<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss'><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349</id><updated>2009-12-24T17:24:06.295+02:00</updated><title type='text'>manyas</title><subtitle type='html'>Dini makale, şiir, duyuru vb. yazılar bulabilirsiniz.</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default?start-index=26&amp;max-results=25'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>317</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-1749452292005766550</id><published>2009-12-24T17:23:00.000+02:00</published><updated>2009-12-24T17:24:06.306+02:00</updated><title type='text'>Hicret: Sabır, Rahmet ve Huzurdur</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Her insanın, üzerinde doğup büyüdüğü vatanına ve çevresine karşı bir sevgisi vardır. Gerçekten kişinin içinde yetiştiği aile ortamını, akrabasını, komşusunu ve arkadaşlarını birden terk etmesi kolay değildir. Çocukluk hatıralarının geçtiği yerler, oyun oynanan alanlar unutulamaz. Özellikle ilk göz ağrımız olan ev, sokak, meydan, cami, okul, mezarlık, dağ, orman ve ovalar zihnimizde iz bırakmıştır. Bunların her biri âdeta bizden, birer canlı varlık gibi şefkat, merhamet ve ilgi bekliyor. Bu nedenle her insanın doğduğu yere karşı bir hasreti vardır. Buna vatan hasreti veya sevgisi de denir. Günümüzde yaşanan göç olayları veya memleketimizden uzak kalma zorunluluğu da bu geleneğin bir uzantısı olarak beraberinde hüzün ve gariplik getirmektedir. Buradan hareketle yeni bir hicri yıla girdiğimizi hatırlatmak istiyorum. Aslında her hicri yılbaşı, hicret olayını düşünmek için önemli bir fırsattır. Bilindiği üzere 17 Aralık 2009 Perşembe günü; hicri aylardan 1 Muharrem olup 1431’nci hicri yıl dönümüdür. On dört gün sonra da 1 Ocak 2010 miladi yılbaşıdır. Bilindiği gibi hicri yılbaşı, ismini hicret olayından almaktadır. Zira hicret; İslam tarihinin akışını etkileyen önemli bir dönüm noktasıdır. Dolayısıyla dergimizin bu sayısında, hicret konusunu okuyucularımızla paylaşmayı uygun gördük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinî ve tarihi geleneğimizde asıl hicret olayı; Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Mekke’den Medine’ye göç etmesiyle başlamıştır. Bu nedenle hicret denince öncelikle dinî sebeplerle bir yerden başka bir yere göç etmek akla gelmektedir. Buna göre; Mekke’de İslam dini yayılmaya ve taraftarları artmaya başlayınca, müşrikler rahatsız olmuşlardı. Onlar, geleceklerini güvence altına almak için Müslümanlara karşı siyasi, ekonomik ve şiddet yönünden caydırıcı bir politika izlemeye başlamışlardır. Artık her geçen gün müminlerin hareket alanları daralmış ve işleri zorlaşmıştı. Sonuçta İslam’a gönül verenlerin, daha fazla mağdur olmamaları için hicret etmelerinden başka çare kalmamıştı. Zulme maruz kalan kimsesiz ve savunmasız Müslümanlar zaten bunu daha önce istiyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.s.) de birinci ve ikinci Akabe biatlerinden sonra genel bir hicret izni için Allah’a yalvarıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir müddet sonra Müslümanların Mekke’den göç edebileceklerine dair işaretler görülmeye başlandı. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu hususu, gördüğü şu rüya ile ilk kez açıklamıştı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben rüyamda kendimi Mekke’den, hurmalıkları bol bir yere hicret ediyor gördüm. Birden baktım ki orası Yesrib (Medine)’dir. (Buhari; Menakibi’l-Ensar, 45) Bu hadis; Medine’nin yeşil ve yerleşime uygun bir yer olduğunu göstermektedir. Şüphesiz ki bu özellik, hicret için bir tercih ve kolaylık nedeni olmuştur. Ayrıca Medine; İslamiyet’in yayılması, savunmaya elverişli olması ve kervanlar için yol kavşağında bulunması; stratejik açıdan daha da önemli bir konuma gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık Mekke’de şartlar olgunlaşınca nazil olan bazı ayetler de hicret olayına izin vermiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ve şöyle niyaz et: Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla, çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla. Bana tarafından hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver.” (İsra, 80)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ey iman eden kullarım! Şüphesiz, benim yarattığım yeryüzü geniştir. O halde (nerede güven içinde olacaksanız orada) yalnız bana kulluk edin.” (Ankebut, 56)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hani kâfirler seni tutuklamak veya öldürmek ya da Mekke’den çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlar, Allah da tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (Enfal, 30)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her geçen gün Müslümanlara karşı uygulanan zulüm, işkence ve haksızlıklar artıyordu. Müşrikler, şimdilik Ebu Talib’in himayesinde bulunan Hz. Peygamber (s.a.s.)’e doğrudan müdahale etmekten çekiniyordu. Ancak intikam ve öfkelerini diğer Müslümanlara karşı yoğunlaştırmışlardı. Bu gelişmelere üzülen Hz. Peygamber (s.a.s.), istişarelerde bulunmuş ve müminlerin bu safhada Habeşistan’a hicret etmelerine izin vermiştir. Böylece Müslümanlar ilk kez gruplar halinde Habeşistan’a hicret etmişler ve dönemin hükümdarı Necaşi’den sıcak ilgi görmüşlerdir. Müşriklerce Habeşistan’a ulaştırılan bütün şikâyet ve olumsuz haberlere rağmen Necaşi, iyi niyetini korumuş ve ülkelerine hicret eden Müslümanları koruyacağını açıklamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Muhammed (s.a.s.) ve onun yanında yer alan müminler hakkında bilgi almak üzere heyetin başkanı Cafer bin Ebu Talib’e konuşma fırsatı verilmiştir. Cafer söz alınca; Hz. Peygamber ve Mekkeli Müslümanlar hakkında şöyle konuşmuştu: “Ey yüksek makam sahibi olan hükümdarım! Biz putlara tapınır ve onlara ibadet ederdik. Zulüm, haksızlık, içki, kumar, faiz ve merhametsizlik aramızda çok yaygındı. Fakir ve yetim başta olmak üzere kimsesizlere acımazdık. Kuvvetliler zayıfların hakkına tecavüz etmekten zevk alırlardı. Böylece her türlü kötülük içimize girmişti. İşte o sırada Yüce Allah halimize acıdı. Bize lütfu ve merhameti bol olan bir peygamber gönderdi. Daha önceden onun doğruluğunu, dürüstlüğünü, ahlakını ve emanete riayetini biliyorduk. Bu Peygamber bize, Allah’a inanmayı ve ibadet etmeyi öğretti. Putlara tapmaktan alıkoydu. Bütün kötülüklerden uzaklaştırarak iyiliklere yöneltti. Helal ve haramı bize öğretti,” (İbn-i Hişam; es-Siyretü’n-Nebeviye, c. 1; s. 322) Hükümdar bu sözleri sonuna kadar dinlemiş ve aldığı bu cevaplar karşısında gözyaşlarını tutamayarak ağlamaya başlamıştır. Sakalından damlayan yaşları sildikten sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) için saygı dolu sözler sarf etmiş ve buraya kadar gelen Müslüman göçmenleri sonuna kadar himaye edeceğini açıklamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir müddet sonra Hz. Peygamber (s.a.s.)’in de Medine’ye hicret etmek üzere izin çıkmıştı. Fakat ayrılmak kolay değildi. Çünkü o; doğup büyüdüğü Mekke’yi çok seviyordu. Çocukluğu ve gençliği burada geçmişti. Muhammedü’l emin unvanını burada almıştı. Hacerü’l-Esved’in yerine konulmasındaki kanlı tartışmayı, burada sona erdirmişti. İlk kurulan erdemliler meclisine burada üye olarak kimsesizlerin hakkını savunmuştu. Nübüvvet görevi şehrin birkaç kilometre ötesinde bulunan Hira dağında verilmişti. Akabe biatleri ve insanlar arasındaki dostluk ilişkileri burada başlamıştı. En büyük mucize olan Kur’an burada nazil olmuştu. Miraç ve ayın ikiye bölünmesi olayı burada meydana gelmişti. İlk İslam güneşi burada doğmuştu. İşte bu hatıraların yaşandığı yerden ayrılmak gerekiyordu. Zorlukları aşmak için buna katlanılacaktı. Beklenen gün ve saat geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mekke’nin dağı taşı yasa bürünmüştür. Çünkü Allah’ın sevgili elçisi ayrılmak üzeredir. Artık o, son hüznünü ve hasretini bindiği devesinin üzerinde şöyle ifade ediyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ey Mekke! Allah’a yemin ederim ki sen yeryüzünün en hayırlı bir parçasısın. Ve Allah’a en sevimli bir şehirsin. Eğer ben şefkatli kucağından zorla çıkarılmamış olsaydım, kesinlikle isteğimle buradan ayrılmazdım.” (M. Asım Köksal; İslam Tarihi, Mekke Devri, s. 412) Evet bu sözler; Mekke’nin faziletini ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yıllarca yaşadığı bu şehri terk etmenin zorluğunu göstermek bakımından önemlidir. Hal böyle olunca nerede ve hangi şartlarda olursa olsun her insanın yaşadığı ve alıştığı çevreden uzaklaşmanın zorlukları anlayışla karşılanmalıdır. Çünkü vatanından ve tanıdığından ayrı düşmek, insanlarda bir hüzün, hasret ve hicran meydana getirmektedir. Fakat sabır ve tahammül gösterilmesi halinde zamanla rahmet, bereket ve huzura ulaşılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hicret, bir bakıma insanlığın ortak bir kaderi olup herkes az veya çok bundan nasibini almıştır. Şu kadar var ki en çok çile ve zahmet çekenler; sırasıyla peygamberler ile Allah’a kulluk etmekte dereceleri yüksek olan insanlardır. Bu bağlamda Kur’an-ı Kerim de önceki peygamberlerin; inkâr edenler tarafından hicret etmeye nasıl zorlandıklarını ve inançları uğruna yurtlarını bırakıp başka yerlere gittiklerini haber vermektedir. Doğal olarak peygamberler, hicret edince onlara inanan müminler de beraberlerinde hicret etmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. İbrahim; kavminin kendisini ateşte yakma teşebbüsünün ardından “Doğrusu ben Rabbimin emrettiği yere hicret ediyorum” (Ankebut, 26) demiş ve önce Filistin’e, ardından Mısır’a göç edip daha sonra da Ken’an diyarına yerleşmişti. Hz. Lut da peygamberlik görevini yaparken kavminin azgınlığına ve taşkınlığına tahammül edemeyince Allah’tan aldığı bir emirle bir gece vakti inananlarla birlikte yurdundan çıkmış, arkasına dönüp bakmadan gitmesi istenen yere gitmişti. Hz. Şuayb ve kendisine inananlar da kavmi tarafından sürgüne zorlanmışlardır: “Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle beraber iman edenleri memleketimizden çıkaracağız yahut dinimize döneceksiniz.” (A’raf, 88)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Musa (a.s.) da karşılaştığı problemleri aşmak amacıyla bir gece Mısır’dan çıkmaya başlamış, peşlerine düşen Firavun ve ordusu denizde boğulmuştur: “(Firavun’un imana yanaşmaması üzerine) Musa’ya, “Kullarımı (İsrailoğullarını) geceleyin Mısır’dan yürütüp çıkar. Yakalanmaktan korkmaksızın, endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç” diye vahyettik.” (Ta-ha, 77–78) Benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak biz, yazımızın hacmi gereği bu kadarıyla yetinelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözü tekrar hicret olayına getirmek istiyorum. Her ne kadar hicretin başlangıcında zorluklar olsa bile sonucu huzur, bereket ve rahmete dönüşmektedir. Gerçekten Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Mekke’den Medine’ye hicretiyle İslam tarihinde yeni bir devir başlamıştır. Buradaki olay, sadece bir yer değişikliğinden ibaret değildir. Esas itibarıyla hicret, İslam’ın daveti, tebliği ve siyaseti açısından bir dönüm noktasıdır. Bu nedenle muhacirlerin faziletinden bahseden ayet ve hadisler bulunmaktadır. Nitekim şu ayet-i kerime de konumuza ışık tutmaktadır: “İslam’ı ilk önce kabul eden muhacirler ve ensar ile iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah, onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.” (Tevbe, 100)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber (s.a.s.) de ensara karşı yaptığı bir konuşmada; “Eğer hicret şerefi ve fazileti olmasaydı ben muhakkak ensardan bir fert olmak isterdim.” (Müslim; Zekat, 139) diyerek muhacirliğin yerini ve önemini vurgulamışlardır. Bu nedenle tarih boyunca Müslümanlar; hicrete ve muhacirlere büyük saygı duymuşlardır. Nitekim sahabeyi tabakalara ayıran İslam bilginleri de öncelik sırasını daima muhacirlere vermişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hicretin İslam toplumuna getirdiği en önemli katkılardan biri de; muhacir ve ensar arasında bir kardeşlik bağını, tesis etmesidir. Bu fiili durumla, tarih boyunca müminler arasında birlik, beraberlik ve sosyal yardımlaşma geleneği oluşmuştur. Diğer bir ifadeyle hicret sayesinde sosyal hayatta barış ve güven ortamı sağlanmıştır. Çünkü Müslümanlar artık hem yeni bir yurt edinmişler hem de idari, siyasi, hukuki ve iktisadi anlamda tam bir serbestliğe kavuşmuşlardır. Böylece hicretten sonra gün geçtikçe kuvvetlenen devlet otoritesi, İslam’a duyulan ilginin artmasını sağlamıştır. Kabileler ve aşiretlerle yapılan görüşmeler sonucunda gerçekleşen toplu ihtida olaylarıyla hızlı bir yayılma sürecine girilmiştir. Ayrıca hicretle birlikte Müslümanların iktisadi ve ticari imkânları da genişlemiştir. Hicretin Mekke fethiyle sona erdiği ifade edilse de, onun dinî, kültürel ve sosyal yönü hayat boyunca devam etmektedir. Nitekim uygulamada da benzer olaylarla sıkça karşılaşılmaktadır. Özellikle çağımızda çalışmak, öğrenim görmek ve bilimsel araştırmalarda bulunmak amacıyla ülke içinde ve ülkeler arasında bir hareketlilik söz konusudur. Dolayısıyla bu mobil hayatın akışına tabi olan herkes bulunduğu yerde ibadetlerini ve inançlarını serbestçe ortaya koymalıdır. Daha da önemlisi çevresiyle barış ve huzuru paylaşma fırsatını değerlendirmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Aralık 2009 sayısında yayınlanmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doç. Dr. Fikret Karaman&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-1749452292005766550?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/1749452292005766550/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=1749452292005766550&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/1749452292005766550'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/1749452292005766550'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/12/hicret-sabr-rahmet-ve-huzurdur.html' title='Hicret: Sabır, Rahmet ve Huzurdur'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-893895472469193777</id><published>2009-12-24T17:22:00.002+02:00</published><updated>2009-12-24T17:23:30.279+02:00</updated><title type='text'>Din Eğitimi Sorgulayıcı Düşünmeyi Beslemelidir</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Ezberci din eğitimiyle anlamlı öğrenmeyi hedefleyen din eğitimi arasındaki temel farklardan biri de, birincinin sorgulamaya fırsat vermemesine karşılık ikincisinin sorgulayıcı düşünmeyi tetikleyici olmasıdır. Bu fark, her iki din eğitimi anlayışının bilgi algısıyla, “öğrenme”ye yaklaşımıyla doğrudan alakalıdır. Birincisi öğretime konu ettiği her dinî bilginin mutlak doğru olduğunu, dolayısıyla sorgulanmadan kabullenilmesini öngörürken ikincisi, dinî bilginin şöyle veya böyle yorumunu içeren boyutunun doğruluk derecesinin tartışılabilir nitelikte olduğunu kabul etmektedir. Bu algının uzantısı olarak birincisi, bu dinî bilgi kalıplarının öğrenene aynen nakledilmesini (öğretim) ve onun da bunları sorgulamadan pasifçe kabullenmesini (öğrenme) gerekli görürken ikincisi, öğrenen bireyin hazır bilgi kalıplarının pasif alıcısı olmak yerine bilgiyi keşfetmeye, bizzat elde etmeye, üretmeye kılavuzlanmasını öngörmektedir. İster istemez birinci din eğitimi, kendisine sunulan kalıp dinî bilgileri sorgulamadan aynen kabullenme görevini öğrenciye yüklerken ikinci din eğitimi, öğretim yapmak adına dinî bilgi kalıplarının öğrenciye aktarılması yerine, dinî bilgiyi öğrencinin bizzat elde etmek için yola çıkmasını ve bunu yaparken de sorgulayıcı düşünmeyi ihmal etmemesini gerekli görmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuyu Bosna Hersek Başmüftüsü Mustafa Çeriç’le yapılan bir röportajdan alıntıyla açmak istiyorum. “El-Ezher’de de eğitim gördünüz, Chicago Üniversitesi’nde de. Bu iki üniversite arasındaki farklar nelerdi?” sorusuna verdiği cevapta Sayın Çeriç, şu ifadelere de yer vermektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“El-Ezher yaklaşık bin yıllık bir üniversite. Çok eski bir akademi. Chicago da çok köklü bir üniversite. Bu iki üniversitedeki en önemli fark şu: El-Ezher’de sorulacak soruların içinde zaten cevaplar da mevcuttur. Çünkü bizden önce gelenler bütün soruların cevabını çoktan vermiştir. Bize düşen ise bu sorulara verilmiş cevapları öğrenmekten ibarettir. Chicago’daki eğitim felsefesinde ise, insan aklı var oldukça yeni sorular gündeme gelir. Eski sorulara da yeni cevaplar bulmak her zaman mümkündür. Bizden öncekilerin aklı uhrevi bir akıl (ne demekse? M.Ş.A.) olmadığına göre, Allah bize de aynı aklı ve fikri ihsan ettiğine göre, eski ya da yeni sorulara biz de cevaplar verebiliriz. Buna hem hakkımız vardır hem de böyle bir özgürlüğümüz (hatta, görevimiz. M.Ş.A.). Chicago üniversitesi’nde sorular gayet açıktı ama bu soruların mutlak yanıtı yoktu. Çünkü teoloji ve felsefede, aslında tüm bilimlerde kesinliğin başladığı yerde hayat biter. El-Ezher’de ben hazır cevaplar alıyordum ama Chicago’da sorularımın cevaplarını kendim bulmak zorundaydım. Ben bir Müslüman olarak şimdi daha iyi anlıyorum ki Chicago’da verilen eğitim Müslümanlara verilmesi gereken gerçek eğitimdir. Müslümanların şimdi her zamankinden çok böyle bir eğitime ihtiyacı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben şimdi öğrencilere ders verilirken balığı hazır ve pişirilmiş bir şekilde önlerine koymaktansa onlara balığın nasıl tutulacağını öğretmekten yanayım ve buradaki medreselerde de bunu uygulatıyorum. Yani önce nehre gitmeniz ve nehrin kıyısında sabırla beklemeniz gerekiyor, sonra da suya girip balığı yakalamalısınız. Müslümanlar bu şekilde yapmadıkları müddetçe hiçbir zaman ileriye gidemezler.” (Bk. Hürriyet Pazar, 28.09.2008)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ifadeler, ezberci eğitim ile anlamlı öğrenmeyi hedefleyen eğitim arasındaki farkı somutlaştırarak gözler önüne sermektedir. Anne babalar çocuklarına, öğretmenler öğrencilerine nereye kadar hazır balık sunabilirler? Ne kadar daha onlarla beraber yaşayabilecekler? Sürgit onlara balık veremeyecekleri gibi, onların her yeni günde karşılaşacakları öncekilerden farklı ve yeni bilgi/çözüm gerektiren sorunlarla baş edebilmeleri için gerekli hazır bilgileri de sunamayacaklardır. Onlar adına sorunlarını çözme imkânını da hep elde edemeyeceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olgu/gerçeklik, çocuklarımızın kafasına bilgi depolamanın, nasıl pek de işe yaramadığını açıkça haykırmaktadır. Bu durumda çözüm, çocuklarımıza/öğrenenlere hazır bilgi kalıplarını aktarıp bunları hafızalarına depolamalarını sağlayıcı bankacılık işlemleriyle uğraşmak yerine, onların bilgi elde etme, elde ettikleri bilgileri kullanarak yenilerini üretme bilgi ve becerisini, dolayısıyla sorun çözme yeteneğini kazanmalarına (öğrenmeyi öğrenmelerine) kılavuzluk etmektir. Bu nedenle günümüz din eğitimi, öğrencinin din üzerinde düşünme, dinî bilgileri sorgulayarak anlamlandırma, onları hayatla irtibatlandırıp bütünleştirme, tutum ve davranışlarını onlara göre bizzat belirleme yeteneğini sürekli besleyip geliştirmek zorundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada özellikle ele alınması gereken konu, dinî bilginin değişip değişmeyeceği ve sorgulamaya konu edilip edilemeyeceği meselesidir. Vahiy asla değişmez. Kur’an’ın hiçbir ayeti değiştirilemez. Ancak vahyin yorumlanması sürecinde devreye giren beşerî boyut, sürekli değişime açıktır. Herkes, sahip olduğu kültürel birikimi kullanarak ve yaşadığı dünyanın şartları/dili içinde Kur’an’ı anlamaya çalıştığından dolayı, herkesin Kur’an’dan anladığı, onlarla sınırlıdır. Onun için her yorum, tartışılabilir, değişebilir niteliktedir. Bir başka ifadeyle, din değişmez; ama din anlayışımız değişebilir/yenilenebilir/yenilenmelidir. Dinin sabiteleri asla değişmediği halde onları anlam(landırm)a düzeyleri kişiden kişiye farklılaşabilmektedir. Dinî bilginin, dolayısıyla ona dayanan din anlayışının değişen ve değişmeyen/göreceli boyutunun farkında oluşumuz, doğru kabul edip gereğince tutum ve davranışlarımızı belirlemeye çalıştığımız dinî yorumumuz (bilgimiz) üzerinde düşünmeyi durdurmaksızın sürdürmemizi, gerektiğinde onu yenileyip geliştirmemizi sağlamaktadır. (Bk, M. Ş. Aydın, Dinî Bilgiyi Tecdid, Diyanet Aylık Dergi, Temmuz 2009, s. 11)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinî bilginin sorgulanıp sorgulanamayacağı meselesine gelince, bu konuda da ilginç yaklaşımlar göze çarpmaktadır. Kimileri okullarda din öğretimine yer verilmesine laiklik üzerinden karşı çıkarken ileri sürdükleri gerekçeler arasında şunu da dile getirmektedirler: Laik okulda öğrenciye bir tarafta özgür düşünme, aklı kullanma, sorgulama, eleştirel değerlendirme yapma gibi becerileri kazandıran dersler okutulurken diğer tarafta “sorgulama inan, teslim ol” diyen bir din dersi okutulması uygun değildir. Bu ikili durum, öğrencileri çelişkiye düşürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iddiaya katılmak pek mümkün gözükmemektedir. Şöyle ki, laik okulda din dersi dışındaki bütün dersler öğrenciye aklı kullanmayı, özgür düşünmeyi, eleştirel yaklaşımı, mantıksal tutarlılığı öğretiyorsa, din dersinin bunların aksi bir yönlendirmede bulunması, öğrencileri çelişkiye düşürüp bocalatamaz. Anlamlı öğrenmeyi gerçekleştiren, eleştirel düşünme yeteneğini kazanmış hiç kimse çelişkiyi taşıyamaz; mutlaka onu giderip rahatlamaya çalışır. Çelişkiyi giderirken de, mutlaka tercihte bulunacak, tutarlı bulduğunu, aklına yatanı kabul edecek, diğerini elinin tersiyle itecektir. Bu durumda, düşünmeyi, sorgulamayı yasaklayan bir din, kesinlikle böyle kimseler tarafından reddedilerek bir kenara atılacaktır. Dolayısıyla, eleştirel düşünme yeteneğine sahip öğrenci, düşünmeyi durdurup körü körüne inanmayı öngören bir dini kolaylıkla reddedecek; asla çelişki içinde debelenip durmayacaktır. Bu nedenle, laik okulda “düşünme/sorgulama, inan/teslim ol” diyen bir din dersinde verilenler, diğer derslerde kazanılan bilgilerle çelişiyorsa, laiklik adına endişelenmeye gerek yoktur. Burada endişeye kapılacak birileri olacaksa o da, sözü edilen din dersinin taraftarlarından başkası değildir. Çünkü kaybeden, onlar olacaktır. Yok, eğer bu laik okulda zaten ezberci bir eğitim söz konusuysa, sorun derinlerde demektir; din dersinin varlığına karşı çıkmakla o çözül(e)mez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Din eğitiminin sorgulayıcı düşünceyi beslemesine, imanın mahiyetinden hareketle din adına itiraz edenler de olabilir. Çünkü iman, kayıtsız şartsız bağlanmayı, teslim olmayı gerektirir. İslam dininde de bu anlayış vardır. Mümin teslimiyet göstermek durumundadır. Müslim, teslim olan demektir. “Hayır! Rabbin’e andolsun ki, onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kılıp sonra da verdiğin karar nedeniyle içlerinde hiçbir zorlanma/sıkıntı hissetmeksizin tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ, 65)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu teslimiyetin kime olacağı ve nasıl gerçekleşeceği son derece önem arz etmektedir. İslam’a göre teslimiyet, sadece Allah’a ve Rasulü’nedir. Allah ve Rasulü (s.a.s.), bir şey buyuruyorsa, mümin ona teslim olmakta tereddüt etmez. Ancak, her mümin, Allah ve elçisinin ne buyurduğunu anlam(landırm)aya çalışır. Bu süreçte Allah ve Rasulü’nün sözü üzerinde düşünür, mevcut bilgilerini kullanarak onu kavramaya çabalar. Nitekim Kur’an ayetleri üzerinde müminlerin derin derin düşünmeleri, onları anlam(landırm)aya çabalamaları bizzat Allah tarafından istenmektedir. (Bk. Nisa, 82; Muhammed, 24; Mu’minun, 68; Sâd, 29)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlam(landırm)a/kavrama görevini yerine getirmeye çalışan Müslüman, Allah’ın maksadını yakalamaya çalışırken, Hz. Peygamber (s.a.s.) dışında, karşılaştığı hiçbir beşerî yoruma kayıtsız şartsız teslim olma, onu kabullenme tavrını takınmak durumunda değildir/olmamalıdır. Allah ve Rasulü (s.a.s.) dışında hiçbir otorite, kayıtsız şartsız ve sorgulanamaz görül(e)mez. Bu konuda Müslümanın körü körüne bir bağlanma içinde olmasını İslam asla hoş görmemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hristiyanlıkta olduğu gibi bir din adamı sınıfının bulunmadığı İslam’da dinin temel kaynağının anlaşılması ve yorumlanması konusunda tekel söz konusu değildir. Teknolojinin, kitle iletişim araçlarının gelişmesi, her tür bilgiye olduğu gibi dinî bilgiye de ulaşmayı kolaylaştırmakta ve ulaşım kanallarını alabildiğine çoğaltmaktadır. Küreselleşmenin çok ileri boyutlara taşındığı günümüz dünyasında her alanda olduğu gibi, din anlayışı ve tezahürlerinde de çoğullaşma kendini göstermektedir. Bu bireysel katılım kanallarının çoğalması, her Müslümanın Kur’an’ı okuyup anlama imkânı, dindarlık anlayışında aşırı bireyselleşmenin önünü açan bir etmen olarak görülerek kaygılanılabilir. Bunun dindarlık anlayışında karmaşaya yol açacağı düşünülebilir. Ancak, İslam’ın temel kaynaklarının elde olması ve onlara her Müslümanın ulaşma imkânı, din anlayışında aşırı sapkınlıkların genel kabul görmesini önleyecek temel sübaptır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle bir ortamda birey, sorgulayıcı bir yaklaşımla İslam’ın öğretisini anlam(landırm)aya çalışarak kendi dindarlığını inşa etmeye çalışacaktır. Neye nasıl inanacağını, neleri nasıl yapacağını, hayatını nasıl Müslümanca dizayn edeceğini bizzat kendisi belirleyecektir. Zira, bizzat Kur’an, her şeyden önce imanın zorlama/dayatma sonucunda değil, tam aksine, bireyin özgür tercihinin ürünü olarak otaya çıkmasını istemektedir: “Dinde hiçbir zorlama yoktur.” (Bakara, 256) “De ki, işte hak/gerçek, Rabbiniz’den geldi. Artık isteyen inansın, isteyen inkar etsin.” (Kehf, 29) “Eğer Allah dileseydi onların hepsini elbette doğru yol üzerinde toplardı.” (En’âm, 35) “Eğer Allah dileseydi, onlar müşrik olamazlardı... (En’âm, 107) Birey, inandıktan sonra bu imanına göre her alandaki tutum ve davranışlarını belirleyecektir. Yani İslam, dindarlaşmanın her adımında, bireyin özne konumunda olmasını öngörmektedir. Kur’an, kendini bile üzerinde insanın düşünmesi, anlamlandırması gereken kelam olarak takdim etmekle, her halukârda, hatta Kur’an ayetleri karşısında bile insanın özne kalmasını öngörmüş olmaktadır. Zaten İslam’da sorumluluğun bireyselliği ilkesi, bütün yapıp ettiklerinin hesabını Allah’a her bireyin kendisinin verecek olması, bunu kaçınılmaz kılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu halde İslam’a göre, dindarlaşma kararını vermekten tut bu sürecin her boyutunda bireyin özgürce tercihlerde bulunmasını, kararlarını bizzat kendisinin vermesinin öngörülmesi, din adına söylenen/sunulan hiçbir şeyi onun sorgulayıcı yaklaşımla anlamlandırmadan kabullenmemesini, kendini pasif alıcı konumuna düşürmemesini gerektirmektedir. İslam hakkında “din, dogmatik özelliğinden dolayı bireyi ezber yoluyla koşullandırmak zorunda.” şeklinde değerlendirmeler yapmak asılsız laftan öteye geçemez. Kur’an, din hakkında ezber bilgiye sahip olmayı, şartlanmışlığı, kalıplanmayı değil, derin kavrayış sahibi olmayı (tefekkuh fi’d-dîn) önermektedir. (Tevbe, 122)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar şu gerçeği ortaya koymaktadır: Müslüman bireyin Allah ve Rasulü (s.a.s.)’ne teslimiyeti, zoraki/körü körüne bir teslimiyet değil; tam aksine özgür düşüncenin, sorgulayıcı anlamlandırmanın tabii eseri olan bir teslimiyettir. Teslimiyet kararı, onun adına başkaları tarafından alınıp ona dayatılmış değil; bizzat kendisi bu kararın özgür mimarıdır, öznesidir, nesnesi değil. Bu teslimiyet kararı, Müslüman bireyin kendi özgürlük sınırlarını alabildiğine genişletme kararıdır. Teslimiyet kararı, Müslümanın kalbinde/kafasında kendini tutsaklaştırma hissini değil; özgürlüğünü daha ileri boyutlara taşımanın heyecanını oluşturur. Miraç söz konusu edilerek “Buna da mı inanacaksın?” şeklindeki soruya, Hz. Ebubekir’in, “Evet o diyorsa doğrudur” cevabı, durup dururken verilmiş sıradan bir cevap değildir. Arka planda, bu sözü ona söyleten çok önemli bir düşünsel süreç, müthiş bir anlamlandırma çabası bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Getirdiği değerlerin evrenselliğini ilan eden İslam, eleştirel düşünceden, bilimsel yaklaşımdan, aklın özgürce kullanılmasından, sorgulayıcı yaklaşımdan çekinmek şöyle dursun, bunları teşvik etmektedir. Getirdiği mesajdan emin olduğu için, bunlardan endişe duymamaktadır. Dolayısıyla bugünün Müslümanını yetiştirmeye yönelik din eğitimi, onun bu yeteneklerini geliştirmek durumundadır. Kaldı ki, Müslüman bireylerin olabildiğince yetkinleşmesini zaruri kılan günümüz açık toplumunun şartları, böyle bir din eğitimini kaçınılmaz hale getirmektedir. Sorgulanmış, üzerinde çalışma yapılmış, akıl yürütülmüş bir inanç sağlam inançtır; kolay kolay sarsılmaz. Böyle bir imana sahip mümini, hiçbir güç odağı, İslami değerlerle uyuşmayan doğrultuda, istediği gibi kullanamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Aralık 2009 sayısında yayınlanmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. M. Şevki Aydın&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-893895472469193777?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/893895472469193777/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=893895472469193777&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/893895472469193777'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/893895472469193777'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/12/din-egitimi-sorgulayc-dusunmeyi.html' title='Din Eğitimi Sorgulayıcı Düşünmeyi Beslemelidir'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-1819085085570843138</id><published>2009-12-24T17:22:00.001+02:00</published><updated>2009-12-24T17:22:50.300+02:00</updated><title type='text'>Minareyi Yasaklayan Kılıfını Uydurabilecek mi?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;İsviçre Anayasası’nın 72. Maddesine (İsviçre Anayasası’nın 72. Maddesi din-devlet ilişkilerini düzenlemektedir) Türkçedeki ifade biçimiyle üç kelimeden ibaret bir fıkra ilave edilecek: “Minare yapımı yasaktır.” Bu kadar kısa, bu kadar yalın bir hüküm... Böylece İsviçre halkının yüzde elli yedisi ve Avrupa’nın birçok ülkesindeki kalabalıklar, 2010 senesine Avrupa’yı İslamlaşma tehlikesinden kurtarmış olmanın tarihî mağruriyeti içinde girecekler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kısa hüküm ve bu yalın ifade, sonuçları itibarıyla büyük düşünce fırtınalarına ve yeni paradigmalara gebedir. Her ne kadar oylama sonucunun Anayasa maddesine dönüşmesi için süreç henüz tamamlanmamış ve hâlen sonucun diğer siyasi ve hukuki aşamalardan dönerek Anayasa’ya girmesinin engellenmesi ihtimali söz konusu olsa da (Anayasa değişikliğinin ilk aşamada İsviçre Anayasa Mahkemesi’nin önüne gelmesi, burada geri çevrilmezse Strasburg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürülmesi beklenmektedir. Birçok anayasa hukukçusu, AİHM’nin yasağın Avrupa İnsan Hakları Konvensiyonu’na aykırı olduğuna hükmedeceğini öngörmektedir. Konvensiyonu imzalamış olan İsviçre, uluslararası hukukun ulusal hukuka üstünlüğünü kabullenmiş olarak Avrupa yüksek mahkemesinin kararına uymak zorunda kalacaktır. İsviçre Federal Konseyi de referandum sonucu ile Müslümanların din hürriyetinin kısıtlandığını düşünmektedir), minareleri yasaklama teklifinin halk oylamasına sunulmuş olması, başlı başına, – henüz öngörülemeyen etkileri itibarıyla – Avrupa siyasi tarihinde kritik bir kırılma ve İslam-Batı ilişkilerinde tarihî bir dönüm noktası olmaya namzettir. Etkileri, olayın tazeliği sebebiyle henüz yaygın olan çatışma retoriği doğrultusunda gelişebileceği gibi, bu potansiyelin diyalog, barış ve uzlaşıya yönelen yeni paradigmalara yol açma ihtimali daha az değildir. Aşağıda bu öngörü temellendirilmeye çalışılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11 Eylül’den 29 Kasım’a...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle şu tespitin altını çizmekte yarar var: Bu karar, 11 Eylül sendromuna özgü moral ve söylem dengelerini dönüştürme ve yeniden tanımlama potansiyeline sahiptir. Dünyayı sarsan 11 Eylül terörü, gerek siyasi gerekse fikrî alanda Müslüman dünyaya çok ağır bir ‘moral dayatma’nın gerekçesini oluşturmuştu. Müslümanlara yöneltilen şiddet ve radikallik suçlamaları, onları savunmacı bir duruşa itmiş, nihai itibarla bir edilgenlik kıskacına hapsetmişti. Aradan geçen süre içinde ulusal ve uluslararası arenalarda yoğun bir söylem ve eylem birikimi oluşmuş; birçok kazanımlardan geri adım atılmasına ve özellikle temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasına yönelen siyasetler sahneye konmuştu. Bu vahim gelişmelere Afganistan ve Irak’ın işgalinden başlayarak, Batılı devletlerin ülkelerine girişlerde Müslümanlara yeni sınırlamalar getirmesi, asayişle ilgili pek çok kanunda yapılan değişikliklerle ve artırılan polisiye tedbirlerle Müslümanların sıkı takiplere tâbi tutulması gibi birçok örnek verilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minare karşıtlığının bir referandum yoluyla tespit ve tescil edilmesi, Avrupa’yı ve Müslümanları ilk kez bu kadar açık ve vurgulu biçimde ‘İslam karşıtlığı’ gösterisi ve göstergesi ile tanıştırmış oldu. Bu yasağın, Afganistan ve Irak’ın işgali gibi hayatlara kıyan ve karikatür krizi ve Papa’nın konuşması gibi kutsallara yönelen Batı-İslam çatışmalarından ve Avrupa’daki Müslümanlara yönelen saldırılar, hukuki ve siyasi haklarında yapılan kısıtlamalar gibi, ‘İslamofobi’ nitelemesini hakedebilecek birçok olaydan farkı, bu yasağın hukuki, siyasi, felsefi ve moral değerler bakımından meşru gösterilebilecek herhangi bir zemininin, savunulabilecek bir tarafının ve gölgelenebilecek bir yüzünün olmamasıdır. Bu itibarla, İslam ve Batı ilişkilerinde diyalog ve söylem düzleminde yeni bir moral ve fikrî denge kurulması yolunda önemli bir gelişme ile karşı karşıya olduğumuz söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olay öncesinde vuku bulan aynı istikametteki gelişmeler ya umumileştirmeye elverişsiz tekil vakıalar olarak görülebilmekte, gösterilebilmekte ya da Karl Popper’ın ‘açık toplum’unun temel umdeleri ile savunulabilmekteydi. Liberal, çoğulcu ve laik demokrasi, insan hakları ve düşünce özgürlüğü gibi, ‘Batı’ tanımının vazgeçilmezleri olarak kabul edilen norm ve değerler, bu olaya kadar, meşruiyet kaynağı olarak gösterilebilmekte, en azından Batılı halklar nezdinde güçlü bir savunma zemini oluşturabilmekteydi. Minare yasağındaki can alıcı nokta, bu değerler manzumesinin bizatihi ‘açık toplum’un içerisinden saldırıya uğramış olmasıdır. Yasağın temel insan haklarının ve din özgürlüğünün meşru dairesi dışına çıkmadığı iddiasıyla gerekçe uydurma gayretleri, kendini inkardan başka bir anlam taşımayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Huzur ve Barış Söyleminden İslamofobiye...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minare yasağı, radikal İslam’ın ve Avrupa’nın İslamlaştırılmasının önüne geçme sloganlarının eşliğinde gelmiştir. Yasak “farklı din ve inanç müntesipleri arasında barışın korunması için uygun ve lüzumlu bir önlem” denilerek gerekçelendirilmiştir. İçtimai huzur ve dinlerarası barışın, kabule ve uğrunda mücadeleye şayan olduğu şüphesizdir. Fakat, “Minare yasağının bu gayeye katkısı ne olacaktır?” Minare yasağının içtimai huzur için gerekli olduğunu savunabilen retorik ustalarının, hiç bir akıl ve vicdan sahibinin tatmin olmasını sağlayacak delilleri olmamıştır. Nitekim İsviçre’de yasağın öncülüğünü yapanlar popülizmin ve retoriğin bütün inceliklerini kullanıp, afiş ve pankartlarda minareleri roketlere benzeterek, ‘kara’ çarşafı öne alarak, Avrupa’nın İslamlaştırıldığından dem vurarak, Müslüman ülkelerdeki hak ve hürriyet ihlallerini dile getirerek çoğunluğu sağlayabilmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minareye doğrudan doğruya yapılan yegâne atıf ise, onun sembol olmaklığı idiasında mündemiçtir. Minarelerin toleranssızlığın, siyasal İslam’ın, fundamentalizmin vs. sembolü olduğu iddiasından hareketle minare yasağının gerekli ve meşru olduğu tezi, bütün bir tarih ve İslam bilgisinden kopukluğu nedeniyle ne kadar ‘saçma’ ise, minarelerin İslam dininin icapları açısından gerekli olmadığı savunması da o kadar ‘yersiz’dir. Çoğulcu demokratik bir toplumda hangi dinî değerin o dine ait olup olmadığına, o din için hayati olup olmadığına karar verme salahiyeti, o dinin inananlarının umdesinde kalmak zorundadır. Öte yandan, siyasi erke tanınan ‘kısıtlama yetkisi’, şiddetin tebarüz edeceği ve başkalarının temel hak ve özgürlüklerinin tehdit altına gireceği yerde başlayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamla ilintili bütün negatif algılamalarını ‘toleranssızlık’ ve ‘açık toplum düşmanlığı’ şeklinde formüle edegelen duruşun İslamofobi konusunda vardığı radikalliği, minareyi kendi radikalliğinin negatif sembolü olarak kullanmadaki maharetinde görebiliriz. Bu duruşun sahipleri şu sorunun cevabını vermelidir: Nereye kadar? İzlenen mantık silsilesi ve tutulan bu yol, İslama ait ne varsa yasaklanması veya ‘elimine’ edilmesi sonucuna götürmeyecek midir? Minarede sembolleştirilen bütün menfi İslam algılamaları bir sonraki adımda hangi ‘sembol’ü kendisine hedef seçecektir: Camilerin Doğu kültürünü yansıtan mimarisini ve isimlerini öne sürerek cami yapımını da yasaklamayı mı; Muhammet, Fatih, Ömer, Selahattin gibi isimlerin savaş çığırtkanlığı yaptığı iddiasıyla çocuklara bu isimlerin verilmesini yasaklamayı veya bu isimlere sahip olanların vatandaşlığa alınmasının önüne geçmeyi mi? Karar sonrasında, İsviçre’nin aydınlanma öncesine dönmekte olduğunu söyleyenler bu tespitlerinde çok da aşırı gitmemişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minarelerden Çan Kulelerine...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olayın çapı ve önemi ile ‘açık toplum düşmanlığı’ tezi, bir başka açıdan daha karşılaştırmayı hak etmektedir. Minarelerin yasaklanması sadece İslam’ın değil, aynı zamanda bütün dinlerin kutsallarının ve sembollerinin yasaklanması talebini içerecek bir öze sahiptir. Şimdi aklıselim sahibi insan hakları savunucularının, liberallerin, demokratların veya ateistlerin seküler bir cografyada dinlerin kamu karşısında eşitliği prensibinden hareketle, Kilise kulelerine aynı itirazları yükseltmelerine kim ne diyebilir? Bu soruya cevaben yapılabilecek “Avrupa Hristiyandır!” vurgusu, beraberinde, laik demokrasinin dinler karşısında tarafsızlığı ilkesinin yeniden vurgulanmasını kaçınılmaz kılacaktır. Böylece, müteakip İslam-Hristiyanlık karşılaştırmaları kışkırtılacak, Avrupa Hristiyanlığının pek de uzak olmayan karanlık dönemleri tekrar hafızalarda canlandırılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Entegrasyondan Asimilasyona...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minare yasağı, bir yanıyla demokrasinin, laikliğin, çoğulcu ve açık toplumun sınırlarının acımasızca tartışılması dinamiğini içerisinde barındırdığı gibi, bir diğer yanıyla da gerek bununla bağlantılı olarak gerekse muhatap ilk kitle olması hasebiyle Avrupa’daki Müslümanları ve entegrasyonlarını birinci derecede ilgilendirmektedir. Bu süreç, Müslümanların Batı toplumlarına entegre olma ve nihai itibarla bu toplumların mütemmim cüzü ve yapıcı unsuru olarak kabul görme bakımından zaten sahip oldukları ciddi kaygıları yeniden gündeme taşıyarak, dışlanılmışlık algılamalarını güçlendirecek ve herşeyden önce, entegrasyon denilen şeyin ne tür bir uyum olduğu sorusunu bir kez daha sordurtacak ve sorgulatacak boyuttadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Daha nereye kadar?” veya “Geriye ne kaldı?” soruları hâkim olarak tartışmaların yönünü belirleyecektir. Gerek coğrafi ve siyasal anlamda vatan edinme, gerekse değerler bağlamında Avrupai bir ruh ve fikir yapısı kazanma açısından çetin bir fikrî mücadele alanı gözler önüne serilmiştir. Bu kararın yansıttığı düşünce paradigması ve eylem boyutu, Müslümanların Avrupa’yı, dinlerini ve kimliklerini kaybetmeden kendilerine yurt edinmelerinin önüne örülen kalın bir set oluşturacaktır. Minarenin yasak olduğu bir dünyanın asimilasyondan başka beklentisinin olmadığı veya olamayacağı düşüncesi haklı olarak pekişecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Terör Düşmanlığından Açık Toplum Düşmanlığına...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yasak etrafındaki tartışmanın özü, aslen din ve vicdan özgürlüğünün sınırları meselesidir. Anayasal sistemin kendi mekanizmalarını korumaya yönelen ve daha somut olan laiklik kurallarına yapılan vurgu, minare yasağında yerini İslamlaşmanın engellenmesi, toleranssızlığın reddi gibi soyut tehlike algılamalarına bırakmıştır. Eksenin, devletin seküler kurumlarının muhafazasından, toplumsal alanın ‘temizlenmesi’ne dönüşmesi son derece vahim bir gelişmedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yasağa evet” retoriğinin ve çelişkinin doruğa çıktığı nokta ise, Batılı değerler adına ve Karl Popper’ın ‘açık toplum’unda manifestosunu bulan özgürlükçü, liberal, çoğulcu demokrasinin korunması uğruna minare yasağını savunmak olmuştur. Özgürlükler adına otoriter sistemleri eleştiren açık toplum kuramının temel hürriyetleri kısıtlamada kullanılıyor olması tarihin garip bir cilvesi olsa gerektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11 Eylül’le başlayan, teröre karşı önlem alma ve gerektiğinde tedbir savaşlarını meşru görme eğilimi, minare yasağıyla insan haklarını üstü örtülü biçimde kemiren bir süreç içinde İslam düşmanlığının ötesine geçerek, alenen bir açık toplum düşmanlığına dönüşmüştür. Batı’nın bizatihi kendisi için tehlike arz eden asıl mesele, varlığının ve diğer dünyalar için referans kaynağı olmaklığının teorik ve pratik temellerine dinamit koyuluyor olmasıdır. Avrupa’nın karşı karşıya kaldığı temel soru; hoşgörünün, toleransın, coğulculuğun; farklılıkların, dinlerin ve kültürlerin hayat haklarının garantiye alındığı veya garantiye alındığının iddia edildiği bir düşünce ve toplum sisteminde bütün bu olmazsa olmaz temellere başkaldıran bu eğilimi nereye oturtacağıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının anayasa değişikliği ve referandum konusu yapılamayacağı, sadece teorik bir söylem olmayıp, uluslararası hukuk metinlerine de girmiş bir prensiptir. Hâl böyle iken çoğulcu liberal bir demokrasinin özgürlükleri sınırlama yolunda ulaştığı bu son nokta, demokrasinin yöntemleri ve kurumları üzerindeki eskiden beri var olagelen birtakım tartışmaları ve farklı tercihleri de yeniden güncelleştirecektir. Nitekim karara verilen ilk tepkiler, doğrudan demokrasinin bir biçimi olarak İsviçre’nin referandumlu demokrasi geleneğini tartışmaya açmıştır. Goavanni Sartori’nin temsilî demokrasiyi savunurken yaptığı “referandumlu demokrasi ve bilgi” tartışması ne kadar da anlam kazanmıştır. Sartori, halkın referendum kurumuyla sadece doğru ve yanlış, evet ve hayır arasında tercih yapması gerekeceğini, olaylardan ‘haberdar’ olmanın ‘bilgi sahibi’ olmak anlamına gelmeyeceğini, dolayısıyla birçok nüansı görme imkanının zayıf olduğunu söyleyerek referandumlu demokrasinin muhtemel zararlarına dikkat çeker. Onun, konumuz itibarıyle vurucu ifadesi ise şudur: “Sorun yoğunlugu, aşırılığa yatkındır.” Nitekim minare yasağının referanduma götürülmesi süreci, Avrupa’nın İslamlaştırılması adı altında akıl almaz bir sorun yoğunluğuna büründürülmüş ve aşırılık seçime yansımıştır. İslam adına kötü görünen ne varsa, yasağın kabulü için tartışma repertuarına sokulmuş, halk oyunun aşırılığı körüklenmiştir. Sartori’nin kuramına küçük bir katkı olarak, ‘bilgi’ye sahip olacağı varsayılan siyasetçinin de, yeri geldiğinde aşırılıktan beri kalmadığını söylemek gerekir. O denli ki, “Yasağa evet!” kervanındaki siyasetçiler Karl Popper’ı kullanmaya yeltenecek kadar büyük bir anakronizme düşebilmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümitsizlikten Ümide...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevcudu gösterme bakımından ifade kabiliyeti yüksek, bağlayıcılığı anayasal boyutta bir referandum, İslamofobi eğiliminin halk katmanlarında yaygın olduğunu gözler önüne sermiştir. Teskin edici açıklamaların, sükunet çağrılarının ve diyalog söylemlerinin bütün efsunlarını kaybettikleri ve miadlarını doldurdukları, tarihî bir kırılma olarak karşımızda durmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazının başında, halk oylaması sonucunun, İslam-Batı karşıtlığını ve çatışmalarını yoğunlaştırabileceği gibi, diyalog, barış ve uzlaşıya yönelen yeni paradigmalara yol açma potansiyeline de sahip olduğunu belirtmiştik. Şu âna kadar çatışmanın birkaç eksenini öne çıkararak, minare yasağının bu eksenler üzerinde alabileceği konumu ve ortaya çıkarabileceği sorunları ifadelendirmeye çalıştık. Söylenmek istenen özetle şudur: Minare yasağı, yukarıda zikredilen ve benzeri başka problem alanlarında bardağı taşıran son damladır. Bu çıkarsamanın anlam ifade edebilmesi ise, (i) Avrupa’nın özgürlükçü ve çoğulcu demokrasinin vatanı olarak kalmaya istekli olması ve (ii) kendi içinde barındırdığı Müslümanlara, açık toplumun gereklerine uygun biçimde vatan olmaya niyetli ve kararlı olması ön koşullarına bağlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’nın bu iki ön koşula sadakat konusunda ısrarlı olacağını düşünmek için elimizde yeterince sebep vardır. Öncelikle belirtmek lazım gelir ki, yukarıda ayrıntılara girme imkanı olmadığı için, eksen tasvirleri, genellemeler ve bu nedenle basitleştirilmiş tek yönlü gelişme çizgileri şeklinde ortaya konulmuştur. Fakat bunları bütün Avrupa’nın özüne sirayet etmiş karakteristik eğilimler biçiminde genelleştirerek haksızlık yapmayalım. Nitekim, oylamanın sonucuna ümit verici ölçüde tepki gelmiş, eleştiriler için sert bir dil kullanmaktan da geri durulmamıştır. Bugüne kadar yasakları sahiplenegelen, İslama ve Müslümanlara karşı pek de müsamahakâr olmayan isimlerin bile tepki verenler arasında yer alması dikkate şayandır. Almanya’nın, Fransa’nın, Hollanda’nın, Avusturya’nın vs. muhafazakârlar da dahil olmak üzere değişik yönelimlerden siyasetçiler, şaşkınlıklarını ve hayal kırıklıklarını birer birer dile getirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar, ortaya çıkan sonucun vehametinin farkına varıldığını göstermektedir. Aklıselim, sorumluluk ve vicdan sahibi demokratların, siyasetçilerin, fikir önderlerinin ve aydınların tarihî nitelikteki imtihanı, minare yasağının devamı veya kaldırılması seçeneklerinden birisi için yapacakları tercihtedir. Bu tercih, nihai itibarla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararıyla rengini bulacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Aralık 2009 sayısında yayınlanmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertuğrul Şahin&lt;br /&gt;Frankfurt Goethe Üniv. İslam Dini ve Kültürü Araştırmaları Enstitüsü&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-1819085085570843138?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/1819085085570843138/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=1819085085570843138&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/1819085085570843138'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/1819085085570843138'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/12/minareyi-yasaklayan-klfn-uydurabilecek.html' title='Minareyi Yasaklayan Kılıfını Uydurabilecek mi?'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-2236244213034741815</id><published>2009-12-24T17:21:00.000+02:00</published><updated>2009-12-24T17:22:08.780+02:00</updated><title type='text'>SÖYLEŞİ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Prof. Dr. Mehmet Görmez ile İsviçre’de yeni minare yapımının yasaklanmasına ilişkin Söyleşi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsviçre’de yeni minare yapımının yasaklanmasına ilişkin bir referandum yapıldı. Bu referandum pek çok ülkenin, sivil toplum kuruluşlarının ve farklı din mensuplarının tepkisine yol açtı. Müslüman azınlığın ibadet etme ve inancını yaşama hakkı anlamını taşıyan cami inşası ve cami mimarisinin mütemmim cüzü olan minare yapımı hakkının bir referanduma tabi tutulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle İsviçre’deki referandum tarih boyunca devam eden bir sürecin, 11 Eylül olaylarından sonra başka bir veçheye bürünen kısmının bir parçasıdır. Yani bunu yeni çıkmış bir hadise olarak değerlendirmek eksiklik olur. Aslında bugüne kadar Avrupa’da hiçbir cami rahat yapılamamıştır. Pek çok yerde camilerle ilgili referandum yapıldığını biliyoruz. Ama o referandumlar daha çok caminin yapılacağı mahalle sakinlerine yönelik yapılmıştır. Eğer siz bir mahallede kültürel etkinlikleri de içeren bir bina yapacaksanız; kültür merkezidir, ibadet hanedir, o zaman pek çok belediye kanununda çevreye rahatsızlık verip vermeyeceğinin tespit edilmesi ve hatta bunun referanduma tabi tutularak mahalle sakinleri tarafından bu kararın verilmesi şartı aranmıştır. Çok yerde bu referandumlar menfi neticelenmiştir. Bir kısım yerde de mahallenin sakinleri, kilise mensupları referandumda o semte cami yapımına evet demeleri için özel çabalar göstermişlerdir. Tabii İsviçre’deki referandum diğerlerinden daha farklılık arz ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizce bu referandumu diğerlerinden farklı kılan nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü ilk defa bir ülke topyekûn bu meseleyi sorun edindi. 3 Mart 2009’da bu konu meclise gelmiş. İsviçre Federal Meclisi bunu 6 saat tartışmış. Aslında o tartışmalarda minare ile ilgili menfi anlamda söz alanların minare ve cami üzerinden yaptıkları konuşmaların büyük bir kısmı sorunludur. Mesela minarenin mabedin bir parçası olamayacağı ve bunun bir güç gösterisi olduğunu ifade edecek kadar ileri giden milletvekilleri olmuştur. Ama bunun karşısında, İsviçre’nin tarih önünde suçlu duruma düşeceğini, özgürlükler noktasında Avrupa’nın çok gerisinde kalacağını ifade eden önemli konuşmalar da yapılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minare yapımını yasaklamak için önce Meclisten bir karar çıkarmak istediler. Meclis bunu 128’e karşı 80 oyla reddetti. Fakat hemen ardından 110 bin imza ile referandum talebi geldi. Meclis buna evet demek zorunda kaldı. Çünkü İsviçre Anayasasına göre 100 bini aşkın imza toplandığı zaman Meclis iki sene içerisinde konuyu halkın referandumuna götürmek zorundadır. Arkasından senatoya gitti. Senatonun en azından bu referandumu önleme yetkisi olduğu halde önlemedi ve referandumu kabul etti. Şimdi her ne kadar İsviçre devleti ve hükümeti bu sadece halk girişimidir, devletin, meclisin, hükümetin bunda hiçbir dahli yoktur dese de, bu kısmen doğrudur, kısmen doğru değildir. Dolayısıyla devlet ve hükümet hep birlikte bunu referanduma götürmüş oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizin sorunuza yani Müslüman azınlığın ibadet etme ve inancını yaşama hakkı meselesine dönelim. İbadet inanç özgürlüğünden, mabed de ibadet özgürlüğünden ayrılamaz. Mabedin herhangi bir parçasının görünür olması ise aynı zamanda hem inanç ve vicdan özgürlüğünün hem de ifade özgürlüğünün önemli bir parçasıdır. Bu husus temel insan haklarının ayrılmaz bir parçası olduğu halde, İsviçre medeni hukuklara kaynaklık eden bir ülke olduğu halde bunun referanduma tabi tutulması çok ciddi bir sorundur. Aslında referandumun sonuçlarını değil, referandumun kendisinin hukuki ve ahlaki meşruiyetini konuşmak lazım. Ama batılı dostlarımız bunu konuşmakta geciktiler, biz de bunu konuşmakta geciktik. Geciktik çünkü buna ihtimal vermedik. Nitekim İsviçre’nin Ankara’daki büyükelçisi iki ay önce Diyanet İşleri Başkanımızı ziyaret etti ve hiçbir endişeye mahal yok dedi. Çok kahir bir ekseriyet ile İsviçre halkı buna hayır diyecektir, asla İsviçrelilerin buna izin vermesine ihtimal vermiyoruz dedi. Buna rağmen referanduma gidildi ve referandum, % 57,5 evet, % 42.5 hayır ile neticelendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsviçre’de dindar Hıristiyanları rahatsız edecek sayıda cami ve minare var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin en trajikomik tarafı burasıdır. Kimse burayı bilmiyor. İsviçrelilerin dindar olduklarını biliyoruz. Dindar Hristiyanların kendi şehirlerinde, kendi şehirlerinin silüetlerine sinecek bir şekilde her taraftan, semadan, arzdan görünecek şekilde Sultanahmet gibi, Kocatepe gibi minareler yükselseydi, hatta bunlardan bir tanesinin yarısı yükselseydi ve bundan rahatsızlık duyarak bu referandum ihtiyacı ortaya çıksaydı, nispeten empati yaparak acaba haklı tarafları var mı diye düşünebilirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizdeki rakamlara göre 150 cami var. İsviçre basınında ise 200 camiden söz ediliyor. Bu camilerin tamamı Türkiye’deki bir selâtin camisinin hacmi kadar değildir. Küçük mescitlerden, küçük mekânlardan ibarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan sadece dört tanesinin minaresi var. Bir tanesi Ahmediye mezhebine mensup olanların camisi, bir tanesi Arap kardeşlerimizin yaptırdıkları bir caminin minaresi, bir tanesi Arnavut kardeşlerimizin yaptırdığı bir caminin minaresi, bir tanesi de Türkiye’den giden kardeşlerimizin yaptırdığı cami minaresi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında televizyoncular, medya mensupları işlerini yeterince yapmıyorlar. Keşke bir arkadaşımız kamerasını alsa da İsviçre’de referanduma yol açan ve bütün dünyayı bir referandumu konuşmak durumunda bırakan bu dört minarenin ebatlarını tespit ederek dünyaya gösterebilseydi. Dikkat ediyorsanız medyada, basında sadece Arap kardeşlerimizin çok önceleri yaptırdıkları bir caminin üzerinde görülen iki metrelik bir minare gösteriliyor. Çünkü öbürlerini göstermekten utanıyorlar, öbürlerine minare demek için bin tane şahit gerekir. Yani sözüm ona kendi ifadeleriyle, güç gösterisinde bulunacak bir minare yok ki bu referanduma gidiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde de kiliseler var, İstanbul’da, Türkiye’nin pek çok yerinde kilise ve sinagog var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başta Edirne, Bursa, İstanbul olmak üzere Türkiye’nin pek çok yerinde cami, kilise, sinagog yan yana yapılmıştır. Bu medeniyetimizin bir özelliğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, bu tarihi ve dinî yapıların korunmasında, onarım ve bakımında zaman zaman eleştiriliyor. Bu eleştirilerin büyük bir kısmına hak vermek lazım. Ülkemizin toprakları üzerinde Selçuklu dönemi öncesinden kalma çeşitli kilise, sinagog gibi yapılarla özellikle Selçuklu ve Beylikler ile Osmanlı dönemine ait cami, medrese gibi tarihi dinî ve kültürel yapılarımızı korumada tembelliklerimizin olduğu bir gerçektir. Bu konudaki eleştiriler bizi kendimize getirmelidir. Ama bu ayrı bir konu; yani kültür varlıklarına sahip çıkmama sorunu. İsviçre’deki olay ise tamamen farklıdır; bir inancın varlık değeri olan eserleri inkâr etme, ona düşmanlık ve hayat hakkı tanımama. Aslında İsviçre’deki referandum Batı paradigmasının bir paradoksudur. Âdeta Batı zaten buydu dedirtecek çapta bir olayın somut göstergesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki o zaman minare yapımı yasağının asıl maksadı nedir? Sizce bu tavrı nasıl yorumlamak gerekir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu o kadar açık ki aslında, bugün İslam ve Batı dünyasının bu referandum sebebiyle oturup minare konusunu tartışmalarını yadırgıyorum. Artık minareyi, camiyi değil, referandumun kendisini ve referandumun arkasındaki düşünceleri konuşmak lazım. Anlaşılıyor ki, İsviçre halkının çoğunluğunda İslam’a ve Müslümanlara karşı çok ciddi bir kaygı var, bu kaygıyı konuşmak lazım. Şimdi bu kaygının en temel sebebini tarihten kalma bilinçli bir cehalet olduğunu unutmamak gerekiyor. İkinci büyük sebebi yanlış bilgiler; üçüncü sebebi ön yargılar; dördüncü sebebi de son yıllarda bazı Müslümanların yanlış hareketleridir. Şimdi bütün bunları tabii ki entelektüellerin, düşünce insanlarının oturup konuşmaları ve tartışmaları gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minare güç gösterisi mi? Bir defa onu bir değerlendirelim. Bilakis minarenin bizim kültür medeniyet tarihimizde, sanat ve estetik tarihimizde bir tek anlamı vardır. O da Allah’ın yüceliğini, birliğini ifade etmek ve bu birliğin çağrısına mekan olmaktan başka hiçbir anlamı yoktur. “Minare güç gösterisi değil, tevazu göstergesidir” aslında. Çünkü kadim zamanlarda İslam medeniyetinde insanlar tevazu gereği evlerini, mekânlarını basit yaptılar, toprağa yakın oldular. Ancak yüce değerlerini ifade eden çağrılarını yücelttiler. Bu düşünce minareyi doğurdu. Minare Hz. Peygamber zamanında yoktu. Sahabe zamanında da Amr ibn Âs’ın ilk defa Fustat şehrinde yani Kahire’de yaptırdığını biliyoruz. Aslında bir hadis talebesi olarak söyleyecek olursak bu düşünce, kaynağını Hz. Peygamber’in sözlerinden aldı. ‘Hemmünnebî’ diye bir tabir vardır. Peygamberin arzu edip de yapamadıkları. Aslında minare için ‘Hemmünnebî’ diyebiliriz. Çünkü peygamberimiz diyor ki; “Ben Müslümanların aynı namazı aynı vakitlerde kılmalarından çok hoşlanıyorum. Keşke elimden gelse de yeryüzünün her tarafına insanlar gönderebilsem ve bütün namaz vakitlerinde ezan dediğimiz çağrıyı evlerin en yüksek damlarında, en yüksek mekanlarından ilan etmelerini sağlayabilsem.” Şimdi bu en yüksek mekan ifadesi Müslümanlarda bir irade oluşturuyor, bir düşünce oluşturuyor. Müslümanlar da bu yüksek çağrıyı ve Allah’ın birliğini, mimari diliyle ifade edebilmek için minareyi ışık saçan bir mekan olarak ilk defa Amr ibn Âs eliyle yapmışlardır. Sonra farklı kültürler, farklı coğrafyalarda her biri kendine özgü bir yorumla bunu ortaya çıkarmıştır. Aslında yeryüzünün her yerinde; Endülüs’te, İran’da, Türkistan’da, Arabistan’da, Anadolu’da, İstanbul’da, Selçuklularda, Osmanlılarda her birisinin farklı bir minare yorumu vardır. Tabii ki Mimar Sinan üç şerefe ile bunu daha da yüksek bir yoruma kavuşturmuştur. Fakat ne kadar farklı yorumlanırsa yorumlansın hepsinin ortak bir anlamı var, o da Allah yücedir, kibir insana yakışmaz, biz mütevazı olmak durumundayız, ama değerlerimizi ifade eden çağrımız daima yücelerde yankılanmak zorunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar gösteriyor ki minarenin sembolik ve simgesel bir anlamı olduğu açıktır. Ancak minare sadece caminin mütemmim bir cüzü olmaktan çıkmış, bütün bir İslam medeniyetinin çok önemli bir sembolüne dönüşmüştür. Nitekim oryantalist Jonathan Bloom’un ‘Minaret’ adlı kitabı ‘Symbol of Islam’ alt başlığını taşımaktadır. Bir ülkede minare olduğu zaman, Müslümanlar kendilerini oraya mensup addederler. Referandumun diğer bir anlamı İsviçre’de yaşayan Müslümanlara ‘siz buraya ait değilsiniz.’ mesajı şeklinde algılanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minare; sadece caminin mütemmim bir parçası değil, minare aynı zamanda bir alem olmuştur, bir sembol olmuştur, İslam’ın çağrısının yüceliğini ve Yaratıcının birliğini mimarinin diliyle bütün dünyaya haykıran bir sembol olmuştur. Bunu referanduma tabi tuttuğunuz zaman elbette bütün Müslümanlar bundan rencide olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de işin başka bir cephesi var. Bu referandumdan beklenen asıl sonuç belki de siyasidir: Biliyorsunuz Avrupa Birliğinin anayasası olması hedeflenen Lizbon Anlaşması 1 Aralıkta yürürlüğe girdi. Bu anlaşma, üye 27 ülkede zorlu mücadelelerle kabul edildi. Bazı ülkelerde referandumlar tekrarlandı. Avrupa Birliği kendi içinde küreselleşme karşısında yekvücut olmayı halkları nezdinde hazmetmişe benzemiyor. Dolayısıyla Lizbon Anlaşması ile başlayan yeni sürece muhalif olan kesim, Avrupa halklarının sürece katılımını sanki sabote etmek istiyorlar. İslam ve azınlıklar üzerinden İsviçre gibi birliğin ne içinde ne dışında bir ülkede böyle bir referandum yapılması birliğe muhalefet edenlerin, yani AB içindeki şahin kanadın işini kolaylaştırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu referandum öncesi yine alışılagelmiş bir üslupla Müslümanlar hakkında incitici sözler sarf edildi. İslam ve Müslümanlar yine şiddet ile yan yana getirildi. Bu da Müslümanları son derece üzdü. Peki referandum öncesi tutumları nasıl değerlendiriyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben az önce Mecliste yapılan konuşmalardan söz ettim. Bu konuşmalarda az da olsa bazı sözlerin rencide edici olduğunu ifade edebilirim. Ama asıl rencide edici olan, camiye hayır sloganının bir propagandaya dönüşmesi ve bu propagandada kullanılan yazılı ve görsel malzemeler, afişler ve pankartlardır. Şimdi orada iki tane pankart çok dikkat çekici. Bir tanesi minarelerin İsviçre haritasına, İsviçre bayrağına saplanmış birer mızrak olarak gösterilmesidir. Bunu Ziya Gökalp’in bir şiiri ile benzeştirmek ise tek kelime ile başka bir cehalet göstergesi aslında. Çünkü orada kast edilen çok daha farklıdır. İstiklal savaşında yazılmış dizelerdir onlar. Birincisi bu. İkincisi; minarelerin yanına burka giymiş bir hanım koyarak özellikle İslam’ın kadınlar üzerinde bir tehdit oluşturduğu imajını uyandırmak istediler ve başarılı da oldular. Çünkü yapılan araştırmaya göre hayır oyu verenlerin büyük bir çoğunluğu kadınlardan oluşuyor. Zaten kadın konusu batı dünyasının İslamofobia’ya malzeme olarak kullandığı çok önemli bir konudur. Burada da kullanılmıştır. Bu kullanma tabirinin altını çiziyorum. Elbette bunlar son derece rencide edici olmuştur. Ama müsaade ederseniz bir hususu da söylemez isem kadirşinaslık yapmamış olurum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başta bazı kiliseler olmak üzere bazı sivil toplum örgütleri de bu referanduma buna karşı bir propaganda geliştirdiler, onlar da afişler ve pankartlar hazırladılar. Bir kilise, bir sinagog ve bir camiyi yan yana koyarak, altına şu yazıyı yazdılar “İsviçre semaları bunların hepsini alacak genişliktedir”. Bu arada onlara da şükran ve takdirlerimi ifade etmeyi bir vecibe addediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün çağdaş dünya dinler ve kültürler arası ilişkileri önemsiyor. Size göre bu referandum, temel hak ve hürriyetler açısından problemli olduğu kadar dinler ve kültürler arası ilişkiler açısından da problemli mi? En azından İsviçre bazında bu konuda bir geriye gidişten söz edilebilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii geriye gittiğinin açık göstergesi aslında. Hemen akabinde İtalya’da ve Hollanda’da bazı aşırı sağcı partilerin de bu özlem içerisinde olduklarını açıkça beyan etmiş olmaları düşündürücüdür. Fakat ben, Batıdaki entelektüellerin ve düşünürlerin din özgürlüğü kavramını yeniden tartışarak çoğunluk azınlık ilişkilerini, yahut çok dinli ve çok kültürlü yaşamı yeniden konuşarak Kur’an’ın ifadesi ile “ hoş görmediğiniz nice işlerde hayırlar çıkabilir” bundan da hayırlar çıkacağını umut etmek istiyorum doğrusu. Tabii ki Müslümanların da bu konularda her zaman olduğu gibi daha hikmetli davranmaları gerekiyor. Bizim açıklamamızda da ifade edildiği gibi müslümanlar, İslam’ın izzetine, onuruna yaraşır bir şekilde kendi hakkını araması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’daki Müslüman toplulukların tepkilerinde makul ve meşru bir zeminde göstermesi, İslam’ın izzetine yakışır bir hak arayışı gerekiyor. Başkanlık olarak pek çok ülkede bizim teşkilatlarımız var. Yurt dışı hizmetlerinden sorumlu Başkan yardımcısı sıfatıyla konu ile ilgili verebileceğiniz bir mesajınız var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki mesaj vermek istiyorum: Birincisi, biz referandumdan önce özellikle İsviçre’de yaşayan vatandaşlarımızın din hizmetlerini yürüten sivil toplum örgütlerine ve cami derneklerine bir telkinde bulunduk. Dedik ki; siz referandum öncesinde yapılan tartışmada bir taraf olmayın. Bunu bir Hristiyan-Müslüman ayrışması olarak göstermeyin. Bilakis bunu bir özgürlükler konusu olarak ele alalım dedik. Dinleri karşı karşıya getirmeme konusunda çok büyük özen gösterdik. Ben arkadaşlarımızdan da aynı şeyi tekrar istirham ediyorum. Bunu farklı dinler arasındaki bir çatışma olarak değil, bütün din mensuplarının hakkını gasp eden bir düşüncenin uygulaması olarak görelim. Ve tabii ki tepkimizi ifade edelim. Bunu medeni ölçüler içerisinde, bilgi ve hikmete dayanarak en güzel bir şekilde yapalım. Herkesin kendi düşüncesini ifade etmesi gerekiyor, ifade edelim ki, bundan sonra başka ülkelerde yanlışlık yapılmasın ve bu sürece hep birlikte olumlu katkılarda bulunalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Aralık 2009 sayısında yayınlanmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Yüksel Salman&lt;br /&gt;Dini Yayınlar Dairesi Başkanı&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-2236244213034741815?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/2236244213034741815/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=2236244213034741815&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/2236244213034741815'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/2236244213034741815'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/12/soylesi.html' title='SÖYLEŞİ'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-692036337351771421</id><published>2009-12-24T17:20:00.000+02:00</published><updated>2009-12-24T17:21:24.446+02:00</updated><title type='text'>BAŞYAZI: Çok Kültürlülük</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Günümüzde küreselleşmenin etkisiyle ortaya çıkan çok kültürlülük, çoğu ülke politikaları açısından dış dünyada olduğunda seyirlik bir alan, cazip bir ilgi odağı iken, içeride karşı karşıya kalındığında bertaraf edilmesi gereken bir sorun olarak algılanabilmektedir. Şüphesiz çok kültürlülük tartışmalarında öne çıkan asıl sorun, farklı kültürlerden ziyade, farklı dinlerin bir arada nasıl yaşatılacağı endişesi olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzün öncelikli bir sorunu hâline gelmiş çok kültürlülük açısından geriye baktığımızda, Anadolu’nun, binlerce yıldır bağrında yaşattığı farklı kültürel ve dinî geleneklerle çok kültürlülüğü tarih boyunca tecrübe ettiğini ve sorunsuz bir şekilde sürdürdüğünü görmekteyiz. Şüphesiz Anadolu’daki bu tablonun oluşmasında İslam dininin insana ve barış içinde birlikte yaşamaya verdiği değer, diğer din mensupları ile bir arada yaşama tecrübesine sahip Müslümanların dinleri ve kültürel kimlikleri konusunda sahip oldukları özgüven, farklılıkları zenginlik kaynağı olarak görmeleri ve diğer din mensuplarına tanınan geniş özgürlükler baskın bir paya sahip olmuştur. Ancak, Batı’da durum bundan farklı seyretmiş, Batı genellikle sömürge dönemlerinin bir uzantısı olarak son birkaç yüzyılda çok kültürlülük tecrübesi ile harici bir durum olarak belli ölçüde tanışmış olsa da, tarih boyu alışık olduğu tek çizgili hayat biçiminin yerine çok kültürlülüğün getirdiği yeni durumlara adapte olmada ciddi sorunlar yaşamıştır ve hâlâ da yaşamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı’da, önceki asırlardan devralınan azınlık algısı günümüzdeki çok kültürlü ve dinli yeni durumu izaha ve çözmeye yetmediği gibi, çoğunluğun azınlıkları kendisiyle aynileştirdiği veya bütünleştirdiği oranda kabullenmesi de, çifte standart taşıyan aldatıcı ve yapay bir özgürlük uygulaması ortaya koymaktadır. Bunun için de, Avrupa’nın hâlihazır çoğulculuk ve “öteki” anlayışı, çözüm getirecek yerde sorun üretmekte, başta Islamo-fobia olmak üzere, dini şiddetle özdeşleştirme, farklı dinleri ve kültürleri sadece güvenlik ve uyum sorunu olarak ele alma, kutsala ve dinî değerlere saygısızlığı ifade özgürlüğü adına himaye gibi bir dizi yanlışa ve barışın tesisini zorlaştıran kaygı verici durumlara sebebiyet vermektedir. Halbuki, dinî özgürlükler alanında önemli bir mesafe kat etmiş, toplumsal barış ve huzuru sağlamanın ancak temel hak ve özgürlükleri korumak ve geliştirmekle mümkün olacağını keşfetmiş ve toplumsal hayatı buna göre düzenlemiş olan modern dünyada artık dinlerin kutsallarına ve insanların inanç değerlerine saygısızlığın yeri olmamalıdır ve böyle bir yaklaşım hiçbir şekilde himaye görmemelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsviçre’de yaşayan Müslüman toplumun ibadet etme ve inancını yaşama hakkı anlamını taşıyan cami inşası ve cami mimarisinin ayrılmaz parçası olan minare yapımı hakkının bir referanduma tabi tutulması, bir ülkeye has münferit bir olay olmanın ötesinde insanlığın, özellikle Batı’nın bugün ulaştığı hak ve özgürlükler düzeyinden geri gitme arzusunu içermesi sebebiyle kaygı verici bir durumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgürlük alanında çağdaş dünyanın ulaştığı seviyeyi geriye götürecek, dinler ve kültürlerarası ilişkileri olumsuz yönde etkileyecek her türlü tutum ve davranıştan kaçınmak hepimize ait bir ödev ve sorumluluktur. Bu son olayın verdiği karamsarlık sonucu “acaba modern dünya özgürlük, barış, hoşgörü yolunda harcadığı bunca çabadan ve aldığı mesafeden vaz mı geçiyor!” dediğimiz bir anda, dünya kamuoyundan İsviçre’deki referanduma aklıselim, sağduyu ve din özgürlüğü adına yürekli itirazların ve eleştirilerin yapılıyor olması ise umutlarımızı güçlendirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Aralık 2009 sayısında yayınlanmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkanı&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-692036337351771421?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/692036337351771421/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=692036337351771421&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/692036337351771421'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/692036337351771421'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/12/basyazi-cok-kulturluluk.html' title='BAŞYAZI: Çok Kültürlülük'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-8845228939963310041</id><published>2009-12-24T17:19:00.000+02:00</published><updated>2009-12-24T17:20:30.291+02:00</updated><title type='text'>İl Müftüleri Semineri Sonuç Bildirgesi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Diyanet İşleri Başkanlığı’nca mutat olarak düzenlenen İl Müftüleri Semineri 18-20 Aralık 2009 tarihleri arasında Rize’de gerçekleştirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç gün süren ve dört komisyon halinde yapılan oturumlarda “Yeni Yasa Taslağının Getirdiği Yapısal Değişim ve Diyanet İşleri Başkanlığının Geleceği”, “IV. Din Şûrası Kararlarının Uygulamaya Yönelik Yönlerinin Değerlendirilmesi”, “Sosyal İçerikli Din Hizmetleri”, “Bayan Din Görevlilerinin Algı ve Hizmet Açısından Sorunları”, “Yeni Atama Yönetmeliği Çerçevesinde Personel Hareketliliği Uygulamaları ve Performans Ölçümü” “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Yurtdışı ile İlişkileri”, “Kardeş Şehir Projeleri”, “Camilerde Kur’ân Öğretimi Projesi” ve “Hafızlık Eğitim Programı” gibi konular müzakere edilmiş ve Başkanlığımızın üstlenmiş olduğu dini rehberlik görevinin içeriği ve uygulama alanları toplumsal gelişmeler dikkate alınarak yeniden değerlendirilmiştir.&lt;br /&gt;Başkanlığımızın üst düzey yöneticileri, il müftüleri ve bayan il müftü yardımcılarının katılımıyla gerçekleştirilen Seminer sonucunda aşağıdaki hususların kamuoyuyla paylaşılmasına karar verilmiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Milletimizi birleştiren ve birbirine kaynaştıran üst değerlerden birisi de İslam kardeşliğidir. Kurulduğu günden beri halkımız arasındaki birlik beraberlik, kardeşlik, sevgi ve saygı gibi bağları pekiştirme görevini yerine getiren Diyanet İşleri Başkanlığı, bu görevi bugün de sürdürmektedir. Başkanlığımız, toplumları derinden etkileyen küresel ve ulusal ölçekte bir takım gelişmelerin yaşandığı günümüzde, toplumsal huzurun korunması, sevgi ve kardeşlik bağlarının daha da güçlendirilmesi, karşılıklı anlayış ve saygının olabildiğince geliştirilmesinde üzerine düşen vazifeyi büyük bir titizlikle yerine getirme azmi ve kararlılığına sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Toplumların sahip olduğu sosyo-kültürel farklılıklar, ötekileştirmeyi ve ayrışmayı besleyen unsurlar olmaktan çok kaynaşmayı ve ortak değerler üreterek bu değerleri paylaşmayı sağlayan bir çeşitlilik ve zenginlik olarak değerlendirilmelidir. “Birlik içinde çokluk, çokluk içinde birlik” düsturu, çeşitlilik ve bütünlük kavramları arasında herhangi bir çelişki bulunmadığını gayet veciz bir şekilde ifade etmektedir. Bu meyanda milletçe idrak ettiğimiz Muharrem ayı ve bu ayda yer alan Aşûre günü ve bu vesileyle daha derinden hatırladığımız Ehl-i Beyt ve Kerbelâ gibi kavramlar ortak sevgi ve hüznümüzü yineleyen kavramlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Günümüzde dünya toplumları tarafından İslam ve İslam’a ilişkin kavram, kurum, değer ve mefhumlar çeşitli vesilelerle konu edinilmektedir. Geride bıraktığımız günlerde İsviçre’de minare yapımına ilişkin gerçekleştirilen referandumla ilgili olarak, Başkanlığımız tarafından yapılan açıklamada da belirtildiği gibi din ve vicdan özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve bunların ayrılmaz parçası olan diğer özgürlükler, temel insan hakları cümlesindendir. Temel insan haklarının iptali veya ihlali referandum konusu yapılamayacağı gibi, herhangi bir ulus, devlet yahut organ tarafından kısıtlanması veya bu anlama gelebilecek şekilde sınırlandırılması da kabul edilemez. İsviçre’de yaşayan Müslüman azınlığın ibadet etme ve inancını yaşama hakkı anlamını taşıyan cami inşası ve cami mimarisinin mütemmim cüzü olan minare yapımı hakkının bir referanduma tabi tutulması, her şeyden önce kültürler ve inançlar arası ilişkiye vurulan ciddi bir darbedir. Bu durum minare üzerinden İslam’a ve müslümanlara karşı açık bir tahammülsüzlük göstergesi olarak hafızalarda yerini alacaktır. Bu referandum aynı zamanda insanlığın, özellikle Avrupalı ulusların bugün ulaştığı hak ve özgürlükler düzeyinden geri gitme arzusunun talihsiz bir örneği olmuştur. Ayrıca referandum öncesi yapılan propagandalarda, tarih boyunca İslam kültürü ve medeniyetinde yaratıcının birliğini ifade etmekten başka herhangi bir anlam taşımayan minare üzerinden dini değerlerin tartışma konusu yapılması ve İslam’ın bir kez daha şiddetle özdeşleştirilmesi bütün Müslümanları derinden yaralamıştır. Belki de asıl sorun, referandumun sonucundan ziyade evrensel bir hakkın oylanabilir ve tartışılabilir hale getirilmesi ve bunun üzerinden demokratik bir hukuk devletinde dini ayrımcılık yapılmış olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Sosyal Problemler Karşısında Din ve Diyanet konulu IV. Din Şurasında alınan kararların hayata geçirilmesi amacıyla Başkanlığımız ve İl Müftülüklerimiz, dinî değerlerin istismarı, ailevi sorunlar, şiddet, cinnet, intihar, zararlı alışkanlıklar, tüketim kültürü ve yoksulluk gibi sosyal konuların çözümüne katkı sağlama anlayışını sürdürmeye devam etmektedir. Bunun yanı sıra, Teşkilatımız toplumun himayeye muhtaç kesimleri, sokakta yaşayan çocuklar, çocuk işçiler, öksüzler ve yetimler, yaşlılar, engelliler ve engelli aileleri gibi çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya olan kesimlerin manevi sorunlarının çözülmesi konusunda da gerekli desteği verme gayreti içerisinde olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Camilerin, gelecek nesillere intikal edecek birer kültürel ve tarihi eser niteliği taşıyacağı bilinciyle yapımları aşamasında bu amacı gerçekleştirecek bir duyarlılıkla hareket edilmelidir. Bu çerçevede camilerin kadın, çocuk ve gençlere yönelik programların da düzenleneceği mekânlar olarak değerlendirilmesi, cami hizmetlerinin çeşitlendirilmesi ve cami müştemilatında özellikle öğrencilerin yararlanabileceği kütüphane ve okuma salonları gibi mekânların oluşturulması bir zorunluluktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. Ezanı usulüne göre güzel okuyan yeter sayıda görevlinin bulunmaması sebebiyle merkezi ezan uygulamasına gidildiği bilinmektedir. Bununla birlikte konuyla ilgili sürdürülmekte olan hizmet içi eğitim faaliyetleri sonucunda ezanı güzel okuyan görevli sayısı arttıkça daha çok camiden ezan okunmasının temini cihetine gidilecektir. Ayrıca vaizlerimizin sayısında zamanla görülecek artış dikkate alınarak yüz yüze vaaz uygulaması arttırılcaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. Yüce Kitabımız Kur’ân-ı Kerim’i çeşitli nedenlerle okumayı öğrenme imkânı bulamayan vatandaşlarımızın bu yöndeki taleplerini karşılamak amacıyla “Camilerde Kur’ân Öğretimi Projesi” çerçevesinde bu konuya özel bir program hazırlanmıştır. Bu program, alanında uzman görevlilerin rehberliğinde yürütülecektir. Programda Kur’ân-ı Kerîm öğretiminin yanı sıra İslam’ın inanç, ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili temel bilgilerin verilmesi de yer almaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8. Başkanlığımız din hizmetlerinde nitelikli istihdamın sağlanması, personelin meslekî bilgi ve becerilerinin geliştirilmesi ve hizmetlerin objektif ve çağdaş performans ölçüm kriterlerine göre değerlendirilmesi konusu üzerinde hassasiyetle durmakta ve bu yönde düzenlemeler yapmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9. Din hizmetleri tabiatı gereği başka hiç bir hizmet alanıyla mukayese edilemeyecek bir özelliğe ve hassasiyete sahiptir. Binaenaleyh din görevi ifâ eden personelin kendilerince makul ve yerinde görülen kimi gerekçelerle iş bırakmaları, ne üstlendikleri görevin manevi sorumluluğuyla ve ne de milletimizin dine ve din görevlisine atfettiği yüksek manâ ve değerle bağdaşmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. Ülkemizin, geniş bir yurtdışı coğrafyasında da takdir gören, İslam’a dair köklü bilgi birikiminden ve nitelikli din hizmetleri tecrübesinden yararlanmak isteyen, başta yurtdışında yaşayan vatandaşlarımız olmak üzere, dost ve kardeş Müslüman toplumların bu taleplerine olumlu karşılık vermek arzusunda olan Başkanlığımız, doğru dini bilgiyi üreten ve öğreten değişik düzeydeki yurtdışı eğitim ve öğretim kurumlarına maddi ve manevi katkıda bulunmaktadır. Dine, tarihe ve geleceğe karşı duyulan derin bir sorumluluk bilinciyle yerine getirilen bu paylaşımlar, dost ve kardeş toplumlarla aramızda sağlam bir ilişki ve iletişimin köprüsü oluşturmaktadır. Başkanlığımızın sürdürdüğü yurtdışı hizmet ve ilişkilerine paralel olarak 138 İl ve İlçe Müftülüğümüz, içinde yer aldıkları “Kardeş Şehir Projesi” ile Avrasya Coğrafyası ve Afrika kıtasının eşleştirilen bazı şehirlerinin dini hayat, kurum ve bilgi alanlarındaki ihtiyaçlarına ülkemiz insanının hayırhah katkısını ulaştırarak, gelecekte de hayırla yad edilecek iz ve eserler kazandırmaktadır. Güçlü bir sembol, derin bir anlam ve manidar bir özveri göstergesi olan böylesi faaliyetlerin artırılarak sürdürülmesi, katılım ve katkının sağlanması her türlü takdirin üzerindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11. Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfının yıllardır sürdürmekte olduğu vekâlet yoluyla kurban kesme organizasyonu sadece yurt içinde değil aynı zamanda Orta Asya, Balkanlar ve Afrika’da güzel bir dayanışma örneği oluşturmuştur. 2009 yılında kurbanlarının vekâlet yoluyla kesilmesini isteyen vatandaşlarımız bu organizasyona takdire şayan bir teveccüh göstermiştir. Bununla birlikte katılımın daha üst seviyelere çıkarılması hususundaki çalışmalar sürdürülmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamuoyuna saygı ile duyurulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-8845228939963310041?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/8845228939963310041/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=8845228939963310041&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/8845228939963310041'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/8845228939963310041'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/12/il-muftuleri-semineri-sonuc-bildirgesi.html' title='İl Müftüleri Semineri Sonuç Bildirgesi'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-4300431669200513722</id><published>2009-12-18T09:43:00.000+02:00</published><updated>2009-12-18T09:44:31.771+02:00</updated><title type='text'>Aylar Bize Hep Muharrem Oldu</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Zaman, sürekli akış halindeki “an”ların kesintisiz bir şekilde peş peşe dizilişi... Kıymetini bilemediğimiz, gerekli şekilde değerlendiremediğimiz ilâhî nimet… Meydana gelen hadiselerin esas alınması ile gerçekleşir zaman algısı... Öncesi, sonrası ve geleceği ile... Tasavvurumuzda muhteremdir zaman… Şüphesiz, tüm zamanları kutsamayı öğrenecektir öğrenmeye açık olan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıp giden zamanın önemli durakları olan ve milletimizin ayrı bir değer verdiği ‘eşhûr-u selâse’nin (üç aylar) bu lütuftan aldığı paye de Receb, Şaban, Ramazan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muharrem’deki Alâk, Şevval’de bir bebek olarak karışır aramıza… Doğuma doğru son on günler birer kadir geceleridir, şafakla beraber ihram’ından çıkar bebek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve… Muharrem, tarih kitabının Fatihası; Muharrem bir ‘tekrarlanan onikili’...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muharrem: Hürmete Lâyık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muharrem, Kurban Bayramı ve hac ibadetinin kendisinde gerçekleştiği Zilhicce’den sonra gelen, Sevgili Peygamberimizin “Şehrullah: Yani, Allah’ın Ayı” diye nitelendirdiği kutlu ay...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine geldi savaşın yasaklandığı, barışın yeşerdiği barış ayı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ay; ‘eşhur-u hurum’ “Haram aylardan biri.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rabbimiz buyuruyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şüphesiz, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyiniz.” (Tevbe, 36)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Veda haccı esnasında Efendimiz Mina’da irad ettiği hutbede şöyle sesleniyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşte zaman, hakikaten Allah Teâlânın gökleri ve yeri yarattığı günkü şekliyle akıp gitmektedir. Yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haramdır ki; üçü birbirinin ardınca gelen Zilkade, Zilhicce, Muharrem, biri de Cemaziyelâhir ile Şaban arasındaki Recep’dir” (Buharî, “Tefsiru Sure”, 9, “Edâhî”, 5; Müslim, “Kasâme”, 29)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gönlümüz sevinç dolu, yüreklerdeki pusula barışı gösteriyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize böyle belletti ilâhi öğreti... Barış olmalıydı... Savaşa son verilmeliydi... Kan dökülmemeliydi… İnsanlar kucaklaşmalı, her halde kardeş olduklarını hatırlamalıydılar. Aynen Müminlerin emîri Hz. Ali (r.a)’nin buyurduğu gibi... “Ya dinde kardeş... Ya yaratılışta...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve nitekim öyle de olmuştu... O şanlı rehber Rasûlullâh (s.a.s.)’ın bütün söz ve filleri de buna canlı tanıktı... İslâm’ın gelişi ile barış genel bir prensip, savaş ise saldırıya maruz kalma ve tebliğe engel olunması hâllerine has, zorunlu bir durum haline geldi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle bir aydı ki mâh-ı Muharrem; o aya Mekkeli müşrikler dahi bir yere kadar hürmet ediyor, o zaman diliminde biraz olsun savaşa ara veriyorlardı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muharrem, haram kılınmış, hürmete lâyık… Hürmetle başlayan bir pilot-zaman…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muharrem: Yepyeni Bir Yıl&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muharrem, kamerî ayların ilki… Yepyeni bir yıl... Hicrî yıldönümü... Tevhit inancının kalplerde kökleştiği, kalplerden ve gönüllerden, bir toplumun bütün hayatına nüfûz etmeye adım attığı mübarek bir ay...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Veda tepesinin ufkunda son peygamber ve arkadaşı göründüğünde takvimler hicrî tarihin ilk Muharrem’ini gösteriyordu… Tarih Muharremdi… Hürmetin zamana kazınmış adıydı... Allah Rasulünün 1 Muharrem’de başlattığı ıslah tüm Yesribliler’i Ensar’a dönüştürüyor, dostluk ve kardeşliğin, millî birlik ve bütünlüğün en güzel timsalini oluşturuyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yesrib, Medine oluyor, şehirler doğuran, diyarlara kol atan, kıtaları bağrına basan bir inanca yurt oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hicret bir milâddı... Bu kutlu yolculuk, hicretten 17 yıl sonra Hz. Ömer’in halifeliği döneminde Hz. Ali’nin teklifiyle hicrî takvimin başlangıcı olarak kabul ediliyor, Muharrem de bu takvimin ilk ayı oluyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hicret; Allah’a ve O’nun Peygamberine candan bağlılığın ifadesi... Kardeşliğe açılan yolculuğun öyküsü… “İyiliği emredip, kötülüğü nehyetme” eylemini gerçekleştirebilme… Gönüllerde başlayıp gönüllerde biten bir duygu iklimi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kötülüklerden, fenalıklardan ne zaman uzaklaşıp Rabbimize hicret etmeyi başarırsak işte o zaman hicret takvimimiz işlemeye başlayacak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 Muharrem: Aşure Günü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşure… Muharrem ayının onuncu günü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Peygamberimiz buyuruyor ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ramazan orucundan sonra en faziletli oruç, Allah’ın değer verdiği ay olan Muharrem ayında tutulan aşure orucudur…” (Müslim, “Sıyâm”, 202)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aşure günü orucunun, bir önceki yılın günahlarına keffaret olmasını Allah’tan umarım.” (Tirmizî, “Savm”, 48)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazreti Aişe (r.ah) İslâm öncesinde, Mekke halkının oruç tutmakta olduğu aşure gününde peygamberimizin de oruç tuttuğunu bildirmekte... Allah Rasulü Medine’ye hicret ettikten sonra da bu orucu tutmuş ve müminlere de onuncu günü ile birlikte, bir gün öncesi veya sonrası ile oruçlu olmalarını tavsiye etmiş... (Ahmed b. Hanbel, VI, 244)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşure günü tarihte bazı olayların meydana geldiği rivayet edilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nuh (a.s.)’un gemisinin tufandan kurtulup Cudi dağının tepesine oturması ve inkârcıların da bütünüyle yok olup gitmesi, Hz. Adem (a.s.)’in tevbesi, Hz. İbrahim (a.s.)’in ateşten kurtulması ve Hz. Yakub (a.s.)’un oğlu Hz. Yusuf’a kavuşması, Hz. Musa ve İsrail oğullarının Firavun’un zulmünden kurtulması vs. (Umdetü’l-Kâri Şerhi, Sahih-i Buhârî, 9, 191; Yavuz, Yusuf Şevki, “Aşure”, DİA, IV, 24-26)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortak Tat: Aşure&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muharrem ayına mahsus güzelliklerden birisi de, uzun yıllardır yaşattığımız aşure tatlısı geleneğidir. Milletimiz komşularına, dost ve akrabalarına yılda iki defa güzellik dağıtır: Birisi kurbanda et, ikincisi de aşurede tatlı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşure paylaşmanın, dayanışmanın, birlikteliğin ve sevginin ifadesi, bolluk ve bereketin simgesi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşurenin bu mecazî anlamı toplumumuz için bugün her zamankinden daha fazla önem taşımakta… Bilindiği üzere Hz. Nuh’un gemisinde her canlıdan bir çift vardır. Bunların her biri ötekinden farklılığını ortaya koyarak asgari müşterekte birlikteliğe ve bütüne katkı sağlayarak tufandan kurtulur; tıpkı aşure aşında bir araya gelen farklı bakliyat, meyve, tatlı ve tuzluların farklılıklarının aynı vasata-ortak tada katkı sağlamaları gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farklılıklarıyla “ortak ideal ve istikbal lezzeti”ne katkı sağlayıp bir çeşni kattığımızda ve farklılıkları bir kültürel zenginlik olarak gördüğümüzde; bakliyatın “heterojen”liğinden aşure aşının “homojen”liğine bin yıldır katkı sağlayan, insanlığın farklı tecrübelerini, geleneklerini, değer ve anlayışlarını bağrında barındıran ve bunları nesilden nesile taşıyan milletimizin bu kültürel zenginliğini hiçbir oyun bozamayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak eğer, nasıl ki fasulye aşuredeyken diriliğini korumaya devam etmek için direnir de, pişmemekte inat ederse aşure içinde sırıtır, lezzet çatışmasına sebep olursa, farklılıkların birbirini itmesi de barış içinde birlikte yaşamaya engel olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milletimiz, asırlardır sürdürdüğü gelenekle bugün de; “farklılıkların ahenk içindeki ortak tada katkı sağlamaları”, “birlik” gibi kültürümüzün özünde hep var olan güzellikleri devam ettirme bilinci ile “Buğday, pirinç, su, şeker, fasulye, nohut, badem, ceviz, fındık, üzüm, kayısı, incir, karanfil, zencefil” gibi birbirinden farklı tatları aynı kazanda kaynatıp, Muhammedî muhabbetten birkaç damla gülsuyu katarak aşure aşı yapmaya, birlikte yaşamanın sembolünü tadarken muhabbeti paylaşmaya devam etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muharrem: Hüseyn-i Kerbelâ’yı Elvan Eden Gün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllardan 680, aylardan Muharrem...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yıllar geçiyor ki ya Muhammed, Aylar bize hep muharrem oldu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam ne güneşli bir geceydi, Eyvah o da leyl-i mâtem oldu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet Akif doksan sene önce yazdığı, “Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi” isimli şiirine bu beyitler ile başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alvarlı Efe Hazretleri de:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu gün mâh-ı Muharremdir, muhibb-i hanedan ağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gün eyyam-ı matemdir, bu gün âb-ı revan ağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüseyn-i Kerbelâ’yı elvan eden gündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gün Arş-ı muazzamda olan âli divan ağlar..” diyerek hüznünü ifade eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muharrem... hüzün gecesi… Kerbelâ… Hz. Hüseyin’in şehâdeti… Onun siyasî ihtiraslar uğruna acımasızca şehit edilmesi, peygamberimizi ve onun ehl-i beytini seven müminleri derinden yaralamış, mümin kalpler yanmış, asırlar geçse de bu yangın ve gözyaşları dinmemiştir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fırat’ın yanı başında... Suyun akış sesini duyup dururken... Kuşatılmışlık içinde susuzluk çeken mazlum bir kafile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazret-i Hüseyin… Hazret-i Ali ile Hz. Fatıma’nın küçük oğlu; Rasulullah (s.a.s.) Efendimiz’in sevgili torunu... Peygamberimiz’in, ağabeyi Hasan’la beraber dünyanın iki çiçeği, ahirette de, “cennet çocuklarının efendileri” diye övdüğü (Buhârî, “Menakıb”, 22) ve “Allah’ım, ben onları seviyorum, Sen de sev!” diye haklarında dua ettiği, (Tirmizî, “Menakıb”, 31) adını bizzat kendisinin koyduğu ciğerparesi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yakınları... Kadınlar, çocuklar... Bir şiddet günü ki, asırlardır yürek kanatır. Aylar ve yıllar geçtikçe daha çok yaktı bağırları Hz. Hüseyin’in aşkı… Çocuklara, ona olan sevgiyle Hüseyin adı verildi. Hattatlar onu yazdı, kalem ağladı, mürekkep ağladı. Nakkaşlar yazılanları renklerle taçlandırdılar. Fırça ağladı, renk ağladı. Ve onun kan damlalarıyla sulanan topraklarda insanlar mekân tutmaya başladılar. Çöller hayat buldu, Hüseyin aşkıyla yeşillendi, imar oldu. Çöl ile birlikte gönüllerdeki sevgi de çoğaldı ve Kerbelâ önce bir kasaba, sonra Hüseyin sevgisiyle ruh ve kültür oldu. O aşk ki, Kerbelâ’nın taşına, tuğlasına şekil verdi, kubbesine, yapısına estetik oldu. Meşhedü’l-Hüseyn’e Mimar Sinan’ın usta çizgileri ve Matrakçı Nasuh’un bakışı yansıdı... Camisini, Sultan III. Murat’ın valisi Ali Paşa yaptırdı, türbesini Necip Paşa eliyle Sultan Abdülmecid onarttı. “Hadikatü’s-Suadâ” adıyla kitabını Fuzulî yazdı, ağıtını Kâzım Paşa…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Düştü Hüseyn atından sahrâ–yı Kerbelâ’ya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cibrîl var haber ver Sultân-ı Enbiyâya.”(Cebrail! Var Nebiler sultanına tez haber ulaştır ki, Hüseyin atından düştü, bedeni Kerbelâ toprağına bulandı.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Hüseyin şehit oldu… Onun şehadetini anlatan, bu hüznü dile getiren, ehl-i beyt sevgisi ile dolu gönüllerden süzülüp gelen duyguların kâğıda dökülmüş manzumeleri olan, “Maktelü’l-Hüseyin”adında nice mersiyeler yazıldı. (Bkz. İlyas Üzüm, “Hz.Hüseyin”, DİA., XVIII, 522-524; Mustafa Uzun, “Kerbelâ “,DİA, XXV, 274,275; Şeyma Güngör, “Maktelü’l-Hüseyin”,DİA., XXVII, 456-457) Gözyaşını kullar döktü ve kumlar kuruttu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 2009 ve aylardan yine Muharrem... Kerbelâ’da kan, Kerbelâ’da gözyaşı… Yetim çocuklar ve acılı kadınlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşanmış ve geri dönüşü olamayan bu müessif hadiseyi yeniden düşünmek gerek… Muharremi yeniden anlamak ve anlamlandırmak gerek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortak tadımızı bozacak, pişmiş aşımıza su katacaklara tek yürek olarak direnmek gerek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Ocak 2009 sayısında yayınlanmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Ömer Menekşe&lt;br /&gt;Derleme ve Yayın Şubesi Müdürü&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-4300431669200513722?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/4300431669200513722/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=4300431669200513722&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/4300431669200513722'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/4300431669200513722'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/12/aylar-bize-hep-muharrem-oldu.html' title='Aylar Bize Hep Muharrem Oldu'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-7495902358887538649</id><published>2009-12-18T09:42:00.000+02:00</published><updated>2009-12-18T09:43:36.558+02:00</updated><title type='text'>Hz. Peygamber'in Çiçeği ve Koparılması: Hz. Hüseyin ve Kerbela</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Hz Peygamber, ilahî güzellikleri söz ve eylemleriyle en güzel şekilde yansıtması bakımından varlık aleminin nadide bir çiçeği, eşsiz bir gülüdür. Torunu Hz. Hüseyin de ağabeyi Hasan ile birlikte o çiçeğin bir deseni, o gülün bir yaprağıdır. Nitekim o bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kokladığım iki çiçeğimdir" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 288).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında her anne-baba veya büyük anne-büyük baba için çocuğu yahut torunu çiçektir. Temiz olduğu için çiçektir, günahsız olduğu için çiçektir, masumluğu yansıttığı için çiçektir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Hüseyin hayatının bütün dönemlerinde bir çocuk kadar masum ver günahsız, su kadar duru ve pak, süt kadar lekesiz ve aktır. O sadece çocukken değil, gençlik ve yetişkinliğinde de hep masumiyetini, temizliğini ve güzelliğini korumuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlkin, doğduktan sonra kendisine güzel bir isim konulmuştur. Kaynaklara göre dünyaya geldiğinde babası ona “Harb” ismini koymak istemiş, fakat bunu Peygamber’e bırakmanın daha doğru olacağına karar verip çocuğu ona götürmüştür. Hz. Peygamber de Hüseyin’i kucağına alıp sevmiş, sonra da “güzel, bir tanecik, güzelcik” anlamında “Hüseyin” diye seslenmiştir ona. Kulağına mesajların en güzeli olan ezanı okuyarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Hüseyin adı gibi fiziki özellikleri bakımından da çok güzel yaratılmıştı. Babası Hz. Ali bir sözünde bunu şöyle ifade etmiştir: "Oğlum Hasan, göğsünden başına kadar olan kısmında, diğer oğlum Hüseyin de bundan aşağı olan kısmında Hz. Peygamber’e çok benzerdi" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 108). Hz. Peygamber’in ise aydan daha tatlı, güneşten daha parlak bir fiziki güzelliğe sahip olduğu şemâil kitaplarında tasvir edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Hüseyin fizyonomisi gibi, ama ondan daha öte Resulullah’ın getirdiklerini kuşanan bir ehl-i beyt üyesi olarak inanç, ibadet ve ahlakı bakımından çok güzeldir, çok şirindir. Çünkü onu Allah resulü eğitmiş, Allah resulünün eğittiği Hz. Fatıma doğurup eğitmiş, onu küçüklüğünden itibaren Allah resulünün himayesinde büyüyüp yetişen Ali eğitmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Hüseyin yine ağabeyi ile birlikte dedesinin özel dualarına mazhar olmuştur. Nitekim Hz. Peygamber, her iki torunu için "Allah'ım! Ben, bunları seviyorum. Sen de sev bunları" (Tirmizî, “Menâkıb”, 31) demiştir. Başka bir hadisinde ise bu güzelliklerin kendilerine kazandıracağı uhrevî sonuca işaret ederek “Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendileridir (Tirmizî, “Menâkıb”, 31) demiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa biyografisi itibariyle, Hüseyin 10 Ocak 626 yılında Medine’de dünyaya geldi. Peygamber’in emriyle doğumunun yedinci günü akika kurbanı kesildi. Saçları tıraş edildi ve ağırlığınca gümüş yoksullara dağıtıldı. Aynı gün sünnet oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber vefat ettiğinde altı yaşları civarında idi. Başka bir ifadeyle altı yıl kadar dedesiyle birlikte oldu. Hz. Peygamber ağabeyi Hasan ile birlikte kendisine özel ilgi gösterdi. Zaman zaman mescide götürdü. Sırtında taşıdı. Bazı dualar öğretti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber 630 yılında Necran’lı hristiyan heyetiyle yaptığı ahitleşme sırasında nazil olan Mübâhele ayetinin (Âli İmrân 3/61) gereğini yerine getirmeye hazırlanırken, yakın akrabası arasında Hz. Hüseyin’i de bulundurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Hüseyin çocuk yaşta olması dolayısıyla, birinci halife döneminde gerçekleşen irtidât hareketlerinin bastırılması ve fetih faaliyetlerinde yer almadı. İkinci halife ve üçüncü halifenin hilafetinin ilk altı yılında babasının yolunu izledi. Siyasi faaliyetlerden genellikle uzak durdu. Kaynakların verdiği bilgilere göre Peygamber torunu olarak daima hürmet gördü. Divan’dan bu yakınlığına paralel olarak kendisine “atiyye”ler verildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü halife döneminde ağabeyi Hz. Hasan ile birlikte 650 yılında Taberistan seferine katılan Hz. Hüseyin, halifenin hilafetinin ikinci yarısından sonra ortaya çıkan ihtilaflarda babasının verdiği görevler çerçevesinde, diğer sahabî gençleriyle birlikte halifeyi koruma görevi aldı. İki aya yakın bu görevini başarıyla sürdüren Hz. Hüseyin halifenin şehit edilmesinden büyük üzüntü duydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24 Haziran 656 yılında babası Hz. Ali’nin hilafete geçmesiyle birlikte kendisini siyasi olayların içinde bulan Hz. Hüseyin, babasını takip ederek Kufe’ye geçti, onun bütün seferlerine iştirak etti. Bu bağlamda Cemel, Sıffîn ve Nehrevân savaşlarına katıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babasının şehit edilmesinden (28 Ocak 661) sonra ağabeyi Hasan’ın yanında yer aldı. Onun altı ay sonra Muaviye ile belli şartlar altında anlaşma yapıp hilafetten çekilmesini ise bazı kaynaklara göre onaylamadı, ancak ağabeyine itaatini sürdürdü. Medine’ye intikal etti. Orada ilim ve ibadetle meşgul oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki Muaviye’nin ölümünden sonra oğlu Yezid’in hilafet makamına oturması durumu değiştirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olumsuz ve sevimsiz kişiliği ile bilinen Yezid Medine valisine mektup yazarak Hüseyin’in kendisine biatını sağlamasını emretti. Hz. Hüseyin buna şiddetle karşı çıktı. Önce Medine'den Mekke’ye geldi, orada çeşitli görüşmeler gerçekleştirdi. Bu arada Kûfeliler’den ısrarla kendisine Kûfe’ye çağıran mektuplar aldı. Bunun üzerine yerinde incelemeler yapmak ve durumu kendisine bildirmek üzere amcasının oğlu Müslim b. Akil’i Kûfe’ye gönderdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslim Kûfe’ye girdiğinde büyük bir ilgiyle karşılandı ve Hz. Hüseyin adına kendisine 12.000 veya 18.000 kişi biat etti. Müslim yazdığı mektupla olumlu haberleri Hz. Hüseyin’e bildirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidarını pekiştirmeye çalışan Yezid, çok geçmeden Kufe’de. Hüseyin lehine meydana gelen gelişmeleri öğrendi. Bunun üzerine valiyi görevden alarak yerine sertliği ile tanınan Ubeydullah bin Ziyad’ı tayin etti, ondan meseleye müdahale etmesini istedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vali İbn Ziyâd Kufe’ye gelir gelmez sert konuşmalar yaptı. İnsanları yıldırıp korkuttu. Ardından Müslim’i ve ona yardım edenleri yakalatıp öldürttü, taraftarlarını dağıttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kufe’deki bu yeni gelişmelerden ve Müslim’in öldürüldüğünden haberi olmayan Hz. Hüseyin, bazı tecrübeli kimselerin “Kûfeliler’e güvenilemeyeceğini” söylemesine aldırış etmeksizin hazırlıklarını tamamladı ve yakınlarını yanına alarak küçük bir birlikle yola çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolda bilahare Müslim’in öldürüldüğünü öğrenen Hz. Hüseyin, beraberinde bulunanlarla istişare ederek durum değerlendirmesi yaptı, isteyenlerin dönebileceğini söyledi. Kendisi samimi adamlarıyla birlikte yolculuğuna devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada vali İbn Ziyad, önce Hür b. Yezid komutasında öncü kuvvet hazırlayıp Hüseyin’i sıkıştırmasını istedi. Hür istenileni yaptı. Arkasından Ömer bin Sa’d komutasında 4.000 kişilik bir kuvveti daha Hz. Hüseyin'in üzerine gönderdi. Bu birlik Kerbelâ’da Hz. Hüseyin ve adamlarını kuşattı, ikmal yollarını tutarak Fırat’tan su almalarını engelledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar, özellikle de kadınlar ve çocuklar susuz kaldı. Zulüm had safhaya ulaştı. Bu arada bazı görüşmeler yapıldı ise de sonuç vermedi. Karşı taraf ısrarla Hüseyin’in Yezid’e biat etmesini, aksi halde “olacakların olacağını” söyledi. Hz. Hüseyin ise Yezid gibi fâcir bir kimseye biat edemezdi ve etmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayet 10 Muharrem yani aşura günü (10 Ekim 680) Ömer b. Sa’d’ın ordusu Hz. Hüseyin’in 23 atlı, 40 piyadeden oluşan sembolik birliğine bütün gücüyle saldırdı. Hz. Hüseyin'in askerleri yiğitçe mücadele etti, çok geçmeden sonra teker teker şehit oldular. Sonunda azılı câniler, gözlerini kırpmadan Hz. Hüseyin'in üzerine yürüdü, önce onu atından düşürdüler, ardından da kılıçla mübarek başını gövdesinden ayırdılar. Hz. Peygamber’in öpüp kokladığı mübarek “baş” önce Kufe’ye, ardından da Şam’a götürüldü (Ağırlıkla anlayışa göre Hüseyin’in başı daha sonra Medine’ye getirilerek annesi Fatıma’nın kabrinin yanına defnedilmiştir).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu suretle Hz. Peygamber’in nadide çiçeği Kerbela’da koparıldı. O günden beri kalplere kor düştü. Peygamber’i seven, Peygamber’i sevdiği için onun ehl-i beytini seven, “âl-i Muhammed” diyerek onlara dua eden bütün Müslümanlar üzüldü. Hüseyin sevginin, Kerbela da acının adı oldu. Hangi sosyo-kültürel dünyaya mensup olursa olsun bütün Müslümanlar içtenlikle Hz. Hüseyin’ sevdiler, Kerbela’da onun “baş”ına gelenlerden üzüntü duydular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün şehitlerimizin, başta Hz. Hüseyin olmak üzere Kerbela şehitlerinin ruhu şâd olsun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doç Dr. İlyas Üzüm&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-7495902358887538649?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/7495902358887538649/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=7495902358887538649&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/7495902358887538649'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/7495902358887538649'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/12/hz-peygamberin-cicegi-ve-koparlmas-hz.html' title='Hz. Peygamber&apos;in Çiçeği ve Koparılması: Hz. Hüseyin ve Kerbela'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-2113125158562645163</id><published>2009-12-18T09:29:00.000+02:00</published><updated>2009-12-18T09:30:54.428+02:00</updated><title type='text'>İbretlerle Dolu Bir Yolculuk Medine'ye Hicret</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Hicret, Müslümanlar için Mekke'de artarak devam eden baskı, zulüm ve diğer olumsuz şartlar sebebiyle Hz. Peygamber ve Mekkeli Müslümanların 622'de Mekke’den Medine'ye göçüne verilen isimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medine’ye hicretin gerçekleştirildiği yıllarda Hz. Peygamber Müslümanların can güvenliğini temin etmek ve İslâm’ı daha uygun bir zeminde yaymak için merkez olabilecek bir yurt arayışı içindeydi. İşte Yesrip (Medine) bu gayeleri gerçekleştirebilmek için stratejik öneme sahip bir yerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nübüvvetin on birinci yılında, Medineli altı kişi, Akabe'de Hz. Peygamberle buluşmuş ve gelecek yıl tekrar görüşmek üzere sözleşmişlerdi. Ertesi yıl hac mevsiminde, içlerinde bir yıl önce Müslüman olan altı kişiden beşinin de hazır bulunduğu on iki kişilik bir topluluk “Birinci Akabe”de gece vakti Hz. Peygamberle buluşarak beyat ettiler. Medineliler bu görüşmede Hz. Peygamberden, İslâm dinini anlatacak ve namazlarda imamlık yapacak bir kimse istediler. Hz. Peygamber de onlara Mus'ab b. Umeyr'i gönderdi. Bu bir bakıma Medine’ye yapılan ilk hicret sayılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci Akabe Biatı’ndan bir yıl sonra yine hac mevsiminde Mus’ab b. Umeyr ile birlikte ikisi kadın olmak üzere yetmiş iki (veya yetmiş beş) (İbn Sa'd, Tabakâtü'l-Kübrâ, c. 1 , Beyrut 1379/1957, s. 226; Belâzurî, Ensâbu'l-Eşrâf, c. 1, Tah. M. Hamidullah, Kahire 1959, s. 240-251) kişinin katıldığı “İkinci Akabe Biatı” gerçekleştirildi. Bu durum İslâm’ın Medine’de hızla yayıldığının açık bir göstergesi idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu günlerde Mekke’de sürüp giden işkenceler yüzünden Müslümanların durumu hayli zorlaşmıştı. Bu sebeple Hz. Peygamber’in izniyle gizlice Medine'ye hicret etmeye başladılar. Hz. Ali, Ömer b. Hattab dışında herkesin gizlice hicret ettiğini, onun ise hicret edeceği zaman, Kâbe'yi tavaf ettikten sonra, orada bulunanlara kendisinin de hicret edeceğini haykırarak; “Anasını ağlatmak, çocuğunu yetim, karısını dul bırakmak isteyen varsa, şu vadide karşıma çıksın” dediğini fakat hiç kimsenin buna cesaret edip onu takip etmediğini ifade etmektedir. (İbnu’l-Esîr, Usdu'l-Gâbe, c. 4, 1390/1970, s. 152-153; M. Asım Köksal, İslam Tarihi, c, 2, Köksal Yay, İst, 2005, s, 293-294)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber’in hicret ettiği günlerde Mekke’de Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali ve çeşitli sebeplerle o güne kadar hicret edememiş az sayıda Müslüman kalmıştı. Hz. Peygamberin hicretinin, sahabenin tamamı hicret edene kadar ertelenmesinin üzerinde durulması gerekir diye düşünüyorum. Bunun en önemli sebebi tehlikeyi üstlenme ve gemiyi en son terk etme isteği olarak yorumlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu günlerde Hz. Ebû Bekir birçok kez Hz. Peygamber'den hicret için izin istemiş; ancak "Acele etme; belki Allah sana bir arkadaş verir" karşılığını almıştı. Hz. Ebû Bekir, o arkadaşın Rasulüllahın kendisi olmasını arzu ediyordu. (İbn Sa'd, I, 226)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan, müşrikler İslâm’ın Medine’de yayılmasından endişe ettikleri için Müslümanların oraya hicret etmesinden rahatsız oluyorlardı. Sürekli çözüm(!) arayışı içinde olan müşriklerin ileri gelenleri önemli işlerini görüştükleri (yer olan Kusay bin Kilâb’ın evi) Dâru'n-Nedve'de toplanarak konuyu tartıştılar. Sonuç olarak Ebu Cehil’in önerisi ile her kabileden birer silahşor seçilerek Hz. Muhammed (s.a.s.)’in üzerine saldırarak öldürülmesi önerisi kabul edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müşriklerin almış olduğu karardan sonra Cebrâil, Hz. Peygamber’e Allah Teâlâ’nın hicret için kendisine izin verdiğini bildirdi. Aynı gün Hz. Ebu Bekir ile görüşen Hz. Peygamber Allah'ın kendisine hicret için izin verdiğini haber verdi. Hz. Ebû Bekir bu yolculuk için uzun süreden beri beslediği develerden birisini Hz. Peygamber’in emrine tahsis ettiğini bildirdi ise de, o "Kasvâ" adlı bu deveyi ancak parasını ödemek suretiyle kabul etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber, hicret edeceği gece Hz. Ali (k.v.)’yi çağırarak kendi evinde kalmasını ve müşrikler tarafından kendisine verilmiş emanetleri sahiplerine iade ettikten sonra yola çıkmasını istedi. Gece evin dışında bekleyen kimseler Hz. Peygamber’in evindeki kimsenin Hz. Ali olduğunu öğrendiklerinde suikastin başarısızlıkla sonuçlanması sebebiyle hayal kırıklığına uğradılar, evde bulunan Hz. Ali’yi tartakladılar, hapsettiler, fakat daha sonra serbest bıraktılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sonuç üzerine Mekkeli müşrikler öncelikle Medine’ye gitmesi ihtimaline karşı Medine yolunu tuttular ve Rasûl-i Ekrem'i öldüren veya esir eden kimseye yüz deve ödül verileceğini ilân ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolculuğun başladığı gece Hz. Peygamber Hz. Ebu Bekir ile birlikte Sevr Dağı'ndaki gizlenmeye elverişli mağaraya gittiler. Ertesi gün Hz. Peygamberi arayan bir grubun mağaranın ağzına kadar gelebilmeleri sebebiyle endişelenen Hz. Ebu Bekir (r.a); ‘Yâ Resûlallah! Eğilip baksalar bizi görürler’ dedi. Hz. Peygamber; ‘İki yolcu ki, Allah onların üçüncüsüdür, endişe etme Allah bizimledir!’ (Buhari, Camiu’s-Sahih, c, 7, Matbaai Âmire, 1329, s, 217) buyurdu. İşte bu an, Kur’an-ı Kerim’de de detaylı olarak yer almaktadır. (Bkz, Tevbe, 40)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sığınakta geçirilen üçüncü günün sonunda kılavuzları ile birlikte Rasûl-i Ekrem, Hz. Ebû Bekir ve Âmir b. Füheyre, Medine'ye doğru yola çıktılar. Kafile, tuzağa düşmemek için kervanların izlediği işlek yolu değil, farklı bir güzergâh takip ediyordu. Kafile Medine'ye doğru ilerlerken birkaç defa engellenmek istenmiş fakat bu teşebbüsler başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bunlardan en bilineni, Sürâka b. Mâlik’in teşebbüsüdür. Sürekâ, suikast için Rasûl-i Ekrem ve arkadaşlarına yaklaşınca atının ayakları sürçmüş, toparlanarak tekrar harekete geçmiş ancak ikinci teşebbüsünde de atının ayakları kuma saplanmış ve kendisi de yere düşmüştü. Ortada fevkalâde bir durum olduğunu anlayan Süreka, Hz. Peygamberden kendisini affetmesini istedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) ve arkadaşları dört kişiydi. İsteseler ona zarar verebilirlerdi. Ancak hiçbir zaman öç almayan Hz. Peygamber kendisini öldürmek isteyen Sürekâ’nın özrünü kabul ederek onu affetti. Hz. Peygamberin her emrini yerine getireceğini beyan eden Sürekâ’ya Hz. Peygamber; “Sen geride dur, arkamızdan gelenleri bırakma” dedi. O da yolda rastladıklarına, “Ben her tarafı arayıp taradım, hiçbir yerde onları bulamadım” diyerek onları geri çevirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber ve beraberindekiler 12 Rebîülevvel 622’de Medine'ye 3 km. kadar uzaklıkta bulunan Kubâ’ya ulaştı. Burada on dört gün misafir olan Hz. Peygamber bu süre zarfında Kubâ mescidini inşa ettirdi. Kur'an-ı Kerim'de; “...İlk günden beri temeli takva üzere kurulan mescit, içinde namaza kılmana elbette daha lâyıktır...” (Tevbe, 108) şeklinde tavsif edilen mescit işte budur. Mekke'de kendisine bırakılan emanetleri sahiplerine iade ettikten sonra yola çıkan Hz. Ali Kuba’da Hz. Peygamber'le buluştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber bir cuma günü Kuba’dan Medine'ye doğru hareket etti. Ranuna vadisinin orta kısmındaki bir yerde Medine’de ilk cuma namazını kıldırarak yolculuğuna devam etti. Yolculuk esnasında önünden geçilen kabilelerin temsilcileri Hz. Peygamber’i davet ediyorlar, o ise devesinin kendi haline bırakılmasını istiyordu. Deve, iki yetim çocuğa ait bir arsanın üzerinde çöktü. Buraya evi en yakın olan Ebû Eyyûb el-Ensârî (Hâlid b. Zeyd), Hz. Peygamber’i mescidin (Mescid-i Nebevî) ve yanındaki odaların inşaatı tamamlanıncaya kadar evinde misafir etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıkarılacak bazı dersler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hicret’te her Müslümanın sahip olması gereken Allah’a sonsuz güven duyma, sıkıntılara göğüs germe, fedakârlık gibi vasıflarından her biri için davranış örnekleri bulunmaktadır. Süheyb-i Rumi'nin başından geçenler bunlardan biridir. Kureyşliler onun Mekke'ye gelmeden önce hiçbir mal varlığı olmadığı, bütün malvarlığını Mekke'ye geldikten sonra kazandığı, hicret etmesi durumunda malına-mülküne el koyacakları tehdidi ile onu hicretten alıkoymaya çalışmış, bunun üzerine Süheyb (r.a.), bütün mal varlığını onlara terk ederek Medine'ye hicret etmişti. Allah Rasulü (s.a.s.) bunu öğrendiğinde; "Süheyb kazandı" (İbn Sa’d, c. 3, s. 227-229; M. Asım Köksal, İslam Tarihi, c, 3, s, 24-25) buyurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hicret hadisesinde en dikkat çeken husus, Rasûlüllah'ın alınabilecek her tedbiri alması, sebeplere sarılmasıdır. Evinden çıktığı andan itibaren “yanıltıcı bir rota çizerek” Medine kuzeyde olduğu halde, güneye doğru gitmeleri, Medine yolculuğu esnasında farklı bir rota izlemesi, kendisine henüz Müslüman olmayan ancak güvenilir bir kimse olan ünlü kılavuz Abdullah b. Üraykıt’ı kılavuz olarak seçmesi onun sebeplere önem verdiğinin ve stratejik dehasının örneklerindendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nübüvvetin 13. yılında yapılan Akabe Biatı’nda kadınların da bulunmasını iyi tahlil edebilirsek, özellikle son yıllarda yapılan birçok tartışmanın gereksizliği kendiliğinden ortaya çıkacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hicretteki mucizelerden birisi de; evininin etrafı kuşatılarak suikast için beklenirken Hz. Peygamber’in evinden çıkıp gitmesini müşriklerin görememeleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber’in bu yolculukta kendisine arkadaş olarak Hz. Ebû Bekir'i seçmesi de dikkat çeken hususlardan biridir. O, geçen on üç yılda olduğu gibi, bu uzun ve tehlikeli yolculukta da kendisini Hz. Peygamberin yoluna feda etmiş, çocuklarını, hizmetçisini ve malını bu yolda seferber etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hicret günü Hz. Peygamberin elinde müşriklere ait emanetler bulunmaktadır. Herkes kabul eder ki, insan emanetini ancak en çok itimat ettiği kimseye verir. Müşriklerin, emanetleri konusunda hâlâ onu tercih etmeleri ve onun da kendisinin canına kastedmeyi plânlayanların emanetlerini bile sahiplerine ulaştırmak için yerine bir vekil bırakması gözden kaçmamaktadır. Öte yandan, böylesi kritik bir durumda Hz. Ali (k.v.)’nin bir bakıma ölümü de göze alarak Hz. Peygamber’in yatağına yatması da efendimize bağlılığının bir nişânesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslâm tarihi açısından bir dönüm noktası olan hicret, Hz. Ömer tarafından hicrî takvimin başlangıcı olarak ilân edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Ocak 2009 sayısında yayınlanmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. İlhami Ayrancı&lt;br /&gt;DİB Eğitim Uzmanı &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-2113125158562645163?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/2113125158562645163/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=2113125158562645163&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/2113125158562645163'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/2113125158562645163'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/12/ibretlerle-dolu-bir-yolculuk-medineye.html' title='İbretlerle Dolu Bir Yolculuk Medine&apos;ye Hicret'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-5868630407333639933</id><published>2009-12-01T15:43:00.001+02:00</published><updated>2009-12-01T15:43:26.715+02:00</updated><title type='text'>Ezberci Din Eğitimi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Ezberci eğitim” kavramının içi zaman zaman çok yanlış doldurulmakta; en azından genelde “eğitimde ezbere yer vermek”le karıştırılmaktadır. Hemen belirtelim ki, ezberci eğitim, ezbere yer veren eğitim değil; ezberle(t)meyi nihai amaç sayan eğitimdir. Belli bilgilerin hafızaya yüklenmesi, akılda tutulması, bellenmesi anlamında ezber, her tür eğitimde yer almaktadır, alacaktır da. Ezbere hiç yer vermeyen eğitim yoktur. Konudan konuya bunun dozu artar veya eksilir. Söz gelimi, bir dil öğretiminde, bir çarpım tablosunun öğretiminde vb. ezberin olmaması mümkün mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önemli olan, eğitimde hiç ezbere yer vermemek değil, bunu zaruret miktarıyla sınırlamak, ezber(letmey)i eğitimde nihai amaç olarak asla görmemek, aksine onu diğer anlamlı öğrenmeler için bir atlama taşı, bir alt basamak olarak kabul etmektir. Bellenen bu bilgiler arasında bağlar kurularak, bunlar sorgulanacak, anlamlandırılacak, birtakım zihinsel işlemelerden geçirilerek yeni bilgiler üretilecek ve bu anlamlandırılmış bilgiler yeniden örgütlenerek sistemleştirilecektir. Böylece ezber bilgiler, daha üst basamaklardaki öğrenmelerin gerçekleştirilmesine vesile kılınacaktır. Aksi takdirde, ezberlenen bilgiler, sahibine yük olmaktan başka bir işe yaramaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgi anlayışı, ezberci din eğitimi sürecinde yer alan unsurları belirleyici role sahiptir. Bu bilgi algısı, kabul edilen bilgilerin âdeta mutlak doğruluğunu öngörmektedir. Yani, bilgiye dogmatik bir yaklaşım söz konusudur. Bu yaklaşım, değişmeyen vahy ile onun yorumu arasındaki farkı kavrayamama, ikisini özdeşleştirme/aynileştirme sonucuna götürebilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ezberci eğitim için önemli olan, doğru kabul edilmiş bilgilerdir. Eğitimle yapılması gereken şey, bu doğruluğundan şüphe edilmeyen bilgilerin, üzerinde başka tasarruflarda bulunmaksızın aktarılması, öğrencinin belleğine depolanmasıdır. Bu yapıldığında, bireyin eğitilmiş olacağı sanılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğretmen/hoca, bu bilgilerin temel kaynağı olması nedeniyle, din eğitim/öğretiminin merkezine yerleştirilmiştir. Yürütülen ezberci din eğitimi, söz konusu bilgilerin sahibi öğretmenin takririne, bilgi aktarımına dayalıdır. Öğretmen ne kadar çok bilgi aktarırsa o kadar öğreticilik görevini iyi yaptığı düşünülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ezberci din eğitiminde önemli olan konu ve ona ilişkin bilgi(ler) ile onların başlıca kaynağı olan öğretmen öne çıkarılmakta; ama bu bilgilerin, eğitimin asıl unsuru olan öğrencinin kapasitesiyle, hayatıyla, sorunlarıyla, ihtiyaçlarıyla ilgisi pek hesaba katılmamaktadır. Böylesi din öğretiminin, insanın gelişim çizgisine uygun yöntem, muhteva ve araç gereçlerle düzenlenerek insanın vahyi anlamasını kılavuzlama/sağlama düşüncesi yoktur. Bilgilerin/konunun, öğrenciye, yani onun kapasitesine, hayatına ve sorunlarına uygun hale getirilerek öğretime konu edilmesi yerine, öğrencinin konuya/mevcut hazır bilgilere uygun hale ge(tiri)lmesi beklenmekte/gerekli görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik, konuya ve onunla ilgili bilgiye odaklanan ezberci din eğitiminde öğretmenin, öğretmek/eğitmek için özel bir formasyona sahip olmasının zaruri olduğu düşünülmez. Öğretilmesi öngörülen konuya ilişkin bilgilere şöyle veya böyle sahip olan herkesin öğretebileceği kanaati hakimdir. Din öğretenler, öğretilecek muhtevaya odaklandıklarından dolayı, konu hakkındaki bilgilerini daha bir zenginleştirmeye yönelik kafa yorsalar bile onun öğrenciye nasıl kazandırılacağı konusunu düşünmeye pek ihtiyaç duymamaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğretmenin kesinkes güvenilir bilgi kaynağı sayılması, sunduğu bilgilerin sorgulanmadan, olduğu gibi bellenmesinin gerekliliği ve yeterliliği sonucunu doğurmaktadır. Öğreticinin benimsediği ders kitap(lar)ı da aynı şekilde algılanmaktadır. Bu bilgi algısı, dinî bilginin yoruma dayanan kısmının, kültürel boyutunun zamanla yenilenmesini köstekleyicidir. (Bk. Aydın, Eylül, 2009)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ezberci eğitim anlayışına göre, sunulan hazır bilgiler mutlak, değişmez doğrular olarak kabul edildiğinden, belirlenen bilgilerin aynen ezberlenmesi, nihai amaçtır. Öğrenciye düşen görev, kendisine aktarılan ve doğruluklarından hiç kuşku duymaması gereken bu bilgileri olduğu gibi ezberleyip depolamak; istendiğinde onları aynen tekrarlamaktır. Sunulan bilgileri anlamlandırmak amacıyla sorgulamaya, irdelemeye, araştırmaya, yeni bilgiler üretmeye ihtiyaç duyulmaz. Öğrenci bunu gerçekleştirdiği oranda başarılı sayılmaktadır. Öğrenci gerekli notu/belgeyi aldıktan sonra unutmak üzere bilgileri ezberlemekte; onları kullanmayı, onları kullanarak yenilerini üretmeyi bilmemekte, hatta düşün(e)memektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ezberci eğitimin bilgileri empoze edici üslubu, bireyin zihnini baskı altına alıp kalıplaştırmaktadır. Bu süreçte sunulan bilgilerin mutlak doğru oldukları kanaatinin telkin edilmesi nedeniyle öğrenci o bilgileri, doğruluklarını sorgulamaksızın, şeklini alması gereken kalıplar olarak algılamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ezberci din eğitiminde öğrenme-öğretme sürecine öğrencinin aktif katılımı sağlan(a)mamakta; öğrenci, sunulan bilgileri pasif kabullenici konumda tutulmaktadır. Âdeta öğrenci, bilgileri kullanarak kendi varlığını geliştiren özne değil de, deyim yerindeyse, bilgilerin kullanıldığı/ kalıplandığı nesne konumundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir din eğitiminden geçen kişi, kendini öğrenme eyleminin öznesi olarak görmediğinden dolayı “öğrenme”yi bilmez/beceremez. Bu nedenle, gerçekte ihtiyacı olan bilgi ve becerileri öğrenme eğilimini/yeteneğini de kaybeder; sadece başkalarının kendisi için uygun gördüklerinin kendisine öğretilmesini bekler. Haliyle, öğrenme merakı, arzusu da güdükleşir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisine yüklenen dinî bilgileri istendiğinde hatırlayıp tekrarlaması istenen öğrenci, dinin öğretilerini ezberler, ama onları anlamlandırarak içselleştiremez. Dinî bilgileri hiç sorgulamadan, anlamlandırmadan öğrencinin kabullenmesi, dinî değerlerin/doğruların onun tarafından tam anlaşılmasını, onların zenginliklerinin ve işlevlerinin kavranmasını engellemektedir. Haliyle öğrenci bu bilgileri, hayatında kullanabileceği somutluğa dönüştürememekte; sonuçta özellikle ahlaki değerler işlevsizleşmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ezberci eğitim, bireyi özgürleştirmek yerine esir alır, köleleştirir, robotlaştırır. Çünkü onun kendi değerlerini oluşturarak dürtülerinin ve çevrenin esaretinden kurtulmasının önünü tıkamaktadır. Ahlaken özgürleşemeyen bu birey, kumandası kimin elinde olursa, ona göre davranır. Onun tutum ve davranışlarını tamamen dış şartlar (dıştan gelecek ödüller, cezalar), kumandasını kullanan çevresi belirler. Böyle birinin, nerede nasıl davranacağı belli olmaz. Çünkü onun nasıl davranacağını kendisi değil, içinde bulunduğu çevre şartları belirlemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi ezbercilik, eğitim sürecini hayattan yalıtılmış derslere dönüştürdüğünden dolayı, dinî bilgilerin kullanılabilirlik niteliği alabildiğine azalmaktadır. Bu da, bireyi uygula(ya)madığı bilgilerin hamalına dönüştürmektedir. Nitekim toplumumuzda, “biliyor, ama yapmıyor” sözü dile pelesenk edilmiştir. Kur’an’ın benzetmesiyle ifade edecek olursak, böyle biri, “kitap taşıyan eşek” (Cum’a, 5) durumuna düşmektedir. Bu noktada Montaigne’in sözünü hatırlamakta yarar var: “Bir şeyi ezberlemek, bilmek demek değildir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ezberci eğitimdeki bu dinî bilgi algısı, öğrencide vahyin farklı yorumlarına karşı acımasız biçimde dışlayıcı, ötekileştirici, aforoz edici tutumun oluşmasına yol açmaktadır. (Aydın, Ekim-2009) Daha beteri, kaynağa duyulan güven nedeniyle kendisine yüklenen bilgiler konusunda hiç kuşkulanmayan böylesi kişileri, güven oluşturmak şartıyla, hayatta her şeye yönlendirmek/koşullandırmak ve kullanmak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğretmen merkezli, dolayısıyla bilgi aktarımına dayalı ezberci öğretimde, sunulan hazır bilgilerin olduğu gibi ulaştırılması/yüklenilmesi ve kalıcılığı sorunludur. Ezberci anlayışın ürünü olarak ortaya çıkan, “bilginin kaynağına güven varsa onun söylediklerini mutlak kabul, güvenilmiyorsa mutlak red” yaklaşımı, bilgilerin alımını ve anlamlandırılmasını kösteklemektedir. Dinlenilen bilgilerin aynen iletilmesinde tam başarı sağlamak çok zor olduğu gibi bu yolla kazanılan bilgilerin hatırlanma oranı da son derece düşüktür (%10).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ezberci din eğitimi faaliyetleri, hem insan gerçeği ve eğitim gerçeği ile hem de hayat ve varlık gerçeği ile pek örtüşmediğinden, öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılama niteliği çok zayıftır. İhtiyaçları karşılama düzeyi çok düşük olduğundan dolayı, muhataplarınca sevilmemekte, talep edilmemektedir. Haliyle, din eğitimiyle, sempati beklenirken ilgili tarafların antipatisiyle karşılaşılabilmektedir. Öğrencinin hazır bulunuşluk düzeyine, beklentilerine sorunlarına, ihtiyaçlarına rağmen düzenlenip uygulanan bu eğitim, öğrenciye göre olmadığından dolayı haz verici değil bıktırıcıdır, çekici değil iticidir, rahatlatıcı değil sıkıcıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar tekrar ilmin, irfanın, bilginin, sürekli aklı kullanmanın önemine vurgu yapan, sorgulamanın gerekliliğine atıfta bulunan, varlık üzerinde, indirilen ayetler üzerinde daima düşünmeyi tavsiye eden, imanı kişinin özgür seçimiyle gerçekleşen bir karar olarak gören, dinde her tür zorlamayı yasaklayan, mümin insanın ahlaklı görünmesini değil de ahlaklı olmasını amaçlayan Kur’an’ın, birtakım bilgilere körü körüne bağlanmayı öngören ezberci eğitim anlayışına onay vereceği düşünülebilir mi? Allah adına hiç kimsenin konuşamayacağı ilkesini koyup, ayetlere ilişkin her yorumun sorgulanabileceğini, hiçbir içtihadın bir başka içtihadın yolunu tıkamayacağını ve içtihadında hata yapanın bile ödüllendirileceğini, Kur’an’ı anlamada aklın kullanımını öngören İslam’la ezberci eğitimi yan yana getirmek gerçekten utanç vericidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde her şey hızla değişmekte, buna bağlı olarak hızla üretilen bilgi çabucak tüketilmekte, mevcut bilgiler kısa bir süre sonra geçersiz kalmakta, yenilerinin üretilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu şartlarda sürekli hazır bilgi sunarak bireylere katkı sağlamak mümkün değildir. Onun için ezberci eğitim yerine, anlamlı öğrenmenin gerçekleştirilmesine yönelik bir eğitim yaklaşımının benimsenmesi, düşünmenin/sorgulamanın önünün açılması gerekmektedir. Bireylere bilgi ezberletmek yerine, öğrenmeyi öğretmek durumundayız. Ancak bu sayede birey, mevcut bilgileri kullanarak yeni durumlar/ihtiyaçlar için gerekli bilgileri kendi kendine üretebilir. Sürekli yeni, farklı sorunlarla karşılaşan birey, böyle bir donanımla sorunlarına çözüm üretip onların üstesinden gelebilir. Böyle bir din eğitimi, bireyin kendi dindarlığını oluşturup ona sahip çıkmasına imkan sağlayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konfiçyüs’ün dediği gibi, “Düşünmeden öğrenmek, kaybedilmiş çabadır.” Bu durum, din eğitimi için de aynen geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAYNAK&lt;br /&gt;Aydın M. Şevki, “Dinî Bilgiyi Tecdîd”, Diyanet Aylık Dergi, Eylül, 2009.&lt;br /&gt;Aydın M. Şevki, “Dindaşını Ötekileştirme”, Diyanet Aylık Dergi, Ekim, 2009.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Kasım 2009 sayısında yayınlanmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. M. Şevki Aydın&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-5868630407333639933?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/5868630407333639933/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=5868630407333639933&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/5868630407333639933'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/5868630407333639933'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/12/ezberci-din-egitimi.html' title='Ezberci Din Eğitimi'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-5621642604885820449</id><published>2009-12-01T15:42:00.001+02:00</published><updated>2009-12-01T15:42:29.671+02:00</updated><title type='text'>Vicdanlı İnsan Olabilmek İçin Vicdan Eğitimi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Sözlükte vicdan, bulma, görme, hissetme, duygu, kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç diye tanımlanmıştır. İnsaflı kimseler için vicdanlı, insafsız olanlar için de vicdansız kavramı kullanılmıştır. Bu bağlamda kalp gözü, basiret (kalp gözü açık, basireti bağlı) gibi ifadeler de kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanda var olan şuur, irade, adalet-iyilik-güzellik eğilimi, sevinç, üzüntü, beğenme-nefret etme, gelecek endişesi, utanma, insaf gibi duyguların kaynağı vicdandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vicdan, insandaki ahlaki bilincin adıdır. İnsanın yaratılışında var olan iyi ile kötüyü birbirinden ayırt edebilme yeteneğidir. İyi ile kötüyü tartan terazi, ölçek, miyardır. İnsanın içinde var olan iyilikten zevk alma, kötülükten nefret etme duygusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vicdan, kişinin hayır ve güzellikten zevk alması, onlarla huzura, doyuma ermesi; şer ve kötülükten rahatsız olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de maşerî vicdan vardır ki o da bir toplumu meydana getiren fertlerin veya çeşitli millet fertlerinin vicdani hükümlerinin toplamı veya çoğunluğudur. Bir iyilikten toplum fertlerinin tümünün hoşnut olması ve ona destek çıkması; bir kötülüğe karşı da topyekûn karşı çıkma ve ondan rahatsızlık duyulmasıdır. Maşerî vicdan, toplumda iyilik ve güzelliklerin hâkim olması ve sürecin devamını sağlayan, süreci yöneten çok önemli bir kontrol mekanizmasıdır. Kur’an, İslam toplumuna iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma misyonunu yükleyerek bu gücü sürekli çalıştırmayı hedefler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’an, hedeflediği iyi/hayırlı/yararlı insanı yetiştirmek için, öncelikle onun iç dünyasını inşa etmekle işe başlamıştır. Nitekim ilk inen ayetler, insanın iç dünyasının düzenlenmesiyle ilgilidir. Güçlü bir iman ve o iman doğrultusunda oluşacak iyi niyet, iyiye temayül, iyiden taraf olma gibi hususlar Mekke döneminde inen ayetlerin en temel konusudur. Bu konudaki yönlendirmeler, Medine döneminde inen ayetlerle de devam etmiştir. Demek ki insanın vicdan eğitimi, vahiy temelli ve devamlı olmalıdır. Böylece iç bilinç düzeyi aktif olan vicdan sahibi insan, iyilik ve güzelliklerin adamı olacak, iyilik ve güzellikleri düşünecek, iyilik ve güzellikleri işleyecek ve başkalarının da böyle olmasını isteyecektir. Aynı şekilde o, kötülükleri istemeyecek, kötülük kurguları içerisinde olmayacak, onlara yaklaşmayacak ve başkalarının da kötülüklerden uzak kalmasını isteyecektir. Huzurlu ve mutlu olmanın yolu da budur. Nitekim hadislerde bu husus şöyle açıklanmıştır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyilik ve hayır ahlakın güzelliğidir. Kötülük ve günah, vicdanını tırmalayan ve halkın bilmesini istemediğin tutum ve davranışlardır.” (Müslim, Birr, 14-15; Tirmizî, Zühd, 52; Ahmed, IV, 182, 228-229)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyilik ve hayır kalbin tatmin olduğu şeydir. Kötülük ve günah da vicdanı sızlatan ve ona acı veren şeydir. İnsanlar aksine yargıda bulunsalar da sen aldırma!” (Darimî, Büyu’, 2; Ahmed, IV, 194)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek çok ayetinde Kur’an, kalbin eylemlerinden bahseder ve insanın iç dünyasının inşasını gerçekleştirme adına anlamlı açıklamalar yapar. Sözgelimi günahın açığını da gizlisini (bâtıneh) de bırakın. Günah kazananlar, kazandıklarına karşılık şüphesiz ceza göreceklerdir (Enam, 20) ayetinde geçen bâtıneh kelimesi kalbî günahlar, günaha niyet/yönelme/tasarlama olarak anlaşılmış olup bunların hepsi insanın iç dünyası ile ilgilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vicdanın vahyin ışığında aydınlanıp onarılması, sahibini mutlu edecek, onu stres ve buhranlardan koruyacaktır. Zira vicdanlı insan, temiz kalpli insan, mutlu insandır. Vicdansızlar ise, kötü insanlar olup hep stres ve buhranların adamıdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın düşünüp yaptığı her iyilik güzellik, onun iç dünyasını imar edecek ve dış dünyasını da aydınlatacaktır. Nitekim Kur’an’da, hayır onları, kazandıkları günahlar, kalplerini paslandırıp yenmiştir (Mutaffifîn, 14), tespiti yer alır. Hadiste şöyle buyurulmuştur: Kişi bir yanlış yaptığında, kalbinde siyah bir leke meydana gelir. Şayet kişi, o yanlıştan uzaklaşır ve af talep ederse kalbi cilalanır. Tekrar hataya dönerse kalpteki leke artırılır ve kalbi tamamen kaplar. Nitekim Yüce Allah’ın hayır onları, kazandıkları günahlar, kalplerini paslandırıp yenmiştir ayetinde işaret edilen pas budur. (Tirmizî, Tefsîr; İbn Mâce, Zühd, 29)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’an’ın anlatımına göre Hz. Yusuf'un saraydaki kadın tarafından kendisine yapılan zina çağrısına olumsuz cevap vermesini sağlayan Rabbinin burhânı olmuştur. Tercihe şayan bir görüşe göre, onu günaha düşmekten alıkoyan burhân, Hz. Yusuf’un zinanın haramlığını ve zina yapana terettüp edecek cezayı bilmesi, iç dünyasında günaha karşı duran ahlaki bir duygunun oluşmasıdır. (Bkz. Razî, Mefâtihu'l-Gayb, XVIII, 119-120) Nitekim konuyla ilgili başka ayetlerde şöyle buyurulmuştur: "Rabbine karşı durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır." (Rahman, 46) "Ama kim Rabbinin azametinden korkup da kendini kötülükten alıkoymuşsa, varacağı yer şüphesiz cennettir." (Naziat, 40-41) Hz. Adem'in oğlunu da, kendisini öldürmeye kalkan kardeşine elini kaldırmaktan alıkoyan şey Allah korkusundan başka bir şey değildi. O şöyle diyordu: "Beni öldürmek üzere elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için sana elimi uzatmam, çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım." (Maide, 28) Evet, iyi insan olabilmek için iyilik düşünmek, iyiliği sevmek, iyiliği benimsemek ve onu içselleştirmek gerekir. Zira iyi düşünen iyilik işler, kötülük düşünen ise kötülüklere düşebilir. Bunun için kişinin fikri neyse zikri de odur denilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek çok rivayette biz bu bilinç ve içsel gücün yalnızca peygamberlere ait olmadığını da görüyoruz. İnsan, en olmadık zamanda, beklenmedik durumlarla karşılaşabilir. Onu her durum ve şartta istikamette tutacak olan ise güçlü bir iç dünyasının olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetlememiz gerekirse vicdan, iç bilinç düzeyidir. Huzurlu bireyler ve onlardan oluşacak huzurlu bir toplum için bu gücün zinde tutması gerekir. Bunun için de bireyin sürekli iyilik ve güzellikle beslenmesi gerekir. İyi örnekler, iyiliklerin dünya ve ahiret kazanımlarını, iyilerin hayat hikâyeleri, iyilik menkıbelerini; aynı şekilde kötülerin dünya ve ahiretteki sonlarını, kötülüklerin dünya ve ahiret kayıplarını anlatan gerçek hikâyeleri çokça okumak gerekir. Bu konuda Kur’an’da pek çok örnek vardır. Bu yüzden de vahiy, ruhun en temel gıdasıdır. Zira Allah ve ahiret inancının zinde tutulması, insandaki iç bilinç düzeyini yüksek tutacak, bu gücün aktif kalmasını sağlayacak ve onu hep iyiliklere sevkedip kötülüklerden alıkoyacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Huzurlu birey ve huzurlu toplum için, en kritik anlarda bile kendisini gösteren bu, 'Rabbin burhânı' demek olan 'Ben Allah'tan korkarım' duygusunu vicdanlara kazımak, bu duygu bağlamında iç bilinç düzeyini geliştirmek ve onu zinde tutmak şarttır. Bu duygunun gelişebilmesi ve aktif olarak kişileri yönlendirebilmesi/yönetebilmesi için de ruhun, en temel gıdası olan vahiyle belenmesi kaçınılmazdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Kasım 2009 sayısında yayınlanmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Ali Akpınar&lt;br /&gt;Selçuk Üniv. İlahiyat Fak.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-5621642604885820449?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/5621642604885820449/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=5621642604885820449&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/5621642604885820449'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/5621642604885820449'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/12/vicdanl-insan-olabilmek-icin-vicdan.html' title='Vicdanlı İnsan Olabilmek İçin Vicdan Eğitimi'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-8440286697362393099</id><published>2009-12-01T15:41:00.001+02:00</published><updated>2009-12-01T15:41:44.081+02:00</updated><title type='text'>Vicdan, Vicdanlılık ve Vicdansızlık Üzerine</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Vicdan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vicdan, insanın en mümtaz yanı, en ince tarafıdır. İnsandaki bu incelik selim fıtratla ilgilidir. Denilebilir ki vicdan selim fıtratın şuur hâlindeki bir tezahürüdür. İçsel bir ahlaki şuur olarak vicdan her zaman hak, adalet ve hakkaniyetten yanadır. Bu bakımdan vicdan insanın belki de en güvenilir ahlak öğretmenidir. Çünkü o gerek bireysel gerek toplumsal tutum ve davranışları ahlaki açıdan hiçbir kayırmada bulunmadan ve hiçbir çifte standarda yaslanmadan değerlendirir. İnsan ahlaki değerleri ihlal ettiği zaman, içinde kendi “ben”ine hâkim olabilecek güçlü bir “ben”in baskısına maruz kalır. İşte bu baskı mercii vicdandır. (Asım Yapıcı, İslâm’da Tövbe ve Dinî Yaşayıştaki Rolü, İstanbul 1997, s. 252-253) Vicdan, akıl ve duyu arasında bir sıralama söz konusu olduğunda üstünlük kesinlikle vicdana aittir. İkinci sırada akıl, son sırada ise duyular yer alır. Üstünlüğün her daim vicdanda kalması onun selim fıtrattan ve aynı zamanda dinî-ahlaki değerlerlerden besleniyor olmasındandır. İşte bu mutlak üstünlüğü sebebiyledir ki vicdan akılla çatıştığında, aklın talimatıyla hareket etmek caiz değildir. Çünkü bu tarz bir hareket selim fıtratı bozmak anlamına gelir. İnsanın işlediği bir ahlaki suç karşısında vicdanın tazibi başladığında, aklın bu azabı dindirmeye yönelik mazeret üretiminin hiçbir şekilde kâr etmemesi de bu gerçeğin bir göstergesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan, vicdan insanın bozulmamış tabiatından süzülüp gelen ahlaki bir şuur olduğu için hak, hakkaniyet ve adaletin ne olduğunu düşünme, akıl yürütme gibi yollarla değil doğrudan bilir. Oysa akıl hep birtakım kıyaslar ve mantıksal önermeler üretir. Vicdan ile akıl arasındaki farkı anlama noktasında Müddessir 18-25. ayetlerdeki içerik öğretici olabilir. Rivayetlerden öğrendiğimize göre bu ayetler Mekkeli müşriklerin önde gelen figürlerinden biri olan Velid b. Muğire hakkında nazil olmuştur. Bu şahıs önyargısız ve hesapsız bir duyguyla Kur’an mesajına kulak verince, vicdanının sesi, “Bu ne bir şair ne de kâhin sözüdür” der. Ancak bu arada aklı biraz da çevre baskısıyla vicdanının sesine karşı çıkar ve ardından zihninde kıyas ve mantık kurgusuna dayalı bir düşünme süreci başlar. (Bkz. Taberî, Câmiu’l-Beyân, XII. 309) Bu süreç surenin 18. ayetinde “innehû fekkera ve kaddera” diye ifade edilir. Sonuçta söz konusu şahsın aklı vicdanına galip gelir ve bu durum bir sonraki ayette Allah tarafından, “Hay kahrolası, ne (berbat) düşünce üretti, ne kötü akıl yürüttü” diye değerlendirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelinen bu noktada akla çok kötü bir rol biçtiğimiz düşünülebilir ve “Allah Kur’an’da akletmeye onca atıfta bulunmuşken akla böyle bir rol biçilmesi son derece isabetsizdir” denebilir. Ancak bize göre isabetsiz olan, böyle denilmesidir. Çünkü Kur’an’da geçen akıl (akletmek), salt akıl değil vicdanın ya da selim fıtratın sesine kulak veren akıldır. Eğer aksi olsaydı, yukarıda anılan ayetlerden akıl yürütmede pek mahir olduğu(!) anlaşılan Velid b. Muğire, ilk hitap çevresindeki müşriklerin değil müminlerin önde gelen şahsiyetlerinden biri olurdu. Ne var ki öyle olmadı. Çünkü söz konusu şahıs, doğrunun ne olduğu konusunda ölçüt olarak vicdanı değil, nefsani arzularınca ayartılan aklı esas almıştı. Nitekim İblis de Velid b. Muğire ile benzer bir tecrübeyi yaşamıştı. Zira İblis, tıpkı Mekkeli müşrikler gibi Allah’ın ilahlığını kabul etmiş, ancak O’nun secde emri karşısında -deyim yerindeyse- vicdanının sesini dinlemek yerine egosunu tek efendi sayan aklının buyruğuna uyarak kendini isyan ve küfre götüren bir kıyas üretmişti. (Bkz. Sâd, 71-76)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıl özellikle Batı’daki Aydınlanma tecrübesinden bu yana İslam dünyasında da pek çok Müslüman aydın için doğru ve yanlışın ne olduğunu gösteren yegâne ölçüt olarak baş tacıdır. Evet, akıl neyin ne olduğunu bilir, kavrar; fakat kalp ve gönülle ahenkli bir işbirliğine yanaşmadığında yanlış istikametlere yönelir. Aklın mürebbisi vicdandır. Vicdanın mahalli ise Kur’an’da sadr, fuad, lüb, nüha gibi kavramlarla ifade edilen ya da kısaca ilahî bir cevher olan kalp ve gönüldür. Ancak vicdanın mahallinin akıldan öte kalp ve gönül olması, onun sulu gözlü bir duygusallık, öfke ve başkaldırı nedir bilmeyen katıksız bir uysallık gibi görülmesini gerektirmez. Bilakis vicdan, haksızlık karşısında herkesi ve pek tabii ki kendini de adamakıllı sorgulayan, bu sorgulamasında “ama”, “fakat” diye başlayan hiçbir mazeret kaydı koymayan, hiçbir çifte standarda yaslanmayan bir güçtür. Bir yazarın ifadesiyle (Celal Çelik, “Vicdan Nedir? Gerekli midir?”, http://blog.milliyet.com.tr), vicdan kütlesi olmayan ama etkisi dışımızdaki bütün otoritelerin yaptırımından çok daha yoğun bir güçtür. Ayrıca vicdanın algısında “Ben” ve “Öteki” gibi kategorik bir ayırıma yer yoktur. Çünkü vicdan, başkasını kendisiyle özdeş görür; dahası başkasını anlamaya, onun duygusunu paylaşmaya, acısını kendi acısı gibi yaşamaya çalışır. Yine vicdan, hep haklının, mağdurun, mazlumun yanında yer alır. Bu yüzden en temel bileşeni genellikle zulüm ve adaletsizlik olan dünyevi iktidar ve güç odaklarıyla vicdan arasında hep büyük bir mesafe, asla sona ermeyen bir çatışma bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vicdanlılık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vicdanlılık ya da vicdan sahibi olmayı en iyi anlatan şey, iç sızısı ve azap olsa gerektir. Nitekim günlük dilde sıkça kullanılan, “vicdanı sızlamak”, “vicdan azabı çekmek” gibi deyimler de vicdanlılığın mahiyetini anlamada sızı ve azabın başat rol oynadığını gösterir. Burada sözü edilen sızı ve azap, haksızlık ve adaletsizlik gibi bir ahlaki bir suç işlendiği anda başlar ve “keşke”lerle devam eder. Böyle bir durumda vicdan insana suçlu olduğunu tam anlamıyla ikrar ettirir ve bu aşamadan itibaren insan ne kendi vicdanının hâkimliğinden ne de kendi hakkında verdiği acımasız hükümden kurtulabilir. Bu noktada Tevbe 118. ayeti hatırlatmak gerekir. Bu ayette Tebük seferine katılmayan ve affedildiklerine ilişkin hüküm geciktirilen üç kişiden söz edilir. Ka’b b. Mâlik, Hilal b. Ümeyye ve Mürâre b. Rebî’den oluşan bu üç kişi, ilgili ayetten anlaşıldığına göre, vicdanlarının sesini dinlediklerinde dünya onca genişliğine rağmen başlarına dar gelmiş, çektikleri iç sızısı kendilerini tazib etmiştir (ve-dâkat aleyhim enfüsühüm).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayette geçen nefs kavramının vicdana karşılık geldiği söylenebilir. Buna mukabil, “Nefs hep kötülüğü telkin eder.” (Yûsuf, 53) mealindeki ayet hatırlatılabilir ve dolayısıyla vicdan gibi temiz bir şuur ile nefs arasında doğrudan bir ilişki kurmanın isabetsiz olduğu ileri sürülebilir. Ancak nefsin hep kötülüğü telkin ettiğini bildiren ayet, genellikle sanıldığının aksine, genel geçer anlamda “nefs”e değil, “Ben (bütün bunlara rağmen) kendimi temize çıkarmıyorum.” (Yûsuf, 53) sözünden de anlaşılacağı üzere, Hz. Yusuf’un kendi nefsiyle ilgili hükmüne işaret eder. Nitekim mutasavvıflar da Kur’an’daki kullanımlarından hareketle nefs kavramını emmare, levvame, mutmainne, mülheme, radiye, mardiyye, kâmile gibi farklı kategorilere ayırmışlardır. Hep doğrunun, haklının ve adil olanın tarafında yer aldığı, yanlışlık ve haksızlık karşısında ise sızlayıp insanı tazip ettiği dikkate alındığında, vicdanlı olmanın belki de tam olarak nefs-i levvame kavramıyla ifade edilebileceği söylenebilir. Zira nefs-i levvamenin en temel özelliği, kahr-ı nedamet, yani işlenen suçlardan duyulan pişmanlığın insanı ezmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim tabiun neslinin ünlü müfessiri Mücâhid, Kıyâme 2. ayette Allah’ın yeminine konu olan nefs-i levvamenin bir medh sıfatı olduğunu, zira burada ifa fırsatını elden kaçırdığı iyiliklerden dolayı pişmanlık duyup kendini kınayan, işlediği günahlar yüzünden nefsini ayıplayan, iyilik adına yaptıklarından dolayı da kendi nefsini şımartmayan bir insanın, yani gerçek manada bir müminin nefsinden söz edildiğini belirtmiştir. (Bkz. Mâverdî, en-Nüket ve’l-Uyûn, VI. 151) Aynı şekilde Hasen el-Basrî de nefs-i levvame hakkında, “Bu gerçek müminin nefsidir; zira gerçek mümin her daim kendi nefsini kınar. ‘Bu sözümle neyi kastettim?’, ‘İçimden geçen bu duygu ve düşünceyle neyi murat ettim?’ diye kendi kendini sorgular ve yine iyilik namına yapamadıklarından ötürü de nefsini paylar.” demiştir. (Bkz. Hevvârî, Tefsîru Kitâbillâhi’l-Azîz, IV. 440) Seyyid Kutub bu konuda en doyurucu yorumun Hasen el-Basrî’ye ait olduğunu söyledikten sonra şunları eklemiştir: “İşte Allah katında üstün ve değerli olan nefis, bu özünü eleştiren, uyanık, çekingen, sakıngan, iç konuşmalarla kendini denetleyen, hesaba çeken, çevresini gözetleyen, arzularının iç yüzünü belirlemeye özen gösteren, kendi kendini aldatmaktan kaçınan nefistir.” (Bkz. Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’ân, X. 285)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu izahlar da teyit etmektedir ki nefs-i levvame, vicdanlılık ya da vicdan sahibi olmanın Kur’an’daki en uygun kavramsal karşılığıdır. Diğer taraftan, vicdanlılığın en temel tezahürlerinden biri nedamet duygusudur. Bu duygu genellikle “keşke”lerle başlar ve “keşke”lerle devam eder. Eğer bu “keşkeler”, hata ve günahtan avdet etmeyi mümkün kılan bir nedamete dönüşmezse hiçbir anlam içermez. Anlamlı ya da yanlıştan dönmeyi mucip bir nedamet duygusuyla meczolmuş tüm “keşkeler” ise Kur’an’da tövbe (tevbe) kavramıyla ifade edilir. Tövbe, işlenen suçtan dolayı pişmanlık duymak ve bu duyguyla Allah’ın huzurunda “Ben yanlış yaptım” diye itirafta bulunmaktır. Buradaki itirafçı ise vicdandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeri gelmişken vicdanlılığın sevgi ve merhamet ile ilişkili olup olmadığı meselesine de kısaca değinmek gerekir. Sevgi, nesnesi müphem olarak kullanıldığında amorf (şekilsiz/biçimsiz) bir kavramdır. Çünkü sevginin nesnesi iyi de olabilir kötü de. Oysa vicdan hep iyinin yanında yer alır; kötünün karşısında ise sızlanır. Vicdan, sevgi ve merhamet temelli bir duygu olarak kabul edildiğinde özellikle ahlak, adalet ve hakkaniyet konusunda şaşmaz terazi olma özelliğini kaybeder. Çünkü insan kötü de olsa sevdiği şeyleri kayırır. Bu türden kayırmalara kimi zaman merhamet duygusu eşlik eder. Kaldı ki salt sevgi ve merhametten çok kere maraz doğar. O halde vicdanın temeli sevgi ve merhamet değil, adalet ve hakkaniyet duygusudur. Bunun içindir ki Allah Nisa 135. ayette şahitlikle ilgili olarak, “Ey müminler! Bizzat kendinizin, ana babanızın veya akrabanızın aleyhine de olsa, bütün gücünüz ve samimiyetinizle adaleti gerçekleştirin, hep haktan ve hakkaniyetten yana olun. Allah için şahitlik eden kimseler olun. Şahitlik konusunda insanların zengin veya fakir olmasına bakarak adalet ve hakkaniyetten sapmayın. (Yani zenginin gözüne girmek yahut yoksula merhamet etmek uğruna hak ve hakikati söylemekten kaçınmayın.) Zira Allah zenginin de fakirin de durumunu sizden çok daha iyi bilmektedir. Şu hâlde, sakın arzu ve isteklerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer şahit olarak gerçeği çarpıtırsanız veya şahitlikten büsbütün kaçınırsanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır!” buyurmakla sevgi ve merhamet duygusuna değil, vicdanın buyruğuna uyulması gerektiğine işaret etmiştir. Bu ayetten hareketle denebilir ki adalet duygusu sevgiden mutlak surette üstündür. Zira adalet duygusunu sevk ve idare eden güç sevgi değil vicdandır. Ancak vicdanın son kertesi adalet duygusu değildir. Bunun da ötesinde sorumluluk duygusu vardır. İnsanın Allah’a karşı sorumluluklarını hatırlatan ve bu konuda insanı salih amele yönlendiren unsur ise vicdandan öte gerçek manada imandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vicdansızlık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vicdan her insanda vardır ve bundan dolayıdır ki neyin ahlaki neyin gayriahlaki olduğu hususunda vicdan herkese aynı şeyi söyler. Ancak kimi insanlar vicdanın sözünü dinler, kimi insanlar dinlemez. Söz dinleyip dinlememek iradeye bağlıdır. Selim fıtratı bozulmuş olan insandaki irade vicdanının sesine pek kulak vermez; onun iyilik yolundaki tavsiyelerini dinlemez. Vicdan insanoğlunun selim fıtratını ifade etmesi hasebiyle özünde iyidir. Ancak bu iyilik mutlak değil görecelidir. Vicdanın iyi oluş keyfiyetini güçlendiren temel faktör Allah korkusudur. Bunun içindir ki Merhum M. Akif, “Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır / Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.” (M. Akif Ersoy, Safahat, Beşinci Kitap) demiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vicdanı rahatsız eden ve aynı zamanda güçsüzleştiren unsurlara gelince, bunların başında masiyet (günah) yer alır. Günahlar ilk planda vicdanı rahatsız eder. Nitekim Hz. Peygamber, “Günah nedir?” sorusuna, “Vicdanı (nefs) rahatsız eden şey.” (Tirmizî, Zühd, 52) diye cevap vermiş; ayrıca fetvanın vicdandan istenmesi gerektiğini belirtmiştir. (İbn Hanbel, el-Müsned, IV. 194) Günahların alışkanlığa dönüştürülmesiyle birlikte vicdani rahatsızlık gitgide zayıflar ve sonunda vicdan hiçbir günaha tepki vermez hâle gelir. Vicdansızlığı yaratan hâl işte bu hâldir. Çünkü böyle bir halde vicdan artık ölmüş olur. Vicdanın ölmesi demek, bir bakıma ruhsal beynimizin, hatta en güvenilir ahlak hocamızın ölmesi demektir. Diğer bir deyişle, vicdansızlık, egomuzu ve duygularımızı kayırmak, dolayısıyla selim fıtrat gereği kendi kendimizi suçlama, sorgulama, kendi aleyhimize tanıklık etme ve yine gerektiğinde kendi kendimize savaş açıp ceza verme yetimizi ya da kısaca en başta kendimize karşı dürüst olma erdemimizi kaybetmektir. Haddizatında vicdansızlık dünyevi düzlemde daha fazla işe yarar. Zira bu sıfat bir bakıma ahlaki değer açısından hat-hudut tanımazlık demektir. Bu sıfatla muttasıf bir insanın salt dünyevi emellerine ulaşma, bu tür hedeflerini gerçekleştirme imkânları çoğalır. Ancak bu durumda vicdandan, dolayısıyla insandan geriye hemen hiçbir şey kalmaz. Çünkü vicdanını kaybeden insan hem vahşileşir hem de behîmîleşir. Gelinen bu nokta ise Kur’an’da ahlaki düşüklüğün en üst derecesi anlamında kullanılan “esfel-i safilin” derekesinin ta kendisidir. Bunun içindir ki gene Merhum M. Akif şöyle söylemiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdân’ın;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne irfanın kalır te’siri kat’iyyen, ne vicdanın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat artık behîmîdir… Hayır, ondan da alçaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Kasım 2009 sayısında yayınlanmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doç. Dr. Mustafa Öztürk&lt;br /&gt;Çukurova Üniv. İlahiyat Fak.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-8440286697362393099?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/8440286697362393099/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=8440286697362393099&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/8440286697362393099'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/8440286697362393099'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/12/vicdan-vicdanllk-ve-vicdanszlk-uzerine.html' title='Vicdan, Vicdanlılık ve Vicdansızlık Üzerine'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-3803049753326755087</id><published>2009-12-01T15:38:00.001+02:00</published><updated>2009-12-01T15:38:38.118+02:00</updated><title type='text'>Hakkın Rahmani Sesi Vicdan</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;BAŞYAZI&lt;br /&gt;Hakkın Rahmani Sesi Vicdan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih: 01.12.2009&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi ve güzel olanı özünde benimsemeye yatkın bir biçimde yaratılmış olan insan, ilahî hitabın muhatabı olmaya layık görülmüş seçkin bir varlıktır. İnsanın varlığına özel bir anlam katan ve onu diğer yaratılmışlardan farklı kılan en önemli özelliklerden birisi hiç kuşkusuz onun vicdan sahibi olmasıdır. Cenab-ı Hakk’ın insanın benliğine yerleştirdiği manevi bir yeti olan vicdan, kişiye düşünce ve davranışlarında sağduyuyu telkin eden ve onu her zaman doğruya yönlendiren bir melekedir. Aynı zamanda vicdan, Allah Rasulü’nün “İyilik, güzel bir ahlaka sahip olmandır. Günah ise içini tırmalayan ve insanların bilmelerini istemediğin şeydir.” (Tirmizi, Zühd, 52) hadisinin de ifade ettiği gibi, kötülükler karşısında âdeta kalkan vazifesi gören bir iç dinamiktir. Bu dinamiğin bir tarafında müminin feraseti, diğer tarafında kaynağını Allah sevgisi ve bilincinden alan samimi düşünce ve eylemler bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah’ın insanın tabiatına bir meleke olarak yerleştirdiği ve hakkı batıl olandan ayırt etme kabiliyeti olarak değerlendirilebilecek vicdan sayesinde insan, haksızlıklar karşısında hakkın ve adaletin gür sesi olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan gönlü, Yüce Yaratıcıyla ve insanlarla olan ilişkilerimizin şekillenmesinde ve onların Allah katındaki değerinin tespitinde önemli bir konuma sahiptir. Kabın içerisinde olanı sızdırması gibi kalbimiz de bizim aynamız ve davranışlarımıza yön veren mihenk taşıdır. Bu itibarla zihni ve gönlü kirlenen insanın söz ve davranışları da doğal olarak kirlilikten eser taşıyacaktır. Buna karşılık zihnini ve gönlünü güzelliklerin süslediği kimsenin sözleri de davranışları da bu erdemler doğrultusunda şekillenecektir. Dolayısıyla insanın yaratılış ve var oluş amacı ile örtüşmeyecek türden olumsuz davranışlar sergilemesinde, kararmış bir vicdanın/gönlün önemli bir etken olduğu açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Rasulü, en erdemli insan olarak, kalbi tertemiz ve sözleri de doğru olan kişiyi görmekte ve (onun) kalbinin günah, haksızlık, kötülük, kin ve hasetten uzak ve Allah korkusu ile dolu bir kalp olduğunu ifade etmektedir. (İbn Mace, Zühd, 24) Buna göre vicdanlar, insaf, sevgi ve hoşgörü duygularıyla yoğrulduğu ölçüde istikamet bulmakta ve ancak böyle vicdanlar baskı ve şiddet karşısında bile hakkı söylemekten geri durmamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların doğuştan sahip olduğu bu hakkaniyet duygusu, nasıl ferdî vicdanı meydana getiriyorsa, toplumdaki yüksek ahlaki erdemler ve değerler de toplumsal vicdanı oluşturmaktadır. Hem ferdî hem toplumsal vicdanın ahlaki ve dinî değerlerle işlenmesi gerekmektedir. Çünkü bireysel vicdanlara tesir eden de toplumdaki değerler manzumesidir. Hem kişilerin tek tek vicdanları hem de toplumsal vicdan, Allah’ın rahmet sıfatının bir tecellisi olarak, insan onurunun korunması ve hakkaniyet ölçüleri içerisinde hareket edilmesine yönelik önemli bir vazife ifa etmekte, böylece kötü düşünce ve eylemler maşeri vicdanda dışlanmakta ve toplumdan uzaklaşmaktadır. Bu yüzden vicdanları diri tutan söz konusu değerler manzumesinin korunması, insan doğasının iyi ve güzel olan değerleri benimsemesi bakımından son derece önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu vesileyle vicdanların doğru değer yargıları ve erdemlerle beslendiği bir dünya özlemimizi ifade ederken, kalplerimizin Kur’an’ın aydınlık mesajı ile mamur hâle gelmesini, yüce dinimizin derin ve kuşatıcı mesajıyla gönül ve düşünce dünyamızın her dem taze ve diri tutulmasını temenni ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Kasım 2009 sayısında yayınlanmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkanı&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-3803049753326755087?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/3803049753326755087/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=3803049753326755087&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/3803049753326755087'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/3803049753326755087'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/12/hakkn-rahmani-sesi-vicdan.html' title='Hakkın Rahmani Sesi Vicdan'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-2174269019515243137</id><published>2009-11-25T08:16:00.001+02:00</published><updated>2009-11-25T08:16:36.059+02:00</updated><title type='text'>Kurban: Allah'a Yakın Olma Çabası</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Yüce yaratıcının en güzel biçimde yarattığı, sayısız yeteneklerle donattığı, sonra da mükellef kıldığı insan, varlıklar arasındaki mümtaz konumunu, görev ve sorumluluklarını müdrik oluşuyla varlığını anlamlandırmakta ve bununla yüce yaratıcıya hususî bir yakınlık tesis etmekte… Zaten yaratıcı da, bu yakınlığın şuur düzeyinde algılanmasını, idrak edilmesini istemekte, insana “şah damarından daha yakın” olduğunu, (Kaf, 16) “nerede olursa olsun, onunla beraber olduğunu” (Hadid, 4) bildirmekte…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maksat, insanın bunu algılaması ve bu algı çerçevesinde bir hayat-dünya ilişkisi kurması… Namaz, oruç, hac, zekât ve bugünlerde iklimini soluduğumuz kurban gibi ibadetler insana bu bilinci yükleyecek ve yükseltecek bir terbiye verme amacı taşımakta…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbadetler, Müslüman kalma şuurumuzu diri tutan sembollerdir. Çünkü onlar şeklî boyutlarından daha derunî bir anlam içermekte… O da bir gönül yüceliği yakalayıp kurbet-i Rahman’a kavuşmak… Kurbet-i Rahman… Rahman’ın yakınlığı… Bir Müslümanın bütün ömrü boyunca koşusu onadır… Her ibadet O’na götürür Müslümanı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özünde Yaratanı tanıma ve yaratılanı sevme olan yüce dinimiz İslam'da, kişiye Allah'la birliktelik bilinci kazandıran ve müminin zamanını manen diri yaşamasını sağlayan bir disiplin var… “Zikrullah” …yani “Allah'ı anmak”… Bir yerde tüm ibadetler “Zikrullah” içinde mütalâa edilmekte...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zikrullah… Yaratıcıyı her davranışımızın içinde bilme, hiç unutmama, her daim O’nu anma, her nefes alışımızda ve verişimizde O'nun bir kudret nişanesinin olduğu bilincine sahip olma…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban da öyle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban, esasen inanan insanın varoluşunu neyle ve nasıl anlamlandırdığını sembolik bir yolla Allah’a arz etmesi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban, yaratıcıya yakınlaşma, O’na kul olmanın şuuruna erme….kurb anı… yani O’na yakın olma zamanı. Allah’ın emrine boyun eğiş… Kulluk bilincini tazeleyiş…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban, mukarrebundan olma çabası… yani takvaya erişme arzusu içinde yüce yaratıcıya yaklaşanlar arasına girebilme gayreti…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban, kurbiyyet… Gönülden bağlılık… yakınlık sevdası.. Yakınlıkta takva… Takvada teslimiyet…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban, takvaya; takva da Allah’a ulaştırır. Nitekim Yüce Rabbimiz hac kurbanlarından söz ederken kurbanların, aslında Allah’ı yüceltme ve O’na şükretme vesilesi olduğunu belirttikten sonra şöyle buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“(O kurbanların) ne etleri, ne de kanları Allah'a ulaşacaktır. Fakat O'na sizin takvanız ulaşacaktır.” (Hac, 36-7)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…Öyleyse kurbanlarınızla arındırın nefislerinizi!” (Tirmizî, “Edahi”, 1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki etin ve kanın ötesinde bir şey var kurbanda... Etler ve kanlar değil “Allah'a yönelik derin saygı ve ona olan bağlılık” idraki gidiyor yüceliklere…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim Allah Rasulü'nün namazla, oruçla ilgili uyarıları, o, ruhî derinliği kaybolmuş bir namazın zahmetten ve yorgunluktan, (Beyhaki, Şu'abu-l-İman, IV, 275), aynı nitelikteki bir orucun ise aç kalmaktan ibaret olduğunu (İbn Mâce, Sıyam, 21) bildirmiyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan yola çıkınca dünyalıklarından sıyrılıp bembeyaz ihramlar içinde olduğu Arafat'tan, Rabbin huzurunda derin bir arınma duygusu ile dönemeyen insanın, yorucu bir seyahat yaptığına kail olmamak mümkün mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’an-ı Kerim’de: “O gün ne mal fayda verir ne oğullar!,”Allah’a arınmış bir kalp ile gelen başka.” buyuruluyor... (Şuara, 88-89)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün, yani büyük muhasebe günü... mahşer aydınlığında aranan şey, tertemiz, arı- duru, Allah'a bağlanmış bir kalp olacak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurbanlarla, haclarla, namazlarla, hülâsa ibadetlerle insan, işte o kalbî kıvamı yakalamaya çalışmakta…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şair Fuzulî şöyle der:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yılda bir kurban keserler halk–ı âlem ıyd içün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben senin sâat–be–sâat dem–be–dem kurbânınam”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her an ve her saat Hak yolunda kurban olmak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefsi kurban etmek, benlikten arınmak… Nefes başına bin defa kurban olurcasına yakınlaşmak… Kurbanla yakınlaşmak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban, bizi yoktan var eden, bin bir çeşit nimete gark eden, rahmeti, bilgisi, gücü her zerreyi kuşatan, Allah’a yakınlaştıran yüce bir ibadet…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbadet, Allah'a kulluk anlamına gelir. Bütün ibadetler, derin bir “Hakka bağlılık” şuuru ile yapılmalı. Kurban huşuu, güzelliği ve sevgisi içinde kesilmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban… yakınlaşma, yakın olma… Bir ismi karîb olan, yakınlaştıran, yakın kılan, yakınlığa çağıran, Allah’a yakınlaşma… Ve O’nun verdiklerini yine O’nun yarattıkları ile gönülden paylaşma… Bu yönü ile de yeni yakınlıklar kurma… Kuyruğundan ya da boynundan - boynuzundan tutup sürükleyerek kendilerine eziyet edilen hayvancıkları kesmekten, çevreyi kirletmekten öte bir manevî atmosfer var bu işte. Kesilmek için boynunu besmeleye uzatan kurbanlık koç mu hayırlı, yoksa ona olanca öfkesiyle abanan veya bıçağı niçin çaldığına dair en küçük bilinç kırıntısı taşımayan “insan” mı? Yakınlık ararken doğu ile batı kadar uzak mesafelere düşülmez mi? Bütün bunları derinden hissetmek gerek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban… Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in baba-oğul sevgisi ile Hakk’a bağlılık duygularının harman olduğu engin dünyayı yaşama.. . Bunu hissederek kurbanı kesme…Öfke ile değil sevgiyle yaklaşma, kurbanlıkla boğuşma yerine onu kutlu bir armağan gibi uğurlama, belki de kurbanlığa saygı duyma… Yaratılana şefkat ve merhamet, temizlik, insana saygı, çevrenin korunması, israftan kaçınma bütün bu temel duyarlılıklara riayet…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban... İsmail olana sabır ve teslimiyet, İbrahim olana azim ve niyet...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban, “Bismillahi Allahü ekber” derken İbrahim olmak… onun ve oğlu Hz. İsmail’in Yüce Allah’ın buyruğuna itaat konusunda verdikleri başarılı imtihanı yâd etmek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra da dua etmek: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (En’am, 162)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban, bir bayram aynı zamanda. Sevinçleri büyütme mevsimi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce kendi gönüllerimizi bir sevinç yumağı haline getirip sonra anne – babamızın gönüllerini alıp, çocuklarımızı, şefkat ve merhamete muhtaç öksüz ve yetimleri, yoksul ve kimsesizleri, hasta yatağında ziyaretçi bekleyenleri sevindireceğimiz, insanî duyarlılıkları ve yardımlaşmayı öne çıkararak bütün insanlığın gözlerine sevinç taşıyacağımız müstesna zaman dilimi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail örneğinde olduğu gibi ilâhî emirlere kayıtsız teslimiyet göstergesi, hak yolunda fedakârlığın bir nişanesi, Allah’ın bize lütfettiklerinden onun hoşnutluğu için verebilmenin hâl ile ifadesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Âişe validemiz şöyle anlatıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir koyun kesilmişti… Efendimiz sordu: Ne kadarı dağıtıldı, geriye ne kaldı? - “Sadece bir kürek kemiği kaldı.” cevabını aldı. Kürek kemiği dışında hepsi dağıtılmıştı… Bunun üzerine o şöyle buyurdu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “(Desene ya Aişe) bir kürek kemiği hariç, hepsi duruyor!” (Tirmizî, “Sıfatü’l-Kıyâme”, 35)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle ise düşünelim, gerçekten kurbanlarımızın ne kadarı bizim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurbanlarımız Rabbimiz’e yakınlığa, O’nun bize şahdamarımızdan yakın olduğunu idrak etmemize vesile olsun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gurbeti kurbete&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Firkati vuslata döndüren Allah’ım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yakınlık ver bize;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sürur ver gönlümüze…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…………………...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban bizi alsın ve götürsün bir yakınlık diyarına...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey yakınlığına muhtaç olduğumuz!... Yoluna kurban olduğumuz… Yakınlığını ver bize…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lebbeyk Allah’ım… Lebbeyk..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurbanımızı kabul, dualarımızı makbul eyle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Aralık 2008 sayısında yayınlanmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Ömer Menekşe&lt;br /&gt;Derleme ve Yayın Şubesi Müdürü&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-2174269019515243137?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/2174269019515243137/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=2174269019515243137&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/2174269019515243137'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/2174269019515243137'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/11/kurban-allaha-yakn-olma-cabas.html' title='Kurban: Allah&apos;a Yakın Olma Çabası'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-3793796066470798947</id><published>2009-11-25T08:15:00.001+02:00</published><updated>2009-11-25T08:15:47.679+02:00</updated><title type='text'>Sosyal Bir İbadet Örneği Olarak Kurban</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Sözlükte “yaklaşmak, Allah’a yakınlaşmaya vesile olan şey” anlamlarına gelen kurban, İslamî bir terim olarak, ibadet maksadıyla belirli şartları taşıyan hayvanı usulüne uygun olarak kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder. (Ali Bardakoğlu, “İslam’da Kurban” mad., Diyanet İslam Ansiklopedisi, c. 26, TDV Yay., Ankara 2002, s. 436) Türkçemizde kurban, Arapçadaki “udhiye” kelimesinin karşılığıdır. Udhiye, sözlükte kurban olarak kesilen veya kurban bayramı günlerinde Allah rızası için kesilen, Cenab-ı Allah’a yaklaşma ve yakınlaşma vesilesi sayılan hayvana denir. (Mehmet Soysaldı, Kur’an ve Sünnet Işığında İbadet Tarihi, TDV Yay., Ankara 1997, s. 289; Saffet Köse, “Kurban” mad., Şamil İslam Ansiklopedisi, c. 5, İstanbul 2000, s. 18)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen hemen bütün dinlerde kurban uygulaması mevcut olmakla birlikte, şekil ve amaç yönüyle aralarında farklılıklar bulunur. Kur’an’da, Hz. Âdem’in iki oğlunun Allah’a kurban takdim ettiklerinden söz edilir (Maide, 27), bir başka ayette de ilahî dinlerin hepsinde kurban hükmünün konulduğuna işaret edilir. (Hacc, 34)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlık tarihi boyunca bütün semavî dinlerde kurban ibadetinin mevcut olduğu bilinmektedir. Ancak zaman içerisinde, başta Yahudilik ve Hıristiyanlık olmak üzere bazı semavî dinlerdeki kurban anlayış ve uygulamaları değişikliğe uğramıştır. Semavî dinlerin dışındaki dinlerde de, şekil ve gaye yönüyle farklılıklar bulunsa bile, kurban ibadetinin mevcut olduğu bilinmektedir. (Ahmet Güç, Çeşitli Dinlerde ve İslam’da Kurban, Düşünce Yay., İstanbul 2003, s. 37)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban, insanın Allah’a yaklaşmasına/yakınlaşmasına vesile olan bir ibadettir. Kurban, Allah yolunda fedâkârlığı, Allah’a teslimiyeti, sadâkati ve şükrü ifade eder. Kurban ibadetinde bu mana vardır. (Seyfettin Yazıcı, Lütfi Şentürk, İslam İlmihâli, 11. baskı, DİB Yay., Ankara 2004, s. 322) İnsan, kurban kesmekle Hz. İbrahim (a.s.) gibi Allah’a ve O’nun emirlerine olan sımsıkı bağlılığını ve gerektiğinde O’nun rızasını kazanmak için her türlü fedâkârlığa hazır olduğunu; Hz. İsmail (a.s.) gibi kayıtsız şartsız teslimiyeti, büyük bir sabır örneğini göstermiş olur. Bu nedenle bütün ibadetlerde olduğu gibi kurbanda da hâlis niyet ve ihlas esastır. (Zeki Duman, Beyanu’l-Hak Kur’an Tefsiri, Fecr Yay., Ankara 2006, s. 533) Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır” buyrulmuştur. (Hacc, 37) Bu bağlamda kurban ibadetinde; Allah’ın rızasını kazanma, Allah’a tâzim/hürmet duygusunu hissetme, ibadet aşkının ve heyecanının duyulması ve bu çerçevede kurbanlığa ve kurban kesme işlerine büyük bir özen gösterilmesi gerekir. Ayrıca kurban kesen ve kesilmesine yardım eden kimselerde de, takva amacı ve bilinci bulunmalıdır ki, kesilen kurbanlar Rabbimiz katında değer bulsun, makbûl olsun. (Duman, Age., s. 533) Hz Âdem’in oğulları kıssasında olduğu gibi, Rabbimiz ancak takva sahiplerinin kurbanını kabul eder. (Maide, 27) Buradan da rahatça anlaşıldığı üzere, diğer ibadetlerde olduğu gibi, kurbanda da bizi Rabbimizin rızasına ulaştıracak temel unsur takva; yani ibadetlerin gösterişten uzak, Allah rızası için samimiyetle ve ihlasla yapılmasıdır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadislerinde: “Amellerin kıymeti ancak niyetlere göredir. Herkesin niyeti neyse eline geçecek olan da odur.”( Buhârî, İman, 41; Müslim, İmare, 45) buyurmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban kesen insan, Allahın koruması ve himayesi altına girmekte, şeytanın ve nefsinin tehlikelerinden kurtulmaktadır. Nitekim bu hususu Peygamber Efendimiz şöyle müjdelerler: “Ey insanlar! Kurban kesiniz, ondan akan kan nedeniyle Allah’tan mükâfatınızı bekleyiniz. Şüphesiz, kurbanın kanı yere düştüğü zaman, kişi Allah’ın himayesine girer.”( İbni Mâce, Edâhî, 2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesilen kurbanın her kılına bir sevap verildiği gibi, akıtılan kanın da taşıdığı mânâ şu Hadis-i Şerif’te belirtilmektedir:“İnsanoğlu Kurban Bayramında, Allah katında kan akıtmaktan daha makbûl bir amel işlememiştir. O kesilen kurban, kıyamet günü boynuzları, kılları ve tırnakları ile Allah’ın huzuruna gelecektir. Kesilen kurbanın kanı yere düşmeden, Allah katında yüksek bir mertebeye çıkar. Artık kurbanlar hakkında gönlünüz hoşnut olsun.” (İbni Mâce, Edâhî, 3; Tîrmizî, Edâhî, 1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban, İslam’da sosyal yardımlaşma ve dayanışma örneğinin en iyi ve en somut şekilde görüldüğü bir ibadettir. Yeryüzünde her gün yüz binlerce hayvan kesilmekte ve bunlardan çoğunlukla, zengin kimseler yararlanmaktadır. Hâlbuki kurban ibadetinde, kesilen kurbanlardan daha çok, fakirler ve ihtiyaç sahipleri yararlanmaktadır. (Hamdi Döndüren, İslam İlmihâli, Erkam Yay., İstanbul 2001, s. 620) Zira bir hadiste de işaret buyrulduğu gibi (Buhârî, Edâhî,16; Müslim, Edâhî, 28, 29, 33; Ebu Davud, Edâhî, 9), kesilen kurbanın eti üçe taksim edilir; üçte bir kısmı fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine verilir, üçte bir kısmı aile fertleriyle yenilir, üçte bir kısmı ise komşulara, akrabalara ve misafirlere ikram edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban, zenginlerde infak, paylaşma ve cömertlik duygularını geliştirir, fakirlerde ise zenginlere karşı oluşan önyargıları yok eder; zenginlerle fakirler arasında karşılıklı sevgi, saygı ve muhabbet duygularını geliştirerek, toplumsal huzuru ve barışı sağlar; yine bu bağlamda kurban “sosyal adalet”in gerçekleşmesini sağlar. (Musa Hub, Her Yönüyle Kurban, Işık Yay., İzmir 2006, s. 32)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban, insanın yardım etmesini kolaylaştırarak dünya malına olan tutkunluğunu önler. Fakirlere bir dayanak olur, onları hayata bağlar. Kurban; toplumda kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhunu canlı tutar, kurulan sofralarla komşuluk ilişkilerini pekiştirir, yapılan ev ziyaretleriyle zenginleri ve fakirleri kaynaştırır, böylece aralarındaki haset duygusunu tedavi eder (Hub, Age., s. 33).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban, toplumun tamamını kucaklayan potansiyel bir güç kaynağıdır. Onunla ekonomik hayat canlandığı gibi, yine kurban neticesinde oluşan imkânlarla ihtiyacı olanların ihtiyaçları giderilerek içtimaî bir dengelenme sağlanır. Kurbanlık hayvanları yetiştirenler, alanlar, satanlar, nakliyesini ve kesim işini yapanlar, derisini alıp satanlar, kasaplar, yem tüccarları vs. birçok insan bu vesile ile para kazanmakta ve geçimini temin etmektedir. Ayrıca kurban ibadeti, yeni hayvan soylarının yetiştirilmesine imkân sağlayarak hayvancılığın gelişmesini sağlar. (Süleyman Uludağ, İslam’da Emir ve Yasakların Hikmeti, TDV Yay., Ankara 1989, s.101)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç itibariyle şunları söyleyecek olursak, İslam’da sosyal yardımlaşma ve dayanışma örneğinin en iyi şekilde görüldüğü kurban ibadeti, aynı zamanda İbrahimî duruşun ve İsmailî teslimiyetin sembolleştiği bir ibadettir. Kurban, Allah yolunda infakın, cömertliğin, fedâkârlığın ve takvanın bir nişânesidir. Biz Müslümanlar, kurban keserek Rabbimizi hoşnut etmenin ve O’na tâzimde bulunmanın sevincini yaşar; Hz. İbrahim (a.s.)’in ve Hz. İsmail (a.s.)’in aziz hatıralarını yâd eder; Rabbimize bize böyle bir ibadeti bahşettiği için sonsuz hamdü senâ ederiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Diyanet Avrupa Aylık Dergi Kasım 2009 sayısında yayınlanmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet Deri&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-3793796066470798947?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/3793796066470798947/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=3793796066470798947&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/3793796066470798947'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/3793796066470798947'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/11/sosyal-bir-ibadet-ornegi-olarak-kurban.html' title='Sosyal Bir İbadet Örneği Olarak Kurban'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-5959682768392005318</id><published>2009-11-25T08:14:00.000+02:00</published><updated>2009-11-25T08:15:03.576+02:00</updated><title type='text'>Kurban, Dua ve Paylaşım</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;İlahî Dinlerde Kurban&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban Arapça bir kelime olup sözlükte; bir şeye yaklaşmak ve yakın olmak demektir. Dinî terminolojide ise; kendisiyle Allah’a yakınlık sağlamak üzere ibadet amacıyla belirli zaman diliminde belirli cinsten ve usulüne uygun olarak kesilen kurbanlık hayvanı ifade eder. Bunun fıkıh kitaplarındaki karşılığı “Udhiye”dir. Hemen hatırlatalım ki kurban; tarih boyunca bütün semavi dinlerde ortak bir hüküm ve ibadet biçimi olarak yer almıştır. İslam dininde de; hali vakti yerinde olan müminlerin Kurban Bayramı günlerinde bu dinî görevi yerine getirmeleri emredilmiştir. Ayrıca hac ibadetini yapmak üzere kutsal topraklara giden müminler de kurban ibadetini haccın bir dinî vecibesi olarak ifa etmektedirler. Buna, “Hedy” veya şükür kurbanı denir. Temettu veya kıran haccını yapanlar Allah’a şükür amacıyla bu emri yerine getirmektedirler. Hacda kesilen bu kurbanların etleri, öncelikle harem bölgesi ve çevresinde bulunan muhtaç insanlara dağıtılmaktadır. Son 25 yıldan bu yana kurban etlerinin artması üzerine İslam Kalkınma Bankası aracılığı ile kurulan modern ve sağlıklı kesimhanelerde, hazırlanıp paketlenerek yardıma muhtaç yerlere gönderilmektedir. Bir yandan kurban etlerinin değerlendirilmesi diğer yandan da mağdur ve açlık içinde yaşayan insanlara bu yardımın ulaştırılması önemli bir fırsattır. Bu projenin hayata geçirilmesinde de ülkemiz adına Başkanlığımızın önemli katkıları olmuştur. Halen Diyanet İşleri Başkanlığımız, her yıl hacılarımızın kesecekleri kurbanları, organize ederek toplu halde İslam Kalkınma Bankası aracılığı ile değerlendirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esas itibarıyla kurban ilk kez; Allah’a yaklaşmanın ve rızasına uygunluğun bir işareti olarak Hz. Âdem ile iki oğlu döneminde ortaya çıkmıştır. (Maide, 27) Böylece diğer ilahî dinlerde de kurban; mali ve sosyal içerikli ibadet şeklinde meşru kılınmıştır. Daha sonra kurban konusunda en büyük sınav, Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail arasında geçmiştir. İnsanlık tarihinde bu kadar iz bırakan kurban konusu Hz. Muhammed (s.a.s.) döneminden itibaren kitap ve sünnete dayanan bir ibadet halini almıştır. Bu durumda kurban sadece bir hayvanın kesilmesi olayı değildir. Nitekim bu kuralın dışında her gün nice hayvan kesilmektedir. Şüphesiz ki bu kesimler bizim konumuzun dışındadır. Bunlar, kurban olarak isimlendirilemez. Çünkü kurban; sadece Allah’a karşı bağlılık, şükür ve teslimiyet amacıyla yapılır. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim de, kurbanın bir ibadet olarak bütün milletler için meşru kılındığını haber vermektedir: “Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanların üzerine O’nun adını anarak kurban kesmesini meşru kıldık.” (Hac, 34)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban Dua ve Paylaşmaktır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her insanın kendisine verilen sayısız nimetlerden dolayı, Yüce Rabbine karşı bir şükür borcu vardır. Belki de kurban, bu sorumluluğu yerine getirmek ve O’nun sevgisini kazanabilmek için bir vesiledir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bayram günlerinde namazdan sonra hali vakti yerinde olan müminlerin bu ibadeti yerine getirmelerini teşvik etmişlerdir: “Âdemoğlunun bayram günü yapacağı ilk görev, bayram namazını kılmak, sonra kurban kesmektir.” (Buhari, Edahi, 1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, kurban bir nebze de olsa ihtiyaç sahiplerini sevindirmek ve onları hatırlamaktır. Allah’ın bize verdiği nimetleri fakir ve yoksullarla kardeşlik duyguları içinde paylaşmaktır. Samimi bir duygu, dua ve takva ile O’na ulaşmaktır. Gerçekten kurban; bizi yoktan var eden, yaşatan, sonsuz nimetleriyle donatan Allah’a yaklaştırır. Çünkü O’nun rahmeti ve ilmi, evreni kuşatmıştır. Nitekim Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail de kurban sayesinde Allah’ın emrine teslim olup boyun eğmişlerdir. Yüce Allah samimi bağlılıklarından dolayı onları övmüş ve bu örnek davranışın karşılığında mükâfatlandırmıştır. (Saffat, 37) İşte o gün bugündür durumu müsait olan müminlere bu görev, bir imtihan olarak verilmiştir: “Şimdi sen Rabbin için kulluk et ve kurban kes.” (Kevser, 2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber (s.a.s.) de, kurban günlerinde iki adet kurban kesmiştir. Onları incitmeden kıbleye doğru yöneltmiş ve şu duayı yapmıştır: “İbrahim’in dininde bir muvahhit olarak yüzümü, yerleri ve gökleri yaratan Allah’a çevirdim. Ben, müşriklerden değilim. Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm, hiçbir ortağı olmayan ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben, bununla emrolundum. Ben Müslümanlardanım! Ey Allah’ım; (bu kurban emri bize) sendendir ve senin rızan için (kurban ediyoruz). Ey Allah’ım! Bunu Muhammed’den ve Muhammed ümmetinden kabul buyur. Sonra Bismillahi, Allahüekber..” diyerek hayvanı kesmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam, şefkat ve merhamet dinidir. Bu nedenle kesilecek kurbanlık hayvan incitilmemelidir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in bu konudaki uygulamaları da bize ışık tutacak niteliktedir. Buna göre; Yüce Allah, her şeye güzellikle yaklaşmayı murat etmiştir. Kesilecek hayvan için önceden hazırlık yapılmalıdır. Zira İslam, yapılan işlerin ve ibadetlerin “güzellikle” yerine getirilmesini arzu eder. Buna göre; kurbanlığı bekletmemek, incitmemek, bıçağı keskin hale getirmiş olmak, onu kendisine göstermemek, kesim yerine eziyet vermeden götürmek, yavaşça yatırmak, mümkünse altına yumuşak şeyler sermek, bıçağı süratle çalmak, kesim bitince tamamen ölmeden derisini yüzmemek ve başka bir hayvanın gözleri önünde kesmemek tavsiye edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban Sosyal İçerikli Bir İbadettir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban; Allah’a yaklaşma arzusu ile yapılan mali ve sosyal içerikli bir ibadettir. Az önce ifade edildiği gibi Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’in Allah’a karşı verdiği sınavın hatırasını tazelemektir. Aynı zamanda bu ibadetin ruhuna uygun olarak Allah’ın emrine boyun eğmek ve kulluk bilincini yenilemektir. Diğer taraftan kurban kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhunu canlı tutar. Sosyal adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunur ve malını başkasıyla paylaşma imkânını verir. Kim bilir, bir taraftan aylarca et ve protein alamayan kardeşlerimize yardım elini uzatmaya vesile olur. Diğer taraftan da Kur’an-ı Kerim’de ifade edildiği gibi kesen kişi kurbandan elde ettiği manevi ecir ve samimiyetle Allah’ın rızasına ulaşır: “Onların (kurbanların) ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır, fakat O’na sadece sizin takvanız (samimiyetiniz) ulaşır.” (Hac, 37)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niçin Vekâlet Yoluyla Kurban?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her yıl ülkemiz ve yurt dışındaki vatandaşlarımız aracılığıyla yüz binlerce kurban kesilmektedir. Bu görevi ifa edenler onu, Allah rızası için ve ibadet amacıyla yerine getirmektedir. Belki de bazıları bu kurbanların değerlendirilmesinde sıkıntı bile yaşamaktadır. Çünkü herkes kurbanını ve etini daha iyi bir ortamda değerlendirmek ister. Özellikle günümüzde şehirlerde yaşayan insanların iş yoğunluğu, hijyenik mekân yetersizliği veya etin yurt içi ve yurt dışında ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması hususunda sıkıntılarla karşılaştığı bir gerçektir. Bu durumda; toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli olan Diyanet İşleri Başkanlığı ve bu teşkilatın hizmetlerini desteklemek amacıyla kurulan Türkiye Diyanet Vakfı on beş yıldan beri “Vekâlet Yoluyla Kurban Kesim Projesini” yürütmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vekâlet Yoluyla Kurban Kesimi ve Sorumluluk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban bir ibadettir. Kişi isterse bu ibadeti bizzat kendisi yerine getirir. Ancak ihtiyaç ve şartlara göre vekâlet vermek suretiyle de bu görevi ifa edebilir. Şu kadar var ki bu faaliyetin yürütülmesiyle ilgili bazı hususların açıkça belirtilmesinde zaruret vardır: “Zira vekâlet yoluyla kurban kesimi, bir yardım toplama kampanyası değildir ve olmamalıdır. Bu faaliyetin bilincinde olan Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıf yetkilileri kurbanı bir ibadet anlayışıyla ele almaktadır. Böylece yurt içi ve yurt dışından emanet edilen bütün kurbanlar dinî esaslara uygun olarak, vekâlet verenlerin adına ayrı ayrı ve mutlaka kesilmektedir. Kesilen kurbanların etleri ise; paraya çevrilmeden yurt içi ve yurt dışında, uygun, öncelikli ve ilgili yerlere bağışta bulunanların adına verilmektedir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban Etlerinin Değerlendirilmesi ve Dağıtılması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle şu hususu belirtelim ki tamamen dinî, hayri ve insani amaçlı olan vekâletle kurban kesim faaliyeti, tam bir sorumluluk anlayışıyla yürütülmektedir. Bu nedenle kurban bedellerini Başkanlığımıza ve Türkiye Diyanet Vakfına emanet edenlerin isabetli bir karar verdiklerini söyleyebiliriz. Zira bu kurbanların bir bölümü Et Balık Kurumu aracılığı ile bir bölümü ise, müftülüklerimizle istişare edilerek ihtiyaç duyulan il, ilçe ve köylerde kesilmektedir. Diğer önemli bir kısmı da yurt dışındaki büyükelçilik, başkonsolosluk, Din Hizmetleri Müşavirliği ve ataşeliklerin sorumluluğunda kesilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna göre; yurt içinde hazırlanan etler; muhtaçlara, kimsesizlere, öğrenci yurtlarına, Kur’an kursu pansiyonlarına, düşkünlerin yurtlarına ve engellilere selamınızla birlikte teslim edilmektedir. Yurt dışında da aynı anlayış ve sorumluluk çerçevesinde etler taze ve paketlenmiş halde kurban sahiplerinin bir bayram ve kardeşlik armağanı olarak ilgililere yine selam ve dualarınızla birlikte ulaştırılmaktadır. Yeri gelmişken kurbanlarınızın ulaştığı bu kardeş ülkelerin ismini de hatırlatmakta yarar vardır. Bugüne kadar Yüce Allah’ın; “Kurban etlerinden yiyiniz ve fakirlere de yediriniz.” (Hac, 36) emri doğrultusunda birçok ülke ve akraba topluluklarına ulaşılmıştır. Bu ulaşım ve seçimde; açlık, yoksulluk ile iç çatışmaların yoğun olduğu Afrika ve diğer ülkelerdeki kardeş, soydaş ve dindaşlarımıza öncelik verilmiştir. Kurbanlarınızla duaların buluştuğu bu ülkeler; Sudan, Senegal, Etiyopya, Afganistan, Pakistan, Azerbeycan, Kuzey Irak, Türkmenistan, Abhazya, Makedonya, Litvanya, Moğolistan, Beyaz Rusya, Tataristan, Karabay, Balkarya, Karaçay, Çerkezya, Kırım, Kazakistan, Kırgızistan, Arnavutluk, Romanya ve Bulgaristan gibi yerlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkanlık ile vakfın birlikte yürüttüğü bu kardeşlik ve paylaşım merkezli hizmet artarak devam etmektedir. Bu hususta toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli olan Başkanlığımıza ve her kademesinde çalışan arkadaşlarımıza önemli görevler düşmektedir. Müftü, vaiz, imam-hatip, Kur’an kursu öğreticisi ve müezzinler bu alanda büyük başarılar sağlayabilir. Yeter ki konuyu halkımıza anlatalım ve onları tam anlamıyla bilgilendirelim. İşte hayırda yarışma. İşte kurbanlarınızla dünyanın öteki yüzüne ve ucuna ulaşma. İşte kardeşlik. İşte sevgi, dostluk ve müstesna bir yardımlaşma örneği. Hali vakti yerinde olan duyarlı ve sorumlu kardeşlerimiz, elimizi çabuk tutalım. Yaklaşmakta olan Kurban Bayramında alacağımız kurbanın bedelini şimdiden hazırlayalım. Tam zamanıdır. Fırsatı kaçırmayalım. Hayra teşvik eden onu yapmış gibidir. Biz de gönüllü olarak akraba, dost, arkadaş ve komşularımızı bilgilendirelim. Onlarla birlikte bu hayır ve dua yüklü kervana katılalım. İyilikte ve takvada yardımlaşalım. Yurt içinde; il, ilçe müftülükleri, Diyanet Vakfı şubeleri, din görevlileri, yurt dışında ise; Din Hizmetleri Müşavirlikleri, ataşelikleri, din görevlileri ve dernek yöneticileri aracılığı ile veya kendimiz doğrudan kurban bedelini, gösterilen banka ve adreslere yatırıp makbuzumuzu almakta gecikmeyelim. Şimdiden bayramınız mübarek olsun. Kurbanınız makbul olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Kasım 2009 sayısında yayınlanmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doç. Dr. Fikret Karaman&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-5959682768392005318?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/5959682768392005318/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=5959682768392005318&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/5959682768392005318'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/5959682768392005318'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/11/kurban-dua-ve-paylasm.html' title='Kurban, Dua ve Paylaşım'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-1577934398607689657</id><published>2009-11-19T19:54:00.001+02:00</published><updated>2009-11-19T19:54:55.871+02:00</updated><title type='text'>Dostluk Bir Yeşil Yaprak</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Atasözlerimiz yüzyılların tecrübesiyle bizlere yol gösterir, öğüt verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi kavramları yine az kelimeyle özlü bir biçimde tanımlar atasözlerimiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatı; ailemiz, yakınlarımız, dost ve arkadaşlarımızla birlikte yaşarız. Onlarla birlikte hayatı paylaşırız. Mutluluğumuzu sevgi üzerine bina ederek hayatımızı anlamlandırmak, onu ebedî mutlulukla ödüllendirmek isteriz. Sıkıntılarımızı, acılarımızı paylaşarak aşmaya, sevinçlerimizi yine paylaşarak çoğaltmaya çalışırız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatımızı anlamlandıran, bize yaşama sevinci ve mutluluğu veren insanların başında dostlarımız gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatı birlikte paylaştığımız bu insanlarla dostça yaşarız. Gönüllerimiz, dostluğun insana güven veren yanıyla beslenir, sevgiyle donanır, özveriyle, dost kalmanın mutluluğunu tadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atalarımız dostun özelliğini; “Dost bizi iyi yola öğütleyendir.” diye özetler. Kim ki bizi iyi, güzel ve doğru yola çağırır o dostumuzdur. O, başarımız ve mutluluğumuz için vardır. Hiçbir art niyet taşımadan, bizimle dostluğu paylaşır, bizi uyarır, acı da olsa bize doğruları hatırlatır her zaman: “Dost acı söyler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat, paylaşıldığı ölçüde bir anlam kazanır, güzelleşir. Hayatın yükü paylaşıldıkça azalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostumuzla her şeyimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi, hayata bakışımızı paylaşırız. Hayata aynı pencereden bakar, sözlerimizi ve davranışlarımızı hayatın güzelleşmesi adına dostluğun çatısı altında sürdürürüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostumuzla sırlarımızı dahi paylaşırız. Çünkü “Dost, dosttan sır saklamaz.” Sırları ifşa ederek, emanete ihanet de etmez. Kendisine her yönüyle güvendiğimiz, ona sırlarımızı bile emanet edebildiğimiz kişidir dost.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dost”un dostluğu, dostu için gösterdiği özveriyle bir derinlik kazanır. Dost için yapılabilecek özverinin boyutunu şu sözle özetler atalarımız: “Dost için çiğ tavuk bile yenir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dost için fedakârlığa katlanmayan insan nasıl dost olur? Nasıl dost kalabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıkıntılı, problemli zamanlar, acılar dostun sözleri, davranışları ve sevgisiyle aşılabilir. Kara günlerimiz dostun eliyle aydınlığa dönüşür çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kara günlerimiz, dostumuzun gerçekten dost olup olmadığını da ortaya çıkarır. Çünkü: “Dost, kara günde belli olur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostumuz, arkadaşımız diye nitelendirdiğimiz kimi insanların “kara gün” sınavını kazanamadıklarında nasıl da üzülürüz! Yıllarca dost olduğunu zannettiğimiz kimi dostların, bize yalnızca dost gibi göründüklerini fark ederiz. Atalarımız böylesi dostları şöyle tanımlar: “Dost gibi görünür, düşman gibi bulunur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzel ve mutlu günlerimizde yanı başımızdaki kimi dostların, zorluklar karşısında bunaldığımız zamanlarda ortadan kaybolabileceğini hatırlatan atalarımız, bu konuyu şiirsel bir dille şöyle öğütler, ders verir: “Dost sanma şanlı vaktinde dost olanı. Bil gamlı vaktinde elinden tutanı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dost görünün dostlara karşı, gerçek dost, “Dost yoluna post” olur. Dostluğunu yalnızca sözle değil, davranışlarıyla da ortaya kor. Dostu için canını dahi vermekten çekinmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dost olmak, dost kalmak elbette kolay değil. Dost olmanın ve kalmanın bedelleri var. Bizim için fedakârlıkta bulunamayan, bizim nasıl dostumuz olabilir? Onu diğer insanlardan ayıran, onu bize dost kılan temel özellik fedakârlık gösterebilmesidir. Gerçek dosttan hiçbir zaman zarar gelmez. O, her yerde ve her zaman dostumuz olmanın gereği “dostça” davranır. Dostluğunu çıkarı için terk etmez, dostunu yalnız bırakmaz. Onun yanlışlarını dahi yalnızca “dost” olduğu için yüzüne daha söylemekten çekinmez: “Dost dostun ayıbını yüzüne söyler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış bir sözümüz, çirkin bir davranışımız, üzerimizde bir leke, bir kir gibidir. Gerçek dost, bu lekenin temizlenmesi adına bizi uyarır. Yanlışımızı gidermeye, bizi olgunlaştırmaya çalışır. “Dostun attığı taş baş yarmaz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahte dost ise, yüzümüze karşı bizi uyarmaz, ikiyüzlü bir davranış sergiler. Yüzümüze karşı dost gibi davranırken, eksikliklerimizi diğer insanlara söylemek için adeta can atar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahte dost, dost değil düşmandır bizim için. O, yanlış davranışlar sergilememizi bekler. Çünkü: “Dost başa, düşman ayağa bakar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşmanımızın bize karşı duyguları bellidir. Düşmanımızdan dostça bir yaklaşım elbette bekleyemeyiz. Ama dostumuzun sitemi bizi üzer. Atalarımızın ifadesiyle; “Dostun attığı gül onulmaz yara açar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostumuzun dostu da bizim dostumuzdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dost olmak, dost kalmak, hayatı; dostluklarla, mutlulukların yaşanabildiği bir hâle dönüştürmek elimizde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatı düşmanlıklarla kirletmek yerine, dostlukla aydınlığa taşıyan insanları örnek almak ne güzel! Böylesi insanlarla kurulan, büyüyen, insanlığa örnek olan bir medeniyetin çocuklarıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostlarımız çok olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyamızı dostluk köprüleriyle donatmak, gönüllerde dostluk duygularını yeşertmek, inancımızın bize yüklediği önemli görev ve sorumluluklardandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atalarımızın dostlukla ilgili birkaç sözünü birlikte analım: “Dostluk bir yeşil yapraktır.”, “Dost yüzünden düşman gözünden bellidir.”, "Dost kusura kalmaz, düşman ise beğenmez.”, "Dost bin ise azdır, düşman bir ise çoktur.”, “Dost ağlatır, düşman güldürür.”, “Dost ararsan dostunun dostuyla, düşmanın düşmanını bul.”, “Dost beni arasın da bir yeşil yaprak ile olsun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Diyanet Avrupa Aylık Dergi Ekim 2009 sayısında yayınlanmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rıfkı Kaymaz&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-1577934398607689657?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/1577934398607689657/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=1577934398607689657&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/1577934398607689657'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/1577934398607689657'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/11/dostluk-bir-yesil-yaprak.html' title='Dostluk Bir Yeşil Yaprak'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-2891100471825550273</id><published>2009-11-19T19:53:00.000+02:00</published><updated>2009-11-19T19:54:11.312+02:00</updated><title type='text'>Kur'an'a Göre Farklı İnanç Mensuplarıyla Diyalog Alanları</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;İletişim çağı denilen bu asırda, artık dünya global bir köy hâline gelmiş, küreselleşme denilen olgu ister istemez tüm toplumları bir birinden haberdar etme gereği tevlit etmiştir. Herkesin, herhangi bir nedenle bir başka çevreye gittiği dikkate alındığında çeşitli örf, adet, din ve kültür sahipleriyle bir arada yaşama mecburiyeti doğmuş, neredeyse dünyada hiçbir toplum yeknesaklığını muhafaza edebilir bir hâlde kalmamıştır. Her ne kadar biz, mensup olduğumuz din ve Türk-İslam geleneği açısından “birlikte yaşama” tecrübesi geçirmiş ve sorunsuz uygulamış olsak da, genelde modern dünyanın özelde ise Batı’nın bu olguyla daha henüz yüzleşmeye başladığını görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz bu yazımızda diyaloga Kur’an-ı Kerim açısından bakmaya çalışacağız. Konunun daha rahat anlaşılabilmesi ve açıklığa kavuşması için diyalogun tarifi, diyalogda bulunması gerekli asgari şartlara değineceğiz. Kur’an-ı Kerim de diyalog alanlarının ne şekilde tezahür ettiği, bir başka ifadeyle bir Müslümanın farklı inanç mensuplarıyla diyalog kurarken riayet etmesi gereken ilkelerin neler olduğuna bakmak istiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam’da ontolojik olarak bir alt-üst varlık dilimlemesi bulunmamaktadır. Hıristiyanlığın “Kilise dışında kurtuluş yoktur”; Yahudiliğin “seçkin millet”; Hinduizmin “kast sistemi” inancı doğal olarak öteki/beriki ayrışmasını öngörmekte iken, Kur’an vasıfsal üstünlüğe dikkat çekmekte ve bunu, “Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır...” (Hucurat, 13) şeklinde tasvir etmektedir. (Burhanettin Tatar, “Gerçek ile Kurgu Arasındaki Öteki”, Milel ve Nihal, s. 2, Haziran 2005, s. 8-9)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kısa girişten sonra diyalogun tanımına göz atalım. Diyalog; “Hem aynı dinden kaynaklanan grupların kendi aralarında, hem de farklı dinlere mensup insanların, inanç ve düşüncelerini birbirlerine zorla kabul ettirme yoluna gitmeden, birbirlerine sıcak ve hoşgörü ile bakabilmesi, ortak meseleler etrafında konuşabilmesi, tartışabilmesi ve işbirliği yapabilmesi” şeklinde tarif edilmektedir. (Mustafa Köylü, Dinler Arası Diyalog, İnsan Yayınları, İstanbul 2001, s. 17) Diyalogun kabul görmüş bir diğer tarifi ise şu şekildedir: “Farklı dinî geleneklere inanan müminlerin eşit bir düzeyde karşılıklı görüş alış verişinde bulunmaları ve birbirlerini dinleyerek işbirliği yapmalarıdır.” (Mehmet Aydın, “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü”, V. Avrasya İslâm Şurası, DİB Yayınları, Ankara 2003, s. 207) O hâlde diyalog netice itibariyle insanların bir birlerini anlamaları ve tanımaları için bir fırsattır. Ancak diyaloga girerken her iki tarafın dikkate alması gereken önemli bazı şartlar bulunmaktadır. Bunlar;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Karşılıklı önyargılardan kaçınmak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Birbirine saygı duymak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Birbirlerini keşfedip, birbiriyle tanışmak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Birbirlerini anlamaya çalışmak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ne yaptıklarını değil, ne yapmak istediklerini bilmek,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Farklılıklara rağmen beraber yaşama ve işbirliği yapabilme duygusunu geliştirmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konunun hassasiyeti gereği bu hususta araştırma yapanların ifadelerine baktığımızda diyalogda asgari dikkat edilmesi gereken şartlar da genelde şu şekilde sıralanmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-Karşılıklı güven ve samimiyet telkin edilmeli,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2-Farklı noktalardan değil, müşterek noktalardan başlanmalı,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-Diyalogda tarafların eşitliği mutlaka sağlanmalı,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4-Herkes kendi inandıkları dinî geleneğe ilişkin oto-kritik yapabilme maharetini gösterebilmelidir. (Köylü, a.g.e, ss. 17-20)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi Kur'an-ı Kerim ehl-i kitap kavramına oldukça fazla sayıda atıf yapmakta ve “musaddık” (tasdik edici) (Al-i İmran, 4-5; Maide, 46-47) bir rol üstlenmektedir. Bu hâliyle Kur’an, kendinden öncekileri, kendi tarihsellikleri içinde hakikat, nüzul döneminde fiili olarak tescil etmiş, daha sonra var olacak dinleri ise, “hakikat” şeklinde değilse de dinsel ve sosyolojik bir “vakıa” olarak tanımıştır. Yani Kur’an öteki dinleri “vakıa” olarak tanımakta, onlarla ilişki kurulmasını tasvip etmekte ve onları dışlamamayı esas alan bir yöntem izlemektedir. Aslında Kur’an’ın bu yaklaşım biçimi çağdaş koşullarda İslam’ın diğer dinlere yaklaşımında teolojik bir temeldir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda Kitabımızda öteki din mensuplarıyla diyaloga teşvik eden ayetler yer almaktadır. Bunların başında çokça kullanılan şekliyle şu ayet gelmektedir:“Ey Ehl-i Kitap! Ancak Allah’a kulluk etmek, ona bir şeyi eş koşmamak, Allah’ı bırakıp birbirinizi Rab olarak benimsememek üzere bizimle sizin aranızda müşterek bir söze gelin.” (Al-i İmrân, 64) Vakıa Kur’an-ı Kerim'de Müslüman olmayanlar için sert söylemler bulunsa da bunu Kur’an’ın bütünlüğü ve vahiy sürecinde ele almak, bu ayetlerin iniş nedenini (esbâb-ı nüzul) iyi bilmek ve içinde bulunulan zamanın sosyal ve siyasal konjoktörünü dikkate alarak değerlendirmek gerekir. Bütün bu noktalar dikkate alınarak konuya yaklaşıldığında, “öteki” ile diyalogda Kur’an’ın bakış açısını belli maddeler şeklinde şöylece sıralamak ve bir Müslüman olarak bu ilkeler ışığı altında meseleye yaklaşmak daha doğru olacaktır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-Her şeyden önce öteki ile ilişkilerde “ortak insanilik” vasfı ilk buluşma noktası olmalıdır. Onun bir “mümin” olmasından öte bizim gibi bir “beşer” olduğu dikkate alınmalı ve ona göre davranılmalıdır. Nitekim Kur’an’ın pek çok ayeti “insan olma” vasfına gönderme yapmaktadır. Hiç şüphesiz Yüce Yaratıcı’nın kendine muhatap olarak gördüğü varlıkların başında “eşref-i mahluk” (İsrâ, 70) diye nitelendirdiği insan gelmektedir. Belki de insan bu özelliğinden dolayı dağların taşların kaldıramadığı “emanet” yükünü üzerine almış ve sorumluluk sahibi olmuştur. (Ahzâb, 72-73; Haşr, 21) Allah insanı “başıboş” (Kıyâme, 36) ve “boşuna” yaratmamış, (Mu’minûn, 115) sorumluluğunun tabii sonucu olarak onu yeryüzünün “halife”si kılmıştır. (En’am, 165; Bakara, 30; Sad, 26; A’râf, 69, 74; Neml, 62) Kendi elleriyle yarattığı (Sad, 75) insanı belli bir merhaleden sonra “ilahi nefha” (Hicr, 29; Sad, 72) ile de şereflendirmiştir. Dikkat edilirse bütün bu ayetlerde ön plana çıkan vurgu "insan olma” niteliğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla beraber insanlık tarihinden günümüze değin tüm insanların hep birden topluca inandığını ve mümin olduğunu görmek mümkün olmamıştır. Hiç şüphesiz gönülden geçen herkesin doğruyu, Hakk’ı, hakikati bulması ve görmesidir. Ancak tarih Hz. Adem, Hz. Musa, Hz. İbrahim, Hz. Muhammed (s.a.s.) başta olmak üzere tüm tevhid daveti yapanların karşısına bulundukları zaman itibariyle mutlaka bir veya birkaç muhalifin çıktığı ve bir mücadelenin yaşandığına tanık olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2-Herkesin dilediği inancı seçme hakkına ve hürriyetine sahip olduğu unutulmamalıdır. Nitekim “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 256) “Sizin dininiz size, benim dinim de bana.” (Kâfirun, 6), “Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik. İster şükredici, ister nankör olsun.” (İnsan, 3) gibi bir çok ayetle kast edilen gerçek de bu olsa gerektir. Üstelik iman makamının “kalp” oluşu ve imanda kişinin kendi istek ve iradesinin şart koşulması da buna işaret etmektedir. Bundan başka Kur’an’daki bir ayette mescit ile birlikte diğer din müntesiplerinin mabetlerinin zikredilmesi bu açıdan değerlendirilmesi gereken diğer bir husustur. Ayette, “Eğer Allah, bir kısım insanları, diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılır giderdi…”(Hac, 40) buyrulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-Müslüman “öteki”ne kendi inancını empoze etmeden sadece onlarla paylaşmayı esas almalı ve bunu amaç edinmelidir. Zira hidayete erdiren sadece Allah’tır. Nitekim “Ey Muhammed! Rabbin dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?” (Yunus, 99) buyrulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4-İnsanlar arasındaki farklılıklar kavga ve çatışma sebebi olmamalıdır. Nitekim bu realiteyi bir ayet-i kerim’e apaçık beyan etmektedir: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler hâline koyduk ki, birbirinizi kolayca tanıyasınız.” (Hucurat, 13)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5-Dinî farklılıklar, şiddet ve nefreti körüklemek için değil, daha iyiye ulaşma konusunda farklı din mensuplarını birbiriyle yarıştırmak için olmalıdır. Cenab-ı Hak; “ Her biriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı. Fakat bu, verdikleriyle sizi denemesi içindir. O hâlde iyiliklere koşuşun, hepinizin dönüşü Allah’adır. O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirir.” (Maide, 48) buyurmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6-Dinî inançların, kültür ve etnik yapıların çokluğundan dolayı farklı gruplar arasında çatışma ve fikir ayrılıklarının olmasının gayet tabii olduğu bilinmelidir. Ancak bu, kimseyi husumete götürmemelidir. Her iki tarafın barış içinde yaşayabilmesi diyalog ve karşılıklı saygı esasına dayanmalıdır. Nitekim Kur’an da,“Ey Muhammed! Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır, onlarla en güzel şekilde tartış, doğrusu Rabbin kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir.” (Nahl, 125) buyrulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7-Uzlaşılması mümkün olmayan dinî konularda nihai hüküm Allah’a bırakılmalıdır. Netice itibariyle beşer olma özelliğinin herkesi hata yapabilmeye, yanlış davranabilmeye ve kusurlu kılmaya sevk ettiği esas alındığında, kimsenin yekdiğerini yargılama hakkı olmamalıdır. Nitekim Kur’an; “Hepinizin dönüşü Allah’adır.” (Maide, 48) buyurmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8-Kur’an günlük yaşamlarında Müslümanın ötekine yönelik davranışını, onların kendine yönelik tutumları bağlamında belirlemeye teşvik etmektedir. Cenab-ı Hak,“Allah din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı adil davranmanızı yasak kılmaz; Doğrusu Allah adil olanları sever. Allah ancak sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanıza yardım edenleri dost edinmenizi yasak eder; kim onları dost edinirse işte onlar zalimdir.” (Mümtehine, 8-9) buyurmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9-Müslüman günlük beşeri münasebetlerinde ötekine karşı intikam hissi içinde olmamalıdır. Ayet, “Ey inananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahitler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adil olun; bu Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır.” (Maide, 8) buyurmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle diyalogda herkes kendi kutsalına sadık ve sahip çıkmalıdır. Böyle olması da gayet doğaldır. Ancak karşıdakine saygı göstermeli, böylece kendi dininin derinliklerinde saklı bulunan sevgi, hoşgörü ve ahlak manzumelerini ortaya çıkarıp insanlığın mutluluğuna seferber etmelidir. Diyalogda dinî farklılıklar mutlaka korunmalıdır. Buna karşın insanlığın içinde bulunduğu sosyal ve siyasal sorunlar karşısında bunları çözmeye yönelik işbirliği yapabilme imkânları aranmalıdır. Taraflar olaylara dar ve kıt görüşle değil, daha bütüncül bir zaviyeden bakmasını bilmeli ve toleranslı davranmasını öğrenmelidir. Şüphesiz bu şekil davranmak kimsenin kendi dininden taviz verdiği ve başkasının dinini hak gördüğü anlamına gelemez. Yine taraflar tarihte meydana gelen üzücü hadiseleri sık sık gündeme getirmeye gerek duymadan, halis bir niyetle, başka hesaplar peşinde olmaksızın muhatapla konuşulabilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar olmaz, diyalogda başka hesap ve niyetler gündeme gelirse, bu hem tarafları incitir, hem de diyalogu tasvip etmeyenleri cesaretlendirir. Hans Küng’ün de dediği gibi galiba, “Dinler arasında bir barış olmadan uluslar arasında bir barış olmayacak!" (Hans Küng, “Barış için küresel etik”, Zaman, 16.02.2007)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrusu farklı dinsel gelenek taraftarlarının birbirleriyle karşılıklı saygı ve anlayış, samimiyet üzerine bina edecekleri diyalog, “hoşgörü, uzlaşma ve diyalog çağı” adı verilen günümüzde tüm insanların kendi farklılıklarını muhafaza ederek birlikte yaşayabilecekleri barışçıl bir dünyanın tesisine de katkı sağlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Diyanet Avrupa Aylık Dergi Ekim 2009 sayısında yayınlanmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doç. Dr. Ömer Yılmaz&lt;br /&gt;Hamburg Din Hizmetleri Ataşesi&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-2891100471825550273?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/2891100471825550273/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=2891100471825550273&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/2891100471825550273'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/2891100471825550273'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/11/kurana-gore-farkl-inanc-mensuplaryla.html' title='Kur&apos;an&apos;a Göre Farklı İnanç Mensuplarıyla Diyalog Alanları'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-8147000710068492159</id><published>2009-11-19T19:52:00.000+02:00</published><updated>2009-11-19T19:53:25.902+02:00</updated><title type='text'>Çocukların Dinî Soruları</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;İnsan olayları, olayların arkasındaki sebepleri, onların niçin ve neden meydana geldiğini araştırmaya çalışır. İnsan, soru sormaya hayatının ilk dönemlerinde başlar. Çocuk, henüz konuşmaya başlamadan önce bile çevresindekilere adeta soru soran bir gözle bakar. Olayların arkasında neler olduğunu bilemediği için her şey onu şaşırtır ve korku verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun ilk kullandığı soru edatı “ne?”dir. Çünkü o, insanların ve eşyanın bir adı olduğunu, kelimelerle eşya arasında gizli bir bağın bulunduğunun farkındadır. Böylece çocuk, çevresini keşfetmekte, tükenmeyen bir coşku ile bilgi ve idrak yolculuğunda ilk adımını atmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun ikinci sorusu “nerede?”dir. Artık çocuk için önemli olan şey, herhangi bir kimsenin ya da nesnenin kendisinden ne kadar uzakta ya da yakında olduğudur. Bu da onun için, başkasının kendisini denetleyip denetleyememesi ya da onun bir başkasını etkileyip etkileyememesi anlamına gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç yaşındaki bir çocuk ise, varlıkların ne olduğu ve nasıl isimlendirildiği sorusuna cevap aramakla yetinmez, “niçin?” sorusunu sürekli sorarak çevresindekileri adeta bunaltır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk, “Bu nereden geldi?” sorusunu sormaya başladıktan sonra artık her şeyin başlangıcını sorgulamaya başlar. Bu aşamaya gelindikten sonra “Allah nasıl bir varlıktır?”, “Allah nereden geldi?”, “Allah’ı niçin göremiyoruz?” gibi soruların sorulabileceğini tahmin edebiliriz. Ayrıca çocuklar, peygamberler, mucizeler, Kur’an-ı Kerim ile hayat ve ölüm hakkında da sorular sormaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratılışındaki merak duygusunu giderebilmek için çocuk sadece kendi hakkında ve çevresindekiler hakkında soru sormakla kalmamakta bazen de dinî muhtevalı sorular sorabilmektedir. Her ne kadar çocuğun önce görülebilir, kendisinin elleriyle dokunabileceği şeyler hakkında soru soracağını düşünsek de beş-altı yaşından itibaren dinî muhtevalı sorular sorması da mümkündür. Çünkü o, yetişkinlerin bu konularla ilgili konuşmalarına tanık olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar soru sormak suretiyle yetişkinlerle diyalog içine girmekte, onların cevaplarından etkilenmekte ve kendi gelişim özelliklerine uygun bir tarzda bu cevapları hazmetmekte ve bir sonuca ulaşmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı psikolog ve eğitimciler çocukların dinî muhtevalı sorularının ve fikirlerinin derin bir önemi ve dinî anlamı olduğunu kabul etmezler. Onların görüşüne göre bu sorular genel bir merak sonucu ortaya çıkmaktadır. Her ne kadar bu sorular genel bir merak sonucu olsa da çocuğun, varlığın sırları hakkında soru sormaya başlamasında anne, baba ve eğitimciler için pek çok fırsatlar olsa gerektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukların dinî muhtevalı sorularına cevap vermek bazen zor olabilmektedir. Anne, baba ve öğretmenlerin bu tür sorulara cevap verebilmeleri için çocuğun psikolojik gelişim özelliklerini ve geçmiş yaşantısını iyi bilmeleri gerekmektedir. Ayrıca çocuğun din hakkındaki düşünce tarzını anlamak da önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun din dışı konulardaki düşüncesinde olduğu gibi din hakkındaki düşüncelerinde de farklılıklar olabilmektedir. Okul öncesi dönemdeki çocuk, henüz daha soyut ve mecazî düşünmeye başlamamıştır. Ayrıca onda belirli bir anda, birden fazla problemle ilgilenme kabiliyeti henüz daha gelişmemiştir. Bunun için yetişkinlerin, çocuğa karmaşık gibi görünen meseleleri kolaylaştırmaları ve soruları cevaplarken bu cevapların, onun psikolojik gelişim seviyesine uygun bir seviyeye indirgemeleri gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk her ne kadar ileriki yaş dönemlerinde daha mantıklı düşünmeye başlasa da gene de somut bir şekilde düşünmekte ve kendi sınırlı tecrübesinin ışığı altında problemlerini çözmeye çabalamaktadır. Soyut ve sembolik terimler ve kavramlar ancak ergenlik döneminde anlaşılmaya başlanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun gelişim dönemi olarak “sezme”, “somut düşünme” ve “soyut düşünme” devreleri olmak üzere üç dönemden bahsedilir. Bu dönemler de yaklaşık “okulöncesi”, “ilkokul” ve “ortaokul” dönemlerine tekabül etmektedir. Çocuğun bu düşünme dönemleri bize onun düşünce yapısının belli bir süre geçtikten sonra gelişeceği sonucuna götürmektedir. Dolayısıyla özellikle ergenlik dönemine kadar sorulan sorular, çocukça ve olgunlaşmamış olabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun etrafındaki yetişkinler onun din hakkında sorduğu, saçma ya da konuyla ilgisiz gibi görünen soruları anlayışla karşılamalıdırlar. Bu sorular çocuğun gelişim basamaklarını ortaya koymaktadır. Bu tür olgunlaşmamış ve ham fikirlerin gelişmesinde çocuğa yardım etmede, din eğitimi almış yetişkinlere önemli görevler düşmektedir. Dinî pedagojik formasyonu olan yetişkinler çocuğun sorularına daha uygun cevaplar vererek, yeterli tecrübeler kazandırarak onun dinî fikirlerinin oluşmasında daha çok yardımcı olabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun din ile ilgili sorular sorması, onun dine saygı duyduğunun en önemli bir belirtisidir. Bu sorular da yine onun en güvendiği ve saygı duyduğu kimselere yöneltilir. Çocuk sadece sorduğu sorulara açık ve net cevaplar istemekle kalmaz, aynı zamanda dinî ilgi ve tecrübesinden yetişkinlerin de haberdar olmasını ister. Böylece varolan dinî duygu ve düşüncesini soru sorarak ifade etme imkânı bulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinler dinî konularla ilgili olarak soru sorma konusunda çocukları engellememeli tam aksine cesaretlendirmeli ve soru sorma fırsatı hazırlamalıdır. Böylece onlar çocuğun şuurunda yerleşmiş olan ve zihnini meşgul eden problemlerin mahiyetini de anlayabilirler. Ayrıca soru soran çocuğun daha uyanık, daha dikkatli, daha ilgili ve hatta daha kabiliyetli olabileceği dikkate alınırsa, onun sorularını mümkün olduğu kadar önem atfetmenin lüzum ve faydası kendiliğinden ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun sorularına cevap verirken yetişkinlerin dürüst davranmaları da gerekmektedir. Yetişkinlerin “Bilmiyorum, fakat birlikte cevabı bulmaya çalışalım.” diyerek çocukların sorularına cevap arama konusunda yardımcı olmalıdırlar. Çocuğun eğitimi ile ilgilenen kimselerin temel amacı, çocukta sevgi ve ilgiyi tesis etmek olmalıdır. Eğer yetişkinler bunu başarabilirse bu atmosfer içerisinde çocuk, kendi sorusuna cevap bulmak için araştırmaya devam edecek ve sağlıklı bir sonuca ulaşacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Diyanet Avrupa Aylık Dergi Ekim 2009 sayısında yayınlanmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doç. Dr. M. Akif Kılavuz&lt;br /&gt;Uludağ Üniv İlahiyat Fak.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-8147000710068492159?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/8147000710068492159/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=8147000710068492159&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/8147000710068492159'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/8147000710068492159'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/11/cocuklarn-dini-sorular.html' title='Çocukların Dinî Soruları'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-3088522425396850414</id><published>2009-11-19T19:51:00.000+02:00</published><updated>2009-11-19T19:52:22.483+02:00</updated><title type='text'>Güven ve İçtenliğin Sembolü Allah Rasulü'nün İzinde...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Arabistan her zamanki gibi oldukça sıcak bir yaz yaşıyordu. Kaba yünden dokuma giysiler içindeki yoksul insanların zayıf bedenleri, yaz sıcağı altında âdeta buharlaşıyor, insanlar aşırı sıcağa rağmen tarlalarında çalışıyorlar, hayvanlarını güdüyorlar, günlük işlerini yapıyorlardı. Bunların çoğu kendi yağlarıyla kavrulan, ellerinin emeğiyle hayatlarını sürdüren, bulurlarsa yiyen, bulamadıklarında ise sabreden yoksul kişilerdi. Aralarında tüm zamanlarını Allah Rasulü’nün kurduğu Suffa okulunda ilimle geçirenler de vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendileri yoksul olsa da gönülleri zengin olan bu insanlar, imkânların el verdiği ölçüde Mescid-i Nebevi’ye girmeden önce kılık kıyafetlerine çeki düzen verirlerdi. O gün de Medine’de okunan ezana, ilahî çağrıya kulak verenler Mescid’e, Allah Rasulü’ne koşmuştu. Allah Rasulü bazen Mescid-i Nebevî’de sohbet de ederdi. Hatta Efendimiz, olayları o kadar canlı resmederdi ki, insanlar meleklerle konuşuyormuş gibi olurlar, akıllarının kolayca kavrayamayacağı semavi bazı olayları yaşıyormuş hissine kapılırlardı. Mescit’ten ayrılıp işe güce daldıktan sonra ise bu manevi halden uzaklaştıklarını hisseden sahabeden kimileri, bazen derin bir karamsarlığa da düşmüyor değildi. Bir defasında, içinde bulundukları bu karamsar durumdan dert yanan Hz. Ebu Bekir ve Hz. Hanzala’ya Allah Rasulü’nün cevabı kısa ve net olmuştur: “Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, benim yanımdaki ve ibadet ederkenki haliniz her zaman devam edecek olsaydı, melekler evlerinizde, yollarınızda karşınıza çıkıp sizinle selamlaşır, elinizi sıkarlardı. Gel gör ki, Ya Hanzala! (İnsan bu!) Bir öyle, bir böyle!” (Müslim, Zikir ve Dua ve Tevbe ve İstiğfar, 45)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Rasulü’nün ağzından kelimelerin inci tanesi gibi döküldüğü, onun sözlerinin havanın sıcaklığına inat sineleri tatlı bir cennet esintisiyle serinlettiği günlerden biriydi yine. Allah Rasulü, bir güneş gibi etrafını aydınlatıyor, sahabesi yıldızlar gibi çevresinde onun sözlerini dinliyordu. O sırada daha çok Mescit’te yoksul insanlar bulunuyordu. Allah Rasulü zengin olup daha fazla hayırlı işler yapmayı teşvik ederdi elbet. Fakat rızıklar Allah’a ait olduğuna ve ilahî imtihan gereği Yüce Mevla kimisine bolca verirken, kimisine daha az lütfettiğine göre, Rabbe karşı nankör olmamak gerekirdi. Bu insanlar da, az olsa bile, tamamen helalinden nasiplendikleri nimete şükrediyorlar ve Allah Rasulü’nün “Asıl zenginlik mal zenginliği değil, gönül zenginliğidir.” (Buharî, Rikâk, 15) sözünü hatırlarında tutuyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mescitte Hz. Peygamber konuşuyor, sahabe onun sözlerini can kulağıyla dinliyordu. O esnada Mescid’e Mudarlı Uyeyne b. Hısn girdi. Hz. Peygamber’in çevresinde halka olmuş insanların arasına oturmak, onun biraz canını sıktı doğrusu. Demek ki, İslam öncesinde köle diye horladıkları, mevaliden saydıkları ve mustad’af bildikleri şu zavallılarla aynı mecliste oturmak da vardı kaderde… Soyluydu Uyeyne, zengindi o, para babasıydı… İstiyordu ki her zaman insanlar, önünde el pençe divan dursun, her zaman bulunduğu mecliste baş köşeye o kurulsun. Şimdi kalabalığa karışmış hissetti kendini, içi buruldu bir an. Sıkıntısı her hâlinden belliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O anda Uyeyne’nin aklına gayet parlak bir çözüm geldi. Soylulara ayrı bir mescit yapılmalıydı. (Begavî, Mealimü’t-tenzil,V, 166) Uyeyne kendince en iyi çözümü bulmuştu. “Soylular için bir yer, yoksullar için ayrı bir yer…” Bu düşüncesini sonradan pek çok defa dile getirecekti. Onun gibi düşünen birkaç kişiyi de destekçi olarak buldu hani…"Kendini beğenmişler hareketi”ydi onlarınki… Sloganları belliydi: “Soylulara bir yer, yoksullara ayrı bir yer!” Oysaki Allah Rasulü’nün, “Bütün insanlar tarağın dişleri gibi birbirine eşittir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 411) diyerek sınıfsız bir toplum kurma isteği karşısında bu slogan ne kadar anlamlı olabilirdi? Fakat kendini beğenmişler hareketi çalışmalarını sürdürüyordu. Fakir Müslümanları incittiklerine aldırış etmeden düşüncelerini ulu orta seslendiriyorlardı: “Soylulara bir yer, yoksullara ayrı bir yer…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların bu taleplerine, Allah’ın da bir cevabı vardı elbet. Nihayet onların karanlık dünyalarından yansıyan çirkin talepleri, Kehf suresinin aydınlığı karşısında parça parça oluyordu. Ayet doğrudan Allah Rasulü’ne seslenerek, ona bu densizlere aldırmamasını öğütlüyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sabah akşam demeden, rızasını kazanmak için Rablerine kulluk eden (yoksul) sahabenin yanında ol. Dünya hayatının maddi gücünü elde etmek arzusuyla, gözlerin onların dışında başka kişilere çevrilmesin. (Bizi anmaktan) kalplerini gafil kıldığımız, arzuları doğrultusunda hareket eden ve işleri güçleri aşırılık olan kişilerin dediklerini yapma!” (Kehf, 28)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayette aşırılık diye ifadesini bulan şeyin ne olduğu belliydi. Şımarıklık, kibir, kötülükte öncü olmak, israf, lüks ve şatafat… Nefis, arzu ve aşırı isteklerin kaynağı değil miydi? Ve akli ve ruhi melekenin sırlı ve efsunlu kabı kalp bir nazargâh-ı ilahi değil mi?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyeyne kalbinin sesini değil, nefsinin arzusunu tercih etmişti... Oysa Allah, huzurunda kalbiselim istiyor, “Allah’a arınmış bir kalp ile gelenden başkasının kabul görmeyeceğini” (Şuara, 89) beyan ediyordu. Allah Rasulü “Allah sizin ne dış görünüşünüze, ne de mallarınıza bakar. O sadece sizin kalplerinize ve davranışlarınıza bakar." (Müslim, Birr ve Sıla, 34) diyor, İslam’ı doğrudan kalbiselim ile izah ediyordu. Amr b. Abese’den rivayet edildiğine göre, bir defasında bir kişi Allah Rasulü’ne “İslam nedir?” diye sorduğunda, Efendimiz, “İslam, kalbini Yüce Allah’a teslim etmen, Müslümanların da senin elinden ve dilinden güvende olmalarıdır." buyurmuştu. (İbn Hanbel, IV, 114)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam’ın bize öğrettiği gerçeklerden biri, her şeyin kalpte başladığıdır. Fakat kalp, hayırlı amellerle kendini ortaya koymalıdır. Selim olmak kalpte başlar, fakat kalp ile bitmez. Kalbin selametine gözler de, eller de, dil de katılmalı, tüm beden kalbin selim olduğuna şahadet etmelidir. Allah Rasulü’nün “Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki, o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur, o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir." (Buhari, İman, 39) sözü gereği, insanın her eyleminde aslan payı, kalbindir. O halde kalplerin hükümdarlığı altındaki bedenlerimiz vahyin parıltısı ile manevi bir anafora kapılmalı, bir ilahî nefha, bir kutsal emanet olan ruhlarımız, semavi bir helezon içinde tüm nefis tabakalarını bir bir aşarak, Feridüddin Attar’ın Mantıku’t-tayr’ındaki Zümrüdüanka misali maksudu ilahî’ye yol aramalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbin ameli, bazen gözü yaşlı bir yetimin saçını okşamadır. Bazen yolda kalmışa destek olmadır, bazen o, sadece birkaç damla gözyaşıdır yanaklardan süzülen… Kimi zaman ise bir tatlı tebessümdür çehrelerde… Kalbin ameli, beş vakit kıldığımız namazlarımızdır, tuttuğumuz oruçlarımızdır, Beytullah’ı haccımızdır, zekâtımızdır. Ve kalbin ameli nihayet, Allah’ın nuru ile aydınlanıyorsa eğer, bedenin, kalp ve dimağdan gelen emre her ram oluşunda cennette bir hasene, bir sevaptır… Kalbin selamette olması, insanın ahirette selamet bulmasıdır, kalbin selamette olması, diğer Müslümanların elimizden ve dilimizden güvende olmasıdır. (Bkz. Tirmizi, İman, 12) Meleklerin selamlamasıdır bizi… Peygambere hediye ettiğimiz salat ve selamımızdır o. Diğer insanların ve tüm inananların canları ve malları hususunda güvenmeleridir bize…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve selamette olmak, kalbimizin amellerimizle bütünleşmesinden doğan kulluğumuzu, âdeta Allah’ın rızasına ulaşmak için hayır ve iyiliklerle inşa ettiğimiz amel burcumuzda Allah Rasulü’nün sahabesine öğrettiği şu duayı hatırlamaktır belki de: “Allah’ım! İşlerimde sebat isterim senden, doğru yolda gayretli ve becerikli olmayı isterim senden, nimetlerine karşı şükretmeyi, güzelce ibadet ve kulluk yapmayı isterim, doğru dil ve selamet bulan bir kalp isterim senden. Senin ilmindeki her zararlı şeyin şerrinden sana sığınırım. Senin ilmindeki her faydalı şeyin hayrını senden isterim. Bildiğin her bir günahımdan dolayı bağışlanma isterim senden. Şüphesiz sen kimselerin bilemeyeceği gaybı bilensin.” (Tirmizi, Daavât, 23)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selim olmak dürüst olmaktır. Nifaka, karşı koymaktır. Nifak varsa selim olunamaz, kalbiselimden bahsedilemez. Abdullah b. Amr’ın aktardığına göre, Allah Rasulü: “Dört şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa o kimse katıksız münafık olur. Kimde bunlardan biri bulunursa onu bırakıncaya kadar kendisinde nifaktan bir parça var demektir” buyurarak bu hususları tek tek saymıştır: “Kişi konuştu mu yalan söyler, anlaşmaya varsa dönüverir, söz verdimi sözünde durmaz, kavga ederse bu yolda günah işlemekten çekinmez.” (Müslim, İman, 106)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selamette olmak, güvende olmak demektir. Bu öylesine bir güven hissidir ki, kul her sıkıştığında, Hz. Yusuf’u karanlık kuyudan çekip alarak Mısır’a sultan yapan, Hz. Musa’yı arkasında Firavun ve mücehhez ordusu, önünde umman kapana sıkışmışken, denizi yararak kurtaran ve Hz. İbrahim’i, içine atıldığı ateşi, berd-i selam yaparak koruyan Allah’ın, onun yanında olduğundan emin olma hâlidir. Allah Rasulü’nün Ebu Cendel’e ve Ebu Basir’e söylediği “Allah size bir kapı açacaktır” sözünün, arzın her yerinde, her an tekrarlanışıdır bu. (Bkz. Vâkıdi, Megazi, II, 625)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dürüstlük adını taşıyan saltanat kayığıyla yol almaktır iman denizinde… Huzeyfe b. el-Yeman şahittir bu dürüstlüğe… İman ile sadakatin, sadakat ile ahde vefanın ve düşman bile olsa söz verince gereğini yapmanın zaruretidir ortaya konan. Huzeyfe “Bedir’de bulunmaktan beni alıkoyan başka bir şey yoktu”, diye başlıyor söze “Şu kadar var ki ben, babam Huseyl ile beraber (yola) çıktım ve bizi yolda Kureyş müşrikleri yakaladılar. ‘Siz (Hz.) Muhammed’in yanına gitmek istiyorsunuz’ dediler. Biz ‘Amacımız Hz. Peygamber’e katılarak (sizinle mücadele etmek) değil, tek amacımız var, o da Medine’ye gitmektir’ dedik. Bunun üzerine bizden Medine’ye gittiğimizde, Allah Rasulü’nün safında savaşmayacağımıza dair söz aldılar. Medine’ye vardığımızda konuyu Allah Rasulü’ne ilettik. Allah Rasulü, ‘Haydi gidin (siz Bedir’e katılmayacaksınız)! Biz onlara verdiğimiz sözü tutarız, onlara karşı Allah’tan yardım dileriz.’ buyurdu. (Müslim, Cihad ve Siyer, 93)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Rasulü’nün bu olaya benzer bir tavrı Ebu Rafi olayıdır. Ebu Rafi kendi anlatıyor: “Kureyşliler beni Hazreti Peygamber’e (elçi olarak) gönderdiler. Ben Allah’ın Rasulü’nü görünce kalbimde Müslüman olma arzusu belirdi. Bunun üzerine ‘Ey Allah’ın Rasulü! Allah biliyor, ben Kureyşlilere bir daha asla dönmeyeceğim’ dedim. Efendimiz, ‘Ben anlaşmamı bozmam ve kimsenin (yakasına yapışıp) zorla alıkoyacak değilim. Fakat sen (Kureyş’e) geri dön. Eğer orada da aynı duyguları taşıyorsan çıkıp gelirsin’ buyurdu. Bunun üzerine (gerisin geriye Mekke’ye) gittim. Sonra Peygambere (tekrar) geldim ve Müslüman oldum.” (Ebu Davud, Cihad, 151) Allah Rasulü “Cahiliye dönemine ait olsa bile verdiğiniz sözlerde durun, yemininizi yerine getirin. Çünkü Müslüman olmak (verilen sözlerin arkasında durmayı) daha çok gerekli kılar” buyurur. (Tirmizi, Siyer, 30)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Rasulü’nün dürüstlüğü bazen O’na inanmayanları bile insafa getirmektedir. Ebu Süfyan henüz Müslüman olmadan Bizans imparatoru Heraclius (Hirakl)’ın huzuruna varıp, Hazreti Peygambere karşı Bizans’ın yardımını aramıştı. Müslüman olduktan sonra Ebu Süfyan, Heraclius ile aralarındaki konuşmayı Abdullah b. Abbas’a anlatmıştır. O konuşmada Heraclius’ın Ebu Süfyan’a söylediği sözler Peygamberin şahsında kalp, akıl ve bedenin ahenginden doğan ideal insanı bize tüm açıklığıyla anlatmaktadır. Heraclius şöyle diyor: “ ‘Ebu Süfyan! Ben sana (Hz.) Muhammed ne tavsiye ediyor?’ diye sordum. Sen, ‘namaz kılmayı, doğru olmayı, iffetli olmayı, ahde vefayı, emaneti yerine teslim etmeyi tavsiye ettiğini’ söyledin, bunlar ancak bir peygamberin özellikleridir.” (Buhari, Şehâdât, 28)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne mutlu selim bir kalp, selim bir akıl, selim bir hayat için peygambere tabi olanlara!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Ekim 2009 sayısında yayınlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doç. Dr. Soner Gündüzöz&lt;br /&gt;Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-3088522425396850414?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/3088522425396850414/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=3088522425396850414&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/3088522425396850414'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/3088522425396850414'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/11/guven-ve-ictenligin-sembolu-allah.html' title='Güven ve İçtenliğin Sembolü Allah Rasulü&apos;nün İzinde...'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-1883060336677979603</id><published>2009-11-17T10:51:00.002+02:00</published><updated>2009-11-17T11:02:15.119+02:00</updated><title type='text'>Kurbanla İlgili Sıkça Sorulan Sorular ve Cevapları</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Kurban ne demektir, hükmü nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözlükte yaklaşmak, Allah’a yakınlaşmaya vesile olan şey anlamlarına gelen kurban, dinî bir terim olarak, ibâdet maksadıyla, belirli şartları taşıyan hayvanı, kurban bayramı günlerinde usulüne uygun olarak kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıllı, hür, mukim ve dini ölçülere göre zengin sayılan mümin, ilâhî rızayı kazanmak gayesiyle kurbanını keser. Böylece hem maddi durumu yetersiz olup kurban kesemeyenlere bir şekilde yardımda bulunmuş, hem de Cenab-ı Hakk’a, yaklaşmış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban ibadeti, İslam toplumlarının şiarı sayılan ibadetlerden biri olarak asırlardan beri devam ede gelmektedir. Ayrıca kurban, bir Müslüman’ın gerektiğinde bütün varlığını Allah yolunda feda etmeye hazır olduğunun da bir nişanesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban Hanefi mezhebine göre vacip, diğer mezheplere göre ise, sünnet-i müekkededir. Dini kaynaklarda Peygamber Efendimizin kurbanını daima kestiği ifade edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kurbanın dinî dayanağı nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel anlamda kurbanın bir ibadet olduğuna dair Kur’an-ı Kerim’de birçok ayet yer almaktadır. Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’in yerine, Allah tarafından bir kurbanın verildiği açıkça bildirilmektedir. (Saffat, 37/107)&lt;br /&gt;Ayrıca aşağıdaki ayetler de genel anlamda kurban ibadeti ile ilgilidir :&lt;br /&gt;- “Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık…” (Hac, 22/34)&lt;br /&gt;- “... kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belirli günlerde Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula fakire de yedirin”(Hac, 22/28)&lt;br /&gt;“Kurbanlık büyükbaş hayvanları da sizin için Allah’ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar saf saf sıralanmış dururken kurban edeceğinizde üzerlerine Allah'ın adını anın. Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yeyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik.” “Onların etleri ve kanları asla Allah'a ulaşmaz. Allah'a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir.” (Hac 22/36-37)&lt;br /&gt;Bu ayetlerde zikredilen hayvan kesiminin, ibadet amaçlı birer uygulama oldukları açıktır. Bu amaçla kesilen hayvanların, et ve kanlarının Allah’a ulaşamayacağı asıl olanın ihlas ve takva olduğunun vurgulanması, kurban kesmenin ibadet olduğunun açık bir göstergesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kurban keserken nelere dikkat edilmelidir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban edilecek hayvana acı çektirilmemeli ve eziyet verilmemelidir. Hayvanlar ehil kişiler tarafından kesilmeli ve kesim işlemi süratli bir şekilde yerine getirilmelidir. Ayrıca, çevre temizliği için gerekli tedbirler alınmalıdır. Kesim esnasında hayvanların, birbirlerinin kesimini görecek şekilde yan yana bulundurulmamalarına özen gösterilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kurban bayıltılarak kesilebilir mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölmeden kesilmesi kaydıyla, ihtiyaç halinde veya hayvana eziyet vermemek amacıyla kurbanlık hayvanın uygun tekniklerle bayıltılmasında bir sakınca yoktur. Ancak hayvan henüz kesilmeden, şok etkisiyle ölürse, kurban olmayacağı gibi, eti de yenmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kurban kesilirken besmele çekilmesinin hükmü nedir? Hangi dua okunmalıdır?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İster kurban niyetiyle olsun ister başka bir amaçla olsun hayvan kesilirken besmele çekilmesi gerekir. Hayvanın kesimi esnasında besmele kasten terk edilirse o hayvanın eti yenilmez. Ancak kasıtsız ve unutularak besmele çekilmezse bu hayvanın eti yenilir.&lt;br /&gt;Kurban kesilirken üç defa “Bismillahi Allahü ekber” denilir ve şu ayetler okunur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ&lt;br /&gt;لَا شَر۪يكَ لَهُۚ وَبِذٰلِكَ اُمِرْتُ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُسْلِم۪ين&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(En’am 6, 162-163)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;اِنّ۪ي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذ۪ي فَطَرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ حَن۪يفًا وَمَآ اَنَا۬ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۚ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(En’am 6, 79)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kurban keserken abdestli olmak şartmı dır?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban kesen kişinin abdestli olması şart olmamakla birlikte, kurban bir ibadet olduğu için kesenin abdestli olması daha faziletlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kadın kurban kesebilir mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayvan kesiminde, gerekli yeterlilik ve şartları taşıyan kişi kadın olsun, erkek olsun kurban kesebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kimler kurban kesmelidir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban kesmek, âkıl-baliğ (akıllı-ergen), dinen zengin sayılacak kadar mal varlığına sahip ve mukim olan bir Müslüman’ın yerine getirmesi gereken mali bir ibadettir. Temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka 80.18 gr. altın veya bunun değerinde para veya eşyaya sahip olan kişi dinen zengindir. Dolayısıyla, Allah'ın kendisine bahşetmiş olduğu nimetlere şükran ifadesi ve Allah yolunda fedakarlığın nişanesi olmak üzere kurban kesmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Zengin olan karı-kocadan her birinin kurban kesmesi gerekir mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbadetlerde sorumluluk bireyseldir. Bu nedenle, dinen zengin olan karı-kocadan her birinin ayrı ayrı kurban kesmesi gerekir. Ancak İmam Malik’e göre aile reisi tüm aile efradı adına bir adet büyükbaş veya küçükbaş hayvan keserse, bu aile bireylerinin hepsi için yeterli olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yolcunun kurban kesmesi gerekir mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolcu kurban kesmekle mükellef değildir. Ancak kesmesi halinde, sevabını kazanır. Sefer halinde iken kurban kesenler; bayram günleri içinde memleketlerine dönerlerse, yeniden kurban kesmeleri gerekmez. Sefer halinde iken kurban kesmeyip de bayram günlerinde memleketlerine dönenler, kurbanlarını keserler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kurban ne zaman kesilir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban, kurban bayramının ilk üç gününde kesilir. Kurban kesim vakti, Bayram namazı kılınan yerlerde, bayram namazı kılındıktan sonra, bayram namazı kılınmayan yerlerde ise sabah namazı vakti girdikten sonra başlar. Bayramın üçüncü günü güneş batıncaya kadar devam eder. Bu süre içinde gece ve gündüz kurban kesilebilir. Ancak kurbanların gündüzleri kesilmesi uygundur. Şafii mezhebine göre ise, kurban bayramın dördüncü günü de kesilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hangi hayvanlar kurban olarak kesilir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurban; koyun, keçi, sığır, manda ve deveden olur. Bunların dışındaki hayvanlar kurban olarak kesilemezler. Söz konusu hayvanların kurban olarak kesilebilmesi için devenin 5; sığır ve mandanın 2; koyun ve keçinin 1 yaşını doldurmuş olması gerekir. Bu sayılan yaş sınırını geçtiği halde süt dişlerini değiştirmeyen hayvanlar da kurban edilir. Bunun yanında, 6 ayını tamamlayan koyun, bir yaşını doldurmuş gibi gösterişli olması halinde kurban edilebilir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kurban edilecek hayvanın, sağlıklı, azaları tam ve besili olması, hem ibadet açısından, hem de sağlık bakımından önem arz eder. Bu nedenle, kötürüm derecesinde hasta, zayıf ve düşkün, bir veya iki gözü kör, boynuzlarının biri veya ikisi kökünden kırık, dili, kuyruğu, kulakları ve memesi kesik, dişlerinin tamamı veya çoğu dökük hayvanlardan kurban olmaz. Ancak, hayvanın doğuştan boynuzsuz olması, şaşı, topal, hafif hasta, bir kulağı delik veya yırtılmış olması, kurban edilmesine mani teşkil etmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kurbanlık hayvanlardan hangileri ortak olarak kesilebilir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koyun veya keçinin bir kişi tarafından; sığır, manda ve devenin ise, yedi kişiye kadar ortaklaşa kurban olarak kesilebileceği Hz. Peygamber'in hadisleri ve uygulamaları ile sabittir (Ebû Dâvûd, Dahâyâ, 7-8). Ortak olarak kurban edilebilen hayvanlar tek veya çift hisse olarak kesilebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akika, adak, udhiyye ve nafile kurbanlar için aynı büyükbaş hayvana ortak olunabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortak kesilen kurbanlarda, hissedarlardan her birinin kurbanlarını aynı maksat için kesmiş olmaları gerekmez. Ortakların herbirinin ibadet niyetiyle katılmış olması kaydıyla bir kısmı udhiyye, diğer bir kısmı ise adak, akîka, nafile kurbanı olarak niyet edebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kurban eti nasıl değerlendirilmelidir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber, kurban etinin üçe taksim edilip, bir bölümünün kurban kesmeyen yoksullara dağıtılmasını, bir bölümünün akraba, tanıdık ve komşularla paylaşılmasını, bir bölümünün de eve ayrılmasını tavsiye etmiştir (Ebû Dâvûd, Dahâyâ, 10). Ailenin ihtiyaç durumuna göre etin tamamı evde bırakılabileceği gibi, toplumda muhtaçların arttığı dönemde kurban etinin çoğunun hatta tamamının dağıtılması uygun olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kurban derisi nasıl değerlendirilmelidir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kurbanın derisi, bir fakire veya hayır kurumuna verilmelidir. Hz. Peygamber, veda haccında Hz. Ali'ye, kurban olarak kesilen develerinin başında durmasını ve bunların derileri ile sırtlarındaki çullarını sadaka olarak vermesini, kasap ücreti olarak bunlardan bir şey vermemesini emretmiştir (Ebu Davud; Menasik, 20). Buna göre kurban derilerinin para karşılığında satılması, kurbanın kesimi veya bakımı için ücret olarak verilmesi caiz değildir. Derinin satılması halinde bedelinin yoksullara verilmesi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Vekalet yoluyla kurban kesilebilir mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurbanı, kişi kendisi kesebileceği gibi, vekalet yoluyla başkasına da kestirebilir. Zira kurban mal ile yapılan bir ibadettir; mal ile yapılan ibadetlerde de vekalet caizdir.&lt;br /&gt;Vekalet yoluyla kurban kestiren kişi, bulunduğu yerde ki birisine vekalet verebileceği gibi, başka bir yerdeki kişi veya kuruma da vekalet verebilir. Vekalet, sözlü veya yazılı olarak verilebileceği gibi telefon, internet, faks ve benzeri iletişim araçları ile de verilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kuyruksuz koyunlar kurban edilebilir mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğuştan kuyruksuz olan veya besili olması için küçük yaşta kuyrukları boğulmak suretiyle düşürülen koyunların kurban edilmelerinde bir sakınca yoktur. Ancak bir kaza ile değerini azaltacak şekilde kuyruğunun tamamı veya yarısından çoğu kopan hayvanın kurban edilmesi caiz değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ölmüş kimseler için kurban kesilir mi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlarda halkımız arasında yaygınlaşma eğilimi gösteren; “ölü kurbanı” veya “kabir kurbanı” diye isimlendirilen bir kurban çeşidi yoktur. Ancak, ölmüş birisi adına veya sevabı ölüye bağışlanmak üzere kurban kesilebilir. Kurban borcu olup da hayatta iken vasiyet eden kişinin bıraktığı miras yeterli ise, mirasçıları tarafından vasiyetinin yerine getirilmesi gerekir. Vasiyeti yoksa, ölen kimseler için mirasçılarının kurban kesmeleri gerekmez. Ancak bir kimse, sevabını ölmüş bulunan anne veya babasına yahut diğer yakınlarına bağışlamak üzere, çeşitli hayır kurumlarına, fakir ve muhtaç kişilere bağışta bulunabileceği gibi, kurban da kesebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Taksitle kurban alınabilir mi ?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişi, ister peşin ister taksitle olsun satın aldığı hayvanı kurban olarak kesebilir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Satın alınan kurbana, daha sonra başkaları ortak edilebilir mi ?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişi, mülkiyetinde olan veya kurban etmek amacıyla satın aldığı büyükbaş hayvana yedi kişiyi geçmemek şartıyla başkalarını da ortak edebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kurban yerine sadaka vermekle bu ibadet yerine getirilmiş olur mu?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Fıkhi hükmü ister vacip, ister sünnet olsun; kurban ibadeti belirli şartları taşıyan hayvanın usulüne uygun olarak kesilmesiyle yerine getirilir. Kurban bedelini yoksullara ya da yardım kuruluşlarına vermek suretiyle, kurban ibadeti ifa edilmiş olmaz. Şüphesiz Allâh Teâlâ’nın rızasını kazanmak niyetiyle, fakir ve muhtaçlara yardım etmek, iyilik ve ihsanda bulunmak da Müslüman’ın önemli vazifelerinden biridir. Ancak, bu iki ibadetten birinin diğerinin alternatifi olarak sunulması dini açıdan doğru değildir.&lt;br /&gt;Nitekim Peygamber (a.s.) Efendimiz de, kurban meşru kılındıktan sonra her yıl kurban kesmiştir. (Buhârî, Hac 117, 119; Müslim, Edâhî 17).&lt;br /&gt;Ayrıca hadisi şeriflerde kurban bayramında, Allah katında en sevimli ibadetin kurban kesmek olduğu, kurbanın kesilir kesilmez Allah katında makbul olacağı ve kurban edilen hayvanın her unsurunun kişinin hayır hanesine yazılacağı ifade edilmiştir. (Tirmizî, Edâhî 1; İbnu Mâce, Edâhî 3).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Akika Kurbanı nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni doğan çocuk için şükür amacıyla kesilen kurbana, “akika” adı verilir. Akika kurbanı kesmek müstehaptır. Akika kurbanı olarak kesilecek hayvanda, diğer kurbanlarda aranan şartlar aranır.&lt;br /&gt;Akika kurbanı, çocuğun doğduğu günden bulûğ çağına kadar kesilebilirse de doğumun yedinci günü kesilmesi daha faziletlidir.&lt;br /&gt;Akika kurbanının etinden ve derisinden, kurban sahibi dahil herkes istifade edebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şükür kurbanı ne demektir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temettu ve kıran haccı yapan kişilerin, aynı mevsimde hac ve umreyi birlikte ifa ettikleri için, kestikleri kurbanlara şükür kurbanı da denilmektedir. Aynı şekilde kişi, arzu ettiği bir amaca ulaşması veya bir nimete nail olması sebebiyle şükür kurbanı kesebilir. Bu kurbanların etinden sahipleri de yiyebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Adak Kurbanı Ne Demektir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kurban adayan kişinin kurban kesmesi vaciptir. Eğer kişi adağını bir şartın gerçekleşmesine bağlamışsa, bu şart gerçekleşince kesmesi gerekir. Adak kurbanının etinden adak sahibi, usul ve furûu (neslinden geldiği ana, baba, dede ve nineleri…ile kendi neslinden gelen çocukları ve torunları..) yiyemeyeceği gibi, zengine de yediremez. Eğer kendisi yemek ister veya bu sayılanlardan birisine yedirmek isterse, o eti tartıp rayiç bedelini yoksullara vermesi gerekir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kaynak: &lt;a href="http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-4221.aspx"&gt;Diyanet İşleri Başkanlığı&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-1883060336677979603?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/1883060336677979603/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=1883060336677979603&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/1883060336677979603'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/1883060336677979603'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/11/kurbanla-ilgili-skca-sorulan-sorular-ve.html' title='Kurbanla İlgili Sıkça Sorulan Sorular ve Cevapları'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-3799024812648394856</id><published>2009-11-11T15:07:00.000+02:00</published><updated>2009-11-11T15:08:04.132+02:00</updated><title type='text'>IV. DİN ŞURÂSI KARARLARI</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Hızlı bir değişimi yaşadığımız ve beraberinde yeni bir zihniyet dünyasıyla karşı karşıya olduğumuz modern çağda geleneksel bakış açıları da dahil mevcut bütün hayat tarzları, yönelim ve tercihler fazlasıyla sorgulanır olmuş, daha bir açıklanmaya muhtaç hale gelmiştir. İçinde yaşadığımız dünyayı modernlik, postmodernlik ve küreselleşme kavramları etrafında açıklayan yaklaşımların, dine edilgen bir rol yükleme konusunda bildik kabullerinden vazgeçmemiş oldukları ve buna bağlı olarak, dinin hala ya eski ve köhnemiş bir geleneğin parçası ya da sadece hakikat iddiası taşıyan tezlerden bir tez olarak değerlendirilebildiği müşahede edilse de, asla kabul edilemez olan bu tarz değerlendirmelerin sıhhatli ve geçerli olmadığı; aksine dinin öneminden hiçbir şey kaybetmeyerek dün olduğu gibi bugün de birey ve toplum hayatında en önemli belirleyicilerden biri olmaya devam ettiği görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira bugün sadece Türkiye’de veya İslam dünyasında değil, dünyanın her tarafında din, sosyal hayat üzerindeki etkileriyle ve sosyal hayattan aldığı etkilenmelerle toplumdaki merkezi konumunu sürdürmektedir. Ancak dinin toplumsal hayattaki rolünün her zaman dinin kendi ulvi amaçlarıyla mütenasip olduğu söylenemez. Belli dini yapı, grup ve toplulukların tavır ve tutumları veya bu yapılanmaların eğitim seviyesi, dini algılama ve yorumlama biçimleri, dinden ya da din üzerinden beklentileri, dini temsilin çok farklı tezahürlerini de ortaya çıkarabilmektedir. Bu bağlamda dinin, özellikle İslam dininin doğru anlaşılmasının, bütün insanlık için rahmet olan boyutlarıyla hayatımıza yön vermesinin ne kadar önemli olduğu her türlü izahtan varestedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir hakikat, referans ve aidiyet ölçüsü olarak İslam, aynı zamanda her bir bireyi ve bütün bir toplumu süreklilik içinde yeniden inşa eden kalıcı bir çağrıya sahiptir. İslam, bizlere ülkemizin özellikle sosyal ve kültürel yönüyle mevcut gerçekliğini kavramak için tartışmasız bir anlam haritası sunmakta, bu topraklardaki sosyal ve manevi gerçekliği doğru olarak anlayabilmek için yegâne anahtar özelliği taşımaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabul etmek gerekir ki, son iki asra hakim olan anlayışların ürettiği dilin ve bu dili tahkim eden unsurların özellikle Batı dünyasında kuvvetli bir şekilde yerleşmesi ve buradan da dünyanın büyük bir kısmını tesir altına alması karşısında, müslüman dünyanın, yerinde ve zamanında karşılıklar ve cevaplar üretmesi kolay olmamıştır. Bu geçici sayılabilecek sendeleme ve şaşkınlık, İslâm’ın çağlar üstü ruhunun kavranamamasından ve Yüce Dinimizin evrensel mesajının insani yönünün ve insanlık için aydınlık aracı olarak okunmasının ihmal edilmesinden kaynaklanan arızi bir durumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlığa rahmet olarak gönderilen İslam’ın, günümüz dünyasında bilinen bir takım amaçlarla küresel ölçekte bir sorun kaynağı olarak gösterilmeye çalışılması, müslümanlar üzerinde psikolojik baskı sayılabilecek rencide edici bir etki yaratmıştır. Bugün dini hayatın yeniden canlanması, İslam’ın özünün ve temel sabitelerinin gerçek anlamıyla açığa çıkarılması, belli başlı sorunların ele alınmasında dini referans olarak gören yaklaşımların çoğalması ve bu çerçevede ortaya konulan çabalar, mevcut açıkların kapatılması ve kayıpların telafi edilmesi konusunda her birimize çok önemli imkânlar sunmakta ve aynı zamanda bir takım sorumluluklar da yüklemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyal bir gerçeklik olarak dinin, laiklik bağlamında devlet ve siyaset gereklilikleri içinde ele alınması kaçınılmaz olmakla birlikte, başta ülkemizde olmak üzere, dinselliğin alanı, temsil ve görünürlüğü konusundaki tartışmalara yansıyan üslup ve yöntemin verimli de olmadığı açıktır. Dini hayatın görünürlüğü olağandır ve her din gibi Müslümanlık da bu görünürlüğünü tabiatı gereği birtakım davranışlar üzerinden gerçekleştirmek zorundadır. Dini hayat, esasen, kişilerin özel ve toplumsal hayatla ilgili tercihlerini dikkate alan ve koruyan bir özgürlük ortamında sağlıklı gelişimini sürdürür. Ancak bu süreç, başkalarının özgürlük ortamını zedeleyen, sosyal dengeyi tabii yapısından uzaklaştıran ve böylece bir gerilime neden olan bir hale de dönüşmemelidir. Burada olabilecek karşılıklı sınır ihlalleri sosyal hafızada olumsuz izler bırakmakta ve gerilim üretmekten başka bir işe de yaramamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam dini, inanç olduğu kadar ibadet, bir o kadar da, bireysel ve sosyal ilişki ağlarına uzanan dinamik bir ahlaki tutumlar bütünüdür. Dini bu bütünlüklü ve kuşatıcı davetinden yalıtılmış kimi form ve öğelerle yaşamaya mahkûm eden bir dindarlık algısını ve retoriğini İslam’la özdeşleştirmek imkânsızdır. İslam, gündelik hayatı huzur, dindarlığı öz güven üzerine kurmayı, insanı kendisiyle ve çevresiyle barıştırmayı hedeflemiş ve bunun için de inanç, ibadet ve ahlak ilkelerini bir bütün halinde insanlığa sunmuştur. Ne var ki, bu bütünlüğü aynı duyarlılıkla ele alma konusunda bugün onarılması bir hayli güç parçalanmalar meydana gelmiş, her bir alan üzerindeki ayrı ayrı sahiplenme ve yoğunlaşmaların yol açtığı farklı dindarlık algıları, özellikle herkesin gözü önünde büyüyen ve hepimizin hayatını bir şekilde etkileyen sosyal problemlerin göz ardı edilmesi gibi bir olumsuzluğu da beslemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrensel bir gerçeklik teziyle gelen, insanın varoluşunun nihai anlamını, hayata bütüncül ve kapsamlı bir şekilde bakabilmeyi öğreten İslam’ın, kendini bireysel ve toplumsal sorunların uzağında veya kıyısında tutması düşünülemez. Din her zaman hayatın içindedir ve onun katkısı, kendisinin inananları tarafından esaslı bir referans öğesi olarak kabulüyle birlikte hayatiyet bulur. Esasen her din, mevcut hayata katkı sağlayabildiği oranda kendini güncelleştirme ve bu hayatın dili olma imkânına sahip olabilecektir. Bunun için de günümüzde toplumumuzu kuşatan ve yer yer küresel ölçekteki sorunların etkileriyle şekillenen belli başlı problemlerin gerek teşhis gerekse çözümü sürecinde İslam’ın ve müslüman deneyiminin sunduğu imkân ve açılımlara duyulan ihtiyaç had safhadadır. Bu ihtiyacı görmek için dindar olmak değil, topluma ve çevreye duyarlı olmak, rasyonel düşünmek ve davranmak yeterlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu esbab-ı mucibe gereğince IV. Din Şurası, 12-16 Ekim 2009 tarihleri arasında Ankara’da toplanarak, “Din ve Toplum” ana başlığı altında “Sosyal Problemler Karşısında Din ve Diyanet” konusunu ele almış, Şura üyeleri, dinin ülkemiz gerçekliğindeki yeri ve rolünün farkında olarak, aşağıdaki görüşlerinin kamuoyuyla paylaşılmasını ve sıralanan maddelerde vurgulanan hususların da Başkanlığın bundan sonraki faaliyetlerinde yol gösterici fikirler olarak dikkate alınmasını gerekli görmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- İslam Dini’nin inanç, ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili işleri yürütmekle ve toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her üç alanı birbirinden ayıran ya da birini diğerine karşı gerileten her tür yaklaşım ve düzenlemeye karşı gerekli duyarlılıkları göstermeli, bu esasların birlik ve bütünlük içinde toplumda karşılık bulmasını sağlamak amacıyla yeterli adımlar atmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Günümüzde örselenen dini duygu ve ihmal edilen maneviyat, insanlarımızı yeni arayışlara yöneltmiştir. Bu nedenle, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hizmetlerinde, doğru bilgi kadar duygu eğitimine de önem verilerek, duygu, düşünce ve davranış bütünlüğü içinde, İslam’ın temel kaynaklarından beslenen sağlıklı bir dindarlık anlayışı yaygınlaştırılmaya çalışılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Modern toplumlarda yalnızlık, çaresizlik ve güvensizlik duygusunun yaygınlaşması, şiddet, intihar ve gündelik hayattaki diğer gerilimlerin daha çok görülmeye başlaması karşısında Diyanet İşleri Başkanlığı, dini, milli ve kültürel birikimimizden beslenen bir duyarlılıkla, kendi sorumluluklarının gereği olarak önlemler almalı, toplumun akıl ve ruh sağlığının, manevi ve ahlaki değerlerinin korunması için gerekli adımları atmalı, bu konuda çalışan diğer kurum ve kuruluşlarla işbirliğine gitmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- İslam, modern dünyada, son birkaç on yıl içinde, önceki dönemlere göre daha yoğun bir şekilde tartışma konusu yapılmaktadır. Bu süreçte İslam ve Müslümanlara karşı yapılagelen itham ve saldırılar her düzeyde örseleyici ve yıkıcı olmanın yanı sıra İslam dünyasındaki aşırılıkları da besleyici olmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu marifetiyle İslam’a ve Müslümanlara yönelik saptırma, suçlama ve saldırılar karşısında kamuoyunu anında bilgilendirecek açıklamalar yapmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Bid’at ve hurafe, İslami canlılık arzusuyla şekillenen tecdid ve ihya faaliyetlerinin tarih boyunca mücadele ettiği çarpık din algılarının en başında gelmektedir. Dini duyguları yozlaştıran ve zayıflatan, gündelik hayatta da dinin apaçık mesajlarının önüne geçen bid’at ve hurafelere karşı, dinin ana kaynaklarının sahih bilgisi esas alınarak mücadele edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6- İrşat faaliyetlerinde kullanılan genel geçer dilin günün şartlarını ihmal etmeyen bir yetkinlikle güçlendirilmesi gerekir. Yer yer zayıfladığı ya da tıkandığı anlaşılan bu dilin, günümüzde tam bir karşılık bulmasını sağlayıcı düzeyde güncellenmesine ihtiyaç vardır ve Diyanet İşleri Başkanlığı bu konuda çalışma yapmalıdır. Öte yandan vaaz ve irşat hizmetleri toplumun bütün kesimlerinin ihtiyaç ve beklentilerini karşılayacak şekilde ve kuşatıcı bir anlayışla yürütülmeli, ülkemizde vaaz ve irşat hizmetlerinin sorunlarını ele alan bir kongre düzenlenmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7- Diyanet İşleri Başkanlığı, dini ve sosyal gelişmelerle ilgili kapsamlı ve derinlemesine fırsat-tehdit analizleri yapmak, ulusal ve uluslararası ölçekte meydana gelen gelişmeleri dikkate alarak din alanında ortaya çıkan her tür ilgi ve farklılaşmayı değerlendirmek ve bu çerçevede kapsamlı ve derinlikli bilgi üretimi sağlamak üzere bir “Din ve Toplum Araştırmaları Merkezi” kurmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8- Camiler, ibadetlerin edası yanında, cami dersleriyle beraber kadın, çocuk ve gençlere yönelik programların da düzenleneceği mekanlar olarak değerlendirilmeli, cami hizmetleri çeşitlendirilmeli ve cami müştemilatında özellikle öğrencilerin yararlanabileceği kütüphane ve okuma salonları oluşturulmalıdır. Yetişkinlere yönelik cami dersleri farklı kültür ve bilgi düzeyleri dikkate alınarak düzenlenmeli ve işlevsel hale getirilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9- Merkezi vaaz ve ezan uygulaması, kadro imkanları da dikkate alınarak tekrar değerlendirilmeli, irşad faaliyetlerinin daha etkili olabilmesi için tedrici olarak yüz yüze vaaz uygulamasına geçilmeli, hutbelerin hazırlanmasında din görevlilerinin daha aktif rol alması sağlanmalı, uygun görülecek bazı camilerdeki vaaz ve hutbelerin naklen yayınlanması hususunda gerekli girişimlerde bulunulmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10- Ülke içinden ya da dışından nüfus seyyaliyetine tabi ve maruz kalanlarla henüz yerleşik hayata geçmemiş vatandaşlarımıza yönelik din hizmetlerinin sunulması hususunda yeni projeler geliştirilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11- Tarihi ve turistik özelliği olan camilerde farklı kültürlere mensup ziyaretçilere verilecek rehberlik hizmetlerinde, bu mekanların dini ve kültürel mirasımız içindeki yeri ve buralarda verilen din hizmetlerinin mahiyeti hakkında bilgi verebilecek düzeyde din görevlilerinin ve rehberlerin görev alması önem arz etmektedir. Bu çerçevede söz konusu turizm rehberlerinin ve din görevlilerinin bu alanda eğitim almaları gerekmekte olup, Diyanet İşleri Başkanlığı bu konuda ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12- Kur’an Kursu Öğreticilerinin pedagojik formasyonunu geliştirecek hizmet içi eğitimler yoğunlaştırılmalıdır. Kur’an Kurslarında öğrencilere yönelik rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetlerine ağırlık verilmeli ve bu hizmet için kadrolar ihdas edilmelidir. Kur’an Kurslarında hafızlık ve yüzünden okuma programları birbirinden ayrılmalı, yüzünden okuma programı ihtiyaca göre çeşitlenmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13- Yaz Kur’an Kursları’nın verimliliğini artıracak yeni tedbirler alınmalı, bu kurslarda görev alan personele eğitim formasyonu kazandırılmasına yönelik yürütülen çalışmalar artarak devam ettirilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14- Diyanet İşleri Başkanlığı toplumsal değişim ve gelişmeye paralel olarak sunduğu din hizmetinde cami içi ve cami dışını birlikte düşünmek, sosyal açılımı artırmak ve toplumun her kesimini kuşatan bir anlayışla din hizmetlerini yeniden ele almak zorundadır. Bu nedenle başta aile olmak üzere, sosyal hizmet üniteleri, hastaneler, ceza ve tutukevleri gibi değişik hizmet alanlarında kayda değer sonuçlar alabilmek için yeni yapılanma ve düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır. Başkanlığın, sosyal alanda hizmet üreten diğer kurum ve kuruluşlarla protokoller yapması ve işbirliğine gitmesi son derece önemli olup bu yöndeki çabalar artırılmalıdır. Bu bağlamda, Başkanlığın mevcut hizmet içi eğitim müfredat ve faaliyetlerinin cami dışı hizmet alanlarıyla ilgili programlarla donatılması yararlı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15- Cami dışında yürütülen sosyal açılımlı din hizmetlerinin daha planlı, kapsamlı ve verimli bir şekilde yürütülmesi ve hizmet alanlarında ortaya çıkan yeni metot ve anlayışların takibi ile ihtiyaç duyulan projelerin üretilmesine yönelik olarak Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde “Sosyal Açılımlı Din Hizmetleri” alanında yeni bir idari birim kurulmalı, illerde bu alandaki görevlerin yürütülmesini sağlayacak görevlendirmeler yapılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16- Aile kurumunun yıpratılması ve yozlaştırılması, başta toplumsal çözülme olmak üzere pek çok problemi beraberinde getirmektedir. Aile kurumunun saygınlığını korumak ve sürekliliğini sağlamak amacıyla, Diyanet İşleri Başkanlığı, aile değerlerini hafife alan, aile kurumunu yıpratan, evlilik dışı birliktelikleri öven veya sıradanlaştıran her türlü girişimi dikkatle takip etmeli, gereken duyarlılığı göstermeli ve bu konuda ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17- Aile İrşat ve Rehberlik Bürolarının daha etkin ve verimli hizmet sunabilmesi için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Hizmetin etkinlik ve devamlılığını sağlamak için sadece bu birimlerde çalışacak nitelikli görevliler atanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18- Kadınlara yönelik ayrımcılık bugün her alanda fark edilir düzeyde varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Ayrımcılık nerden ve ne şekilde gelirse gelsin asla kabul edilemez. Her şeyden önce İslam, cinsiyet temelli bir ayrımcılığı asla onaylamamaktadır. Uygar dünyada, kültürü, dili, etnik kökeni, cinsiyeti, dini, mezhep ve inancı, inancının gereği olarak sürdürdüğü yaşam biçimi veya giyim kuşamı nedeniyle kimseye, özellikle de kadınlara hiçbir hak mahrumiyeti yaşatılmamalıdır. Bu itibarla, örgün ve yaygın eğitimde ayrım gözetilmeden her bireyin, özellikle de kadınların eğitim ve öğrenim hakkının korunmasına, bütün hak ihlallerine karşı, özellikle kadın hakları, kadına karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesi, kadına yönelik şiddet, aile içi şiddet, kız çocuklarının okutulması gibi konularda Başkanlık toplumsal bir duyarlılığın oluşmasına katkı sağlamalı ve kadınların din hizmetlerinden daha etkin şekilde yararlanmasına yönelik çalışmalarına hız vermeli; bayan din görevli sayısı artırılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19- Kamuoyunda tedirginlik meydana getirecek bir şekilde yayılma istidadı gösteren cinsel davranış bozuklukları karşısında İslam’ın bilinen tavır ve cevabı bütün açıklığıyla belirtilmelidir. Diyanet İşleri Başkanlığı, insan doğasına aykırı, müslüman tabiatının hiçbir şekilde kabul edilemez bulduğu her türden cinsel davranış bozukluğu karşısında, toplumun yeterli düzeyde bilgilendirilmesine öncülük etmeli, kişiler hedef gösterilmeden ve rencide edilmeden, sorunların sağlıklı bir şekilde giderilmesi konusundaki girişimlere destek verilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20- Diyanet İşleri Başkanlığı, huzur evleri, yetiştirme yurtları, hastaneler, cezaevleri gibi manevi rehberliğin ayrı bir önem taşıdığı alanlarda ve toplumun himayeye muhtaç kesimleri ve engellilere yönelik olarak yürüttüğü din hizmetlerinde, ilgililerin talepleri doğrultusunda ihtiyaçları göz önünde bulundurularak bu alanın gerektirdiği özellik ve duyarlılıklara uygun bir şekilde hizmet sunmalıdır. Buralarda din hizmeti sunacak görevlilerin hizmetin gerektirdiği donanıma sahip olması için tedbirler alınmalı, ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapılarak gerekli protokol, mevzuat ve müfredatlar ihtiyaç ve beklentileri karşılayacak şekilde güncellenmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21- Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) ile imzalanan iş birliği pro-tokolü, hizmetteki yeni ihtiyaçlar, tarafların görev, sorumluluk ve etkinlikleri doğrultusunda tekrar gözden geçirilerek geliştirilmelidir. İlgili protokol gereği SHÇEK’e bağlı kuruluşlarda gerçekleştirilecek din hizmetlerinin belli bir müfredat programıyla, hedef kitlenin eğitim seviyesi ve ilgisine uygun zengin etkinliklerle yürütülmesi sağlanmalıdır. Ayrıca İl Sosyal Hizmetler Müdürlüklerince düzenlenen koordinasyon toplantılarına il müftülüklerinden bir temsilcinin de katılması hususunda gerekli girişimlerde bulunulmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22- Diyanet İşleri Başkanlığı, vatandaşlarımızın sigara, alkol, uyuşturucu ve benzeri zararlı alışkanlıklardan korunmalarını sağlamak için, başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere diğer kurum ve kuruluşlarla iş birliği halinde kampanyalar düzenlemeli, hazırlanan projelere destek vermelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23- İslam’a göre tabiat ve ekolojik denge, korunması gereken ilahi bir emanettir. Diyanet İşleri Başkanlığı, çevreye duyarlı ve çevre sorunları konusunda sosyal sorumluluğun artırılmasına ve bilinçli nesiller yetiştirilmesine katkı sağlayacak projeler üretmeli ya da yürütülen projelere aktif katılım sağlamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24- Diyanet İşleri Başkanlığı, sadece kriz ve afet anlarında değil bu süreçlerin öncesi ve sonrasındaki hizmetler de de ağırlıklı bir misyon üstlenmeli, ilgili personele eğitim verilmesi dahil bu hususlarda önceden tedbirler almalı, ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25- Son zamanlarda yazılı ve görsel basında, İslam’a ilişkin değerlendirme, analiz ve sunumlarda, öteden beri bilinen yaralayıcı bakış açılarının terk edildiğine dair kimi umut verici gelişmeler yaşanmakla beraber, yine de zaman zaman, özellikle din görevlisi imajı, dini sembol, temsil ve faaliyetler konusunda halkın güvenini sarsıcı nitelikte yayınların sürdürüldüğüne tanık olunmaktadır. Bilgisizlik ya da özensizlikten kaynaklanan bu gibi durumlarda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın toplumu bilgilendirmekle yetinmeyip ilgilileri uyarması da gerekir. Başkanlık, medya kuruluşlarına, taleplerine bağlı olarak, dini konularda yardımcı olmalı, din ve dini kurumlarla ilgili olarak yanlış ve yanıltıcı haberlerin önlenebilmesi için açıklık, şeffaflık ve güven içinde karşılıklı bilgi akışı sağlanmalı, bunun yanı sıra Başkanlık bünyesinde faaliyet gösteren Basın Bürosu da bu yöndeki ihtiyaçları karşılamak üzere yeniden yapılandırılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26- Gündelik hayat, birey ve toplum, kitle iletişim araçlarının etkisine açık bir biçimde şekillenmektedir. Medya marifetiyle ön plana çıkarılan roller, obje ve klişeler, özellikle yeni kuşakların dünya algısını olumsuz şekilde etkilemekte, üretilen modeller, gençlerin duygu ve karakter dünyasında ciddi sarsıntılara yol açmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı, bu etkilenimi yönlendiren değişim ve farklılaşmaları dikkatle izleyerek, gerekli önlemleri alma konusunda kayda değer adımlar atmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27- Çocukluk döneminde din ile ilgili soru ve merakların doğru ve doyurucu bilgilerle karşılanabilmesine ve bu konuda çocukların yanlış telkin ve yönlendirmelerden korunabilmelerine yönelik olarak, Anayasa’nın 24. maddesinin de gereği olan din öğretiminin, temel eğitimle birlikte başlatılması ve derslerin branş öğretmeni tarafından okutulması konusunda gerçekleştirilecek her türlü girişim desteklenmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28- Diyanet İşleri Başkanlığı web sayfasında, ilk ve orta öğretimdeki öğrencilerin araştırmalarında başvurabilecekleri müfredata uygun bilgi ve materyallere de yer verilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;29- Diyanet İşleri Başkanlığının, istihdam ihtiyacını daha çok İlahiyat fakültesi mezunları ile karşılama hedefi dikkate alındığında İlahiyat fakültelerinde, Başkanlığın ihtiyaçlarını karşılamak üzere din hizmetlerini yürütebilecek nitelikte yetişmiş eleman sağlamasına yönelik yeni düzenlemeler yapılması; örgün din eğitimi programlarının yenilenmesi, din hizmeti personeli için yeni mesleki yeterlikler belirlenmesi ve Başkanlığın hizmet alanlarının çeşitlenmesi gibi nedenlere bağlı olarak da söz konusu fakültelerde yaygın din eğitimi hizmetleri ile ilgili yeni bölüm veya sertifika programları oluşturulması yararlı olacaktır. Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı ve YÖK arasında işbirliği sağlanarak Dînî Hitabet ve Meslekî Uygulama dersinin uzun süreli olarak okul deneyimi dersine benzer şekilde düzenlenmesi konusunda çalışmalar yapılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30- İlahiyat Uzaktan Eğitim uygulamalarının (İÖP ve Lisans Tamamlama) işlevselliği sorgulanarak yeniden ele alınmalı, hedef ve amaçlar gözden geçirilmeli, kontenjanlar yeniden değerlendirilerek, örgün ilahiyat eğitimine alternatif oluşturmasına karşı tedbirler alınmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;31- Din hizmetlerinin bütünlük arzetmesi dolayısıyla İlahiyat fakültelerinin alan bilgisi desteği ve öğretmen yetiştirme tecrübesi de göz önüne alınarak, Eğitim fakültesi bünyesinde yer alan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Bölümünün İlahiyat Fakültesine aktarılması yararlı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;32- İlahiyat alanındaki lisansüstü çalışmaların, bu alanda hizmet yürüten kurumlar ve yerel ihtiyaçlar dikkate alınarak, sorun merkezli ve kültürel zenginliklerimizin tespit edilip tanıtılmasına yönelik olması teşvik edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-3799024812648394856?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/3799024812648394856/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=3799024812648394856&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/3799024812648394856'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/3799024812648394856'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/11/iv-din-surasi-kararlari_11.html' title='IV. DİN ŞURÂSI KARARLARI'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-1652078844490643415</id><published>2009-11-11T15:06:00.000+02:00</published><updated>2009-11-11T15:07:01.217+02:00</updated><title type='text'>IV. Dinî Yayınlar Kongresi Sonuç Bildirgesi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Klâsikler, kültür ve medeniyetlerin kurucu metinleridir. Onların gün yüzüne çıkarılmasında şimdiye kadar olması gereken özen ve titizliğin gösterildiği söylenemez. Böyle olduğu için bugün klâsiklere duyulan ihtiyaç toplumsal bir beklentiye dönüşmüş durumdadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klâsikler, kültür mirasımızın kök hafızalarıdır. Bugün bu hafızaların günümüzü inşa sürecinde sağlayacağı imkânlar göz ardı edilemez. Dinî klâsikler, İslâm geleneği ve kültür havzası içinde üretilmiş muteber metinleri ifade etmektedir. Bu bağlamda ilimden sanata kadar her alanda medeniyetimizin temel referans ve kodlarını içinde barındıran klâsiklerimiz, aynı zamanda İslâm ilimlerinin belli başlı alanlarını da kapsamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından birincisi 31 Ekim-02 Kasım 2003, ikincisi 05-07 Kasım 2004 ve üçüncüsü 28-30 Ekim 2005 tarihleri arasında düzenlenen ve geleneksel hâle gelen Dinî Yayınlar Kongresinin dördüncüsü, 30-31 Ekim 2009 tarihleri arasında “Dinî Klâsikler” konusunu ele almak üzere Ankara’da gerçekleştirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dinî Klâsikler” konusunun ele alındığı IV. Dinî Yayınlar Kongresinin amacı dinî klâsiklerin toplumun her kesimi tarafından yeni bir duyarlılıkla anlaşılmasına katkı sağlamaktır. Bu çerçevede, geleneğimizden süzülerek günümüze ulaşan evrensel değerlerimizi, zengin ilmî ve kültürel mirasımızı geleceğe taşımak gayesiyle dinî kültürümüzün yapı taşları olan dinî klâsiklerin yeniden neşri meselesini konunun uzmanlarıyla ele alıp değerlendirmek, böylece dinî hayatımıza ışık tutacak ve toplumun dinî ihtiyaç ve beklentilerinin sağlıklı bir şekilde karşılanmasında pratik açılımlar getirecek bir düşünce zemini oluşturmak ve Başkanlığımızca neşredilmesi düşünülen klâsiklerle ilgili bir yol haritası belirlemek hedeflenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;36 bilim adamı ve araştırmacının katılımıyla gerçekleştirilen kongrede dört oturumda; Müslümanların bilimler tarihinde 800 yıl süren yaratıcı merhalesini ne kadar tanıyoruz, bir medeniyet tezahürü olarak klâsikler, dinî klâsiklerin toplumsal zemini, kültürler arası geçişlilik ve klâsiklerimiz, klâsiklerin ürettiği paradigmalar, klâsik kaynakları anlamak bakımından şerh ve haşiye geleneği, modern bilgi sistematikleri ve klâsikler, İslâm düşünce geleneğinin sürekliliğinde klâsiklerin rolü, klâsiklerin dili ve söylemi / klâsikleri okuma yöntemi, klâsiklerin çevirisi ve yorumu sorunu, klâsiklerin referans değeri, din dilini oluşturmada klâsikler, dinî hayatı besleyen klâsikler, klâsiği günümüze ve geleceğe taşıma sorunu, temel ahlâk klâsiklerimiz ile Anadolu’da dinî hayatı şekillendiren klâsiklerin yeniden neşri konuları ele alınmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca kongreye, dinî klâsikleri neşreden 20 yayınevinden temsilciler de gözlemci olarak katılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IV. Dinî Yayınlar Kongresinin sonunda aşağıda belirtilen konularda görüş birliği sağlanmıştır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslâm medeniyetini inşa eden dinî, ilmî, edebî, ahlâkî klâsikler konusunda toplumsal bir bilinç oluşturmak, genç kuşakların tarih, kimlik ve aidiyet bilincini psikolojik bir özgüvenle geliştirmesi açısından önem arz etmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı, bu bilinci oluşturmak için bir dizi faaliyet başlatmalıdır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Anadolu İslâm kültürünün şekillenmesinde önemli rolü olan halk klâsiklerini, yazıldığı çağı ve şartları göz ardı ederek anakronik biçimde istihza konusu yapan yaklaşım tarzı en hafif ifadeyle indirgemeci bir tutumdur. Bu tür eserleri, İslâm tarihi ve geleneği içinde bir bütün olarak ele almayan ve toptan olumsuzlayan bir yaklaşım, klâsiklere yönelik oluşturulması gereken bilinci olumsuz yönde etkilemektedir. Bilimsel eleştiri sınırlarını aşan, indî ve parçacı yaklaşımlarla İslâm medeniyetinin inşasında referans değeri taşıyan klâsikleri değerlendirmek kabul edilemez. Binaenaleyh sorumlulukları gereği basın-yayın organlarının bu konuda hassasiyet göstermesi önem arz etmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkanlığı, günümüzde dinî ve manevî hayatın geçmişle ilişki kurularak inşasında ve sürdürülmesinde öncelik arz eden dinî, ilmî, edebî, ahlâkî klâsiklerle ilgili bir envanter çalışması yapılmasına ve bunların kategorik olarak tasnif edilerek belli bir yayın politikası çerçevesinde neşrine öncülük etmeli ve bu amaçla bilim adamları ve yayıncılardan oluşan bir komisyon oluşturmalıdır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Toplumun dinî düşünce ve hayatında etkin yeri olan ve kuşaklar arasında köprüler oluşturan klâsiklerin çevirisinde bireysel çabalar zaman zaman yetersiz kalmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı, İlâhiyat Fakülteleri ve ilgili fakültelerle iş birliği hâlinde bu nevi eserlerin günümüz Türkçesine aktarılmasına öncülük etmelidir. Böylece klâsiklerin doğru anlaşılması ve daha geniş kitlelere ulaştırılması sağlanmalıdır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkanlığı, dinî klâsiklerin özel yayınevleri tarafından neşir faaliyetini önemli bir aktivite olarak görmekte, bu tür çabaların devamlılığını arzu etmekte ve bu yayınların tercüme ve neşrinde gereken dikkat ve özenin azamî derecede gösterilmesi gerektiğine inanmaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkanlığının; vaaz, hutbe ve irşad faaliyetlerinde dinî klâsiklerden yeterince yararlanmaması önemli bir eksiklik olarak görülmektedir. Bu bağlamda Başkanlık, çeşitli türlerden dinî klâsikleri setler hâlinde neşretmeli veya bazı dinî klâsiklerden seçkiler yaparak yayınlamalı ve imkânlar ölçüsünde görevlilerine ücretsiz olarak ulaştırmalıdır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkanlığının, İslâm medeniyeti içinde ortaya çıkan irfan geleneğinin temel klâsiklerinden herhangi birini bugüne kadar neşretmemiş olması önemli bir eksiklik olarak değerlendirilmektedir. Özellikle vaaz, hutbe ve irşad faaliyetlerinde ortak bir gönül dilinin oluşumuna katkı sağlamak için bu tür temel klâsiklerin Başkanlıkça neşredilmesi önem arz etmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkanlığı, hem Selçuklu-Osmanlı klâsiklerinin neşrine öncelik vermeli hem de Cumhuriyet döneminde yayınlanma fırsatı bulan ve bugün yeniden basımına ihtiyaç duyulan Sahîh-i Buharî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi ile Hak Dini Kur’an Dili gibi eserleri bunlar üzerinde yapılan bilimsel çalışmalardan da istifade ederek tekrar neşretmelidir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkanlığı, 2010 yılını Kur’an-ı Kerim’in nüzulünün 1400. yılı olması münasebetiyle “Kur’an Yılı” ilân ederek çeşitli etkinlikler düzenlemeyi plânlamaktadır. Bu çerçevede, Kur’an’a ve Kur’an ilimlerine dair bazı klâsiklerin neşrine ve tanıtımına öncelik verilmelidir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkanlığı, yeniden neşredilen klâsiklerin tenkitli okuma ve müzakerelerine imkân veren plânlamalarla Eğitim Merkezlerinde klâsik okumaları, seminer ve toplantıları düzenlemelidir. Bilhassa Osmanlı klâsiklerinin rahatça okunmasını sağlayacak seminerler düzenlemelidir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkanlığı, klâsik özelliğini haiz bazı eserlerin tahkikli neşrini özendirmeli ve bu amaçla yüksek lisans ve doktora çalışmalarına destek vermelidir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Şimdiye kadar gerçekleştirilen yayın kongrelerinin önemli kazanımlarından biri dinî yayıncılık faaliyetinde bulunan yayınevleriyle iş birliği imkânlarının ortaya çıkmış olmasıdır. Bu iş birliğini daha da geliştirmek için Diyanet İşleri Başkanlığı Dinî Yayınlar Dairesi Başkanlığı, başta dinî klâsiklerin neşri konusu olmak üzere çeşitli konularda özel yayınevleriyle toplantılar yapmalıdır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkanlığı; dinî, ilmî, edebî, ahlâkî klâsikler konusunda bilinç oluşturmanın ve onları genç kuşaklara tanıtmanın yolunun sadece klâsik eserleri neşretmekle mümkün olamayacağı görüşündedir. Bu sebeple resmî ve özel televizyonların klâsik eserlerimizi tanıtıcı belgesel programlara yer vermesinde yarar görülmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;V. Dinî Yayınlar Kongresinde, “Tarihten Günümüze Kadın Konulu Yayınlar” ele alınmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-1652078844490643415?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/1652078844490643415/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=1652078844490643415&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/1652078844490643415'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/1652078844490643415'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/11/iv-dini-yaynlar-kongresi-sonuc.html' title='IV. Dinî Yayınlar Kongresi Sonuç Bildirgesi'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-6023189116112677264</id><published>2009-11-10T07:50:00.000+02:00</published><updated>2009-11-10T07:51:17.957+02:00</updated><title type='text'>Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Doğumunun 800. Yılı Münasebetiyle Çağını Aşan Büyük Anadolu Ereni:&lt;br /&gt;Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüce Yaratıcı uluhiyeti gereği zaman ve mekân kayıtlarından yücedir. O’nun peygamberleri aracılığıyla gönderdiği mesajlar, özü itibariyle, zaman ve mekân sınırlarını aşar. O’nu bulan, O’nunla olan ve O’nun sırlarına/hikmetine erenler de zaman ve mekân üstü duyar, yaşar ve konuşurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan 800 yıl önce varlık iklimine gelen Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli böyle güzide şahsiyetlerden biridir. Çağlar onun söz ve fikirlerini eskitememiştir. Fiziken XIII. yüzyılda yaşamış olmasına rağmen duyuş ve düşünceleriyle asırlar boyu kitleleri etkileyerek varlığını bugüne kadar devam ettirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakkında yapılan çalışmalarda ortaya konulduğu üzere, tarihi şahsiyeti bakımından, Hünkâr’ın ismi Muhammed veya Mehmet ise de o Bektaş adıyla meşhur olmuştur. Babası İbrahim b. Musa’dır. Horasan’da doğmuştur. Doğum tarihi ile ilgili farklı rivayetler varsa da Hacıbektaş ilçesi Halk Kütüphanesi’nde bulunan bir yazmadaki kayıtta 1208 yılı verilmektedir. Bilim çevrelerinde de büyük ölçüde bu kayıt benimsenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğu ve gençliği hakkında bilgiler çok sınırlıdır; bununla birlikte onun Türkistan piri Ahmed Yesevî çizgisine mensup derviş zümreleriyle beraberlik tesis ettiği, Yesevî’nin halifelerinden Kutbüddin Haydar’dan tasavvufî neşve aldığı muhakkak gibi görünmektedir. Aynı zamanda, çok muhtemelen, Bektaşlu adıyla anılan bir oymağın da reisi olmuştur. XIII. yüzyılda Cengiz istilası sebebiyle birçok Türkmen derviş zümresiyle birlikte Anadolu’ya gelerek Nevşehir-Kırşehir havalisindeki Sulucakarahöyük’e (bugünkü Hacıbektaş ilçesi) yerleşmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hünkâr’ın 1239’da Baba İlyas ve Baba İshak önderliğinde gerçekleşen ve tarihe Babai Ayaklanması adıyla intikal eden isyana katılmadığı kesindir. İlgili kaynaklarda kardeşi Menteş’in bu isyana katıldığı ve öldürüldüğü ancak kendisinin bu isyanı iştirak etmediği kaydedilmektedir. Sulucakarahöyük’te zaviyesini kuran ve kendine has İslami-tasavvufi öğretileri topluma sunarak irşat faaliyetlerini yürüten Hünkâr, bölgedeki Hristiyanlarla da temasa geçerek onların ihtidasına vesile olmuş yahut buna zemin hazırlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatının sonuna kadar burada kalan Hünkâr bir taraftan insanları irşat ederken bir taraftan da çok sayıda halife yetiştirerek bunları Anadolu’nun dört bir tarafına yollamıştır. Bazı farklı tarihler verilmekle beraber, daha güçlü olan kayda göre, Hünkâr 1271 yılında adı geçen yerde Hak’ka yürümüş ve oraya defnedilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hünkâr’ın menkıbevî şahsiyeti ise kendi adıyla anılan Velâyetnâme’de çok detaylı olarak anlatılmaktadır. Buna göre Hünkâr, her şeyden evvel Hz. Ali soyundan gelmektedir. Babası İbrahim On İki İmamdan yedincisi Musa el-Kâzım’ın neslindendir. Bebekliğinde “Lâ ilâhe illallah, Muahammedün resûlallah Aliyyun veliyullah” demiş ve ağzından çıkan ilk söz bu olmuştur. Eğitim görmek üzere Lokman-ı Perende’nin mektebine verilmiştir. Hocası bir gün mektebe geldiğine Bektaş’ın yanında iki nurani zat görmüş, yanlarına yaklaştığında ise kaybolmuşlardır. Lokman’ın bunların kim olduğunu sorması üzerine Bektaş, sağına oturanın Hz. Muhammed, solunda oturanın Hz. Ali olduğunu, birinin Kur’an’ın zahirini, diğerinin ise bâtınını öğrettiğini ifade etmiştir. Ayrıca Lokman hacca gittiğinde birçok kez Bektaş’ı Kâbe’de namaz kılarken görmüş, Arafat’ta iken aklından evlerinde o günde “bişi” pişmekte olduğunu geçirdiğinde Hünkâr elinde tepsiyle “bişi” getirmiş, döndükten sonra kendisini tebrike gelen insanlara asıl Bektaş’ı tebrik etmeleri gerektiğini, onun hacı olduğunu” söylemiş, bundan sonra Hünkâr Hacı Bektaş diye anılmaya başlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan Ahmed Yesevi, yaşlandığında, nefes evladı Kutbüddin Haydar Bedahşan’da esir düşmüş, bunun üzerine Allah’a dua ederek Kutbüddin’i kurtaracak bir “Hak eri” nasip etmesini dilemiş, Hacı Bektaş velayetini kanıtlayarak Kutbüddin’i kurtarmıştır. Onun yeterince olgunlaştığını gören Ahmed Yesevi kendisine halifelik sembolü olan başta taç olmak üzere “cihâz-ı fakr”ı vererek Anadolu’ya (Diyâr-ı Rûm) göndermiştir. Bunun için önce Mekke’ye giderek hac görevini yerine getirmiş, dönüşte Necef ve Kerbela’ya uğrayarak Anadolu’ya ulaşmıştır. Burada Rum erenlerine karşı kerametler göstererek velayetini kanıtlamış, avucundaki yeşil beni göstererek kendisinin “Ali sırrı” olduğunu söylemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu’da yerleştiği Sulucakarahöyük’te tekkesini kuran Hacı Bektaş, burada Seyyid Mahmud-i Hayrânî, Ahi Evran gibi Rum velileriyle irtibat kurmuştur. Ayrıca bölgede İslamlaşma faaliyetlerine girmiş, bilhassa Moğol otoriterlerinden bir kısmının Müslüman olmasını sağlamıştır. Bu arada başta Makâlât olmak üzere bazı eserler kaleme almıştır. Tekkesinde aralarında Seyyid Cemal Sultan, Kolu Açık Hâcim Sultan ve Baba Resul’ün de bulunduğu 360 halife yetiştirmiş, bunları Anadolu’nun değişik bölgelerine göndermiştir. Hak’ka yürüdüğünde, kendi cenazesini kendisi kaldırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hünkâr’ın tarihi şahsiyeti ile menkıbevi şahsiyeti iç içe geçmiş, vefatından sonra başta Abdal Musa olmak üzere halifelerinin gayretiyle geniş bir coğrafyaya yayılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hünkâr’ın biyografik hayatı gibi manevi hayatı, başka bir ifadeyle ilmi kişiliği de farklı değerlendirmelere konu olmuştur. Bazı kaynaklar onu klasik İslam tasavvufunu özümsemiş bir şahsiyet olarak sunarken kimileri de “kitabî İslam’dan uzak”, senkretik/bağdaştırmacı anlayışlara sahip sima olarak resmederler. Hakkında bilgi veren güvenilir kaynaklar, Velâyetnâme ve ona nispet edilen eserler dikkate alındığında Hünkâr’ın her şeyden önce samimi bir Müslüman olduğu, hatta yaşadığı Kırşehir-Nevşehir bölgesindeki gayrimüslimlerin İslamlaşmasına ciddi katkı yaptığı kesin bir realite olarak çıkar karşımıza. Diğer taraftan onun İslam anlayışının tefsir, hadis, fıkıh, kelam gibi ilimlere dayalı bir özellik arz etmekten çok bir halk İslamı ve Ahmed Yesevî geleneği üzerine kurulu tasavvuf temelli nitelik taşıdığı görülür. Nitekim kütüphanelerde pek çok yazma nüshası bulunan ve ona aidiyeti en güçlü eseri olan Makâlat’ta insanın kendisini nefsani zaaflardan arıtarak dört kapı kırk makamdan geçmek suretiyle Allah’a ulaşma yolu anlatılır. Hünkâr’ın fikri kişiliğine dair bir cümle ile şuna da işaret edilmelidir ki onun yaşadığı ve ortaya koyduğu İslam’da İmamiyye Şiası’na ait unsurlar hemen hemen hiç yoktur. Velâyetnâme’de soyunun Hz. Ali’ye dayandırılması sadece sözü edilen yapıya mahsus bir keyfiyet değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak Hünkâr, devrin kaynaklarında büyük izler bırakmamış olmakla birlikte vefatından sonra ünü yayılarak ismi etrafında büyük bir kült oluşmuştur. Araştırmacılara göre bu kült, hayatta iken bizzat Hünkâr’ın da içinde bulunduğu Haydarî tarikatı dervişlerinin gayreti ile şekillenmiştir. Osmanlı sultanları Yeniçeriliği kurarken onun gaziler arasındaki yerini dikkate alarak ocağı ona bağlamış, böylece Hünkâr’ın şöhreti giderek yayılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynaklarda Hünkâr’a nispet edilen bazı eserler vardır. Bunların ona aidiyeti şüpheli olmakla beraber, bu eserlerin en azından onun içinde bulunduğu kültürel havza ile ilişkili olduğu muhakkaktır. Sözü edilen eserlerden öne çıkanlar şunlardır: 1. Makâlât. Birçok neşri yapılmış olan eser, söz gelimi, Hünkâr’ın soyundan geldiğine inanılan Veliyettin Ulusoy’dan alınan nüshaya dayalı olarak Türkiye Diyanet Vakfı tarafından (nşr. Ali Yılmaz vdğr., Ankara 2007) basılmıştır. 2. Besmele Tefsiri. İlk defa Rüşdü Şardağ tarafından yayımlanan eser, yine Türkiye Diyanet Vakfı tarafından belirtilen seri arasında (nşr. Hamiye Duran, Ankara 2007) neşredilmiştir. 3. Fatiha Tefsiri. Eser Hüseyin Özcan tarafından neşredilmiştir (İstanbul 2008). 4. Kitabü’l-Fevâid. Hünkâr’ın özlü sözlerinden oluşan eser İstanbul’da (1959) yayımlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada son olarak Hünkâr’ın her biri sayfalarca açıklamaya konu olacak nitelikteki çağları aşan, ölümsüz sözlerinden bazı örnekler verilebilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Marifetullah ehlinin ilk makamı edeptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Bir olalım, iri olalım, diri olalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Okunacak en büyük kitap insandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*İlimden gidilmeyen yolu sonu karanlıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Düşmanlarınızın da insan olduğunu unutmayınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*İnsanın cemali sözünün güzelliğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Fazilet dinim, muhabbet esasım, ilim silahımdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Tevekkül örtüm, kanaat hazinem, doğruluk karargahımdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Gerçek dervişlik incitmeyi hak edeni de incitmemektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Beş şey bahtiyarlığın delilidir: Doğru sözlülük, doğru davranış, doğru düşünce, doğrularla beraberlik, ailesi için helal kazanç peşinde olmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Cennet kazanmak için yapılan ibadet merduttur (ibadetin özüne aykırıdır).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Bir insanı kalben yaralamak onu fiziken yaralamaktan daha ağırdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Ekim 2009 sayısında yayınlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doç. Dr. İlyas Üzüm&lt;br /&gt;Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-6023189116112677264?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/6023189116112677264/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=6023189116112677264&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/6023189116112677264'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/6023189116112677264'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/11/hunkar-hac-bektas-veli.html' title='Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2043798677078290349.post-4186072180241051600</id><published>2009-11-10T07:49:00.002+02:00</published><updated>2009-11-10T07:50:21.215+02:00</updated><title type='text'>Denge Eksenli Dindarlık</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Günlük dilde hemen hepimiz değişik alanları ilgilendirse de “mutedil oluşu”, “istikrarı”, “eşitliği”, “adaleti” ifade etmek üzere “denge” kavramını sıkça kullanırız. Hangi alanla ilgili olursa olsun “denge” kavramı genelde “olumlama” veya “idealize etme” gibi hedef, özlem ve tasavvurlarımızı dile getirmede başvurduğumuz bir sözcüktür. “Denge” ya da “dengeli oluş” hangi konseptte kullanılırsa kullanılsın, bireysel ya da toplumsal ilişkilerin nitelenmesinden, siyasal, ekonomik, sosyal olaylara hatta daha öz bir ifadeyle mebde ve meada yönelik ilişkiler bütününün müspet-menfi açıklanmasında dillendirilen kilit kavramlar olarak belirginlik arz etmektedir. Diğer taraftan “dindarlık” terimi de belki geçmişten günümüze değin en çok tartışmalara konu olan ve içeriği farklı şekillerde doldurulmaya çalışılan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Şüphesiz bu kavramın içeriği ön kabullere ve benimsenen dinin mesajlarına göre farklı şekillerde doldurulmaya oldukça elverişlidir. Şunu öncelikle belirtelim ki, İslam dini açısından olaya bakıldığında “dindarlık” formunu, din mensupları veya diğer kimselerin değil bizzat dinin kendisinin çizdiği ve çizilen bu formun sunu ve ölçütleri temelinde kişinin dindar ya da dindar olmayışının tespit edildiği görülür. Bu itibarla dindarlık subjektif değerlerden uzak nesnel/objektif ölçütleri olan bir durumdur. Bu ifadelerden, dindarlığın öznel bir olgu boyutunun göz ardı edildiği intibaı belirmemelidir. Burada dindarlığa konu olan eylem veya davranıştaki iyi niyet ve samimiyetten ziyade eylemin oturduğu zeminin meşruiyeti üzerinde durulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlık tarihine şöyle bir göz atıldığında, “yaratıcı-insan”, “insan-çevre”, “birey-toplum” ilişkilerinin hemen hepsinde zaman zaman ifrat ve tefrite bir başka ifadeyle aşırılığa kaçıldığı görülür. Şüphesiz bu doğal/fıtri zeminden/dengeden sapılmasında çoğu zamana iyi niyet ve samimiyet de söz konusu olagelmiştir. Ancak hemen ifade edelim ki, din iyi niyetle de olsa dengeden sapmayı onaylamaz. Zira her sapma/aşırılık neticede bir olumsuzluğu beraberinde getirecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın gerek çevresiyle gerekse Yaratıcı ile olan ilişkilerinden haz alabilmesi ve hedeflenen sonuçlara ulaşabilmesinde de söz konusu ilişkilerin denge eksenine oturtulması önemli bir ölçüttür. Konuyu din/dindarlık/ibadet açısından ele aldığımızda geçmişten günümüze değin Yaratıcı-kul ilişkilerinin niteliği ve niceliğinin çeşitli tartışmalara zemin teşkil ettiğini görürüz. Öyle ki daha dindar ya da abid nitelemesini hak edebilme/kazanabilme adına dünyayı ilgilendiren ve de hayatın fıtrata uygun bir düzlemde sürdürülebilmesi için gereklilik arz eden unsurların Yaratıcı/din adına terk edilişi, zaman zaman karşılaşılan tablolardır. Bütün bu terk edişler sarmalı, ibadet kapsamında ve de kulluk gereği olarak samimi bir telakkiye dayandırılmıştır da. Diğer taraftan mebde ve mead dengesini, mebde lehine bozup var oluş/varlık amacını mebde bitimli okuyup meadı terk eden ve bu okuyuşa dinden de referans bulma eğiliminde olanlar tarih boyunca hep var olagelmiştir. Her iki davranış biçiminin de dinimizin denge/itidal/vasat nitelemesine uygunluk arz etmediği açıktır. Her şeyden önce Yüce Allah, Yaratıcı-kul, kul-evren, kul-kul ilişkilerinde dengeyi/dengeli olmayı makbuliyet ölçütü olarak bizlere sunmuştur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de İslam dinine mensup insanlar âdeta tanımlanırken, “Böylece, sizler insanlara birer şahit (örnek) olasınız ve peygamber de size bir şahit ( örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık…” (Bakara, 143) buyurulması dikkat çekicidir. Ayetteki “Orta ümmet” ifadesinin, her yönüyle dengeli bir ümmet olarak açılımı yapılabilir. Dünyaya, evrene, insana, mala ve mülke bakışta, ahireti algılamada, ibadette, orta/dengeli bir kitle… Yüce Yaratanın, Muhammed ümmetinin nitelikleri arasında dile getirdiği bu denge, sadece insana özgü bir nitelik değil aynı zamanda evrene de has bir durumdur. Zira evrenin en önemli ama fiziksel açıdan oldukça küçük bir varlığı olan insanda gözetilen bu dengenin kâinatın tanziminde dikkate alınmaması düşünülebilir mi? Elbette düşünülemez. Evren ve içindekilerin konum ve fonksiyonları göz önünde bulundurulduğunda hemen her şeyin bir denge zeminine oturtulduğu aşikârdır. Nitekim “Göğü Allah yükseltti ve mizanı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın.” (Rahman, 7-8) ayeti, ifade etmeye çalıştığımız bu dengeyi gayet anlamlı bir şekilde dile getirmektedir. Dolayısıyla evrendeki hemen her şey, Yaratıcı Kudret tarafından kül’den cüz’e, zerreden kürreye denge eksenine oturtulmuştur. Bu itibarla dünyevi-uhrevi-dinî hayata yönelik uğraş ve beklentilerde denge unsuru daima göz önünde bulundurulmalıdır. Sevgimiz, yergimiz, harcamamız, ibadetimiz, dünyaya ve ahirete bakışımız bu denge unsurundan asla sapmamalıdır. Zira bu bakış ve tutum, sahih ve makbul bir dindarlığın gereğidir. İbadetler özelinde namazın belirli vakitlerde farz kılınışı (Nisa, 103), hemen Kur’an’ın başlangıç suresinde özellikle namazlarda gönüllerden dillerimize dökülen “bizi doğru yola erdir...” (Fatiha, 6) duası, cimrilik ve israfa kaçmaksızın infakta orta yolun izlenmesi (Furkan, 67), “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma…” (Kasas, 77) öğüdü, hayatı bütünüyle kapsayan bir denge anlayışının, kuşatıcı bir perspektifin tezahürleri olarak karşımıza çıkmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birer örnekleme kabilinden zikrettiğimiz bu mesajları yanında dinin, bütünüyle dengeli bir ilişkiyi öncelediği ve öğütlediği görülür. Bu bağlamda alemlere rahmet olarak gönderilen ve dinin yaşanılabilirliğini beşere öğreten/gösteren Peygamberimiz’in hayatında ve söylemlerinde de denge eksenli bir dinin/dindarlığın esas olduğunu görürüz. Ondan (s.a.s.) aktaracağımız örnekler, aslında hemen her konuda dengeli olmamız başka bir ifadeyle din/ibadet adı altında da olsa fıtrat ve takatimizi zorlamamamız gerektiğini bizlere ifade etmektedir. Gerçek şu ki, çağımız insanın zihin ve gönül dünyası, din/dindarlık/dünyevileşme/modernite adına çeşitli esintiler tufanına âdeta mağlup/mahkum olmak üzeredir. Söz konusu esintilerin, sağlam ve sağlıklı bir zeminde okunması ve algılanmasında, zarar ve yarar bağlamında ayıklanmasında, dinin/ilahî mesajların sunacağı denge eksenli anlama/okuma/algılamanın ayrı bir önemi olduğu kanısındayız. Aktaracağımız örnekler, söz konusu algılama ve anlama konusunda bizlere bir fikir vermekte, var oluş amacından sapmadan dünya ve ahirete yönelik tasavvur ve yol haritamızın şekillenmesinde temel paradigmayı oluşturmaktadır. Söz konusu örneklerden birisi şöyledir: Sahabeden üç kişi Hz. Peygamber’in ibadetini öğrenmek üzere onun zevcelerinin evlerine gidip istedikleri bilgiyi aldıktan sonra, daha çok ibadet etmeleri gerektiği kanaatine vardılar. Onlardan biri: Gecelerin tamamını namazla geçireceğini, diğeri yıl boyunca oruç tutacağını, üçüncüsü de, kadınlardan uzak durup hiç evlenmeyeceğini söyledi. Onlar böyle konuşurlarken yanlarına Sevgili Peygamberimiz gelerek: “Siz şöyle şöyle söyleyen kimselersiniz. Bilmiş olunuz ki vallahi ben Allah’tan en çok korkanınız ve en fazla korunanınızım. Ancak ben bazen (nafile) oruç tutarım bazen de tutmam. (Gecenin bir kısmında) namaz kılarım ve (bir bölümünde ) uyurum. Kadınlarla da evlenirim. (İşte benim yolum, budur). Artık benim yolumdan kim yüz çevirirse benden değildir.” (Müslim, Nikah, 1) buyurmuştur. Hadise konu olan sahabenin Allah’a ibadet etme niyet ve samimiyetlerinden asla şüphemiz yoktur. Ancak dinimiz, Yüce Rabbimiz/kutsal adına da olsa insan takatini zorlayacak bir eylemi, ritüeli, fıtrata uygun hususları terk edişi onaylamayarak dengeli olmayı işar ediyor. Aynı zamanda bu tür davranışların, her ne kadar niyet sahih de olsa “dindarlık” olarak telakki edilemeyeceği gerçeği de ortaya çıkmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Peygamberimiz hemen her alanda dengeli olmayı isterdi. (Buhari, Rikak, 18, İman, 29) Bu çerçevede kendileri, diğer hususlarda olduğu gibi toplumsal ilişkilerinde, aile ve ibadet hayatında dengeli bir yol izlemiş, ne tamamen kendini ibadet ve meşguliyetlere kaptırarak ailesini ihmal etmiş ne de tamamen ailesiyle meşgul olarak ibadet ve vazifelerini aksatmıştır. Siret-i Nebi dikkatle incelendiğinde onun (s.a.s.) günlük vaktini, ibadet, istirahat, aile hayatı ve günlük meşgaleler için nasıl düzenli bir şekilde taksim ve tanzim ettiği ve bu planlamada “her hak sahibinin hakkının adilane/dengeli bir şekilde gözetilmesi” ilkesine riayet edildiği görülür. Yine Aişe validemiz şöyle anlatır: Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bir hasırı vardı, geceleri perde yapıp gerisinde namaz kılardı, gündüzleri de yayıp üzerine otururdu. Halk da Rasulüllah (s.a.s.)’ın yanına gelip aynen onun gibi namaz kılmaya başladılar. Sayı gittikçe arttı. Bunun üzerine Allah Rasulü, onlara yönelerek şunları söyledi: “Ey insanlar, takat getireceğiniz işleri yapın. Zira siz (dua ve ibadet etmekten) usanmadıkça Allah da sevap yazmaktan usanmaz. Allah’a en hoş gelen amel, az da olsa devamlı olanıdır.” Hadisi nakleden ravi der ki: Muhammed (s.a.s.) ailesi bir iş yapınca onu sabit kılardı (artık terk etmez ona devam ederdi). (Buhârî, İman, 16, Rikâk, 18; Müslim, Salât, 283; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl, 1; Ebu Dâvud, Salat, 317) Bir başka hadisinde “Bu din kolaylıktır. Hiç kimse (amellerim eksiksiz olsun diye) kendini zorlasın da din, ona galip gelmesin (ve zorlanıp büsbütün amelden kesilmesin). Öyleyse orta yolu takip edin...” (Buhârî, İman, 29) buyurarak, dindarlık adına da olsa fıtratın zorlanmaması, aşırılığa düşülmemesi gerektiğine vurgu yapmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber’in eşlerini de bu dengeli din/hayat anlayışına çekmeye çalıştığının örneklerinden biri şu hadisedir: Enes der ki: “Hz. Peygamber (s.a.s.) mescide girmişti ki, iki direk arasına gerilmiş bir ip gördü. “Bu da ne?” diye sordu. Bu, Zeyneb’in (Hz. Peygamber’in eşi Zeynep bint Cahş validemiz) ipidir, namaz kılarken uykusu gelince buna takılıyor (ip onun düşmesini önlüyor)” dediler. Hz. Peygamber, “Hayır (olmaz) çözün ipi. İstekliyken namaz kılın, uykunuz gelince de yatın” diye emretti. (Buhârî, Teheccüd, 18; Müslim, Müsâfirîn, 219; Ebu Dâvud, Salât, 308) Hz. Aişe diyor ki: “Yanımda Beni Esed kabilesinden bir kadın vardı. Bu sırada Hz. Peygamber içeri girdi ve: “Bu kimdir?” diye sordu “Falancadır, geceleri hiç uyumaz, (ibadet eder)” dedim. Rasulüllah: “Gücünüz yettiği kadar amel edin. Allah’a andolsun ki, siz (ibadet yapmaktan) usanmadıkça, Allah da (sevap vermekten) usanmaz. Allah’a en hoş gelen dinî amel, kişinin devamlı olarak yaptığı ameldir.” buyurdu. (Buhârî,Teheccüd, 18; Müslim, Salâtu’l-Musâfirin, 222-221; Nesâî, Salatu’l-Leyl, 17)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıda nakledeceğimiz olayda da Rasulüllah’ın nasıl dengeli bir dindarlık anlayışını tavsiye ettiğinin bir örneği görülmektedir. Peygamberimiz Selman’la Ebu’d-Derda’yı kardeş yapmıştı. Selman bir defasında Ebu’d-Derda’yı ziyaret etti. Evde, Ebu’d-Derda’nın hanımını pejmürde bir kıyafet içinde buldu. “Bu halin nedir?” diye sordu. Kadın: “Kardeşiniz, Ebu’d-Derda’nın dünya ile alakası kalmadı” diye açıkladı. Ebu’d-Derda geldi ve Selman’a yemek getirerek: “Buyur, ye!” dedi ve ilave etti: “Ben orucum!” Selman: “Hayır sen yemezsen ben de yemem” dedi. Beraberce yemeği yediler. Akşam olunca Ebu’d-Derda, Selman’dan gece namazı için müsaade istediyse de, Selman: “Uyu” dedi. Beraber uyudular. Bir müddet sonra Ebu’d-Derda namaza kalkmak istedi. Selman tekrar: “Uyu!" dedi. Uyudular. Gecenin sonuna doğru Selman “Şimdi kalk!" dedi. Kalkıp beraber namaz kıldılar. Sonra Nebevi iklimi iyi analiz etmiş olan Selman şu nasihatte bulundu: ‘Senin üzerinde Rabbinin hakkı var, nefsinin hakkı var, ailenin de hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver." Ertesi gün Ebu’d-Derda, durumu Hz. Peygamber’e anlattı. Rasulüllah,"Selman doğru söylemiş” buyurdu. (Buhârî, Edeb 86; Tirmizî, Zühd, 63, Hadis no: 2413)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rasulüllah (s.a.s)’ın kâtiplerinden Ebu Rib’î Hanzala İbni Rebî’ el–Üseydî şöyle demiştir: Ebu Bekir benimle karşılaştı ve bana:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Nasılsın, ey Hanzala? diye sordu. Ben de:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hanzala münafık oldu, dedim. Ebu Bekir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sübhanallah, sen ne diyorsun? dedi. Ben cevaben dedim ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bizler, Rasulüllah’ın yanında bulunuyoruz. Bize cennet ve cehennemden bahsediyor, sanki gözlerimizle görüyormuşuz gibi oluyoruz. Onun huzurundan ayrılıp çoluk çocuğumuzun yanına ve işlerimizin başına dönünce, çok şeyi unutuyoruz. Ebu Bekir dedi ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Allah’a yemin ederim ki, biz de benzeri şeylerle karşı karşıyayız. Ben ve Ebu Bekir birlikte yola düştük ve Rasulüllah’ın huzuruna girdik. Ben: Ey Allah’ın Rasulü! Hanzala münafık oldu, dedim. Rasulüllah : “Bu ne demek?” dedi. Ben: Ya Rasulüllah! Senin yanında bulunuyoruz, bize cennet ve cehennemden bahsediyorsun; sanki onları gözümüzle görüyor gibi oluyoruz. Senin huzurundan çıkıp da çoluk çocuğumuzun yanına ve işimizin başına dönünce, çoğunu unutuyoruz, dedim. Bunun üzerine Rasulüllah (s.a.s.): “Nefsimi kudretiyle elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki, siz, benim yanımda bulunduğunuz hâl üzere devam edip zikir üzere olabilseydiniz, yataklarınızda ve yollarınızda melekler sizinle musafaha ederlerdi. Fakat ey Hanzala, bir saatinizi ibadete, bir saatinizi de dünya işlerinize ayırınız.” buyurdu ve bu sözünü üç defa tekrarladı. (Müslim, Tevbe, 12-13. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet, 59) Peygamberimiz insanlara hitap ederken, ayakta duran bir adam gördü ve onun kim olduğunu sordu. Ashap: - O, Ebu İsrâîl’dir. Güneşte durmayı, oturmamayı, gölgelenmemeyi, konuşmamayı ve sürekli oruç tutmayı adamıştır, dediler. Bunun üzerine Rasulüllah: “Ona söyleyiniz! Konuşsun, gölgelensin, otursun ve orucunu tamamlasın.” buyurdular. (Buhârî, Eymân, 31; Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Eymân, 19)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, gerek Peygamberimiz’in gerekse dinî geleneğimize yön veren âlimlerin hayatlarında yer almış bulunan bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bütün bu aktarılanlar, dengeli bir ibadet hayatı ve denge eksenine oturtulmuş sahih bir dindarlık anlayışı konusunda bizleri yönlendirmektedir. Bedensel ve zihinsel dinginlik, ibadetten alınacak haz ve lezzeti ziyadeleştirecektir. Böylesi bir durum da şüphesiz dünyaya, evrene, insana ve dine bakışımızdaki denge olgusu ile yakından ilintilidir. Aslında bu eksene oturmuş denge anlayışı, kapsamlı bir ibadet anlayışını da beraberinde getirmektedir. Niyetin, samimi ve Allah için olduğu takdirde fıtrat ve takati zorlamayan, dinî sabitelere aykırı düşmeyen hiçbir eylem ve davranışımızın ibadet kapsamı dışında kalmayacağını belleğimizde daima diri tutmalıyız. Diğer taraftan bu tür örnekler bağlamında ibadet anlayışı ile de olsa insan fıtrat ve takatini zorlayan hiçbir eylem veya davranışın dindarlık olarak nitelendirilemeyeceği sonucu ortaya çıkmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Ekim 2009 sayısında yayınlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Yaşar Yiğit&lt;br /&gt;Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2043798677078290349-4186072180241051600?l=muftuluk.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muftuluk.blogspot.com/feeds/4186072180241051600/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=2043798677078290349&amp;postID=4186072180241051600&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/4186072180241051600'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2043798677078290349/posts/default/4186072180241051600'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muftuluk.blogspot.com/2009/11/denge-eksenli-dindarlk.html' title='Denge Eksenli Dindarlık'/><author><name>meya</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08145792569321225628</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06779555797220835587'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry></feed>