<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss'><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652</id><updated>2009-10-14T01:46:25.208+03:00</updated><title type='text'>...</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default?start-index=26&amp;max-results=25'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>57</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-6300593285686463271</id><published>2009-08-30T18:54:00.004+03:00</published><updated>2009-08-30T19:15:22.395+03:00</updated><title type='text'>alain badiou: bu kriz hangi gerçeğin gösterimi?</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;Bize sunulduğu haliyle küresel kriz, bugün “sinema” diye adlandırdığımız, o fabrikasyon endüstrisinin önceden hazırlanmış paketleri içinde sunduğu uyduruk kötü filmleri andırıyor. Filmde hiçbir şey eksik değil: Felaketin tırmanışının gösterimi, devasa kukla ipleri ile havada asılı kalma, yabanla özdeşleşme—Jakarta Borsasının aynı spekülatif başlıkla New York borsasının altında yer alması, Moskova’dan Sao Paulo’ya tek düzlemde her yerde aynı yangında aynı bankaların harap oluşu—, alevler korkutucu biçimde yeniden ortaya çıkıyor: Ay ay ay, işte en iyi yapılandırılmış “planlar” Kara Cumaya engel olamıyor, her şey yıkılıyor, her şey yok olmaya doğru gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama baki kalan umut oluyor. Ön planda, aynı bir felaket filminde olduğu gibi vahşi bakışlarla dikkat kesilmiş, güçlülerin küçük mangasını, mali yangının itfaiyecilerini—Sarkozy, Paulson, Merkel, Brown, Trichet ve diğerlerini— görüyoruz; parasal alevleri bastırmaya çalışıyor, onlarca milyarları ortak deliğe tıkıştırıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu milyarların nereden geldiğine şaşırmak için daha sonra vaktimiz olacak (bu hikaye daha sürecek); aynı karakterlerin, birkaç yıl sonra, yoksul kesimin en küçük talebinde bile ceplerini dışarı sarkıtıp tek kuruşlarının olmadığını söylediklerinde. Ama şimdilik konu bu değil. “Bankaları kurtarın!” Bu asil, hümanist ve demokratik feryat her gazetecinin ve politikacının ağzından dalgalanarak yayılıyor. Onları ne pahasına olursa olsun kurtarın! Bunu dile getirmek anlamlıdır; çünkü bu bedel önemsiz bir bedel değildir.&lt;br /&gt;İtiraf etmeliyim: Hemen herkes gibi ben de bir araya toplanmış bu rakamların ifade ettiği durumu algılamakta aciz kaldım (bin dört yüz milyar avro tam olarak ne demek?). Bizim itfaiyecilere sonuna kadar güveniyorum. Hep birlikte başaracaklarına eminim, bunu hissedebiliyorum. Bazı küçük veya orta büyüklükteki devlet yardımlarıyla ayakta kalabilen bankaların minimum bedellerde büyük bankalara satılmasıyla, bu (büyük) bankalar öncesinde olduklarından daha da büyüyecekler. Kapitalizmin çöküşü mü? Şaka ediyor olmalısınız. Tüm olanlardan sonra bunu kim ister ki? Ayrıca, bunun ne demek olduğunu kim bilir ki? Hadi bankaları kurtaralım, size söylüyorum arkası gelecek. Filmin asıl aktörleri için, yani zenginler, onların hizmetkârları, parazitleri, bunları kıskananlar ve göklere çıkaranlar için, biraz melankolik olsa da, bugün olanları ve dünyayı, ve orada hüküm süren siyaseti hesaba katınca bir mutlu son kaçınılmazdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gösterinin seyircisine dönelim, diğer bir deyişle hemen köşe başındaki bankanın ölüm çanlarını çok uzaklardan gelen bir ses gibi algılayan, sersemleşmiş kalabalıklara—kararsızlığı bile belirsiz, olanın birazını kavrayan, duruma doğrudan bağlantısı tamamen kopuk olanlara—bakalım. Bu kalabalık ancak, bizim küçük bir takım oluşturan kahraman devlet adamlarımızın bazı hafta sonları bitkin düştüklerine dair tahminde bulunabilirler. Onlar, önlerinden geçen aşın büyük ve bir o kadar da çarpık olan rakamları, hemen kendi kaynakları ile, veya oldukça insanca bir yaklaşım olarak, kötü koşullardaki cesur yaşamlarının öz kaynak olamayacak temelleri ile karşılaştırarak gören bir insan kalabalığıdır. 0 iç bayıltan mutlu sonu ile (Sarkozy Merkel’i öper ve tüm dünya sevinçten gözyaşlarına boğulur) bu rezil filmin seyircisi olması öngörülen, o görünmeyen kitleleri ele almak üzere eğer perdenin önündeki gösterinin arkasına geçersek, ki gerçek oradadır, bunun sadece durmadan tekrar eden bir gölge oyunu olduğu görürüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz haftalarda, “reel ekonomi”den (üretimden ve ürünün dolaşımından)—şimdi onu nasıl adlandırmalıyız? Gerçek olmayan (reel-olmayan)?—ve bütün kötülüklerin kaynağı, —önce açgözlülükle, sonra panikle ateşleyerek biçimsiz kitlelere dönüştürdükleri stoklar/ hisseler, teminatlar/&lt;br /&gt;senetler ve nakitlerle—faillerini “sorumsuz”, “irrasyonel”, ve “yağmacı” kılan o ekonomiden sıklıkla söz edildi. Bu ayrım kuşkusuz ki çok saçma; zaten iki satır da, tam karşıt anlamlı bir metaforla, finans sektöründeki dolaşım ve spekülasyon, kapitalizmin “dolaşım sistemi” olarak sunularak bu ayrım genelde yalanlanmış oluyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba kalp ve kan, bedenin yaşam gerçeğinden çıkartılabilir mi? Bir bütü olarak ekonominin sağlığı, bir mali enfarktüse kayıtsız kalabilir mi? Bildiğimiz gibi, finansal kapitalizm her zaman—diyelim ki, son beş yüzyıldır— genelde kapitalizmin başlıca ana unsuru olmuştur.&lt;br /&gt;Bu sistemin malikleri ve yöneticileri; sadece kardan “sorumlu” olanlar, “rasyonellikleri” kazançlarıyla ölçülenler diye tanımlanırlar ve onlar yalnızca yağmacı değillerdir, ayrıca öyle olmak da zorundadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun içindir ki, onun ticari güvertesinde veya spekülatif kabinlerinde olanlardan daha “gerçek” bir şeyi kapitalist üretimin makine dairesinde bulamayız. Her halükarda bu ikili (ticari güverte ve spekülatif kabin), diğer unsuru (kapitalist üretimi) bozar; onların ezici çoğunluğunda, o belli tip yöntemlerle— ki burada sadece ve sadece kar amacı güdülür, ve bu karın en hızlı ve en büyük bölümünü oluşturan türetilmiş spekülasyonları hedeflenir—üretilen şeyler, çirkin, hantal, elverişsiz, faydasızdır, ve insanları bunun tersine ikna etmek için milyarlar harcamak gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada öngörülen; varoluşları sadece değişen oyuncaklardan ibaret olan insanların, ebedi yetişkin olamama haliyle şımarık çocuklara dönüştürülmesidir. Reel olana dönüş, kötü olan “irrasyonel” spekülasyondan sağlıklı üretime doğru bir manevrayla olamaz. Bu, dünyada yaşayan insanların düşünce mahsulü mevcut yaşamlarına yönelişle olur. Avantajlı bir noktadan bakıldığında bazıları, şimdilerde bize zerk edilen bu rezil filmi de içeren kapitalizmi çekincesiz gözlerle izleyebilir. Gerçek olan, bu film değil, onun gösterildiği mekândır.&lt;br /&gt;0 halde, bir şeyleri bu yolla tersine çevireceksek, ne görürüz? Gördüğümüz—burada kelimenin anlamak manası vurgulanmakta—, uzun zamandır bildiğimiz basit şeyler: Kapitalizm eşkıyalıktan başka bir şey değildir, özünde irrasyonel ve gelişiminde yıkıcıdır. Kapitalizm, vahşice eşitsiz olan birkaç on yıllık refahın bedelini krizlerle ödetmiştir; anormal miktarlardaki değer kayıpları, kapitalizmin ya stratejik olarak önemli ya da tehditkar olarak değerlendirdiği her yere yapılan kanlı seferler, dünya savaşları onu tekrar sağlığına kavuşturmuştur.&lt;br /&gt;Bu, kriz-filmine farklı bir bakış açısının didaktik gücüdür. Bu filmi izleyen insanların hayatlarına baktığımızda, açgözlülük, rekabet, mekanik ego:zm gibi en temel itkilerin yön verdiği bir hayat tarzına yol açan bir sistemle hâlâ övünebilecek miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüz altmış yıl önce hükümetleri “sermayenin vekili” diye tanımlamış olan Marx’ı bile şaşırtacak derecede, özel sermayenin hizmetkârlığını hiçbir bedel ödemeden yerine getiren yöneticilerin bulunduğu bir “demokrasi”ye düzülen methiyeleri seslendirebilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eh, halkın. sosyal güvencenin yetersizliğini telafi etmenin imkansız olduğunu, ama bilinmez miktarlardaki milyarların bankaların finansman delikleri- ne tıkanmak zorunluluğunu “anlaması” gerekmez mi? Ağırbaşlılık içinde kabul etmeliyiz ki, binlerce işçisi olan, rekabet ortamında zor durumda kalmış bir fabrikanın kamulaştırılmasının mümkün olabileceğini artık kimse hayal bile edemiyor, ama spekülasyonlarla beş parasız kalmış bankalara yapılanlar anlaşılır bir durum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu meselede, gerçek, krizin tırmanışında kendini gösterir. Ancak, tüm bu fantastik mali görüntüler nereden gelmektedir? Basitçe bu, mucizeyi kredilerle&lt;br /&gt;Gözleri boyanan, ancak gelirlerinin buna yetmeyeceğini bilmekten yoksun insanların, gösterişli evler almaya zorlanmasından kaynaklanmıştır. Daha sonra nu insanların ödeme akitlerinin içeriği, onların şeffaflığını önleyecek şekilde, nir tabur matematikçi tarafından olabildiğince bilimsel hesaplanmış finansal güvencelerle, incelikli bir maharetle hazırlanan uyuşturucular gibi satışa sunu- ur. Bütün bunlar sonra dolaşıma girer, dünyanın en ücra köşesindeki banka- ara dek satıştan satışa değerleri artar. Bu döngüdeki ipotek edilen demirbaşlara, evet, evlerdi. Ama evlerinin ipotek değerlerinin düşmesi ve hisse senedi Sahiplerinin değerinden daha yüksek talepleri, gayrimenkul piyasasının iflasına açıklarını ödeyebilecek alıcıların gittikçe azalmasına neden olmuştur. Ve sonunda ödeyemez hale geldiklerinde, finansal güvencelere zerk edilen uyuşturucu hepsini zehirledi: Artık onlar bütün değerlerini yitirmişlerdi. Bu sadece görünüşte sıfir sıfir berabere bitmiş bir oyun gibi: Spekülatörler bahislerini kaybettiler ve alıcılar kibarca tahliye edildikleri evlerini kaybettiler. Ama bu sıfır sıfır sonuçlu oyunun gerçeği her zaman toplumda ve sıradan yaşamda yer ir: Sonunda her şeyin bodoslama geliştiği nokta, aslında kendi dört duvarlarını oluşturmaktan tamamıyla aciz insanların ücretleri veya varolmayan ücretleriyle milyonlarca insanın olması. Finansal krizin özündeki gerçek, konut edinme krizidir. Ve o konut edinemeyenler, onlar kesinlikle banka sahipleri değillerdir. Her zaman varolanların olağanlığına geri dönmek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olanlardan çıkarılabilecek ders olarak tek beklentimiz, bu gerçeğin, alabildiği ölçüde, krizin akış yönü doğrultusunda bulunmasıdır. Ve bu dersi çıkaracaklar bankerler, onların hizmetindeki hükümetler ve o hükümetlerin&lt;br /&gt;hizmetindeki gazeteler değillerdir. Gerçeğe geri dönüşüm, birbiriyle bağlantılı iki durumu içinde barındırır.&lt;br /&gt;İlki açıkça siyasidir. Filmde görüldüğü gibi, “demokrasi” fetişistleri bankaların şevkli köleleridir sadece. Onun asıl adı, teknik terim olarak karşılığı, kapitalist-parlamenterizmdir. Burada, yirmi yıl öncelerden beri, bazı siyasi deneyimlerle başlatılmış olan, doğası farklı bir siyasi yapılanma önerilebilir. Devlet erkine uzak mesafeli böylesi bir politika şüphesiz çok uzun geleceklerde oluşabilecektir, ama sorun bu değil. Afrika’dan ve başka yerlerden yeni gelmiş emekçiler ve son on yılların siyasi savaşlarının mirasçısı entelektüeller gibi böyle bir politik düzlemi sağlayacak iki uçta varolanların pratik birleşimi, ,reel durumun başlangıç seviyesini oluşturacaktır. Bu birlik, yetenekleri ölçüsünde yapabildiklerinden yola çıkarak adım adım ilerleyerek büyüyecektir. Varolan partiler ile, onları var eden seçim sistemi ve kurumsal sistemin hiçbir organik bağlantısına hizmet etmeyecektir. Böylece hiçbir şeyleri olmayanların disiplinini icat edecek, onların politik kapasitelerine ve nasıl bir zafer kazanacaklarına dair yeni bir görüş üretecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci durum ise ideolojiktir. Artık “ideolojilerin sonunun geldiği” bir zamanda olduğumuzu iddia eden eski yargıları yıkmak gerekir. Bugün açıkça görüldüğü üzere, bu öngörülen sondaki elle tutulur tek gerçek, “bankaları kurtarın” sloganıdır. Hiçbir şey, fikirlerdeki tutkuyu yeniden bulmaktan ve mevcut dünyanın karşısına, olan biteni tümüyle farklı değerlendiren bir genel hipotezi koymaktan daha önemli değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmin yakışıksız gösterisinin karşısına, biz, halkların gerçeğini, fikirlerdeki devinimin içindeki insan hayatının gerçeğini koyuyoruz. İnsanlığın özgürleşmesi fikri, gücünden hiçbir şey kaybetmedi. Ama şüphesiz ki, uzunca bir süredir bu güce hizmetle kendini tanımlayan “komünizm” kıymetten düştü, alçaltıldı ve kötü amaçlar için kullanıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bugün, onun yok olması sadece düzeni savunanların, felaket filminin hararetli oyuncularının işine gelmektedir. Fakat biz komünizmi, onun yeni ışığında dirilteceğiz. Bu aynı zamanda Marx’ın da komünizm için “en radikal biçimde geleneksel düşüncelerden kopmak” dediği ve komünizmin meydana getireceği birlikteliği, “her bir kişinin özgür gelişimi herkesin özgür gelişiminin önkoşulu olacaktır” diye belirttiği gibi, komünizmin en eski erdemidir de.&lt;br /&gt;Kapitalist-parlamentarizmden tamamıyla kopuş, popüler gerçeklik düzeyinde yeni politikaların keşfi, fikrin egemenliği: Her şey ortada, ihtiyacımız olan tek şey kriz filmine arkamızı dönmek ve ayağa kalmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;(bu yazı le monde'un 18 ekim 2008 tarihli nüshasında yayınlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çev. ÖRGEN UĞURLU&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-6300593285686463271?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/6300593285686463271/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=6300593285686463271' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/6300593285686463271'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/6300593285686463271'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2009/08/alain-badiou-bu-kriz-hangi-gercegin.html' title='alain badiou: bu kriz hangi gerçeğin gösterimi?'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-2516200885784196461</id><published>2009-08-05T14:00:00.001+03:00</published><updated>2009-08-05T14:03:10.830+03:00</updated><title type='text'>Teori ve Politika dergisi tarafından düzenlenen Kaypakkaya Sempozyumu'nun video kayıtları.</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;BİRİNCİ GÜN&lt;/span&gt; (2 Mayıs Cumartesi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açılış konuşması&lt;br /&gt;Vedat Türkali / Mihri Belli&lt;br /&gt;&lt;a href="http://video.yahoo.com/watch/5111651/13555443"&gt;http://video.yahoo.com/watch/5111651/13555443&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Oturum&lt;br /&gt;Oturum Başkanı: Sevim Belli&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salman Kaya / Muzaffer Oruçoğlu / Ali Taşyapan&lt;br /&gt;&lt;a href="http://video.yahoo.com/watch/5151000/13636781"&gt;http://video.yahoo.com/watch/5151000/13636781&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şükran Soner / Mustafa Çoban&lt;br /&gt;&lt;a href="http://video.yahoo.com/watch/5290962/13956995"&gt;http://video.yahoo.com/watch/5290962/13956995&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru-Cevap Bölümü&lt;br /&gt;&lt;a href="http://video.yahoo.com/watch/5292568/13960007"&gt;http://video.yahoo.com/watch/5292568/13960007&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Oturum&lt;br /&gt;Oturum Başkanı: Selçuk Kozağaçlı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murat Belge / Aydın Çubukçu / Nazan Üstündağ&lt;br /&gt;&lt;a href="http://video.yahoo.com/watch/5620260/14749180"&gt;http://video.yahoo.com/watch/5620260/14749180&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oral Çalışlar / Metin Kayaoğlu&lt;br /&gt;&lt;a href="http://video.yahoo.com/watch/5620757/14750615"&gt;http://video.yahoo.com/watch/5620757/14750615&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru-Cevap Bölümü&lt;br /&gt;&lt;a href="http://video.yahoo.com/watch/5627834/14767593"&gt;http://video.yahoo.com/watch/5627834/14767593&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İKİNCİ GÜN (3 Mayıs Pazar) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Oturum&lt;br /&gt;Oturum Başkanı: Ali İhsan Topcu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertuğrul Kürkçü / Ömer Laçiner&lt;br /&gt;&lt;a href="http://video.yahoo.com/watch/5629669/14774346"&gt;http://video.yahoo.com/watch/5629669/14774346&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avni Özgürel / Garbis Altınoğlu&lt;br /&gt;&lt;a href="http://video.yahoo.com/watch/5635538/14784233"&gt;http://video.yahoo.com/watch/5635538/14784233&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru-Cevap Bölümü&lt;br /&gt;&lt;a href="http://video.yahoo.com/watch/5636757/14788220"&gt;http://video.yahoo.com/watch/5636757/14788220&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Oturum&lt;br /&gt;Oturum Başkanı: Ali Osman Alayoğlu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osman Ergin / Mehmet Güneş&lt;br /&gt;&lt;a href="http://video.yahoo.com/watch/5639831/14794756"&gt;http://video.yahoo.com/watch/5639831/14794756&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fırat Korkmaz / Musa Üzer&lt;br /&gt;&lt;a href="http://video.yahoo.com/watch/5641801/14799510"&gt;http://video.yahoo.com/watch/5641801/14799510&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru-Cevap Bölümü&lt;br /&gt;&lt;a href="http://video.yahoo.com/watch/5642708/14800783"&gt;http://video.yahoo.com/watch/5642708/14800783&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapanış konuşması: Selçuk Kozağaçlı&lt;br /&gt;&lt;a href="http://video.yahoo.com/watch/5643381/14802216"&gt;http://video.yahoo.com/watch/5643381/14802216&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-2516200885784196461?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/2516200885784196461/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=2516200885784196461' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/2516200885784196461'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/2516200885784196461'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2009/08/teori-ve-politika-dergisi-tarafndan.html' title='Teori ve Politika dergisi tarafından düzenlenen Kaypakkaya Sempozyumu&apos;nun video kayıtları.'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-7547415196171589148</id><published>2009-01-30T11:29:00.002+02:00</published><updated>2009-02-11T19:26:44.021+02:00</updated><title type='text'>Ali İhsan Erdoğan (Halil Erdoğan)</title><content type='html'>&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;bi ara alaca diye bir ilçede öğretmenlik yapıyordum ben.&lt;br /&gt;orada, kiracısı olduum yaşlı bir amca vardı. işte bu amca &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Gayri dayanamam ben bu hasrete/Ya beni de götür ya sen de gitme dizelerinin&lt;/span&gt; sahibi Halil Erdoğan'dı.&lt;br /&gt;Halil Amca'yla Yalçın adında şeker bir arkadaşla birlikte yaptığımız bir muhabbetten aşağıdaki metin ortaya çıktı sevgili seyredenlerim...&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Halil Erdoğan&lt;/span&gt;. Alaca'nın Haydarın Köyü'nde 1928'de doğmuşum.&lt;br /&gt;Eskiden köylerde aşık çok kıt idi. Bizim zamanımızda her köyde aşık bulunmazdı. Benim babam aşıklara çok meraklı bir adamdı. Ama çalınacak saz bile yoktu o zamanlar. Ancak düzensiz, perdeli ipten sazlar vardı.&lt;br /&gt;Dedem Mustafa, seferberlikte 30 yıl muhtarlık yapmış. Dedemin gelen gideni çoktu,. Gelen ozanlara da çok meraklıydı. En çok Sivas'tan gelirlerdi. Bütün köy başlarına birikirdi geldiklerinde aşıkların. Üç-beş gün kalırlardı, boş gönderilmezlerdi.&lt;br /&gt;Eskiden Cem'ler daha çok olurdu. Orada çalarlardı. Eski aşık malları'ndan söylerlerdi. Kendilerinin olanlar da vardı, olmayanlar da.&lt;br /&gt;O sıralarda ben 9-10 yaşlarında var yoktum. Müziğe çok merakım vardı. Ozanların dizlerinin dibinde otururdum. Sonradan babam, Koyuncu Saray Köyü'nden teyzemin oğlu Duran Efendi'den ,kendisi çok iyi çalardı, O'nda bir bağlama vardı, onu emanet olarak getirdi, ama düzeni yok yani. Babam bir türlü sazı belleyemedi. Ben de babamdan saz boşalınca sazı elime alırdım. "Ulan Hasan Ağa, bunu sen çalamadın ama oğlun çalacak," derlerdi. Gelen aşıklardan çalınan havaları ezberlerdim.&lt;br /&gt;Babamla kardaşım Ankara'ya işci olarak çalışmaya gittiler. Üç ay kadar çalıştılar. Babam Ankara'dan bir saz almış. Bi vakit de bu sazla idare ettik. Kendi kendime geliştirdim. Hiç usta görmedim. Köyde benden başka çalan yoktu. Beni köylere düğünlere götürmeye başladılar.&lt;br /&gt;Askere gittim geldim. Bu ovaya Hüseyinova derler. Bir kış günü Aşık Veysel Hüseyinova'ya gelmiş dediler. Eskiyapar Köyü'ndelermiş. Yanına gittim. A...(okuyamadım) diye biri vardı yanında, bir de Küçük Veysel var. Sabah muhabbetinde, Hüseyin Ağa'nın hanesinde sabah çayı içildi. Aşık Veysel'e, "al sazını eline" dediler. Aşık Veysel bir boy gittikten sonra, "burada memleketinizin adamı var, bi den sen al bakalım sazını eline," dedi. Aşığın bir havasını çaldım. "aldım sazımı Elime"yi söyledim. "Halil bunu sen benden yeni mi belledin yok sa evvelden biliyor muydun?" dedi. "İnsanın kafası aynı tarlanın tohum ekmesine benzer,"dedi. "Bir tarlaya tohumu ekersiniz, o tohum toprağın içinde çillenir, topraktan çıkar, oka seğirtir, kelle çevirir, yeter. İnsanın beyni de buna benzer," dedi. "Bir daha çıkamaz," dedi. "Ustam," dedim, "şu benim bağlamamı bi eline al, perdelerini kontrol et" dedim. Perdelere baktı. "Halil, beni deniyor musun?" dedi, "perdelerin yerinde, sen bunun üzerinde durursan çok ilerletirsin," dedi.&lt;br /&gt;Yanlarına katıldım, 1957'de. Bunlarla birlikte Hüseyinova'nın köylerini birlikte gezdik., bir ay dolaştık. Yürüye yürüye. Köy odalarında kalıyorduk. O zamanlar her köyde büyük, köyün bütün erkeklerini içine alabilecek kadar büyük, köy odaları olurdu. Aşıklık kışın olurdu. Yazın çalışır köylü. Aşıklığa ancak kışın zaman kalır.&lt;br /&gt;Aşıklık demek başka bir şey. Hanesinde oturup çalamaz aşık. Dolaşır. Yokluktan varlıktan değil.&lt;br /&gt;Ozan demek Hak'ka aşık olandır.&lt;br /&gt;Cem'de ocakzadenin (dede'nin) postu ayrıdır. Bizimkine 'zakir postu' derler. 12 hizmet vardır. Toplanan kişilere dede vaz eder. Zakir postu da O'na karşılık verir. Veremeyen aşık sayılmaz. Şöyle ki: Dede vaaz ettiğinde sen tam O'nun bıraktığı yerden vaaz edilen konuya dair okuyabileceksin. Cem'de sonra üç deyiş okunur. Duaz edilir. (12 imamın isimlerinin geçtiği şiir) dede dua eder, bacılar ayağa kalkar, dede destur verir bacılar oturur. Sakka suyu dağıtılır, öğütler nasihatler edilir.&lt;br /&gt;Cem'in dışında köy odalarında yapılan toplantıların da bir usulü vardır. Önce üç türkü söylenir. Araya muhabbet girer. Sonra oradakilerden biri "tel doğrusunu söyler aşık, hele şu sazı al eline," der.&lt;br /&gt;Herkeste vardır bu aşıklık. Ama Cenab-ı Allah bazılarına daha fazla ilham vermiştir.&lt;br /&gt;1957'den sonra çiftçilik yapmaya devam ettim. Marangozluk da var bende. Kış günleri düğünlere giderdim. Yazın marangozluk yapardım.&lt;br /&gt;Kızlar bana aşıktı. Ama aşıklıkta bir gelenek var: Aşık olan vardığı evin ekmeğine hiyanet etmez, hiyanet edenin de aşıklığı da güvenirliği de kalmaz.&lt;br /&gt;Bazen yazları Ankara'ya inşaatlarda çalışmaya giderdim. Bu gidişlerimin birinde, çalıştığım inşaatın bir bekçisi vardı, bir Pazar günü köyden bir arkadaşla, İtfaiye Meydanı'nda dolaşıyoruz. Orada gezerken biri elinde bir sazla geldi yanımıza. Elinden sazı aldım. Gerçek bir saz! "Gel bu sazı bana sat," dedim. "Satmam," dedi. "Bu sazı kaça aldın hemşerim?" dedim, "25 liraya" dedi. "Verirsem de 30'dan aşağıya vermem," dedi. 27 buçuk liraya indirtebildim. 25 liram çıktı, arkadaş da "geri kalanını ben veririm," dedi. Sazı aldık inşaata geldik. Akşam arkadaşlar birikti. Çaldım muhabbet oldu. Bekçi arkadaş, "ula Halil sen radyoevine git sana mutlaka çaldırırlar," dedi. Cesaret verdi. Bir ceket bir pantolon buldular. Radyoevine vardım. Selamın Aleyküm. Aleyküm Selam. Orada danışmadaki arkadaşa "yav," dedim, "ben burada Mustafa Sarısözen'i görmeye geldim." "O burda yok 15 dakika sonra gelir," dediler. Geldi. Tevazu ettim. "Hoş geldin," dedi. Eline eğildim, vermedi. "Amacın ne?" dedi, "mümkünse radyonuzda okumaya geldim," dedim. B kahve ısmarladı bana. "hay hay," dedi bana "radyoya sesiniz uygunsa her vatandaşın hakkıdır," dedi, " çıkar şu sazını bakalım," dedi. Her türküden bir kıta söyletti. "Perşembe günü gel şu iki türküyü söylersin,"dedi. "Kadir mevlam ne güzel yaratmış"ı okudum bir de "hasta düştüm bir mecalim kalmadı"yı. O sırada birader radyoevinin karşısındaki bakkala gitmiş, "radyoyu aç kardaşım türkü söyleyecek," demiş de inanmamış bakkal. İnşaattakiler alkışlamışlar.&lt;br /&gt;62'de gittim bir de. "Yurttan Sesler"de okudum.&lt;br /&gt;Bir dilekçe verdim radyoya. Beni istediler. Annem ölmek üzereydi. İmtihana çağırdılar gitmedim. İstemedim.&lt;br /&gt;63'te Almanya'ya yazıldım. 6 sene kaldım orada.&lt;br /&gt;Çalıştığım yerde bir Alman kadın vardı. Bana o Alman çok yakınlık gösterirdi. Sanırsın ki aramızda bir şey var, ama hiçbir şey yok. Bu yüzden niyeti nedir anlamak için birini gönderdim. Alman, arkadaşa "ben bu adamı kardeşim gibi seviyorum," demiş. Zaman geldi ben Almanya'dan ilişiğimi keserken helalleşmeye vardım. Kadıncağız bir haykırdı, gözlerinden baran gibi yaş akıyor. O beni o kadar etkiledi ki, o zaman uçak kıt, trenle geliyorum, sanki ağlaması hala gözlerimin önünde. Trende iki gündüz bir gecede yaptım türküyü:&lt;br /&gt;Gayri dayanamam ben bu hasrete&lt;br /&gt;Ya beni de götür ya sen de gitme&lt;br /&gt;Ataşın aşkıyla yakma canımı&lt;br /&gt;Ya beni de götür ya sen de gitme&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karaları giyip düşme peşime&lt;br /&gt;Köz düşürdüm yüreğimin başına&lt;br /&gt;Halil bak şu gözlerimin yaşına&lt;br /&gt;Ya beni de götür ya sen de gitme&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte döndük yeniden buraya. Aşıklığa da, çiftçiliğe de, marangozluğa da devam ettim. Birlik Partisi kurulmuştu bir ara. Aşıkları topladılar. Neşet Ertaş, Mahzuni Şerif, Kul Ahmet, Mahmut Erdal, Sultan Can, Eşref, Bilal Bozdağ, ben falan, Ankara'dan yola çıktık. Bursa, Adana, İstanbul, İzmir'i dolaştık.&lt;br /&gt;Şimdi yaşlandım. Ama hala söylerim. Beni düğünlere çağırırlar. Hürmet gösterirler sağolsunlar. Geçenlerde belediye başkanı çağırdı, parkta söyledim, çok kalabalıktı, başkan plaket verdi bana.&lt;br /&gt;Son sözümüzde şöyle olsun Hoca, bak dinle:&lt;br /&gt;Yaptımsa bir eser kaldı&lt;br /&gt;İşte günler tamam oldu&lt;br /&gt;Ecel düdüğünü çaldı&lt;br /&gt;Halil gider Sal içinde&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-7547415196171589148?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/7547415196171589148/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=7547415196171589148' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/7547415196171589148'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/7547415196171589148'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2009/01/halil-erdogan.html' title='Ali İhsan Erdoğan (Halil Erdoğan)'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-7302077039515615273</id><published>2009-01-11T11:36:00.001+02:00</published><updated>2009-01-11T11:49:07.003+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SWnAiWzL3dI/AAAAAAAADCs/PTXOe1u-HQc/s1600-h/filistinilan.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 201px; height: 178px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SWnAiWzL3dI/AAAAAAAADCs/PTXOe1u-HQc/s400/filistinilan.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5289970933791710674" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bizler &lt;strong&gt;bu insanlık suçuna ortak olmak istemeyen herkesi katliam duruncaya kadar hergün saat 18:00’de 3 dakika&lt;/strong&gt; süreyle Filistin için ses vermeye çağırıyoruz!&lt;div class="main-lead" style="margin: 10px 3px 2px 10px; text-align: center;"&gt;&lt;p&gt;Her gün saat tam 18:00’de &lt;strong&gt;bağır, korna çal, siren çal, çan çal! Filistin İçin Ses Ver!&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-7302077039515615273?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/7302077039515615273/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=7302077039515615273' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/7302077039515615273'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/7302077039515615273'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2009/01/bizler-bu-insanlk-suuna-ortak-olmak.html' title=''/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SWnAiWzL3dI/AAAAAAAADCs/PTXOe1u-HQc/s72-c/filistinilan.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-593831856508488170</id><published>2009-01-09T23:46:00.001+02:00</published><updated>2009-01-09T23:46:46.306+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SWfFvsUblyI/AAAAAAAADCM/0IEiE4-XIQY/s1600-h/e.gif"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 176px; height: 21px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SWfFvsUblyI/AAAAAAAADCM/0IEiE4-XIQY/s400/e.gif" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5289413710511314722" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-593831856508488170?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/593831856508488170/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=593831856508488170' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/593831856508488170'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/593831856508488170'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2009/01/blog-post.html' title=''/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SWfFvsUblyI/AAAAAAAADCM/0IEiE4-XIQY/s72-c/e.gif' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-7738790550245056451</id><published>2008-12-17T12:10:00.001+02:00</published><updated>2008-12-17T12:13:28.102+02:00</updated><title type='text'>Son dönemlerin meşhur sorusu: Masumiyet Müzesi’ni kaç günde bitirdin?</title><content type='html'>&lt;p align="right"&gt;&lt;em&gt;Benim sorum, yazmak/ahkâm kesmek için niye bu kadar acele ettin/iz?&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;       &lt;p&gt;(I)&lt;br /&gt;Geleneksel romandan modern romana ve beraberinde geleneksel okuyucudan yeni okuyucu tipine/çağdaş/modern geçiş süreci, sancıları, bu sürecin gereksinim duyduğu eleştirmenin, eleştiri anlayışının ortaya çıkması, kurulması ve yerleşmesi edebiyatımızda tamamlanmamış olmalı. Sadece anlatan, hatta zaman zaman anlatılmış olanları yeniden anlatan metinler; anlatılanların peşinden giden, bunlarda kendini, kendi dünyasını, beklentilerini, yaşadıklarını arayan okuyucular; bu okuyucu tipinin beklediği, istediğini yazan eleştiriciler karşıtlarının yanında seslerini daha çok duyurmakta, kendilerine daha çok yer bulmakta. Roman uyarlaması oyunlar, diziler, bunların bitmeyen seyircileri/alıcılarının olması da edebiyattaki halin başka bir şekli olsa gerek; bir anlamda sağlaması. &lt;/p&gt;       &lt;p&gt;(II)&lt;br /&gt;Roman türünün, öncelikle sadece tür olarak edebiyatımızda görülmeye başlanmasından bugüne yaklaşık iki yüz yıla yakın zaman geçtiğini bir kenara yazalım ilkin. Romanımızın ilk adımlarının nasıl, nereye, ne yönde atıldığı çeviri romanlar, bunlardan yapılan uyarlamalar; dönem dönem mesaj, öğretme, yol gösterme kaygısıyla işlenen konular, kişiler, anlatılan olaylar; olay odaklı anlatım, roman tanımındaki belirsizlikler, roman, roman estetiği üzerine düşünmekten çok ne anlatılacağı, neyin hedeflendiğine odaklanılması ve romana edebiyatın değil toplumsal çabanın içinde yer biçilmesi şeklinde özetlenebilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;Ezberlerle şekillendirilen hafızamıza Ahmet Mithat’ın “teknik kusur”u olarak yazılmış, kodlanmış yönteme, nasıl anlatacağına, anlatıma dair çabalarıyla ve peşinden Halit Ziya, Mehmet Rauf’un; daha sonra Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın giderek birbirinden farklılaşan, başkalaşan yeni adımlarıyla edebiyat havzasında roman, kendi akacağı yolu bulmaya, kendi yatağını kurmaya, genişletmeye, derinleştirmeye çalışır. Bir yandan da elbette roman okuyucusu/okur şekillenir. Roman, bireyin, bireyin dünyasının, bilinçaltı, bilinçüstünün, rüyalarının, köşe bucaklarının, girinti çıkıntılarının keşfiyle başka bir ivme kazanır. Ancak bu akış, ivme, değişiklikler hepsi çok sakin, kendi halinde, gürültü patırtı etmeden, depremler yaratmadan, şoklar yaşatmadan geçekleşmiş gibidir edebiyat havzasında.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;1950’lere gelindiğinde ve sonrasında anlatı dili, anlatım yöntemleri değişmeye, bunlarla oynanmaya başlanır; roman sadece yazılmaz, “kurulur”. Tabii ki bir dönem, kalemlere, sözlere çatışmalar, anlaşmalar, anlaşamamalar, anlamamalar, mesafeli, soğuk duruşlar ve benzeri tavırlar siner. Toplum genlerimizden geçenlerle şekillenen doğamız, akılla değil duyguyla bakan yapımızın her alanda oynadığı oyunlardan birini oynar sanki. En çok da eleştirmenlerimize. Kimileri yalnız kalır bu havzada, yalnız bırakılır ki o yalnızlıklarda üretilenler deprem yaratacak güce sahip, bu nitelikte ürünlerken. Sadece anlatılacaklarla değil, nasıl anlatılır sorusuyla yoğrulan bu metinlerin kaderi çok farklı olmasa da bunların devam ettirilmesi, ileriye götürülmesiyle edebiyat havzasındaki roman yatağı daha da genişler. Başka başka yollardan gelenlerle kalabalıklaşır iyice, ama havza cemaati kimilerine yer açarken kimilerini dışarıda bırakır. Vakit öyle bir vakittir ki, artık cemaatin yer açıp açmamasının dışında başka etkenler de belirler kabulleri ya da redleri.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;Romanlar kurulur/yazılırken dilin sınırları, metin kurgusu, kurmaca yapı zorlanırken roman dili sağlamlaşır, oturur ve kendisinden söz ettirir hale gelirken bu havzada kabarmalar, taşmalar yaşanmaması neye bağlanmalı peki? Bütün bu olup bitenlerle ilgili söylenenlerin yazılanların olmamasına ya da söylenen ve yazılanların metinden metni yazana/kurana dair olmasına mı? Kitaplar üzerine yazılanlarda benzer cümlelerin, düşüncelerin tekrarlanmasına mı? Bu metinlerin alışkanlıklarla çözülemeyecek olmasına mı? Yüzeysel söylemlerin, içerikten yoksun açıklamaların sayfalarda, sayfalar dolusu yer almasına mı? Eleştirmene, okuyucuya, yazara mı?..&lt;br /&gt;Herkes ezberindeki yanıtın yanlışlığını kabul ederek düşünmeli galiba. Akademilerde zihinlere enjekte edilen zehirlerden, sonsuz özgüvenlerden, ben bilirimci tavırlardan arınarak; genel kabullere sığınmayarak... &lt;/p&gt;       &lt;p&gt;(III)&lt;br /&gt;        Okunana dair yazılma sürecinde şöyle bir sıralama var gibi. Bence. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;        İlk adım: Bir kitap basılır.&lt;br /&gt;1. Kitap, kimi çevrelerde okunur, kiminde okunmaz. “Okuyan” çevrelerden bazıları, “eli kalem tutanlar/yazanlar” kitap üstüne düşündüklerini söyler, anlatır; kitabı “değerlendirir”ler. Bu grupta yazılanlar, zihinlerde kirliliğe neden olabilir. Şayet, ezberlenenleri tekrarlayacak, öznel deneyimlerle, yaşanmışlıklarla (bunun içerisine edebi, psikolojik, sosyal, tarihsel, siyasal pek çok alana dair yaşanmışlık dahil edilebilir) şekillenecek biçimde yazılmışlarsa hem metnin kendisi hem de okuyucu için eksik, önyargılı olabilirler. Bu tip yazılar, hem kitap eklerinde hem gazetelerin köşelerinde hem de gazetelerin hafta sonu eklerinde kendilerine yer bulabilirler.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;2. Kitap, yine kimi çevrelerde okunur, kiminde okunmaz. “Okuyan” çevrelerden “eleştirici”ler kitap üstüne düşündüklerini söyler, anlatır; kitabı “eleştirir”ler. Bu grupta yazılanlar, “övgü” ile “yergi”, “kabul” ile “red”; “yargılama” ile “yargısız infaz” arasında gidip gelen; ne tanıtım ne eleştiri ne de çözümleme yazısı olabilen kişisel tatmin yazılarıdır. Kendilerine nitelikli tartışmanın yürütülmediği, polemiğe açık her zeminde yer bulabilirler.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;        Bu iki gruba dair kısa değerlendirme:&lt;br /&gt;Bu yazılar, metinde anlatılanları yeniden anlattığı, gerçekten metnin kendisine odaklanmadığından, amacı zaman zaman “bağcıyı dövmek” olduğundan; ayrıca önyargılarla, alışkanlıklarla yazıldığından varlıkları, edebiyat, yazar, metnin kendisi, okuyucu/okur, eleştirmen için bulandırıcı, karartıcı olabilir. Aynı zamanda bunları yazanların kendine güveni, yazılarının üslubundaki ben bilirim tonu ve bunun altını çizmeleri, kimi okuyucuyu da yazarı da, hatta eleştirmeni de fena halde rahatsız eder; başta da söz konusu metni. Metin zıp zıp zıplamaya başlar; ama yazan kişi noktadan sonra kişisel tatminini yaşamaya başladığından onu görmez, kapağı kapatmış, metinle işi bitmiştir; o, aklında kalanların, önceden aklına yazdıklarının peşine düşmüştür çoktan.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;3. Bazı çevrelerden bazı insanlara kitap basılmadan önce gönderilir. Okunması, üzerine yazılması, “görüş bildirilmesi” beklenir. Bu kişiler kitabı okur, notlar alır, kitabı “tanıtır”lar. Bu grupta yazılanlar, kitaba da okuyucuyu da zarar vermeyecek şekilde kotarılabilir. Kısadır, özdür, dili kullanmayı bilen birilerince yazılmışsa, amacını aşmamışsa bazı tip okuyucular açısından faydalı olabilir. Kendilerine daha çok kitap eklerinde, dergilerin kısa tanıtım bölümlerinde yer bulabilirler.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;4. Kitap, kimi “okur-yazar” kişilerce okunur. “Okuyan”, kitapla duygusal, düşünsel bağ kurar ya da kuramaz. Kurduğu ya da kuramadığı bağı kendindeki kitabı anlatır. Bu grupta yazılanlar, kendisiyle kitap arasında gidip gelirken övgü ya da yergi tuzağına düşmeyen yazılardır; kimi okur/okuyucu çevrelerinde merak uyandırıp, beğeniyle okunabilirler. Gazetelerde, eklerde kendilerine yer bulabilirler.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;5. Kitap, yine kimi “okur-yazar” çevrelerinde okunur. “Okur”lardan bazıları düşünen, metne metin olarak bakan, önyargılarla okumayan, edebiyatın içerisinden yaklaşan, diğer alanlara dair donanımı olan, dili bilen, “yazan/yazar” kişilerdir. Metni didikler, çözümler, saptamalar yapar, karşılaştırırlar. Metinle kurduğu ilişki elindekileri, zihnindekileri anlatma gereksinimi, duygusu, düşüncesi yaratır onda. Bütün bunları bir yazı kapsamında dili ve yazıyı incelikle kurarak anlatır; kitabı sahiden “okur”lar. Bunun sonunda yazılan bu yazılar, metnin kurmaca olduğunun farkında bir bakışla, kurmaca yapıyı bozup yeniden kuran bir yaklaşımla, eleştirel bir bakış geliştirilerek ya da geliştirilmiş eleştirel bakıştan hareket edilip incelenen metnin doğası gereği başka bakışları yakalayarak; yazarın diğer metinlerini ve başka metinleri anımsayarak ilerlenmiş; metni çözümleyen, anlamlandıran yazılardır. Bunlarda, metnin içerisinde gezilmiş, öznellik tuzağına düşülmemiştir. Çoğulcu, çoğaltıcı, genişletici bir okumanın çıktısı olan bu yazılar, yazarı, metni, okuyucuyu/okuru geliştirir, zenginleştirir. Kendilerine edebiyat dergilerinde yer bulurlar. Kitap eklerinde nadiren görülürler. Bilgisayarda klasör klasör kaydedilmiş şekilde ya da editörlerin elektronik posta kutularında bekleyenleri çoktur. Meraklı okurlar, kendilerini merakla ve heyecanla beklerler. Yazanının da okuyanının da sayısı çok değildir elbette; ama varlığı, edebiyatı, dili geliştirir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;6. “Eleştirmen”ler bu kitabı okur, baktıkları yerlerden, ellerinde tuttukları büyüteçlerden, akademik yaklaşımlardan, kuramsal temellerden hareketle kitabı kat kat ayırır, didik didik eder, çözümler, yorumlar, saptar, değerlendirir; sahiden “okur” ve “eleştirir”ler. Bunlar, “okuma-çözümleme-yorumlama-kurma” sürecinin çıktısı olan yazılardır ve yazarları da yazı saatlerini “eleştiri”ye kurmuş eleştirmen yazarlardır. Okumaları, çalışmaları, emekleri bu yöndedir. Bir önceki grup gibi kendilerine yer bulmakta güçlük çekerler. Edebiyat dergilerinin sayfaları tek yerleri gibidir; kitap ekleri kendilerine neredeyse kesinlikle kapalıdır. Toplamları çok faydalı, defalarca okunan, başvuru kaynakları niteliğinde edebiyata bir yerinden bulaşmış herkes için vazgeçilmez kitaplardır. Varlıkları her açıdan kazançtır. Sayıları elbette çok azdır, okuyanı da. &lt;/p&gt;       &lt;p&gt; (IV)&lt;br /&gt;        “Masumiyet Müzesi”.&lt;br /&gt;Üçüncü bölümde altı ayrı okuma-yazma biçimi üzerinde durdum. “Masumiyet Müzesi”, bunların ilk üçü tarafından epeyce okundu ve yazıldı. Zihnimize çengel atan, yorumlama/anlamlandırma yollarımızı biraz biraz açan birkaç yazı dışında, beşincilerin ve altıncıların okuma süreçlerinin yazısını henüz tam olarak okuyamadık. Bu yazılar, zaman alır elbette. Bitenler bir yerlerde bekliyordur, takılıp kalmıştır belki; diğerleri öyle çok doldurdu ki sayfaları bu yazılara yer kalmamış da olabilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;        İlk üç gruba dahil edilebilecek yazılarda Masumiyet Müzesi:&lt;br /&gt;Beğenildi, ayrıntıları gereksiz bulundu; nesnelerin çok olduğu ve pek gerçekçi olmadığı söylendi, tarihsel, siyasal zayıflığının altı çizildi, politik göndermeleri olmadığının bir de; dil yanlışları yine çoktu, ama şükür ki azalmıştı; sekiz senelik süre fazlaca abartılmış, uzatılmıştı; ticari bir amaç vardı müze fikrinde, Nobel’den sonra ne yazsam okunur yaklaşımı olduğu söylendi; kimilerinin beklentilerini karşılamazken, kimileri aşkla, yer yutar gibi okudu; aşk romanıydı, neresi aşk romanıydı, sahici değildi; dönemi hiç yansıtmıyordu; Kemal hem sevildi hem suçlandı, ondan nefret edildi; Füsun, nasıl biriydi, anlaşılmadı; müzecilik eleştirisinde haksızdı, ilk değildi, böyle bir müze Bozcaada’da vardı mesela; kapağı da kötüydü; yok canım harikaydı, beğendim, bayıldım, bir solukta okudum; Kemal’de kendimi buldum, ben Kemal’im; ah Füsun gibi olsaydım, yok canım o hasta biraz; o ne biçim anne; rendenin de ne işi var romanda; millet kırılırken açlıktan, baskıdan, işkenceden bunları anlatma da Hilton’daki nişan için yabancı içki bulunamamasından şikâyet et; yazarı da yabancı bu topluma zaten... &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;Bunlar bitmeyecek gibiydi; ama durdu galiba kalem sahipleri. Yediler, tükettiler bir çırpıda. Bu yazılanların pek çoğu yorucuydu. Tahammül sınırlarını aşmaktaydı. Yukarıda dört numaralı madde kapsamına giren yazılar soluk aldırdı biraz biraz. Okumanın bu kadar zor, okuma oranının bu kadar az olduğu bir toplumda, zamanda, ortamda bir romana dair yazılanın bu denli çok olması şaşırtıcı. İsteyen yazsın tabii, fakat kim olduğunu, ne olduğunu, ne yazdığını, nasıl yazdığını da bilsin ama değil mi? Ya da iyimser olmayalım, her isteyen de yazmasın.&lt;br /&gt;Kimileri romanı kitaplığının en güzel köşesine “övdüklerim/beğendiklerim” rafına kaldırdı, gidip arada ona dokunuyor, seviyor onu; kimileri bir daha görmemek üzere “yerdiklerim/beğenmediklerim” rafına attı, ara sıra gözü takılınca kötü kötü bakıyor ona. Kimilerinin masasının üzerinde, başka okumalara gönderdi okurunu, düşündürüyor, notlar aldırıyor, yazdırıyor; kimileri büyüteçlerini tuttu satırlara, cümlelere, sayfalara ve başladı işçiliğe. İşte esas bu okumalardan sonra kat kat açılacak, görülecek, bilinecek, anlaşılacak, değerlendirilecektir Masumiyet Müzesi. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;        Aşağıda sayacaklarım yapıldı mı, yapıldı da gözümüzden mi kaçtı?&lt;br /&gt;• Yazarın, geleneksel öğelerle yazılan romandan modern öğelerle kurulan romana, oradan modern-postmodern öğelerle kurulan romana geçiş şeklinde ilerleyen yazma çizgisinde yeniden modern öğeleri ağırlıklı olarak kullanarak bir roman kurmuş olması; modern anlatı öğeleri, kullanımları, anlamla ilişkileri bakımından çözümlenmesi,&lt;br /&gt;• Romanın edebiyat tarihi, gelenek içerisindeki yerinin, kurduğu bağların saptanması, incelenmesi, sayılıp dökülmesi, yorumlanması,&lt;br /&gt;        • Kişilerinin ve yaşanan aşkın tasavvufi bakışla okunması, yorumlanması,&lt;br /&gt;• Kullanılan nesnelerin/eşyaların roman içerisindeki işlevleri, aralarındaki bağlar; romanın anlamsal göndermeleriyle bunlar arasındaki ilişkinin saptanması, açıklanması,&lt;br /&gt;• Kurmaca yapının/binanın yıkılıp yeniden kurulması ve bunun “müze kurma”yla yapısal ve anlamsal açıdan ilişkilendirilmesi; burada yaratılan bir kişinin, roman kişisinin roman ve onu yaratanın hem kurmaca hem gerçeklik düzleminde müze kurma sürecinin, fikrinin, çabasının kesişmesi, bunun irdelenmesi, tartışılması,&lt;br /&gt;• Sosyolojik ve tarihsel bakıştan; mesela mekân adlarının kullanımı, mesela akrabalık ilişkileri; bayramlaşma, yılbaşı, ölüm, nişan, düğün törenleri; dönemin kendi iç dinamiklerini gösteren öğelerden, ürünlerden, reklamlardan, magazin dünyasından hareketle dönem, toplum açısından değerlendirilmesi,&lt;br /&gt;• Politik göndermeleri/göndermemeleri/başka açıdan göndermeleri, göstermeleri açısından okunması; bir yanda zulüm, işkence, baskının karanlığı yaşanırken; bunun uzağında kalanlar, kalanların yaşamında yaşananların algılanması, yansımasının değerlendirilmesi,&lt;br /&gt;        • Kadın, bekâret, erkek; farklı çevrelerde, sınıflarda, erkeğin bakışında kadın algısı açısından okunması,&lt;br /&gt;        • Yeşilçam sinema kültürünün içerisinden filmler üzerinden okunması,&lt;br /&gt;• Psikolojik yaklaşımların içerisinden yapılacak bir okumayla baba-oğul, anne-oğul, abi-kardeş, kadın-erkek ilişkileri; “aşk-acı-bekleme-ölüm” kavramları açısından anlamlandırılması, yorumlanması,&lt;br /&gt;• Gelenek-modern, Batı-Doğu; Nişantaşı-Çukurcuma-Fatih, gecekondular-apartmanlar-yalılar kavramlar, mekânlar açısından okunması, çözümlenmesi,&lt;br /&gt;• Kesinlikle dilbilimci bir edebiyatçı, edebiyatçı bir dilbilimci titizliliğiyle dilinin inceden inceye incelenmesi, örneklerle, gerekçeleriyle, temellendirilerek anlatılması, açıklanması,&lt;br /&gt;        • Aristo, Bergson, Tanpınar; “zaman” kavramı açısından başlı başına romanın değerlendirilmesi,&lt;br /&gt;• Bunca ayrıntının (nişan sahnesi, sigara içiş halleri...) nasıl olup da gözlemlendiğinin, hadi gözlemlendi diyelim, hafızada nasıl biriktirildiğinin, birbiriyle ilişkilendirilerek bu müze romanın/roman müzenin nasıl kurulduğunun didik didik çözümlenmesi, açıklanması.&lt;/p&gt;       İşte akla gelen, romanın düşündürdüğü, gösterdiği, sakladığı ve romanı kuran bütün bu; başkaları tarafından görülen, bulunan, saptanan, defterlere not düşülen katlar açılmadan Masumiyet Müzesi üstüne ne söylense eksiktir, boşluktadır, birbirine benzer; övgü ile yergi, kabul ile red arasına sıkışıp kalır. Kalmıştır da belki şimdiden. Yazılanların, söylenenlerin ne yazarına faydası vardır ne de okuruna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madem roman kitapçılarda yerini alır almaz, hatta almadan, üstüne pek çok söz edildi, her türlü yerde yazıldı çizildi; o halde bu roman gerçek bir okumayı hak ediyor demektir. Aksi takdirde, roman, cevapları, soran kişiler tarafından roman okunmadan çok önce hafızalara kazınmış “Orhan Pamuk bakalım bu sefer ne yazdı?”, “Sinirleri bozacak ne söyledi?”, “Sivri dilini kimlere uzattı?”, “Nobel’den sonra bakalım becerebildi mi, başardı mı?”, “Dili kullanmayı öğrendi mi, kaç hata var?” gibi soruların uzantısı yazıların arasına sıkışacak. Çok satılan, okunan; reklamı yapılmış, üzerine epeyce söz söylenmiş, bir kitap olarak kalacak; Orhan Pamuk’un adı, Nobel Ödülü, politik söylemleri ve duruşu, yazarlığına, kendisine dair tekrarlananlar romanın kendisinin, anlamlarının, göndermelerinin ötesine şimdiden geçmiş olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Melike Koçak | kitap-lık 122&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-7738790550245056451?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/7738790550245056451/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=7738790550245056451' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/7738790550245056451'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/7738790550245056451'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2008/12/son-dnemlerin-mehur-sorusu-masumiyet.html' title='Son dönemlerin meşhur sorusu: Masumiyet Müzesi’ni kaç günde bitirdin?'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-3804890068501316010</id><published>2008-12-15T23:59:00.000+02:00</published><updated>2008-12-16T00:01:26.850+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SUbTqCW5M5I/AAAAAAAAC-0/RENW74ig83c/s1600-h/W.gif"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 163px; height: 57px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SUbTqCW5M5I/AAAAAAAAC-0/RENW74ig83c/s400/W.gif" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5280140332279346066" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-3804890068501316010?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/3804890068501316010/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=3804890068501316010' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/3804890068501316010'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/3804890068501316010'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2008/12/blog-post.html' title=''/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SUbTqCW5M5I/AAAAAAAAC-0/RENW74ig83c/s72-c/W.gif' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-5223215996060201759</id><published>2008-11-22T00:39:00.001+02:00</published><updated>2008-11-22T00:41:23.717+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;center&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.bianet.org/bianet/kategori/bianet/110990/dort-yil-oldu-ugur-kaymaz-cinayetinden-ceza-alan-yok"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 158px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SSc4oQURIGI/AAAAAAAACLY/m4M32GB-b74/s320/UGUR.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5271244153086353506" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-5223215996060201759?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/5223215996060201759/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=5223215996060201759' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/5223215996060201759'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/5223215996060201759'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2008/11/blog-post.html' title=''/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SSc4oQURIGI/AAAAAAAACLY/m4M32GB-b74/s72-c/UGUR.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-6700272228947653370</id><published>2008-11-17T19:28:00.002+02:00</published><updated>2008-11-17T19:31:03.530+02:00</updated><title type='text'>Kim Kimi Çevirdi?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SSGqSIBCD0I/AAAAAAAACKo/6Yc6FW_bxIY/s1600-h/6a00d8341c3e6353ef00e54f9801e08833-800wi.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 243px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SSGqSIBCD0I/AAAAAAAACKo/6Yc6FW_bxIY/s400/6a00d8341c3e6353ef00e54f9801e08833-800wi.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5269680267366371138" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Varlık ve Zaman’ın çevirisini sonunda bitirdim! Ne kadar da uzun ve zahmetli bir çalışmaydı. Tam on iki yıl sürdü. 39 yaşındayım, yetişkin ömrümün önemli bir bölümünü bu çeviı-iye adadım. Çevremdekiler neyle uğ-raştığımı sorduğunda cevap hep aynıydı; “Heidegger çeviriyorum.” Kitabı ilk kez on iki yıl önce baştan sona okudum ve ardından haldkate ulaştığım hissiyle gözyaşı döktüm. Hakikate uyanmıştım sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık geleceğe dair planım kafamda netleşti, dünyada çevirisi en zor kitaplar arasında sayılan “Varlık ve Zaman”ı Türkçe’ye çevirmek ve Türk okuruyla buluşturmak. Bu çeviri yolculuğu bir süre sonra benim için bir tür kişisel ibadet ve terapiye dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Defalarca yeni baştan çeviriye başlamak ihtiyacı duydum. Çevirinin hakkını verebilmek için Varlık ve Zaman’ın içeriğiyle ilgili çok sayıda ikincil kitap okumaya giriştim. Ustelik kitabın orijinal dili olan Almanca denizi içinde boğulur gibi oluyordum. Sonra sıra kitabı Türkçe’ye çevirmeye geldi. Bu benim için yeni bir meydan okumaydı; Almanya’da doğmuştum. Türkiye’ye 1984’tc kesin dönüş yaptığımda on beş yaşındaydım, senelerim Almanca düşünerek, konuşarak geçmişti ve kitabı Almanca’dan çok farklı olan Türkçe’ye çevirmem gerekiyordu. Biz “gurbetçiler” bunun zorluğunu çok iyi biliriz. Ama Türkçe’yi sonradan öğrenen biri olarak onun nasıl bir dil olduğunu ona dışarıdan dahil olarak bilme imkanına sahip oldum. Varlık ve Zaman’ı çevirdiğim bu uzun yolculuk süresince Almanca ve Türkçe ontolojinin  kıymetini kavradım. Heidegger’in deyimiyle dil varlığın evidir, evimi seviyorum; her iki evimi de. Felsefi terimler üzerinden yürütülen ideolojik tartışmaların ne kadar sığ olduğunu gördüm. Kitabın çevirisi bitince her iki dilin ontolojisine yaptığım uzun yolculuk son buldu. Çeviriyi noktaladığımda içimde bir şeyler de bitti. Çünkü basit bir “buradan al, şuraya koy” işi değildi bu. Çeviri süresince ontolojiyi, var oluşun, var olmanın doğasını, gerçeklik algısını ve dilin düşünce ve yaşam üzerinde çoğu zaman örtük olan etkisini bizzat kendi ruhumda soludum ve gözlemledim. Parmak ucumdaki klavyede, dudaklarımdaki kahvede, öğrencilerimin gözlerinde, dostlarımın konuşmalarında... Bu, çevirmekten ziyade Varlık ve Zaman’ı “çekip çevirmekti.” Varlık ve Zaman da beni “çekip çevirdi” ve artık “Varlık ve Zaman”ca konuşmaya, görmeye başladım.&lt;br /&gt;Kitabı çekip çevirmeyi aklıma koyunca önce Sarmal Yayınevi’ni yöneten Işıtan Gündüz, Stephen Mulhall’ın “Heidegger ve Varlık ve Zaman” adlı kitabım çevirmemi teklif etti. Düşünmeden evet dedim. Oturdum çevirdim kitabı, bir de kitapla ilgili küçük sözlük hazırladım. Bu sayede orijinal Varlık ve Zamanı Türkçeleştirme yolunda ilk adımlarımı atmış oldum. Sonra Everest&lt;br /&gt;Yayınlarının editörü Osman Akınhay ile tanıştım. Yayın piyasasında hiç dinmeyen rüzgarlar Akınhay’ı Everest’ten ayrılıp Agora Kitaplığı’nı kurmaya itti. Ardından Akınhay Almanya’daki Muz Niemeyer Yayınevi’nden Heidegger’in bu başyapıtının yayın hakkını almayı başardı. Ama iş bu kitabın yayın hakkının elde edilmesiyle bitmedi. Kitabın çevirisine başlamadan önce rüştümü ispat etmem için Muz Niemeyer deneme çevirisi yapmamı ve Türkiye’den tanınmış iki felsefecinin kurduğu tetkik komisyonu tarafından bu çevirilerin onaylanmasını istedi. Yayınevinin Türkiye’nin tanınmış iki felsefecisinden kurduğu tetkik komisyonunun vereceği onayla çeviri hakları sözleşmesi imzalanacaktı. Süreç çok uzadı, bir ara ümidimi kestim ve çeviri işine ara verdim. Fakat sonra şeytanın bacağını Frankfurt Kitap Fuarı’nda kırdım. Alman yayınevinin bu işlerden sorumlu yetkilisiyle görüştükten, tetkik heyetinden ve Heidegger’in oğlu Hermann’dan olumlu görüş aldıktan sonra bir buçuk yıla yakın süren çaba sonuç verdi ve nihayet çeviri hakları sözleşmesi imzalandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göttingen Universitesi’nde başladığım çeviriyi Istanbul Universitesi, Maltepe Universitesi ve Istanbul Bilgi Universitesi’nde sürdürdüm. Bilgi Universitesi’ndeyken telif hakları sözleşmesi de yapılan çeviriye hız vermeye başladım. Bunun yanında hem doçentlikle uğraşıyor, hem Özgür Universite’de ve Bilgi’de Heidegger konulu dersler veriyordum. Varlık ve Zaman’ı çevirmeden önce bir ön hazırlık niteliğinde 2 bin 800 sözcük ve 90’a yakın kavramdan oluşan “Varlık ve Zaman Kılavuzu” fihristini hazırladım. Bu fihristi hazırlarken bana Nevzat Erkmen beyin çevrilmesi zor bir başka başyapıt olan Ulysses için hazırladığı sözlük ilham kaynağı oldu. Bu kılavuz biraz da zaruriydi. Çünkü Heidegger dili özgürleştirmek için kendi kelimelerini ieat etti ya da var olan kelimelere yeni anlamlar yükledi. Ortaya “Heideggerce” kelimeler çıktı.&lt;br /&gt;2007 yazında Bahçeşehir Universitesi’ne geçince Varlık ve Zaman çevirim tam sürat kazanmıştı ki, Mart 2008’de babamı kaybettim. Kendimi yeniden kitabın çevirisine odakiamam birkaç hafta sürdü. 0 süre zarfinda hiçbir şey yazamadım. Sonra hem babama vefa borcu hissi hem de terapi ihtiyacıyla yeniden yoğunlaşarak kitabın çevirisi- ne giriştim ve en nihayet 460 sayfalık kitabın (Agora’dan çıktı.) çevirisini bitirdim. Artık büyük bir boşluk var içimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;KAAN HARUN ÖKTEN&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;(Newsweek Türkiye'de yayınlanan yazısı.)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-6700272228947653370?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/6700272228947653370/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=6700272228947653370' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/6700272228947653370'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/6700272228947653370'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2008/11/kim-kimi-evirdi.html' title='Kim Kimi Çevirdi?'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SSGqSIBCD0I/AAAAAAAACKo/6Yc6FW_bxIY/s72-c/6a00d8341c3e6353ef00e54f9801e08833-800wi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-1158699520798130528</id><published>2008-11-07T20:02:00.002+02:00</published><updated>2008-11-07T20:06:59.761+02:00</updated><title type='text'>kahve hakkında</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SRSDt8H4vnI/AAAAAAAACJI/-rRQJ7pwv-Y/s1600-h/katip4.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 251px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SRSDt8H4vnI/AAAAAAAACJI/-rRQJ7pwv-Y/s400/katip4.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5265978689559510642" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bu hususta da eskiler arasında kavgalar vaki olmuştur. Kahvenin anavatanı Yemen olup oradan çıkmış ve tütün gibi aleme yayılmıştır. Bazı şeyhler Yemen dağlarını mesken edinmiş, dervişleriyle birlikte bir çeşit ağaç yemişi bulmuş, “kalb ve bün” adını verdikleri taneleri döverek yemişlerdi. Kimi dahi kavurup suyun içerdi. Riyavet ve sülüke muvafık, [cismani] arzuları kırmaya münasip, soğuk-kuru [barid-i ya‘ıs] bir gıda olduğundan, birbirinden gören Yemen ahalisi, şeyhler, süfiler ve diğerleri tarafından kullanılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;950 (1543) sıralarında gemilerle Rûm [Osmanlı] diyarına geldiğinde, şiddetle inkâr olunup haram olduğuna dair fetvalar verdiler. Yanık olmasından başka [kadeh içınde döndürüle döndürüle içilen içki gibi] “devr” ve “cemiyet” ile içilmesi fasıklara benzemektir, dediler. Merhum Ebüssu’üd Efendi, kahve getiren gemileri deldirip yüklerini denize döktürürdü, diye nakil ederler. Lakin yasaklamaların ve gösterilen şiddetlerin bir faydası olmadı. Verilen fetvalar ve söylenen sözler halkın kulağına girrmedi. Yer yer kahvehaneler açılıp büyük bir şevk ve rağbetle bir araya gelip kahve içtiler. Bilhassa keyfine düşkün olanların keyiflerine keyif katan hayat-bahş bir halet olduğu için bir fincan kahve uğruna can vermek onların katında caiz oldu.&lt;br /&gt;Ebüssu’üd Efendi’nin zamanından sonra gelen müftüler, kahvenin caiz olduğu yolunda feivalar verdiler. Merhum Bostanzâde [1014/1605] tafsilatlı ve manzum bir fetva verdi. Kahvehaneler bazen yasaklanarak bazen de açılmalarına ruhsat verilerek yıllarca süründü durdu. 1000 [1592] tarihinden itibaren artık inkâr edilmedi; çekinilmeden içilir oldu. Her sokak başında bir kahvehane açıldı; [buralarda oturup] kıssa ve cenk masalları anlatanları dinleyen halk işinden gücünden kaldı. Çalışma ve kazanma hayatı muattal olduktan başka padişahtan dilenciye varıncaya kadar bütün halk birbirini kesip biçmekle eğlenir oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhum Gazi Sultan [IV.] Mürad Han 1042 [1663] senesinin sonlarında bu hususa vakıf oldu. Halka olan şefkati ve samimiyeti sebebiyle “umumen Osmanlı devletinde vaki olan kahvehaneler bozulup bundan böyle yenileri de açılmaya” diye ferman çıkardı. 0 zamandan beri saltanat merkezindeki kahvehaneler, cahil kişinin kalbi gibi virandır. Tekrar açılır ümidiyle bir müddet sahipleri kahvehaneleri bozmayıp sadece kapamışlardı; sonraları çoğu bozulup başka dükkanlara çevrildi. Lakin Istanbul’un dışında kalan şehir ve kasabalarda evvelki gibi açılıp içilmektedir. Evvelce de söylediğimiz gibi bu türlü hususlar, ebediyen menolunmayı kabul etmezler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonra kahvenin vasfına gelelim: Esas itibarıyla kahvenin soğuk-kuru [bârid-i yabis] bir şey olduğunda şüphe yoktur. Davud Antaki’nin [1088/1599] Tezkire isimli eserinde sıcak-kurudur [harr-ı yabis] demesi doğru olarak kabul edilemez, hatta suyla kaynayıp şerbeti alındığında bile soğukluğu zail olmaz, belki daha da artar. Zira su dahi soğuktur. Onun için kahve susuzluğu [harareti] giderir; bir uzva dökülünce orasını yakmaz; zira onun harareti garib [veya garizî] bir hararettir, tesir etmez. Lakin kuruluğu bir miktar gevşer ve azalır. Mesela kendisi üçüncü derecede yâbis iken ikinci derecede bariddir. Ratıb ile imtizaç ettikçe, kuruluğunun bir derecesi gider, ikinci derecede bir yâbis olarak kalır. Bu kuruluk sebebiyle uykuyu defeder. Mizaca göre de mutlaka idrarı vardır, su yapar. Onun için yabis mizaç sahiplerine, bilhassa sevdavâ mizaçta olanlara fazla münasip değildir, belki böyle olanların mizaçlarına muhaliftir. Fazla kullanılması uykusuzluğa ve sevdavî vesveseye sebep olur. Şayet içilecekse, şekerle içile. Lakin mizacı ratıb olanlara, hele kadınlara gayet muvafıktır. Bunların ağır kahveleri çok çok içmeleri lazımdır. Sevdavi [histerik] olmamak şartıyla çok içmek onlara zarar vermez vesselam.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-1158699520798130528?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/1158699520798130528/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=1158699520798130528' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/1158699520798130528'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/1158699520798130528'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2008/11/kahve-hakknda.html' title='kahve hakkında'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SRSDt8H4vnI/AAAAAAAACJI/-rRQJ7pwv-Y/s72-c/katip4.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-7701802528463151082</id><published>2008-09-16T08:47:00.001+03:00</published><updated>2008-09-16T08:50:04.879+03:00</updated><title type='text'>17 yaşında idam edilen Erdal Eren'in son fotoğrafı</title><content type='html'>&lt;table width="100%" border="0" cellpadding="2" cellspacing="2"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="text13ptBlack" valign="top"&gt; &lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SM9JAHnH1wI/AAAAAAAACFo/4L4jDhmgfYA/s1600-h/150920081011192958013_3.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://1.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SM9JAHnH1wI/AAAAAAAACFo/4L4jDhmgfYA/s400/150920081011192958013_3.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5246492357301884674" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:85%;"&gt;Mamak Askeri Cezaevi'nde idam hükümlüsü bir gencin, Erdal Eren'in son fotoğraflarını çekmiştim yıllar önce.&lt;br /&gt;Yarım saat kadar yanında kalıp, koşullar elverdiğince konuşup, yaklaşık 2 'makara' fotoğraflayıp ayrılmıştım oradan.&lt;br /&gt;Deklanşöre son defa basıp, parmaklıklar arasından 'sessiz sitemsiz' bakışını dondurduğum o günün gece yarısında gidip aldılar onu hücresinden. Teamül gereği sivile, Ulucanlar Cezaevi'ne nakledip, sabaha karşı da hükmünü infaz ettiler, astılar Erdal Eren'i.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;TEK SÖZCÜK YAZAMADIM &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16 saat önce karşımda duran, konuşan, sıkıntısını paylaşan, işlediği söylenen suçla ilgili bilgiler vermeye çalışan kanlı canlı o 'çocuk' mahkumu, devlet eliyle ipin ucunda sallanan bir ölüye döndürdüler yani.&lt;br /&gt;12 Eylül ortamında Mamak Cezaevi'nde inceleme haber yapabilme 'mucize' iznini alan, Ankara büromuzdan Emin Çölaşan'dı. O gün için tek görevim foto muhabirliğiydi. Gazetede, ne Erdal'ın ölümü ne de diğer gözlemlerimle ilgili tek satır yazabilme şansım yoktu, sadece fotoğraflarım basılmıştı gazeteye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;SON SATIRLAR &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdamının üzerinden 2 gün geçmişti. 15 Aralık olmuştu yani. Yıl sonu geldiğinde 8-10 boş sayfası kalmış ECE ajandamın birkaç yaprağına duygularımı yazmıştım çalakalem.&lt;br /&gt;Az öteye bazı bölümleri yazıyorum. 27 yıl sonraki bu yıldönümünde ilk kez sizinle paylaşmak istiyorum o satırları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;A benim canım kürkünü giy &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimde bir kurtçuk mu, tarifsiz, adsız bir yaratık mı ya da gizli sahibim mi olduğu belirsiz bir şey var.&lt;br /&gt;En olmadık zamanlarda, en olmadık şekilde çıkıveriyor karşıma.&lt;br /&gt;Erdal adlı o genç çocuğu gördüğümde de böyle oldu.&lt;br /&gt;Cezaevi Komutanı Raci Tetik Albay bizi onun hücresine götürürken bir teğmen fısıldadı kulağıma. "1 hafta10 gün içinde asılması kesinleşti bunun."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;YAKASI KÜRKLÜ PALTO &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hücre, dışarıdan gelen seyyar bir kabloya bağlı ampulle aydınlatılıyordu. İntihar etmesin diye almışlar bu önlemi. Üstleri geldiğinde mahkumların arkalarını dönüp yukarıya bakma kuralı varmış. O da yukarı bakıyordu. Albay, "Bize bakabilirsin Erdal" deyince döndü ve göz göze geldik.&lt;br /&gt;Üzerindeki koyu gri renkli paltonun yakasında taklit bir kürk parçası vardı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İNAT GİBİ! &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte tam o sırada ortaya çıktı içimdeki tanımsız yaratık. Durumun böylesi hazin, yakıcı oluşuna inat yapar gibi, başımın içinde dönüp duran ne varsa hepsini çalıp, dudaklarıma sessiz bir tekerleme oturttu.&lt;br /&gt;Küçücükken sokak oyunlarında ezberlediğimiz bir tekerlemeydi bu:&lt;br /&gt;Kürkünü giy, kürkünü giy. A benim canım kürkünü giy.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;'YAŞIM 17...' &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emin Çölaşan çok duygulandı, kilitlendi adeta. Tek kelime edemiyor, yutkunuyordu. Kendimi tutamadım ve ben sordum birkaç soruyu.&lt;br /&gt;Bir süredir kendisine gazete getirilmediğini, avukatıyla görüştürülmediğini, 18 yaşının altında olmasına rağmen idam edilmek istendiğini, yaşının 18'den küçük olduğunu tespit edecek olan kemik testi yapılması talebinin kabul edilmediğini... Vurduğu söylenen jandarma erine çok uzaktan ateş açtığını ama otopside yakın atışla öldüğünün kanıtlandığını. Kendisini ibret olsun diye asacaklarını ve ölümden korkmadığını söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;'ÖNCE İNSANIZ' &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre sonra ayrıldık o hücreden. Saati geldiği için yemekhaneye doğru yürüdük.&lt;br /&gt;Çölaşan sitemliydi:&lt;br /&gt;- Adam idam edilecek sen soru soruyorsun be Savaş.&lt;br /&gt;- Abi çok zorlandım ben de sorarken. Baktım sen iyice kilitlendin...&lt;br /&gt;(YN: Daha sonra ünlü kitabına vereceği ismi ilk o zaman cümle içinde kullandı Emin Abi.)&lt;br /&gt;O da bana tatlı sert çıkıştı:&lt;br /&gt;- Oğlum unutma. Biz önce insanız, sonra gazeteciyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;KORKMUYORDU NETEKİM &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tokat gibi indi yüzüme bu laf. Ama hemen affettim kendimi. Erdal'ın son sözlerini, onu en son gören siviller olarak bizden başka kim nakledecekti ki? Birileri daha sonradan "Korktu, titriyordu, af diliyordu" dese, kim aksini söyleyebilecekti ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;O fotoğraf Sezen şarkısı oldu &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdal Eren'i son anlarında çektiğim o fotoğrafları, milyonlarca kişi gibi Sezen Aksu da görmüş ve çok etkilenmiş.&lt;br /&gt;Anlatırken, "Öylesine masum, öylesine ölümden uzak, öylesine genç ki... Hikayesini de okudum. Ama beni esas vuran o 'son bakış' fotoğrafıydı Savaş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;'AĞIT GİBİ...' &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aysel Gürel'e gösterdim o fotoğrafı. Birlikte bir şeyler yazdık. Onno'ya verdik besteledi (Tunç). Şarkıdan çok ağıta benzedi. Yürekten kopup gelen, saf, duru, sahici..." dedi. Ve işte o ağıtın sözleri.&lt;br /&gt;"Bir an duruşu gibi&lt;br /&gt;Ömrün gidişi gibi&lt;br /&gt;Veda ederken&lt;br /&gt;Aşk ateşi gibi söner iç çekişler&lt;br /&gt;Amman amman yandım aman&lt;br /&gt;Acı yüzler"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style: italic;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:85%;"  &gt;Savaş Ay/Takvim&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-7701802528463151082?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/7701802528463151082/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=7701802528463151082' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/7701802528463151082'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/7701802528463151082'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2008/09/17-yanda-idam-edilen-erdal-erenin-son.html' title='17 yaşında idam edilen Erdal Eren&apos;in son fotoğrafı'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SM9JAHnH1wI/AAAAAAAACFo/4L4jDhmgfYA/s72-c/150920081011192958013_3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-289186279670724402</id><published>2008-09-16T08:46:00.001+03:00</published><updated>2008-09-16T08:51:20.013+03:00</updated><title type='text'>Erdal Eren'in son dakikaları</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SM9JMnTqXFI/AAAAAAAACFw/xUgwcNXE2c8/s1600-h/150920080959087641891_3.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://2.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SM9JMnTqXFI/AAAAAAAACFw/xUgwcNXE2c8/s400/150920080959087641891_3.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5246492571968625746" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;17 yaşında idam edilen Eren utanarak arkasını döndü ve apış arasından bir mektup çıkardı...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=";font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;font-size:85%;"  &gt;Erdal Eren asıldığında 17 yaşındaydı. Avukatların talebine rağmen kemik ölçümü yapılmadı. Bir ay altı günde verilen karar üç kez Yargıtay’dan döndü, çünkü deliller yetersizdi. Herkes gibi Eren de topluma gözdağı verilmek amacıyla asılacağının farkındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet gazetesinden Berat Günçıkan, Erdal Eren'in avukatı İsmail Sami Çakmak'la idam gecesini konuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;O dönemde bugün de karanlıkta kalan pek çok olay varken, bu hız öldürülen bir asker olduğu için mi? &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdamların hepsi gözdağıydı. Ölen asker olunca, yargılama da çabuk tamamlandı. Yargıtay aşamasında Erdal’ı avukat Niyazi Ağırnaslı, Nihat Toktay, ben, İbrahim Tezan, Tuğrul Çakın, Zeki Tavşancıl, İstanbul Barosu’ndan Sadık Akıncılar, Halil Ereltuğ, Mehmet Ali Özpolat, Fahrettin Elmas ve Yusuf Demir savunduk. Kararı veren ilk mahkemedeki savunmasından ötürü Nihat Toktay altı ay hapis cezasına mahkûm edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Askeri Eren’in vurduğuna ilişkin yeterli delil var mıydı? &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yargıtay Üçüncü Dairesi, kararı son derece yasal ve hukuka uygun gerekçelerle bozdu. Bunlar otopsinin usul ve yasaya aykırı yapıldığı, ölenin vücudundan çıkan kurşunun Erdal’ın tabancasından çıkıp çıkmadığının açıklığa kavuşturulmadığı, olay yerinde keşif yapılmadığı, tanıkların dinlenilmediği Erdal’ın on sekizden küçük olup olmadığının araştırılmadığı, takdir hakkının kötüye kullanıldığı gibi gerekçelerdi. Gerçek de buydu. Ama başsavcılık hemen harekete geçti, bozma kararına itiraz etti. Dosya gitti geldi, sonunda Askeri Yargıtay Daireler Kurulu idam kararını onayladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Siz bu süreçte savunma hakkınızı kullanabildiniz mi?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır, başsavcılığın itirazlarının görüşülmesi aşamasında savunma olarak bizi dışladılar, savunma hakkını kullandırmadılar. Sanıyorum ilk bozma kararıyla dava yeniden mahkemeye gönderilip, noksanlıklar tamamlansaydı mahkeme istese dahi idam kararı veremezdi. “Asmayalım da besleyelim mi” gibi demeçler kararın mahkeme salonu dışında verildiğini kanıtlasa, biz avukatlar için yapılacak pek bir şey kalmasa da kararın düzeltilmesi yolunda Yargıtay’a bir başvuru daha yaptık. Bu da reddedildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İnfazda bulunmayı siz mi istediğiniz, Eren mi?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdal istedi, Nihat Toktay’la ben de savcılığa dilekçe vererek infaza katılacağımızı bildirdik. 12 Aralık 1980’de dilekçenizde belirttiğiniz adresten ayrılmayın, diye bir tebligat yapıldı. Bunun üzerine şaşırdık, birbirimize bakakaldık, bir şey konuşamadık. Yeniden infazın durdurulması için dilekçe hazırlamaya koyulduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;SABAHA KARŞI İNFAZ EDİLDİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl bir bekleyiştir bu? &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kulağımız telefonda, bir kulağımız kapıdaydı, açıldı açılacak diye bekliyorduk. Necdet’in infazında bulunan Mehdi (Bektaş) bir şeyler anlatıyordu, ama bizim anlayacak halimiz yoktu. Gece 02.00 sıralarında sivil polisler geldi, Ankara Kapalı Cezaevi’ne gittik. Pis ve soğuk bir havaydı. Üzerimiz defalarca arandıktan sonra müdürün odasına alındık. Erdal’ı getirdiler. “Avukatlarımla yalnız görüşmek istiyorum” dedi, reddettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Utanarak arkasını dönüp apış arasından bir mektup çıkardı. Bir sigara istedi, yaktım. Son derece rahat ve sakin, bir mektup yazmak istediğini söyledi, izin verdiler. Oturdu, sigarası bitinceye kadar mektubu yazdı. Yetkililer mektupları ve daha sonra ailesine teslim edilecek özel eşyalarını, paralarını da aldılar, biz veririz diye. Erdal son derece güvensiz, “Gerçekten verir misiniz” diye sordu. Sonra formaliteler başladı, karar özeti okundu, idam gömleği giydirildi, karar göğsüne asıldı. Elleri bağlanacağı sırada “Bağlamayın, bana, vücuduma değmeyin” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktor ellerinin bağlanmaması halinde çok acı çekeceğini anlattı. Erdal’a söyledim, karşı çıkmaktan vazgeçti. Sehpaya yürüdü, “Faşizme ölüm, halka hürriyet” diye bir slogan atıp, kolay geçsin diye boynunu ipe kendi uzattı, aynı anda tabureyi tekmeledi. Biraz önce slogan atan vücut boş bir torba gibi sallanmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;HAKİM İDAMI İZLEYEMEDİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzleyebildiniz mi, idam kararını alan heyetten hâkim infaz sırasında soğukkanlılığını korudu mu? &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sırada Nihat Toktaş, “hâkim nerede” diye bağırdı. Bir kenarda, başını iki elinin arasına almış, sözüm ona düşünüyordu. “Sürüklercesine getirdik, “bak” dedim, “aldığın kararın sonucu bu. İp Erdal’ın boynuna üçe yedi kala geçti, biz üçü on geçe aynı taksiyle geri döndük. Orada, merdivenin altında ağlayan bir yüzbaşıyı unutamıyorum, hem ağlıyor hem de bunun hesabı nasıl verilecek diye söyleniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;vatan.. 16 eylül 2008&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-289186279670724402?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/289186279670724402/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=289186279670724402' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/289186279670724402'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/289186279670724402'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2008/09/erdal-erenin-son-dakikalar.html' title='Erdal Eren&apos;in son dakikaları'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SM9JMnTqXFI/AAAAAAAACFw/xUgwcNXE2c8/s72-c/150920080959087641891_3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-8130563510178444643</id><published>2008-09-02T20:00:00.000+03:00</published><updated>2008-09-02T20:02:03.894+03:00</updated><title type='text'>masumiyet müzesi</title><content type='html'>Orhan Pamuk’un kitabını masada gören Rana; ‘Bunu pek dokunmamaya çalışarak muhafaza edelim. Kendimize başka kopya alalım’ dedi. Çünkü masadaki kitap imzalıydı ve bizim için değeri büyüktü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten benim hemen okumaya başlama gibi bir niyetim de yoktu. Çünkü bir süredir hayli kırılganım ve biraz kafam karışık. Oğlumuzu bu yıl ilkokula gönderiyoruz. Bu bizim için hayli büyük bir olay. Ben, anne ve oğuldan daha çok abartıyor olabilirim bunu. Adetim böyle. Gereksiz heyecanlar oluşmasın diye ikimiz de duygularımızı içimizde tutuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ortamda ‘Masumiyet Müzesi’ne başlamamın benim açımdan iyi olacağını düşünmüyordum. Zaten fazlasıyla duygu yüklüydüm, daha da fazlasını kaldıramayabilirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masamdayım, başka şeylerle ilgilenmeye çalışıyorum ama kitap da hemen yanıbaşımda duruyor, sürekli kendi ilkokula gidiş günlerimi düşünüyorum ben, ne kadar da büyük olaydı ve hâlâ öyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda dayanamadım ve kitabı aldım elime, okumaya başladım. Bir aşkın oluşmasının bu kadar güzel anlatılabileceğini düşünemezdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Aşkın oluşması’, o insanın aklını başından alan diğer dünyevi her olayı ikinci derecede önemli hale getiren şey... Orhan Pamuk bunu yazmış işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben kendi kendime yaratmış olduğum okula başlama stresinden bayağı yorgun düşmüş olmalıyım ki; dünyadaki başka her şeyi ikinci düzeye düşürüveren o şeyin sürecini o an özlemekte olduğumu hissettim. Ve kendimi Füsun’u ilk gördüğünde âşık olmaya başlayan roman kahramanının yerine koydum. Onun acılarını, tedirginliklerini hissetmeye başladım. O andaki asıl, gerçek tedirginliğim birazcık daha başa çıkılabilir hale dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz sonra birlikte okul çantasını hazırlayacağım kadın ile yaşadıklarım aklıma geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk önce nerede görmüştüm, üstünde ne kıyafet vardı vesaire... Ve birlikteki ilk gecemizden sonra sabah giderken deri mantosunu askıda bırakmıştı. Ve ben ondan sonraki belirsizlik günlerinde eve yalnız her girişimde, o deri mantoyu her görüşümde kalbimden gelen bir dalga ağzımın içinde patlayan bir dalga olurdu. ‘Ya bir daha hiç aramazsa’ diye korku bastığında asılı mantoya sığınırdım. O bir güvenceydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazacağımı söyledim Rana’ya, izin aldım. Sonra eksiği kalmasın diye okul çantasını ilk kez hazırladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra yatıldı. Uyku hapı aldığım halde sabaha karşı 03.00’te uyandım. Kapının yanında oğlanın sabah giyeceği ayakkabılar ve çantası duruyordu. Geçmişin güzel anıları ile bugünün yine güzel tedirginlikleri birleşti ve biraz ağladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok şükürler olsun, bugünleri de gördük. Mutluyum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orhan Pamuk’un kitabı bence bir şaheser. Altüst edecek bence dünyayı da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;serdat turgut, akşam gazetesi, 2 eylül 2008&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-8130563510178444643?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/8130563510178444643/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=8130563510178444643' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/8130563510178444643'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/8130563510178444643'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2008/09/masumiyet-mzesi.html' title='masumiyet müzesi'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-2985565784494900274</id><published>2008-08-27T14:52:00.000+03:00</published><updated>2008-08-27T14:53:58.304+03:00</updated><title type='text'>BİR ÇUVAL ERGENEKON VE BİR KAVANOZ LİBERAL</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Eski bir fıkra, güncelleyelim: Pamuk Prenses, Herkül ve Notre Dame’ın Kamburu namıyla maruf Quasimodo&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;buluşmuşlar, laflıyorlar. Herkül, Pamuk Prenses’e, “dünyanın en güzel kızı sen misin gerçekten” diye sormuş. “Bilmem ki” demiş Pamuk Prenses, “sihirli aynaya sorayım” demiş, gitmiş. Çok geçmeden ağzı kulaklarında gelmiş, “evet, benmişim” demiş. Sonra o da Herkül’e sormuş, “peki, dünyanın en güçlü adamı sen misin?” Herkül de sihirli aynanın yolunu tutmuş. Döndüğünde, “evet” demiş, “dünyanın en güçlü adamı benmişim.” Ve ikisi, Quasimodo’ya dönüp sormuşlar. “Senin için dünyanın en çirkin insanı derler, öyle mi hakikaten?” Quasimodo da soluğu aynanın karşısında almış. Geri geldiğinde yüzünden düşen bin parçaymış, hiddetle sormuş: “Kim ulan bu liberaller?”&lt;span style=""&gt;      &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Quasimodo’ya liberaller nasıl anlatılabilir? Marx’tan mı başlamalı, yoksa kestirmeden gidip Sartre’ın ünlü sözünden mi: “Liberal iğrenç bir sözcüktür.”&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Ama o zaman da haklı olarak soracak? “Niye iğrenç?” O halde Şili’den başlamalı, seçimle iş başına gelen sosyalist Allende hükümetini CIA destekli darbeyle deviren Pinotche’den, o eli kanlı diktatörle el ele verip neo-liberalizmin ilk uygulamasını o ülkede yapan Chicago ekolünden, o ekolün babası, ünlü iktisatçı Milton Friedman’dan...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Eğitim Bakanı olur olmaz ilkokullarda ücretsiz dağıtılan sütü kestiği için “Thatcher, the milk snatcher” (süt hırsızı) ünvanını kazanan Margaret Thatcher’dan da başlanabilir... Ya da neoliberalizmin ilk Amerikan versiyonu olan “Reaganomics”e adını veren eski başkan Ronald Reagan’dan...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Veya Türkiye’den... Neo-liberalizme ilk adım olan 24 Ocak Kararlarına, anamuhalefet lideri Ecevit’in “bu Latin Amerika modelidir, demokrasiyle uygulanmaz” demesinden sekiz ay sonra darbeyle iktidar olan Evren cuntasının Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Turgut Özal’dan...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Hangisinden başlarsak başlayalım, dönüp dolaşıp Sartre’ın sözüne geleceğiz. Quasimodo da haliyle merak edecek,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;“hükümetleri anladık da, ideologlar kim, nasıl oluyor da böyle bir iğrençliği savunabiliyorlar?” Onları anlatmak, neoliberalizmi anlatmaktan daha zor. Deneyelim yine de.&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Büyük çoğunluğunun ortak paydası geçmişte Stalinist olmaları. Bir kısmı hem Stalinist, hem Maoistti. Ama sesleri en yüksek perdeden çıkanlar eski Aydınlıkçılar. (Onları anlatmak başlı başına bir mesai, onun için Quasimodo’ya Aydınlık’ın 1990’lara kadar iki numaralı ismi olan Gün Zileli’nin Dostoyevski’ye taş çıkartan üç ciltlik “itirafnamesi”nin “Havariler” ve “Sapak” başlıklı kitaplarını önermekle yetinelim.) &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;GULAG BULUŞMASI VE LİBERAL JESTLER&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Yukarıda andığımız zihniyetler aralarındaki çeşitli siyasal-teorik farklılıklara rağmen, Gulag’cılıkta buluşuyorlardı. Kendileri gibi düşünmeyenler için suçlamaları hazırdı: Revizyonist, goşist, sosyal faşist... Hepsi aynı kapıya çıkıyordu: Hainlik ve dolayısya halk düşmanlığı. Suç bu kadar ağır olunca ceza da ona uygun olmalıydı. Gulag bir Stalinizm icadıydı ve Stalinistlerin iktidarda olduğu her yerde vardı. Muhalifler&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;önce siyasi suçlu ilan ediliyor, sonra da çalışma kamplarında köle-işçi olarak çalıştırılıyorlardı. O günlerden bugünlere köprülerin altından çok sular aktı, John Berger’ın deyişiyle, küresel kapitalizm çağında her yer Gulag oldu. Bir farkla: İnsanlar köle-işçi olarak çalıştırılıyor, buna itiraz edenler potansiyel siyasî suçlu ilan ediliyor. Siyasî suç tanımı da değişti tabii. Revizyonist, goşist, sosyal faşist gibi suçlar mazide kaldı. Eski solcu neo-liberallerin şimdiki suç tanımlarının başında “demokrasi düşmanlığı” geliyor. Demokrasiyi artık Stalinist “proleterya diktatörlüğü”yle değil de, neoliberalizmle özdeşleyen bu cenahta eski dogmaların yerini yeni imanlarının dogmaları alıyor: “Dünyayla bütünleşmek”, “piyasa ekonomisini benimsemek”, “hukukun üstünlüğünü kabul etmek”...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;İlkiyle kastettikleri küresel kapitalizm, ikincisi sömürünün benimsenmesi, üçüncüsü ise orman kanunu. Liberal koro, bu nakaratı bıkmadan usanmadan söyleyip duruyor. Ve potansiyel siyasî suçluya –sola, sosyalistlere– sövüp sayıyor. Halbuki, Latin Amerika dışında solun esamesi bile okunmuyor. Yine de, sol hedef tahtası yapılıyor, zira köle-işçilerin sol düşünceyle buluşma ihtimali-mevcut durumda zayıf bir ihtimal olsa da-onları fena öfkelendiriyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Bu öfkede iki saik belirleyici rol oynuyor galiba. Biri, sınıf konumları. Eski solcu-yeni liberallerin birçoğu aslına rücu etmiş durumda. Sınıf kökeni itibarıyla pek talihli olmayanlar ise solculuk günlerinde edindikleri kültürel sermayeyi üst sınıfların hizmetine sunarak sosyal merdivende birkaç basamak yukarı çıkmış bulunuyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;İkinci saik, sol diye bildikleri. Yani kendi “acı” tecrübeleri. Sol dendi mi, galiba bir yandan vaktiyle sol adına yaptıkları kepazeliklerin, yaşadıkları rezaletlerin anıları depreşiyor, bir yandan da yeni sınıf konumlarının meşruiyeti örseleniyor– ne de olsa sol düşünceyle tanışmışlar bir kere. Sömürenler den yana saf tutmak, solun rahle-i tedrisinden geçmiş olanlar için kaldırılması kolay bir vicdanî yük olmasa gerek. Onun için sola küfredip duruyorlar, Sevan Nişanyan’ın Müjde Nişanyan’a yaptığını yapıyorlar, biriktirdikleri dışkılarını üzerimize boca ediyorlar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Onları en çok kızdıran “neoliberal” ve “sağcı” sıfatları. Örneğin Halil Berktay Taraf’taki köşesinde “neoliberali küfür gibi kullanan solcular”a verip veriştiriyor, ne cehaletlerini bırakıyor, ne ahmaklıklarını. John Berger, Naomi Klein, Toni Negri, Arundhati Roy, Tarık Ali, Noam Chomsky gibi isimler de Berktay’ın köpürdüğü şeyi yapmıyor mu? Eli değmişken onları da kaba solcu ilan ediverseydi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Etyen Mahçupyan’ın Yıldırım Türker’e cevaben yazdığı hakaret dolu galiz yazıyı tetikleyen de, çok belli ki Türker’in Mahçupyan’ın sağcılığını gözler önüne sermesi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Halbuki, onlar ne sağcı, ne de solcu. Zaten sağın ve solun bir anlamı kalmadı. Öyle değil mi? Değil herhalde ki, sol dillerinden düşmüyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Solun aslında sağ olduğunu, liberalliğin de aslında sol olduğunu kanıtlamak için bin dereden su getiriyorlar. İdris Küçükömer’in tezlerini tahrif ederek AKP’ye sol, solun tarihini tahrif ederek Deniz’lere milliyetçi demeye kadar vardırıyorlar-idam sehpasında “yaşasın marksizm-leninizm”, “yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi” diyen Deniz’ler değilmiş gibi. Deniz’lerin Sovyetler’in Çekoslovakya işgalini alkışladıkları gibi palavralar da cabası. Deniz Gezmiş ve Cihan Alptekin’in Çekoslovakya işgalinin ertesi günü Sovyet elçiliğine siyah çelenk bırakmalarının bir kıymet-i harbiyesi yok tabii. Maksat dışkı boca etmek-sembolik bir jest olarak.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;‘68 tartışmalarıyla başlayıp Ergenekon sürecinde iyice azıtan bu liberal jestlere solun öfkelenmesi doğal. Ama, öfke şuur kaybına yol açmamalı. Ortada Ergenekon diye bir çuval var. Öyle çuval ki, sayısız cinayetin izini taşıyor. Ergenekon öncelikli meselemiz, ayrıca öncelikle bizim meselemiz. Zira, bir ucu Musa Anter’den Hrant Dink’e faili meçhul kalan seri cinayetlerde, bir ucu Bahçelievler, Taksim, Maraş, Çorum gibi 1980 öncesi katliamlarda olan bir mesele bu. Ergenekon soruşturmasının kimi belgeleri ve ifadeleri AKP medyasına sızdırılıyor, o medyanın liberal kanadı da bunları yayınlarken demokrasi havariliğine soyunuyor diye gocunmanın alemi yok. Hele hele, AKP’ye ve yandaşı liberallere duyulan haklı tepkiyi Susurluk’a “faso fiso” diyen Erbakan’ı yankılamaya vardırmanın ve liberal jestlere çanak tutmanın hiç alemi yok.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Solun, sol basının, sol yazarların yapması gereken en azından Susurluk’taki tavrını alması. Ve Ergenekon’un Susurluk’la, Susurluk’un 12 Eylül öncesi katliamlarla, o katliamların TSK bünyesindeki Özel Harp Dairesi’yle, Özel Harp Dairesi’nin NATO’nun Gladyo’suyla bağlantısını sergilemesi... Gerek soruşturmayı yürüten savcıların, gerekse AKP medyasının ısrarla görmezden geldiği “Ergenekon’un Kürt ayağı”nı gündeme getirmesi... Bu sürecin TSK mensubu darbecilerin yargı önüne çıkarılmasıyla sınırlı kalmayıp, ordunun siyasete hiçbir şekilde etki edemeyeceği yasal düzenlemelerin yapılmasını talep etmesi... Ergenekon davasının gidebildiği yere kadar gitmesi için elinden geleni yapması...&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Ve tabii ki, AKP iktidarının “suç ortaklığı”nı teşhir etmesi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Cemil Çiçek’in hükümet sözcüsü olarak Ermeni Konferansı için ne dediğini hatırlayalım. (“Bizi sırtımızdan hançerliyorlar.”) 301’i, 301 duruşmalarını, Kemal Kerinçsiz tayfasının saldırılarını, Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun hazırladığı “Azınlıklar Raporu”nun TV kameraları önünde İbrahim Kaboğlu’nun elinden alınıp yırtılıp atılmasını hatırlayalım. Şemdinli’yi hiç aklımızdan çıkarmayalım. Ve “geliyorum” diyen Hrant Dink cinayetini...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Hatırlayalım, “Darbe Günlükleri” ortaya çıktığında Abdullah Gül ne demişti? “Hepsini tek tek, isim isim biliyoruz.” Peki, harekete geçmek için niye 2007 Haziran’ı beklendi? 27 Nisan muhtırasının hemen sonrasında Tayyip Erdoğan ve Yaşar Büyükanıt’ın ünlü Dolmabahçe buluşmasını da unutmayalım. Ne konuşulduğu sır kaldı. Bunlar, “demokrat” AKP’nin sicilinden bir çırpıda akla gelenler.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;KAYBEDİLEN ZAMANIN ALDIĞI CANLAR&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Şimdi Yasemin Çongar’a kulak verelim: “Ergenekon operasyonunda en başından beri görev almış bir istihbaratçıyla konuşuyorduk. (...) ‘Hrant Dink cinayetinin Ergenekon dosyası kapsamında çözülemeyeceğini’ açıkça söyledi, ama şunu da ekledi: ‘Biz bu operasyonu bir değil, iki yıl önce başlatsaydık, belki Hrant bugün sağ olacaktı.” (Taraf, 16 Temmuz 2008)&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Peki, iki yıl önce niye başlatılmamış? Bu sorunun cevabı yok. Ama Çongar’ın yazısında şu bilgiler var: “Devletin istihbaratçıları Ergenekon diye bir örgütün varlığını, şemasını, olası yönetici ve üyelerini tespit edip 2003’te Başbakanlığa bildirmişler. Başka bir deyişle, bugün Kanada’da bulunan Ergenekon sanığı Tuncay Güney’in örgütle ilgili ayrınıtılı bilgiler verdiği ifadesinden iki yıl sonra, MİT de ‘evet, böyle bir örgüt var ve araştırılmalı’ diye siyasî iktidara bildirimde bulunmuş.”&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;ERDEM VE VİCDAN&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Siyasî iktidar, 2003’ten Ergenekon soruşturmasının başladığı Haziran 2007’ye kadar ne yaptı? Abdullah Gül, pişkin pişkin “hepsini tek tek, isim isim biliyoruz” diyebildi, ama soruşturma Danıştay üyesi Osman Yücel Özbilgin ve Hrant Dink katledildikten sonra başladı. Bu, “görevi ihmal” kapsamına giren bir suç değil mi? Yasemin Çongar’dan böyle bir soru beklemiyoruz elbette. Ama bakın nasıl devam ediyor:&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;“Ergenekon soruşturmasının resen başlayabilmesinin MİT’in Başbakanlığa yaptığı bildirimin üzerinden dört yıl geçtikten sonra, Ümraniye’deki cephane evin tesadüfen ortaya çıkarılmasıyla mümkün olması da, kendi içinde başka sorular barındırıyor?” Onun da aklına yukarıda sorduğumuz soru geliyor mu acaba? “Kaybedilen zamanın aldığı canlar düşünüldüğünde kabullenilemeyecek, vicdanî sorumluluğu çok ağır bir gecikme bu” dediğine göre, geliyor olmalı. Ama sormuyor. “Bir yandan bu gecikmeye öfkeleniyorum” diye devam edip lafı “bir yandan da eninde sonunda soruşturmanın başlayabilmiş olması”nın verdiği umuda bağlıyor. Ardından da “erdem”den dem vuruyor: “Ergenekon bizim meselemiz değil diyen, bu konuda ‘taraf’ olmamanın erdemine inanarak asla tatmin olmamasına karar verdikleri bir şüpheciliğin durgun sularında yüzen ‘demokrat’ arkadaşlarımızın paylaşmadığı bir umut bu.” &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Çongar’ın ve AKP destekçisi liberal cenahın “taraf olma erdemi”nin sınırları şekilde görüldüğü gibi. Başbakanlık önüne konulan raporun gereğini yapmıyorsa ve “kaybedilen zamanın aldığı canlar” söz konusuysa, mesele “vicdanî sorumluluk”la sınırlı kalamaz. Ortada bir görev ihmali, dolayısıyla bir “hukukî sorumluluk” var demektir. Çongar’ın gayet iyi bildiği ABD örneğinden düşünelim. CIA, Beyaz Saray’a bir rapor veriyor, Beyaz Saray dört yıl o raporun gereğini yapmıyor, raporun işaret ettiği illegal yapı bir yargıcı ve tanınmış bir gazeteciyi öldürüyor. Böyle bir durumda başkana ve ekibine ne yapılır? &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;Ezcümle, Ergenekon’un hesabını iktidara da sormak gerekmiyor mu? “Taraf olma”nın erdemine inanan “cesur” ve “demokrat” liberaller, “kaybedilen zamanın aldığı canlar”ın hesabını&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;AKP’ye sormadıkça, hangi yüzle vicdandan bahsedebilir? Bir de tabii neo-liberalizm meselesi var. Hem demokrasiye, hem neo-liberalizme taraf olmak nasıl bir vicdanın işi? Sartre boşuna dememiş: Liberal iğrenç bir sözcüktür.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;span style="font-family:Times;"&gt;EXPRESS DERGİSİ&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-2985565784494900274?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/2985565784494900274/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=2985565784494900274' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/2985565784494900274'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/2985565784494900274'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2008/08/bir-uval-ergenekon-ve-bir-kavanoz.html' title='BİR ÇUVAL ERGENEKON VE BİR KAVANOZ LİBERAL'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-4748985150607728417</id><published>2008-08-25T23:43:00.001+03:00</published><updated>2008-08-25T23:46:04.302+03:00</updated><title type='text'>Sen Daniskasın Biz Çevreci</title><content type='html'>&lt;b&gt;&lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;  &lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt;Nükleer karşıtı Ecotopia Kampı'na polis baskını...&lt;/span&gt;&lt;div style="font-size: 12pt; font-family: times new roman,new york,times,serif;"&gt;&lt;div&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt;33 kişi göz altında..&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt;Her yıl Avrupa'nın bir ülkesinde yapılan Ecotopia Kampı bu yıl Türkiye standartlarıyla karşılaştı. Önce Başbakan çevrecilere sataştı, ardından durumdan vazife çıkaran işgüzar &lt;span class="yshortcuts"&gt;&lt;span style="border-bottom: 1px dashed rgb(0, 102, 204); cursor: pointer;" class="yshortcuts" id="lw_1219696914_0"&gt;Sinop&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; Valisi bir aydan beri sorunsuz bir şekilde devam etmekte olan izinli, yasal, barışçı Ecotopia Kampı'nı bitimine 1 gün kala kapatma kararı aldı. 33 çevreci gözaltına alındı. &lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt;Doğaya saygı gösteren, daha temiz bir dünya isteyen ve ekolojik yaşamın önemine dikkat çeken, Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden bir araya gelerek Sinop'ta kamp kuran 150'ye yakın genç insan nükleer santral istemediklerini, nükleer enerjinin savunulacak bir yanı olmadığını ve zararlarını en demokratik yollarla, ifade özgürlüklerini kullanarak dile getirdiler. Ancak &lt;span style="background: yellow none repeat scroll 0% 0%; -moz-background-clip: -moz-initial; -moz-background-origin: -moz-initial; -moz-background-inline-policy: -moz-initial;"&gt;AKP&lt;/span&gt; hükümeti bizleri hiç şaşırtmayacak bir şey yapıp kampın kapatılması ve nükleer santral ihalesine zarar gelmemesi için elinden geleni yaparak 33 kişinin göz altına alınmasını sağladı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt;Nükleer santral istemeyenlerle dalga geçen, Ecotopia kampının kapatılmasına &lt;span style="background: yellow none repeat scroll 0% 0%; -moz-background-clip: -moz-initial; -moz-background-origin: -moz-initial; -moz-background-inline-policy: -moz-initial;"&gt;sebep olan&lt;/span&gt; ve nükleer santral istemediğini barışçı yollarla dile getiren kamp katılımcılarını polis zoruyla susturan Erdogan'ı kınıyoruz.&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt;Yaşadığı kente, yaşadığı köye nükleer santral yaptırmak istemeyen halkı, yerel oluşumları susturamayacaklar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt;Doğayı, yaşamını seven, Çernobil faciasının etkilerini &lt;span style="background: yellow none repeat scroll 0% 0%; -moz-background-clip: -moz-initial; -moz-background-origin: -moz-initial; -moz-background-inline-policy: -moz-initial;"&gt;hâlâ&lt;/span&gt; atlatamamış bizleri susturamayacaklar. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt;Ne polis, ne jandarma, ne de göz altı Türkiye'yi nükleer santral bataklığına saplamaya yetmeyecek. &lt;span style="background: yellow none repeat scroll 0% 0%; -moz-background-clip: -moz-initial; -moz-background-origin: -moz-initial; -moz-background-inline-policy: -moz-initial;"&gt;AKP&lt;/span&gt; hükümeti kafasındaki pis enerji politikalarını zorbalıkla, halkı sindirerek, baskı altına alarak gerçekleştiremeyecek. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt;Şimdi daha da güçlü şekilde mücadele edeceğiz. Daha çok sokaklarda olup, nükleer enerji, nükleer santral istemediğimizi haykıracağız.&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt;Başbakan Erdoğan’ı protesto ediyoruz. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt;Ecotopia Kampı’nı zorbalıkla kapatmaya çalışan Sinop valiliğini, çevrecileri gözaltına alan Emniyet müdürlüğünü kınıyoruz.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt;Nükleer santral kurdurmamak için elimizden geleni yapacağız.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt;Nükleer santral istemiyoruz!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt;Nükleerci hükümet istemiyoruz!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt;Nükleerci polis devleti istemiyoruz! &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="color: rgb(0, 51, 102);"&gt;&lt;span style="color:#033d21;"&gt;Bütün demokratik kuruluşları,odaları,sendikal arı,siyasi partileri,dernekler i bu fütursuzluğu protesto etmeye ve Sinop’ta göz altına alınan arkadaşlarımızla,Sinop halkının sesini bütün dünyaya duyuran nükleer santral karşıtlarıyla dayanışmaya çağırıyoruz.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt; &lt;/span&gt; &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color: rgb(3, 61, 61);"&gt;Barışapedal Bisiklet Hareketi&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-4748985150607728417?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/4748985150607728417/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=4748985150607728417' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/4748985150607728417'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/4748985150607728417'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2008/08/sen-daniskasn-biz-evreci.html' title='Sen Daniskasın Biz Çevreci'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-7354796671469148403</id><published>2008-08-18T22:06:00.000+03:00</published><updated>2008-08-18T22:08:13.514+03:00</updated><title type='text'>ERGENEKON DAVASI KARARTILMASIN, DERİNLEŞTİRİLSİN !</title><content type='html'>Yıllardır gözlerimizin önünde cereyan eden faili meçhul cinayetlerin, siyasi suikastlerin, devletin içine yuvalanmış çetelerin, halkı birbirine düşürmeyi amaçlayan hain provokasyonların, açık ya da örtülü darbelerin ülkemiz üzerine yaydığı karanlığın bir ucundan da olsa delinmesi olanağı Ergenekon Davası ile Türkiye demokrasi güçlerinin önüne çıkmış bulunuyor.&lt;br /&gt;Eleştirilebilecek yanlarına, eksikliklerine ve bazı tartışmalı kurgulamalarına rağmen Ergenekon İddianamesi özünde çok önemli suç iddiaları ve belgeleri içermektedir. Bu suçlar bütün derin bağlantılarıyla ortaya çıkarılabildiği takdirde, temiz toplum olma yolunda Susurluk’ta, Şemdinli’de elimizden kaçırdığımız fırsatı yakalama olanağı doğabilir. Yıllardır apaçık bildiğimiz olayların ve bu olayların ardındaki mihrakların aydınlatılarak adalet önünde hesap vermelerinden kazançlı çıkacak olan ne günün siyasi iktidarı, ne de şu veya bu siyasal çevredir. Kazanan biz yurttaşlar, demokrasimiz ve geleceğimiz olacaktır.&lt;br /&gt;Ergenekon İddianamesi ahtapotun kollarından birini yakalamıştır. Ancak, diğer kollara ve gövdeye ulaşmakta kendini sınırlamış kaygısı uyandırmaktadır. Bu kaygı giderilmelidir. Örneğin askeri yargı, savcılığın gönderdiği belge ve bilgileri dikkate alarak yargılama sürecini işlettiği ve gereğini yerine getirdiği takdirde, Türkiye’yi kuşatan ve giderek derinleşen karanlığın aydınlanmasında önemli bir adım daha atılmış olacaktır. Ergenekon Davası’nın, her türlü uzlaşmanın ötesinde “toplumsal ve siyasal ufkumuzun aydınlanması davası” haline gelebilmesi için siyasi irade şimdi her zamankinden daha gereklidir. Asker-sivil bütün kurum ve kuruluşlar da davanın karartılmaması ve mutlaka derinleştirilmesi için aynı kararlılığı göstermelidir. &lt;br /&gt;Bu davanın hayati önemine inanan bizler, hukuki / adli sürecin kamu vicdanını her yönden rahatlatacak şekilde, yargı bağımsızlığı çerçevesinde, adil ve titiz yargılama ilkelerine sonuna kadar uyularak sürdürülmesini diliyoruz. Türkiye demokrasi güçlerinin, karşılarında bir siyasal kanadın değil devlet içine yuvalanmış çetelerin ve darbeci zihniyetin bulunduğunun bilinciyle Ergenekon davasının derinleşmesi ve öze varması için ortak mücadele vermeleri gereğine inanıyoruz. Demokratik, özgür, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına dayalı bir ülkede yaşamak isteyen tüm yurttaşları, aklının ve vicdanının sesini dinleyerek davanın takipçisi olmaya çağırıyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-7354796671469148403?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/7354796671469148403/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=7354796671469148403' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/7354796671469148403'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/7354796671469148403'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2008/08/ergenekon-davasi-karartilmasin.html' title='ERGENEKON DAVASI KARARTILMASIN, DERİNLEŞTİRİLSİN !'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-8577756975182791163</id><published>2008-05-10T13:18:00.005+03:00</published><updated>2008-05-10T14:06:55.278+03:00</updated><title type='text'>padişahsız türkiye geçinebilir mi? vardır padişah!..</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SCV8wAcpw2I/AAAAAAAABvM/CSZwJ77n-Cw/s1600-h/ara.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://1.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SCV8wAcpw2I/AAAAAAAABvM/CSZwJ77n-Cw/s320/ara.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5198698509064848226" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bahri Ergen: &lt;i&gt;Çorum un Guney Köyü’nden, Çorum’a yaya üç saat çekiyor. Yol var, araba işliyor. Okul yapılalı üç yıl olmuş. Bahri, okuma yazma bilmiyor. &lt;/i&gt;&lt;b&gt;20 &lt;/b&gt;&lt;i&gt;yaşında. Çift &lt;/i&gt;sürnüş, &lt;i&gt;mal gütmüş, Tokat’ta “ainelelik” yapmış. Evlerinde &lt;/i&gt;yüz &lt;i&gt;numara var, masa, sandalye var. Çatal kaşık yok. Ağaç kaşık kullanıyorlarmış.&lt;/i&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;1. Atatürk kimdir? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Ataturk.,. işittiydim ya, hatırımdan &lt;b&gt;çıkmış. &lt;/b&gt;Atatürk, Kemal Paşa.”&lt;br /&gt;‘Tamam Kemal &lt;i&gt;Paşa. &lt;/i&gt;Hiç duydun mu, ne yapmış Kemal Paşa?”&lt;br /&gt;“Hatırlayamıyorum. Konuşmuşlardır yanımda ya...”&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; 2. Memleketi şimdi kim idare ediyor, biliyor musun? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“İsmet idare ediyor.”&lt;br /&gt;“Samimisin herhalde. Soyadı yok mu, senin soyadın gibi?”&lt;br /&gt;“Vardır emme, bilemiyoruz,”&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; 3. Padişah Türkiye’de oturuyor mu?” &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Samsun’ da oturuyor.”&lt;br /&gt;“Kim söyledı Samsun’da oturduğunu?”&lt;br /&gt;“Öyle duyduydum.”&lt;br /&gt;“Var mı ki padişah?”&lt;br /&gt;“Padişahsız Türkiye geçinebilir mi? Vardır padişah.”&lt;br /&gt;“Ne yapar bu padişah?”&lt;br /&gt;“Bilmiyorum ki.”&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SCV86Qcpw3I/AAAAAAAABvU/Pr8iaz0UNqU/s1600-h/116js.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://2.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SCV86Qcpw3I/AAAAAAAABvU/Pr8iaz0UNqU/s320/116js.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5198698685158507378" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; 4. Saidi Nursi kimdir? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Bilemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; 5. Hangi millettensin? Arap mısın, Çin misin, Japon musun? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Ben Sünniyim.”&lt;br /&gt;“Demin Türkiye diye bir şey söyledin. O Türk kim?”&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;“&lt;/b&gt;Türk bizik,”&lt;br /&gt;“İslam mısın, Müslüman mısın?”&lt;br /&gt;“Müslümanım.”&lt;br /&gt;“Başka Müslüman devlet tanıyor musun?”&lt;br /&gt;“Hiç bilemiyorum.”&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;6. Türkiye Cumhuriyeti deyince aklına ne geliyor?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Türkiye Cumhuriyeti deyince, umumuzun hakkını korur, hakkını arar, Türkiye’nin başı demek o demektir.”&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; 7. Dünya mı büyüktür, Türkiye’mi büyüktür? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Türkiye büyüktür.”&lt;br /&gt;“Türkler kaç kişi vardır tahmin ediyorsun?”&lt;br /&gt;“Seksen milyon vardır.”&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SCV9Cgcpw4I/AAAAAAAABvc/xzphYCtT3EM/s1600-h/12087fxg208rnlg4xr.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://3.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SCV9Cgcpw4I/AAAAAAAABvc/xzphYCtT3EM/s320/12087fxg208rnlg4xr.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5198698826892428162" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; 8. Buyük Millet Meclisi diye bir şey işittin mi? Nedir bu Büyük Millet Meclisi?” &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Milletin büyük vazifesini müdafaa edene Büyük Millet Meclisi denir.”&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; 9. Türkiye’de kaç parti var? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Halk Partisi, Demirgırat Partisi, Millet Partisi. Başka parti de bilmiyorum.”&lt;br /&gt;“İnkılâp oldu diyorlar, nedir bu inkılâp?”&lt;br /&gt;“İnkılâp ortalığın karışmasına mı delalet eder?”&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; 10. “Türkiye’de yaptığımız bayramları say bakalım.” &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Kurban Bayramı yaparız, Ramazan Bayramı yaparız. Cumhuriyet Bayramı yaparız. On iki bayram emme gerisini bilemiyorum.”&lt;br /&gt;Türklerin dostları kimlerdir, düşmanları kimlerdir?&lt;br /&gt;“Dostu da vardır, düşmanı da vardır, emme bilemiyorum.”&lt;br /&gt;“Türkler harp etse, kiminle harbeder. Hiç işitmedin mi büyüklerden.”&lt;br /&gt;“Biz yetim olduğumuzdan öyle köy odalarında, gayfelerde büyüyemedik. Güzel güzel muamele dinleyemedik. Sefil büyüdük. Böyle sizin sorduğunuz sorulardan hiçbir şey anlayamıyorum.”&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SCV9OAcpw5I/AAAAAAAABvk/H9eWN2h0DSE/s1600-h/709092821vw.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://1.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SCV9OAcpw5I/AAAAAAAABvk/H9eWN2h0DSE/s320/709092821vw.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5198699024460923794" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; 12. Amerika ile Türkiye’nin toprakları bitişik midir, değil midir?” &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Bitişiktir.”&lt;br /&gt;“Ne ile gidebiliriz Amerika’ya?”&lt;br /&gt;“Otobüsle, trenle, kağnıyla, her şeyinen gidilir.”&lt;br /&gt;“Kağnı ile kaç günde gidebiliriz?”&lt;br /&gt;“20-25 günde gidilir.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; 13. Hiç deniz gördün mü? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Hiç görmedim.”&lt;br /&gt;“Hiç duydun mu, nasıl bir şeydir deniz?”&lt;br /&gt;“Deniz diye bir şey vardır, Akdeniz derler emme, gerisini bilmiyorum.”&lt;br /&gt;“lçerisinde ne vardır denizin?”&lt;br /&gt;“Denizin içersinde hiçbir şey olamaz. Etrafı dağ olur, ortası sulak olur. Etraf çevrik halde.”&lt;br /&gt;“Arsası ne kadar büyük ise o kadar büyük olabilir. Deniz olmuş bura deniz olur.”&lt;br /&gt;“Ne kadar büyüktür?”&lt;br /&gt;”Bir yer güççük olamaz.”&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; 14. Aile nedir, ne demektir? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Aile demek, insanın karısı demektir.”&lt;br /&gt;“Bekar mısın, evli misin?”&lt;br /&gt;“Bekarım.”&lt;br /&gt;“Hiç kız sevdin mi köyde?”&lt;br /&gt;“Beni kim ne yapsın, el kapısında büyümüşüm.”&lt;br /&gt;“Tokat’a ameleliğe gittiğinde de hiç kadınla yatmadın mı?”&lt;br /&gt;“Hayır.”&lt;br /&gt;“Hiç elin kadın eline değmedi mi?”&lt;br /&gt;“Değmedi.”&lt;br /&gt;“Bir odaya güzel bir kız ile seni kapatsak, ne yaparsın?”&lt;br /&gt;“Konuşuruz, konuşulmaz mı kadınınan.”&lt;br /&gt;“Ne dersin, ne yaparsın?”&lt;br /&gt;“Merhaba derim, nasılsın derim.”&lt;br /&gt;“Gece oldu, yatağa yattınız?”&lt;br /&gt;“Yerine göre uyunur, yerine göre konuşulur. Birbirimize lazım olan laflardan konuşuruz. Kızın yanına girerken öğretmeyinci dıkıyorlar mı ki? Kızın yanına girerken öğrendiğim muameleyi düzeltirim. Kız benim nikahlımsa sarılır, yatarım. Türkçesini utanıyorum, düzeltemiyorum.”&lt;br /&gt;“Çıplak bir kadın oynuyor olsa, seyreder misin?”&lt;br /&gt;“Etmem, öylesi kadından insana zarar gelir.”&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SCV9awcpw6I/AAAAAAAABvs/Mp1qrT0poXE/s1600-h/buyukodul.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://4.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SCV9awcpw6I/AAAAAAAABvs/Mp1qrT0poXE/s320/buyukodul.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5198699243504255906" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; 15. Mikrop nedir? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Mikrop demek pislik demektir.”&lt;br /&gt;“Nerede bulunur.”&lt;br /&gt;“Mikrop yüz numaralarda bulunur. Kendini bilmeyen, sakınmasını bilmeyen adamlar sokağa, yol kenarına pislerler, gezdiği yeri mikrop yapabilir.”&lt;br /&gt;“Hastalanınca köyde ne yaparlar?”&lt;br /&gt;“Köyden hastaneye indirirler, ilaç verirler.”&lt;br /&gt;“Hocaya okuturlar mı?”&lt;br /&gt;“Okuturlar. Öleceğini hissedince Kur’an okuturlar başında.”&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;16. Aya niye gitmek istiyorlar? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Fennin yükseğini anlamak istiyorlar. Lazım olduğu zaman fenninen aya gidebiliriz demek istiyorlar. Gösteriş yapıyorlar. Ama benim aklım kesmiyor.”&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; 17. Dünya yuvarlak mı, değil mi?” &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Dünya yuvarlak derler.”&lt;span style="font-size:7;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Dünya neyin üzerinde duruyor?”&lt;br /&gt;“Dünya suyun üzerinde duruyor derler.”&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; 18. Zeki Müren diye birini duydun mu? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Hiç duymadım, bilemiyorum.”&lt;br /&gt;“Cemal Gürsel?”&lt;br /&gt;“Cemal Gürsel’i duydum.”&lt;br /&gt;“Neci Cemal Gürsel?”&lt;br /&gt;“Bu dünyanın vekili.”&lt;br /&gt;“Celal Bayar duydun mu?”&lt;br /&gt;“Duydum, o da vekil, dünyanın vekili?”&lt;br /&gt;“Kaç tane dünyanın vekili var?&lt;br /&gt;“Kıdem, kıdem.”&lt;br /&gt;“En kıdemlisi hangisi?”&lt;br /&gt;“İsmet.”&lt;br /&gt;“Ondan sonraki?”&lt;br /&gt;“Samsun’daki padişahtır.”&lt;br /&gt;“Ondan sonra?”&lt;br /&gt;“Cemal’dir.”&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Konuşan: Muzaffer Erdost&lt;/span&gt; &lt;p style="font-style: italic;" class="MsoNormal"&gt; Yön, 23 Nisan 1965&lt;/p&gt;&lt;p style="font-style: italic;" class="MsoNormal"&gt;fotoğraflar: ara güler. (tabiî, yön'de bu fotoğraflar yok idi.)&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-8577756975182791163?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/8577756975182791163/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=8577756975182791163' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/8577756975182791163'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/8577756975182791163'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2008/05/gen-fotorafszlar-ne-dnyorlar.html' title='padişahsız türkiye geçinebilir mi? vardır padişah!..'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SCV8wAcpw2I/AAAAAAAABvM/CSZwJ77n-Cw/s72-c/ara.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-1052566647640643590</id><published>2008-04-28T23:46:00.000+03:00</published><updated>2008-04-28T23:53:05.314+03:00</updated><title type='text'>Kadın Güzelliği Tehlikede mi?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SBY4vii1awI/AAAAAAAABtg/xnSnmcPs_xU/s1600-h/Huseyinrahmi.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://4.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SBY4vii1awI/AAAAAAAABtg/xnSnmcPs_xU/s320/Huseyinrahmi.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5194401609596365570" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;span class="title1"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;             Romancı ne diyor: Hüseyin Rahmi Bey&lt;/span&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye’nin en çok sevilen ve en çok aranan roman muharrirleri arasında Hüseyin Rahmi Beyefendi, ön safta gelen müstesna kıymet ve kudrette bir sanatkârdır.&lt;br /&gt;Hüseyin Rahmi Bey çocukluğunda kadınlar arasında büyümüş, romanlarında pek mahalli ve milli tipleri yaratmıştır. Bugün de senelere rağmen mükemmel bir fikrî ciyâdet ve bedâyi bir kudret ile mesaisine devam ediyor, yüksek içtimai kıymeti haiz olan son romanında zamanımızın bir kısım kadınlarını tahlil ve teşrihe çalışıyor.&lt;br /&gt;Türk kadınının güzelliğine taalluk eden bir bahiste Hüseyin Rahmi Bey’in sözlerinin hususi bir merak ile dinleneceğinde şüphe yoktur.&lt;br /&gt;Üstat, Heybeliada’daki evinde duvarlarını süsleyen halıları, kütüphanelerini ve etajerlerini doldurup taşan kitapları ve yazı masasının üstündeki bin bir küçük muhtelif yazı takımı, hokka, kalem, kâğıt ve sâiresi arasında mütalaa ve tahrir zevkine gömülmüş bir hâlde yaşamaktadır. Anket muharriri Hüseyin Rahmi Bey’e hürmetlerini götürdüğü bir gün, bir aralık ankete ait sualleri de mevzubahis etmişti. Sevimli romancı, bir bir kemâl-i dikkatle dinledikten sonra:&lt;br /&gt;— Bu sualleri bana bırakın, ben cevaplarını yazıp size  göndereyim!&lt;br /&gt;Dedi. Hüseyin Rahmi Bey’in (Son Saat) anketi için yazıp  gönderdiği cevaplar şunlardır: &lt;/p&gt;       &lt;p&gt;“(1) Türk kadınına bir tip tespiti için hayli düşündüm. Evvelden nasıldı? Şimdi ne oldu? Ve yarın ne olacak? İşte size birkaç yüzlü bir bilmece..&lt;br /&gt;Türk erkeği Çerkez, Rum, Ermeni, Arap, Fransız, İngiliz, Alman ve ilah dememiş her ırkın kadınıyla evlenmiş. Fakat kendi dişisini kıskanarak dindaşından gayrisine vermemiş.&lt;br /&gt;Bu suretle İstanbul izdivaçları bir kadın türlüsü şeklinde karışmış. Tabii çeşit çeşit melez çocuklar doğmuş, meselâ Avrupa’nın mavi gözlü, sarı saçlı, beyaz tenli, küçük burunlu şimal kadınları arasında çirkin azdır. Irklarının tipik müşabehetleriyle hep biri birini andırırlar. Fakat bizde böyle değil.. Size bir Türk kadını göstereyim ki Viyanalı sanırsınız.&lt;br /&gt;Bir diğeri Şamlıyı, Halepliyi andırır. Arnavut da Bulgara benzer. Tiplerimiz Anadolu’da bile vilâyetten vilâyete değişir. Bir İzmirli ile bir İstanbulluyu yek nazarda ayırabilir gibiyiz.&lt;br /&gt;Tetkik ve tetebbuumuzu merkezi vilâyetlerde yürütmeliyiz. Anadolu’ya gitmedim. Ne söylesem yalan olur. Binaenaleyh bu (etnolojik) tahlili yapacak ben değilim.&lt;br /&gt;Frenkler bizi bu hususta hangi objektif altında görüyorlar? Bunu anlamak için onların Türk kadınını tesbiten vücuda getirdikleri tablolara bakınız. Bilhassa merhum dostumuz Pierre Loti’nin büyük formada lüks tab’la intişar eden Aziyade, Les Désen-chantées romanlarındaki resimler dikkate şayandır. O sahifelerde tasvir edilenler çekik badem gözleri ve çatık kaşlarıyla Acem kadınlarına benzerler..&lt;br /&gt;Türk kadınının güzelliği günden güne kayboluyor. Maalesef buna şüphe yok. Bu hükmün izzetinefsimize indirdiği darbeyi tahfif ve arz ettiği hakikatin nahoş taraflarını tamir için söz aramaya lüzum görmüyorum..&lt;br /&gt;Güzel hem de pek güzel hanımlarımız vardır. Fakat nadir. Bu nedretin kesrete nispeti karşısında meyus kalmamak mümkün olmuyor.&lt;br /&gt;Bugün kadın bize yalnız yüzünü değil, vücudunun bir hayli kısmını da açtı.  Lâkin niçin yalan söyleyelim. Hilkatin gözlerimizi okşayan şaheserlerine çok tesadüf etmiyoruz.&lt;br /&gt;Gözlerimiz öyle takır takır kemik, esmer göğüslerin, toplu kolların, pek sıska veya çok şişko çarpık bacakların rüyetleriyle muazzeb oluyor ki bu sakaletlerin mestur kalmasını gösterenler ve görenler için de hayır-hahhâne bir temenni saymaktan kendimi alamıyorum.&lt;br /&gt;      (2) Evet, tipini daha ziyade muhafaza etmesi itibariyle eski  Türk kadını şimdikilerden daha güzelmiştir denebilir.&lt;br /&gt;Bugün çok taraflarda dünya sekenesinin hemen yüzde yirmi beşi müteverrim.. Hayat şartlarını bozan iktisadi buhranların da insanları çirkinleştiren bir âmil olduğunu unutmamalıyız.&lt;br /&gt;(3) Binanın boyalısını, kadının boyasızını severim. Tabii güzellik sanatla arttırılabilir. Bedii yaraşık ve artistik zevk hududunu geçmemesi şartıyla süslenmek vasıtalarının hiçbirinden kadını mene kalemimde cesaret göremiyorum. Pek hissettirmemesi yani ince bir sanatkârlıkla yapması şartıyla boyaya bile mesâğ verilir.&lt;br /&gt;Bedii duygularla giyinen, süslenen güzel bir kadın elbette daha güzel olur. Bu fenni tahsil etmesi her güzel kadın için şâyân-ı temenni bir lüzumdur.&lt;br /&gt;      (4) Bu sualinizle biraz hıfzü’s-sıhhanın biraz tıbbın  salahiyeti dairesine giriyorsunuz.&lt;br /&gt;      Bedii güzellik sıhhi güzellik demek midir?&lt;br /&gt;Sağlam, dayanıklı fakat güzellik evsafınca ahenksiz bir vücudu bedii şartları haiz lâkin gayr-ı mukavim nazik bir hilkate tercih mi edeceğiz?&lt;br /&gt;Evet, yalnız güzel olmak kâfi değildir. Hilkatin bu lütfünü uzun müddet muhafaza etmek fennini de bilmelidir. Bu hususta öteden beri tekrar edilen vesâyâ herkesçe malûmdur.&lt;br /&gt;Şarlatanca reklâmlarla hasletleri göklere çıkarılan tuvalet sularını, sabunlarını, pomatelerini kullanmaktan gayetle ictinâb lâzımdır. Günün muvakkat birkaç saati için yüzü geren, renklendiren bu eczalar sonra büsbütün soldurup porsuturlar. Çehrenin nezâfet ve tarâvetine serin, temiz, tatlı, bol su kadar hizmet eden bir ilaç yoktur. Sabunu direk kullanmalı ve eczasızını intihap etmelidir!&lt;br /&gt;      Ve sonra yoluyla yemeyi, içmeyi bilmelidir. Midenin ilk  yorgunluklarından münfailen en evvel yüzlerimiz buruşur.&lt;br /&gt;Bu, nihayetsiz arzular, hırslar, kederler, teessürler âleminin dalgaları arasında yuvarlanıyoruz. Temennilerimizi itidallendirmenin, bu dünya felâketlerinden en az müteessir olmanın çaresine bakmalıdır. Haris, hırçın, titiz, kıskanç, sinirli kadınlar ne kadar solgun, yüz çizgilerince ne kadar yorgun olurlar. Hakiki yaşlarından büyük görünürler..&lt;br /&gt;Her kadın kendi halkı tenasübüyle bedii kaidelerin icabâtı arasında muâdele kurmayı bilmelidir. Daha güzel, daha çirkin olmak bir parça elimizde gibidir. Fakat bu bir hazım reçetesi gibi harf be harf kimseye talim edilemez.&lt;br /&gt;Bu bahiste en ziyade hâllerine acınacaklar daha güzel olmak için müracaat ettikleri vesaitle daha çirkinleştiklerinden haberdar olmayanlardır.&lt;br /&gt;Yeni neslin güzel olmasını temin için itina edilmesi lâzım gelen bir nokta vardır: İzdivaçlarda iki taraf birden güzel olmazsa birinden biri güzel olmalı. Zira çocuk mutlaka bu güzelliklere tevârüs ediyor ve ebeveynden birindeki noksanı diğeri tamamlamış oluyor.&lt;br /&gt;(5) Hıfzü’s-sıhha güzelliğin birinci şartlarındandır ve hıfzü’s-sıhha için de beden hareketleri lâzımdır. Fakat bunun derecesini tayin etmeliyiz.&lt;br /&gt;İki yumruğu bir lokomotifin tamponları gibi öne uzatmış, göğsünde müsabaka numarası, saatte yirmi kilometre ile rekor kıran bir hanım kıza koca olmak ister misiniz?&lt;br /&gt;Atletizm temrinleriyle vücut kısımlarından bazılarının adaleleri kabarması bilmem sıhhi bir şey midir? Böylelerinin çok yaşadıkları iddia olunuyor. Çünkü uzuvlarımızın developmanları arasında muvazene temini lâzımdır. Herhangi bir uzuv hâl-i tabiiden fazla neşv ü nemâ bulursa diğerlerinin o nispette zayıf kalacakları söyleniyor. Filvaki yumruklarıyla dağ devirenlerin ekseriya akıllarıyla bir fındığı yerinden oynatamadıkları ispatına lüzum görülmeyen bir hakikat gibidir.&lt;br /&gt;Pazıları, baldırları tabiden iki üç misli fazla kabarmış pehlivan bir kadınla evlenmek ister misiniz? Eğer buna arzu-keş iseniz aranızda zuhur edecek her ihtilâfta dayak yemeye hazır olunuz.&lt;br /&gt;      Kadın yumruğu belki tatlıdır, yiyip de memnun kalanlar varsa  lezzetini söylesinler..&lt;br /&gt;Efendim müsaade buyurursanız bu son sualinizi aynen size tevcih edeceğim. Yüzü güzel kambur bir kadınla endamı lâtif fakat koca burunlu, bet çehreli bir Havva kızından hangisini tercih edersiniz? Sualinizin sizi düşürdüğü vaziyet icabınca mutlak bunlardan birini intihap etmek ıztırârındasınız. Fakat hangisini alsanız hüsn-i intihabınızdan dolayı kendinizi alkışlayamazsınız.&lt;br /&gt;      Lütfediniz.. Ben yüzle vücudu ahenkdâr bir güzeli isterim.  Bu arzuma itiraz edenlere gülerim.”&lt;br /&gt;      (Son Saat gazetesi, 23 Kasım 1927)&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ben &lt;a href="http://www.ykykultur.com.tr/kitaplik/115/sandiktan.html"&gt;şuradan&lt;/a&gt; aldım&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-1052566647640643590?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/1052566647640643590/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=1052566647640643590' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/1052566647640643590'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/1052566647640643590'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2008/04/kadn-gzellii-tehlikede-mi.html' title='Kadın Güzelliği Tehlikede mi?'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SBY4vii1awI/AAAAAAAABtg/xnSnmcPs_xU/s72-c/Huseyinrahmi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-4122894517092651989</id><published>2008-04-28T23:27:00.002+03:00</published><updated>2008-04-29T19:10:15.174+03:00</updated><title type='text'>1 Mayıs'a doğru giderken Eduardo Galeano'yu okumakta fayda var diyor deli gönlüm</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SBY0oSi1auI/AAAAAAAABtQ/68NKfZpAnEs/s1600-h/Eduardo%2BGaleano%2Bescritor%2Buruguayo-SF%2B1989-1.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://3.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SBY0oSi1auI/AAAAAAAABtQ/68NKfZpAnEs/s320/Eduardo%2BGaleano%2Bescritor%2Buruguayo-SF%2B1989-1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5194397086995802850" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Gelecek zamanı tahmin edemesek de, en azından nasıl bir gelecek istediğimizi düşleme hakkımız var. 1948 ve 1976’da Birleşmiş Milletler uzun insan hakları listelerini açıkladı, ama bugün insanlığın büyük çoğunluğunun görme, dinleme ve susma hakkından başka hakkı yok. Asla açıklanmayan düş kurma hakkımızı kullansak nasıl olur acaba? Bir anlığına çıldırsak nasıl olur? Hadi o zaman, bakışlarımızı bugünün alçaklıklarının ötesine dikelim ve hep birlikte farklı bir olası dünyayı düşleyelim:&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;hava, insanların tutku ve korkularından doğanlar hariç, bütün zehirlerden temizlenecek;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;sokaklarda otomobiller köpekler tarafından ezilecek;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;insanlar otomobil tarafından yönetilmeyecek, bilgisayar tarafından programlanmayacak, ne süpermarket tarafından satın alınacak ne de televizyon tarafından seyredilecek;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;televizyon ailenin en önemli üyesi olmayı bırakacak, ona da ütü ya da çamaşır makinesi gibi davranılacak;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;insanlar, çalışmak için yaşamak yerine, yaşamak için çalışacak;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;ceza yasalarına, tıpkı ne söylediğini bilmeden şark söyleyen kuş ya da ne oynadığını bilmeden oyun oynayan çocuk gibi yalnızca yaşamak için yaşamak yerine, sahip olmak ya da kazanmak için yaşayanların işlediği aptallık suçu da eklenecek;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;hiçbir ülkede, askerlik hizmeti yapmayı reddeden delikanlılar cezaevine gönderilmeyecek; tersine, askerlik yapmak isteyenler gönderilecek;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;iktisatçılar tüketim seviyesine, yaşam düzeyi, mal çokluğuna yaşam kalitesi demeyecekler;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;aşçılar ıstakozların canlı canlı haşlanmaktan hoşlandığını düşünmeyecekler;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;tarihçiler ülkelerin işgal edilmekten hoşlandıklarını düşünmeyecekler;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;politikacılar yoksulların vaat yemekten hoşlandıklarını düşünmeyecekler;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;ciddiyetin bir erdem olduğuna inanılmayacak ve kimse kendisiyle dalga geçmekten aciz birini ciddiye almayacak;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;ölüm ve para sihirli güçlerini kaybedecek, ne ölüm ne de servet bir rezili erdemli bir beyefendiye dönüştürecek;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;hiç kimse kendi çıkarına en uygun olanı yapmak yerine, doğru olduğuna inandığını yaptığı için kahraman ya da aptal olarak görülmeyecek;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;dünya artık yoksullara karşı savaşta olmayacak, yoksulluğa karşı savaşacak ve silah endüstrisinin iflasını ilan etmekten başka çaresi kalmayacak;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;yiyecek bir mal olmayacak, ne de iletişim bir ticaret olacak, çünkü yiyecek ve iletişim insan hakkıdır;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;kimse açlıktan ölmeyecek, çünkü kimse hazımsızlıktan ölmeyecek;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;sokak çocuklarına çöp gibi davranılmayacak, çünkü sokak çocukları olmayacak;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;zengin çocuklarına para gibi davranılmayacak, çünkü zengin çocukları olmayacak;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;eğitim, parasını ödeyebilenlerin ayrıcalığı olmayacak;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;polis onu satın alamayanların laneti olmayacak;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;adalet ve özgürlük, ayrı yaşamaya mahkûm edilmiş bu siyam ikizleri tekrar birleşecek, sırt sırta iyice yapışacaklar;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;siyah bir kadın Brezilya devlet başkanı olacak ve bir başka siyah kadın ABD başkanı olacak; bir Yerli kadın Guatemala’yı yönetecek, diğeri Peru’yu;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;arjantin’de Plaza de Mayo’nun deli anneleri birer ruh sağlığı örneği olacaklar, çünkü onlar zorunlu bellek kaybı dönemlerinde unutmayı reddettiler;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;kutsal Ana Kilisesi Musa’nın kurallarındaki hataları düzeltecek ve altıncı emir bedeni şenlendirmeyi emredecek;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;kilise Tanrı’nın unuttuğu diğer bir emri dikte edecek: “Parçası olduğun doğayı seveceksin”&lt;/li&gt;&lt;li&gt;dünya çölleri ve ruh çölleri yeniden ağaçlandırılacak;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;umutsuzlar umutlanacak, kaybedenler bulacak, çünkü onlar o kadar çok umutlanmaktan umutsuzluğa düştüler ve o kadar çok aramaktan kaybettiler.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;nerede doğmuş olursa olsun ve ne zaman yaşamış olursa olsun, haritaların ve zamanın sınırlarına en ufak bir önem vermeden adalet ve güzellik isteği duyan herkesin çağdaşı ve yurttaşı olacağız;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;mükemmellik Tanrıların sıkıcı ayrıcalığı olmaya devam edecek; ama bu sakar ve savruk dünyada her gece son geceymiş, her gün ilk günmüş gibi yaşanacak.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.google.com.tr/url?sa=t&amp;amp;ct=res&amp;amp;cd=1&amp;amp;url=http%3A%2F%2Ftr.wikipedia.org%2Fwiki%2FEduardo_Galeano&amp;amp;ei=UDMWSKniKYe4wwH8waRm&amp;amp;usg=AFQjCNHA2lZQFtFtJmen-rQHz-9sDuYhpA&amp;amp;sig2=WxXk_8a13V6baolYC7X0HQ"&gt;eduardo galeano&lt;/a&gt;, "&lt;a href="http://www.google.com.tr/url?sa=t&amp;amp;ct=res&amp;amp;cd=11&amp;amp;url=http%3A%2F%2Fsozluk.sourtimes.org%2Fshow.asp%3Ft%3Deduardo%2Bgaleano&amp;amp;ei=VzQWSJD1OaS-wQGe2Z1c&amp;amp;usg=AFQjCNGRiFNn-IXm46NcpySd12I0iU3XYA&amp;amp;sig2=UM-pK6wAedeKzrcB9cDr-g"&gt;tepetaklak&lt;/a&gt;", çitlembik y.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-4122894517092651989?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/4122894517092651989/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=4122894517092651989' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/4122894517092651989'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/4122894517092651989'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2008/04/1-maysa-doru-giderken-eduardo-galeanoyu.html' title='1 Mayıs&apos;a doğru giderken Eduardo Galeano&apos;yu okumakta fayda var diyor deli gönlüm'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/SBY0oSi1auI/AAAAAAAABtQ/68NKfZpAnEs/s72-c/Eduardo%2BGaleano%2Bescritor%2Buruguayo-SF%2B1989-1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-7379941348491693593</id><published>2008-02-11T14:04:00.000+02:00</published><updated>2008-02-11T14:09:44.584+02:00</updated><title type='text'>Dindarlığa Saygı Göstermek Gerekir mi?*</title><content type='html'>&lt;p style="font-weight: bold;"&gt;&lt;span class="title1"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;             İnanç meseleleri ve seküler bir toplumun şerefi üzerine&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Jan Philipp Reemtsma*&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;“İnsan kendinden üstün bir şeyin varlığını ve kendi gücünün sınırlarını görmeyi reddettiğinde, daima hayata karşı suç işler: Önce Beytüllahimli çocukların ölüm fermanını veren Herodes, sonra milyonlarca insanı katleden Hitler ve Stalin;  bugün ise, günümüzde, milyonlarca doğmamış çocuk öldürülüyor.” İşte böyle dedi Kardinal Joachim Meisner bir vaazında. Bu cümle büyük yankı uyandırdı. Almanya Yahudileri Merkez Konseyi Başkanı Paul Spiegel, milyonlarca Holokost kurbanına ve çaresizlik durumunda bir karar vermek zorunda kalan kadına hakaret edildiğini dile getirdi. Bunun üzerine, Kardinal yanlış anlaşıldığını ifade etti ve vaazının yazılı metninden Hitler ismini çıkardı.&lt;br /&gt;İnançlı bir Katolik için insan hayatı ana rahmine düşmeyle başlar. Onun için, yapılan işin alçaklığı açısından, bir embriyonun, bir çocuğun ya da bir yetişkinin öldürülmesi arasında bir fark yoktur. Bu bakış açısına göre, yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca kürtajın gerçekleştirildiği bir yerde, katliam gerçekleştirilmektedir ve bu katliamı tarihten bir katliamla, hatta Holokost’la karşılaştırmakta da bir sakınca yoktur. Bu sebeple, dini bütün bir Katolik için Kardinal’in sözlerinde skandal niteliği taşıyan hiçbir şey yoktur.  O sadece dini kanaatlerini makamına uygun bir biçimde dile getirmiştir. Elbette Kardinal’in dini kanaatlerini inanılmaz bulanlar olabilir. Ne fark eder ki? Seküler bir toplumu belirleyen özellik, dini vecibelerin kişisel alanda ve kamusal alanda yerine getirilebilmesi  ama kamusal alanın hiçbir din tarafından belirlenmemesidir. Dini vecibeler kamusal alanda yerine getiriliyor olsa bile, din kişisel bir meseledir. Seküler bir toplumda din kamusal alanda yaşanabilir, çünkü din kişisel bir meseledir ve seküler toplumlarda çeşitli kişisel fikirler kamusal alanın şekillenmesinde rol oynayabilirler.&lt;br /&gt;“Dindarlık” ile neyi kastediyorum? Elbette, sadece Hıristiyanları, Yahudileri ve Müslümanları değil, Yehova Şahitleri’ni ve animistleri de içine alan, en azından baştan itibaren dışlamayan, geniş bir kavram kullanıyorum. Dindarlık, dünyanın kendi içinde ve kendisiyle anlaşılamayacağı inancına dayanır. Elbette, inançlı olmayan insanların birçoğu da, yer ile gök  arasında tasavvur edebildiğimizden daha çok şeyin var olduğu fikrindedir. Ama bunun dindarlıkla bir alakası yoktur. Bildiğimiz doğal güçlerin yanı sıra başka (örneğin, homeopatik ilaçlarda etkisini gösteren) güçlerin de var olduğunu düşünen insan dindar değildir; ruhlara, telepatiye, telekineziye ve daha nelere nelere inananlar da dindar değildir.  &lt;/p&gt;       &lt;p&gt;Dünyanın  Ulaşılabilir Olanla Transandantal Olana Bölünmesi&lt;br /&gt;Dindar insan, şu ya da bu yoldan dünya hakkında öğrenebildiğimiz her şeyin, dünyayı bir arada tutan şey, dünyanın sırrı, anlamı – yani bir şekilde özü – olamayacağını düşünendir. Ve asıl mesele bu özdür. Çünkü bilimin bütün bu sorulara bir yanıt veremeyeceğini söyleyen ama bu durumu hiç de bir yoksunluk olarak algılamayan kişi kesinlikle dindar değildir. Dindar olan insan, dünyayı ikiye ayırır: Bizim bilgi açlığımızın erişebileceği ve tam da bundan dolayı dünyanın özü olmayan kısım ile dünyanın özü olan ve başka bir yoldan erişilmesi gereken kısım.&lt;br /&gt;Bu yüzden, dindar olmayan biri, bir dindarın inancının bu bağlamda hatalı olduğunu kanıtlayamaz: Virchow, otopsilerinde ruhu bulamadı; ama dindar olan kişi için bu sadece beklenen sonuç değildir, Virchow’un ruhu bulması zaten imkânsızdır ve hiçbir uzay sondası Tanrı’nın var olmadığını, hiçbir kimyasal deney Dao’nun yokluğunu kanıtlayamayacaktır. Diğer taraftan, herhangi bir ritüel yoluyla Tanrısını kanıtlamaya çalışan kişi, dindar değildir. O –Meryem Ana’nın onu hedef alan kurşunların yönünü bizzat kendi elleriyle değiştirdiğini açıklayan eski Papa gibi– transandantal güçlerin varlığının kanıtı olarak herhangi bir olayı gösterecek, ama bundan ötesine girişmeyecektir.&lt;br /&gt;Yani, dindar insan, dünya hakkında diğerlerinden daha fazla ve daha farklı bir şey bildiğini düşünen değildir, son kertede bu tür bir bilginin dünyayı bütünlüğü içinde  –veya özünde ya da  tam anlamıyla– kavrayamayacağına inanandır. Ancak asıl meselenin de bu kavrayış olduğuna ve bunun bir şekilde de – ancak bahsettiğimiz bölünmenin algılanması üzerinden ulaşılabilecek belirli bir yoldan –  mümkün olduğuna inanır. Dinler bu algıda birleşir; bu algının ritüellerde, inançlarda, öğretilerde, metinlerde, sosyal davranışlarda ele alınış tarzında ise ayrılır. Dindarlık, imtiyazlı bir yola sahip olduğuna ve sadece ve sadece bu yol üzerinden bir bütün olarak anlaşılabilir bir dünyaya  –ya da “hakikate” diyelim– erişebileceğine inanmaktır.&lt;br /&gt;Seküler bir toplumda halk, hakikate böylesine imtiyazlı bir erişim düşüncesini tanımaz. Seküler toplum inançsız bir teokrasi değildir: Orada “bilimsel dünya bakışı” dinin yerine geçmez ve dindar insanlar kendileri hakkında düşünceleri ve gerçeğe ulaşabilecekleri imtiyazlı bir yola sahip oldukları fikrinden dolayı çılgın addedilmez ya da ayrı tutularak herhangi bir şekilde kötü muameleye maruz bırakılmazlar. Ama bunun sebebi, dinin bu tür bir davranışı, tabiri caizse, hak etmesi değildir. Bunun sebebi, seküler bir toplumun seküler bir toplum olmasıdır. Seküler toplum, din dışı belirli bir dünya görüşünü seçer ve anlamlandırma tekelini o görüşe yüklerse, kendi kendini sonlandırır, çünkü o tekele bu rol yüklendiğinde o da dini karakter kazanacaktır. Seküler bir toplumda –ve burada asıl mesele budur– her bir vatandaşın kamu alanındaki hakları, ne düşündüğüyle değil,  vatandaş olma statüsüyle tanımlanır. &lt;/p&gt;       &lt;p&gt;Seküler Bir  Toplumda Anlam Yoksunluğuna Dair Asılsız İddia&lt;br /&gt;Bu nedenle seküler bir toplum, dindar bir insan için – eğer gerçekten inanıyorsa – en önemli olan şeyle hiç ilgilenmez. Dindar bir insan için seküler toplum bir hatalar toplumudur. Tahran’ın ulemasıyla Kudüs’ün (ortodoks) din bilginleri ve Roma’nın din adamları bu konuda hemfikirdir. Bu seküler toplumla savaşmak, dünyanın her yerindeki İslamcı grupların açık  hedefi, bununla İsrail’de savaşmak oradaki siyasi yelpazenin bir bölümünün hedefidir; bununla bütün dünyada savaşmak ise kısa süre önce ölen II. Papa Johannes Paul’ün açıkça beyan ettiği hedefidir. Seküler toplumla savaşmak dindar yapıda her insanın hedefidir demiyorum. Ancak, hakikate ulaşmanın imtiyazlı bir yolu olmadığını düşünen bir toplum ile hayat anlayışları bu yolun varlığı ve onların da bu imtiyaza sahip olduğu düşüncesi üzerine kurulu insanlar arasında belirli bir gerginlik olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir.&lt;br /&gt;Saygı sorununun kökeni, birçok –özellikle de dindar– insanın, seküler toplumun dini bir öğeye ihtiyaç duyduğunu düşünmesinde yatar; bu insanlar her toplumun zorunlu şekilde ihtiyaç duyduğu şeyin ancak o dini öğede bulabileceğini ama seküler toplumun bunu kendiliğinden üretemeyeceğini düşünür. Bu öğenin ne olduğunu sorduğunuzda, şu cevabı alırsınız: “Anlam” ya da “bağlayıcı değerler” ya da “uyumlanma”. Bu noktada, dindarlığın ana yapısıyla ilgili bir tasarımın tekrarlandığına dikkat çekmek istiyorum – bunu bir James Bond filminin adıyla ifade edersek: Dünya yetmez.&lt;br /&gt;Seküler toplumun, içinde dindarlık olmadan gerçekten hayatta kalmasının olanaksız olduğu doğru olsaydı, bu durumdan, dindarlığa gerçekten saygı duymak gerektiği sonucu çıkardı. Çünkü insan muhtaç olduğu bir şeyi hor görmemelidir. Şöyle de düşünülebilir: Kimin bir tanrıya ihtiyacı varsa, bu tanrıyı nereden bulacağı onun sorunudur ve bu onun kişisel meselesidir. Ya da şöyle düşünülebilir:  İnsanlar transandantal yönlendirmeler olmadan iyi yaşayamazlar ve bu tür yönlendirmelerin sunulduğu kültürleri korumak, toplumsal bir görevdir. Dindarlığa saygı göstermek gerektiği sadece ikinci durumda söylenebilir.&lt;br /&gt;Seküler bir toplumda anlam yoksunluğuna dair iddiayı anlamak için üç olasılık var kanımca. Bu iddiaya ilk yüklenen anlam bir köken sorunudur. Seküler toplumlar için önemli bazı kavramlar, normlar ve değerlerin din kaynaklı olduğu söylenir – biz, insanların eşitliği gibi (önceleri Tanrı önünde, sonraları yasalar önünde) bu dini temelden doğan bazı düşüncelerden besleniriz. Bu düşünce fazla uzağa varamaz, çünkü fikirler doğuş bağlamlarına bağlı kalmakla yükümlü değildir, farklı bağlamlarda tekrar tekrar doğarlar ve insanların yasalar önünde eşitliğinin, Hıristiyanlıktaki insanların Tanrı önündeki eşitliği fikrinin sekülerize edilmiş uyarlaması olup olmadığı da tartışmaya açıktır.&lt;br /&gt;Anlam yoksunluğu iddiasına verilebilecek ikinci anlam, seküler bir toplumda bağlayıcı anlamlar sunulmadığı ama insanların buna ihtiyaç duyduğudur. Ancak bu yorumun ilk bölümü zaten “seküler toplum”un tanımıdır ve ikinci bölümle birlikte şu anlama gelir: İnsanlar seküler toplumlar için yaratılmamıştır. Seküler toplum modelinin tarihsel başarısının gösterdiği üzere, bu yanlıştır. Bu iddianın üçüncü anlamı bu anlayışın bir varyantı olabilir. O zaman bu anlam kuralcı-antropolojik değil, ampirik olur. Birçok insan belirlenmiş anlam yönlendirmelerine ihtiyaç duyar ve “Bu tür şeylere ihtiyacın varsa, biz sunuyoruz. Seç, al!” diyen bir toplumun gerçekliği onlara fazla gelir.&lt;br /&gt;Modernizmle baş edemediklerini düşünen ve üstlenilen işlevselliklere göre değer kazanılan bir toplumda, rol çokluğunu, belirsiz değer hiyerarşilerini, rollerle bağıntılı aidiyet şekillerini çok zorlayıcı bulan ve bu yüzden dünya görüşlerini çok belirgin şekilde basitleştirmeye gayret eden birçok insan olduğu bir gerçek. En aşırı durumlarda, iyi ile kötü arasında net bir ayrım yapan, kendisini dünyadaki iyi olarak tanımlayan ve dünyanın geri kalanına savaş ilan eden çetelere katılırlar – bu çeteler El-Kaide, Kızıl Ordu Fraksiyonu, Manson Family ya da Aum Shinrikyo’dur. Michael Moore tarzı ideolojik paranoya gibi daha az saldırgan olan versiyonları da vardır. Bir olasılık da insanların geleneksel dinlerin ya da modern kültlerin sunduğu kolektif anlam saptamalarına yönelmeleridir.&lt;br /&gt;İnsanların bunu yapma haklarının ve olanaklarının olmasını (terörizmi seçmedikleri, yasalara karşı gelmedikleri durumda) seküler toplum garantiler. Seküler toplum, teokratik toplumların aksine, hayatın anlamına dair ihtiyaçlar ne kadar değişikse, anlam olarak sunulan seçeneklerin de o kadar çeşitli olmasını sağlar. Seküler toplumun anlam yoksunluğunu kapatmak için dine gereksinim duyduğunu düşünmek konuyu yanlış tanımlamak olur. Sadece teokratik toplumda anlam dayatılır – ve seküler toplumda bu dayatma eksiktir. Ama bu eksiklik onun şerefidir. Bu eksiklik, herkesin istediğine inanabilmesini – ve inanmıyorsa da inanıyormuş gibi yapması gerekmemesini sağlar.&lt;br /&gt;Seküler toplum dindarlığa karşı da dine inanmayanlara karşı da aynı saygıyı gösterir. Bu, insanların özel hayatlarına saygıdır. Prusyalı II. Friedrich’in ünlü deyişindeki gibi, “herkes kendi selametini bulmalıdır” ya da Thomas Jefferson’ın dediği gibi “komşumun yirmi tanrıya  inanması da, hiçbir tanrıya inanmaması da beni ilgilendirmez; bu yüzden ne cebimden para çıkar ne de canım yanar.”&lt;br /&gt;Seküler toplumu sadece kabullenen değil ideal olarak gören için bu bakış açısı doğal bir saygı sayılırken, dindarlar için bu işin özüne karşı hissizlik gösterisidir. “İstediğin şeye inanabilirsin!” – bu liberal prensip onlara umursamazlık –ve takdir edememe– olarak görünür. İnanan kişi, başka bir şeyi değil de tam da bunu seçtiği için inandığına inanmaz. Dindar olmayan biri için inanç seçimi bir seçenek kullanma olarak görünürken, bu, dindar kişi için ilahi bir şeyin algılanması, aydınlanma, derin bir kavramadır; keyfi bir şey değildir, son derece gerekli bir şeydir.&lt;br /&gt;       Papa,  kardinalken bunu şöyle tarif etmişti: “Kendi yaptığınız anlam, son çözümlemede,  anlam değildir.”&lt;span class="style1"&gt;1&lt;/span&gt;  XVI. Benedikt, dinde teolojik à la carte durumuna enerjiyle karşı çıkışmıştı. Ona göre inanç, anlam seçenekleri süpermarketinden bir şey değildir. Onun dini, hakikatle ilgilidir ve hakikatin, insanların tercihlerine uyum sağlamak için zamanla birlikte ilerlemesi gerektiği düşüncesi onun için son derece absürttür. Ve şunu itiraf etmeliyim: Bir insan, belirli bir cinsel etiğin Tanrı’nın iradesinin idrakının sonucu olduğunu düşünüyorsa, korunmasız cinsel ilişkinin AIDS hastalığı kapmasına yol açabileceğini görmesi geçerli bir itiraz sebebi değildir.  &lt;/p&gt;       &lt;p&gt;Diğerlerinin  Kutsal Saydığı Şeylere Karşı Gerekli Saygı&lt;br /&gt;XVI. Benedikt, prensiplerine çoğunluk itibariyle katılmayan bir toplumda da açık sözlerle temsil ettiği inanca karşı saygı talep ediyor. “Diğerlerinin kutsal saydığı şeylere karşı saygı”nın gerekli olduğundan bahsediyor ve bunun “bütün kültürler için önemli bir durum” olduğunu söylüyor.&lt;span class="style1"&gt;2&lt;/span&gt; Papa (bu yazıyı kaleme aldığı zamanlar kardinaldi) ve ben hemfikiriz, – en azından, Jürgen Habermas’a dediği biçimiyle ,“uygulama konularında”.&lt;br /&gt;Metnin o bölümünü okumaya devam edelim: “[…] Tanrı’ya inanmayan insanlarda bile karşımıza çıkan, özellikle, daha ulvi bir manada kutsal olana karşı saygı – Tanrı’ya saygı ya da huşu. Bu saygının zedelendiği bir toplumda çok önemli bir şey kaybolur.”&lt;span class="style1"&gt;3&lt;/span&gt; Teologun, onun dindarlığına saygı gösterme isteğimi, inanca doğru eğilimimin bir göstergesi olarak algıladığı çok açık. Teologun, benim hayatta önemli addettiğim –ancak “kutsal” olarak tanımlamayacağım– şeylere karşı saygısının temelinde işte bu görüş yatıyor.  Bunu, gelişmemiş durumdaki inancın değil de, özgürce seçilmiş tutumların kanıtı olarak gördüğü zaman ise, daha az saygı gösteriyor.  Bunun arkasında, insanın kendisini zor soyutlayabileceği bir farklılaştırma çabası yatıyor: Her saçmalık, sırf biri onu önemli bulduğu için, saygı talep edemez; özellikle saygıyı, başkalarının kimseye zarar vermediği sürece canlarının istediğini yapmaları olarak tanımlamıyorsanız eğer.&lt;br /&gt;Saygıdan bahsedelim. Açık olan şudur: Ne Papa’nın ne de benim saygım kayıtsız şartsızdır. Bu konuda hemfikiriz. İnanca, dindarlığa, teolojiye sırf var oldukları için saygı duyuyor değilim. Benim için anlamsız olan ya da saçma bulduğum ruhani meselelere saygı duymuyorum – onlar belki ilginç saçmalıklar, ama sonuçta saçmalıklar işte. İnsanlar hayatlarını zorunlu olmadan zorlaştırdıkları zaman da saygı duymuyorum. Ama bu faktörler saygı duyulmasında önemli rol oynuyorlar.&lt;br /&gt;Benim açımdan saygı, Christoph Martin Wieland’dan bir alıntı yaparsak, “herkesin dünyayı aynı anahtar deliğinden görme olanağına sahip olmamasından” ve hayatın hafife alınamayacak kadar zor olduğu düşüncesinden yola çıkıyor. Bu tür bir karşılıklı saygı bazında, saygı olursa daha iyi birlikte yaşayabileceğimiz düşüncesinden besleniyor. Böylece, karşılıklılık durumu devreye giriyor ve bu durum çok belirleyici.&lt;br /&gt;Fanatiklere saygı duyamıyorum gerçekten. Onları bir tür düşman şövalye olarak göremiyorum – düşman şövalyeler öldürülür ama saygı da duyulur. Bu, savaş durumları erdemlerine girse gerek, ama sivil hayatın içinde  yeri yoktur. Size saygı duyulmasını ancak saygı göstererek sağlayabilirsiniz. Böylece, dindarlara onların kendileri için önemli olan meseleleri adına saygı göstermediğim açık. Onlar için ulvi anlamda kutsal olana  saygı duymuyorum, onlara kişi olarak saygı duyuyorum ve onların hayatlarının bir parçası kutsal hisler beslemek; en azından bunu toplumsal ılımlılık çerçevesinde yaptıkları sürece.&lt;br /&gt;Birlikte yaşamın kurallarına uyulması koşuluyla, herkesin kendi davranışlarına verdiği anlama saygı duyuyorum. Kendi hayatına anlam vermeye çalışma tarzına saygı duyuyorum – ama onlar bu anlamı kendi kendilerine hayatlarına kattıkları bir anlam olarak görmeyecektir. Bu konuda farklı düşünüyoruz ve diğerlerinden bakış açılarımızı kabullenmelerini talep edemeyiz. Ama dindar birinden, davranışlarının sonucu benim davranışlarımın sonucuyla aynı olacak şekilde davranmasını talep edebilirim. Bunu yaparken o farklı düşünecektir, içinden bana saygı duyacaktır, çünkü onun gözünde benim içimde habersiz olduğum bir parçam vardır ve o bu parçama saygı gösterir. O bu parçamda kendisini ilgilendiren bir şey görmek ister. O bana inancının potansiyel taşıyıcısı olarak saygı gösterir, ben ise ona vatandaşım olarak saygı gösteririm. Bu su ile yağ gibidir. Seküler bir toplumda –en azından eğilim olarak– burada “benim görüş açım” olarak tanımladığım düşünce tarzı çerçeveyi belirler. Bu çerçeve içinde XVI. Benedikt tarafından tanımlanan saygıyı aynı anlamdaymış gibi yorumlayabiliriz. Bunu belki de huzur ve barış adına yapmak gerekir.&lt;br /&gt;Liberal bir kürtaj yasası illaki seküler bir toplumun bir parçası olmayabilir. Ama seküler toplumda yasamanın hareket serbestliği bir inanca bağlılıkla sınırlandırılamaz. Yasama ve verilen kararlar bazı durumlar için kürtajı suç haricinde tutar, yani aslında kürtaja izin verir.  İnancı doğrultusunda insan hayatının ana rahmine düşmeyle başlamasının yanı sıra, o andan itibaren ölümsüz bir ruha sahip olduğu için bu hayatın doğmuş bir insanla eşit görülmesi gerektiğine inanan bir dine mensup biri için bu tür bir izin yasal cinayettir.&lt;br /&gt;Kardinal Meisner doğmamış hayata karşı milyonlarca bu tür yasal cinayeti, doğmuş insanların öldürülmesiyle bir tuttuğunda dini inancı doğrultusunda hareket ediyor. II. Johannes Paul’ün şu şekilde ifade ettiği şeyden farklı bir şey söylemiyor: “İnsan tek başına, Tanrı olmadan, neyin iyi neyin kötü olduğuna karar verebilirse, bir grup insanın katledilmesi gerektiğine de karar verebilir. Bu tür kararlar, örneğin Üçüncü Reich’da verildi. […] Benzer kararlar Sovyetler Birliği’nde verildi. […] Kötülüğün ideolojisi üzerine kurulu rejimlerin çökmesinin ardından bu ülkelerde adı geçen katliamlar fiilen sonlandı. Ancak henüz doğmamış ama ana rahmindeki insanların yasal katliamı sürüyor. Bu kez katliamlar, toplumların ve bütün insanlığın ilerlemesini hedef aldıklarını söyleyen, demokratik yoldan seçilmiş parlamentoların kararlarıyla yürütülüyor. […] Kendimize şunu sorabiliriz, hatta sormalıyız: “Burada da kötülüğün –belki sinsi ve gizli– yeni bir ideolojisi iş başında olabilir mi?”&lt;span class="style1"&gt;4&lt;/span&gt; Tutarlı bir Katolik böyle düşünebilir, hatta böyle düşünmelidir. Holokost ile kürtaj yasasının bu tür bir değerlendirmeyle bir tutulmasının, Nazi Almanyası’nın katliam politikasını yaşamış insanları ve kürtaja karar vermiş kadınları derinden yaralayabileceği açıktır. Pekâlâ, ne yapmak gerekir? İnanç özgürlüğünü kaldırmak istemiyorsam, bu tür bakış açılarının varlığını kabullenmem gerekir. Ama buradan çıkan sonuç bu tür bakış açılarına saygı duymam gerektiği değildir şüphesiz. Birlikte yaşadığımız insanların, son derece karşı olduğum dini inançlara sahip olma özgürlüğüne saygı duyuyorum. Bu özgürlüğün birlikte yaşadığımız başka insanları kırma potansiyelini taşıması –bir dereceye kadar– kabul edilmelidir.&lt;br /&gt;Ama bahsettiğimiz düşünce tarzının toplumumuz hakkında ne tür bir hükme vardığı göz önünde bulundurulmalıdır.  Eski Papa’ya da şimdiki Papa’ya da Alman parlamentosunu ve hükümetini Nazi liderleriyle bir tutma suçlamasında bulunmuyorum. Ama onların gözünde Alman parlamentosu ve hükümeti de, Nazi liderleri de sinsi bir kötülük ideolojisinin ajanları, Papaların sözleriyle “Ölüm Kültürü”. Eski Papa’nın seküler toplum hakkında verdiği hükmün jargonu, Amerika Birleşik Devletleri’nden “Büyük Şeytan” olarak bahseden başka yerdeki radikal jargondan hiçbir açıdan farklı değil.&lt;br /&gt;II. Johannes Paul kitabının farklı bir yerinde “kendini sinsice demokrasi kisvesi altında gizleyen […] totalitarizmin başka şekillerinden”&lt;span class="style1"&gt;5&lt;/span&gt; bahsediyor ve bununla liberal Batı demokrasilerini kastediyor: “Oryantasyon prensipleri Tanrı yokmuş gibi düşünmek ve davranmak olduğu için, programlı ateist olmasa da, kesinlikle pozitivist ve agnostik olan bir toplumun yeni işaretleri çıkıyor sürekli karşımıza. […] Tanrı yokmuş gibi yaşamak, iyi ile kötünün koordinatlarının dışında yaşamak anlamına gelir.”&lt;span class="style1"&gt;6&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten: Seküler toplum, hiçbir papazın, Papa’nın, imamın, hahamın, Engizisyon mahkemesi üyesinin ve hiçbir guru’nun bir toplumun yasalarının ne şekilde olması gerektiğine, insanların keyif aldıkları sanatın ne tür olması gerektiğine, okullarda öğretilen bilginin nasıl olması gerektiğine karar veremeyeceği şeklindeki düzenlemeyle, yasaları yapanların ve hangi değer yönelimlerini takip etmek istediklerine kendi aralarında karar verenlerin kendi vatandaşları olduğunu ifade eder.&lt;br /&gt;II. Johannes Paul Batı felsefesinin geleneğinde Descartes’tan beri – hatta kendilerini “iyi Hıristiyanlar” olarak gören düşünürlerde bile – Tanrı karşıtı bir düşünce tarzı görüyordu. Onun görüşünde, çıkış noktası Tanrı’dan olmayan her türlü düşünce “kutsal ruha” hakaret, dolayısıyla da “affedilemez” bir günahtı.&lt;span class="style1"&gt;7&lt;/span&gt; Bu görüşe sahip biri, Tanrı’yı değil insanı, yani din adamını değil vatandaşı merkeze oturtan bir toplumla barış içinde yaşayamaz; sadece geçici bir ateşkes durumunda yaşayabilir.&lt;br /&gt;Bazı insanlar, dindar olmadığını iddia eden birinin aslında dindar –sadece farklı bir tarzda– olduğunu fark etmek istemeyen biri olduğunu söylüyorlar. Bir tanrıya inanmıyor, onun yerine insana ya da seküler toplumun lütuflarına inanıyorlar. Bu, kelime oyunundan başka bir şey değil. Bir insan bir şeye inanmıyorsa –inanan birinin inandığı şeyin olumlamasına inandığı gibi– o şeyin değillemesine inanmaz. Fark, ateistliğiyle bilinen Bertrand Russel’ın, hiç beklememesine rağmen bir gün Tanrı’nın önüne çıkarsa ne diyeceğini soran endişeli bir öğrencisine verdiği cevapta saklı: “Bize daha çok kanıt vermeliydin”.&lt;br /&gt;Yine de seküler toplum fikriyle bağlantılı olan varoluşsal bir uğrak da var. Seküler toplum, gelişimine eşlik eden ve destekleyenlerin onu bir tür “kavga” olarak algıladığı bir şekilde gelişti ve bu algılama geçen zamana meydan okuyor. Sosyoloji tarihi sekülarizasyon sürecini, bağımsız entelektüellerin aptal bir ruhban sınıfına karşı başarılı savaşı olarak tanımlayamayacaktır elbette, ama sekülarizasyon sürecinde kendilerini başkahraman olarak görenlerin kendilerini –hem de sürecin önemli bir faktörü olarak– ve süreci idealize ettiklerini kabullenecektir.  Böylece, Voltaire’in  “Ècrasez linfâme!” sözü ya da Kant’ın ruhani bakıcılara karşı polemiği ve yine Kant tarafından Aydınlanmanın sloganı olarak belirlenen ve “Kendi aklını kullanmaya cesaret et” şeklinde tercüme edilen “sapere aude” şeklindeki Horaz alıntısı seküler toplumun sözel ifadeleri haline gelmiştir.&lt;br /&gt;Kendi imgemizden yola çıkarak –şu an bizim için özel bir anlam ifade etmese de– bu kavgayı henüz vermemiş ya da tekrar verecek olanlara karşı bir bağ hatta bir sorumluluk hissediyoruz. Kendi imgemizi göz önünde bulundurduğumuz için, okullarda evrim teorisinin yerini İncil okumanın ya da “yaradılışçılık”ın alması üzerine kurulu denemeler gibi inisiyatifler sadece muhalefet değil kızgınlık da yaratıyor. Aynı şey, Müslüman aile fertlerinin aile içi baskı yüzünden maruz kaldığı kısıtlamalar için de geçerli – şiddet olaylarını kastetmiyorum, onlar bambaşka bir konu; söz konusu olan yaşam tarzı kısıtlamaları, ki bunlar özgür iradeyle uygulandığında elbette kabul edilebilir ancak bunları şüpheyle karşılıyoruz çünkü burada özgür irade ile geleneklerle bağlantılı boyun eğme arasındaki farkı ayırt etmek oldukça zor. Bu noktada, seküler devletin hukuki yapısında problemli alanlar açığa çıkıyor.&lt;br /&gt;Seküler toplum, bir yandan insanların –insanın kendi keyfine göre bir anlam bulma şansı olarak– zoraki dini cemaatlerden korunması, öte yandan ise dindarlığın dışavurum şekillerine karışmamak demektir. İkincisi, bir vatandaşlık hakkıdır, birincisi ise belirli yasalara uyulmasını sağlamakla olur. &lt;/p&gt;       &lt;p&gt;Öğretmenin  Türbanı ve Diğer Moda Aksesuarları&lt;br /&gt;Dindarlığın ifade edilmesinin sınırları konusunda son derece çekişmeli bir tartışma yaşadık: Türban tartışması. Elbette, seküler devletin vatandaşları, arzu ederlerse, hangi mezhebe ait olduklarını kıyafetleriyle de ifade edebilirler. Elbette, zorunlu eğitimde seküler devlet mezheplerden bağımsız okullar sunmak zorundadır ve bu okullarda din dersi o ya da bu şekilde belki okutulmalıdır ama herhangi bir dini yönlendirme olmamalıdır.&lt;br /&gt;Bu yüzden bazıları, İslam’a bağlı kadın öğretmenlerin bu bağlılığı açıkça gösteren bir kıyafet parçası taşımamaları gerektiğini söylüyor. Karşı tez ise bunun dini özgürlüğe karşı geldiğini ve bazı kıyafetleri taşıma zorunluluğu hisseden inançlı Müslüman kadınları bazı mesleklerden men ederek mağdur ettiğini savunuyor.&lt;br /&gt;Bu tartışmada sorunun bir boyutunun gözden kaçırılmış olduğunu düşünüyorum ve bu boyut seküler toplumun şerefi olarak adlandırmak istediğim şeyle ilgili. Bu şeref, buradaki bağlamda, kıyafete bakışı dini bir ifadenin dikte etmesine izin vermemektir. Seküler devletin gözünde peçe bir moda aksesuarı muamelesi görmelidir ve insanlar istediklerini giyebilirler. Elbette bazı sınırlar dahilinde. Bazı terbiye kuralları vardır ancak bunlar dinden yola çıkarak tanımlanmamıştır. Bu terbiye kuralları, ne kadar çok giyinebileceğinizi değil, ne kadar az giyinebileceğinizi tanımlar. Bütün kültürler bedeni doğal çıplak halinden çıkarmaya –en azından boyamak ya da yara izleriyle deforme etmek bile olsa– önem vermişlerdir. Kültürlere göre bedeni kapatma tarzı, neresinin ve nasıl kapatıldığı, beden şeklinin görünmez kılınması ya da vurgulanması farklıdır ama bütün kültürler terbiye kuralları dahilinde ve dışında kalan kıyafetler olduğu konusunda hemfikirdir.&lt;br /&gt;Ama bu kültürden kültüre, modadan modaya değişir. Seküler devlet moda meselelerini dini inançlardan bağımsız tutar – terbiye kurallarıyla ilgili konuda. Dini inancı sebebiyle çıplak gezen insana –hâlâ varsa; antikçağda bu insanlara gymnosofist adı verilirdi– tolerans gösterilmez. Dini sebeplerden yüzünü kapatan insana tolerans gösterilir. Her şey bundan ibarettir. Seküler devlet herhangi bir kıyafet parçasının herhangi bir dindar insan için “ne anlama geldiğiyle” ilgilenmek zorunda değildir. Zaten bunu nasıl yapabilir ki? Bir kadın, inancını açık şekilde göstermek istediği, bütün kadınların peçe taktığı bir İslami toplumda yaşamayı arzuladığını gözler önüne sermek istediği için peçe takıyor olabilir.  Bir kadın, sadece kendisini uymak zorunda hissettiği dini kurallara uygun davrandığı için de peçe takıyor olabilir. Bunu kim bilebilir?&lt;br /&gt;Seküler devlet bununla ilgilenmek zorunda değildir, hatta bilmek bile istememelidir. Elbette, devlet okullarında tarafsız bir dünya görüşü olmasını sağlamalıdır ama bunu ders içeriklerini ve öğretmenlerinin bunu nasıl sunduklarını kontrol ederek sağlar. Okullarında dini beyin yıkama yaşanıyorsa, öğretmenlerini görevden alabilir, hatta ümitsiz durumlarda o öğretmenlerin bir daha öğretmenlik yapmasını yasaklayabilir. Devletimizin gamalı haçın taşınmasını da yasakladığı bir argümandı. Ancak, gamalı haç yasak bir partinin sembolü olduğu için yasaktır. Türban yasak bir dini cemaatin sembolü olsaydı, yasaklamaya hiçbir şekilde karşı çıkılamazdı.&lt;br /&gt;Tekrar edersek: Bir kadın öğretmen, dini propaganda yapmak için görevini kötüye kullanıyorsa, işten çıkarılmalıdır. Ama bunun için bir şey yapmış olması gerekir. Diğer öğretmenlerden ve öğrencilerden farklı bir şeye inandığını göstermesi yeterli değildir. Disiplin soruşturması durumunda, öğretmenin türban takması kanıtların bir bölümü olarak değerlendirilebilir, ama tek kanıt olarak yeterli değildir.&lt;br /&gt;Türban yine de yasaklanıyorsa, din dersi veren din adamının rahip cüppesini de, matematik hocasının boynundaki haçlı kolyeyi de yasaklamak mı gerekir?  Bir hata, adil olmak adına yapılan diğer hatalarla düzeltilemez. Ancak türban takmayı yasaklayan ama haç takmayı yasaklamayan bir toplum, okullarının tarafsızlığını amaçlıyor değil de, Müslümanların hayatını zorlaştırmayı amaçlıyor şüphesini uyandırır.&lt;br /&gt;Herhangi bir dini kıyafete karşı hoşgörüm, herhangi bir kadın ya da adamın insan bedeninin saflığı ya da günahkârlığı düşüncesine saygı duyuyor olmamdan kaynaklanmıyor; o insanın hayat tarzına saygı gösteriyorum yalnızca. Bu insanlar seküler toplumun genel kurallarına saygı gösterdikleri sürece ve kız çocuklarına, anne babalardan beklenen genel seviyenin üzerinde zorbalık etmedikleri sürece.&lt;br /&gt;Birlikte yaşadığımız insanlar olarak onlara saygım var; vatandaş olarak onların haklarını savunacağıma söz veriyorum; işveren olarak moda meseleleri, türbanlar, haçlar ve diğer aksesuarlar beni ilgilendirmemeli – yukarıda da belirttiğim gibi, terbiye kurallarının dışına çıkmadıkları sürece. Türban, okul yetkilileri için bir moda meselesi olmalıdır.&lt;br /&gt;Semboller, ancak davranışlar ve uygun bağlamlar üzerinden sembol haline gelirler. Seküler toplum için belirleyici davranış biçimleri düşüncesi burada yatar: Bağlam ve iletişim anlamı yaratır. Anlamın dışarıdan geldiği ve sabit olduğu dindarların görüşüdür, bizim değil. Dinlere saygı gösterme imkânı, ancak bu görüş ayrılığı temelinde yaratılabilir. Ve bu yüzden, öğretmenlerin okullarda türban takmasını yasaklayan yasalar, seküler bir toplumun öz saygısına karşı kabahat işleyen yasalardır.&lt;br /&gt;Anlamın dışarıdan geldiği ve sabit olduğu dindarların görüşüdür, bizim değil. Görev başındaki Papa bizim görüşümüze, “rölativizmin diktatörlüğü” adını veriyor; ayrıca dinin kişisel bir mesele olduğu ve dinin olası toplumsal rolünün de kişisel bir mesele olması durumundan belirlendiği görüşünü açıkça dine karşı saldırı olarak tanımıyor. Açık, seküler toplumun düşmanı olduğunu itiraf eden eski Papa bu bakış açısını “Kutsal Ruh’a karşı, affedilemez bir günah” olarak tanımlıyordu.&lt;br /&gt;Eski Papa için bu görüşte günah hikâyesinin anlamı saklıydı – ve bu tutarlı bir teolojik yorumdur: “Eski Ahit’in ilk kitabındaki sözlerin konu aldığı şey budur: ‘Tanrı gibi olacaksınız ve iyi ile kötüyü göreceksiniz’, yani iyi ve kötünün ne olduğuna kendiniz karar vereceksiniz.”&lt;span class="style1"&gt;8&lt;/span&gt; Seküler bir toplumun şerefi gerçekten  de bu tür bir günah içinde yaşamaktır.  &lt;/p&gt;       &lt;p&gt;&lt;strong&gt;Almancadan  Çeviren:&lt;/strong&gt; Itır Arda&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://www.ykykultur.com.tr/cogito/51/jan_philipp.html"&gt;kaynak&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;       &lt;p align="right"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="right"&gt;&lt;strong&gt;Notlar&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;       &lt;p align="right"&gt;&lt;strong&gt;1&lt;/strong&gt;   Kardinal Joseph Ratzinger, Einführung in das Christentum. Vorlesungen über das apostolische Glaubensbekenntnis (Hıristiyanlığa Giriş: Apostolik İnanç Üzerine Dersler), Düsseldorf 2002, s. 47.&lt;br /&gt;       &lt;strong&gt;2 &lt;/strong&gt;  Ratzinger, “Warum hasst sich der Westen?”  (Batı Neden Kendinden Nefret Ediyor?), Cicero, Haziran 2004, s. 67.&lt;br /&gt;       &lt;strong&gt;3&lt;/strong&gt;   A.g.e.&lt;br /&gt;       &lt;strong&gt;4&lt;/strong&gt;   John Paul II, Erinnerung und Identität. Gespräche an der Schwelle zwischen den Jahrtausenden, (Bellek ve Kimlik: Binyılın Başlangıcında Konuşmalar), Augsburg 2005, s. 26.&lt;br /&gt;       &lt;strong&gt;5 &lt;/strong&gt;  A.g.e., s. 68.&lt;br /&gt;       &lt;strong&gt;6&lt;/strong&gt;   A.g.e., s. 67.&lt;br /&gt;       &lt;strong&gt;7&lt;/strong&gt;   A.g.e., s. 21.&lt;br /&gt;       &lt;strong&gt;8&lt;/strong&gt;   A.g.e., s. 20.&lt;/p&gt;       &lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-7379941348491693593?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/7379941348491693593/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=7379941348491693593' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/7379941348491693593'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/7379941348491693593'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2008/02/dindarla-sayg-gstermek-gerekir-mi.html' title='Dindarlığa Saygı Göstermek Gerekir mi?*'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-1545430915540374609</id><published>2008-02-05T13:16:00.000+02:00</published><updated>2008-02-05T13:41:46.181+02:00</updated><title type='text'>birgün gazetesinin koridorlarında ertuğrul özkök'ün hayaleti mi dolaşmaktadır?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/R6hIFe2Ig4I/AAAAAAAABlM/mRKLSlMJmdI/s1600-h/birgun.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://4.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/R6hIFe2Ig4I/AAAAAAAABlM/mRKLSlMJmdI/s320/birgun.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5163456231796933506" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;birgün'ün 5 şubat tarihli nüshasının manşetinde "laik türkiye şeriat sponsoru" diye bir haber yer alıyor. haberde diyanet sen genel kurulunun sonuç bildirgesinde, "başörtüsü bir insan hak ve özgürlüğüdür. Aynı zamanda Allah emridir. Sadece üniversitelerde değil hayatın her bölümünde serbest bırakılmalıdır." denildiği belirtiliyor. ‘her din ve dünya görüşünden yurttaşların vergileriyle sponsorluğunu yaptığı Diyanet İşleri Başkanlığı'nda örgütlenen Diyanet Sen'e dikkat çeken gazete, bu sonuç bildirgesinde, ayrıca sendikanın kuran kurslarına kayıtta ilköğretimi bitirme şartının kaldırılmasını talep ettiğini ve ayrıca, başörtüsünün dinin gereği olduğu fetvasını verdiğini ifade ediyor.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;haber, devletten ekmek yiyenlerin utanmazca şeriatı savunduğu noktasında odaklanıyor. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Demek ki sendika, hele bir de bir kamu sendikasıysa, yani üyelerinin sponsoru devletse, yediği ekmeğe ihanet etmemeye özen gösterecek, patronu (işvereni, devlet) &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;dünyayı nasıl yorumluyorsa o da tam bir sadakatle öyle yorumlayacak. mesela eğitim sen de, eğer bu şeriatçı diyanet sen gibi olmak istemiyorsa, böylece, bütün eylem ve etkinliklerinde sponsorunun kim ve bir ne olduğunu unutmadan yönünü çizecek, ekmeğe ihanet etmeyen ‘uslu’ bir ‘sivil toplum örgütü olarak’ varlığını sponsoruna armağan edecek.&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Son türban tartışmaları çerçevesinde, mhp’nin temelde, akp’den çok da farklı olmadığını, her iki partinin de muhafazakar iç anadolu &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Sünni İslam geleneğinden geldiğini, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;mhp’nin bazen akp kadar muhafazakar ve akp’nin de bazen mhp kadar milliyetçi tavırlar geliştirebildiği, bazı yazarlar tarafından dile getirilmişti.&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Aynı durumun bir benzerinin yine bazen, bu tarafta da yaşandığını görmek ne acı: Özgürlükçü bir sol anlayışın sesi olmak vaadiyle yola çıkan bir gazete, işte böyle kritik bir anda cumhuriyet gazetesiyle aynı noktada kesişebiliyor. Türban söz konusu olunca, aniden gözü kararıyor, kaygı verici bir akıl tutulmasıyla bir sendikanın sponsoruna ihanet edişine dair bir haber ‘düzebiliyor’. &lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Gazete yönetiminin kafası karışık, okuyucusundan çok geride bir politik kavrayış içerisinde. Maalesef bu harika proje, kurulduğu ilk günden beri çok kötü yönetildiği için heba olmak üzere.&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;bu projenin heba olmaması gerekiyor. bir şeyler yapılmalı ve bu beceriksizlerin elinden kurtarılmalı bu gazete!&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-1545430915540374609?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/1545430915540374609/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=1545430915540374609' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/1545430915540374609'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/1545430915540374609'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2008/02/birgn-gazetesinin-koridorlarnda-erturul.html' title='birgün gazetesinin koridorlarında ertuğrul özkök&apos;ün hayaleti mi dolaşmaktadır?'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YAzLzZK9WJ0/R6hIFe2Ig4I/AAAAAAAABlM/mRKLSlMJmdI/s72-c/birgun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-9052700308747046582</id><published>2007-08-24T18:47:00.000+03:00</published><updated>2007-08-24T18:52:44.378+03:00</updated><title type='text'>KOD ADI PROLETARYA</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;Rol degisinin 43 sayisinda Ahmet Insel'le yapılan soylesi&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Feuerbach Uzerine Tezler'in onuncusune gelmeden once, genel bir Feuerbach degerlendirmesi gerekiyor galiba. Kitabinizda birkac yerde atifta bulundugunuz bu 19. yuzyil filozofunun dusunce tarihindeki onemi ne?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Insel: Feuerbach'taki esas tema, dinin insanlarin yabancilasmasindaki en onemli amil oldugudur. "Bu cok yeni bir tema degil" diyebilirsiniz, Voltaire'de de vardi ornegin, ama, felsefi sistematik icinde ilk kez Feuerbach tarafindan ele alinmistir. Feuerbach'a gore, butun yabancilasmalarin kaynaginda din vardir. Cunku din, insanlarin urettikleri bir mitolojinin, insanlara geri donup onlara emretmesidir. Din insanlardan cikip, insanlarin disinda, insanlardan bagimsiz, buyurgan bir soylem olarak onlara geldigi icin yabancilasmanin belki de en mukemmellesmis, en cismanilesmis seklidir. Dinden de Oteye, tanri sorunudur bu: Insanin, kendisinin yarattigi tanriya biat etmesi, esir olmasidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Feuerbach, Turkiye'de Marx'in "Feuerbach Uzerine Tezleriyle taniniyor. Marx niye ozellikle Feuerbach'i ideolojik hedef secmisti kendisine?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Marx'in varolusun anlaminin yeryuzune indirilmesi ve yeryuzune indirilirken de bunun insanlarin urettigi bir aniam olarak algilanmasi fikriyatini devraldigi iki-uc referanstan biridir Feuerbach. Marx'in materyalist dusunceye gecisindeki esik Feuerbach'tir. " Feuerbach Uzerine Tezler"de, Marx'in Feuerbach'a karsi biraz kati oldugu kanisindayim. Cunku, bence kendisini o kadar yakin hissediyor ki Feuerbach'a, aradaki farki koyabilmek icin, Feuerbach'in duz materyalizmini biraz fazla vurgulayarak elestiriyor. Marx'in en cok referans ve¬rilen calismalarindan biri olmakla beraber, "Feuerbach Uzerine Tezler"i, Marx'in kendi fikirlerini duzene sokmak ve Feuerbach'la hesaplasmak icin yazdigi "notlar" olarak degerlendirmek gerekir. Aslinda, Feuerbach uzerine tezlerin onbirincisi, dunyayi donusturmek uzerine oldugu icin en cok bilinenidir, ama ilk on tezde, Marx, esas olarak yabancilasma kavramina, insanin kendi urettigine yabancilasmasina, kendi urettiginin, kendisi disinda bir anlam kazanmasina vurgu yapar. Marx icin, insanlarin yabancilasma surecinden kurtulusundaki en onemli amil, iktisadiyattan once, esas olarak insanlarin ideoloji seviyesinde kendi urettiklerine yabancilasmamalarid ir. Bence, Marx'in "Kapital'de bile belki esas cabasi, var olusun anlaminin toplum ve insan disinda bir kaynagi olmadigini ve bunun da bilimle izah edilebilecegini gostermek istemesidir. Marx, Feuerbach'in elestirisinden sonra, "Kapitale geldiginde, Proudhon'vari bir iradecilige ve sulu gozlu tabir ettigi soyleme dusmemek icin daha fazla doga kanunlari, toplum kanunlari gibi vurgular yapiyor ve ilk cikisindaki saiklere pek uymayan bir bilimcilige dogru kayiyor. "Toplumun temeli iktisadiyattir" demesi Marx'in formasyonunda gec bir olgu. "1844 Elyazmalari' nda bu tur seyler yok. Fakat, Marx icin, kapitalizmin elestirisinin oznel bir bakistan kaynaklanan bir elestiri olmasinin otesinde, bir nesnel temelinin olmasi lazim. Ve Marx'a gore, o nesnel temel Feuerbach'ta yok. Bir nesnellik ariyor Marx ve bilimcilige de, pozitivizme de orada koyabiliyor. Marx'in soylediginin kendi sahsi disinda bir kanitinin olmasi lazim.Aksi taktirde, kapitalizmin burjuva toplumunun otesine gecmenin mumkun oldugunu soylerken, bir utopya dile getirmis, peygambervari bir kurtulus soylemi olusturmus olacak. Boyle bir konumda olmak istemiyor hakli olarak. Bunu kendi disinda bir yere dayandirmasi lazim. 19. yuzyilin bilimci, pozitivist egilimi icinde, ekonomi-politige, Ingiliz ekonomi-politik ekolune yoneliyor ve orada kendisine saglam bir temel buluyor. Marx "1844 Elyazmalari' nda daha iradi bir devrimci bakisa sahiptir. 1848 devri¬minin saman alevi gibi parlayip cokmesinin yarattigi husrani yasamamistir daha. Hâlâ bir devrimci ortam vardir 1844'de. 1840'lar, Avrupa'yi saran devrimci dalganin, "Komunist Manifesto"daki meshur ilk cumlenin, "Avrupa'da kol gezen heyula"nin donemidir. 1848 devriminin saman alevi gibi parlayip sonmesinden sonra Marx, insanlarin iradelerinin otesinde, surecin de belirleyici olmasi gerektigi materyalizmine dogru yonelir. "Komunist Manifestodaki o edebi pathos'u, edebi vurgulari bir kenara birakir- saniz, Marx hic oyle gaz verme amaciyla devrimci soylem tutturan bir insan degil. Tersine, hele, "Kapital"i yazdiktan sonraki doneminde, surecin sadece bir ayaklanmayla, sadece bir darbeyle, sadece bir grup insanin iradesiyle gerceklesmesinin mumkun ol¬madigina ve olgunlasma sureci denen bir sure¬cin yasanmasinin kacinilmaz olduguna inanmis durumdadir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;"Feuerbach Uzerine Tezler'in en unlusu onbirincisi ama, asil dusundurucu olani onuncu tez galiba: "Eski materyalizmin bakis acisi sivil toplumdur, yeni materyalizmin bakis acisi ise insan toplumu ya da toplumsallasmis insanliktir. .." Marx'in "toplumsallasmis iiisanlik'la kastettigi ne sizce?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;-Insanin biyolojik yapisi, fiziki varligi yaninda bir de "insani" dedigimiz vasfi var. Bu onun toplumsalligidir. Obur turlu, insanlar gelismis hayvanlar olarak varolurlardi. Toplumsallik icinde vardir insan, toplumsal bir varliktir... Marx, sivil toplumdan toplumsal insana gecis kavramini kullanirken, bence, toplumsal insana tekabul eden toplumsal demokrasiyi isaret eder aslinda. Toplumsal demokrasi, Marx'a gore, Insanin butun farkli varolus bicimleri icinde yaraticiligini gerceklestirebilmes i, varolusuna egemen olmasidir. Toplumsal demokrasi sosyal, siyasal, ekonomik bir demokrasidir. Marx komunizm kavramini kullanmadan once, butun Avrupa sosyalist geleneginde komunizm tabiri yerlesmeden once, onun esanlamlisi olarak kullanilan kavram toplumsal demokrasiydi zaten. Niye toplumsal demokrasi? Demokrasi, bu haliyle burjuva demokrasisi, hukuki bir esitlikten ibarettir. Sozde bir esitlik, bicimsel bir esitlik, sadece dis cephesiyle bir esitliktir bu. Halbuki sosyalistlerin dusundugu esitlik, butun insanlarin 'konumsal esitligidir; Atina'daki yurttasin agoraya geldigindeki mutlak esitligi, butun statulerden arinmis bir esitliktir, herkes her sey uzerine soz sahibi¬dir. Proletarya diktatorlugu gibi kavramlar "Komunist Manifesto "da daha cok hitabet gucu oldugu icin kullanilan kavramlar. Ama, Marx'in butun metinlerine baktiginizda, "devrim", toplumsal demokrasidir. Toplumsal demokrasi, sivil toplumdaki demokrasi kavraminin asilmasidir. Yani sadece ve sadece munferit bireyin esitligine, soyut esitlige indirgenmis esitligin asilmasi: insanin ozgunlugunu yaratma gucunu yeniden sahiplenerek varolusunu zenginlestirmesidir .Toplumsal demokrasi, ozgunlugunun tasiyicisi olan insalarin toplumudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;"1844 Elyazmalari" nda Marx'in "kaba komunizm"i elestirdigi bir bolum var; pekala SSCB'nin ve reel sosyalizmin elestirisi olarak okunabilir. Soyle diyor Marx: "Kaba komunizm, onceden tasarlanmis bir asgariden baslayarak, toplumu bu ortak asgari duzeye indirgeme isteginin son noktasina varmasindan baska bir sey degildir. Yoksul ve bir sey istemeyen bir insanin dogal olmayan basitligine geri donulmektedir. Oysa bu insan, ozel mulkiyetin otesine gecmek bir yana, ozel mulkiyete varmayi bile basaramamistir. Topluluk sadece bir emek toplulugudur ve topluluk sermayesinden herkese esit ucret verilmektedir topluluk evrensel kapitalisttir. Iliskinin iki yani da hayali bir evrensellige yukseltilmistir. Kaba komunizm ozel mulkiyetin yuzeye cikisinin bir seklidir sadece. Kavrami anlamis ama ozunu kavrayamamistir..."&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Oradaki "asgari" vurgusu bence cok onemli. Asgaride esitlenme uzerinden dusunulen esitlik ideali, Marx'in en cok rahatsiz oldugu esitlik fikridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Elyazmalari" ndan 30 sene sonra da "Gotha Programinin Elestirisinde" bu tur esitlik anlayisina sid¬detle karsi cikmistir. "Doga bile esit degiidir" der. "Nasil yapa¬caksiniz bu esitligi, esit ucret kavramini nasil yapacaksiniz? " diye isyan eder. Bugun biz populizm derdik belki. O, bu kavrami kullanmi¬yor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Gotha Programi'nin Elestirisi" nde, "Elyazmalari" ndaki "kaba komunizm" elestirisini yineliyor gibi. Soyle diyor: "Esit hak, burjuva hukukundan bas¬ka bir sey degildir. Oysa esdegerler arasindaki degisim ancak ortalama olarak mevcuttur ve bireysel durumlarda soz konusu degildir. Ama, bu ilerlemeye karsin, esit hak hâlâ burjuva sinirlar icinde kalmaktadir. Bura¬daki esitlik emegin ortak olcu birimi olarak kullanilmasindan ibarettir. Ama, bir birey fizik ya da moral bakimdan bir baskasindan ustun olabilir, ayni zaman icinde daha fazla emek sarfetmis olabilir ya da daha uzun bir sure calisabilir. Bu esit hak, esit olmayan bir emek icin esit olmayan bir haktir. Niteligi geregi, hak, ancak ayni olcu birimi kullanildiginda soz ko¬nusu olabilir; ama esit olmayan bireyler (bunlar esit olsalardi, ayri ayri bi¬reyler olamazlardi) ancak ayni acidan degerlendirildikler inde, ortak bir bi¬rimle olculebilirler. Ote yandan bir isci evlidir, oteki degildir, birinin otekin¬den daha cok cocugu vardir vb., vb. Butun bu sakincalardan uzak dura¬bilmek icin hak esit olmamaliydi. ."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marx'i en cok rahatsiz eden, "vulgaire" komunizm dedigi, bayagi komu¬nizmdir. Nedir bayagi komunizm? Bir ozgurlesme, Ozgurlestirme ideali tasi¬mayan ve maddi yasamda esitligi asgaride saglamaya calisan bir esitlestir¬me cabasi. "Alman Ideolojisinde" Marx'in yaptigi en onemli vurgu -Feuerbach da o bakimdan onemli- Feueurbach'i asmaya calistigi yerde ifade et¬tigi ozgurluk kavramidir. Ozgurluk, esitlikten daha onemli bir kavram Marx'da. Ozgurluk kavrami da, kabaca, insanin insani yeteneklerini varola¬bilecek tum yonlerde gelistirme kabiliyetine sahip olmasi olarak tarif edile¬bilir. Dolayisiyla, "bayagi" komunizmdeki esitlestirmeden cok ayri bir farkli¬lastirma surecine vurgu yapar Marx.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Marx'in sîze en yakin gelen calismalari hangileri?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi, "Kapital"deki sermayenin devinimiyle ilgili, sermayenin sermaye¬darlari da icine alan, onlari da esir eden birikim surecini anlattigi bolum. Orada, Marx'in cok hosuma giden ve beni heyecanlandiran tavri, ahlakci olmamasidir. Sunu soyluyor: Kapitalist duzende bir insanin bir baska insani somurmesi, daha dogrusu sermayenin emegi somurmesi iyi ve kotunun otesinde bir seydir. Kapitalist duzen icinde bu boyle olur, baska turlu olmaz. Ve sadece kapitalizmde degil, ucretli emek iliskisi icinde bu boyle olur. Baska turlu olabilecegini hayal etmek abesle istigal etmektir. Burada iyi ve kotunun otesinde bir olgu var. Kapitalizmin bu cephesi, kapitalizm va¬roldugu surece kaldirilamaz. Bir de, "1844 Elyazmalari' ndaki, henuz bilimci bir tesebbuse girmemis; "Kapital"deki gibi, ekonomi-politigi Ingiliz ekonomi politiginden daha iyi yapma iddiasi tasimayan, humanist diyebilecegimiz Marx, yani Althusser'in hic sevmedigi Marx yakin geliyor bana. Tabii "1844 Elyazmalari" nda idealizme dustugu de soylenebilir bazi acilardan. Ama materyalizmle idealizm arasinda cok buyuk bir ucurum olmadigi kanisindayim. Materyalizm aslinda bir tur idealizm olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Pierre Macherey'di galiba soyleyen: "Tarihi materyalizmde vurgu tarih bir sey telaffuz etmiyor, ama Feuerbach'i elestirirken kendi yontemini de belirtmis oluyor. "Feuerbach, materyalist oldugu zaman tarihten uzak du¬ruyor, tarihi hesaba kattigi zaman da materyalist olmaktan cikiyor." Siz¬ce Marx'in materyalizmi nasil bir materyalizm?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Materyalizmin gecmisi cok eskiye, antik Yunan'a uzaniyor, Epikur ve Demokritos'a. .. Bilindigi gibi Marx'in doktora tezi Epikur ve Demokritos'un doga anlayislari uzerinedir. Tezini okudugunuz zaman, materyalizmin Marx'ta esas olarak felsefi bir kavram oldugunu goru¬yorsunuz. Engels'deki gibi tabiat bilimleri uzerinden bir materyalizm analizi yapma cabasi yok. Marx icin, materyalizm gercek anlamda felsefi bir kavram. Marx'ta, materyalizmin yanina tarih boyutunun gelmesi Hegel'le oluyor. Fransa'ya gelmesinden sonra yaptigi calismalarda tarih boyutu iyice belirginlesiyor. Zaten Marx'in en keyifle okudugum calismalari, tarih ve sosyolojinin ici¬ce oldugu "18. Brumaire", "Fransa'da Sinif Mucadeleleri" gibi calismalardir. 0 eserlerde, tarih duz bir surec&gt;&gt; bir kader degildir. Marx'in dusuncesinde, bir tarafta tarih, bir tarafta materyalizm, bir tarafta diyalektikten olusan bir yapi soz konusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;"Feuerbach Uzerine Tezlerin onuncusuna donersek... Marx'in "yeni materyalizmin bakis acisi" diye ifade ettigi "vizyon" nasil bir sey?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Toplumsallasmis insan"dan soz ederken antik Yunan'dan ornek verdiniz...&lt;br /&gt;Marx'in hayalindeki ideal, bana oyle geliyor ki, Antik Yunan demokrasisidir, koleciligin olmadigi bir antik Yunan demokrasisi. Marx'in, toplumsal Insani, butun toplumun kurucu gucunu kendi icinde ozumsemis insan tipini, sanki Atina demokrasisindeki yurttas gibi algiladigi kanisindayim. O yurttasin koleci bir iliski icinde oldugunu, kadinlarin "yurttas"a dahil olmadigini, butun bunlari bir an icin bir tarafa birakalim... Agoraya ciktiginda siteyle iigiii her seyi esittik ve farklilik icinde ifade edebilecek konumda olan toplumsal insan soz konusu. Belki astinda hicbir zaman Oyle olmamis, belki o Yunan toplumu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;idealizasyonunu bize 19. yuzyildan kalmis. Unutmayalim, Marx bir 19. yuzyil dusunurudur ve 19. yuzyil, aydinlanma felsefesi icerisinde Yunan toplumunun, Yunan demokrasisinin idealize edildigi bir donemdir; Roma'ya karsi antik Yunan demokrasisinin, Roma'daki cumhuriyete karsi Atina'daki demokrasinin. ... Galiba bugun de ayni tartismayi yasiyoruz.&lt;br /&gt;Bu noktada, Hegel'in eski Yunan ve Roma uzerine yaptigi yorum akla geliyor... Galiba o yorum, bugunun dunyasi icin de gecerli: "Yunanlilar, Romalilar gibi yalnizca bazi kisilerin ozgur oldugunu kabul ediyorlardi. Insa¬nin Insan olarak ozgur oldugunu bilemediler, bu nedenle de ozgurlukleri sinirlanmis olmakla kalmadi, Insanin Insana koleligine donustu..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hegel'in bu saptamasi cok onemli. Insani sorumluluk veya sosyalizmi bir etik sorumluluk olarak gorme kavramina geliyoruz yeniden.... Marx Icin ciddi bir gerginlik noktasi var: Insan ozgurlugunun bilincinde oldugu zaman nasil bir insan olabilir ve bu insan somut toplumun icinde nasil varolabilir? Somut toplumun icinde, ezilenler tarafinda oldugunuz zaman Ozgurlugunu&lt;br /&gt;zun kayboldugunun bilincinde olabilirsiniz. Ama bunu nasil donusturebilirsiniz ? Veya ezenler tarafinda oldugunuz zaman da, aslinda, ozgurlugunuzun eksIk oldugunun bilincinde olabilirsiniz. Cunku Marx'in o unlu sozunde oldugu gibi, bir baskasinin ezilmesine dayali bir ustunluk ozgurluk degildir, ezilme iliskisine tabi bir ozgurluktur, dolayisiyla kendisi de o iliskinin esiridir. O cok onemli bir vurgu... Marx'a gore, insan diger insanlara bagimliysa eger, o iliskinin empoze ettigi konuma da bagimliysa, insanin kendini oz-gurlestirebilmes i icin, iliskide oldugu insanlari ozgurlestirebilmesi lazimdir. Ancak iliskide oldugu digerlerini de ozgurlestirme cabasi icinde insan kendini ozgurlestirebilir. Burada, ozgurluk anlaminda sosyalizmin, bir insanin kendisini ozgurlestirmesi icin gerekli etik sorumluluk oldugu noktasina geliyoruz... Gecen konusmamizda hatirlarsaniz bir soru sormustunuz, "onu bir sonraki soylesiye birakalim" demistiniz. "Hali vakti yerinde olanlar icin, sosyalizm bir etik sorumluluk olarak tanimlanabilir, ama 'alttakiler' icin bu yasamsal bir zorunluluk degil mi?" diye sormustunuz. Bence, gereklilikle sorumluluk arasinda soyle bir fark var: Ezilenlerin, altta kalanlarin kendilerini kurtarmak acisindan sosyalizmi algilamalarini beklersek, buyuk bir yanilgi icinde oluruz. Cunku kimse kalkip da kendi ongordugu yasam sinirlari icinde bizim anladigimiz anlamda sosyalizmin gerceklesecegi guvencesini veremez. Dolayisiyla, kendisini kurtarmak acisindan o insanin rasyonel davranisi, tam Turgut Ozal felsefesinde oldugu gibi, kose donme, bir sekilde uste atlama cabasidir. Kendisini ve sadece kendisini kurtarmak diye baktigi zaman o konumdan kurtulabilecek yuzde l 'in icinde olmak mucadelesini verecektir. Dolayisiyla, gereklilik dedigimiz zaman da, altta kalanlarin, ezilenlerin sosyalizme bakmasinda bir cazibe noktasi yaratmayiz aslinda... Sadece ezilenin veya ezenin, ezen veya ezilen konumundan kurtulmasi icin yapacagi bir bireysel caba degil, digerleriyle bera¬ber ancak kendisini ozgurlestirebileceg i Icin, insanin kendisine karsi bir etik sorumlulugu soz konusudur. Eger "insan en yuce varliktir" diyorsak, ki Marx icin insandan daha yuce bir varlik yoktur, eger insanin kendine karsi bir sorumlulugu varsa, insanin kendine karsi kendini Ozgur kilmak gibi varolussal bir sorumlulugu varsa,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-Sartre'in da en cok vurguladigi, Marx'tan aldigi belki en buyuk esin kaynagi bu varolussal sorumluluktur- bu sorumlulugu gerceklestirebilmes i, onu insani kilan tum iliskilerinin ozgurlestirilmesiyl e mumkundur. Bu etik sorumluluktur.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;-Sartre ornegini biraz acalim Isterseniz. Kurdugu orgutun adi "Sosyalizm ve Ozgurluk'tu, cunku Sartre'a gore, sosyalizm ozgurluk kavrami olma¬dan, Ozgurluk de sorumluluk kavrami olmadan dusunulemez. Ozgurluk, Sartre'da sorumlulukla icice. Bir de isterseniz, su unlu sozu uzerinde dualim biraz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;"Marksizm cagimizin asilamaz ufkudur..." Sartre'in sozu ge¬cerliligini koruyor mu sizce?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada biraz evvel bahsettigimiz, hem iradeci, hem de benmerkezli olmayan bir Iradecilik soz konusu. Insanlar somut kosullar icinde varolurlar, bu somut kosullar icinde yasamlarin! idame ettirirler. Dolayisiyla, bu somut kosullarin onlara empoze ettigi sorunlari cozmek sorumlulugundadirla r. Kendilerine karsi sorumluluktandir bu; ozgurlesme sorumlulugu icinde bu sorunlari cozmek zorundadirlar. Eger bu sorunlar da Marx'in ortaya koydugu yabancilasma, ozgurlugun yitirilmesi, eksIk ozgurluk gibi sorunlarsa eger, ucretli emegin varoldugu yerde insan iliskilerinin ozgurlesemeyecegind en hareket ediyorsak, Marx'in ufku bizim ufkumuzdur, ayni dunyadayizdir. Aslinda, burada ufuk su anlamda onemli: Biz hâlâ Marx'in baktigi, durdugu yerden bakiyoruz, bircok sey degisse de... Sartre'in bu vurgusundan hareket etmek, Marx'i bir ekonomi-politik bilimcisi olarak algilamamayi gerektiriyor. Oraya indirgersek isi, Marx'in baktigi yerden bir yigin sey degisti, sermayenin birikim yapisi, devinim sureci, ucretli emegin durumu... Butun bunlar 19. yuzyil ortasina gore degisti. Ama sonuc olarak hâlâ o ucretli emek dedigimiz iliski -iktisadi anlamda almayalim onu sadece, daha toplumsal iliski icinde, birinin digerine bagimli olarak varolmasi, bir kisinin varolusunun digerinin tahakkumunde olmasi olarak algilayalim ucretli emegi- bizim sorunumuz. Bu aslinda insanlik sorunu. Sadece burjuva toplumunun sorunu da degil. Onumuzdeki soru su: Bir kesimin ozgurlugunu gaspederek mi ozgur olacagiz, yoksa digerlerinin ozgurlesmesini saglayarak mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kitabinizda, [ Solu Yeniden Kurmak H.C.] "ozgurlukcu sosyalizm, marksizmin tozel cephesiyle siyasi li¬beralizmin bir sentezini olusturur" diyorsunuz. "Marksizmin tozel cephesi"yle neyi kastediyorsunuz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Cok sIkistirilmis bir bicimde ifade etmek gerekirse, Marx'in ve marksizmin tozel cephesi, Insanin yaratici guc oldugu vurgusudur. Insan yaratici guctur; yaratan insandir. Tozel cephe bu. Dolayisiyla, yaratici guc olan insanin bu yaratma olanaklarini genisletecek her turlu girisim ve onlem ozgurlukculuktur, Marksizm'deki ozgurluk kavrami, insani yaraticiligin Onundeki engelleri kaldirma cabasidir. "Toplumun tozu nedir?" diye sorarsaniz, ne cevap verir Marx? Insan. Ama somut insan ve o somut insanin "insanilik" dedigimiz vasfi soz konusudur. Bu vasif, tanrinin insanin kalbine koydugu bir cevher degildir, somut insanin icinde tasidigi bir cevherdir. Bir yandan "insanin cevheri insandir" fikri, diger yandan da insanin yaratma kabiliyetlerinin farklilasmasinin insani zenginlesme oldugu, dolayisiyla, cogulluk fikrinin indirgenemez bir ustunlugu oldugu fikri -ki bence siyasi liberalizmdir bu cogulluk- Ozgurlukcu sosyalizmin iki ayagidir. Siyasi liberalizmden benim anladigim sey bu: Insani varolusun cogul bicimleri olacagi, oldugu ve olmasinin da insani zenginlesmenin zeminini olusturdugu. Varolusun cesitli tezahurleri vardir ve bunlar da siyasi olarak tek bir dogruya indirgenemezler. Dolayisiyla, kimse dogru¬nun tekeline, dogruyu uretme tekeline, dogruyu denetleme tekeline sahip degildir. Siyasi liberalizmi sadece cok partililik olarak ele almiyorum, daha felsefi anlamiyla ele aliyorum. Dolayisiyla, bu indirgenemezlik tarafi ve diger yandan da insani yaraticiligin onundeki engelleri kaldirma cabasinin bir insani sorumluluk oldugu, fikrini -ki marksizmin tozel cevheri dedigim bu- birlestirdigimiz zaman, ozgurlukcu sosyalizmin iki ayagini oluşturuyoruz. Bir taraftan insanin ozgurlesmesi, Insanin insani ozgurlestirmesi misyonu soz konusu. Ama bu misyonun bir ta¬hakkum felsefesine donusmemesi icin dogruyu elimizde tutan tek unsur olmadigimizi bilerek, "dogru coguldur", diyerek, bu¬nu bilimsel bir kanun, bir doga kanunu, bir tanri geregi olarak benimsemeyerek. .. Marx peygamber degil, fizikci degil, sonuc, olarak bizim yaptigimiz etik secimi sistemlestirmis bir dusunur. Bundan otesi degil. Bize, bizim de paylastigimiz sorular soru¬yor ve o sorulardan hareket ederek bazi yorumlar getiriyor. O kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Metin Culhaoglu, Marx'in dusunce sisteminin 1844-1848 arasinda acitan ve kapanmayan, kapanamayacak bir paran¬tez oldugunu soyluyor. Sizce de oyle mi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Marx'i iki turlu okumak mumkun: Birincisi, diyebiliriz ki, Marx bir 19. yuzyil dusunuru, 19. yuzyilin ilk yarisinda dusunce formasyonunu edinmis ve bunun urunlerini de 19. yuzyilin ortasindaki toplumsal olaylarla test etmis ve oradan hareket ederek bir yorum, sistematik bir bakis gelistirmis bir dusunurdur. Ve Marx 19. yuzyilin kosullari kapandiginda, kapanacak bir dusunce sistemi onermistir bize. Bu sekilde yorumladigimizda, Marx, sanayi devrimini yasayan toplumun korkularini, beklentilerini, ozlemlerini dile getiren ve o toplumun ideolojisini belki en sarih, en guclu bicimde ortaya doken bir dusunurdur. Ama sanayi toplumunda da degiliz artik, dolayisiyla da sanayi toplumunun otesine gectigimiz icin de, Marx'in actigi dusunce parantezi, o kosullar ortadan kalktigi icin kapanmistir. Ama, boyle baktigimiz zaman sunu kaciririz gibi geliyor bana: Marx, saf felsefe yapma cabasinda olan birisi degil, onun sorusu, sorunu siyaset. Marx, siyaset felsefesinin sordugu so¬rulan 19. yuzyil kosullarianda ete kemige burundurdu. Ama bu sorular cok daha onceden sorulan sorulardi. Marx bunu 19. yuzyil kosullan icinde somutlastirdi. Eger biz Marx'in somutlastirdigi bicimi mutlaklastirirsak, o zaman kendi kendimize o parantezin kapandigini empoze etmis oluruz. Bunu sunun icin soyluyorum: Ornegin, proletarya konusunda, eger Marx'in baktigi noktadan, sanayi devriminin icindeki sorunlardan bakildiginda, Marxin bir sekilde bir Prometheus hulyasinin tasiyicisi olarak buldugu, "sanayi proletaryasi gelecegin tasiyici sinifidir" dogrusuna saplanirsak, o zaman o sanayi toplumu bittiginde o dogru da bitmis olacaktir. Ve o zaman parantezi paradoksa! bicimde biz kapatmis oluruz. Ete kemige burundugu bicimlerden, Marx'in sorularini ve o sorulari ararkenki yontemini ayiralim, ete kemige burundugu yerleri onun kosullarinda birakalim. Proletarya meselesi -ozelikle proletarya kavramini aliyorum- belki parantez kapandi mi kapanmadi mi sorusunu en iyi aciklayan orneklerden biri. Eger biz Marx'in sordugu o ozgurlesme sorusunu, siyaset felsefesinin o uzun sureci icinde yeni¬den sorulmus ve yeniden yeniden sorulmaya devam eden bir soru olarak dusunursek ve buna verilen cevabin icerigini degil de, yontemini, bakis bicimini ele alirsak... 0 zaman esas sorunun, proletaryanin gelecek toplumun kurucusu, toplumsal olusumu olmasi degil, insani varolusun bitmez tukenmez bir ozgurluk arayisiyla belirlendigi olgusuna geliriz. 0 zaman parantez kapanmiyor. Yani bir insani varolus sorunudur Marx'in sordugu soru. Bir donemin sordugu soru da degildir, Marx'a da ozgu degildir, ondan once de sorulmustur. Marx, bu sorulan yeniden sormus, sorularin birbirine eklemlenme tarzini degistirmistir. Dolayisiyla bizim o sorulardan bulabilecegimiz cevaplari uretme bicimimizi degistirebilmistir, o sorulara baska turlu bakmamizi saglayabilmistir. Ama, bunu yaparken ele aldigi ornekler, ete kemige burunme dedigim nokta, o donemin ornekleridir, ki zaten baska turlu de olamaz. Ama bugun o sorulari sordugumuzda, ne kadar kendimizi zorladigimizin farkindayiz. Ayni cevaplan vermeye calistigimiz zaman, Marx'in sanayi proletaryasina yaptigi vurguyu bugun yapamiyoruz. Cunku o sanayi proletaryasi artik gelecegin tasiyicisi degil, sadece varolanin koruyucusu durumunda, kendini korumak ve kuculmek noktasinda. Artik dar anlaminda alirsak sanayi proletaryasi degil...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ama bu, proletarya kavraminin tarihe karistigi anlamina gelmiyor herhalde...&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Onun icin sanayi proletaryasi diye vurguluyorum. Marx'taki cercevede, proletarya, sanayi proletaryasidir. .. Cunku bir sanayi devrimi yasaniyor, o surec icinde insanlarin cok azi sermayedar durumunda oluyorlar, toplumun buyuk bir bolumu de o gidisattan bakildiginda, sanayi proletaryasi olarak iliskinin obur kutbun¬da varolacak. Marx kalkip da hizmetler sektorunun bu sekilde genislemesini, sanayide istihdam edilen emegin daralmasini ongormuyordu. Onun gozunde sanayi proletaryasi uzerinden,, toplumun cogunlugunun sanayi proletaryasinin uyesi haline gelmesinden olusan bir toplumsal demokrasi devrimi olacakti. Cogunluk onlar olacaklardi, dogal olarak... Uretici gucler, uretim iliskileri celiskisinin dogal tezahuruydu bu. Ama boyle olmadi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Oyle olmamasina ragmen, proleterya kavrami gecerliligini koruyor. Zaten siz de kitabinizda, "Marx'in proletarya tanimi uc¬retli emekcilerin butununu kapsar" diyorsunuz.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanayi tarafini kaldirirsak ve eger "proleter, ucretli emekcidir" dersek, proletarya kavrami gecerlidir. Tabii bu ucretli emek cok genis bir kategori. Bir fabrika yoneticisi de ucretli emek icinde yer alabilir. Bu ucretli emek kategorisi icinde de, bence, daha felsefi veya daha durussal, daha sosyal ve siyasi anlamda bir ayrim yapmak lazim. Toplumun bugunku duzenini degistirecek, toplumu donusturecek guc, hâlâ ucretli emek kategorisi icinde yatiyor. Genis ucretli emek kategorisi icinde, toplumun bugunku duzeninin insani varolus icin kabul edilemez oldugunu kabul edenler -ki bu bir etik durus, etik konumlanma- ve bundan rahatsiz olmayanlar; bu etik sorumlulugu kendilerinde tasimayanlar. Boyle bir ayrim yapabiliyorsak, proletarya kavramini sadece iktisadi olmayan bir konumdan, iktisat sosyolojisiyle sinirli olmayan bir konumdan tanimlayabiliyorsak , yani hem ucretli emegin icinde olup hem o bagimlilik Iliskisinden rahatsiz olanlar, ama ayni zamanda tahakkum eden pozisyonunda bile olsa, o pozisyonunu donusturmeye calisan kesim diye tanimiayabiliyorsak , o zaman proleter kavrami daha rahat kullanabilecegimiz bir kavram.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu son soylediklerinize, Marx'in cok sevdigi bir Feurbach deyisiyle itiraz edilebilir. "Insan sarayda baska turlu dusunur, kulubede baska..."&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulubede yasayan insanin kendisiyle ilgili edinecegi bilinc, sarayda edinecegi bilinc elbette farkli olur. Ama, bu benzetmelerde tehlike su bence: Marx'in Feuerbach'tan aldigi sey, hem onemli, ama Hegel'den devraldigi mirasta oldugu gibi mekanik olma tehlikesi var. Orada dikkatli davranmak lazim, cunku cevre kosulan insanin bilincini belirliyor ama, beyin dedigimiz o muammada, bambaska bir simya var. Dolayisiyla ayni cevre kosullarindan hareket ederek ayni bilince ve ayni algilama tarzlarina varmiyoruz. El degirmeni Ile feodalite, buhar makinesi ile kapitalizm arasindaki iliski ne kadar dogruysa, ki kismi olarak dogru, Feuerbach'in o sozu de o kadar dogru. Buradan hareket ederek varolussal anlamda butunsel bir belirleme mekanizmasi oldugunu soylemek cok fazla determinizm. ..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Murat Belge, Radikal'deki "Pierre Bourdieu" baslikli yazisinda "gunumuzde, proletarya kavramini komik duruma dusmeden kullanmak pek kolay degil, ama Bourdieu bunu basariyor" diyor... Bourdieu'nun proletar¬ya kavramini nasil degerlendiriyorsunuz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bourdieu'deki proleter kavraminda rahatsiz oldugum sey, proleter kavramini giderek daha fazla sistemden dislanmislar olarak tanimlamasi. "Sistemin disinda kalanlar- sistemin icine girenler" catismasinin, celiskisinin gercek bir sosyolojik celiski oldugu kanisindayim, oyle bir sosyolojik celiski var, ama bu sosyolojik celiski, sistemi degistirme iradesinin duzenin disinda kalanlardan kaynaklanacagi inancina donustugunde bana cok inandirici gelmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu, Marcuse'un 60'larda bir ara revacta olan, sonra gozden dusen, bugunlerde yeniden itibar kazanan tezi degil mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Marcuse'un tezi buydu. Ben hâlâ daha marksistim o konuda. Yani duzenin ic celiskisidir duzeni degistiren. Disardan sadece devirirsiniz, degistirmezsiniz; devirmek kurmak demek degildir. Duzenin disinda kalmis olanlardan kaynaklanan bir enerji, kurucu enerji degildir, varolani yikici bir enerjidir. Sosyalizm sadece yikmak degil, yenisini kurmak uzerine olusmus bir tahayyuldur; sadece ayaklanma degildir. Feodaliteden beri ayaklanmalar- koylu ayaklanmalari- var, ama, bununla sosyalizm arasindaki fark, bu duzenin sadece yikilmasi degil, baska turlu kurulmasi tahayyulunu tasimasidir. Sistemin veya duzenin disinda kalanlarin bir kurucu tahayyulu varsa eger, onlar zaten bir sekilde sistemin ic celiskisi icinde yer alacak kisilerdir. Tamamen disinda kalarak duzeni degistirmek, felsefi anlamda degil ama, vulger anlamda anarsist bir hayal.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Biraz once, "toplumu donusturecek guc, hâlâ ucretli emek kategorisi Icinde yatiyor" dediniz, demin de "sistemin ic celiskileri icinde yer alan kisilerden soz ettiniz. Proletarya, artik sanayi proletaryasi degilse, ama ote yandan, "proletarya tanimi ucretli emekcilerin butununu kapsiyorsa" sa...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmi donusturecek, kapitalizmi donusturmeye muktedir toplumsal guc ne? Oyle degil mi? Dikkat ederseniz, Marx Once proletaryayi tespit edip sonra da "proletarya ne yapabilir?" diye bakmiyor. Marx'in dusunce sistemini tarihi olarak ele aldigimiz zaman, Marx'in ilk basta sordugu soru bir etik zorunluluk, bir etik sorumluluk olarak bu toplumun donusturulmesini dusunmek ve gerceklestirmek. Arkasindan Marx, sanayi proletaryasinin bunu donusturmeye muktedir bir sinif olduguna kani oluyor-kesfediyor degil, kani oluyor, cunku ondan evvel zaten bunu Onerenler var-ve bunu kendi dusunce sistemi icinde sistematize ediyor. Ve Prometheus fonksiyonunu sanayi proletaryasina veriyor. Simdi bizim Prometheus fonksiyonu verebilecegimiz, Prometheus islevini bekledigimiz kesim hangisi? Bu ucretli emek Icinden cikar gibi geliyor, cunku duzenin asli dislisi gene de ucretli emek. Ucretli emek ama, insanlarin butun yasam dilimleri icinde ucretli emegin isgal ettigi bolum giderek yavas yavas azaliyor. Evvelden ucretli emekci olanlar, yani proleterler, 8-10 yaslarinda calismaya baslarlardi ve neredeyse olene kadar calisirlardi. Cocuk emegi yasak degildi. Emeklilik de yoktu, dolayisiyla varoluslarinin esas anlami sanayide veya ucretli emek icinde calismakti. Simdi Oyle degil. Ucretli emegi bir iktisadi kategori olarak dusunmeyip sosyolojik bir kategori olarak dusunursek, genel anlamiyla proletarya veya simdilik "kod" adi olarak "yeni proletarya" diyebilecegimiz kesim icin gelecegin tasiyicisidir denebilir belki de. Ama, ote yandan proletaryayi bir simge kavram olarak da dusunebiriz, Prometheus fonksiyonunu icra eden bir simge kavram olarak... .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Prometheus fonksiyonundan kastina ne?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Insanin, insanlik durumunun dustugu sefil halin bilincinde olan ve tanrilara tabi olmayi reddeden ve orada bir sekilde zincirlerine bagli kalarak insanlara bu sefti insanlik durumunu surekli hatirlatan bir fonksiyonu var Prometheus'un. Onun Onderliginde veya cevresinde bir kurtulus beklenmiyor. Prometheus zincirlerini koparacak, elinde bayrak sokaga dokulecek ve insanlar da pesinden... Boyle bir sey beklenmiyor Prometheus'dan. .. Proletarya kavrami butun o muglâkligi cercevesinde, Marx'ta insanlik konumunu kaybetmis insanligin dustugu sefil durumu gosteren bir simge kavram aslinda. Her turlu insani vasiftan yoksun birakilarak kabul edilemez bir dunyanin simgesi olan, insanlara yasamlarinin kabul edilemez oldugunu gosteren bir kavram. Dolayisiyla, proletaryaya toplumu donusturecek bir motor islev atfetmekten ziyade, onu bir simge; bugunku toplumda insanlik durumunun, proletaryanin 19. yuzyildaki durumu gibi, kabul edilemezlik noktasinda oldugunu, ama artik gelismis toplumlarda sanayi proletaryasinin degil de, baska insanlarin Icinde bulundugu ve bizim kabul edilemez dedigimiz durumlari ifade eden bir kavram olarak dusunebiliriz. Bu insanlar ayaklanip da dunyayi degistirmeyecekler, fakat o insanlarin durumu -mesela ucuncu dunya ulkelerindeki "yeni esaret" dedigimiz durum; bu yapi bir tarafta zenginlik uretirken bir tarafta bunu uretiyor- bizim bu yapimizin surdurulemezliginin isaretidir. Bunun sorumlulugunu alarak biz degistirebilirsek degistirebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu "biz" kim?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii burada mekanik bir marksist anlayisin tanimladigi ozne yok. Belki ozne kavrami bile yanlis. Ozne kavrami tekil bir kavram. Belki bu parcali boluklu yeni dunyada ozneden ziyade ozneler var ve bu farkli ozneler bir sekilde o donusturmenin tasiyicilari olacaklar. Sunu demek istiyorum: Tarihe, feodaliteden kapitalizme gecis modeliyle bakiyoruz ve kapitalizmden sonrasina gecisi de ayni model icinde aliyoruz. Feodalizmden kapitalizme gecis modelinde, gercekten de kendinin bilincinde olan bir ozne vardi, burjuvazi vardi ve boyle bir gecis oldu, ama ondan onceki cok onemli donusumlerde, Ornegin neolitik dunyadan tarim toplumuna gecerkenki buyuk devrimde boyle bir ozne, boyle sinifsal bir ozne yok. Ilkel kabile toplumundan kole toplumuna geciste de tasiyici bir ozne gormuyoruz. Ozneler var, olaylar var, olusumlar var, uzun surecler... Bizim belki biraz feodalizmden kapitalizme gecis surecinin modeline hapsolmadan baska bir surecin de olabilecegini dusunmemiz gerekiyor. Yoksa obur turlu biraz fazla devridaim icine giriyoruz ki, sosyalistlerin 20. yuzyildaki yanilgilarinin ve sosyalistlerin cogunlukla o modelden hareket ederek devrimi o sekilde tasarlamalarinin, basarili olduklari zaman da devrimin sonuc olarak bozulmus bir kapitalizm ortaya cikarmasinin nedenlerinden biri de bu belki. Onun icin bence bu asamada, "kapitalizmin icinden onun reddini icinde tasiyan bir Ozne cikacak ve kapitalizmi donusturecektir" demek cok zor. Ozneler, gruplar -bunu cogul olarak soylemek lazim- olacak; sistemin, duzenin icinde fakat duzene aykiri yonelimler, duzenin kendini yeniden uretme mekanizmalarina aykiri gelismeler giderek daha fazla olacak... Ben su asamada kapitalist sistemin disinda kalarak kapitalist sistemle yuz yuze, cepheden catisarak onu yikma sansinin az oldugu kanisindayim. 20. yuzyilda denendi bu; SSCB, sosyalist rejimler... Asil kapitalist sistemin icinde onun kendini yeniden uretme mekanizmalarini bozan gelismeler olabilir. Bu da su sekilde olabilir: Ucretli emek icinde, uc¬retliler kesimi icinde, fakat giderek daha az ucretli konumuna tabi, ve daha fazla ozgur davranabilme imkani olan kesimlerde; onlarin yaptiklari, gelistirdikleri girisimlerde, duzenin kendini yeniden uretme mekanizmalarinin bozulmasi soz konusu olabilir. Ama, buradan hareket ederek Onumuzdeki donemin tasiyici sinifi sudur, ucretlilerdir, zanaatkarlardir, koylulerdir veyahut baska bir seydir demek bana pek mumkun gelmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;"Duzenin kendisini yeniden uretme mekanizmalarina aykiri gelismeler" dediniz... Biraz once de sistemin "ic celiskileri' den soz etmistiniz.. . Marx'in dile getirdigi ic celiskiler mi bunlar? Yoksa soz konusu olan 21. yuzyilin kapitalizmine ozgu ic celiskiler mi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu duzenin en onemli ogesi, yasamin asli unsurunun sermaye birikimi sureci merkezli olmasi. Yani, toplumsal orgutlenmenin asli motorunun sermaye birikimine yonelik olmasi. Cok cok ozetlersek, isin kalbi sermaye birikimi merkezli bir toplumsal orgutlenme. Bu anlamda bir yenilik yok, yani 19. yuzyilla 20. yuzyil arasinda veya icinde bulundugumuz dunyayla 19. yuzyilin sonundaki dunya arasinda buyuk bir yenilik yok, o zaman da boyleydi, simdi de boyle. Hatta simdi daha da hizlanarak boyle. Seattle'daki reaksiyon da bunaydi. Seattle'daki asli slogan neydi: Dunya bir meta degildir. Bu cok seyi isaret ediyor aslinda. Hem bir yenilik var, hem bir yenilik yok. isin kalbi degismemis, motorun Ozu, asli mekanizmasi ayni. 19. yuzyildakinden cok daha fazla bir metalasmayla karsi karsiyayiz ve sermaye birikimi cercevesinde toplumsal yasantimizin bugune kadar metalasmamis bolumlerinin metalasmasi soz konusu. Dunya Ticaret Orgutu'ne gosterilen tepkinin sebebi buydu. Saglik, egitim, kultur gibi alanlarin da mutlak bicimde metalasmasina tepkiydi. Belki buradan yeniligin ne olabilecegini cikarabiliriz. Bu sistemin kalbi sermaye birikimi ise yeniligin de -yenilik duzenin otesini dusunmek anlaminda-toplumun butun Orgutlenmesinin sermaye birikimi merkezli olmasini engelleyecek, onu bozacak ve toplumu baska bir mecraya cekecek bir hareket olmasi gerekiyor. Cok kaba hatlariyla kapitalizmden cikisi boyle goruyorum. Marx'in soyledigi bir sey bu aslinda. 19. yuzyilla bugunu karsilastirirsak ve yenilik ne diye bakarsak, yenilik bence su: 19. yuzyilda, sanayi toplumunun icindeki bir unsurun, sanayi proletaryasinin, sanayi toplumu Icinde kalarak toplumu donusturebilecegi dusunuluyordu. Ama, bugun geldigimiz noktada, biliyoruz ki, sermaye birikimi merkezli bir sanayi toplumu icinde katarak bunu yaparsak dunya a'dan z'ye metalasacak. Dolayisiyla yeni olan su: Sermaye birikimi merkezli bir toplumsal yasamdan, sanayi toplumunun otesinde bir cikis arayisi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;21. yuzyilin esiginde gerceklesen teknolojik sicrama bu yon¬de onemli bir avantaj gibi dusunulebilir mi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sistemin sermaye birikimi dinamigi, makinelesmeyle, bilgisayar teknolojisiyle beraber, giderek daha az dogrudan insan emegine Ihtiyac duyarak uretim yapmaya yonelik. Ote yandan, uretim surecinde ortaya cikan urunun tuketilmesi lazim. Tuketilmesi icin insanlarin o urune tuketici olarak ulasabilmeleri lazim. Sistemin ic celiskilerinden biri de bu. Ve bu, belki de gelecekte donusumu saglayacak mekanizma olacak. Uretim giderek daha az insan emegi merkezli hale geldiginde, o uretimin tuketilmesi surecinde nasil bir mekanizmamiz olacak? Himmet mekanizmasi mi? Bir avuc insan, yani uretim araclarina sahip bir avuc insan, urettikleri mali tuketmeleri icin insanlara himmet mi edecekler, bir sekilde subvansiyon mu verecekler? Sistem, kendisini yeni¬den uretebilmesi icin yeni bir bolusum mekanizmasina ekonomik olmayan, ekonomi-politik anlaminda ekonomik olmayan- giderek daha fazla ihtiyac duyacak. Ki, en ileri kapitalizmin oldugu ulkelerde, ortalama hane halklarinin gelirlerinin takriben ucte birine yakini artik iktisadi olmayan gelirler, issizlik sigortasi, emeklilik geliri, cocukluk yardimi gibi, iktisadi mekanizmalardan belirlenmeyen bir gelir. Ve bana oyle geliyor ki, Onumuzdeki donemde, insanlarin varoluslarini belirleyen mekanizma, ekonomi-politik icinden degil, siyasetten belirlenecek, iktisadi bolusum mekanizmasinin yerine bir siyasal bolusum mekanizmasi devreye girecek..O zaman kapitalizmden cikmaya baslayabilecegiz; toplumsal yapi Iktisadi bir temel yerine siyasi bir temele oturmaya baslayabilecek. .. Bu tabii iyimser bir bakis, bir de kotumser bir bakis var: Tamamen eski proletarya gibi bir yeni proletarya; butun insani vasiflarindan ve haklarindan mahrum birakilmis bir cogunluk ve her seye hukmeden kucuk bir azinlik... Boyle bir tablonun ortaya cikmasi da mumkun. Zaten hâlihazirda kalkinmis ulkelerde, inanilmaz bir dislanmislar kitlesi, ucuncu dunya ulkelerinde "yeni esaret" adi verilen bir olgu mevcut. Bunun kabullenilmesi ve o daha buyuk olceklerde yeniden uretilmesinin kosullarinin olusturulmasi, gercekten Ortacaga veya kolecilik donemine donus demektir. Soyle bir yol ayrimindayiz galiba: Ya kolelerin yerini makinelerin aldigi ve butun "site" uyelerinin esit ve ozgur oldugu bir toplum ya da tipki eski yunan veya Roma'da oldugu gibi, bir yanda kucuk bir "Ozgur ' yurttaslar" azinligi, diger yanda butun insani vasiflarindan ve haklarin dan mahrum edilmis bir cogunluk...&lt;br /&gt;Evet, o donemdeki celiskiler karsimizda yeniden. Tabii buna olumsuz anlamiyla baktigimizda inanilmaz bir vahset dunyasi. Cunku o kitlenin dislanmislar konumunda kalabilmesi icin inanilmaz bir baski mekanizmasi olmasi lazim, sadece duvarlar yetmez o zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yani Castoriadis' in deyisiyle "ya sosyalizm ya barbarlik" noktasi...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamamen oyle, ya sosyalizm ya barbarlik... Secim o.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ahmet InselRoll sayi 43Haziran 2000&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-9052700308747046582?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/9052700308747046582/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=9052700308747046582' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/9052700308747046582'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/9052700308747046582'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2007/08/kod-adi-proletarya.html' title='KOD ADI PROLETARYA'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-2080160481535641154</id><published>2007-05-01T08:54:00.000+03:00</published><updated>2007-05-01T08:56:51.499+03:00</updated><title type='text'>1 Mayıs'ın Kökenleri Nedir?</title><content type='html'>Bir proleter bayram gününü, sekiz saatlik iş gününü elde etme aracı olarak kullanma düşüncesi ilk kez Avustralya'da doğdu. Avustralyalı işçiler, 1856'da, sekiz saatlik işgünü lehinde gösteriler yaparak, toplantılar ve eğlenceler düzenleyerek, hep birlikte bir günlük iş bırakmaya karar verdiler. Bu kutlamanın yapılacağı gün olarak da 21 Nisan tarihi saptandı. Avustralyalı işçiler bu kararı, yalnızca 1856'da uygulamaya niyetlenmişlerdi. Ama bu ilk kutlamanın Avustralyalı proleter kitleler üzerinde çok büyük etkisi oldu, onları canlandırıp yeni bir heyecana yol açtı ve bu kutlamanın her yıl tekrarlanmasına karar verildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten işçilere, kendi kendilerine kararlaştırdıkları bir anda, kitle halinde işi bırakmaktan daha fazla cesaret ve kendi gücüne güven duygusunu ne verebilirdi? Fabrikaların ve atölyelerin ebedi kölelerine, kendi öz birliklerini toplamaktan daha fazla ne cesaret verebilirdi? Böylece, proleter bir kutlama günü düşüncesi hızla benimsendi ve Avustralya'dan diğer ülkelere yayılmaya başladı, ta ki sonunda tüm proleter dünyayı fethedene dek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avustralyalı işçilerin örneğini ilk izleyen Amerikalılar oldu. 1886'da l Mayıs'ın evrensel bir iş bırakma günü olmasına karar verdiler, l Mayıs'ta 200 bin Amerikalı işçi iş bıraktı ve 8 saatlik işgünü talebinde bulundu. Daha sonra uygulanan polisiye ve yasal baskılarla, işçilerin bu ölçekte bir gösteriyi tekrarlaması birkaç yıl engellendi. Yine de 1888'de bu yolda yeniden karar aldılar ve gelecek gösterinin l Mayıs 1890'da olmasını kararlaştırdılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sırada Avrupa'daki işçi hareketi de güçlendi ve canlandı. Bu hareketin en güçlü ifadesi, 1889'da toplanan Uluslararası İşçiler Kongresi oldu. 400 delegenin katıldığı bu Kongrede, sekiz saatlik işgünü talebinin en başta yer alması gerektiği yolunda karar alındı. Bunun üzerine Fransız sendikalarının temsilcisi, Bordeaux'lu işçi Lavigne, bu talebin tüm ülkelerde evrensel bir iş bırakma ile dile getirilmesini teklif etti. Amerikan işçilerinin temsilcisi, yoldaşlarının l Mayıs 1890'da grev yapılması yolunda aldığı karara dikkat çekti ve Kongre bu tarihte uluslararası bir proletarya gününün kutlanmasına karar verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otuz yıl önce Avustralyalı işçiler, aslında yalnızca bir günlük kutlama düşünmüşlerdi. Kongre, tüm ülkelerin işçilerinin, l Mayıs 1890'da sekiz saatlik işgünü için, hep birlikte gösteriler yapmasını kararlaştırdı. Kimse bu kutlamanın daha sonraki yıllarda da tekrarlanmasından söz etmedi. Doğal olarak, kimse, bu düşüncenin bir şimşeğin çakışı gibi başarı kazanacağını ve işçi sınıfı tarafından kısa zamanda benimseneceğini önceden göremezdi. Bununla birlikte, l Mayıs'ın her yıl kutlanacak sürekli bir kurum haline getirilmesinin gerekliliğini herkesin kavraması ve hissetmesi için, l Mayıs'ın yalnızca bir kez kutlanması yeterli oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk l Mayıs'ta sekiz saatlik işgününün uygulanması talep edildi. Ama bu hedefe ulaşıldıktan sonra da, l Mayıs'ın kutlanmasına son verilmedi. İşçilerin burjuvazi ve egemen sınıf karşısındaki mücadelesi devam ettiği sürece, ve tüm talepleri karşılanmadığı sürece, l Mayıs, işçi sınıfının bu taleplerinin her yıl dile getirildiği gün olacaktır. Ve daha iyi günler doğduğunda, dünya işçi sınıfı kurtulduğunda, büyük bir olasılıkla insanlık o zaman da l Mayıs'ı, geçmişte verilen zorlu mücadelelerin ve çekilen acıların anısına yine kutlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şubat 1894&lt;br /&gt;Rosa Luxemburg&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-2080160481535641154?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/2080160481535641154/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=2080160481535641154' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/2080160481535641154'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/2080160481535641154'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2007/05/1-maysn-kkenleri-nedir.html' title='1 Mayıs&apos;ın Kökenleri Nedir?'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-116552539827511346</id><published>2006-12-07T23:02:00.000+02:00</published><updated>2006-12-07T23:03:18.573+02:00</updated><title type='text'>Babamın Bavulu</title><content type='html'>Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el yazmaları ve defterleriyle dolu küçük bir bavul verdi bana. Her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak, kendisinden sonra, yani ölümünden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir bak bakalım,” dedi hafifçe utanarak, “işe yarar bir şey var mı içlerinde. Belki benden sonra seçer, yayımlarsın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim yazıhanemde, kitaplar arasındaydık. Babam acı verici çok özel bir yükten kurtulmak isteyen biri gibi, bavulunu nereye koyacağını bilemeden yazıhanemde bakınarak dolandı. Sonra elindeki şeyi dikkat çekmeyen bir köşeye usulca bıraktı. İkimizi de utandıran bu unutulmaz an biter bitmez ikimiz de her zamanki rollerimize, hayatı daha hafiften alan, şakacı, alaycı kimliklerimize geri dönerek rahatladık. Her zamanki gibi havadan sudan, hayattan, Türkiye’nin bitip tükenmez siyasi dertlerinden ve babamın çoğu başarısızlıkla sonuçlanan işlerinden, çok da fazla kederlenmeden, söz ettik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bavul benim için geçmişten ve çocukluk hatıralarımdan çok şey taşıyan tanıdık ve çekici bir eşyaydı, ama şimdi ona dokunamıyordum bile. Niye? Elbette ki bavulun içindeki gizli yükün esrarengiz ağırlığı yüzünden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babam gittikten sonra bavulun etrafında birkaç gün ona hiç dokunmadan aşağı yukarı yürüdüğümü hatırlıyorum. Küçük, siyah, deri bavulu, kilidini, yuvarlak kenarlarını ta çocukluğumdan biliyordum. Babam kısa süren yolculuklara çıkarken ve bazen de evden iş yerine bir yük taşırken taşırdı onu. Çocukken bu küçük bavulu açıp yolculuktan dönen babamın eşyalarını karıştırdığımı, içinden çıkan kolonya ve yabancı ülke kokusundan hoşlandığımı hatırlıyordum. Bu bavul benim için geçmişten ve çocukluk hatıralarımdan çok şey taşıyan tanıdık ve çekici bir eşyaydı, ama şimdi ona dokunamıyordum bile. Niye? Elbette ki bavulun içindeki gizli yükün esrarengiz ağırlığı yüzünden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamın büyük bir kütüphanesi vardı, gençlik yıllarında, 1940’ların sonunda, İstanbul’da şair olmak istemiş, Valéry’yi Türkçe’ye çevirmiş, ama okuru az, yoksul bir ülkede şiir yazıp edebi bir hayatın zorluklarını yaşamak istememişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ağırlığın anlamından söz edeceğim şimdi. Bir odaya kapanıp, bir masaya oturup, bir köşeye çekilip kağıtla kalemle kendini ifade eden insanın yaptığı şeyin, yani edebiyatın anlamı demek bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamın bavuluna dokunup onu bir türlü açamıyordum, ama içindeki defterlerin bazılarını biliyordum. Bazılarına bir şeyler yazarken babamı görmüştüm. Bavulun içindeki yük ilk defa duyduğum bir şey değildi. Babamın büyük bir kütüphanesi vardı, gençlik yıllarında, 1940’ların sonunda, İstanbul’da şair olmak istemiş, Valéry’yi Türkçe’ye çevirmiş, ama okuru az, yoksul bir ülkede şiir yazıp edebi bir hayatın zorluklarını yaşamak istememişti. Babamın babası -dedem- zengin bir işadamıydı, babam rahat bir çocukluk ve gençlik geçirmişti, edebiyat için, yazı için zorluk çekmek istemiyordu. Hayatı bütün güzellikleriyle seviyordu, onu anlıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl korkum, bilmek, öğrenmek bile istemediğim asıl şey ise babamın iyi bir yazar olması ihtimaliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni babamın bavulunun içindekilerden uzak tutan birinci endişe tabii ki okuduklarımı beğenmeme korkusuydu. Babam da bunu bildiği için tedbirini almış, bavulun içindekileri ciddiye almayan bir hava da takınmıştı. Yirmi beş yıllık bir yazarlık hayatından sonra bunu görmek beni üzüyordu. Ama edebiyatı yeterince ciddiye almadığı için babama kızmak bile istemiyordum… Asıl korkum, bilmek, öğrenmek bile istemediğim asıl şey ise babamın iyi bir yazar olması ihtimaliydi. Babamın bavulunu asıl bundan korktuğum için açamıyordum. Üstelik nedeni kendime açıkça söyleyemiyordum bile. Çünkü babamın bavulundan gerçek, büyük bir edebiyat çıkarsa babamın içinde bir bambaşka adam olduğunu kabul etmem gerekecekti. Bu korkutucu bir şeydi. Çünkü ben o ilerlemiş yaşımda bile babamın yalnızca babam olmasını istiyordum; yazar olmasını değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz yazarların taşları kelimelerdir. Onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni dünyalar kurarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim için yazar olmak, insanın içinde gizli ikinci kişiyi, o kişiyi yapan alemi sabırla yıllarca uğraşarak keşfetmesidir: Yazı deyince önce romanlar, şiirler, edebiyat geleneği değil, bir odaya kapanıp, masaya oturup, tek başına kendi içine dönen ve bu sayede kelimelerle bir yeni alem kuran insan gelir gözümün önüne. Bu adam, ya da bu kadın, daktilo kullanabilir, bilgisayarın kolaylıklarından yararlanabilir, ya da benim gibi otuz yıl boyunca dolmakalemle kağıt üzerine, elle yazabilir. Yazdıkça kahve, çay, sigara içebilir. Bazen masasından kalkıp pencereden dışarıya, sokakta oynayan çocuklara, talihliyse ağaçlara ve bir manzaraya, ya da karanlık bir duvara bakabilir. Şiir, oyun ya da benim gibi roman yazabilir. Bütün bu farklılıklar asıl faaliyetten, masaya oturup sabırla kendi içine dönmekten sonra gelir. Yazı yazmak, bu içe dönük bakışı kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinden geçerek yeni bir alemi sabırla, inatla ve mutlulukla araştırmasıdır. Ben boş sayfaya yavaş yavaş yeni kelimeler ekleyerek masamda oturdukça günler, aylar, yıllar geçtikçe, kendime yeni bir alem kurduğumu, kendi içimdeki bir başka insanı, tıpkı bir köprüyü ya da bir kubbeyi taş taş kuran biri gibi ortaya çıkardığımı hissederdim. Biz yazarların taşları kelimelerdir. Onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni dünyalar kurarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün hayatımı verdiğim yazarlık işinde benim için en sarsıcı duygu, beni aşırı mutlu eden kimi cümleleri, hayalleri, sayfaları kendimin değil bir başka gücün bulup bana cömertçe sunduğunu zannetmem olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim için yazarlığın sırrı, nereden geleceği hiç belli olmayan ilhamda değil, inat ve sabırdadır. Türkçe’deki o güzel deyiş, iğneyle kuyu kazmak bana sanki yazarlar için söylenmiş gibi gelir. Eski masallardaki, aşkı için dağları delen Ferhat’ın sabrını severim ve anlarım. ‘Benim Adım Kırmızı’ adlı romanımda, tutkuyla aynı atı yıllarca çize çize ezberleyen, hatta güzel bir atı gözü kapalı çizebilen İranlı eski nakkaşlardan söz ederken yazarlık mesleğinden, kendi hayatımdan söz ettiğimi de biliyordum. Kendi hayatını başkalarının hikâyesi olarak yavaş yavaş anlatabilmesi, bu anlatma gücünü içinde hissedebilmesi için, bana öyle gelir ki, yazarın masa başında yıllarını bu sanata ve zanaata sabırla verip, bir iyimserlik elde etmesi gerekir. Kimine hiç gelmeyen, kimine de pek sık uğrayan ilham meleği bu güveni ve iyimserliği sever ve yazarın kendini en yalnız hissettiği, çabalarının, hayallerinin ve yazdıklarının değerinden en çok şüpheye düştüğü anda, yani hikâyesinin yalnızca kendi hikâyesi olduğunu sandığı zamanda, ona içinden çıktığı dünya ile kurmak istediği alemi birleştiren hikâyeleri, resimleri, hayalleri sanki sunuverir. Bütün hayatımı verdiğim yazarlık işinde benim için en sarsıcı duygu, beni aşırı mutlu eden kimi cümleleri, hayalleri, sayfaları kendimin değil bir başka gücün bulup bana cömertçe sunduğunu zannetmem olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar olmamda paşalardan ve din büyüklerinden çok, evde dünya yazarlarından söz eden bir babamın olmasının payını elbette hiç aklımdan çıkarmazdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamın çantasını açıp defterlerini okumaktan korkuyordum, çünkü benim girdiğim sıkıntılara onun asla girmeyeceğini, yalnızlığı değil arkadaşları, kalabalıkları, salonları, şakaları, cemaate karışmayı sevdiğini biliyordum. Ama sonra başka bir akıl yürütüyordum: Bu düşünceler, çilekeşlik ve sabır hayalleri benim hayat ve yazarlık deneyimimden çıkardığım kendi önyargılarım da olabilirdi. Kalabalığın, aile hayatının, cemaatin ışıltısı içinde ve mutlu cıvıltılar arasında yazmış pek çok parlak yazar da vardı. Üstelik babam, çocukluğumuzda, aile hayatının sıradanlığından sıkılarak bizi bırakmış, Paris’e gitmiş, otel odalarında -başka pek çok yazar gibi- defterler doldurmuştu. Bavulun içinde o defterlerin bir kısmının olduğunu da biliyordum, çünkü bavulu getirmeden önceki yıllarda babam hayatının o döneminden bana artık söz etmeye de başlamıştı. Çocukluğumda da söz ederdi o yıllardan, ama kendi kırılganlığını, şair-yazar olma isteğini, otel odalarındaki kimlik sıkıntılarını anlatmazdı. Paris kaldırımlarında nasıl sık sık Sartre’ı gördüğünü anlatır, okuduğu kitaplar ve gördüğü filmlerden çok önemli haberler veren biri gibi heyecanla ve içtenlikle söz ederdi. Yazar olmamda paşalardan ve din büyüklerinden çok, evde dünya yazarlarından söz eden bir babamın olmasının payını elbette hiç aklımdan çıkarmazdım. Belki de babamın defterlerini bunu düşünerek, büyük kütüphanesine ne kadar çok şey borçlu olduğumu hatırlayarak okumalıydım. Bizimle birlikte yaşarken babamın -tıpkı benim gibi- bir odada yalnız kalıp kitaplarla, düşüncelerle haşır neşir olmak istemesine, yazılarının edebi niteliğine çok önem vermeden, dikkat etmeliydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yapamayacağım şeyin de tam bu olduğunu, babamın bıraktığı çantaya bu huzursuzlukla bakarken hissediyordum. Babam bazen kütüphanesinin önündeki divana uzanır, elindeki kitabı ya da dergiyi bırakır ve uzun uzun düşüncelere, hayallere dalardı. Yüzünde şakalaşmalar, takılmalar ve küçük çekişmelerle sürüp giden aile hayatı sırasında gördüğümden bambaşka bir ifade, içe dönük bir bakış belirirdi, bundan özellikle çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda babamın huzursuz olduğunu anlar, endişelenirdim. Şimdi yıllar sonra bu huzursuzluğun insanı yazar yapan temel dürtülerden biri olduğunu biliyorum. Yazar olmak için, sabır ve çileden önce içimizde kalabalıktan, cemaatten, günlük sıradan hayattan, herkesin yaşadığı şeylerden kaçıp bir odaya kapanma dürtüsü olmalıdır. Sabır ve umudu yazıyla kendimize derin bir dünya kurmak için isteriz. Ama bir odaya, kitaplarla dolu bir odaya kapanma isteği bizi harekete geçiren ilk şeydir. Bu kitapları keyfince okuyan, yalnızca kendi vicdanının sesini dinleyerek başkalarının sözleriyle tartışan ve kitaplarla konuşa konuşa kendi düşüncelerini ve alemini oluşturan özgür, bağımsız yazarın ilk büyük örneği, modern edebiyatın başlangıcı Montaigne’dir elbette. Babamın da dönüp dönüp okuduğu, bana okumamı öğütlediği bir yazardı Montaigne. Dünyanın neresinde olursa olsun, ister Doğu’da ister Batı’da, cemaatlerinden kopup kendilerini kitaplarla bir odaya kapatan yazarlar geleneğinin bir parçası olarak görmek isterim kendimi. Benim için hakiki edebiyatın başladığı yer kitaplarla kendini bir odaya kapatan adamdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama kendimizi kapattığımız odada sanıldığı kadar da yalnız değilizdir. Bize önce başkalarının sözü, başkalarının hikâyeleri, başkalarının kitapları, yani gelenek dediğimiz şey eşlik eder. Edebiyatın insanoğlunun kendini anlamak için yarattığı en değerli birikim olduğuna inanıyorum. İnsan toplulukları, kabileler, milletler edebiyatlarını önemsedikleri, yazarlarına kulak verdikleri ölçüde zekileşir, zenginleşir ve yükselirler, ve hepimizin bildiği gibi, kitap yakmalar, yazarları aşağılamalar milletler için karanlık ve akılsız zamanların habercisidir. Ama edebiyat hiçbir zaman yalnızca milli bir konu değildir. Kitaplarıyla bir odaya kapanan ve önce kendi içinde bir yolculuğa çıkan yazar, orada yıllar içinde iyi edebiyatın vazgeçilmez kuralını da keşfedecektir: Kendi hikâyemizden başkalarının hikâyeleri gibi ve başkalarının hikâyelerinden kendi hikâyemizmiş gibi bahsedebilme hüneridir edebiyat. Bunu yapabilmek için yola başkalarının hikâyelerinden ve kitaplarından çıkarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimde bir yandan her şeye karşı durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser bir okuyup öğrenme açlığı vardı; bir yandan da hayatımın bir şekilde “eksik” bir hayat olacağını, başkaları gibi yaşayamayacağımı hissediyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamın bir yazara fazlasıyla yetecek bin beş yüz kitaplık iyi bir kütüphanesi vardı. Yirmi iki yaşımdayken, bu kütüphanedeki kitapların hepsini okumamıştım belki, ama bütün kitapları tek tek tanır, hangisinin önemli, hangisinin hafif ama kolay okunur, hangisinin klasik, hangisinin dünyanın vazgeçilmez bir parçası, hangisinin yerel tarihin unutulacak ama eğlenceli bir tanığı, hangisinin de babamın çok önem verdiği bir Fransız yazarın kitabı olduğunu bilirdim. Bazen bu kütüphaneye uzaktan bakar, kendimin de bir gün ayrı bir evde böyle bir kütüphanemin, hatta daha iyisinin olacağını, kitaplardan kendime bir dünya kuracağımı düşlerdim. Uzaktan baktığımda bazen babamın kütüphanesi bana bütün alemin küçük bir resmiymiş gibi gelirdi. Ama bizim köşemizden, İstanbul’dan baktığımız bir dünyaydı bu. Kütüphane de bunu gösteriyordu. Babam bu kütüphaneyi yurtdışı yolculuklarından, özellikle Paris’ten ve Amerika’dan aldığı kitaplarla, gençliğinde İstanbul’da 1940’larda ve 50’lerdeki yabancı dilde kitap satan dükkanlardan aldıklarıyla ve her birini benim de tanıdığım İstanbul’un eski ve yeni kitapçılarından edindikleriyle yapmıştı. Yerel, milli bir dünya ile Batı dünyasının karışımıdır benim dünyam. 1970’lerden başlayarak ben de iddialı bir şekilde kendime bir kütüphane kurmaya başladım. Daha yazar olmaya tam karar vermemiştim, ‘İstanbul’ adlı kitabımda anlattığım gibi, artık ressam olmayacağımı sezmiştim ama hayatımın ne yola gireceğini tam bilemiyordum. İçimde bir yandan her şeye karşı durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser bir okuyup öğrenme açlığı vardı; bir yandan da hayatımın bir şekilde “eksik” bir hayat olacağını, başkaları gibi yaşayamayacağımı hissediyordum. Bu duygumun bir kısmı, tıpkı babamın kütüphanesine bakarken hissettiğim gibi, merkezden uzak olma fikriyle, İstanbul’un o yıllarda hepimize hissettirdiği gibi, taşrada yaşadığımız duygusuyla ilgiliydi. Bir başka eksik yaşam endişesi de tabii ister resim yapmak olsun, ister edebiyat olsun, sanatçısına fazla ilgi göstermeyen ve umut da vermeyen bir ülkede yaşadığımı fazlasıyla bilmemdi. 1970’lerde, sanki hayatımdaki bu eksiklikleri gidermek ister gibi aşırı bir hırsla İstanbul’un eski kitapçılarından babamın verdiği parayla solmuş, okunmuş, tozlu kitaplar satın alırken bu sahaf dükkanlarının, yol kenarlarında, cami avlularında, yıkık duvarların eşiklerinde yerleşmiş kitapçıların yoksul, dağınık ve çoğu zaman da insana umutsuzluk verecek kadar perişan halleri beni okuyacağım kitaplar kadar etkilerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu duygumun bir kısmı, tıpkı babamın kütüphanesine bakarken hissettiğim gibi, merkezden uzak olma fikriyle, İstanbul’un o yıllarda hepimize hissettirdiği gibi, taşrada yaşadığımız duygusuyla ilgiliydi. Bir başka eksik yaşam endişesi de tabii ister resim yapmak olsun, ister edebiyat olsun, sanatçısına fazla ilgi göstermeyen ve umut da vermeyen bir ülkede yaşadığımı fazlasıyla bilmemdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alemdeki yerim konusunda, hayatta olduğu gibi edebiyatta da o zamanlar taşıdığım temel duygu bu “merkezde olmama” duygusuydu. Dünyanın merkezinde, bizim yaşadığımızdan daha zengin ve çekici bir hayat vardı ve ben bütün İstanbullular ve bütün Türkiye ile birlikte bunun dışındaydım. Bu duyguyu dünyanın büyük çoğunluğu ile paylaştığımı bugün düşünüyorum. Aynı şekilde, bir dünya edebiyatı vardı ve onun benden çok uzak bir merkezi vardı. Aslında düşündüğüm Batı edebiyatıydı, dünya edebiyatı değil, ve biz Türkler bunun da dışındaydık. Babamın kütüphanesi de bunu doğruluyordu. Bir yanda bizim, pek çok ayrıntısını sevdiğim, sevmekten vazgeçemediğim yerel dünyamız, İstanbul’un kitapları ve edebiyatı vardı, bir de ona hiç benzemeyen, benzememesi bize hem acı hem de umut veren Batı dünyasının kitapları. Yazmak, okumak sanki bir dünyadan çıkıp ötekinin başkalığı, tuhaflığı ve harika halleriyle teselli bulmaktı. Babamın da bazen, tıpkı benim sonraları yaptığım gibi, kendi yaşadığı hayattan Batı’ya kaçmak için roman okuduğunu hissederdim. Ya da bana o zamanlar kitaplar bu çeşit bir kültürel eksiklik duygusunu gidermek için başvurduğumuz şeylermiş gibi gelirdi. Yalnız okumak değil, yazmak da İstanbul’daki hayatımızdan Batı’ya gidip gelmek gibi bir şeydi. Babam bavulundaki defterlerinden çoğunu doldurabilmek için Paris’e gitmiş, kendini otel odalarına kapatmış, sonra yazdıklarını Türkiye’ye geri getirmişti. Bunun da beni huzursuz ettiğini, babamın bavuluna bakarken hissederdim. Yirmi beş yıl Türkiye’de yazar olarak ayakta kalabilmek için kendimi bir odaya kapattıktan sonra, yazarlığın içimizden geldiği gibi yazmanın, toplumdan, devletten, milletten gizlice yapılması gereken bir iş olmasına, babamın bavuluna bakarken artık isyan ediyordum. Belki de en çok bu yüzden babama yazarlığı benim kadar ciddiye almadığı için kızıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yanda bizim, pek çok ayrıntısını sevdiğim, sevmekten vazgeçemediğim yerel dünyamız, İstanbul’un kitapları ve edebiyatı vardı, bir de ona hiç benzemeyen, benzememesi bize hem acı hem de umut veren Batı dünyasının kitapları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında babama benim gibi bir hayat yaşamadığı, hiçbir şey için küçük bir çatışmayı bile göze almadan toplumun içinde, arkadaşları ve sevdikleriyle gülüşerek mutlulukla yaşadığı için kızıyordum. Ama ‘kızıyordum’ yerine ‘kıskanıyordum’ diyebileceğimi, belki de bunun daha doğru bir kelime olacağını da aklımın bir yanıyla biliyor, huzursuz oluyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında babama benim gibi bir hayat yaşamadığı, hiçbir şey için küçük bir çatışmayı bile göze almadan toplumun içinde, arkadaşları ve sevdikleriyle gülüşerek mutlulukla yaşadığı için kızıyordum. Ama ‘kızıyordum’ yerine ‘kıskanıyordum’ diyebileceğimi, belki de bunun daha doğru bir kelime olacağını da aklımın bir yanıyla biliyor, huzursuz oluyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman her zamanki takıntılı, öfkeli sesimle kendi kendime “mutluluk nedir?” diye soruyordum. Tek başına bir odada derin bir hayat yaşadığını sanmak mıdır mutluluk? Yoksa cemaatle, herkesle aynı şeylere inanarak, inanıyormuş gibi yaparak rahat bir hayat yaşamak mı? Herkesle uyum içinde yaşar gibi gözükürken, bir yandan da kimsenin görmediği bir yerde, gizlice yazı yazmak mutluluk mudur aslında, mutsuzluk mu? Ama bunlar fazla hırçın, öfkeli sorulardı. Üstelik iyi bir hayatın ölçüsünün mutluluk olduğunu nereden çıkarmıştım ki? İnsanlar, gazeteler, herkes hep en önemli hayat ölçüsü mutlulukmuş gibi davranıyordu. Yalnızca bu bile, tam tersinin doğru olduğunu araştırmaya değer bir konu haline getirmiyor muydu? Zaten bizlerden, aileden hep kaçmış olan babamı ne kadar tanıyor, onun huzursuzluklarını ne kadar görebiliyordum ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamın yazarken babam olamaması gibi huzursuz edici bir şeyden daha ağır bir korku vardı burada: İçimdeki hakiki olamama korkusu, babamın yazılarını iyi bulamama, hatta babamın başka yazarlardan fazla etkilendiğini görme endişemi aşmış, özellikle gençliğimde olduğu gibi, bütün varlığımı, hayatımı, yazma isteğimi ve kendi yazdıklarımı bana sorgulatan bir hakikilik buhranına dönüşüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamın bavulunu işte bu dürtülerle açtım ilk. Babamın hayatında bilmediğim bir mutsuzluk, ancak yazıya dökerek dayanabileceği bir sır olabilir miydi? Bavulu açar açmaz seyahat çantası kokusunu hatırladım, bazı defterleri tanıdığımı, babamın üstünde öyle fazla durmadan onları bana yıllarca önce göstermiş olduğunu fark ettim. Tek tek elleyip karıştırdığım defterlerin çoğu babamın bizi bırakıp Paris’e gittiği gençlik yıllarında tutulmuştu. Oysa ben, tıpkı biyografilerini okuduğum, sevdiğim yazarlar gibi, babamın benim yaşımdayken ne yazdığını, ne düşündüğünü öğrenmek istiyordum. Kısa zaman içinde böyle bir şeyle karşılaşmayacağımı da anladım. Üstelik bu arada babamın defterlerinin orasında burasında karşılaştığım yazar sesinden huzursuz olmuştum. Bu ses babamın sesi değil diye düşünüyordum; hakiki değildi, ya da benim hakiki babam diye bildiğim kişiye ait değildi bu ses. Babamın yazarken babam olamaması gibi huzursuz edici bir şeyden daha ağır bir korku vardı burada: İçimdeki hakiki olamama korkusu, babamın yazılarını iyi bulamama, hatta babamın başka yazarlardan fazla etkilendiğini görme endişemi aşmış, özellikle gençliğimde olduğu gibi, bütün varlığımı, hayatımı, yazma isteğimi ve kendi yazdıklarımı bana sorgulatan bir hakikilik buhranına dönüşüyordu. Roman yazmaya başladığım ilk on yılda bu korkuyu daha derinden hisseder, ona karşı koymakta zorlanır, tıpkı resim yapmaktan vazgeçtiğim gibi, bir gün yenilgiye uğrayıp roman yazmayı da bu endişeyle bırakmaktan bazen korkardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapayıp kaldırdığım bavulun bende kısa sürede uyandırdığı iki temel duygudan hemen söz ettim: Taşrada olma duygusu ve hakiki olabilme endişesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapayıp kaldırdığım bavulun bende kısa sürede uyandırdığı iki temel duygudan hemen söz ettim: Taşrada olma duygusu ve hakiki olabilme endişesi. Benim bu huzursuz edici duyguları derinlemesine ilk yaşayışım değildi elbette bu. Bu duyguları, bütün genişlikleri, yan sonuçları, sinir başları, iç düğümleri ve çeşit çeşit renkleriyle ben yıllar boyunca okuyup yazarak, kendim masa başında araştırmış, keşfetmiş, derinleştirmiştim. Elbette onları belli belirsiz acılar, keyif kaçırıcı hassasiyetler ve ikide bir hayattan ve kitaplardan bana bulaşan akıl karışıklıkları olarak özellikle gençliğimde pek çok kereler yaşamıştım. Ama taşrada olma duygusunu ve hakikilik endişesini ancak onlar hakkında romanlar, kitaplar yazarak (mesela taşralılık için ‘Kar’, ‘İstanbul’; hakikilik endişesi için ‘Benim Adım Kırmızı’ ya da ‘Kara Kitap’) bütünüyle tanıyabilmiştim. Benim için yazar olmak demek, içimizde taşıdığımız, en fazla taşıdığımızı biraz bildiğimiz gizli yaralarımızın üzerinde durmak, onları sabırla keşfetmek, tanımak, iyice ortaya çıkarmak ve bu yaraları ve acıları yazımızın ve kimliğimizin bilinçle sahiplendiğimiz bir parçası haline getirmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz etmektir yazarlık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz etmektir yazarlık. Bu bilginin keşfi ve onun geliştirilip paylaşılması okura çok tanıdığı bir dünyada hayret ederek gezinmenin zevklerini verir. Bu zevkleri, bildiğimiz şeylerin bütün gerçekliğiyle yazıya dökülmesindeki hünerden de alırız elbette. Bir odaya kapanıp yıllarca hünerini geliştiren, bir alem kurmaya çalışan yazar işe kendi gizli yaralarından başlarken bilerek ya da bilmeden insanoğluna derin bir güven de göstermiş olur. Başkalarının da bu yaraların bir benzerini taşıdığına, bu yüzden anlaşılacağına, insanların birbirlerine benzediğine duyulan bu güveni hep taşıdım. Bütün gerçek edebiyat, insanların birbirine benzediğine ilişkin çocuksu ve iyimser bir güvene dayanır. Kapanıp yıllarca yazan biri işte böyle bir insanlığa ve merkezi olmayan bir dünyaya seslenmek ister.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün gerçek edebiyat, insanların birbirine benzediğine ilişkin çocuksu ve iyimser bir güvene dayanır. Kapanıp yıllarca yazan biri işte böyle bir insanlığa ve merkezi olmayan bir dünyaya seslenmek ister.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama babamın bavulundan ve tabii İstanbul’da yaşadığımız hayatın solgun renklerinden anlaşılabileceği gibi, dünyanın bizden uzakta bir merkezi vardı. Bu temel gerçeği yaşamanın verdiği Çehovcu taşra duygusundan, bir diğer yan sonuç olan hakikilik endişesinden kitaplarımda çok söz ettim. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun bu duygularla yaşadığını, hatta daha ağırları olan eziklik, kendine güvensizlik ve aşağılanma korkularıyla boğuşarak yaşadığını kendimden biliyorum. Evet, insanoğlunun birinci derdi hâlâ, mülksüzlük, yiyeceksizlik, evsizlik… Ama artık televizyonlar, gazeteler bu temel dertleri edebiyattan çok daha çabuk ve kolay bir şekilde anlatıyor bize. Bugün edebiyatın asıl anlatması ve araştırması gereken şey, insanoğlunun temel derdi ise, dışarıda kalmak ve kendini önemsiz hissetme korkuları, bunlara bağlı değersizlik duyguları, bir cemaat olarak yaşanan gurur kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme endişeleri, çeşit çeşit öfkeler, alınganlıklar, bitip tükenmeyen aşağılanma hayalleri ve bunların kardeşi milli övünmeler, şişinmeler… Çoğu zaman akıldışı ve aşırı duygusal bir dille dışa vurulan bu hayalleri kendi içimdeki karanlığa her bakışımda anlayabiliyorum. Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı-dışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dünyasında da Rönesansı, Aydınlanmayı, Modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir kendini beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki, yalnızca babam değil, hepimiz dünyanın bir merkezi olduğu düşüncesini çok fazla önemsiyoruz. Oysa, yazı yazmak için bizi yıllarca bir odaya kapatan şey tam tersi bir güvendir; bir gün yazdıklarımızın okunup anlaşılacağına, çünkü insanların dünyanın her yerinde birbirlerine benzediklerine ilişkin bir inançtır bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki, yalnızca babam değil, hepimiz dünyanın bir merkezi olduğu düşüncesini çok fazla önemsiyoruz. Oysa, yazı yazmak için bizi yıllarca bir odaya kapatan şey tam tersi bir güvendir; bir gün yazdıklarımızın okunup anlaşılacağına, çünkü insanların dünyanın her yerinde birbirlerine benzediklerine ilişkin bir inançtır bu. Ama bu, kendimden ve babamın yazdıklarından biliyorum, kenarda olmanın, dışarıda kalmanın öfkesiyle yaralı, dertli bir iyimserliktir. Dostoyevski’nin bütün hayatı boyunca Batı’ya karşı hissettiği aşk ve nefret duygularını pek çok kereler kendi içimde de hissettim. Ama ondan asıl öğrendiğim şey, asıl iyimserlik kaynağı, bu büyük yazarın Batı ile aşk ve nefret ilişkisinden yola çıkıp, onların ötesinde kurduğu bambaşka bir alem oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostoyevski’nin bütün hayatı boyunca Batı’ya karşı hissettiği aşk ve nefret duygularını pek çok kereler kendi içimde de hissettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu işe hayatını vermiş bütün yazarlar şu gerçeği bilir: masaya oturup yazma nedenlerimizle, yıllarca umutla yaza yaza kurduğumuz dünya, sonunda apayrı yerlere yerleşir. Kederle ya da öfkeyle oturduğumuz masadan o kederin ve öfkenin ötesinde bambaşka bir aleme ulaşırız. Babam da böyle bir aleme ulaşmış olamaz mıydı? Uzun yolculuktan sonra o varılan alem, tıpkı uzun bir deniz yolculuğundan sonra sis aralanırken bütün renkleriyle karşımızda yavaş yavaş beliren bir ada gibi bize bir mucize duygusu verir. Ya da Batılı gezginlerin güneyden gemiyle yaklaştıkları İstanbul’u sabah sisi aralanırken gördüklerinde hissettikleri şeylere benzer bu. Umutla, merakla çıkılan uzun yolculuğun sonunda, orada camileri, minareleri, tek tek evleri, sokakları, tepeleri, köprüleri, yokuşları ile birlikte bütün bir şehir, bütün bir alem vardır. İnsan, tıpkı iyi bir okurun bir kitabın sayfaları içinde kaybolması gibi, karşısına çıkıveren bu yeni alemin içine hemen girip kaybolmak ister. Kenarda, taşrada, dışarıda, öfkeli ya da düpedüz hüzünlü olduğumuz için masaya oturmuş ve bu duyguları unutturan yepyeni bir alem keşfetmişizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir noktadan sonra, hayal ettiğim bu dünya da benim elimden çıkar ve kafamın içinde yaşadığım şehirden daha da gerçek olur. O zaman, bütün o insanlar ve sokaklar, eşyalar ve binalar sanki hep birlikte aralarında konuşmaya, sanki kendi aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil, kendi kendilerine yaşamaya başlarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğumda, gençliğimde hissettiğimin tam tersine benim için artık dünyanın merkezi İstanbul’dur. Neredeyse bütün hayatımı orada geçirdiğim için değil yalnızca, otuz üç yıldır tek tek sokaklarını, köprülerini, insanlarını, köpeklerini, evlerini, camilerini, çeşmelerini, tuhaf kahramanlarını, dükkanlarını, tanıdık kişilerini, karanlık noktalarını, gecelerini ve gündüzlerini kendimi onların hepsiyle özdeşleştirerek anlattığım için. Bir noktadan sonra, hayal ettiğim bu dünya da benim elimden çıkar ve kafamın içinde yaşadığım şehirden daha da gerçek olur. O zaman, bütün o insanlar ve sokaklar, eşyalar ve binalar sanki hep birlikte aralarında konuşmaya, sanki kendi aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil, kendi kendilerine yaşamaya başlarlar. İğneyle kuyu kazar gibi sabırla hayal ederek kurduğum bu alem bana o zaman her şeyden daha gerçekmiş gibi gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baba korkusu bilmediğim için hayal gücümün zaman zaman özgürce ya da çocukça çalışabildiğine bazen inanmış, bazen da babam gençliğinde yazar olmak istediği için yazar olabildiğimi içtenlikle düşünmüştüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babam da, belki, yıllarını bu işe vermiş yazarların bu cins mutluluklarını keşfetmiştir, ona önyargılı olmayayım diyordum bavuluna bakarken. Ayrıca, emreden, yasaklayan, ezen, cezalandıran sıradan bir baba olmadığı, beni her zaman özgür bırakıp, bana her zaman aşırı saygı gösterdiği için de ona müteşekkirdim. Pek çok çocukluk ve gençlik arkadaşımın aksine, baba korkusu bilmediğim için hayal gücümün zaman zaman özgürce ya da çocukça çalışabildiğine bazen inanmış, bazen da babam gençliğinde yazar olmak istediği için yazar olabildiğimi içtenlikle düşünmüştüm. Onu hoşgörüyle okumalı, otel odalarında yazdıklarını anlamalıydım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğumda annem ile babam bir kavganın eşiğine geldiklerinde, yani o ölümcül sessizliklerden biri başladığında babam havayı değiştirmek için hemen radyoyu açar, müzik bize olup biteni daha çabuk unuttururdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamın bıraktığı yerde günlerdir hâlâ duran bavulu bu iyimser düşüncelerle açtım ve bazı defterleri, bazı sayfaları bütün irademi kullanarak okudum. Babam ne mi yazmıştı? Paris otellerinden görüntüler hatırlıyorum, bazı şiirler, bazı paradokslar, akıl yürütmeler… Bir trafik kazasından sonra başından geçenleri zar zor hatırlayan, zorlansa da fazlasını hatırlamak istemeyen biri gibi hissediyorum kendimi şimdi. Çocukluğumda annem ile babam bir kavganın eşiğine geldiklerinde, yani o ölümcül sessizliklerden biri başladığında babam havayı değiştirmek için hemen radyoyu açar, müzik bize olup biteni daha çabuk unuttururdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de benzeri bir müzik işlevi görecek ve sevilecek bir-iki söz ile konuyu değiştireyim! Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru şudur: neden yazıyorsunuz? İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya -tıpkı bir rüyadaki gibi- bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya -tıpkı bir rüyadaki gibi- bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıhaneme gelip bavulu bırakışından bir hafta sonra, babam, her zamanki gibi elinde bir paket çikolata (kırk sekiz yaşında olduğumu unutuyordu) beni gene ziyaret etti. Her zamanki gibi gene hayattan, siyasetten ve aile dedikodularından söz edip gülüştük. Bir ara babamın gözü bavulu bıraktığı köşeye takıldı ve onu oradan alıp kaldırdığımı anladı. Göz göze geldik. Sıkıcı, utandırıcı bir sessizlik oldu. Ona bavulu açıp içindekileri okumaya çalıştığımı söylemedim, gözlerimi kaçırdım. Ama o anladı. Ben de onun anladığını anladım. O da benim onun anladığını anladığımı anladı. Bu anlayışlar da birkaç saniye içinde ne kadar uzarsa ancak o kadar uzadı. Çünkü babam kendine güvenen, rahat ve mutlu bir insandı: her zamanki gibi gülüverdi. Ve evden çıkıp giderken bana her zaman söylediği tatlı ve yüreklendirici sözleri bir baba gibi yine tekrarladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her zamanki gibi babamın mutluluğunu, dertsiz, tasasız halini kıskanarak arkasından baktım. Ama o gün içimde utanç verici bir mutluluk kıpırtısı da dolaşmıştı, hatırlıyorum. Belki onun kadar rahat değilim, onun gibi tasasız ve mutlu bir hayat sürmedim, ama yazının hakkını verdim duygusu, anladınız… Bunu babama karşı duyduğum için utanıyordum. Üstelik babam, benim hayatımın ezici merkezi de olmamış, beni özgür bırakmıştı. Bütün bunlar bize yazmanın ve edebiyatın, hayatımızın merkezindeki bir eksiklik ile, mutluluk ve suçluluk duygularıyla derinden bağlı olduğunu hatırlatmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babam, bana ya da ilk kitabıma olan güvenini aşırı heyecanlı ve abartılı bir dille ifade etti ve bugün büyük bir mutlulukla kabul ettiğim bu ödülü bir gün alacağımı öylesine söyleyiverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama hikâyemin bana daha da derin bir suçluluk duydurtan bir simetrisi, o gün hemen hatırladığım bir diğer yarısı var. Babamın bavulunu bana bırakmasından yirmi üç yıl önce, yirmi iki yaşımdayken her şeyi bırakıp romancı olmaya karar vermiş, kendimi bir odaya kapatmış, dört yıl sonra ilk romanım ‘Cevdet Bey ve Oğulları’nı bitirmiş ve henüz yayımlanmamış kitabın daktilo edilmiş bir kopyasını okusun ve bana düşüncesini söylesin diye titreyen ellerle babama vermiştim. Yalnız zevkine ve zekasına güvendiğim için değil, annemin aksine, babam yazar olmama karşı çıkmadığı için de onun onayını almak benim için önemliydi. O sırada babam bizimle değildi, uzaktaydı. Dönüşünü sabırsızlıkla bekledim. İki hafta sonra gelince kapıyı ona koşarak açtım. Babam hiçbir şey söylemedi, ama bana hemen öyle bir sarıldı ki kitabımı çok sevdiğini anladım. Bir süre, aşırı duygusallık anlarında ortaya çıkan bir çeşit beceriksizlik ve sessizlik buhranına kapıldık. Sonra biraz rahatlayıp konuşmaya başlayınca, babam, bana ya da ilk kitabıma olan güvenini aşırı heyecanlı ve abartılı bir dille ifade etti ve bugün büyük bir mutlulukla kabul ettiğim bu ödülü bir gün alacağımı öylesine söyleyiverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözü ona inanmaktan ya da bu ödülü bir hedef olarak göstermekten çok, oğlunu desteklemek, yüreklendirmek için ona “bir gün paşa olacaksın!” diyen bir Türk babası gibi söylemişti. Yıllarca da beni her görüşünde cesaretlendirmek için bu sözü tekrarladı durdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babam 2002 yılı Aralık ayında öldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsveç Akademisi’nin bana bu büyük ödülü, bu şerefi veren değerli üyeleri, değerli konuklar, bugün babam aramızda olsun çok isterdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Orhan Pamuk&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İsveç Akemisi'nde yaptığı konuşma&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-116552539827511346?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/116552539827511346/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=116552539827511346' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/116552539827511346'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/116552539827511346'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2006/12/babamn-bavulu.html' title='Babamın Bavulu'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-26120652.post-116112269092048847</id><published>2006-10-18T01:04:00.000+03:00</published><updated>2006-10-18T01:04:51.176+03:00</updated><title type='text'>Türk'ün nobel ile imtihanı</title><content type='html'>Edebiyat, aklın özgürleşmesi üstüne kurar varoluşunu. Kendine yarattığı sonsuz özgürlük alanından doğru bakar, okur hayatı. Dünyayı dile tercüme ederken ufku siyasi sınırlarla belirlenmez. Edebiyat, doğası icabı, özgürlükçüdür. Tabularla zehirlenmeye direnir. Kendi kuralları, kendi diliyle meşguldür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülü'nü almış olması yurdumuz, Kuzey Kıbrıs ve bütün temsilciliklerimizde hiç de yadırganmayacak tepkilerle karşılandı. Pamuk'un romanlarını okuyanlar, dünyanın burasında yaşayanların bu ikircikli ruh durumlarını zaten anlatmış olduğunu hatırlayacak. Ama derdimiz okumayanlarla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumayan çocuk kalmasın kampanyalarıyla çocukları bir bir kendi beter maariflerine teslim etmeyi aydınlanma zanneden, küçük hesapların buzlu sularında kulaç atarken okumaya vakit, takat, merak bulamayan ikirciklilerden bahsediyoruz. Orhan Pamuk'un evlatlıktan reddi kampanyasını başlatanlardan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sırada şu anki tepkilerin de hangi damardan beslendiğini yazmışım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Öncelikle Orhan Pamuk'u sevimli, dost olmak isteyeceğimiz bir insan olarak görüp ona gönül sofralarımızda yer açmak zorunda olmadığımızı hatırlatmakla başlayayım. Kaldı ki kendinin de böyle bir talebine tanık olmuşluğumuz yok. Söyleşilerinde defalarca belirttiği gibi yazı serüvenini yalnızlıkla besleyen, edebi yaratısını inzivadan devşiren bir yazardan söz ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesele Pamuk'un dünya çapına yükselip bu milletin denetiminden bir ölçüde sıyrılmışlığının medya kışkırtmasıyla kamuoyunda yarattığı hırçınlıktır. Pamuk, romanları hemen hemen bütün dünya dillerine çevrilmekle kalmamış, o dillerin de hayranlıkla okunan, her fırsatta ödüllendirilen bir yazarı olmuştur. Ona yönelik hırçınlığımızı besleyen de işte budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bu Türklük denilen belalı ailenin fertleri olarak hepimiz gayet iyi biliriz ki yen içinde kalan kırık kollardan biri olmaktan kurtulanı, kalanlar hakkında söz alanı varlığımızı tehdit olarak görmeye mecburuz. O, artık yaban ellerde sözü dinlenen, insanlık tarihinde kendine bir sayfa açmış, her şeyden öte dünyanın gözünde Cumhurbaşkanımızdan ve ordumuzdan bile daha itibarlı bir vatandaş olmuştur. Bunun hazmedilebilmesi elbette çok güç. Ama toplumların enfantil cemaat dürtülerinden kopup tekamül edebilmesi için bütün dünya dillerinde karşılığı olan yaratıcılarının yolunu açıp, onları en azından hırpalamamayı becerebilmesi gerekir. Aksi takdirde sürgün yaratıcıları yetiştiren bir kültür olarak dilinizi, dünyayı inandıramadığınız mazlumiyet manzumelerine rehin bırakırsınız.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu biz kimdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke edebiyattan konuşabilsek. İşte bu Nobel ödülü, bir gün edebiyattan konuşacağımız noktaya da gelebileceğimiz umudu aşıladığı için önemli. Her şeyin fiyatını bilip hiçbir şeyin değerini bilmeyen sinikler durmuş bir çırpıda zamana direnememiş, etkisi uzun soluklu olamamış Nobelli yazarların listesini çıkarıyor, bu ödülün (parası dışında) hiç de önemli olmadığını vurguluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ödüller konusunda, özellikle bu ödül konusunda onlarca yıldır süregelen tartışmaları bugün kendileri başlatmış gibi afili bir duruşları var. Ama içinde jüri olan her kurum zaten sonsuza dek tartışmaya açıktır. Şu an Nobel üstüne bir çırpıda bir yığın bilgi döküp bu kadar coşkulu tartışabiliyor olmanız, Nobel'in hâlâ dünyanın en saygın ödüllerinden biri olduğunun kanıtı. Ajanslardan ilk haber olarak geçmesi, dünyanın her köşesinde merak uyandırması da cabası. Ödül denilen şey de zaten bu kadar bir şeydir işte. Nobel aldı diye insan savaşı durduramaz, dünyadaki açlığa çözüm bulamaz, ama dünyanın her yerinde bir yazar olarak merak uyandırır, okunur, takdir görür, başucunda soluklanıp birçok dünyalıyla söyleşir. Yine birçok dünyalının gözünde savaşanlardan, yönetenlerden, aç bırakanlardan daha önemli, daha güvenilir bir insanlık temsilcisidir. İnsanlığın hafızasına yazılma konusunda dev bir adım atmıştır. Hepsini sayamayacağınız 45 dile çevrilmiş, fazlasına da çevrilecektir.&lt;br /&gt;Nurlu köşelerinde bu ödülün kendilerine yaşattığı sıkıntı üstüne neredeyse edebi metinler döktüren basın mücahitlerine kulak asmayın. Onlar, Pamuk'u mahkeme kapısında linçe kalkışanlar karşısında göstermedikleri celâli, yazardan sakınmıyor. Tuhaf bir kendini kaybetmişlik içinde ellerinde olsa bu ödülü Orhan Pamuk'un yeni bir marifeti, yeni bir hainliği olarak tescil ettirecekler. Bir zamanlar komplocu paşaların iğvasına uyup kendi meslektaşlarını 'alçak' ilan etmiş olanı, "Sayın Pamuk'a Nobel ile birlikte ahlâki zafiyet ödülü de verilse iyi olurdu diye düşünüyoruz" yazmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen hepsinin yasının zılgıtı aynı. 'Bir Türk aldığı için seviniyoruz, ama içimiz de rahat değil çünkü o, bizden değil."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son derece doğru bir saptama. Değil elbet. Sizden dünyaya ulaşabilecek bir yazar çıkabilir mi? Temsilcisi siz olduğunuza göre o 'biz'i iyi biliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi onu kutlamak için, onun zaferine ortak olmak için hâlâ üstten alıyor kimileri. Pamuk'un yegâne affedilme koşulunun, Fransa'ya giderek yeni çıkan Ermeni yasasını protesto eden bir nümayişte bulunmak olduğunu belirtiyorlar. Hâlâ anlamıyorlar. Orhan Pamuk sizin mehter takımınız, gönüllü diplomatınız olmayı seçmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun sürüden ayrılarak dokunulmazlık kazanması çıldırtıyor habis vasat sözcülerini. Orhan Pamuk üstünde yitirdikleri denetime yas tutuyorlar. Çünkü Nobel'i alan Kapıkule'yi geçti bile. Bir yazarın karşısında çaresiz kalmak, onu muma çeviremeyeceğinizi bilmek ağır olsa gerek. Alışacaksınız. Bu yoldan başka yazarlar da geçecek. Hazmedeceksiniz. Siz kasık çatlatan retoriğinizle Nobel'li yazarın ahlaklısını ve sportmenini sevdiğinizden dem vuruyorsunuz. İşte bu yüzden bu bütün tartışmalara rağmen hâlâ saygın ödülün ve diğer ödüllerin umurunda değilsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sartre hakkında De Gaulle'ün dediklerini okuyoruz bu aralar sıkça. De Gaulle, Sartre'ın Cezayir konusundaki eleştirileri üstüne kendisini kışkırtan şahinlerine, "Sartre, Fransa'dır" demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;De Gaulle'ü hâlâ hatırlıyor olmamızın nedeni, kendisini&lt;br /&gt;kıyasıya eleştiren bir yazar için bu sözleri söyleyebilmiş bir muktedir olmasıdır. Tarihin ilk unuttukları ise gönüllü gardiyanlar, her zulmün küçük hisseli ortaklarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ödülün ardında şöyle ya da böyle bir katakulli aramaya kendilerinde hak bulan yazarlara da bir sözümüz olacak.&lt;br /&gt;Kıskançlığın kötü bir şey olduğunu, hissedildiğinde bile gösterilmesi uygunsuz bir duygu olduğunu öğrenememiş olabilir mi bu çalışma masalarına yalnız başına oturup yüzlerce sayfa yazmış insanlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün mesele gerçekten de Emin Çölaşan'ın zehirli yakıştırmasıyla "Tırnak içinde Türk" olmaktan geçiyor. Önce insan, dünyalı, tırnak içinde de Türk. Ancak o zaman edebiyatın soylu alanında kalmış olacaksınız. Vatanseverliğiniz kabardıysa da biraz olsun ATO Başkanı'ndan farklı bir söz üretmek zorundasınız. Ancak Fransa parlamentosunun kararına yıkılıp tepki gösterdiğiniz kadar her yıl açlık sınırının altında toplanan&lt;br /&gt;yeni milyonlar için, sokaklarda yatıp ölen çocuklar için, memleketin doğusunda hâlâ durmadan akan kan için yıkılıp tepki gösterdiğiniz zaman yeteneğiniz oranında yakınlaşacaksınız dünyalı olmaya. Dünyanın her yerinde okunmaya. Yoksa bu kuytuda ömür boyu kendinizi ve birbirinizi yiyerek titreşeceksiniz.&lt;br /&gt;İkircikliler. Aranızda birbirinize yüksek sesle Turgut Özakman'dan bölümler okuyabilirsiniz. Kimsenin karıştığı yok. Ama dünya Orhan Pamuk'u okunası buluyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/26120652-116112269092048847?l=benhayattaykendevam.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/feeds/116112269092048847/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=26120652&amp;postID=116112269092048847' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/116112269092048847'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/26120652/posts/default/116112269092048847'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://benhayattaykendevam.blogspot.com/2006/10/trkn-nobel-ile-imtihan.html' title='Türk&apos;ün nobel ile imtihanı'/><author><name>erhaNBey</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='07622278082979181494'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>1</thr:total></entry></feed>