tag:blogger.com,1999:blog-20843032655328002532008-08-20T23:37:39.399-07:00(Fels)Efesli HeraklitLilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comBlogger29125tag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-34559291309490878222008-08-16T19:51:00.000-07:002008-08-16T20:20:40.719-07:00Onların ölümü, evini kaybetmesi, göçmesi sadece sayıların, istatistiklerin konusudur.<br /><br /><a href=" http://www.imeem.com/isuda/music/vt_6t5DJ/yo_yo_ma_13_casualties_of_war_main_theme/">Casulties of War: Main Theme (Yo Yo Ma Plays Ennio Morricone)</a> <br /> <br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_rLL5qOPH3zc/SKeTdAFZb2I/AAAAAAAAAEc/aT6BlS--7No/s1600-h/georgia33.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_rLL5qOPH3zc/SKeTdAFZb2I/AAAAAAAAAEc/aT6BlS--7No/s320/georgia33.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5235315218289618786" /></a><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_rLL5qOPH3zc/SKeTZkyVnvI/AAAAAAAAAEU/JrRd4_cSiPk/s1600-h/georgia29.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_rLL5qOPH3zc/SKeTZkyVnvI/AAAAAAAAAEU/JrRd4_cSiPk/s320/georgia29.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5235315159422312178" /></a><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_rLL5qOPH3zc/SKeTVyxHB7I/AAAAAAAAAEM/6zGVVmIQFYc/s1600-h/georgia24.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_rLL5qOPH3zc/SKeTVyxHB7I/AAAAAAAAAEM/6zGVVmIQFYc/s320/georgia24.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5235315094455781298" /></a><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_rLL5qOPH3zc/SKeTRwR42AI/AAAAAAAAAEE/ot0fksex7c8/s1600-h/georgia22.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_rLL5qOPH3zc/SKeTRwR42AI/AAAAAAAAAEE/ot0fksex7c8/s320/georgia22.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5235315025068480514" /></a><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_rLL5qOPH3zc/SKeTOPyl5fI/AAAAAAAAAD8/_7-8CT5Mdg4/s1600-h/georgia18.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_rLL5qOPH3zc/SKeTOPyl5fI/AAAAAAAAAD8/_7-8CT5Mdg4/s320/georgia18.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5235314964807673330" /></a><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_rLL5qOPH3zc/SKeS8fyN6rI/AAAAAAAAAD0/c8HXPIy5UcY/s1600-h/georgia13.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_rLL5qOPH3zc/SKeS8fyN6rI/AAAAAAAAAD0/c8HXPIy5UcY/s320/georgia13.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5235314659863423666" /></a><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_rLL5qOPH3zc/SKeSvdQn_6I/AAAAAAAAADs/nu7Wni8D-xU/s1600-h/georgia4.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_rLL5qOPH3zc/SKeSvdQn_6I/AAAAAAAAADs/nu7Wni8D-xU/s320/georgia4.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5235314435847356322" /></a>Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-69553036022742006852008-07-19T20:08:00.000-07:002008-07-20T07:15:10.261-07:00Termodinamiğin YasalarıSıfırıncısı<br /><br /><span style="font-style:italic;"><a href=" http://www.imeem.com/people/Hjx7las/music/2BFD6hHo/farid_farjad_golha/">Farjad</a></span>’la elektrikli kablolar üzerinden sağlanan ilişki dengeyi bozar. Balans ayarını zorunlu kılar. Binaenaleyh yapılacak işler listesini bir satır çoğaltır.<br /><br />Birincisi<br /><br />Birbirimizi ısıtamayacak ve karşılığını işle ödeyemeyecek kadar uzaktayız…Burdan bir enerji çıkmasa da şiir kavuşur imdada. <span style="font-style:italic;">Yok</span>’tan <span style="font-style:italic;">Var</span>’dan bahseder bize. Teşekkür ederiz şaire, bizim için yazdığına inandığımız için. <br /><br />İkincisi<br /><br />İçimizdeki dalgaları biriktirmeliyiz şimdilik. Böylelikle kaosa varılacak. Kaosu soracak olursan hamdolsun iyidir. “Kalp kırmak kolay, onarmak zordur” der yasa. Burada kademeye emek girer ve topu ceza alanından uzaklaştırır.<br /><br />Üçüncüsü<br /><br />Ölüm son nokta. Bundan iyisi can sağlığı. <br /><br />***<br /><br />Velev ki bu bunaltıcı sıcaklarda başka ne yazılabilir dedim...Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-60186763789332970792008-07-14T23:16:00.000-07:002008-07-14T23:24:23.584-07:00bir uçurum yazısıNoktalama işaretlerinden hangisi olmak isterdiniz, soruyorum. Nokta, virgül, ünlem, iki nokta, üç nokta, noktalı virgül…Soru işareti yakışır diye düşünüyorum…Gülüyorum şaptülarab’ın nasıl yazıldığını bilmememe…Boğaz’dan Basra’ya ordan okyanusa uzanan bir kocaman soru işareti oluşumuza…Ve ağlıyorsun sen, ünlemleyerek soruları… <br /><br /><span style="font-weight:bold;"><span style="font-style:italic;">Birer soru işareti olarak yaşadık ve gidiyoruz<br />kendimiz, birbirimiz ve birçok şey için;<br />yazısız bir taş istiyorum, sen de isteyebilirsin<br />bütün acılarımız, yağmalanmalarımız için.<br />(Fikret Demirağ)</span><br /></span><br /><br />Sorular bilimde işe yarar. Bilimin çaresiz kaldığı anlar vardır. Çaresiz kalmışlığını ört basmak için aceleyle uydurduğu zamanlar…Copza Luca’nın yarattığı <a href=" http://mutlaktoz.wordpress.com/2006/12/21/sesinde/">uçurumdan</a> yuvarlanma hissini ya da zamanın tüm yaraları sağdığı tezini açıklayamadığı zamanlar. Zamana kim dur diyebilir ki ey şair…Kim uçurumlardan atıp kendini yarı yolda durabilir ki…<br /><br /><span style="font-style:italic;"><span style="font-weight:bold;">bu yalnızlığın tarihi çok eskidi<br />bozuk plakları güncellleştiren bir şifre gibi boynumuzda<br />giyotin acısıyla mayalanan şaraplar, şarabi mutluluklar eğiren<br />bir tadı vardı tüm yaşadıklarımızın;<br />uçurum bize kendini verdi.<br />(A.Ömer Erdoğan)</span><br /></span><br />Halbuki uçuruma kendini verenler sizdiniz. Bir yaprak üzerinde sonsuz bir geziye çıktığını sanan bir tırtılın yaşamı için uçurum geyiklerinin takipçisi olmak da neyin nesi? Kelebeğe benzemez ki tırtıl…yüzü suyu hürmetine aşkın, kelebekleşmeye karar verir ansızın…Beden değiştirir…Hacı Bektaş’ın güvercin, Abdal Musa’nın geyik donuna girmesi gibi…Bizse don değiştirme sancısını atlatamadık bir türlü…O gizlerin saklı olduğu soruyu bulamadık belki de…Ya da soru ortada da cevabın kendisi soru işaretlerinden görünmez halde…<br /><br /><span style="font-weight:bold;"><span style="font-style:italic;">beden dedi ki:<br />esirin olmaktan bıktım ben senin...<br />rüzgar, ruha usulca dayanıp sordu:<br />kimdi esir, kimdi köle?<br />gizi saklıydı yaşamın <br />ve aşkın,<br />tek soruda.<br />(Aslı Dede)</span></span><br /><br />Yıllar önce her konuya mizahi yaklaşmasını bilen bir sevgili arkadaşım, cinsellik konusunda saplantılı bir başkası için “gündüz Maoist gece Taoist” demişti de çok gülmüştüm…Biz de gündüz modernist gece post-modernist miyiz ne? Uçurumlardan atmak vardı bütün bir varlığı…Yaşamak isteği ağır bastığından, risksiz, tehlikesiz bir yaşam çekici geldiğinden herhalde olmadı, olmayacak da…Oysa ne kadar da aptal bir yaşam bu. Belli bir yerden sonra hep aynı şeyleri yaşıyormuşuz gibi…Aynı şeyleri söylüyor, aynı müzikleri seviyor, aynı yollardan yürüyor, aynı yorumları yapıyor, aynı dünyada yaşıyoruz…<br /><br /><span style="font-weight:bold;"><span style="font-style:italic;"><span style="font-style:italic;">göğsünü kanırtarak oyan kör bıçak gibi<br />yaşanacak herşeyi dünde unutmak gibi<br />ömrünü kayalardan fırlatıp atmak gibi<br />kendinde kaybolmanın bir tanımı olmalı<br />(Ayten Mutlu)</span><br /></span></span><br />Şairsen Ayten abla her şeyin bir tanımını bulamazsın… “<span style="font-style:italic;">Ardımda bırakıp gül çağrısını/ Ayrılık anı bu sisli şarkıyı/ Irmaklar gibi akıp uzun uzun/Terkediyorum bu kenti/ Ah, ölüler gibi”</span>nin anlamı ne vikipedya’da ne de meydan larus’da yazar…<br />Olsun varsın yazmasın. Varsın ölü gibi yaşayalım…Varsın soru işaretlerimizle bezetelim ömrümüzü; ama ille de uçurum şiirleri okuyalım, uçurum kenarında duralım hep, atamasak da kendimizi dipsiz boşluklara…<br /><br /><span style="font-weight:bold;"><span style="font-style:italic;">Suskundur, ölüler de<br />ama söylerler sözleri<br />yaşayanların söylediği.<br />Dil evidir herşeyin<br />ve açacak gibi durur<br />uçurumun kıyısında.<br /><br />Konuşmak insana özgü.<br />(Octavio Paz)</span></span>Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-52459066604378946482008-07-10T21:47:00.000-07:002008-07-10T22:14:54.411-07:00Nihilist Saldırı GrubuEskiden devrimciler öyle her eylemlerine bildiri çıkarmazlardı. Şimdilerde değişti. O ihtişamlı örgüt adları küçücük işlerin bildirilerinin altına yazılıyor. Falan yere molotof attık, filan yerin bahçesinde yüksek ses çıkarıp korkuttuk, halkın sağlığına zarar veren filan aleti söktük - …Kuvvetleri, …Birlikleri, …Ordusu…<br /><br /><a href=" http://www.internationala.org/index.php">Bir sitede</a> aşağıdaki habere rastlayınca göğüs kafesim şişti, bizimkilere saygı duydum…<br /><br /><br /><span style="font-weight:bold;">Olympia: Şehir Konseyinin Ticarethanesine Bok Atıldı <br /></span><br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp1.blogger.com/_rLL5qOPH3zc/SHbpdyoWbkI/AAAAAAAAADc/Vs5v6jOkMdo/s1600-h/paintbottle.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp1.blogger.com/_rLL5qOPH3zc/SHbpdyoWbkI/AAAAAAAAADc/Vs5v6jOkMdo/s320/paintbottle.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5221617515999161922" /></a><br /><br /><span style="font-style:italic;">Sevgili Jeff Kingsbury ve diğer gerçekten kötü insanlar ,<br /><br />6 Haziran gecesi, bir grup çocuk olarak Kurtuluş Ordusu arkasındaki limana yolculuk düzenledik. 5 ampulü bokla doldurup, Jeff Kingsbury'nin Sermaye Oyunevine fırlattık ve markizlerini insan dışkısıyla kapladık. <br /><br />Jeff Kingsbury’yi iplemeyen insanlar taradan çıkartılan özel bok yığınının Jeff’e uygun olduğunu düşündük.<br /><br />Jeff, sen her zaman iğrenç bir politikacı oldun. Senin Kamp Quixote'yi (Olympia'nın çadır şehri) nasıl mahkum ve sonra tam zamanında onu nasıl methettiğini izledik. Seni iyi insanların tarafında görünmek için ne gerekirse yaptığını izliyoruz. Ama değilsin, Jeff. Olympia’lı çocukları temsil ettiğini düşünecek kadar kibirlisin ve bizim oyun alanımızı yok etmeye kalkışacak kadar aptalsın.<br /><br />Size ve kasabamızı yok etmek için size para veren efendilerinize karşı sessiz kalmayacağız. Bizler bizim gırtlağımıza tıkıştıracağınız gürültü yasasını reddedeceğiz. Bir şeylere müdahale etmenin bedelini ödeyeceksiniz.<br /><br />Ayrıca 6 Haziran gecesi ormandaki spor salonlarından birine tırmandık ve bir yerlere boyaladık. Önerilen mülkler tarafından kaldırılacak şekilde binanın duvarını boyaladık. MÜLKLERİNİZ BİZİM TUVALET KAĞITLARIMIZDAN FAZLASI DEĞİLDİR (A) yazılaması yapıldı. Bu deyim insanların köprüden geçerken görecekleri ilk şeydir. Maalesef, Jeff, sizin gibi biri. Ve senin gibi herkes. <br /><br />Kazanacağız. Bizler Olympia'nın çocuklarıyız. Bizler NAG olarak bilinmektense Nihilist Saldırı Grubuyuz. Bizler diğer anarşistlerin otoritesine de dahil her hangi bir otoriteye asla itaat etmeyen anarşistleriz. İşte bu yüzden nihilistler olarak sınıflandırılabiliriz. NAG onların sessizleştirmeye kalkıştıkları çocuktur. NAG ders sırasında yangın alarm kolunu çekmektir. NAG okulu ateşe vermektir ve tuvaletleri tıkamaktır. NAG her yerdedir.<br /><br />NAG Olympia'da NAG kendi dışındaki diğer grup, örgüt veya projelerle bağlantılı değildir. Bizler bundan tamamen memnunuz ve bu şekilde olmasını biz tercih ettik. Uçan boklara herkesin cesareti yoktur.<br /></span><br />NAG yeniden saldıracak!<br /><br /><span style="font-weight:bold;">Nihilist Saldırı Grubu</span><br /><br />NOT ("ya bu eylemi çocuklar yapmış kardeşim" diye itiraz edeceklere): Uyduruyorlar. Büyük ihtimal büyükler yaptı. Ya da ceza almazlar diye çocukların kanına girdiler.Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-82837837891282842012008-06-30T20:54:00.000-07:002008-06-30T21:32:53.374-07:00لوحده<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp2.blogger.com/_rLL5qOPH3zc/SGmyG_2I9jI/AAAAAAAAACg/t7zKiWcoFvQ/s1600-h/foto_653.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp2.blogger.com/_rLL5qOPH3zc/SGmyG_2I9jI/AAAAAAAAACg/t7zKiWcoFvQ/s320/foto_653.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5217897476572902962" /></a><br /><br /><br />Bugün çalışmıyordum. Altı aydır ilk defa kahvaltı yaptım. Beyaz peynirsiz, zeytinsiz kahvaltı kahvaltıdan sayılmıyordu. Uzak sayılabilecek türk marketine gidip alışveriş yaptım. Kahvaltılık ve memleket bisküvi ve çerezlerinden aldım. <br /><br />Kahvaltının ardından göl kıyısında çimenlere uzanıp kitap okudum, martıları seyrettim. <br /><br />Lisedeyken yapacak birşeyim yoksa ve sıkılıyorsam, Beşiktaş'a iner, sahilden giden kalabalık olmayan bir otobüse atlar ve denize bakarak son durağa kadar yolculuk yapardım. Düşüncelere dalar, hayaller kurardım. Bugün aynı şeyi burda yaptım. Kayda değer değişikliklerden biri bindiğim aracın tramvay olması idi...diğeri hayallerim...<br /><br />Sonra ta geçen sene Türkiye'deyken izlemek isteyip kaçırdığım bir filmin DVD'sini videocuda gördüm. Aldım eve gittim ve izledim. Güzeldi ama beklediğim kadar değil..<br />2007 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye Ödülü'nün sahibi olan, yönetmenliğini Cristian Mungiu'nun yaptığı <span style="font-style:italic;">"4 ay, 3 hafta ve 2 gün"</span> adlı romen filmi.<br /><br />Ardından şarap içip müzik dinledim. Bir ara youtube'da türklük/islamlık bağlamında İsmet Özel'e ayrılmış bir 32.gün programına rastladım. Ve tümünü izledim. İsmet Bey sağolsun beni çok güldürdü. Bir insanın komik ve hatta aptal olmasının iyi bir şair olmasına engel olmayacığına kanaat getirdim. Katılımcılardan Cenk Tozkoparan kafatasçı fikirleriyle midemi alt üst etti. Meraklısı <a href=" http://youtube.com/watch?v=BzHOMcU9aBI&amp;feature=related">burdan</a> izleyebilir.<br /><br />Günün anlamı: Ne yaparsan yap, eğer kendince gerçekten önemli ya da büyük bir amaca hizmet ettiğine inanmıyorsan yaptıklarının, yalnızlık hiç de insanı daha yaratıcı falan kılmıyor. Aksine çökertmeden indim de Halil'im oluyor insan süre uzadıkça. Bilemiyorum...Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-38324469712508320362008-06-21T20:13:00.000-07:002008-06-21T20:19:13.198-07:00Disconnectus Erectus<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_rLL5qOPH3zc/SF3Em_qaATI/AAAAAAAAACY/vRhgSVpZhbM/s1600-h/chudishe8bz.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp0.blogger.com/_rLL5qOPH3zc/SF3Em_qaATI/AAAAAAAAACY/vRhgSVpZhbM/s320/chudishe8bz.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5214540117768274226" /></a><br /><br /><br />garip yaratıklar ansiklopedisinden:<br /><br />Tutunamayan (disconnectus erectus): beceriksiz ve korkak bir hayvandır. insan boyunda olanları bile vardır. ilk bakışta, dış görünüşüyle, insana benzer. yalnız, pençeleri ve özellikle tırnakları çok zayıftır. dik arazide, yokuş yukarı hiç tutunamaz. yokuş aşağı, kayarak iner. (bu arada sık sık düşer.) tüyleri de yok denecek kadar azdır. gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır. bu nedenle tehlikeyi uzaktan göremez.<br /><br />Erkekleri, yalnız bırakıldıkları zaman acıklı sesler çıkarırlar. dişilerini de aynı sesle çağırırlar. genellikle başka hayvanların yuvalarında (onlar dayanabildikleri sürece) barınırlar. ya da terkedilmiş yuvalarda yaşarlar. belirli bir aile düzenleri yoktur. doğumdan sonra ana, baba ve yavrular ayrı yerlere giderler. toplu olarak yaşamayı da bilmezler ve dış tehlikelere karşı birleştikleri görülmemiştir. belirli bir beslsnme düzenleri de yoktur. başka hayvanlarla birlikte yaşarken onların getirdikleri yiyeceklerle geçinirler. kendi başlarına kaldıkları zaman genellikle yemek yemeyi unuturlar. bütün huyları taklit esasına dayandığı için, başka hayvanların yemek yediğini görmezlerse, acıktıklarını anlamazlar. (bu sırada çok zayıf düştükleri için avlanmaları tavsiye edilmez.)<br /><br />içgüdüleri tam gelişmemiştir. kendilerini korumayı bilmezler. fakat -gene taklitçilikeri nedeniyle- başka hayvanların dövüşmesine özenerek kavgaya girdikleri olur. şimdiye kadar hiçbir tutunamayanın bir kavgada başka bir hayvanı yendiği görülmemiştir. bununla birlikte, hafızaları da zayıf olduğu için, sık sık kavga ettikleri, bazı tabiat bilginlerince gözlenmiştir. (aynı bilginler, kavgacı tutunamayanların sayısının gittikçe azaldığını söylemektedirler.)<br /><br />Din kitapları, bu hayvanları yemeyi yasaklamışsa da, gizli olarak avlanmakta ve etleri kaçak olarak satılmaktadır. tutunamayanları avlamak çok kolaydır. anlayışlı bakışlarla süzerseniz, hemen yaklaşırlar size. ondan sonra tutup öldürmek işten değildir. insanlara zararlı bazı mikroplar taşıdıkları tespit edildiğinden, belediye sağlık müdürlüğü de tutunamayan kesimini yasak etmiştir. yemekten sonra insanlarda görülen durgunluk, hafif sıkıntı, sebebi bilinmeyen vicdan azabı ve hiç yoktan kendini suçlama gibi duygulara sebep oldukları, hekimlerce ileri sürülmektedir. fakat aynı hekimler, tutunamayanların bu mikropları, kasaplık hayvanlara da bulaştırdıklarını ve bu sıkıntılardan kurtulmanın ancak et yemekten vazgeçmekle sağlanabileceğini söylemektedirler.<br /><br />Hayvan terbiyecileri de tutunamayanlarla uzun süre uğraşmış ve bunları sirklerde çalıştımak istemişlerdir. fakat bu hayvanların, beceriksizlikleri nedeniyle hiçbir hüner öğrenemediklerini görünce vazgeçmişlerdir. ayrıca birkaç sirkte halkın karşısına çıkarılan tutunamayanlar, onları güldürmek yerine mahzun etmişlerdir. (halk gişelere saldırarak parasını geri istemiştir.)<br />Filden sonra, din duygusu en kuvvetli olan hayvan olarak bilinir. öldükten sonra cennete gideceği bazı yazarlarca ileri sürülmektedir. fakat toplu ya da tek tek gittikleri her yerde hadise çıkardıkları için, bunun pek mümkün olamayacağı sanılmaktadır.<br /><br />Başları daima öne eğik gezdikleri için, çeşitli engellere takılırlar ve her tarafları yara bere içinde kalır. onları bu durumda gören bazı yufka yürekli insanlar, tutunamayanları ev hayvanı olarak beslemeyi de denemişlerdir. fakat insanlar arasında barınmaları -ev düzenine uyamamaları nedeniyle- çok zor olmaktadır. beklenmedik zamanlarda sahiplerine saldırmakta ve evden kovulunca da bir türlü gitmeyi bilmemektedirler.evin kapısında günlerce, acıklı sesleriyle bağırarak ev sahibini canından bezdirmektedirler. (bir keresinde, ev sahibi dayanamayıp kaçmışsa da, tutunamayan, sahibini kovalayarak, gittiği yerde de ona rahat vermemiştir.)<br />şehirlere yakın yerlerde yaşadıkları için, onları şehrin içinde, çitle çevrili ve yalnız tutunamayanlara mahsus bir parkta tutarak, sayılarının azalmasını önlemeyi düşünmenin zamanı artık gelmiştir."<br /><br />(Tutunamayanlar'dan)Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-82622178197883076442008-06-20T17:55:00.000-07:002008-06-20T18:05:33.739-07:00Çocuktan Dinle MüziğiBiz ne yaptıksa çocuğa bir müzik kursunu kabul ettiremedik...Varsa futbol yoksa futbol...Valerie ve Dominique sizler için Zigeunerweisen'i (Gypsy Airs) çalıyor.<br /><br /><object width="425" height="344"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/6eQ-d98Cipc&hl=en"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/6eQ-d98Cipc&hl=en" type="application/x-shockwave-flash" width="425" height="344"></embed></object>Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-44916793465712540552008-06-17T20:51:00.000-07:002008-06-17T21:00:43.857-07:00Bir baksak çevremize, bir koklasak, bir duysak...<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp3.blogger.com/_rLL5qOPH3zc/SFiINM95uOI/AAAAAAAAACQ/nzdInrKW1Wg/s1600-h/lilac_white_mine_large.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp3.blogger.com/_rLL5qOPH3zc/SFiINM95uOI/AAAAAAAAACQ/nzdInrKW1Wg/s320/lilac_white_mine_large.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5213066329081886946" /></a><br /><br /><br />Beton yığınları arasına sızmış harika bir koku bu. Bir leylak ağacından geliyor. Evimin yakınındaki bu ağacın nasıl farkına varmamışım. Durup kokuyu içime çekiyorum derinden. Bir küçük dal koparıyorum. Götürüp iş yerine tezgahın üzerine koyuyorum. Daraldıkça kokluyor, açılıyorum. Sinirlerim bozuldukça kokluyor, rahatlıyorum. Yalnızlık bataklığında boğulduğumu hissettikçe kokluyor, iyimserleşiyorum. Sağol be leylak, bu iyiliğini unutmayacağım, birgün bahçeli bir evim olursa söz sana bir leylak ağacı dikeceğim...Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-49306262006221138832008-06-14T17:46:00.001-07:002008-06-14T18:17:45.067-07:00An'ın Nakli<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp2.blogger.com/_rLL5qOPH3zc/SFRsj90ByaI/AAAAAAAAACI/f909WfN-gEg/s1600-h/LARGE_1.jpg"><img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp2.blogger.com/_rLL5qOPH3zc/SFRsj90ByaI/AAAAAAAAACI/f909WfN-gEg/s320/LARGE_1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5211910033918511522" /></a><br /><br /><br />Geçenlerde Radikal'de Küba'yla ilgili bir haber vardı. Kaydetmiştim. Şöyleydi: <br /><br />Türkiye'nin Havana büyükelçisi Şanıvar Kızıldeli, Kübalıların mutlu bir halk olduğunu da ifade ederek, şunları söyledi:<br />"<span style="font-style:italic;">Temel ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Ekmek parası için çalışmak zorunda değil Kübalı. Burada sokaklarda dilenen, hastane kapılarında ölen insan yok. Temel ihtiyaçlar karşılandığından çok çalışma ve kendini öldürecek kadar faaliyette bulunmak zorunda değiller. Bu hangi toplumda olursa olsun bu insanları mutlu eder.<br />İklim de güzel, yakacak, giyecek derdi yok. Bir de karakter olarak hırçın, ihtiraslı insanlar değiller, bizler kadar beklentileri de yüksek değil. Bence mutlular, pek çok ülkeden daha mutlular bence. Belki rejime karşı halka yayılmış çok fazla tepki olmamasının sebebi de bu."</span><br /><br />Bir Kübalı ise tersini söylüyordu. Adamla hararetli bir tartışmaya girdim. Kesin olan şeylerden biri Kübadaki olumsuzlukları abarttığıydı. Ancak orada yaşamış insanların söylediklerinde gerçeklik payı da vardı. Bunlardan biri de Fidel'in bir diktatör olduğuydu. <br /><br />Neyse bunları yazmama neden olan aslında haberin kendisi değildi. Geçenlerde Küba'ya tatile giden bir vatandaş bana bir şişe rum getirmişti. İçmekteyim. Kübalı arkadaşa da bir bardak verdim. Kübanın en iyi rumu olduğunu söyledi. Che'nin bir katil olduğunu söylediğinde aramızdaki dil sorununu hesaba katarak Mao’nun “<span style="font-style:italic;">devrim bir ziyafet vermeye, yazı yazmaya, resim çizmeye ya da nakış işlemeye benzemez; o kadar zarif, o kadar sakin ve yumuşak, o kadar ılımlı, uysal, kibar ölçülü ve alicenap olamaz. Devrim bir ayaklanmadır, bir sınıfın bir başka sınıfı devirdiği bir şiddet hareketidir”</span> olayını anlatamayacağımı anlayarak odama çekildim. Oldukça uzun zamandır ihmal ettiğim Grup Yorum'un "<span style="font-style:italic;">Yıldızlar Kuşandık</span>" albümünü dinlemeye karar verdim.Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-47944034911084829342008-05-30T20:23:00.000-07:002008-05-30T20:35:17.247-07:00MüzikTam şimdi, gecenin 22’sinde…kim türkü söylüyor <span style="font-style:italic;">“ray rari ray ra rari ray ra”…</span>kim yarın başvurduğu iş başvurularından olumlu cevap alacağının hayalini kuruyor…şu an kimin yürek atışları Ant dağlarının altın madenlerindeki kazma vuruşlarından daha şiddetli…kapitalizme karşı bağımsızlığını ilan etmiş, oryantal bir aşk hayalini kim kuruyor…<br /><br /><span style="font-style:italic;">Düşmanın </span>işkence tezgahlarında avazının çıktığı kadar haykıran var mı şu an? Ya da kocası tarafından tokatlanan, tecavüz edilen bir kadın…varlığının anlamını sorgulayan bir canlı…günün en ciddi konularını hacetini yaparken düşünen bir adam…başka kıtalarda sabahı yaşayan ve uyku mahmurluğuyla hergün yaptıklarını sırayla yapan…önce çoraplari mi yoksa pantolonu mu giymek daha pratik? Yok önce banyodaki işleri mi halledeyim sonra giyinme işini. Kaç kişi kahvaltı yapar evden çıkmadan önce?<br /> <br />Spartaküs basit bir köleydi. Asırlar sonra neden unutulmadı acaba? 5 bin yıl sonra da hatırlanır mı böyle? Bu kadar süre hatırlanmak, ölüme karşı alınmış bir önlem olsa gerek. Bence Oğuz Atay’ın kırkından sonra takır takır yazmasının sebebi bu mesela. <br />Tarihin öznesiz olduğunu tekrar eden kaç kişi var ki? Tarihin, toplumun, doğanın yasalı olduğunu düşünen…Düşünüp de öznenin müdahalesine gerek yok, nasıl olsa insanlık hep ileriye doğru ilerleyecek, bizim uğraşmamıza gerek yok diyen…Lenin’in böyle düşünmediği malum, her ne kadar “devrim yapılmaz, devrim olur” dese de…<br /><br />Bektaşi yolda yürürken arkadan ensesine bir şaplak yiyince hışımla döner…Bektaşinin hışmından korkan sofu “ey erenler benim suçum yok bana bunu yaptıran allahtır” demiş. Bektaşi ise “Allahın yaptırdığını ben de biliyorum, sadece hangi pezevengin eliyle bunu yaptırdı, bunu merak etmiştim” der. Tarih ve toplum da biraz böyle. Elbette düşman sınıfsal konumunun gereklerini yapmaktadır. Ancak bu pezevengin defterini dürmek, yani tarihe öznel bir müdahalede bulunmak da Marks’ın tarihin öznesizliği teziyle çelişmez.<br /> <br />Doğum elbette doğanın bir yasasıdır. Günü geldiğinde öznel bir müdahale olmasa da doğum gerçekleşebilir. Ancak bu çok daha sancılı olabilir. Hatta çoğu zaman annenin ya da bebeğin ya da her ikisinin ölümüyle sonuçlanabilir. Bilinçli bir dış müdahale işi daha kolaylaştırır, zararı azaltır. <br />Makas değiştirmekten başka bir şey değildir aslında öznenin müdahalesi tarihin demir yolunda. <br /><br />Bir zamanlar sinemada, yaşanılanı (ne abartarak ne uyduruk hayali hikayelere gerek duymadan) yaşanıldığı gibi anlatmayı amaçlayan bir akım varmış. Ben bu akımın filmlerini çok severim. <span style="font-style:italic;">“Bisiklet Hırsızları” </span>bunlardan biri. Dün ikinci defa izledim. Nuri Cannes’da ödüllendirilmiş. Geçen hafta “<span style="font-style:italic;">the lost highway”</span>ini izlediğim David Lynch’ten iyi olduğu muhakkak. Hayranları kızmasın, bu benim düşüncem. Anlaşılmıyorlar, çünkü yaptıkları, söyledikleri anlamsız.<br /> <br />Tam şimdi, gecenin 23’ü…Kimler ayet ezberi yapıyor ve kimler kelam sarfederken bilmem kaç bin yıllık insanlık tarihini düşünüyor...direndikçe insanlaştığını ama boyun eğip teslim oldukça böcekleştiğini kaç kişi hissetmiştir? <br /><br />Kimler kamuya açık sevgili günlüğünde (ki kendini değerli hissetme kandırmacasının sanal boyutudur) yazdığı yazıyı tekrar tekrar okuyup “wax lemine” demektedir. (ki aslında günlük olgusunu değerli kılan, yazılanları yazanın kimseyle paylaşmamasıdır...hiç kimseyle paylaşmak istemediği/paylaşamayacağını düşündüğü şeyleri yazdığı yer olmasıdır ya da)<br /><br />“<span style="font-style:italic;">Nereden baksan başka. bambaşka.<br />Yine de sessiz sedasız geçti zaman<br />Siyah giysem siyah oluyorum<br />Gözlerimi yumsam kör<br />Uykularda tanıştık çalıntı kurmacalarla<br />Kelimeler gerçeğin beceriksiz avcıları... avcıları...”</span> <br />(Metin-Kemal Kahraman, Ferfecir)<br /><br />NOT: Bu yazının başlıkla alakası yok diyenlere birşey demeyeceğim.Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-58197912515829222242008-05-05T19:12:00.000-07:002008-05-05T20:01:08.023-07:00I am high dostlarİsler akıyor sazın tellerinden. Yağmur sesine karışıp, önce yeraltına sonra göğe yükseliyor. Bir kapı açılıyor sonra ardına kadar, uzuyor gözlerdeki yalın kılıç atlı. Yağmuru durdurmaya yetmiyor bu. Bu ki, ne şah bilir ne hükümdar. Bilmez, cahilliğindendir. Bir rüyaya uçarmış her atlı. <br />İsleniyor bütün sesler bütün perdelerden. Kapkara bir hüzün oluyor dile gelen sözler. Kutsal gölgelere sığınıyor duvarlar. Sonsuza uzanan keman rengi dudaklardan çıkıyor ateş. Boğaz yırtılıyor bende…<br />Yağmur yağıyor araba gürültülerine. Asfalt asap bozuyor. Bir ev lambası açılıp kapanıyor. Fayanslar ölüm yansıtıyor arkamdan. Sen yoldasın. Tramvayla işe gidiyorsun. “Hayırlı işler sana”.<br />İsmin –den halindeyim hep. Belirtili isim tamlamaları yapamıyorum.<br /><br />***<br />Yollar ayrılmış. Buradan oraya bir gökkuşağı uzanıyor. Biniyorum, renklere asılıyorum. Şarkılar haz vermiyor. Sinir ağlarla örüyoruz memleketi dört bir yandan. <br />Bir taş yeter mi şu köhneliği yıkmaya? Bir çocuk, mahallesinde misket oynuyor, devlet memuru saz sanatçıları eşliğinde. <br />Neredeyiz beyler, hanımlar? Rüya mı? <a href=" http://tr.wikipedia.org/wiki/Nibelungen_Destan%C4%B1">Nibelungen</a> ejderhasına karşı savaşacak kalifiye Siegfriedler aranıyor diyordu ilanda. Dolgun övgüler ve kahramanlık kılamları yakılacak adına.<br /><br />***<br />Ne bir kullanım değeri vardı ne de değişim. Oysa en çok satanlar vitrininde sergilenmek isterdi hep. Hem ötekiydi hem beriki. En az 40 bin kişiye seslendiğini, sesinin dört bir yanda yankılanmasını kurardı uyumadan önce. Çocukken dayak yediği çocukları kıyasıya dövdüğünü hayal ederdi bazen de. “Aşıklar katredir, sen ummanısın” demeliydi sevgilisi ona.<br /><br />***<br />Var olanın ve görünmeyenin içinde kendinde olarak nesneleşmek isteği, kendi için özneyle cebelleşmekte bu bahar havalarında. Bir kibrit çöpü olmak ve istendiği an yakılarak yok olmak. Farzet ki bir aşk rüzgarı çarptı seni ya da sevgilinin yorgun sesi ikiye böldü yüreğini. Yine de kendine gelemiyorsun. Geceleri kısaltan üzüm tortusuna sığınıyorsun, bir de dinlenmekten anlamını kaybetmiş türkülere. Aşkın adını gökyüzünübibergazıkaplamışkent koyuyorsun.<br />Yol üstündeki su birikintilerine daldırıp ayakkabılarını yağmur altında şemsiyesiz yürüyorsun, gerisini düşünmeden cesaretle yaptığın tek iş bu oluyor. <br />Eve gelindi. Alet-i telefonun hünerlerine sığınarak sevdikler arandı. <br />Doğmak, yaşamak ve ölmek öyle üstünden atlanacak işler değil. Her biri şans, yetenek, bilinç talep ediyor. Ne mutlu bunlara sahip olanlara ya da bunları elde etme azmine sahip olanlara…Kadıköy’de kokoreç yenilen günlere her zaman sahip olunmuyor işte. Öyleyken böyle diyip sezilmeden ama izlenerek öğrenilen düne denk gelen doğum günün kutlu olsun hocam…Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-27931605884084216432008-04-29T21:45:00.000-07:002008-04-29T21:55:47.617-07:00Burda Soruları Sadece Sokrates Sorar (Felsefe Notları 2)Yok olan şeyler var. Yerine başka şeyler geliyor. Başka şeye dönüşmüyor, varlığını başka şey görünümünde sürdürmüyor. Külleniyor ama küle dönüşmeden. Üzerindeki rengi savurarak sonsuzluğa, sararıyor, Teksas Tommiks’lerdeki “soluk benizliliği” benimseyerek…Aksini söylese de Anaksagoras… Lavoisier’in kendinden 24 yıl sonra aynı şeyleri söyleyeceğini bilmeden… “<span style="font-style:italic;">Hiçbir şey yoktan gelmez, hiçbir şey yok olmaz. Olmak yerine birleşmek, ölmek yerine ayrılmak denmelidir. Yer değiştirmekten, toplanmaktan, dış görünüşlerin değişmesinden başka değişme yoktur. Öz değişmez. Özdek (madde) olan bu öğeler cansızdırlar, kendiliklerinden kımıldayamazlar. Onları kımıldatan, devimleyen bir öğeler öğesi vardır ki, bu zihindir”</span>. “İnsanın mayası (özü) bozuktur (çiğ süt emme nedenselliği bağlamında)” tesbitini henüz yapamamış olsa da bilimsel sayılabilir söylenenler.<br /><br /><span style="font-style:italic;">Büyük Öğütçüler</span>’i sevmedim. Atasözü, özdeyiş türü söylemlere oldum olası gıcık oldum. (Yok yahu şu cümleyi yazdıktan sonra düşündüm de aslında bu tür sözleri seviyorum…yazmanın en sevdiğim yanı bu işte. Yazarken düşünme durumları var…konuşurken öyle değil…konuşurken es geçebildiğiniz bir sürü boş lakırdıya yazarken ya da yazdıktan sonra gözlerinizi kapayamazsınız)<br />Konfüçyüs, Gotama Buda, Sokrates…”Öğüt verme varsa para ver” cümlesiyle aramdaki çarpık ilişkiye son vereli bayağı oldu. Öğütlere kulak vermek gerekir fakat bunların öğütleri de çok sıkıcı. “İyi olun, ana babanıza saygılı olun, insanlarla iyi geçinin”…”kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyi başkalarına yapmayın”…Olur, yapmayız…Nasıl yapmayalım? Bizle başkaları bir mi? Biz her şeyden önce dünyayı, evreni kavramak gibi üstün bir çaba içinde olan insanlarız. Ya onlar? Midelerini doyurmak, cinsel ihtiyaçları gibi basit güdülerini beslemek ve yine basit şeylerle mutlu olmak dışında bir hayatları olmayanlar…Oysa biz, biz insan bile değiliz. Bizim, midemiz, penisimiz ya da vaginamız, bizim derimiz…bizim dünyayı algılayışımız, beynimizin kıvrımları, hücreleri ve nöronları bile farklı değil mi yani? (nöron ne ya doğru mu oldu bu)…<br /><br />Sokrates Protagoras’la bir konuda çatışmada. Protagoras “<span style="font-style:italic;">genel ahlak yoktur, ölçü kişiye göre değişir”</span> diyor. Sokrates “<span style="font-style:italic;">ölçüler kişilere göre değişirse, toplumu hangi değerler üstüne oturtacağız?”</span> diye soruyor ve “ODUR”dan sonra başımıza ikinci belayı tebelleş ediyor: ERDEM…<br />Sokrates yazmıyor ama çok konuşuyor ve sonu tüm çok konuşanlar gibi oluyor…<br /><br />Çok adam gelip geçiyor şu “Sultan Süleyman’a bile yar olmayan” dünyadan. <br />İdeler, bize dışarıdan gelmezler. Onlar, önceden zihinlerimizdedirler. Dışarıdaki maddesel bölgeler, bizlere onları hatırlatarak, onları uyandırırlar. Bu yüzdendir ki bilgilerimizi, duyularımız yoluyla, maddelerden aldığımızı sanmaktayız. Bu bir kuruntudur. Gerçekte, maddeler, evrensel akıldaki örneklerine göre biçimlenmişler, sonra da, bizlere görünerek, zihinlerimizde uyuyan asıllarını uyandırmışlardır. Niçin?.. Çünkü gerçek olan, süreklidir, kalıcıdır. Sürekli ve kalıcı olanlarsa, maddeler değil, sadece düşüncelerdir. Güzellik kavramının usumuzdaki varoluşu önceldir. Güzel kadın ya da erkek sonludur, görecelidir ama güzellik mutlaktır. Platon’un ses efektlerini yapıyorum sadece…Bu efekt, bu efektin kuvveti, yaralı aç materyalistlerin gözlerine perde vuran, onları oldukları yerde kudurtan kuvvet…2500 yıl sonra bile feylesofların beynine şeytanı düşüren meret…<br /><br />Felsefeye kattıklarını bir yana bırakırsak şu anlama gelen anlayışı üzdü beni: Yenilikler, toplumun sağlam düzenini bozarlar. Bu yüzden örnek devletin kapıları her türlü yeniliklere kapalı kalmalıdır. Yenilikler gençlerden türerler. Bu yüzden yaşlılar gençleri sürekli bir baskı altında tutmalıdırlar. Kötü müzik, kötü şiir yasaktır.Bir müziğin, bir şiirin kötü olup olmadığına yargıçlar karar verir. Onların izni olmadan hiçbir müzik çalınamaz, hiçbir şiir okunamaz.<br />Bir arkadaş “<span style="font-style:italic;">Devlet</span>”i okurken kızıp duruyordu, bense Platon’un düşüncelerinin toplumsal gelişmeye uygun düştüğünü, bugünün ölçüleriyle bakmamak gerektiğinden dem vuruyordum ama kızılmayacak gibi de değilmiş yani…<br />Yazıyı yazarken kulaklıkları takmış “Best Classics 100” albümünü dinliyordum, Platon’un sözleri beni Kahtalı Mıçının <a href=" http://www.turkishmusic.org/cgi-bin/t1.pl?rb/b4/ibtat07.ra">şu</a> şiirini dinlemeye tahrik etti…Hani o kadar fena değil yahu…<br /><br />Aristippos’a göre de her davranışın nedeni, mutlu olmak isteğidir. Yaşamanın ereği hazdır. Bizim haz dediğimize Yunanlılar <span style="font-style:italic;">hedone</span>, İ.Ö. IV’üncü yüzyılda yaşayan Kirene’li Aristippos’un felsefesine de hazcılık anlamına <span style="font-style:italic;">hedonisme</span> diyorlar. Bu düşünceye oldukça yakınım. Haz alınacak şeylerin kişiden kişiye değişecek olması bir yana insanın yaşamdaki yönünü belirleyenin mutluluğa varmak olduğunu düşünüyorum. Kimine göre bir ev, kimine göre araba, kimine göre bir işyeri, kimine göre iyi bir meslek ve kariyer, kimine göre kaliteli uyuşturucu, azami seks, ya da yalnızlık, kimine göre iyi bir yazar olmak, ünlenmek ya da her gün lezzetli bir yemek, başını sokabileceği bir barınak…ne olursa olsun haz ve mutluluk… ya da idealleri için ölerek kahramanlaşmak kimi için…kendisine, düşüncelerine, kişiliğine değer veren bir sevgili veya…<br /><br /><br />Aslında “<span style="font-style:italic;">Düşünce Tarihi</span>” adlı kitabı çoktan bitirdim. Ama bu notlar çok yavaş gidiyor. Bir dahaki sefere Aristo’yla uğraşıp birkaç yüzyıl atlayacağım. Bunuyorum yavaş yavaş, bunun farkında olmak bana mutluluk veriyor…Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-11885876073070689712008-04-28T22:20:00.000-07:002008-04-28T22:24:02.569-07:00Nasıf ve KöyüAnnemin ve dedemin köyünden (Nasıf'ın Komu, Allahın zeval vermeye yanaşmadığı TC'nin koyduğu adla Yeşülbük)görüntüleri youtube'da görünce sizinle paylaşmak istedim...sizden başka kimim var ki -)<br /><br /><object width="425" height="355"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/rFOCH-mwGdw&hl=en"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/rFOCH-mwGdw&hl=en" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="355"></embed></object>Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-41589520713651687062008-04-28T16:44:00.000-07:002008-04-28T19:44:43.402-07:00Kış var kış var...<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp3.blogger.com/_rLL5qOPH3zc/SBZk5u0p0mI/AAAAAAAAACA/_gTFkVu2cGI/s1600-h/emc340-017-LF+EN.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp3.blogger.com/_rLL5qOPH3zc/SBZk5u0p0mI/AAAAAAAAACA/_gTFkVu2cGI/s320/emc340-017-LF+EN.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5194450163202642530" /></a><br /><br />Dünyanın en iyi kemanistlerinden <a href=" http://en.wikipedia.org/wiki/Nigel_Kennedy">Nigel Kennedy</a>'den...Keman sevicilerine tavsiye edilir...Vivaldi bu ülkede yaşasaydı "Winter"ini nasıl bestelerdi diye merak etsem de...<br /><br /><object width="425" height="355"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/w8dq9NodWDY&hl=en"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/w8dq9NodWDY&hl=en" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="355"></embed></object>Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-33086551343170304062008-04-26T19:31:00.000-07:002008-04-26T19:37:51.368-07:00Kütle eşittir...<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_rLL5qOPH3zc/SBPlsu0p0kI/AAAAAAAAABw/1ey8UqBeIK4/s1600-h/1-Mai-1896.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp0.blogger.com/_rLL5qOPH3zc/SBPlsu0p0kI/AAAAAAAAABw/1ey8UqBeIK4/s320/1-Mai-1896.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5193747351934194242" /></a><br /><br /><br />KİTLELER ANLAMIYOR<br /><br />Yazarla okurun<br /> arasında<br /> aracılar durur,<br />ve aracının<br /> zevki<br /> en ortalamadır.<br /><br />Aracılar ordusunun<br /> bu ortalama zevkinden<br />hem eleştiri<br /> hem düzelti<br /> binlercedir.<br /><br />Sen <br /> ne dersen<br /> de<br />Aracı gene<br /> bildiğini<br /> okur:<br /><br />"Ben<br /> başka<br /> bir insanım.<br />Nadson'un<br /> şiirlerini<br /> şimdiki gibi anımsıyorum...<br />İşçiler<br /> kısa dizeleri<br /> sevmiyor.<br />Ama Aseyev<br /> aracılara<br /> hâlâ sövüyor.<br />Ya noktalama imleri?<br /> Bir nokta<br /> sanki bir ben.<br />Siz <br /> nokta ekerek<br /> şiirleri süslüyorsunuz.<br />Yoldaş Mayakovski,<br /> yambla yazsaydınız,<br />size her dize için<br /> yirmi kuruş fazla öderdim."<br /><br />Eleştirmen<br /> on milyonların<br />bu iki temsilcisinin<br /> yanından geçerken duygulandı.<br /><br />Hiç bir ayrıcalıkları yoktur<br /> et ve kemik...<br />İnsan insandır!<br /><br />Ama akşam oturup<br /> çay içerken övünür durur:<br /><br />"Ben <br /> bu işçi sınıfını<br /> iyi tanırım.<br />Suskunluğunun<br /> nedenini bilir<br /> ruhunu okurum.<br />Ne bozulur,<br /> ne umutsuzluğa düşer.<br />Böyle bir sınıftan<br /> kim okunabilir?<br />Yalnızca Gogol,<br /> yalnızca klasikler.<br /><br />Köylüler mi?<br /> onlar da aynı,<br /> hiç bir ayrımı yok.<br />Şimdiki gibi anımsıyorum.<br /> İlkyazdı, yazlıktaydı..."<br /><br />Bizdeki yazarların<br /> böyle boşboğazları<br />kitlelerin<br /> sık sık<br /> beynini bulandırıyor.<br />Ve devrim öncesinin<br /><br />söz<br /> fırça<br /> ve keski sanatının<br /><br />bir sürü örnekleri dolaşıp duruyor<br />ve aydın yetenekler<br /> kitlelere akıyor.<br /><br />Düşler,<br /> güller<br /> ve gitar sesleri.<br /><br />Ben korkudan benzi uçmuş<br /> yazarlardan<br /> yoksul şiirlerinden<br />yakınmayı<br /> artık bırakmalarını<br /> rica ediyorum.<br /><br />O böyle<br /> birkaç<br /> bayatlamış masalı,<br />saatlerce anlatır<br /> açıklar,<br />bu umutsuz aydın<br /> her şeyde bir kusur bulur:<br /><br />"İşçiler ve köylüler<br /> sizi anlamıyorlar" der.<br /><br />Yazar<br /> suçlu suçlu<br /> boynunu büker.<br /><br />Ama bu<br /> en etkili eleştirmen<br />köylüyü<br /> ilk kez<br /> savaştan önce,<br />yazlıkta<br /> et<br /> alırken gördü.<br /><br />İşçileriyse,<br /> bundan daha az.<br /><br />İkisini birlikte<br /> bir su baskınında<br /> tesadüfen gördü.<br /><br />Bir köprüden <br /> çevreye,<br /> taşan sulara,<br />yüzen buzlara<br /> bakıyorlardı.<br /><br />Çünkü yönetici sınıf<br /> artık sanattan da<br />en az sizin kadar<br /> anlıyor<br />Sen kitlelere <br /> yüksek kültürü<br /> götür!<br /><br />Böylesini ve benzerlerini.<br /><br />Size de,<br /> bana da,<br /> köylülere de,<br /> işçilere de<br /><br />iyi kitap gerekli,<br /> çünkü iyi kitap<br /> anlaşılır.<br /><br /><br /><br /> <br />VLADIMIR MAYAKOVSKI<br /><br />Çeviren : Mehmet ÖZATA<br /><br />NOT: 1891'den bu yana "1 Mayıs" afişlerinden yapılmış slayt için <a href=" http://picasaweb.google.com/kizilbayraknet/DNyadan1MaySAfiLeri/photo#s5192449581332702210">tıklayınız</a>. (Kızılbayrak.net'ten alınmıştır)Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-62973168803485367332008-04-25T19:16:00.000-07:002008-04-25T19:27:24.703-07:00Bir Türküden Bir Yazıya<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp1.blogger.com/_rLL5qOPH3zc/SBKRdO0p0iI/AAAAAAAAABg/0Ucpbx0N_JE/s1600-h/bedrettin.jpg"><img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp1.blogger.com/_rLL5qOPH3zc/SBKRdO0p0iI/AAAAAAAAABg/0Ucpbx0N_JE/s320/bedrettin.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5193373251692778018" /></a><br /><br /><br /><br />Yüzyıllar önce, İslam’ın usçu bir eleştirisidir aslında <span style="font-style:italic;">Batınilik</span>. İslam dininin baskı ve şiddeti ve tarihsel koşullar altında açığa vurulamamış, ve bu yüzden dinsel bir görünüş altında gizlenmiştir Batınilik. O, siyasal amaçlar da gütmüş ve bu amaçlara varma yolunda din görünüşünden olduğu kadar tasavvuftan da geniş çapta yararlanmıştır.<br /><br />Eleştiriyi yumuşatmak ve şiddete uğramamak için yeni anlamlar yaratılması gerekiyordu. Batıni anlamlar, böylece, zahiri anlamlardan varedildi. Şarap içilmeliydi, güzel sevilmeliydi ama bunu açıktan yapmak riskliydi. Açıktan yapanlar, savunanlar asılıyorlar, derileri yüzülüyordu. Gizliliği araştıranlar, gizlenmeliydiler. Mansur gibi asılmak, Nesimi gibi derisi yüzülmek düpedüz budalalıktı. <span style="font-style:italic;">Anlaşılır</span>’a varabilmek için anlaşılmaz olmaktan başka çıkar bir yol yoktu. Açık seçiğin yerini, bu açık seçikliği gizlemek amacıyla semboller aldı.<br /><br />Mütezile olduk, sapkın diye adlandırıldık. Suçlusu şunları diyen Bayezet-i Bestami’dir: <span style="font-style:italic;">On iki yıl benliğimin demircisi, beş yıl gönlümün aynası oldum. Sonra, bir yıl, bütün gücümle, gönlümle benliğimin arasına baktım. Dışımda bir dinsel yadsıma (küfür) kemeri gördüm. On iki yıl onu kesmek için çalıştım. Sonra baktım, içimde de bir dinsel yadsıma kemeri gördüm. Beş yıl da onu kesmek için çalıştım. Halka baktım, onları ölmüş gördüm. İlk anladığım şey Tanrı birliğiydi (vahdaniyet). Bir kuş oldum. Nitelik (keyfiyet) havasında on yıl uçtum. Bu havadan yüz milyon kez daha büyük bir havaya ulaştım. Öncesizlik (ezeliyet) alanına erişinceye kadar uçtum. Öncesizlik alanında Ahadiyet ağacını gördüm. Gördüm ve anladım ki, bütün bunlar hud’aymiş </span>(hileymiş). Gördüğüm her şeyin ben olduğumu anladım.<br /><br />Simurg sizsiniz, küllerin altındaki mavi göğün yaratıcısını ne dağlarda ne şehirlerde aramayın beyler ve hanımlar.<br /><br />İncele, kuşkulan, bekle, sıtk ile bağlan, açıkla, özümle, sıyrıl ve kendinle baş başa kal.<br /><br />Mürşit: <span style="font-style:italic;">Bu yol çetindir, kıldan ince kılıçtan keskindir, melamet yoludur, demirden yaydır. Erenler, “gelme gelme, dönme dönme, gelenin malı, dönenin canı” buyurmuşlar. Erenlerin nasihatlarıyla hareket edecek kuvveti ve azmi kendinde buluyor musun, ne dersin ey talip?..</span> <br /><br />Talip: <span style="font-style:italic;">Allah eyvallah</span><br /><br /> Mürşit: <span style="font-style:italic;">Nefsinle mücadele et, herkese iyilikte bulun, batıla uyma, kudretin varken affet, devletin varken mütevazı ol, kimseden mürüvvet ve insaf bekleme, eline, beline; diline sahip ol, hakikat sırlarını faş etme.</span><br /><br />Şakik soruyor: <span style="font-style:italic;">Sizin yaşama ilkeniz nedir?..<br /></span><br />İbrahim Ethem: <span style="font-style:italic;">Bulunca Şükrederiz, bulmayınca sabrederiz.<br /></span><br />Şakik: <span style="font-style:italic;">Onu bizim Horasan’ın köpekleri de yapar, bulmayınca şükretmeli, bulunca dağıtmalı.</span><br /><br />Karmatiler…Babek…Dedelerimiz <br /><br />Büyük babam Mazdek, “<span style="font-style:italic;">Mal insanlar arasında ortaktır</span>”, diyordu. “<span style="font-style:italic;">Çünkü insanlar, Tanrı’nın kulları ve Ademin çocuklarıdır. Her biri ihtiyacına göre yekdiğerinin malını<br />kullanmalı ve hiç kimse bu haktan yoksun kalmamalıdır. Herkes malca eşit<br />olmalıdır.”</span><br /><br />Çelebi Sultan Mehmet, Bedreddini karşısında görünce, “<span style="font-style:italic;">yüzünüz neden bu kadar sarardı?</span>” diye sormuş. Bedreddin de şu karşılığı vermiş: <span style="font-style:italic;">Güneş, batarken sararır.</span><br /><br /><br />Eğer “çoktandır iyi bir deyişler albümü çıkarana rastlamadık” diyorsanız, bende bu yazıyı yazma fikrini oluşturan (şarabın yanında) Ali Rıza Albayrak-Hüseyin Albayrak kardeşlerin “<span style="font-style:italic;">Şah Hatayi Deyişleri<span style="font-weight:bold;"></span></span>” albümünü tavsiye ederim.Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-1106323377127830572008-04-18T21:19:00.000-07:002008-04-18T21:31:15.857-07:00Tanrı, Ben Ve Sıkıntı<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_rLL5qOPH3zc/SAlzh6Da1pI/AAAAAAAAABY/Fq3PSHhT5xk/s1600-h/god.jpg"><img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp0.blogger.com/_rLL5qOPH3zc/SAlzh6Da1pI/AAAAAAAAABY/Fq3PSHhT5xk/s320/god.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5190807071877682834" /></a><br /><br />İnsan ben, aynı şeyleri yaşamaktan, kimin ne söyleyeceğini bilmekten, benim nasıl davranacağımı kestirmekten, toplumsal ya da bireysel prosedürlerden bazen korkunç bir sıkıntı yaşarken, O, 6 milyar insanın, tüm canlıların kalplerindekini bilmesinden şüphe edilemeyecek olan Tanrı'nın sıkıntıdan intihar ettiğine eminim. Yok eğer etmediyse O bir megalomanyak. <br />Tövbe tövbeLilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-65185931196652800112008-04-11T19:15:00.000-07:002008-04-11T19:25:15.317-07:00Şiddet Üzerine Şiddetli Belirlemeler<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp3.blogger.com/_rLL5qOPH3zc/SAAdL2J6uVI/AAAAAAAAABQ/uylpXrDhIcM/s1600-h/ekim_devrimi.jpg"><img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp3.blogger.com/_rLL5qOPH3zc/SAAdL2J6uVI/AAAAAAAAABQ/uylpXrDhIcM/s320/ekim_devrimi.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5188178860083689810" /></a><br /><br /><br /><br />Liberalizm, politikanın, sınırları bir hukuki anlaşmayla belirlenmiş alan içinde yapıldığını öne sürer. Bu alanın kapalı olduğu sınıfların buna bir itirazıdır şiddet.<br /><br />Ezilenler, “özgür vatandaşlar” değillerdir, bu anlamıyla onlar için “eleştiri silahının” hükmü oldukça sınırlıdır. Hükmü olan bir araca ihtiyaç duymaları bundandır.<br /><br />Şiddete dayalı mücadele yürütenlerin parlamenter mücadele içinde olan uzantılarından “siyasal kanat” olarak bahsetmek saçmadır. Bu, kendisini politika dışı saymakla eş anlamlıdır. Şiddet politiktir, politikanın silahlarla yürütülmesidir.<br /><br /><br />Barışseverlik, ezilmişliğini değiştiremeyen, ona teslim olan, başkaldırmayan ezilenin söylemidir. Humanizmdir, esirliği devam ettirmenin kılıfıdır.<br /><br />Devrimci olmanın ölçütlerinden biri ilkesel planda şiddeti reddetmemektir, ancak bu, her şiddet pratiği içinde olanın devrimci olduğu anlamına gelmez. Niteliğin ne olduğu değerlendirmesi, politik konjonktürün konusudur. Andaki konjonktürde ilgili öznenin hareketine bakılmalıdır.<br /><br />Teorik ilkelerin etkisi bu konuda sınırlıdır. Politikanın karmaşıklığı da burada başlar. Reformist teori ve ilkelere sahip bir özne devrimci olabilirken, devrimci teori ve ilkelere sahip bir özne reformist olabilir.<br /><br />Gerektiği durumlarda şiddet araçlarını devreye sokamayan bir örgüt, devletin şiddet tekeline boyun eğmiş demektir. Bu anlamıyla politika alanını ezilenlerin yararına genişletmesi ya mümkün değildir ya da çok sınırlıdır (ve bu sınır burjuvazi tarafında öngörülen ve kabul edilebilecek bir sınırdır).<br /><br />”Şiddetin toplumsal bir meşruiyeti olmalıdır” itirazı dikkate alınması gereken bir itiraz olmakla beraber, bu itirazın sahipleri çoğu zaman liberalizmin sosyalist soldaki temsilcileridir. Kitlelerden görece kopuk bir grup bizzat politik olarak güç olabilmek ve kitlelerin desteğini kazanmak için şiddete başvurabilir. Devrimci politika çoğu durumlarda kitlelerin verili durumuyla da mücadeleyi içerir. Belli bir aşamaya ve güce ulaşmadan hiçbir devrimci pratiğin kitleler tarafından meşru görülmediğini unutmamak gerekir. Ancak politik başarı ve sonal amaç anlamında kitlelerin kazanılmasının aslolan olduğu, şiddet kullanıcı öznenin gözetmesi gereken bir gerçektir.<br /><br />Devlet aygıtı karmaşıktır. Silahlı kurumlarından (polis, ordu, kontr gerilla), ideolojik aygıtlarına (okulları, üniversiteleri, medyası), yasal ve yasal olmayan ekonomik örgütlerinden, siyasal ve enformasyonel kurumlarına kadar (binlerce uzmanı, istihbarat kurumları, siyasal partileri, hukuksal yapıları) devleti değiştirilemez, dönüştürülemezdir. O ancak tahrip edilir, yıkılır.Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-72070829775442052132008-03-31T22:36:00.000-07:002008-03-31T22:43:22.773-07:00Dönüşüm ve Kanka1) En ciddi vaziyeti alıp kendimizi değerlendireceğimiz gün yarın gece olsun mu? (Hep beraber, olsuuuunnnnn)<br /><br />2) Şu diyalektik helezonik sarmalın bizimle derdi ne?<br /><br /><br />3) Bugün kendimiz için kaç yalan attık? ( Çocuklar ben dün hepinize çetelesini tutun demedim mi?)<br /><br />4) Goethe “en iyi şiir en zor anlaşılan şiirdir” demiş. Aslı var mı? Bu dedikoduyu kim çıkardı? Dağılın kafamı dinleyeceğim!<br /><br /><br />5) Kuantum fiziğinin henüz açıklayamadıklarına dayanarak allah (cc)nin varlığını ispatlamaya çalışmaya, felsefede ya da argoda verilen bir ad arıyorum. Bu ada x dersek adamın adı profesör x olacak.<br /><br />6) İslami devrimcilik olur mu? Bence bal gibi olur (bal’ın burada politik bir içeriğe sahip olduğuna dikkat). Ayrıca öylesine (tezi destekleyici bir mana yok yani): Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler,Rableri katında Allah'ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler. [Al-i İmran 170]<br /><br /><br />7) Neye duyulursa duyulsun aşk (künefeden sonra) yaşanırken dünyanın en güzel şeyi midir? (Ha bu arada eski zamanlarda insan bilinci ya da duygularının kaynağının kalp olduğu düşünülüyormuş. Eski Mısırlılar kalbin hayatın özü, iyilik ve kötülüklerin kaynağı olduğunu düşünüyordu. Yani şu duygu işleri söz konusu olduğunda “yüreğim sızlıyor”, “kalbim seninle” falan gibi şiirsel lafların kaynağı buradan.)<br /><br />8) “Marksizm hiç gerçekleşmiş midir?”( M.F.Basmaz)…Bunun cevabı <a href="http://madafakabasmaz.blogspot.com/">şuraya.</a><br /><br /><br />9) Dersinialmıştabozuyorezber Baskın’ın <a href=" http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=8144">şu</a> yazısı mı yoksa Thomas Campanella’nın Güneş ülkesi mi daha hayalci?<br /><br />10) Bir şehri terk etmek var mı kitapta? Racona sığar mı özlemek mavi dalgaların köpüklerinde duş alan martıları?<br /><br /><br />11) “İşte öyle bir şey” babacım, hadi eyvallah kanka…Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-33021942769358788022008-03-28T20:06:00.000-07:002008-03-28T20:10:49.577-07:00Koyulacak Başlık Yok<object width="425" height="355"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/uM3YMVP79DI&hl=en"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/uM3YMVP79DI&hl=en" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="355"></embed></object><br /><br /><br /><br />Habur Irmağı<br /><br />Ey Habur, Habur, ey Habur, Habur...<br />Arzum gibi çok uzun ve çok derinsin.<br />Hep gürültülü ve çağıltılıdır çaban.<br />Aklına gelmez mi dinlenmek ve uyumak?<br />Hep inildersin, çığlıkla, haykırışla,<br />Ne ki duymaz kimse ne istediğini.<br />Amacın güçlenmek ve ilerlemektir.<br />Dar yatağını genişletmek istersin.<br />Dalgalarla atılırsın ileri, bağırışla ve feryatla.<br />Sen de benim gibi hasretsin özgürlüğe.<br />Toprağın bağrını yırttığın halde<br />Niçin yükselmediğini bilemem.<br />Bu denli güçlü olsan da,<br />Düşersin sevdasız denizin bağrına.<br />Senin gibi dertsiz ve yarasız olsaydım keşke.<br />Neşeli, beyinsiz ve yüreksiz yaşıyorsun.<br />Benim gibi olsaydın, Kürt olsaydın, görürdün<br />Gücünün derde ve yaralara dönüştüğünü.<br /><br />CigerxwinLilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-31940809090136228402008-03-24T23:29:00.000-07:002008-03-24T23:43:54.644-07:00Haggard halleri...Biz bizim olan seyleri veriyoruz ya da Nostradamus'un hikayesine sefonik metal...<br /><br /><br /><br /><br /><br /><object height="80" width="300"><param name="movie" value="http://media.imeem.com/m/9nfUNwz2PE/aus=false/"><param name="wmode" value="transparent"><embed src="http://media.imeem.com/m/9nfUNwz2PE/aus=false/" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" height="110" width="300"></embed></object>Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-76895102899328283532008-03-22T20:08:00.000-07:002008-07-27T19:10:30.025-07:00Düşünce çok hızlı (Felsefe Notları 1)<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 16.65pt;"><span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;;">Tevrat’la İncil’den 4 bin yıl önce bir Sümer efsanesi…Marduk, Ut-Napişim, Ea…Sonra Nuh efsanesi, çok sonra…<span style="color: black;"> İlk din kitabı, İ.Ö. 2000 yılında Hindistan’da düzenleniyor. Evreni kişileştirip tanrılaştırmak da Hint’lilere özgü bir buluş. Aşırı zengin azınlıkla aşırı yoksul çoğunluğun yaşadığı bu büyük ülke, aynı zamanda, gizemciliğin (mistisizmin) de kaynağı.<o:p></o:p></span></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 16.65pt;"><span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;; color: black;"><o:p> </o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 16.65pt;"><span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;; color: black;">Gece, karanlık, soğuk bir hava. Ellerim beynimden bağımsızlığını ilan etmiş, ezbere işliyor. Kirlenenleri yerleri temizle, unutma ki temizlik imandandır. Biteni kaldır,yerine yenisini koy. <o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 16.65pt;"><span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;; color: black;">Loto oynasam her hafta. Çıkmaz ki. 4 milyarda bir şansın var, bir insanı hayatı boyunca 4 kere yıldırım çarpması olasılığıyla aynıymış. Ama her hafta birini çıkıyor işte. Çalışmak zorunda kalmazdık, istediğimiz şeyleri yapmaya zaman olurdu. Okurduk…İnsan hayatı boyunca durmadan kitap okusa en fazla kaç kitap okuyabilirdi? 16 yaşından itibaren okumaya başlasa, 75 yıl yaşasa...Haftada bir kitaptan 59 çarpı 52 = 3068 kitap herhalde. <o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 16.65pt;"><span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;; color: black;"><o:p> </o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 16.65pt;"><span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;; color: black;">Zerdüşt’e sormuşlar: İnsanlar, iyilikle kötülük arasındaki evrensel savaşa nasıl katılacaklardır? “Dindar olarak, açık yürekli olarak, çalışkan olarak” diye karşılık vermiş. <o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 16.65pt;"><span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;; color: black;">Musa, Horeb’de karşılaştığı çalılık <i>eloah</i>’ına adını soruyor. O da “ben, ben’imdir” karşılığını veriyor. Musa “iyi ama, kavmim adını sorarsa ne diyeyim?” deyince çalılık ruhu “ODUR (Yahova) dersin” diyor. Odur budur bu “ODUR” başımıza bela olmuştur.<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 16.65pt;"><span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;; color: black;"><o:p> </o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 16.65pt;"><span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;; color: black;">Kes, biç, ayır, paketle…Yoruldun, bir sigara arası. Seyirciler yerlerini aldı, bir alkış tufanı…Piyano, bas gitar ve ardından keman girdi. Gitar akorlarını basıyor. Teller yeni gıcırtı yapıyor. “Gökte bulut yok/Söğütler yağmurlu/Tuna’ya rastladım/Akıyor çamurlu”…İkinci türküde bütün aletler La basıyor, farklı oktavlardan…</span><span style="font-size: 10pt;"> “</span><span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;;">Hey Feqi du feqır mekewe, ez Qızılbaşim/Dılo ezo zu Ewladé Oli ra wele qayet dılxweşim/Hey dıbém, ezo dıjmıné Ali ra dey hem dılnexweşim”…Şu zazaca ne güzel bir dil. Keşke anlasaydın. Kurumuş dilini daha da kurulaştırdı sigara...Yeri süpür, suyu doldur, kaynat…<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 16.65pt;"><span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;;"><o:p> </o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 16.65pt;"><span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;; color: black;">Hellen düşüncesinin Yedi Bilgesi ölçüye takmışlar. İnsan davranışlarında ölçülü olmalı. Varsa ölçü yoksa ölçü. Ortadan git. Fazla sağa sola sapma. Aşırılıklardan sakın. Az yeme aç kalırsın, aşırı yeme sindiremezsin. Sonra “egemenlik kayıtsız şartsız Milet’indir” diyen Miletliler felsefeyi başımıza bela etmeye an içmişler. Antikçağ Yunanlılarının ilk düşünceleri maddeci bir yapıda aslında. Thales’in</span><span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;;"> <i><span style="color: black;">su</span></i><span style="color: black;">’yu, Anaksimandros’un <i>belirsiz</i> ve <i>sınırsız</i>’ı, Anaksimenes’in <i>soluk-hava</i>’sı, Herakleit’in <i>ateş</i>’i, hatta Anaksagoras’ın <i>nus</i>’u hep maddedir. <i>Ruh</i> kavramını hafiften kurcalayanlar bile maddeyi yadsımaya cesaret edememişler. Platon’a gelinceye kadar ruhun maddeden kurtulamadığına şahit oluyoruz.<o:p></o:p></span></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 16.65pt;"><span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;; color: black;"><o:p> </o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 16.65pt;"><span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;; color: black;">Sabah oldu, birazdan paydos. Eve git uyu. Son hazırlıkları yapalım. Dışımızdaki nesnel gerçeklik ve zihnimiz. İkisi arasındaki ilişki felsefenin en temel sorusu belki de. Dışımızda nesnel bir gerçeklik var mı? Yoksa bizim zihnimizdeki tasarımlardan mı ibaret her şey. Ya da algılar mı aslolan. Yani biz algıladığımız için mi varlar. Algılamadığımız hiçbir şey var değildir. Hiçbir canlının olmadığı, algılayacakların olmadığı dönemlerde nesnel gerçeklik, madde yok muydu? O dönemlerde ise Kutsal Fikir’in, Mutlak Ruh’un, Mutlak Zihin’in, Mutlak Sevgi ya da Mutlak Bilmemne’nin bir tasarımı mıydı her şey? <span style=""> </span></span><span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;;"><o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 11.3pt;"><span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;; color: black;"><o:p> </o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 11.3pt;"><span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;; color: black;"><span style=""> </span><o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 16.65pt;"><span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;; color: black;"><o:p> </o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 16.65pt;"><span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;; color: black;"><o:p> </o:p></span></p> <p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-83727283561588688772008-02-29T19:39:00.000-08:002008-02-29T19:49:51.508-08:00Memleket ahh memleket...-Burası için en güzel lafı Sadık hoca söylemişti<br />-Ne demişti?<br />-Hayal kırıklığının başkenti demişti<br /><br />-Bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı orayı sevmektir. Burayı seversen burası dünyanın en güzel yeridir. Ama dünyanın en güzel yerini sevmezsen orası dünyanın en güzel yeri değildir.<br /><br />(Vizontele filminden)Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-22346633518625896112008-02-26T00:07:00.000-08:002008-02-26T00:08:45.964-08:00Gece Yarısı Rahatsızlıklar...<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;" lang="EN-CA">Kinizmi anlattığı bölümde O.Hançerlioğlu şöyle yazmış: </span><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;; color: black;">Fıçı içinde yaşayan Diogenes (İ.Ö. 412-323), Kinik düşünürlerin en ünlüsüdür. Sokrates’in öğrencisi Atina’lı Antisthenes, bir hayli yaşlandığı sırada, bütün dünya zevklerine ve özentili felsefelere sırt çevirmişti. Soylular arasında ve zevkli bir ömür sürerek yaşlandığı halde birdenbire doğaya dönmüş, doğaya uygun yaşamayı yeğlemişti. Köleler gibi giyiniyor ve “zevk almaktansa ölmeyi yeğlerim” diyordu.<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0.0001pt 37.3pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;"><o:p> </o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;"><br /></span></p><p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;">Günümüzde de böyle yaşayanlar ya da böyle yaşamanın erdem olduğuna inananlar var mıdır sizce? Zaman zaman “aslında böyle yaşamak lazım” demişimdir kendi kendime. Sokaklarda uyuyan, dilenerek karnını doyuran, ne kira derdi ne de sabahın köründe işe gitme derdi olmayan, alkolikse alkolünü uyuşturucu bağımlısıysa günlük uyuşturucusunu alabilecek kadar para toplayıp kafayı çeken ve derin bir uykuya dalan insanlara özendiğim zamanlar oldu gerçekten. Kuşkusuz bu insanlar bu hayatı erdem olarak görerek seçmiş değiller. Ama ben bilinçli bir tercihi kuruyorum. <o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0.0001pt 37.3pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;"><o:p> </o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;"><br /></span></p><p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;">Tutunamayanlardan bahsediyorum yani. Tutunamamak ya da tutunmamak. <o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0.0001pt 37.3pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;"><o:p> </o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;"><br /></span></p><p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;">Bu pis, bu sahtekarlığı erdem olarak öğütleyen, bu açık olmayı, dürüst olmayı yasaklayan düzeneğin, tutunmamız için sunduğu halkalardan parmaklarımı çekerek “düşmek”mi boşluğa yoksa belki de yüzlerce, binlerce yılı alacak bir karşı koyuşun, değiştirme pratiğinin küçük bir bileşeni mi olmak? <span style=""> </span>İşte bu soru hep alıkoydu “dervişlikten”. “Tutunmamak” tercihinde beni etkileyen en çok bu tarzın teorisini yapanlar değil yaşayanlardı. Teorisini yapanların (hepsi değil kuşkusuz ama hatırı sayılır bir kısmı) kandırıkçılar olduğunu yaşayarak gördüm. Lafta en sistem karşıtları, banyosundaki dolapta en çok süs ve bakım malzemesine sahip olanlardı; arabasında İ.Tatlıses kasetleri bulunduranlardı; evinin duvarına askerlikte çektirdiği resmi asanlardı; güneş gözlüğü takanlardı; ayakkabısının boyalı olmasına, gömleğinin pantolonun üzerine düzgün ve her tarafı eşit şekilde dökülmesine önem verenlerdi. Ev alanlar, geleceği için para biriktirmesini bilenler, ehliyeti, arabası olanlar…<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0.0001pt 37.3pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;"><o:p> </o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;"><br /></span></p><p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;">Diplomalılardı bazıları. <span style=""> </span>Bazıları bayağı bir kitap okumuştu. O kadar içten konuşuyor ve yazıyorlardı ki “söylediklerine kendileri inanmıyorlar” demek cesaret isterdi. Kimilerinin “cezaevinde yatmıştır” diye ellerinde belgeleri vardı. Kimilerinin ise üzerinde fikir yürütemeyecekleri hiçbir konu yoktu. Kimileri hiçbir değere inanmıyor kimilerinin ise tek yaptıkları inanmaktı (kim demişti “inanıyorum çünkü saçma” diye?). <o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0.0001pt 37.3pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;"><o:p> </o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;"><br /></span></p><p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;">Nerde kalmıştık? Evet, oysa bir de yaşayanlar vardı. Dişlerini fırçalamayanlar, traş olmayanlar, bir iki pantolon ve kazakla yetinenler. Ne bulursa yiyenler. Neyi var neyi yok dostlarıyla paylaşanlar. <span style=""> </span>Ekmek parasını bile (gerçekten ekmek parasını bile) çocuğuna değil ideallerine harcayanlar. Yani “salaklar” demeye de dilim varmıyor ama (burası N.Hikmetimsi oldu) kapalı gözlerle yürüyenler diyelim…<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0.0001pt 37.3pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;"><o:p> </o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;"><br /></span></p><p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;">Nasıl bağlayayım başlangıçla? Demem o ki, bir Diogenes’in erdem diye anladığı salakça biraz. Ama doğru bulduğu tarzla bu derece uyumlu biçimde yaşamak, lafızda “bu budur, şu şudur, o odur” diyip alakasızca eylemekten daha erdemli değil mi? “erdem ne ola ki” diyenlere sözümüz yok zati.<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0.0001pt 37.3pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;"><o:p> </o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;"><br /></span></p><p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 12pt;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;Georgia&quot;,&quot;serif&quot;;">Kendimden biliyorum. Laflamakla eylemek arasındaki fark rahatsız edici. Maske kaşıntı yapıyor. Çıkarmak lazım. Nasıl olacak? Var mı bir önerisi olan? <span style=""> </span><o:p></o:p></span></p>Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-2084303265532800253.post-1911972895447949182008-02-25T22:11:00.000-08:002008-02-25T22:12:08.090-08:00DirilmekÇok zor değil.<br />Kalkacaksın, sigara dumanına açtığın pencereyi kapatıp,<br />arka odayı kendini asan biri var mı diye kontrol edeceksin.<br />Ceketini ve ayakkabılarını giyinip<br />çekeceksin kapıyı.<br />Otobüse bineceksin, bekledikten sonra epey.<br /><br />İnsanları dikizleyeceksin gözucuyla<br />alınlarındaki kırışıklıkları,<br />kirli ellerini,<br />ayakkabılarını en ucuzundan...<br />kadınsan bakmaya çekineceksin arkadaki güzel gözlu adama,<br />meme uçlarına çaktırmadanbakışlarından birini uçuracaksın kadının<br />erkeksen eğer.<br />Yorgunluğunu gözkapaklarının üzerine oturtan<br />yaşlı kadına acıyacaksın yutkunarak<br />Yani insanlari seveceksin, zor değil...<br /><br />Kanımızı emen keneleri düşüneceksin,<br />ve düşüreceksin kinin o başeğmez ışığını gözbebeklerine usulca,<br />kimseye farkettirmeden,<br />vakurca,<br />Dirileceksin yeniden.Lilithhttp://www.blogger.com/profile/14434555784528733818noreply@blogger.com