttiği söylenir. Şeyh Abdullatif in ‘misbahu’z –Zalam’ isimli kitabında bu konunun ayrıntılı açıklamaları bulunmaktadır. İsteyen oraya müracaat edebilir. Bu açıklamaların birinde şöyle der: ‘İmamın (Muhammed bin Abdulvahhab) sözlerinden kafirlere olan düşmanlığını izhar etmeyen kişilerin tekfir edildiğini anlamak, yanlış ve geçersiz olur…’ Günümüz davetçilerinin çoğunun niteliklerini unuttuğu bu temelin önemini açıklamak maksadıyla onların bu meseleyle ilgili olan sözlerini burada aktardık. Aslında söz açıktır. Ancak bulanık suda avlanmaya çalışan bazı kişilerin, bizi haricilikle suçlamalarına engel olabilmek için ilave açıklamada bulunmayı istedim..’<br /> Lutfu keremi ve hidayetinden dolayı Allahu Teala ya hamd ediyorum. Bugün zincirler içinde ve hapishanelerde yaptıklarımız, daha önce dışarıda ve rahat ortamda yazdıklarımızın aynısıdır. Akidesini tepkisel olarak veya hapishanedeki baskı ortamına göre belirleyenlerden değiliz. Allah’ım Ey İslam’ın ve Müslümanların velisi! Seninle karşılaşıncaya kadar bize İslam üzerinde sebat ver! (30Risale s.245-248)<br />Şeyh Makdisi devamla şöyle der: -Yöneticilerin Küfrüne Karşı sesiz kalmak Onların Küfrüne Razı Olmayı İfade eder. Gerekçesiyle Tekfir etmek ve Mustazaf olma durumunu göz önünde bulundurmamak tekfir konusunda yapılan çirkin hatalardan biri de; mustazaf olma durumunu göz önünde bulundurmadan, kafir yöneticilere karşı sessiz kalma bulundukları makamdan uzaklaştırılmaları için gereken gayreti göstermeme ve bu yöneticilere karşı cihat amelini yerine getirmeme halinin, bu kafir yöneticilerden razı olmayı gerektirdiği gerekçesiyle insanları tekfir etmektir. Ehli sünnet hakka uyar ve yaratılana da merhamet eder. Alimlerimiz akait kitaplarında Ehli Sünneti zayıfa merhamet etmeyen, hata kabul etmeyen, kimseyi mazur saymayan ve Müslümanlara karşı katı davranan bidat ehlinden ayırmak için böyle tanımlarlar.??????<br /> Boş hamaset sahibi aşırılardan öyle kişiler bulunmaktadır ki; Müslüman halka acımamakta ve kafir yöneticilerin musallat olması sonucu bugün her yerde genel musibet halini alan mustazaflığı hiç mi hiç göz önünde bulundurmamaktadırlar. Bunlar Müslümanların güçlerinin yetmediği ile mükellef tutmaktadırlar. Bugün Müslümanların yaşadığı memleketlerde egemen konumunda olan kafir yönetimleri değiştirmek için cihat amelini yerine getirmeleri gerektiğini, aksi halde bu yönetimlere sessiz kalmaları ve bunları değiştirme gayreti içinde bulunmamaları gerekçesine binaen tekfir edileceklerini iddia ederler.<br /> Haricilerden olan Ezrakilerin sözlerinden biri de şudur: ‘Tagut yöneticilere karşı savaşmayanlar, müşriktir.’ Bu görüşlerine delil olarak ise Allah Tealanın şu ayetlerini aktarırlar: ‘Allah a ve Resulü ne yalan söyleyenler de oturup kaldılar.’(Tövbe 90) ‘‘Üzerlerine savaş yazılınca içlerinden bir grup insanlardan Allah tan korkar gibi yahut daha fazla bir korku ile korkmaya başladılar da: ‘Rabbimiz savaşı bize neden yazdın. Bizi, yakın bir süreye kadar ertelesen olmaz mıydı?’ dediler’’(Nisa 77)<br /> Şüphe yok ki iman zayıflığı ve hareketsizlik pek çok Müslüman da yayılmış bulunmaktadır. Tagutların ve kafirlerin onların başlarına musallat olmasının birinci sebebi budur. Ancak tekfirin tespit edilebilen ve açık olan sebepleri vardır. (30 Risale s.249-253)<br /><br /> NOT-1: Okulların içindeki küfür akide konusunda çocuğunu gönderen kişi için cehalet söz konusu olabilir. Bu konuyu cehalet bölümünde göreceğiz Biiznillah.<br /> NOT-2: Çocuğu okula göndermenin küfür olmaması, onun helal olması anlamına gelmez. Bilakis söz konusu tagutun okulları bu zamanın en büyük fitnelerindendir. Söz konusu okullardaki akidevi, ahlaki ve terbiyevi bozukluklar sayılamayacak kadar çoktur. Çocuğu böyle bir okula göndermek onu ateşe atmak gibidir. Bu şüphesiz büyük bir haramdır.(Tahrim 6).Bu konuyu ayrıntılı bir şekilde öğrenmek isteyenlerin Şeyh Makdisi nin ''Fesat Medreseleri'' adlı güzel eserine bakmalarını tavsiye ediyoruz.<br />NOT-3: Bazı insanlar; ‘çocukları tagutun okullarına göndermek; küfür değildir desek,insanlar hemen cesaretlenip çocuklarını hemen okula gönderir’ diyorlar.insanların çocuklarını okula göndermemeleri için bunu sıkı tutarak, göndermenin küfür olduğunu söylüyorlar. Deriz ki; Allah Tealanın dinine yapılan her muhalefeti sınıflandırarak bunlara uygun isim (mekruh küçük/büyük günah küfür gibi..) ve ceza vermiştir. Dinimizde bir eksiklik yoktur. Din tamamlanmıştır.(Maide 3)<br /> Yukarıda aktarılan söz yanlış bir sözdür. Onu söyleyen şeriatta sanki bir eksiklik varmış gibi bunu tamamlamaya çalışıyorlar. bu küfre götüren tehlikeli bir fikirdir.<br /><br /> Mesela ‘zina küfür değildir’ desek bazı cahil insanlar zina edebilir. Onlara ‘zina küfürdür’ desek belki zina etmezler… ‘Zina küfürdür’ dediğimiz için bazı cahil insanlar zinadan vazgeçerse; bu sözün doğru olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla biz Allah’ın koymuş olduğu sınırları aşmayız… Dinimizi sahih nasslarla anlatırız. Zaten Allah Teala isteseydi Cehennemi yaratmadan insanların bir günah dahi işlemesini takdir etmezdi. Lakin çeşitli hikmetlerin gerçekleşmesi için bunu takdir etti. Dolayısıyla, Allah ın dininin bir vasiye ihtiyacı yoktur.<br /><br /> Şeyh Makdisi şöyle der: Allah Teala kitabında, şeriata olan muhalefet niteliğindeki işlerin tamamının aynı seviyede olmadığını, bunlardan bazılarının küfür, bazılarının fısk ve bazılarının da isyan türünden olduğunu bilmemektedir. Allah Teala şöyle buyurur: ‘küfrü fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir.’(Hucurat 7) Rasulullah (sav) bazı günahların küçük günah türünden, bazılarının büyük günah türünden ve bazılarının da kişiyi dinden çıkaran günah türünden olduğunu açıklamıştır.<br /> … Küfrün dereceleri bulunmaktadır ve bazıları bazılarından derece olarak daha kötüdür. Dolayısıyla işlenmesi mekruh olan veya terk edilmesi müstehap olan yada mubah olan bir sebebe binaen insanları tekfir etmek bir yana, bazı aşırıya kaçanların yaptıkları gibi haram hükmünde olan sebeplere binaen bile insanları tekfir etmek helal değildir. Küfür olan tevelli ile, haram olan müdahaneyi birbirine karıştırmak da bu kabildendir. Şeriatın kendisinin belirlediği yasaklar dışında başka yasaklara ihtiyacı yoktur. (30 Risale s.244)<br /><br />NOT-4: Şeyh Makdisi okulların fesatlarını ayrıntılı bir şekilde anlatan yaklaşık 300 sayfalık bir kitap yazmıştır. İslam dünyasından çeşitli okulları önek göstermiştir. Şeyh Makdisinin tekfir konusunda taviz vermediği herkes tarafından bilinmektedir. Buna rağmen ne bahsedilen eserde ne başka eserlerinde nede diğer alimler çocuğun okula gönderilmesinin küfür olduğunu söylememiştir. Hatta getirdiği bazı örneklerde sanki Türkiye okullarından bahsediyormuş gibi görülebilir.hatta bazı okulların Türkiye okullarından daha kötü olduğu görülüyor. Buna rağmen Şeyh Makdisi çocuğunu o okula gönderenleri tekfir etmemiş onların eleştirirken bile haklarında sık sık Müslüman ifadesi kullanmıştır.<br /> Mesela şöyle der: Küfrü tuğyanı ve fesadı aşikar olan devletlerin okullarına Müslümanların çocuklarını göndermeleri gerçekten üzüntü ve esef verici bir durumdur. Müslümanların bu okullardan alınacak kahrolası diplomaları, çocuklarının dünya ve ahirette mutlu olmasından daha fazla önemsediğinin göstergesidir. Bundan daha vahim olanı ise bazı Müslümanlar ın, oğullarını hatta kızlarını dahi komünist Hindu Hıristiyan yada laik hükümetlerin gözetiminde olan Hıristiyanların ve diğer din düşmanlarının okuduğu okullara göndermeleridir. Tıpkı İslam a ve Müslümanlara düşmanlığını açıklayan Rusya Amerika Avrupa devletleri yada komünist ülkelerde yaşayan Müslümanlar gibi, mesela; Endonezya da laik bir hükümet olmasına ve İslam a düşmanlığını açıkça ilan etmesine rağmen orada yaşayan Müslümanlar! , kızlarını Hıristiyan erkek hocaların ders verdiği okullara gönderiyorlar. Sadece küçükken değil eğitimin bütün aşamalarında… Ayrıca bütün okullarda Cakarta bölgesindeki ‘uyuşturucu masası’ müdürünün de itiraf ettiği gibi öğrencilere her türlü uyuşturucu musallat oluyor, Müslüman kız öğrencilerin tesettürlü giyinmesi yasaklıyorlar. Erkek spor öğretmenlerinin önünde şort giymeyi mecbur kılıyorlar. İslam a uygun giyinmekte ısrar eden herkesin okuldan kaydını siliyorlar. Diyanet işleri bakanı kadınlar için İslam a uygun bir şekilde giyinmenin vacip olmadığı yönünde fetva veriyor. Verdiği fetva, kız öğrencilerine okul üniformasını giymeye teşvik etmek için İslam’i eğitime muhalif din dersi kitaplarında yer alıyor??????bunlar gibi nice açık veya gizli kötülükler… Aslında bu kötülüklerin bir tanesi bile Müslümanların bu okullara gitmesinin haram olması için yeterlidir. Tüm bunlara rağmen Müslümanlar çocuklarını sanki farzı Ayn’mış gibi bu okullara göndermekte ısrar ediyor. Bu söylediklerimiz pek çok kimsenin umurunda bile değil. Bu kimseler kızlarını bu gibi okullara göndermeye mani olmuyorlar. LA HAVLE VA LA KUVVETE İLLA BİLLAH ( Fesat Medreseleri s.90-91)<br /><br /> Yine Şeyh Makdisi; okullarda Taguta , Bayrağa saygı törenlerinden bahsederken şöyle diyor:<br />Mesele bu paçavranın sadece okulların bahçesi ve defter kitaplarda bulunması değildir. Bununda ötesinde her sabah öğrencilerin bu putun önünde huşu içinde sessiz ve sakin bir şekilde saygı duruşunda bulunması için belli törenler ve ayinler düzenlemeye kadar varır. Bu kişinin üşendiği yada meşgul olduğu zamanlarda terk etmesinde sorun olmayan kuşluk namazı misali tatavvu yada nafile gibi bir şey değildir. Aksine okula gelen bütün öğrenciler için Farzı Ayn gibidir. Bu törenin yapılmadığı sabah yoktur.öğrenciler bunu eda etmeden derse giremezler. Herhangi bir öğrencinin üzerinden bu sorumluluk ancak ayakta duramayacak kadar hasta olması yada aşırı yağmur nedeniyle bayrağın etrafında toplanmanın mümkün olmadığı zamanlarda düşer.<br /> Öğrenciler sorumlu gözetmenler ve öğretmenlerin çoğu tarafından bu duruş sırasında sessiz olmaları, milli marş ve krala selam bitinceye kadar hareket etmemeleri konusunda uyarılır. Çoğu zaman en ufak bir hareket eden bile cezalandırılır. Hatta bazı öğrenciler bu ayin sırasında başlarını yada başka bir yerlerini kaşımaktan dolayı dövülürler.<br /> Bunları aktarmamızın sebebi tüm bu saygı ve hürmetle kastedilenin ; Allah’ın indirdiğinden başka kanunlarla hükmeden , Allah’ın sınırlarını aşan mürtet hükümetlere karşı saygı ve hürmet olmasıdır. Bayrak sadece hakim sistemin sembolüdür. Bilindiği gibi bütün muvahhidlerden istenen; ister put ister kanun ister taş ister anayasa ister hükümet ister güneş yada ay olsun bütün tagutları inkar etmesidir. Bu ibadet ister rüku ederek saygı göstererek itaat ederek vs. olsun fark etmez. Bir muvahhidin çocuklarına bunu öğretmesi bu şekilde yetiştirmesi gerekir. Çünkü bu LA İLAHE İLLALLAH ın gereklerindendir. Muvahhid bir Müslüman’ın vazifesi ise öncelikle bu fesat medreselerine çocuğunu göndererek onu bozguna uğratmak yerine çocuklarına bu tagutlardan beri olması gerektiğini öğretmesidir. Batıl olup kendisine saygı gösterilen her şeyde, bu temel ,ilkenin göz önüne alınması gerekir. Allah’a saygı gösterircesine saygı gösterilen, Allah’ı severcesine sevilen bu bez parçasına saygı göstermemesini emretmelidir. Ancak ne yazık ki günümüzde koyun sürüleri mesabesinde olan insanların bir çoğu bu bez parçasına Allah’a gösterilmesi gereken saygıdan daha fazlasını göstermektedir.(Fesat Medreseleri 94-95)</div><div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-5579156642885906266?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-53683468173940854172009-03-27T04:39:00.001-07:002009-03-27T04:39:44.226-07:00Muasır Tekfircilere Uyarılar 7<div align="justify">Okul Meselesi<br /><br />Okul meselesi lazım ile tekfir ve ihtimalli fiillerle tekfir kapsamına girer.<br /> Malumdur ki bizim zamanımızda içinde çeşitli küfür akidelerini öğreten tagutun okullarına insanlar çocuklarını göndermektedirler. Bunun için ilmi az olan bazıları, bu insanlar söz konusu küfürlere razılar diye sırf okullara çocuklarını gönderdikleri için onları tekfir etmektedirler. Yani göndermenin razı olmak olduğunu söylerler. Ancak çocuklarını okullara gönderenlerin çoğu sadece ve sadece okuma yazma matematik vs. gibi ilimleri öğrenmek için çocuklarını gönderirler. Bu gibi<br />İnsanların hallerini şu şekilde inceleyebiliriz:<br /><br /> A)Büyük bir kısmı okuldaki küfürlerden herhangi bir şekilde haberdar değillerdir. Kişi haberdar olmadığı fiilden nasıl razı olabilir ki?!!!! Çoğu veliler çocuklarının okulda ne yaptığını okuduğu kitapların ne içerdiğini bilmemektedir ve hayatı boyunca bu veli bir okul kitabını dahi açmamıştır.<br /> B)Okuldaki küfürlerden haberdar olanlar ise iki bölümdür:<br /> B.1)Onlardan razı olduğunu açıklayanlar. Böyle insanlar çocuklarını okula göndermeseler de küfürden razı oldukları için kâfir olmuşlardır.<br /> B.2)Okuldaki küfürlerden haberdar olup razı olmadığını söyleyenler. Her ne kadar göndermeyi rızanın alameti olarak kabul etsek bile sözlü ikrarla karşı geldiği zaman (yani kişi açık bir şekilde küfürden razı olmadığını ikrar ettiği zaman) ona (göndermek rızaya alamettir sözüne) itibar edilmez.<br /><br /> Demokrasi, laiklik, sosyalizm gibi okulda öğretilen küfri akideleri fark edip dini hassasiyete sahip olan insanlar söz konusu küfür akidelerini kabul etmediklerini ve çocuklarını uyardıklarını söylemektedirler. Bazıları ise okuma yazma bilmesinin önemli olduğunu başka bir İslami alternatif bulunmadığı için çocuğunu bu okullara gönderdiklerini söylemektedirler.<br /> Bugün devletlerin çoğunda eğitimin belli yıllar için mecburiyeti vardır ( 8 yıl-12 yıl ) Çocuğunu göndermeyen ise hapse, mali zararlar, ev haczi gibi sıkıntılara maruz kalabilir. Yani ikrah şüphesi söz konusu olabilir. İkrahın şartlarını ilerde bahsedeceğiz Biiznillah.<br /> Yukarıda yazmış olduğumuz şeylerin hepsi birbiri üzerine olan şüphelerdir. Bazıları bazılarından daha ağırdır. Sırf göndermekle tekfir etmeyi engeller.<br /> Bütün bunlardan sonra, ilmi yüzeysel olan ve dinin en büyük konularında ilimsizce konuşmak ona hafif gelen bazıları, Sırf söz konusu okullara göndermekle tekfir etmektedir. Onlardan birinin cehaletini ortaya çıkararak şöyle bir cümle yazdığını gördüm: ''Çocuğu okula göndermek bizatihi küfürdür.''<br /> Allah imam Şevkani ye rahmet etsin doğru söylemiş. Dedi ki: “Dinini tehlikeye atmak isteyenler ise ancak kendi aleyhlerine bir cinayet işlemiş olur.''<br /> Bu söz ile ilim, hikmet, iman ve Allah’tan korku ile dolu olan eski muhakkik âlimlerimizin sözleri arasında bir mukayese yap, hüküm senindir. Dediler ki: ''Küfre razı olmak mutlak bir şekilde küfür değildir. Küfre razı olmak ancak istihzan (kabullenmek ve iyi görmek) sebebi ile küfür olur'' Onların delilleri ise Musa(as)’ın Firavunun ölene kadar kâfir kalması için beddua etmesi ve daha başka deliller.<br /><br /> Keşmiri (rh) şöyle der: Bazı âlimler, bir şahsın kâfir olarak ölmesi için beddua etmenin küfür olmadığına dair bu ayeti delil gösterdiler. Tabiî ki eğer bedduanın sebebi küfrü beğenmesi değil, Allah Tealanın bu kişiden intikam almasını temenni etmek ise bu küfür değildir. Bu görüşü şeyhülislam Havahir Zade benimsemiştir. Dolayısıyla onların(âlimlerin) başkasının küfrüne razı olmak küfürdür sözü mutlak bir şekilde anlaşılmamalıdır. Bilakis beğenmek şartına bağlanmalıdır.<br />Ancak ''Zahira'' kitabının müellifi şöyle demiştir: İmam Ebu Hanife’den, başkasının küfrüne razı olmanın küfür olduğuna dair bir rivayet bulduk ve ayrıntısını görmedik. Hâlbuki Ebu Mansur Maturi den nakledilen görüşe göre ayrıntı vermek gerekir. Dolayısıyla meselede ihtilaf vardır ve kabul edilmeye şayan görüş şudur ki: Küfrün kendisinden razı olmak, yani küfür olduğu için küfre razı olmak küfürdür. Bu şart önemlidir.<br />Hâlbuki küfrün elim azabın sebebi olacağı veya Allah ın kaderinden olduğu için küfre razı olmak küfür değildir. Mekke’nin fethinden gelen sahih hadis bu görüşü destekler. Burada kast ettiğimiz hadis ibn Ebi Serah ile Osman(ra) ın hadisidir. Nebi(sav) sahabelerden birsi kalkıp onu öldürsün diye durumun başında susmuştur. Daha sonra tövbesini kabul etmiştir. ( Bu hadisi ibn Ebi Şeybe Ebu Davud Nesai ibn Merdebey Sa'd(ra)dan rivayet etmişlerdir siyerde meşhurdur.)<br /><br /> Bu konuda bazı muhakkiklerde şöyle demişlerdir: Cibril (as)’ın böyle bir şeyi yapmasının sebebi (firavun boğularak tövbe etmeye çalışıyorken Cibril (as) firavun elim azap görsün diye ağzına çamur sokarak konuşmasını engellemesi) Her şeyi kapsayan Rabbinin deniz gibi olan rahmetinin bir mucize şeklinde Firavuna yetişmesinden korkmasıdır.<br />Küfre razı olmak meselesine gelince hak olan görüş: Mutlak bir şekilde küfür olmamasıdır. Ancak küfrü beğenirse yada kişi kendi küfründen razı ise kafir olur. Alemul huda te'villerinde böyle geçer.(Feyzul Bari c.4 s.190-191 ve Ruhul Meani c.3 s.483 ve 535)<br /><br /> Şeyh Makdisi şöyle der: Bazı kimseler ; okullarda sistem için yapılan aşırı saygı fillerinden dolayı ayrım yapmaksızın çocuğunu okula gönderen herkesi tekfir etmektedirler. Söz konusu fiillere ilmi gözle bakan kişi tekfir için yeterli olmadığını görecektir. Bu gibi konularda Şeyh Makdisi şöyle diyor:<br /> Kafirlerin küfre delaleti açık olmayan bayrağını veya simgelerini taşımak , devlet dairelerinde veya meydanlarda asılmış resimlerin altında bulunmak.<br /> Bunların hiç birisi tekfir için yeterli birer sebep niteliğinde değildir. Bayrak sebebiyle insanları tekfir edenler, bildiğimiz kadarıyla şu iki sebebe binaen bunu yapmaktadırlar;<br /> Birincisi : onları yüceltmek ve saygı göstermek, putlara sevgi ve tazim göstermek gibidir ilkesi. Halbuki bu doğru ve iyi bir tespit değildir. Putları yüceltmek , ilahlaştırma ve kulluk manasındadır. Korku ve umudun bulunduğu bir ibadettir. Bunu yapanlar putlara korku ve ümit bağlarlar, putların fayda ve zarar verdiğini ve Allah Tealaya yaklaştırdığını düşünürler.<br /> Yüceltme fiilinde korku ümit ilahlaştırma sevgi ve sevap düşüncesi yoksa, ibadet veya şirk anlamına da gelmez. Aşırılık ve abartma ile yapılması halinde, buna yol açabilecek bir kapı niteliğini alır. Aynı şekilde her sevgi ve korkuda ibadet değildir. Mutlaka bunların ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir.<br /> Kimsenin, bu bayrak ve buna benzer simgeleri ibadet niteliğiyle yücelttiğini bilmiyorum. Sadece abartma kabilinden bir yüceltme bulunmaktadır. Şirke yol açabileceği endişesi taşıyan, ama kendisi şirk olmayan yüceltme, abartma, saygı ve tazim olsa olsa Rasulullah (sav) in yasakladığı, yöneticilere saygı adına ayağa kalkma türünden bir meseledir. Rasulullah(sav) hasta iken oturarak namaz kıldığında sahabe(r.anhum) un oturmadığını görünce onları bundan nehy etmiş ve şöyle demiştir: ‘Az önce nerdeyse Bizans ve İranlıların yaptığını yapacaktınız. Kralları otururken onlar ayakta dururlar. Siz bunu yapmayın.’ (Müslim) İmam Ahmet’in rivayetinde ise şöyle geçmektedir: ‘ Acemin birbirlerine saygı göstermek amacıyla ayağa kalktığı gibi sizde ayağa kalkmayın.’(Müsned c.5 s.253-256)<br /> Sahabe (r.anhum) un bu şekilde davranması, küfür anlamı taşımamıştır. Elle selamlama, saygı ve tazim gösterme, ayağa kalkma gibi günümüz devletlerinin ortaya çıkardığı bu törenler, İslam devletini yok eden ,Müslümanları bölüp parçalayan ,İslam’ın bayrağını indiren bu yönetimler ve devletlerin simgelerine saygı anlamı taşısa bile ,mücerret olarak küfre götüren bir ibadet anlamı taşımaz.<br /> Bu mesele için ‘Saygı ve bağlılık içinde Allah a kulluk edin ‘(bakara 238) ayetini delil göstermekte doğru değildir. Uzunca ayakta durmak anlamında kullanılsa bile, ayette geçen konuttan maksat , namaz ve içinde dua bulunan ibadetlerdir. Yoksa herhangi bir amaçla mübah olan ayakta durma veya yasaklanan saygı ve hürmet için ayakta durma manasında değildir. Bu duruşların hiçbiri ibadet veya küfür niteliğinde olmaz.<br /> Alimler, kunut sözcüğünün on kadar manası olduğunu belirtmişlerdir. (Şevkani Neylul Evtar, Kitabul-libas) Bu manalardan bazıları uzunca duruş, huşu, itaat, dua ve konuşmama olarak sayılabilir. Namazın farz kılındığı ilk zamanlarda sahabe (r. Anhum) bazen namazda konuşurlardı. Sonra bu ayet indi ve konuşma yasaklandı. Zeyd bin Erkam (ra)dan şöyle rivayet edilmektedir: ‘Rasulullah(sav) zamanında ‘saygı ve bağlılık içinde Allah’a durun’ ayeti ininceye kadar kişi ihtiyacı olduğunda namazda arkadaşıyla konuşurdu. Ayet inince konuşmamız yasaklandı.’<br /> Meselenin bu şekilde tafsilatına inilerek değerlendirilmesi gerektiğine göre, bayrak ve çeşitli simgeler karşısında ibadet ve itaat düşüncesiyle duranların bulunması ihtimali bulunsa bile şahsen ben asli kafirler , Mecusiler, Hindular veya Budistlerde bile bir şeyin olduğunu bilmiyorum. Buna rağmen derim ki böyle bir şey bulunursa da delaleti açık olmayan amellerdeki uygulamanın aynısı yapılır. Böyle bir şey küfre kapı açan bir günah, münker veya masiyet olabilir. Yada Allah Tealadan başkasına yapılan ve kişiyi küfre götüren bir ibadette olabilir.<br /> Bu meselenin delaleti ihtimal taşıyan fiillerden olmasının sebeplerinden biri de ilk asırlarda Müslümanlarında seçtikleri bayraklarının olması ve insanların bu tür bayraklar kullanmaya ihtiyaç duymalarıdır.<br /> Diğer taraftan bazı alimler, bundan daha ciddi bir mesele olan rüku ve secde hareketini ele almışlar ve birine ilah olduğu gerekçesiyle secde yapma ile Kralların yanına girip saygı ifadesi olarak yere eğilmeyi birbirinden ayırmışlardır. Birine ilahlık düşüncesiyle secde veya rüku yapmayı şirk kabul ederken, sadece saygı ifadesi olarak yere kapanmayı küfür olarak saymamışlardır. (bkz. Şevkani Es-Seylul-Cerrar c.4 s.580 Yine Kral ve hükümdarlara saygı ifadesi olarak insanların yeri öpmesi ruku ve secdeye kapanması ile bunu ibadet ve din olarak yapanların arasındaki fark için bkz. ;Mecmu’ul Fetava c.1 s.257 İbn Nuceym in ibadet niyetiyle yapılan eğilme ve secdeleri, saygı amaçlı yapılanlarından ayırması ve ayrıca alimlerin çoğunluğuna göre bunu saygı amacıyla yapanların kafir olmadıkları ile ilgili olarak bkz.: El-Bahru’r –Raik c.5 s.134) Ancak bu hiçbir zaman saygı gayesi ile de olsa bu tür hareketlerin yapılmasının mubah olduğunu göstermez.<br /> Bu bayrakların, Allah telanın hükmü ile hükmetmeyen küfür sistemlerini sembolize ettiği iddiası: Bunlar bu bayrakları diken, yücelten ve saygı gösterenlerin kafir sistemlerin dostu olacağını ve dolayısıyla da küfre gireceğini söylerler. Halbuki bu, delaleti ihtimal taşıyan bir sebeptir. Dolayısıyla gerekli araştırmanın yapılması ve her fiilin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir her şeyden önce bir takım insanlar bu bayrakları sistemlerin ve yöneticilerin sembolü değil, vatan ve milletin sembolü olarak görmektedir. Yöneticiler sistemler ve hükümetler değişebilir. Ancak bu bayraklar nadiren değişir. Bunun en açık örneği, Filistin halkının onlarca yıldır kullandıkları bayraklarıdır. Bu bayrağın sembolize ettiği bir yönetim ve yönetici bulunmamaktadır….<br /> Bazıları ise bu bayrakları haç ile kıyas etmişlerdir. Bu da doğru değildir. Çünkü haçın Hıristiyanların akidesine delaleti açıktır ve bu herkes tarafından bilinmektedir. Tirmizi ve Taberani de aktarılan bir rivayette , Rasulullah(sav) haçı put olarak nitelendirmiştir…..<br /> Bütün bunlar ayrı ayrı ele alınıp değerlendirilmeden bu bayrakları asmayı, yüceltmeyi veya saygı göstermeyi tekfirin sebebi olarak kabul etmenin acelecilik, tedbirsizlik ve isabetsizlik olduğunu göstermektedir.<br /> Bu simgelerin biride tagutların devlet dairelerinde asılı olan resimleri ve sözleridir. Bunları kamu görevlilerinin dairelerinde evlerinde iş yerlerinde çerçeveletip asarlar. Bu resim ve sözlerde bunların asılı olduğu yerlerde oturan kişilerin tekfiri için yeterli bir sebep değildir. İster memur olsun ister bir işi için oraya girmiş olsun, bu tür simgelerin asılı olduğu yerlerde oturan kişileri tekfir etmek, kan ve mallarının helal olduğunu söylemek doğru değildir.<br /> Bu gün bu simgeler ve resimler cadde sokaklarda ve bütün kurumlarda genel bir musibet halini almıştır. Onları asmakta kişinin hür iradesi bulunmadığı sürece, sadece bundan dolayı tekfir etmek doğru olmaz. Rasulullah (sav) Mekke’de iken Kabe’nin etrafında ve damında üç yüzden fazla put vardı. Bunlar Rasulullah(sav)i Kabe’nin yanında namaz kılmaktan alıkoymazdı.<br /> Putların orada bulunması ve onları kırmaya gücünün yetmemesine rağmen bu durum RAsulullah(sav)i Kabe’nin yanında oturmaktan alıkoymazdı.<br /> Kişinin bu resim veya sözlerin yanında bulunuyor olması, onlardan hoşnut olduğu veya onları yücelttiği anlamına gelmez. Kaldı ki bu şeyler toplumda insanların istememesine rağmen genel bir musibet haline gelmiştir. Üzerinde tagutların resimleri veya sembolleri bulunan para hemen her Müslüman’ın elinde ve cebinde bulunmaktadır. (30 Risale s.167-172)<br /><br /> Lazım ile tekfirin bu zamanda çok örnekleri vardır. Cahiller insanların tekfir edilmeleri ve kanlarının ve mallarının helal kılınması için bunu bahane etmiştir. Biz bu konuda bazı batıl örnekleri vermeye çalışacağız.:<br /> a)Kim kimlik veya pasaport çıkartırsa kâfirdir. Çünkü bu fiil kâfir rejimi tanımak onun parçası olmak ona destek vermek ve yardım etmektir.(kimse kimlik çıkartmazsa rejimin meşruiyeti kalmaz.) Devletin taguti kanunlarını tanımak ve o kanunlarla yargılanmak için taahhüt vermek aynı şekilde mürtet rejimin sayısını çoğaltmak demektir.<br /> b)Küfür kanunlarıyla yönetilen bir ülkede yaşayıp o kanunlara karşı baş kaldırmayan razı olmadığını göstermeyen cihat etmeyen herkes kâfirdir. Çünkü onun susması razı olma alametidir. (usulde suskun bir kişiye bir söz isnat edilmez. Yani bir kişinin suskunluğu razı olma veya razı olmama alameti sayılmaz). Ancak bu insanlardan hayatında tam bir usul kitabını okuyup onu anlayan birisini bulamazsın ki.!!!!<br />Yine hadisi şerifte Allah Resulü (sav) inkâr derecelerinden söz ederek (elle, kalple, dille) yanında söz olmasa da kalbin inkârını imandan saymıştır.(imanın en zayıf derecesi)<br /> c)Kâfir rejime vergi ödeyen herkes kâfirdir. Çünkü vergi ödeyen kişi söz konusu rejime mali yardım sağlamaktadır. (Mali yardım silah yardımı gibidir) Kâfir rejim ise bu para ile silah alıp ordusunu güçlendirmekte veya muvahhidlere karşı olan savaşta bu paraları kullanmaktadır. Cezaevleri inşa edip muvahhidleri içeri atmaktadır. Cumhurbaşkanına başbakana hakimlere savcılara Müslümanlara işkence eden Müslümanların ırzına geçen TEM elemanlarına ve askerlere taguti görevlerini yaptıkları için bu vergilerle maaş vermektedir. İslam’a karşı muhalif eğitim kitapları basmak için para harcamaktadır.... vs.vs.(saymak için bir kitap yetmeyecek kadar olan şeyler) vergi ödeyen kişiler bütün bu yapılanlara ortaktırlar. Tekfircilerden biraz fıkıh kitabı okuyan kişi şöyle der: Burada ikrah davası batıldır. Çünkü kişi devlete vergi ödetecek bir iş yapmak zorunda değildir. Mısır satsın!!!!!!<br /> d)Kendisinden büyük bir zulüm kaldırmak için olsa da taguti mahkemelere giden herkes kâfirdir. Çünkü taguta muhakeme olmuştur.<br /> Belki onlara göre kafir rejimin inşa ettiği parklara gitmek de küfür olabilir. Çünkü parka gitmek rejimi tanımak, yaptıklarına rıza göstermek, ona destek vermek olabilir. Çünkü kimse bu parklara gitmezse rejim bir daha park yaptırmaz. Halbuki rejimin park için kullandığı para Müslümanlardan gasp ettiği paralardır.<br /> Örneklerimizi daha çoğaltabiliriz. Bu örnekleri tekfircilerin kitaplarında süslü ibarelerle edebi üsluplarla ve boş, duygusal, hitabet türünden olan ifadelerle kağıda ve mürekkebin parasına değmeyecek olan kitaplarında bulabilirsiniz.<br /> Geniş laflarla ve genel üslupla kimseyi tanımayan, büyük ifadelerle muhatabı etkilemeye çalışırlar. Aynı zamanda konuyla alakalı olmayan veya manasından saptırılıp yanlış anlatılan ayetlerle ve hadislerle yazdıklarını süslemeye çalışırlar.<br /> Bu boş laflar ancak cahillere geçer. Bunlardan dolayı kanlar dökülür namuslar helal kılınır. Mallar yağmalanır ve bütün ümmet cihadi hareketten nefret eder. Böyle bir durum ancak Allah düşmanlarını sevindirir.<br /><br /> Şeyh Makdisi şöyle der: Bizim yapmak istediğimiz sadece bu işin usulünü, kuralını ve ölçüsünü belirlemek, delillerini ortaya koyamaya çalışmaktır. Hamasi genellemeler, hakkın ortaya çıkması konusunda bir şey veremezleri susamış kişinin su sandığı, ama yanına geldiğinde su değil, zehir olduğu hamasi sözlere ve genellemelere ihtiyacımız yoktur. Tağutun tekfir edilmesini, onların inkar edilmesi konusunda şart olarak gören bazıları, günümüz alimlerinin bazı genellemeleri dışında bu söyledikleri ile ilgili hiçbir delil gösteremezler. Bu kişiler alimlerin sözlerinden yaralanırlar. Ancak alimlerin sözleri delil olmayıp, delillendirilmesi gerekenlerdendir….<br /> Şimdi soruyoruz; tagutların tekfir edilmesinin, taguta ibadetten kaçınma ve onu inkar etmenin sıhhatinin şartı olduğuna dair, Allah Tealanın veya O’nun Resulü (sav) in sözünde açık bir delil var mıdır? Taguta ibadetten kaçınma ve onu inkar etmenin İslam ın sıhhatinin şartı olduğuna dair ittifak bulunmaktadır. Tagutu reddetmek ona ibadet etmeyi reddetmek, batıl din ve şeriatını reddetmek, ona dostlukta bulunmayı ve destek vermeyi reddetmek anlamında tagutu inkar, Müslüman’ın İslam’ının sahih olduğunu gösterir. Allah Teala kullarını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır;’Taguta kulluk etmekten kaçınıp Allah a yönelenlere müjdeler vardır.’(Zümer 17)<br /> ….. Bu genelleme konusunda aşırıya kaçanlardan bazılarıyla bir ara münakaşa ettim ve onlara aynı şeyi sordum. Kitap ve sünnetten buna açıkça delalet eden bir tek delil gösteremediler. Delil olarak sadece Muhammed bin Abdulvahhab’ın sözlerine dayandıklarını söylediler. (Yani bizim bahsettiğimiz bu gençler gibi Bakara 256. ayetini delil olarak göstermemişler. Çünkü Şeyh Makdisi ile münakaşa yapan insanlar Arap’tır. ‘KEFERA’ ile ‘KEFFERA’ arasındaki farkı biliyorlar!!!!)<br /> Bütün bunlar, dinde hüküm verirken, kendisine göre hareket edilmesi gereken şeri delillere bakmak ve onları anlamak ile öğrenilir. Hata yapma ihtimali daima bulunan insanoğlunun sözleri ile dinde hüküm vermek doğru olmaz. Kişilerin sözlerine dayanarak, dinde hüküm vermek ve bu sözleri ölçü ve kural olarak kabul etmek doğru olsaydı, ibn Abdulvahhab ve Necid’li davet alimlerinin sözlerine benzer, bir çok söz bulunabilirdir. ‘’Mecmuatu’t-Tevhid’’kapsamında yer alan ve ibni Abdulvahhabın kitapları arasında bulunan bir risalede, tagutun manası hakkında söylediği sözde bu ifadeler arasındadır.<br /> Bunları bahsetmemdeki amacım, alimlerin sözlerinin kuran olmadığını, onların hatadan masum olmadıklarını ve hiç şüphesiz hata yapabileceklerini, Rasulullah(sav) haricinde onların veya başkalarının dinimizde hüccet niteliğinde olmadığını açıklamaktır. Alimleri mutlak olan sözlerinin mukayyet olan sözleri ile tefsir edilerek, mutlak olan ifadelerin mukayyet olana hamledilmesi gerekir. Bu onlara ve kitaplarına iyilikte bulunmaktır. Onların mutlak olan sözlerinin Ehli Sünnet itikadına göre anlaşılması Allah Tealaya karşı samimiyet ve ilmi emanetin gereğidir. Çünkü bu alimlerin kitaplarını inceleyen herkesin bildiği gibi onların yolu, tevhidi yüceltmeye, fazlasıyla izhar edilmesine destek olmaya, önemini açıklamaya, gereklerinin yerine getirilmesine, vaciplerinin uygulanmasını sağlamaya, şirkten şiddetle sakındırmaya, müşrikleri kötülemeye ve açık bir şirk niteliğinde olmasa bile şu veya bu şekilde ona giden bütün açık kapıları kapatmaya dayanmaktadır. Nitekim kendileri veya onlardan sonra gelen diğerleri bu genellemelerin, muayyen kişiler hakkında uygulanması konusunda açıklama yapma ihtiyacını duydular.…..<br /> Bunu yapanların tümü taassup ehlinden olan mezhepçiler veya kabirlere tapan cahillerden ibaret değildir. Aksine aralarında İmam Şevkani (rh) gibi selef alimleri de bulunmaktadır. Şevkani(rh), Muhammed ibni Abdulvahhab (rh) ve tabiileri için şöyle der: ‘Necidin sahibinin devleti kapsamında olmayan ve onların emirlerini tutmayan herkesi İslam dan çıkmış olarak görüyorlar.’(El-Bedru’t-Tali’ c.2 s.7)<br /> Bundan dolayı anlaşılmaktadır ki: Muhammed bin Abdulvahhab (rh) ve diğer alimlerin sözleri hakkında tafsilatın yapılması ve ihtiyaca binaen kullandıkları bazı mutlak tekfir veya tehdit niteliğindeki sözleri ile, muayyen kişiler hakkında hüküm verilmemesi gerekir.<br /> Ayrıca alimlerin sözlerini Ehli Sünnet metodunun ışığı altında anlamak gerekir. Özellikle Muhammed bin Abdulvahhabın menhecini bilen insanların, O’nun mutlak ifadeleri hakkında hüsnü zan beslemeleri ve bu sözleri muayyen fertlere indirgememeleri gerekir…<br /> Dolayısıyla bu, Allah Tealanın kullarından dilediğine hidayet olarak ve yoksun kalanların kavrayamadığı bir anlayış ve fıkıhtır. Ayrıca bu anlayış gerek Şeyh Muhammed bin Abdulvahhab(rh) ın kendisine olsun ve gerekse O’nun yazdıklarına olsun bir iyiliktir. Bununla birlikte o beşerdir dolayısıyla da hatadan korunmuş değildir. O’nun sözleri de diğer bütün alimlerin sözlerinde olduğu gibi delil değildir ve kabul edilmesi için delile muhtaçtır. Hakka uygun düşen kabul edilebilir, aykırı olan ise reddedilir.<br /> Nitekim diğer alimlerin sözleri incelendiğinde, onların da mukayyet olmayan mutlak ifadeler kullandıklarını görürüz. Bunların bazısı şirki tamamen bertaraf etmek ve ondan sakındırmak için mübalağa içeren sözlerdir. İnsan bu sözleri Ehli Sünnet metodu ışığında değerlendirmez ise aşırıların seslendirdiği bazı şeyleri söyleyebilir.<br /> Ben bu sözleri deneyimsiz olarak söylemiyorum. Çünkü ilim tahsiline başladığımdan bugüne kadar Necid alimlerinin hemen hemen okumadığım hiçbir kitap kalmamıştır. ‘Milleti İbrahim’ ve diğer kitaplarımda, bu alimlerden bir çok nakilde bulundum. Naklettiğim bazı sözlere açıklamalarda bulundum ve okuyucunun dikkat etmesini istedim, bazı sözleri ise olduğu gibi bıraktım. Bu nedenle tekfirde yapılan hataları, bizim söylediklerimizde çelişkiye düştüğümüzü söylemlerimizden döndüğümüzü zannetmiştir. Halbuki bu gibi kişiler, tevhit yolundan sapan veya hak ve gereklerini yerine getirmeyen bütün kişilere şiddetle karşı çıktığımız ve tehdit ve müjdeyi mutlak olarak kullandığımız ifadelerimiz ile, tekfiri muayyen kişilere indirgemek ve özellikle bunu gerektirdiği özen, tafsilat ve dikkat konusunda söylediklerimiz arasındaki farkı anlamamaktadırlar. Bunlar, alimlerin mutlak tekfir ile muayyen tekfir hakkında söyledikleri arasında ayırım yapmadıkları gibi, her iki konu hakkında bizim söylediklerimizde de ayırım yapmamaktadırlar.<br /> Üstelik Necidli alimlerin kitaplarını okuduğum için biliyorum ki, açıklama ve tafsilat gerektiren mutlak ile de bu iş sınırlı kalmamaktadır. Bilakis Süleyman bin Sehman Muhammed bin İbrahim Al’uş-şeyh gibi sonraki seçkin alimlerden öyle genelleme ve ifadeler sadır olmuştur ki , onlara uymak veya ölçüye uydurmak caiz değildir. Tehlikeli boyutta olması ve içerisinde mutlak olan bir çok ifade barındırması sebebiyle dikkat edilmesi gereken ifadelere örnek olarak, Amerika ve İngiltere nin dostu olan Abdulaziz e muhalif olanlar hakkında verilen fetvaları verebiliriz. Abdulazize karşı çıkan Duveyş Acman ve beraberinde bulunan Müslüman kardeşlerden (İhvanı Müslim’in) olan kişileri fiilen tekfir ettiler, mürted olduklarını söylediler….<br /> Hatta onların tövbelerinin kabul edilip edilmemesi konusunda sorulan soruya verdikleri cevapta; Abdulaziz’e karşı çıkan bu kişilerin, tövbelerinin kabul edilmesi için Müslüman kardeşler cemaatiyle ilişkilerini tamamen kesme, bu cemaatin fertlerinin kafir olduklarını açıkça söyleme, malı, dili ve canı ile onlarla cihat etme şartını koştular. (Bkz. Ed-Duresus-Saniye c.7 s.330)<br /> Dolayısıyla bu aktarılanlar üzerinde gereğince düşünmek ve bunlardan ibretler çıkarmak gerekir.ilim ehlinden de olsalar, kişilerin hatadan masum olmadığı ve kitaplarının batılı bulundurabileceği ihtimali unutulmamalıdır. (30 Risale s.352-359)<br /><br /> Aynı şekilde bu insanlar La ilahe İllallah’ın manasını bilmiyorlar diye onların imanını kabul etmezler.<br /> Bu konuda Şeyh Makdisi şöyle der: Kardeşler bana şu şekilde itiraz ettiler: ''Bedevi, yaşlı kadın ve erkekler gibi avam halk sizin açıkladığınız şekilde şartlarıyla manileriyle ve lazımlarıyla La ilahe illallah’ın manasını bilmek zorunda mıdırlar ve bu şekilde La ilahe illallah’ın manasını bilmeyen avam halk kâfir olur mu?<br /> Dedim ki: Allah’a hamd Resulüne salât ve selam olsun.<br />''Ne bedevi, ne yaşlı erkek ve kadınlar, nede avam insanlardan hiç birisi bizim beyan ettiğimiz şekilde ve âlimlerin kitaplarında ayrıntılı bir şekilde açıkladıkları gibi La ilahe illallahın şartlarını, manilerini ve lazımlarını yada ayrıntılı bir şekilde manasını bilmek zorunda değillerdir. Bunu İslam’ın şartlarından saymıyoruz. La ilahe illallahın manasını bu şekilde bilmeyenlerin kâfir olduklarını söylemiyoruz.<br /> Bu gibi avam insanlar ancak İslam’ın sıhhat şartı olan tevhidi gerçekleştirmek ve şirkten uzak olmak zorundadırlar. Allah teala şöyle buyuruyor: ''her kim tagutu inkâr edip Allah’a iman ederse...''(bakara 256) Tagutu inkâr etmenin dereceleri vardır:<br /> —Şartların en yükseği, en muazzamı, İslam’ın en doruğu-zirvesi olan; Tagutu yıkmak ve insanları onun ibadetinden uzaklaştırıp, yalnızca Allah’a ibadet etmeleri için cihat etmektir. Bu derece Allah’ın emrini ayakta tutan Taifetul mansura ehlinden olan mücahidlerin derecesidir. Allah’ın emri gelene kadar onlara muhalif olanlar, onları yarı yolda bırakanlar, onlara zarar veremeyeceklerdir. Dolayısıyla bu seçkinlerin yoludur. Biz insanların her birinin bu yolu izlemesinin zorunlu olduğunu söylemiyoruz. Çünkü bu yolun ehli seçkinlerdir. Allah bizi onlardan kılsın. (Allahümme ÂMİN)<br />—Derecelerin en düşüğüne gelince, onsuz kişinin Müslüman olamadığı dereceden bahsediyoruz. Bu derece ise, Allah Tealanın kendi haklarından saydığı ve bütün insanlığa farz kıldığı Allah’a ibadet etmek ve tağutlardan sakınmaktır. Allah Teala buyuruyor ki: ''Biz her ümmete yalnız Allah’a ibadet etmeleri ve taguttan sakınmaları için peygamberler gönderdik.(Nahl–36)<br />—Taguttan sakınmak ise, ona yapılan her türlü ibadetten sakınmak onu ve ehlini dost edinmekten sakınmakla olur. Bu şekilde kişi şirki ekberden kurtulmuş olur ve hanif olur. Yani şirkten uzaklaşanlardan olur.<br /> Kişi her türlü şirkten sakınıp, tagutlara ve ehline yardım etmez ve yalnızca Allah’a ibadet ederse, onsuz kişinin Müslüman olamadığı tevhidi yerine getirmiş olur.<br /> Özellikle avam halk, yaşlı erkek ve kadınların, tevhidin ayrıntılarını âlimlerin kitaplarında açıkladığı şekilde manileriyle ve şartlarıyla ezbere bilmesinin şart olduğunu söylemiyoruz.<br /> Ancak şart olan ve mühim olduğunu söylediğimiz şey, tevhidi gerçekleştirmek ve anlattığımız tevhidi bozan unsurlardan herhangi birine düşmemektir. Tevhidin aslını ve rükünlerini yerine getirip şirkten sakınırsa ve İslam’ı bozan unsurlardan birini işlemediği sürece bize göre Müslüman’dır ve bugün yaşlıların çoğu bu hal üzerinedirler. Keşke insanların çoğu onlar gibi olsalar. Çünkü onlar (yaşlılar) bugün ilmi davet ve marifeti iddia eden kimselerin çoğundan daha hayırlıdırlar.<br />Bu sözün aynısını eski âlimlerimiz şöyle söylemiştir:”kim yaşlıların dini üzerine ölürse kazanmış olur” Aynı şekilde bu söz felsefeye, kelam ilmine, Allah azze ve cellenin sıfatlarının teviline dalanlara söylenir. Bu gibi insanlar sükût edip kuran ve sünnete akıllarını ve fasit tevillerini sokmadan mücmel bir şekilde iman etmiş olsalardı, fıtrat ve yaşlıların yolu üzerine olurlardı.</div><div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-5368346817394085417?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-49091104870663906522009-03-27T04:37:00.002-07:002009-03-27T04:38:09.532-07:00Muasır Tekfircilere Uyarılar 6<div align="justify">Vaaz İbareleri Kullanmak, Lazım ile veya Delaleti İhtimalli Olan Fillerle Tekfir Etmek<br /><br /> İmam Keşmiri (rh) şöyle der: Bil ki dinde iki vazife vardır.<br />Birincisi: vaizin ve hatırlatıcının vazifesidir. Bu durumda olan kimse amele teşvik eder. Kelimeler ve ifadelerden amelin işlenmesine en sürükleyici ve en itici olanları seçer. Meselenin tahkikine şartlarına ve manilerine bakmaz. Açık ve genel sözleri kullanır. Mutlak bir şekilde vaat eder, tehdit eder, teşvik eder, kokutur, emreder, nehy eder ve meselenin ayrıntılarıyla ilgilenmez.<br />İkincisi ise: Muallimin ve fakihin vazifesidir. Bu adam ilmi telkin etmeyi, meseleyi beyan etmeyi amele bakmadan açıklar. Bunu için tahkikli bir şekilde beyan eder. Şartları ve manileri tam bir şekilde söyler. Dikkatle ve titizlikle ifadeleri seçer. İbarelerden kastedilen mananın dışında başka bir mana anlaşılmaması için dikkatli olan ifadeler kullanır. Yani manaya en yakın olan ifadeler kullanır. Havada kalan bir söz söylemez. Bilakis şartları beyan ederek vaat eder, tehdit eder, teşvik eder ve korkutur. Şeriatın vazifesi sadece öğretmek değildir, vaaz ve hatırlatmakta vardır. Yani aynı zamanda hem öğretmen hem de vaizdir. Bunun için amele iten ve tembellikten sakındıran bir üslup kullanır ve bu fıtrata uyan bir öğretimdir.(Feyzul Bari c.1 s.280)<br /> Şeyh Osman şöyle der: Rasulullah (sav)'in [kim bize karşı silah kaldırırsa bizden değildir.] hadisi konusunda Sufyan b. Uyeyne bizim amelimize yada bizim ahlakımıza muvafık değildir şeklinde tevil edilmesinden hoşlanmıyordu ve diyor ki ne kadar kötü bir sözdür, yani şunu kast ediyor: Bu hadisin nefislerde daha korkutucu ve daha caydırıcı olması için tevil edilmemesi daha iyidir. (Fethul Mulhim 2.cilt s.64)<br /> Fakih ile vaiz in görevlerini birbirine karıştırmak ve bu meseleyi gözetmeksizin nasları değerlendirmek; Bu zamanda tekfir sancağını kaldıran cemaatlerin en önemli sorunlarındandır. Sebebi ise ilmin zafiyeti, selef ve usul kitaplarından uzak kalmalarıdır. Çoğu zaman duygusal, tesirli ve usul ölçülerinden uzak ibareleri kullandıklarını görürüz. Onların hedefi muhatabı etkilemektir. Kim ilim ve tahkik gözüyle bu ibarelere bakarsa tekfiri gerektirecek hiçbir neden bulamayabilir ve söylenen hükümlerin çoğunun lazım ile tekfir, küfrü asgar veya ihtimalli fiillerle tekfir kapsamına girdiğini görecektir.<br />Allah teala izin verirse bunlardan bazı misalleri açıklayacağız.<br /><br /> Şeyh Makdisi: Kâfir rejim şemsiyesi altında çalışmak ve onun parçası olmak bahanesiyle kâfir rejim de memur olan herkesi tekfir edenlere karşı cevap vererek şöyle dedi:''Hükümetlerin, orduların küfür illeti bize göre farklıdır. Bizim sözümüzü bilmeyen ve yazılarımızı okumayan bazı aceleciler buradaki illetin rejimin şemsiyesi altında çalışmak olduğunu söylerler. Biz ise bunu kabul etmiyoruz.<br />Çünkü buna her memur ve hükümette çalışan her kişi girebilir. Biz böyle mutlak ifadeleri kullanmayız ve ona itibarda etmeyiz. Bilakis onu kullananların cahil olduğunu görürüz Çünkü bu mutlak ifadeler sınırları belli, ilmi veya şer’i bir söz değildir. Boş, yüzeysel geniş ve duygusal laflardır.(el-İşraka s.32)<br /> Bu açıklama insanların, mezhebinin gerektirdiğinin, bizzat mezhep olup olmadığı konusunda ki ihtilafıdır. Bu ihtilaf bunlardan birisi üzerinde karar kılmalarından daha iyidir. Böylece söylediği açığa kavuşturulduktan sonra, sözünün gerektirdiği sonuçlardan razı olan kişiye bu sonuçlar izafe edilir. Ancak bu sonuçlardan razı değilse, çelişkiye düşmüş olsa bile, bunlar o kişiye izafe dilmez’ ( Mecmu’ul Feteva c. 29 s.25-26)<br /> Sonuç olarak, sözlerin gerektirdiği dolaylı manalar ve meal yolu ile yani dolaylı olarak yapılan tekfir, alimlerin belirttiği gibi doğru olmayan bir yoldur. Şevkani (rh) şöyle der: ‘Bir şeyin gerektirdiği ile tekfir etmek en büyük yanlışlardandır. Dinini tehlikeye atmak isteyen kişi, böyle bir yönteme başvurması halinde, kendi nefsinin cinayetini işlemiş olur.’(Es-Seylul Cerrar c.4 s.580) (30 Risale s.210-211)<br /> Şeyh Makdisi şöyle der: Tekfir konusunda yaygın olan hatalardan biride, mükellef açıkça küfür olan bir şeyi söylemediği halde, sözlerinin gerektirdiği ile veya meal yoluyla onu tekfir etmektir. (Bkz: İbn-i Rüşd el-Hafid , El-Bidayetül-Müctehid ve Nihayetul-Muktasid c.2 s.492) Kişi bu sözleri söylerken dolaylı olarak doğacak manayı ve sonucu bilmemekte, hatta ve bu mana ve sonuç aklına hiç gelmemektedir. Sözü söyleyen kişi, söylediğinden dolayı sonucunu bilmiyor ve onu kabullenmiyorsa, ondan dolayı onu tekfir etmek veya dolaylı olan manayı kast etmiş ve söylemiş gibi kabul etmek caiz değildir. Dolayısıyla kişileri, sözlerinin gerektirdiği ile tekfir etmek caiz olmaz. (30 Risale s.202)<br /><br /> Lazım ile tekfiri şöyle açıklayabiliriz: Bir söz veya fiil bizatihi küfür değildir ama netice olarak küfür ortaya çıkabilir. Bu söz ve fiili işleyen kimse sahih söze göre bu söz ve fiilden dolayı tekfir edilmez. Çünkü onun lazımını(neticesini) kast etmiş olmayabilir ve intifaul kast (kasıtsızlık) küfür manilerindendir.<br /> Önceden belirttiğimiz gibi usulde raci söze göre 'mezhebin lazımı mezhep değildir' Söz konusu kişi sözün veya fiilin lazımını (neticesini) bilip onu kabul ettiği takdirde kâfir olur.<br /> Lazım ile tekfire şu örneği verebiliriz:<br />Ebu Hureyre (r.a.) dan Rasulullah (sav) şöyle buyurdu:”Allah azze ve celle diyor ki: Âdemoğlu dehre (kadere) söver ve dehr benimdir. Çünkü gece ve gündüzü çeviririm”<br />Başka bir rivayette, Âdemoğlu Bana eziyet eder diye geçer.(Buhari-Müslim-Ebu Davut)<br /> Hadisten anlaşılıyor ki kişinin dehre sövmesi netice itibari ile Allah’a sövmek demektir. (Bundan Allah’a sığınırız) Buna rağmen kadere söven kişi kâfir olmaz. Lazımını (neticesini) bilip kabul ederse kâfir olur.<br /><br /> Şeyh Makdisi şöyle diyor: Bir kabrin başında sesi duyulmayacak şekilde dua eden kişinin durumu da bunun gibidir. Ona ne yaptığı sorulur. Kabirdeki ölüyü bağışlaması için Allah Tealaya dua ettiğini söylerse , kabirdeki ölü Müslüman ise adam iyi etmiş olur. Ancak ölü kafir ise kötü yapmış olur. Müşriklere istiğfar etmeyi Allah Teala nın yasakladığını biliyor ve buna rağmen onlara dua ediyorsa , bu kişi günahkar olur , ama kafir olmaz. Kabul edilmesini umarak kabrin yanında dua ettiğini söylerse , yaptığı iş kendisin küfre götürmeyen bir bidat olur ve şirke kapı açacağı için bundan sakındırılır. Ancak ihtiyaçlarını gidermesi için kabirde bulunan kişiye dua ettiğini söylerse , bununla küfre girer. Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki maksadı bilmek, delaleti muhtemel olan lafızdan neyin kastedildiğini belirler ve tekfir sebebi olup olmadığını ortaya çıkarır. (30 Risale s.151)<br /><br /> Lazım ile tekfir etmek: Küfre delaleti açık olmayan çeşitli manalara ihtimalli olan söz ve fiillerden dolayı tekfir etmektir. Böyle söz veya fiilleri işleyenlerin niyetini sorup öğrenmeden tekfir etmek tehlikelidir.<br />Bu meselenin birçok misalleri vardır:<br /> Biz ise imam Şevkani (rh) ın gösterdiği şu örnekle yetiniyoruz: ''Ondan (ihtimalli fillerden olan) Allah’tan başkasına secde etmektir. Bunu yapanı tekfir etmek için secde ettiği kimsenin rububiyetini kast etmesi gerekir. Çünkü böyle bir fiil ile (secde etmekle) Allah Tealaya ortak koşmuş ve O’nun la birlikte başka bir ilah tanımış olur. Ancak acem krallarının yanına girenlerin çokça yaptıkları gibi; kralın önündeki yeri öpmek suretiyle sadece saygı ve tazimi kast ederek secde edenlerin filleri küfürden değildir. Âlimlerden meşhur olan her kimse ilzam (lazım) ile tekfir etmenin ayakların kaydığı en önemli yerlerden olduğunu bilirler. Dinini tehlikeye atmak isteyenler ise ancak kendi aleyhlerine bir cinayet işlemiş olur( es-seylul cerrar c.4 s.580 )<br /><br /> Allah imam Şevkani ye rahmet etsin tekfir konusunda ne kadar ihtiyatlı davrandığına bakın. Halbuki böyle bir mesele bugünün âlimlerinin indinde tartışma kabul etmeyen bir meseledir. Hatta secde eden kişiyi tekfir etmeyeni de tekfir edebilirler. Acizliğimizi ve cehaletimizi Allah’a şikâyet ediyoruz.<br /> NOT: Secde meselesinde sadece şüphe olasılığı bulunduğu halde imam Şevkani nin sözüne göre fetva verilebilir. Mesela bir adam puta secde ettiğinde İmam Şevkani nin sözü geçerli sayılmaz. Çünkü böyle bir durumda selamlama şüphesi yoktur. İbadetten başka bir mana düşünülemez. En doğrusunu bilen Allah tır.<br /> Prof. Dr.Vehbe Zuhayli şöyle der: Bir kişi sultana secde ederse kastı namaz değil selamlama ve tazim ise tekfir edilmez. Çünkü Allah meleklere Âdem(as) a secde etmelerini emretmiş ve Yusuf(as) ın kardeşleri ona secde etmişlerdir.(el-fıkhul islami ve edilletuhu c.1 s.160)<br /><br /> Şeyh Makdisi şöyle der: Buna göre bazı kişiler, insanlara zulüm ve haksızlıklarını biraz azalttıkları veya halkın hakkı olan bazı hizmetleri yerine getirdikleri için yahut kat kat fazlasını götürdükleri servetlerden kırıntı mesabesinde bazı şeyleri onlara da verdikleri için; tagut yöneticilerin bazısını övse , bu yaptığının sebebi tagutların ve mücrimlerin durumunu tam olarak tanımama , hak ile batılı birbirine karıştırma veya kişiyi delalete götüren cehaleti ise , salt olarak bu övgüsü nedeniyle kişi küfre girmiş olmaz. Ancak böyle bir şeyin ilim ve davet erbabı tarafından yapılması , gafil halktan birileri tarafından yapılmasından daha çirkin ve kötüdür. Çünkü ilim ve davet erbabı olan kişiler bun yaparken , hak ile batılıda birbirine karıştırmakta ve halkı saptırmak için ellerinden geldiği kadar çalışmaktadırlar. Ancak bütün bunlara rağmen tekfir ayrı bir şekilde ele alınmalıdır.<br />Kaldı ki günümüzde kadın erkek , yaşlı bir çok Müslüman tagutların gerçeğini ve mahiyetini bilmemektedirler. Etraflarında olup bitenlerden haberleri bulunmamakta ve tagutların hangi komplolar düzenlediklerini de anlayamamaktadırlar. Bu insanlar, mescit inşa etmeleri, bazen camiye gitmeleri ve bazen zaman zaman Allah ve Rasulullah (sav) in isimlerini anmaları sebebi ile tagutların ne büyük düşman olduklarını ve bunları kendilerini aldatmak için yaptıklarını kavrayamamaktadırlar. Bunlar tagutların şirk ve şirk ve küfür hükümlerinden uzak ve beri olduklarını düşünürler. Ama küfürlerini ve şirk hükümlerini fark edecek durumda da değildirler. Zaman zaman tagutların yaptıkları iyi ve düzel işlere bakarak aldanırlar ve bazı hizmetleri sebebi ile onları överler veyahut dışı hayr ama içi zehir olan kimi başarılarından dolayı onlara teşekkür ederler. Aktardığımız bu durumda olan kişileri , tevhit akidesine sahip oldukları sürece , sadece bu övgüleri sebebi ile aşırıya kaçan ve sözünün nereye varacağını bilmeyecek kadar ahmak olan kişiler dışında kimse tekfir etmez. Hatta bu insanlar , tagutların başarılarının devamı için onlara uzun ömür ve başarı gibi şeyler ile dua etseler yine tekfir edilmezler. Aslında bu tür dualar, onların küfür işlerinde daha fazla devam etmeleri anlamına gelebilir. Ancak bundan dolayı tekfir etmek , sonuç ve meal itibari ile tekfir olur. Kaldı ki onlar için dua eden adam onları nasıl bir küfür içinde olduğunu ve sözlerinin nereye varacağını da bilmeyebilir. Onların küfür ve şirklerini kast etmeden sadece iyi gördüğü ve aldandığı bazı hizmetlerinin devamı için dua ediyor olabilir. Böylelerini ancak tagutların ve hükümlerinin durumunu belirttikten ve onlar için dua etmenin ne demek olduğunu anlattıktan sonra , hala onlara dua etmesi halinde tekfir edebiliriz.<br /> Kişiyi küfre götürebilecek bu tür duayı yapanları , cehaletleri sebebi ile mazur sayılmaları gerekir. Çünkü şahısların bizzat kendilerine yapılan dua ile , küfür ve küfür kanunlarına yapılan dua arasında fark bulunmaktadır. Üstelik bu tagutlar sürekli olarak halkın kafasını çelen ve hak ile batılı birbirine karıştıran yaldızlı konuşmalar yapar ve insanları aldatırlar.<br /> Buradan da anlaşılmaktadır ki duadan maksat daima küfrün devamı olmayabilir. Ancak kafirlerin açık olan küfrünü veya şirk olan kanunlarını övmek , onların üstünlüğü ve devamlılığı maksadı ile dua etmek şüphe götürmeyen açık bir küfürdür.<br /> Sonuç olarak kişinin şahsına dua etmek ile açık olan küfrüne dua etmeyi birbirinden ayırmak ve ihtimal olan yerlerde ayrı ayrı değerlendirme yapmak gerekir.<br /> İmam veya vaaz veren hatibin , yönetimdeki bazı tagutlar için dua etmesi de , ihtimal taşımayan amellerdendir ve ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir. Çünkü her dua küfre düşürücü olmayabilir. Özellikle imamların yöneticilere dua etmelerinin zorunlu olduğu ülkelerde bu durum daha da önemlidir. Bu tür imaların arkasında namaz kılmanın caiz olup olmaması da yapmış olduğu duasının özel olarak değerlendirilmesine ve bu değerlendirilmeden sonra ulaşılan sonuca bağlıdır.<br /> Kendimi de bundan beri görmüyorum. Bende zaman zaman hiddet ve şiddete kapılmışımdır. Öğüt hepimiz için gereklidir. Allahu Teala şöyle buyurur: ‘şüphesiz öğüt müminlere fayda verir’ (Zariyat 55) (30 Risale s.112-127)<br /><br /> Lazım ile tekfir ve delaleti ihtimalli olan eylemlerden dolayı tekfir etme meselesinin daha çok açığa kavuşması için şöyle bir misal verebiliriz:<br /> Bir kişi Hıristiyanlığın akidesini öğrenmek için bir rahibin evine veya kiliseye gidiyor.<br />Hıristiyanlığı sevmek, onu kabul etmek veya ona razı olmaya delalet eden fiil veya sözler bu adamdan çıkmadığı sürece bu kişinin hükmü nedir?<br /> Tek başına kiliseye gidip Hıristiyanlığı öğrenmek küfür bir fiil değildir. Çünkü gitmek ihtimalli olan bir fiildir.<br /> A) Bu kişi Hıristiyanların şüphelerini iptal etmek için akidelerini öğrenmek istiyorsa veya rahiple yada tanıdığı bazı Hıristiyanlarla diyalog fırsatını bulmak ve onların akidesinin fasit olduğunu beyan etmek için uğraşıyorsa bu kişinin küfrü söz konusu değildir. Hatta ecirli bile olabilir.<br /> B)Bu kişi kendi ilmini arttırmak için veya rahipten beklediği bir dünyevi menfaat için bunu yapıyorsa yaptığı iş günahtır veya haramdır. Ama yaptığı bu iş küfür derecesine ulaştırmaz. Delili ise Ömer(ra) in Tevrat sayfalarını Peygamber(sav)e getirmesi hadisidir.<br /> C)Bu kişi, Hıristiyanlığı sevdiği, kabullendiği veya razı olduğu için bunu yapıyorsa bu kişi kâfir olur. Ancak unutulmamalıdır ki, onun küfrünün sebebi kiliseye gitmek değil küfrü kabullenmek sevmek ve razı olmaktır. Yani kiliseye veya rahibin yanına gitmese de kafir olur.</div><div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-4909110487066390652?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-3156837174770530713.post-48654059820385588002009-03-27T04:37:00.001-07:002009-03-27T04:37:23.885-07:00Muasır Tekfircilere Uyarılar 5<div align="justify"> Küfrün Sebebi ve Küfrün Çeşidi arasındaki fark<br /><br /> İslam dininden çıkartan söz ve fiillere küfür sebebi denir.<br /> Bir söz veya fiilin küfür olduğunu kabul etmek için Kuran ve sünnetten açık bir delil gerekir. Aslında kalpte küfür itikadı da küfür sebeplerindendir. Ancak bu itikat söz veya fiil suretiyle açığa çıkmayıp kalpte kaldığı sürece onun sebebine dünyada küfür hükmü verilmez, sahibi münafıktır.<br /> Şeyh Makdisi şöyle der: La İlahe İllallah kelimesinin şartları alimlerin kitaplarında belirtmiş oldukları İslam ı bozan şeylerden bazıları hakiki iman ile ilgilidir. İhlas ve zıddı olan gizli şirk, doğruluk ve zıddı olan kalbi yalanlama, yakin ve zıddı olan şüphe gibi ancak Allah Tealanın bilebildiği bu gizli haller bu kabildendir. Bu türden olup sadece Allah Tealanın bildiği sebeplere binaen insanları tekfir etmek doğru değildir. Çünkü bu sebepler dünya hükümleri açısından, ancak açık ve net olan şartlar ve bu şartları bozan hallere itibar edilir. Kişi hakkında hükmi İslam, açık olan sebeplere binaen verilir ve ona Müslüman muamelesi yapılarak kanı ve canı dokunulmaz hale gelir. Kişinin gizledikleri ise Allah Teala ya havale edilir. (30 Risale s.228)<br /><br /> Küfür çeşitleri küfür söz veya fiilin çıkmasına sebep olan nedenlerdir. Bunun sayısı ise çoktur Örnek: İnkâr, tekzip, itaat, taklit, kibir ve yüz çevirme küfürleri...<br /> Küfür çeşitleri küfür hükmünü verme illeti değildir ve küfür hükmü verilirken onlara bakılmaz. Ancak işlenen fiil veya söze bakılır. Mesela küfür çeşitlerinden itaat küfrü vardır. Ancak itaat bir küfrün bir illeti değildir. Yani kâfire yapılan her türlü itaat küfür değildir. Küfür hükmünü vermek için itaat edilen eyleme bakılması gerekir. Dolayısıyla itaat nedeniyle işlenen eylem küfür ise sahibi kâfir olur. Günah ise sahibi günahkâr olur. Bidat ise sahibi bidatçi olur.<br /> İbni Teymiyye (rh), haham ve rahiplerine tabi olup onlara itaat edenleri iki kısma ayırarak şöyle der:<br /> 1.Kısım: Allah Tealanın dinini değiştirdiklerini bildikleri halde, değiştirenlere uyanlardır. Peygamberlerin dinine muhalefet ettiklerini bile bile büyüklerinin haram ve helal kararlarına inanırlar ve uyarlar. İşte bu küfürdür. Uydukları kişiler için namaz kılmasa ve secde etmeseler bile, Allah Teala ve Resulü (sav) onlara uymalarını şirk saymıştır.<br /> 2.kısım: helal ve haramı değiştirdiklerine inandıkları halde sadece Allah Tealaya masiyette(günahta) onlara itaat etmiş olanlardır. Müslüman’ın masiyet olduğunu bildiği halde haramı işlemesi gibi. Bunların hükmü, diğer günahkarların hükmü gibidir.<br />(Mecmu’ul Feteva c.7 iman bahsi)<br /><br /> Bu konuda âlimlerin görüşlerini sunuyorum:<br /> Şeyh Abdulkadir bin Abdülaziz şöyle der: Tekfir konusunda yaygın hatalardan biri küfrün sebebi ile küfrün çeşidi arasındaki farkı karıştırmaktır. Küfrün sebebine gelince gerçek anlamda 4 sebeptir; Küfür sözü, küfür fiili, küfür itikadı ve küfür şekki’dir. Dünya hükümlerinde ise küfrün sebepleri üçüncüsü olmayan sadece iki sebeptir. Küfür söz ve küfür fiilidir. Küfrün çeşitleri çoktur.<br />Kalbi nedenlere bakılırsa tekzip, inkâr, kibir, şek, taklit ve cehalet küfürleridir. Küfrün açıklığına ve gizli olma ihtimaline bakılırsa açık küfür ve gizli küfür (nifak) olarak ikiye ayrılır. Aynı şekilde asli küfür, riddet küfrü, mücerret küfür, mezid küfür, mutlak küfür, muayyen küfür, rububiyette şirk, ulûhiyette şirk, küfrü ekber, küfrü esgar vs. vs. gibi küfür çeşitleri vardır... Bütün bu bölümler ve çeşitlerin şerri delilleri vardır ve âlimler kaleme almış oldukları eserlerinde bunları yazmışlardır.<br />Zikrettiğimiz küfrün çeşitleri kâfirin kalbinde oluşup onu küfre sürükleyen nedendir.<br />Kibir, haset, şek gibi nedenler. Bu kalbi ameller güçlenebilir ve sahiplerini küfre sokabilir.<br />Onlar küfrün sebebinden farklı bir şeydir ve dünyada sahiplerine küfür hükmü verme ile<br />Hiçbir alakaları yoktur.<br /> Meseleyi daha iyi açıklamak için şöyle bir misal verebiliriz: Bir kişi kasıtla birini öldürdü. Öldürme nedeni ise düşmanlık, miras almak, kiralık katil olduğu için, adam yaralı olduğundan dolayı acı çekmesin diye de öldürmüş olabilir veya başka nedenlerde olabilir. Daha sonra kadı, katile kısas olarak ölüm cezası verdi. Kadının verdiği hükmün sebebi nedir. Yani kadı hüküm verirken neye bakmıştır. Şüphesiz ki kadı ancak fiile bakmıştır (öldürme olması ve kasten olması) Kadının verdiği hükmün sebebi budur. Kadı zikrettiğimiz öldürme nedenlerinden hiçbirisine bakmamıştır.(el-camii s.512 ve sonrası)<br /><br /><br />Hatta iki kişi aynı anda küfür eylemi işleyebilir. Ancak küfrün çeşidi her birinde farklı olabilir. Bu konuda şeyh Abdulkadir şöyle bir misal vermiştir: Bir Müslüman ve Hıristiyan<br />Mesih Allah’ın oğludur derlerse (Hâşâ) ikisi de küfür sözünü söylemiştir. Ancak her birinde olan küfür çeşidi farklıdır. Müslüman hakkında küfür çeşidi tekzip küfrüdür. Çünkü kuranı tekzip etmiştir. Hıristiyan hakkında küfrün çeşidi ise taklit küfrüdür. Çünkü bu sözü babalarını taklit ederek söylemiştir.<br /> Şeyh Ebu Katade şöyle der: Müslümanların çoğu küfrün sebebi ile küfrün çeşidi arasındaki farkı birbirine karıştırmaktadırlar. Küfrün sebebi tekfirin kendisine bağlı olduğu nedendir. Küfrün çeşidi ise kişiyi o küfre iten muharrik unsurdur. Müslüman’ın vazifesi tekfir hükmünü küfrün çeşidine değil, onda aklın rolü olmayan şer’i delile bağlanan küfrün sebebine bağlamaktır.<br />(el-cihad vel-ictihad s.99)<br /> Küfrün sebebi ile küfrün çeşidini birbirine karıştırmak, hem mürcienin hem de haricilerin hata işleme sebeplerinden olmuştur. Mürcielerin indinde tekzip ve inkârdan başka bir küfür çeşidi olmadığına göre; herhangi bir küfür söz veya fiili işleyene kalbin inkârı olmadığı sürece küfür hükmü vermezler. Bazı hariciler ise, küfrün çeşitlerini tek başına küfrün illeti olarak görürler.<br />Dolayısıyla kuran ve sünnette küfür olduğuna dair hüküm olmayan söz ve fiilleri işleyenlere küfür hükmü verirler.<br /> Mesela askeri üniformayı giyen herkesi tekfir edenler, buradaki illetin benzeme küfrü olduğunu söylediler. Askeri komutana itaat eden herkesi itaat edilen eyleme bakmaksızın tekfir edenler, buradaki illetin itaat küfrü olduğunu söylediler.<br /> Şeyh Makdisi bu gibi konularda şöyle der: Biliyoruz ki: Sırf ordunun elbisesini giymek ve onların şiarlarını takmak tek başına tekfir için yeterli veya sınırları belli olan bir illet değildir.<br />Bazıları ayrıntı vermeden mutlak bir söz ortaya attı dedi ki; “Onların elbisesini giyen veya şiarlarını takan herkes kâfirdir...” Sonuç olarak giyim konusunda sırf kafirlere benzeyen kişi gerçekten onlardan yani onların şirk dinlerinin üzerinde veya onların dostu ve yardımcısı olmadığı sürece bize göre yeterli bir illet değildir. Evet önceden belirttiğimiz gibi haram olduğunu söyleyebiliriz. Hatta onların dostluğuna ve sevmelerine ulaştırdığı takdirde küfre ulaştıran bir vesile olur. Aynı şekilde devletlerin edindiği bayraklar ve şiarlar hakkında da konuşabiliriz. Her ne kadar söz konusu şiarlar, küfrün alametleri olsa da -çünkü kâfir rejimin simgesidir- ve her ne kadar genel şekilde onları takanların takma sebebi rejimin tabiilerinden ve dostlarından olduğunu hissettirse de sırf onları takmak tekfir için yeterli bir illet değildir. Çünkü bizim bahsettiğimiz sebepler geneldir.<br />Ancak muayyenler hakkında konuştuğumuz zaman tekfirin şartlarına ve manilerine bakmak zorundayız. Böyle bir durumda sormak ve hüccet ikamesi yapmak gerekir. Yine hükmün varlığı ve yokluğu kendisine bağlı olan müessir(etkili) illetle, hükmün işareti ve alameti olup insanlarda başka manalara ve delaletlere ihtimalli olan fiiller arasında fark vardır... Bu şiarların söz konusu küfre delaleti açık değildir. Bilakis insanların çoğu bu şiarları kendi ülkelerinin simgeleri olarak görürler. Bunları rejimin veya sistemin simgesi olarak görenler azdır. Mesela insanların çoğu kâfir olan yada olmayan, temsil edilen herhangi bir rejim bulunmadığı halde, işgal edilmiş kendi ülkelerinin bayraklarını kaldırdığını görüyoruz. Şüphesiz ki cahillerin bazıları dinin kisvesini onlara giydirse de bu cahili bir adettir. Ancak burada bizim konumuz cahili ve ulusal olup olmaması değil, onların taşıyan, kaldıran veya takan kimsenin kâfir olup olmamasıdır. Malumdur ki: Allah düşmanlarının çoğu bunların manalarını insanlara yanlış anlatmıştır. Cahili ulusal şiarlar ve bayraklarla, İslam’a ve dine isabet eden şiarlar ve simgeleri birbirine karıştırmışlardır. Bazıları hilal, hurma ağacı ve kılıç gibi bidat, bazıları ise tekbir ve tevhit kelimesi gibi dinden olan şeylerdir.<br />Şüphesiz ki bu durum insanlara karışık gelecektir. Söz konusu şiarlara saygı duydukları veya kaldırdıkları halde onların maksatlarının bilinmesi problemli olacaktır. Bize göre tekfirin temeli şek, zan ve ihtimal üzerinde değil yakin üzerinde inşa edilir. Dolayısıyla bu gibi konuları soruşturmak ve beyan etmek gerekir.(el-işraka s.34 ve sonrası)</div><div class="blogger-post-footer">Devamı...<img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3156837174770530713-4865405982038558800?l=ebumuaz.blogspot.com'/></div>Ebu Muaznoreply@blogger.com