tag:blogger.com,1999:blog-193538402008-07-25T23:15:38.563+03:00Bulmak veya Bulmamak!k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comBlogger178125tag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-35523980750695436322008-07-24T18:40:00.005+03:002008-07-24T19:07:34.438+03:00Kocaman bir merhaba ile:)<div>Çok uzun süredir yazmıyorum. Sebepler muhtelif. Yazmayı çok özlüyorum aslında ama okuma tutkusu baskın çıkıyor. Okuma tutkusuna eşlik eden başka tutkular da var. Temel olarak resim, müzik ve inanamayabilirsiniz ama örgü... (Aşağıdaki kaplumbağa kardiş gibi mesela. Yapılışını <a href="http://www.cocuklacocuk.com/">http://www.cocuklacocuk.com/</a> da buldum)<br /></div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5226610405023619218" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_BmQKdXOJ25A/SIimeLrLGJI/AAAAAAAAAOA/mIK9WV8nqg8/s320/Resim+019.jpg" border="0" /><br />Bir kaç ay önce yalvararak çağırdığım ilham sonunda geldi. Gelip de baş köşeye kuruldu. Kendisiyle çok tatlı muhabbetimiz var. Akşam eşim işleriyle ilgilenmek için çalışma odasına çekildiğinde biz de ilhamla çekiliyoruz kendi köşemize. Kendi köşemiz diye adlandırdığım mekan aslında bir yemek masası. 70 m2 lik bir evde kendine yer açma derdine düşmüş deli kişinin üzerine naylon örtü örtmesi sonucu atölyeye dönüştü. Masanın bu durumdan şikayetçi olup olmadığını bilmiyoruz. Çünkü ilhamla beraber tek derdimiz renkler ve şekiller. Işık, renk, şekil... Kendimizi bulmaya çalışıyoruz, tarzımızı arıyoruz. Realizmle ekspresyonizm arasında bir yerde duracağız sanırım, henüz yolun çok başında olduğumuzu bilerek. İlham en yakın dostum, onu çok seviyorum, iyi ki var, iyi ki beni bırakmıyor.<br /><br />İlham gerçekten de en yakın dostum. İlhamla konuşuyoruz bütün gün. Çünkü eşim çok yoğun ve pek bir şey paylaşamıyoruz. Aynı evde farklı odalarda kendimizce bir yaşam sürüyoruz. Yalnızım diyemem lakin, içimde gerçek bir dünya var. Renkleri parlak, kokusu güçlü... Aşk dolu!<br /><br />Ve kendi kendime kalmak benim için iyi oluyor. Eskileri eşeleyip duruyorum kimi zaman. Sandıktan çıkanları özenle koyuyorum kenara, sevip sevip... Bazen lise günlerimi özlüyorum. Fransızca bir şarkı fonda... Quelqu un m’a di que...Metropollerin hayatımızdan neler aşırdığını izliyorum. Hüzünle karışık mutluluk dediğim tuhaf bir his var, ilhamla paylaşıyorum onu. Bu tuhaf, kırık dökük ruh hali üretkenliği artırıyor genellikle. İki ucundaki değmek istemediğimiz bulaşıktan muzdarip bir değnek gibi. Son günlerde rüyalarımda hep 8-9 sene evvelini görüyorum. Uyanana kadar gerçekliği yanıbaşımda, uyandıktan sonrası acımtrak... Bu döngüden yakın zamanda çıkmayı istiyorum. Biraz daha kalırsam benim için iyi olmayacak. Çünkü alıp başımı gidesim geliyor ve kendimi zor zaptediyorum. İmbatın rezil körfez kokusuyla birleştiği şehre yerleşesim geliyor. Ve yalnız başıma kilit taşı döşeli pembe sokaklardan geçmek... geçmek... Balkonunda rengarenk çiçekler büyüttüğüm bir evde, küçük, sakin, yalnız... Yağmur da yağsa hiç fena olmaz. Çikolata rengi gölge attırdığım siyah saçlarım ıslanır. Hiç itirazım yok ıslanmaya... Yağmuru seviyorum ben.<br /><br /><div></div><br /><br /><div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5226610921236106930" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_BmQKdXOJ25A/SIim8Ot0jrI/AAAAAAAAAOI/RDgWFwUE7ck/s320/Resim+089.jpg" border="0" /><br />Küçük bir kız iken –ki okul hayatım henüz başlamamıştı bile- ben rüya kahramanlarına aşık olurdum. Uyandıktan sonra günlerce yeniden rüyama girmesini beklediğim küçük prensler vardı. Çoğul takısından da anlaşıldığı üzere bir değil, iki değil, çok sayıda prens idi söz konusu olan. Bu prenslerin her birinin farklı farklı özellikleri vardı. Adeta bir bilgisayar oyunu kahramanı idiler. Aralarında en uzun süre hafızamı meşgul etmiş olanının adı “Mavi prens” idi. Bu mavi prensin gerçek ismini benden başka kimse bilmezdi. Ben de bilip bilmediğimden emin değildim lakin hissettiğimi sanıyordum kendimce. Kendisi baştan aşağı mavinin tonlarını giyer ve lacivert üçgen bir şapka takardı. Şapkası 1700lü yılların Fransız şapkalarına benzerdi. Prensin atı var mıydı, varsa ne renk idi..? Bu tip detayları ve ne yazık ki prensin yüzünü hiç hatırlamıyorum. Beyaz bir kapının prensin yüzüne kapatıldığı an, onunla ilgili gördüğüm son sahnedir. Bir daha da rüyama girmedi. Uzun lafın özü işte bu mavi prens, geçen gece rüyama girdi. Mavilerini çıkarmış, siyahlara bürünmüş. “Ne haber, görünmüyorsun bayadır” diye sitem ettim. Dalga geçtiğimi sandı sanırım, sustu. Mavi prens zaten hep susardı. Onu ben kendi zihnimde konuştururdum. İlham da en son bundan bahsediyordu. Sevinme ilhamcan henüz o kadar da delirmedim.<br /><br />Neyse, ilhamla muhabbetimizin devam etmesi benim için çok önemli. Bunun yanı sıra devam eden bir iş hayatım var. Dile kolay tam 3 senelik bir dönem... Bu 3 senede o kadar farklı süreçler yaşadık ki sanırım 2-3 işyerinde elde edilebilecek yöntem tecrübesine sahip oldum. Bu nedenle çok seviniyorum. Yakın gelecekte işten ayrılmayı da düşünmüyorum, çok değiştim be blog. Gün içinde epey yoğunum ama akşam eve gidince zaman bana ait oluyor. Yatana kadar geçen süre hiç bitmesin istiyorum. Uykusu gelince kafası çalışmayan bir insan olduğum için de kendimden utanıyorum. Keşke uykuya hükmedebileceğim, onu yenip zafer mutluluğuyla hayata devam edebileceğim bir mekanizma bulsam. </div><div><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5226612545693716514" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_BmQKdXOJ25A/SIioaySskCI/AAAAAAAAAOQ/RBPpzTmqYjY/s320/Resim+004.jpg" border="0" /><br />Geçtiğimiz aylarda sevgili İstanbul lale ve erguvan büyüsüne bürünmüşken kırmızı başlıklı kız olup koşasım geliyordu. –kurt hikayesinden hariç düşünülmeli- Yolda gördüğüm lalelere, özellikle de ebruli lalelere sarılmak istiyordum. İlhamla o sıralarda epey didiştik. Kendisi ısrarla lale çizmemiz konusunda baskı yapıyordu, benim deli gönlüm ise eski bir telefonu boyamaya karar vermişti bile. Sonuçta laleleri lale özlemiyle ayılıp bayılacağım bir mevsimde ele almaya karar verdim. Lalelerin arasında gölgeli siyah saçlarını şapkayla toparlamış mavi elbiseli bir maceraperest...<br /><br />Laleler geçti şimdi, hatta yaz ilerledi, doğum günüm oldu-bitti... Yüzmeye devam ettim, sonra bıraktım. Çok güzel müzikler keşfettim. Notre Dame de Paris müzikalinin harika parçalarını dinliyorum, bir yandan Muammer Ketencioğlu beni İzmir Hatırası ile İzmir’ime götürüyor. Yalo Yalo diyoruz beraber Kordon’da... Elveda Rumeli isimli sezon finali ile keşfetmiş olduğum dizinin muhteşem soundtrackini edindim, bazı akşamlar o büyülüyor beni. Siyah saçlarım kısaldı ve çikolata rengi gölgelerim oldu, çok şımarık gözüküyorum. Kendime bir sürü elbise aldım, pazardan çok güzel bir pantolon aldım aynı eteğe benziyor ve otantik. Rengarenk oldum yine! En çok mavi, sonra kızıl-sarı, siyah ve mutlaka beyaz. Bi de pembe... şekerinden :)<br /><br />Son günlerde en çok dinlediğim şarkı: Ayşegül Aldinç “Beni Hatırla”. Girişindeki ud muhteşem. Hmm, ayrıca santur diye bir enstrümanla tanıştırdı beni çok sevdiğim birisi. Henüz canlı dinleyemedim ama neye benzediğini gördüm ve kayıttan dinledim. Hatta Listenbul diye biraz dağıtmış arkadaşlardan oluşan bir grup var, gruptaki santurî döktürüyor. Bu grubun bir solisti var Allah sizi inandırsın uçukladım. Adam gayet otantik bir tınıya gacır gucur bi daldı. Hiç beklemediğim bir anda zıpladım falan. Vay vay vay... Onu da googleda bulmuştum. Of o kadar çok şey var ki yazacak ve ben hayata bu aralar o kadar tutunmuş ve mutluyum ki.... Anlatamam!<br /><br />Ceviz ağacının kıyısında, dut ağacının karşısında çiçeklerin içinde mutlu olan sevgili balkonumda akşam yemeğini yerken müzik dinlemekten, artık şekersiz içtiğim çayımı hava karardıktan sonra tek başıma hüpletmekten ve keşfettiğim Cdler eşliğinde resim yapmaktan... işte bu halden başka hale geçmek istemiyorum. Gerçekten uçuyorum ve bulutların üstündeki bu yerimden çok memnunum.</div><div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-32876326716659659392008-07-23T20:01:00.002+03:002008-07-23T20:04:21.575+03:00Yine yeni yenidenBöyle bir şarkı vardı değil mi? Nilüfer söylerdi, yüreğimdeki fırtına dinmedi hala diye başlardı... Güzel miydi ki? Bilemedim...<br /><br />Evden yazıyorum. İlham sürekli yanıbaşımda, beraber ne düşler kuruyor, ne ülkeler geziyoruz bir bilseniz. Buraya yapıştıracak çok uzun bir yazım var son aylarımla ilgili.<br /><br />Yakında...<div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-79660293171641665532008-02-03T20:21:00.000+02:002008-02-03T20:27:56.159+02:00Tüh banaBravo k.i.s.d. Ne kadar da zimlisin yazma konusunda.<br />Ah özür dilerim, işyerinde artık blogspot uzantılı adreslere bile giremediğini unutmuşum, afedersin.<br />Evde de internet tek kişinin tekelindeydi değil mi? Artık dan fırsat bulduğunda köşe yazılarını tıktıklayacaksın.<br /><br />K.i.s.d. diksiyon kursundan aldığı gazla seslendirme yapmayı düşünüyor ciddi ciddi. İşinde de yükselip hem de sevdiği şeyleri yapmak istiyor. Nasıl olsa her insanın hayatında bir mesleklik daha zaman var.<br /><br />K.i.s.d. resim yapmaya başladı yeniden. Boyalarını ve fırçalarını serdi yemek masasının üstüne. Durmaksızın boyamayı hedef edindi. Tamamlanan her ufak resim onu bir adım daha taşıyacak, ileriye.<br /><br />Herkes iyi olsun, sağlıklı olsun. Bir grip atlattık, bu seneki fenaydı doğrusu. Hala etkisindeyim.<br /><br />Not: Haftasonu çalışmayı sevmiyorum.<div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-52671418941914877042008-01-07T11:03:00.000+02:002008-01-07T11:12:17.497+02:00Pazartesi mönüsüLeyla’nın aşkı üzerine uzun uzun düşündükten sona ortaya çıkan yazı bu mu olmalıydı? Bilemiyorum. Leyla’nın aşkını, Leyla olmadan anlayamayacağıma göre bu defteri şimdilik kapatmayı düşünüyorum. Bir müddet sonra, düşünceler ve okumalar biriktikten sonra, tekrar ısıtacağım.<br /><br />Dün diksiyon kursunda bahsi geçen ENNEAGRAM kişilik tipleri üzerinde araştırma yapılacak notunu da düştükten sonra bir film eleştirisi yapacağım. Bu arada: Evet, diksiyon kursuna gidiyoruz. Dilimizi daha da güzel, daha da akıcı, daha da etkileyici konuşmak için bu kursa katılıyoruz. Kursa başladığım günden bu yana farkındalığım o kadar arttı ki! Zira, öğrendiklerim harflerin çıkakları, ya da şimdiki zaman eki olan –yor ekinin sonundaki r yi mutlaka telafuz etmem gerektiği ile sınırlı kalmıyor. Etkili konuşmadan tutun sesin doğru bir biçimde kullanılmasına, yanlış okuduğumuz kelimelerin okunuşunu düzeltmekten tutun Türkçe’deki muhteşem ahengin enginliğine kadar bir çok konuda derya içinde derya, yüzüyoruz. İmkanı olanlara şiddetle öneriyorum. Çok güzel konuştuğunuzdan emin bile olsanız, kendinizi zenginleştirmek adına, diksiyon ve hitabet kursuna katılmayı bir düşünün.<br /><br />Bu eğitim kapsamında edindiğim bir bilgiyi sizinle paylaşmak istiyorum.<br />- Türkçe <strong>genellikle</strong> okunduğu gibi yazılır ve yazıldığı gibi okunur. Genellikle böyledir, <strong>istisnalar mevcuttur</strong>. Yani, yazıldığı gibi okunmayan, okunduğu gibi yazılmayan kelimeler ve ekler mevcuttur dilimizde.<br /><span style="color:#ff6600;">-ecek, acak eki, eklendiği kelimeye göre –ıcak , -ucak diye okunur.<br /></span>Bir kaç örnek: gelecek şeklinde yazdığımız kelime gelicek okunur<br />- Aynı şekilde: olacak -> olucak<br />- Gidecek- gidicek<br /><span style="color:#ff6600;">- Ğ harfi okunmaz, kendinden sonraki sesli harfi düşürürve kendinden önceki sesli harfi uzatır.</span><br />- Örnek: yapacağım şeklinde yazılan kelime yapıcaam şeklinde okunur.<br /><br />Ek olarak, başlıca sorunumuzun kalın-ince harfler olduğunu da fark etmiş olduk. Örneğin Türkçe’de harf olarak bir tane k, bir tane l olmasına rağmen telafuz açısından iki tane k ve l mevcut.<br />Mesela: kalem kelimesindeki “k” ile kedi kelimesindeki “k” sesleri aynı değil.<br />Ya da lamba kelimesindeki “l” ile halat kelimesindeki “l” sesleri aynı değil. Lamba kelimesinde l ince bir l iken halat kelimesindeki l kalın.<br /><br />Dikkat ederseniz çoğumuzun sorunu ince olması gereken harfleri kalın telafuz etmek (veya tam tersi).<br /><br /><span style="color:#ff6600;">Son bir detay: Alfabemizde sesli harfler için 8 işaret olmasıyla birlikte, okunuş olarak 14 adet sesli harf mevcut.</span><br />Kısa bir örnek: 3 adet “a” var.<br />-kısa a : adam<br />-uzun a : Sade<br />- ince a : dikkat<br /><br />Bu üç kelimedeki a harflerinin çıkak noktaları farklı. Hepsini aynı şekilde telafuz ettiğimizde konuşmamız çirkin ve dahası anlaşılmaz oluyor.<br /><br />İki adet “e” var. (bir yerde 4 tane e sesi olduğunu okudum, muhtemelen yabancı dillerden dilimize katılmış olan kelimelerden kaynaklanan istisnalar mevcuttur)<br />-açık e: gel, sel<br />-kapalı e: mektep, anne vs.<br /><br />Film eleştirisine gelebildim nihayet. Sanatsal bir beklenti içine girmeyiniz. Alay etmek istiyor ve bu ihtiyacınızı kimseyi rencide etmeden film seyretme yoluyla gidermek istiyorsanız size bir film tavsiye edeceğim. “<span style="color:#993399;">Living and Dying</span>”... Tamer Karadağlı bey ile Deniz Ak – kaya hanım teyzemizin Halivud’a adım attıkları ve o andan itibaren dünya çapında sanatçı oldukları film.<br /><br /><br /><p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5152658578966275634" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_BmQKdXOJ25A/R4HrrXgnZjI/AAAAAAAAAN4/s3RXl107T-4/s320/lvod.JPG" border="0" /><br />Filmi internetten indiren sevgilim, bunun vurdu kırdı tarzında bir film olduğunu düşünmüş. Hadi seyredelim dedi, bakayım dedim. Sonra jenerikte Türk sanatçıların ismini gördük. Vaooovv bizimkiler Halivud’da.<br /><br />Filmin konusu oldukça sıradan. Action Max filmleri bu film ile kıyaslayınca başyapıt konumuna bile yükselebilir. Film bir aksiyon sahnesi ile başlıyor. Soyguncular hızla bankaya girip bağıra çağıra kasayı soymaya girişiyorlar. Sanıyorsunuz ki daima yüksek tempo gidecek. Banka soygunu... Polislerle soyguncular arasında vasat bir çatışma, yaralanan bir soyguncu, ölen bir soyguncu, restorana sığınan soyguncular... Tempo bu noktada düşüyor. Restoranda yemek yiyen iki azılı suçlu... Soyguncuları soyan azılı suçlular... Restoranda kısılı kalan ve rehineleri koz olarak kullanarak polisle pazarlık yapan soyguncu-azılı suçlu-vs çorba bu kısım zaten. Polislerin bir kısmı “local” denenler, bir kısmı da “federaller”. Meğer federallerin soyguncu çetesinde adamı varmış. </p><p>Federallerden biri Tamer bey idi. İlk mimiğiyle koltuktan düşmeme, ikinci mimiği ile de karnıma kramp girmesine neden oldu. Güldürdüğü için teşekkürü bir borç bilirim. Sanki yönetmen buna “Abi bütün film boyunca hepinizi keserim bakışı yapacaksın, çemçük ağız yapacaksın” demiş. Çocuklar duymasındaki “Havuç seni gebertirim” repliğine uygun bir yüz ifadesi, abartılı jestler falan. Tam rezalet. Sonra Deniz hanımteyze boy gösterdi. İlk göründüğü sahnede şaşı bakmış, ikinci sahnede ise İngilizce konuşmaya çalışan haber spikeri idi. Spiker dediğimizde hepimiz aynı şeyi anlıyoruz değil mi? Ahhh ahh. Neyse, filmin devamına tahammül edemedik. Deniz hanımteyze kazulet boyuna 15 pontluk kırmızı pabuçları geçirmiş, omzuna kamerayı yüklendiğinden kambur kalmış 1.5 metre yüksekliğinde Meksika tipi bir kapıdan girmeye çalışıyordu en son. Filmi kapattık.<br /><br />Sonra kendi içimize dönüp muhasebe yaptık. Bu film için reklam yapıldı, para harcandı, telebolelere, megazynn programlarına malzeme yapıldı. İnsanlar bu filme para verip gitti. Bizim 15-20 dakikamızı çaldı bu film. Bir fiyasko için şu anda satır tüketiyorum. Yazık değil mi? Tamer bey kendi kendini rezil etmiş, Deniz hanımteyze kendine başka bir iş baksın. Oynarken aynaya bakmıyor muyuz? Diyebilirim ki: Living and dying is killing. Son bir not: Filmin afişine dikkat ettim de neredeyse bütün oyuncular afişte yer alıyor. İlginç!!! Bu da komik bence, hihihihiiii.<br /><br /><span style="color:#cc0000;"><strong>Türkiye, lütfen bu insanları alkışlama! Lütfen!</strong></span> </p><div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-60381718009744693402008-01-03T16:44:00.000+02:002008-01-03T16:52:51.117+02:00Giz"Leyla’ya sorulmuş:<br />–Senin Mecnun’a olan sevgin mi daha büyük, yoksa Mecnun’un sana olan sevgisi mi?<br />–Benim ona olan sevgim, demiş Leyla ve sonra açıklamış: “Çünkü onun bana olan sevgisi meşhur oldu, benim ona olan sevgim ise gizli kaldı.”<br /><br />İlk duyduğumda "Hmmm" dedim. İlk bakışta çok parlak geldi bu söz, yüreğim kamaştı. Sonra düşündüm: meşhur olmak azlığı, gizli kalmak çokluğu temsil eder mi? İlk başta mantıklı gelmedi. Tevazu önermesiyle algılamaya çabaladım. Hani tevazu büyüklüktendir diyerek... Meşhur olup dillere dolanınca tevazusunu kaybettiğinden mi nispeten küçük kalmıştı Mecnun'un aşkı? Saklayıp kendi içinde dağ yaptığı, kimseye göstermeyip tevazusuna tevazu kattığından mı büyük olmuştu Leyla'nın aşkı?<br /><br />Leyla gece gibi kendi karanlığında mı sakladı sırrını? Leyla'nın aşkı neden gizli kaldı?<br /><br />Algım zeminim kadar. Zemin katta bilgi babından bunları buldum. Kendi bilgim dahilinde Leyla'nın söz-içre-söz cümlesini anlamaya çalıştım. Belki mantığımı fazla kullandım, belki sadece gönül kulağıyla dinleyip gönülle yorumlamayı gerektiriyordu bu sözler.<br /><br />Anlamama katkıda bulunursanız sevinirim.<div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-63165112023840069662008-01-03T13:19:00.001+02:002008-01-03T13:20:00.002+02:00Beyaz büyüKar bütün güzelliğiyle İstiklal’de... Kar bütün masumiyetiyle İstanbul’da...<br /><br />Önce ince ince hercai nağmeden yağıyor. Alıştırıyor kendine, biraz soluklanıyor kapının önünde. Sonra iri tanelere dönüşüp yelteniyor başköşeye yerleşmeye. Acelesiz, kendinden emin bir tavırla yılın ilk karıdır yağan.<br /><br />Buyur.<br /><br />İçimde küçük kuşlar ötmeye başladı, sesleri bütün boşluklarımda çınlıyor. Kuşlarım İstiklal’de tünele kadar yürümek istiyor, mesai izin vermiyor. Tünelde bir kafede oturup sıcak çikolata içmeli ve geri dönmeli, yürüyerek.<br /><br />Siperli bir şapka takmalı, şapka yoksa edinmeli acilen. Siper, gözleri koruduğunda karın büyüleyici güzelliği daha rahat temaşa edilir. Adımlar yavaş yavaş atılmalı, çünkü yavaş yavaş yudumlanarak kana karıştığı hissedilen bir sıcaklıktır kar. Arada bir, durup derin derin nefes alırsın. Temiz, soğuk hava ciğerlerine hücum eder. Burun kökünde tuhaf bir yanma peydah olur. Cansız kalmış hücrelere hücum eden ısınmış kanın akışı ses getirir.<br /><br />Kar, öyle güzeldir ki İstiklal’de. Ayaklarının altında gacır gucur birikir yavaştan... Binlerce renkten binlerce zihin gülümser birbirine bembeyaz mutlulukla. Ayaklar gacır gucur kendine has bir nağme tutturur. Kimi zaman bir akordiyon sesi duyulur, beyazlar gökyüzünden inerken, bu romantik manzara altında olabilecek en güzel seslerden biri. Bir dern nefes daha alırım kardan. Buraya o kadar aitim ki geri dönmek istemiyorum. Yeşil palto ve mor şapkamla karda öyle tuhaf bir leke oluyorum ki o lekeyi silmek istemiyorum.<br /><br />Ne olur bırakın, karda yürümek istiyorum.<div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-71734402638623408552007-12-31T11:22:00.000+02:002007-12-31T11:23:30.514+02:00Geleneksel yılbaşı şeysiAman Tanrım!!!<br /><br />2000 Milenyumunu dün gibi hatırlıyorum. Bilgisayarlara 2000 senesinin ne gibi bir zarar verebileceğini bilemeyecek kadar az anlıyordum bu işten.<br /><br />Arada üniversite vesilesiyle kaynayan seneler, bir de 2004 hatırlıyorum Taksim Tünel’de kocaman mumların arasında.<br /><br />2005 yılbaşında San Francisco’daydım, hava buz gibiydi. Akabinde de orta kulak iltihabı nedeniyle günlerce yatmıştım da Tayvanlı doktordan azar işitmiştim nerede üşüttüğüme dair. Demek ki üşütme yoluyla hasta olunabileceğine inanan sadece biz Türkler değildik.<br /><br />2006 yılbaşında ağır mesai koşulları arasında şirkette kutlama olmuştu. Birbirinden tatsız catering mezeleri arasında şirketin dağıttığı hediyeleri inceliyorduk.<br /><br />2007 yılbaşını anımsamıyorum da sabahında buz gibi ve sakin İstiklal’de bir fincan kahve çok iyi gelmişti.<br /><br />2007 senesi çok güzel şeyler taşıdı beraberinde.<br /><br />*Eşimin kariyerinde bir dönüm noktası... İyi mi oldu acaba? O kadar az zaman geçiriyoruz ki şimdi. İyi olduğunu düşünmek istiyorum sadece. Örneğin ev-iş arasında geçirdiğim zaman günde 3,5 saatten 1 saate indi. Bu şehirde işin eve yakın değilse yolda harcadığın yıllara oturup acımamak mümkün değil. Elif Şafak’ın bütün kitaplarını E-3 numaralı otobüste okumuş olmak da ayrıca bir anılar silsilesi oluşturuyor. Mesela, hmm bu sayfayı otururken yanımdaki amca omuzumda uyuyakalmıştı, ya da şu bölümü ayakta okumuştum hay Allah... gibi. Gerçi otobüs anıları da çok ilginçtir. Özellikle de her akşam aynı simalarla yolculuk ediyorsanız “esmer, gözlüklü hanım teyze gecikti galiba 2-3 dakika beklesek olur mu” şeklinde muhabbetlere başlayabiliyorsunuz. Ya da Ramazan’da otobüste toplu iftar gibi faaliyetleri izleyebiliyorsunuz.<br />*4,5 senenin ardından İzmir... Hüzünlü bakışlarla değişen herşeyi yadırgadım. Artık bana ait olmayan herşeyi öteledim. Kendi şehrimi istedim, lakin alamadım.<br />*Kabataş La-Vita’yı keşfetmek...<br />*Doğum günüm civarlarında hayatımın karanlık bir döneminin aydınlanması ve can yanması. Canımın yanmasına karşı ilaç geliştirildi mi derdine düşüp bir müddet ufak çaplı bir depresyon yaşadım. Bir müddet dağ, bir müddet kestane tedavisiyle kendime geldim. Şimdi de spor tedavisi gerekiyorJ<br />*Muhteşem Kazdağları, yoksa ben dağlar kızı Reyhan mıyım?<br />*Şirketten ayrılma arefesinde terfi ettiğimi öğrenip ayrılmaktan vazgeçişim. Sanırım benim bu şirketle göbeğim bir kesildi, ya da göbeğimi buraya bir yere gömdüler. Hiç bir yere gidemiyorum yahu. Gitcem dediğimde de göndermiyorlar a.s.<br />*Cheesecake yapmayı öğrenmek. Obur bir yengeç kişisi için bunun ne anlam ifade ettiğini bilemezsinizJ<br />*Zamanın hızla akıp gittiğini iyice anlamak... Öyle ki 2007 başında hediye gelen kupaları sanki ilk dün kullanmış gibiyim. Hani arada taşınma falan olmasa uyudum-uyandım diyeceğim.<br />*Evde bar kurma hevesine girişmek... Yurtdışından her gelenin freeshop kotasına göz dikmekJ<br />*Saks mavisi romantik kollu, iri yakalı, masalları andıran yeni bir palto<br />*Kuaförlerin boyama girişimlerinden defalarca kurtulmayı başarmış siyah saçlar... aralarındaki tek tük yeni yetme beyazlar<br />*Taşınırken kaybolan civciv sarısı bornozum<br />*Eşim tarafından el konulan laptopum<br />*Yeni dostlar, evlenen canlar, çocuklanan canlar, hayal kırıklığı yaşatan eski dostlar...<br /><br />Her sabah aynaya baktığımda karşımda farklı bir k.i.s.d. görüyorum. Seneler geçtikçe kendimi daha iyi tanıyorum. Hayatımdan hiç kimseyi eksiltmek zorunda kalmayayım Tanrım n’olur. Eksilenlerin yerinde koca koca boşluklar kalıyor ve dolmuyor bu boşluklar. Sabırsız davrandığım anlarda durup düşünmek için dirayet istiyorum. Akıl ve hikmet talep ediyorum. Duygu-mantık sarkacında niye illa ki iki uçtan birini seçtiğimi, niye bir türlü averajı tutturamadığımı merak ediyorum?<br /><br />Farklarımı yitirmeden, kendimi kaybetmeden, üretimi durdurmadan, eksilmeden, üzülmeden normalleşip büyümek istiyorum<br />Araba kullanabilmek, yeni bir tabloya başlayabilmek, erken kalkabilmek, spor yapabilmek istiyorum.<div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-82403515042797442092007-12-26T14:35:00.000+02:002007-12-26T14:39:47.870+02:00Hoşgeldim:)An itibariyle şaşkın vaziyetteyim. Hatta inanamamaktayım.<br /><br />İşyerimden bloggera bağlanabildim ve hatta bu satırları yazabilecek kadar uygulamada ilerleyebildim. demek ki blogger yasağı kalktı.<br /><br />Oh! Ne mesudum bilemezsiniz.<br /><br />Bu süre içerisinde okuduklarıma yorum bırakamadım veya yeni yazılar yazıp yayınlayamadım, sonra beğenmedim sildim yazılarımı...<br /><br />Bu süre içerisinde bayram geçti, yılbaşı geliyor, İstanbul soğudu, buz gibi oldu.<br /><br />Leyleklerden geriye kalanlar yolda donarak can verdiler<br /><br />Rap dinlemeye başladım<br /><br />Son maddeye çok gülüyorum, bir hevesti geldi geçti diyebileceğim günler de gelecek, eminim:)<div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-17739798923969787212007-11-28T20:03:00.001+02:002007-11-28T20:06:56.132+02:00İstanbul'a yağan Yağmurİstanbul’a yağmur yağıyor...<br />Ben, elimde hiç bıraktığım kanatlı bir hüzün<br />Diğer elimde unuttuklarımı koyduğum bir valiz<br />Kadim çağların tüm ezgilerini içinde barındıran, sözlerini uydurduğum garip bir türkü söylüyorum<br /><br />Bu ses, bu ezgi, içimde küçücük bir kovukta gizlenmiş<br /><br />Turuncu yapraklar şehri en sevdiğim örtüyle gizlerken, rica ediyorum çöpçülerden. Lütfen, toplamayın yaprakları... Siyah, ıslak kabuğunu sapsarı bir güzellikle süslemiş ağaçlara aşık aşık bakıyorum. Başımı gökyüzüne çeviriyorum, siyah saçlarımı bir rüzgar götürüyor, etrafımda helezonik bir tünel oluşuyor yapraklardan, yapraklar saçlarıma taç oluyor. Ben bu mevsimin bu gizli hüznünü seviyorum. Haddinden fazla uzamış siyah saçların arasından fışkıran yeni yetme beyazlara göz kırpan, hazan rengi bir hüzün... Hani, o çok özlediğim şehirden kaçarcasına uzaklaşırken herşeyi özensizce doldurduğum bavul gibi zoraki... Gözlerime dolmuş dökülmeyen mağrur gözyaşları gibi... çise çise bir yağmur. Çise çise olmasına rağmen acıtan, inceden inceye delen o yağmur... <br /><br />Ahhh şehrin en yalnız anları bu zamanlar. Sokak başlarını tutmuş yaşlılar üşür de sığınır evlere. Sokaklar kendi başlarına yaşamayı öğrenirler ya, işte öyle. İçinde hüzünlü bakan siyah gözlerle şehir, siyah gözlerin asla göremeyeceği gizli bir hüzün büyütür sislerinin ardında. Ahhh, tıpkı soğuk bir kasım akşamında kollarımdan içeri dolan rüzgar gibi yakıcı, nereden geldiği bilinmeyen bir sis bu his. Işıklar yanmış, akşam olmuştur. Kahverengi paltonun kemik düğmeleri arasına sokulan ince ince bir yağmur... Islak ve karanlık sokakta yankılanan tek ses şakır şakır şakır. Ziller çalmaz, kapılar açılmaz, sokakta kalınmıştır bir başına. Yanlış bir otobüs ve yanlış bir telefon kulübesidir önü sonu. Önü sonu sonbaharla birlikte uçup giden turuncu-kızıl bir şiirdir mavi bir yaprakta. Körfezin sularını boğazla karıştırmanın neticesidir yalnızlık. Yalnızlık kilometrelerce süren bir ağlamadır susmamacasına. Ülke ülke ve hatta kıtalarca taşınmış koyu yeşil, eski püskü bir bavuldur içine tıkıştırılan onlarca bölük pörçük görüntüyle beraber. Üzerime en az yakışan renktir sonbaharda.<br /><br />İstanbul’a yağmur yağıyor.<br /><br />Yüksek dağlarda söylenmiş bir türkü bulmuş dinliyorum, türkünün rengi kızıl-sarı.<div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-76666793002186778462007-11-28T19:58:00.000+02:002007-11-28T20:00:20.553+02:00Bu da Laçin'e...Bu aralar sadece sobecikleri yanıtsız bırakmamak için yazabiliyorum. Yazmayı çok özledim be blog!<br /><br /> Sevgili <a href="http://www.blogger.com/www.lacheen.org">Laçin’in </a>sobesini cevaplamanın ardından bir kaç gündür wordde biriktirdiklerimi yayınlayıp mutfağa gideceğim.<br /><br /><strong>Ve sen gidiyorsun ….<br /></strong>Başardın işte...O her zaman görmeyi arzu ettiğin şehre gidiyorsun. O hep oynamak istediğin role bürüneceksin. Gözlerindeki soğuk yalım sıcacık olacak. Orada sen düşlediğin kadar mutlu olacaksın. Burada işim bitince ben de geleceğim yanına. Biliyorum, bekleyeceksin beni, bileceğim, biliyorum ve hep bildim.<br /><br /><strong>Söylenmesi en zor sözcükler?<br /></strong>“Başınız sağolsun”, “Hayır”<br /><br /><strong>Sizin için yağmurdan sonrası, ne ifade ediyor?<br /></strong>Yıkanmış şehrin temiz kokusu... Ve fotoğraf çekmek için ideal bir berraklık<br /><br /><strong>Burçak Çerezcioğlu?</strong><br />Mavi saçlı kız, kısacık hayatı dolu dizgin yaşamış, hep mutlu hep umutlu...<br /><br /><strong>Seni sobeleyeni nasıl bilirsin</strong> ?<br />Onu tesadüfen buldum nette dolaşırken. İlk intiba çok önemli derler ya, Laçin çok yetenekli olduğunu hemen sezdirdi bana bloğunda yayınladığı projelerle. Güleryüzlü fotoğraflarından kendisinin güzel ve içten bir insan olduğunu düşünüyorum.<br /><br />Ben de Dilayra'mı sobeliyorummmmm..<div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-7696706659035084202007-11-28T19:55:00.000+02:002007-11-28T19:58:06.533+02:00Siyah limanBir müddet evvel yazdığım bir yazıyı buldum. Hazır internete girmişken eklemek istedim.<br /><br />Her gece rüyanda eski sevgiliyi bir kez daha terk etmek ne demektir bilir misin? Üstelik yine aynı şekilde cevapsızsın, yine sorular sormuşsun, bir şey söylememiştir. Niye sustuğunu söylememiştir. Yalnız, bu sefer ağzından sihirli kelime dökülebilmiştir. “Gitme, seni çok sevdim, hala seviyorum”. Ne var ki bu sözlerin rüyası bile gecikmiştir. Öyle bir geç kalınmışlıktır ki bu, zehrinin kangren ettiği kalp bile iyileşmiştir. Birinci tekil şahsın bu oyundaki replikleri bitmiştir. Son bir mimik kalmıştır yapılacak ve sonra perde kapanacak. Acı bir gülümseme ile sağ yanakta çukurlanan bir gamze. İnan ki bu karar öyle bir çırpıda verilmemiştir. <br />*******<br />Daha fazla orada kalamazdım. <br /><br />Demli çaydan aldığım son yudum damağımda biriken iğrenç sigara tadını bastıramazken, ve dumanların arasında kalmış, dumanların sigaradan mı yoksa kendi zihnimden mi... nereden yayıldığını bilemez bir halde düşünürken verdiğim karar buydu. Kendi kendimle devam eden mücadele olarak adlandırırsam bütün oyunu, kısaca: kaybetmiştim. Daha fazla orada kalmak artık saçmadan da öte idi, imkansızdı.<br /><br />İlklerin günü... İlk ve son kez sigara içtiğim gündü o gün, ve gemilerimi yakmaya karar verdiğim gündü. Gemiler kulağıma yanaştırmışlar ağızlarını, yalvarıyorlardı. Yanmanın ne kadar acı verici olduğunu, sanki bilmiyormuşum gibi, bana anlatmaya çalışıyorlardı. Kan dondurucu hıçkırıkları kulağımdan silinemeyecek olsa da onları dinlemeyecektim artık.<br /><br />Gemiler, beni o limana mecbur eden gemiler... O dalgalı sularda demirli durdukları müddetçe ben, o büyülü-siyah mermer limandan, o kızıl yapraklı siyah ağacın altından asla ayrılamayacaktım. Siyah liman beni bırakmıyordu, kapıları kapalı idi, çıkamıyordum. <br /><br />Bu limana tesadüfen düşmüştü yolum. Okyanusta fırtınalarla boğuşup yorgun düştüğüm günlerin sonunda dalgalara teslim olup ulaşmıştım hiç bilmediğim kıyılara. Sakinliği ve siyah mermerlerin büyüleyiciliği karşısında hayranlıkla dolmuş, o efsunlu güzelliğe adeta vurulmuştum. Sert ve soğuk bir güzellikle dolmuştu kalbim. Düşünmeden demir atıvermiştim. Turuncu yapraklı bir ağacın altına döşeğimi serip yerleşmiştim. Ah bir bileydim orada mevsimin her zaman sonbahar olduğunu.<br /><br /> Liman pek sevinmişti gelişime, döşeğimi serip yerleşmeme... Ağacın dallarının üzerime kapandığını hiç fark etmedim. Yağmurlar başladı, yağdı yağdı. Neden yağdıklarını anlamadım hiç. Nedensizce kök saldım mermere. Mermerin damarları ile benim köklerim kaynaştı. Sıcak-soğuk garip bir denge oluşmuştu. Isımı soğuran bir buzdu adeta. Zarar görmeye başladığımda köklerimi çekmek istedim, bırakmadı liman. Bir de baktım ki kökler gemilermiş aslında. Ah, gemileri yakmak kolay değilmiş işte. Gemiler benim köklerimse, kendimi yakıyorum demektir.<br /><br /> Kibriti çaktım, ağladı gemiler, ben hissiz... Attım kibriti içime, köklerin başladığı yere. Sağ gözümden ince bir damla sızdı. Gözler kan çanağı... O liman, o siyah mermerli liman...<br /><br />Gemilerimi yaktım diye küsen liman... Köklerimden arta kalan külleri topladı, kendi turuncu yapraklı siyah ağacının küllerine kattı. Yüzümebakmadanuzaklaştıliman.<div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-2227488005965052232007-11-15T19:52:00.000+02:002007-11-15T19:59:36.413+02:00Nerelerdeyim?İlhamımı bekleye bekleye şair oldum a dostlar:)<br /><br />İlhamla aramızdaki münasebet platonik bir aşka dönüştü, aşık kim sizce?<br />Damlamayan musluğun huysuzluğunu kasım ayına bağlayadurayım, akan burnumu da havayla ilişkilendireyim... Bigane cümleler dizeyim... İlk adımı atmadıkça, ben ilhamı çağırmadıkça gelmeyecek biliyorum. İlk adımı atmazsam, onu nasıl da özlediğimi söylemezsem gelmeyecek. Nazlandıkça nazlanacak... Sonunda aşık usanacak... <br /><br />İşyerimde başımı kaşıyacak zamanım olmuyor bu günlerde. Günde 3-4 kupa içtiğim çayım 2 kupaya indiyse şayet, ve mutfaktan sorumlu arkadaş bana “Nerelerdesin” diye soruyorsa, yerimde mıhlanmış onun bunun dertleriyle uğraşıyorumdur. Zaten bloglara yorum yazamamaktan kederliyim... Bir de bu stres eklenince günler pek yavan oldu. Bu akşam mesaiye kalacağım mesela. İlham beni ne yapsın?<br /><br />Yukarıdaki satırları yazmamın üzerinden tam 3 gün geçti. Bu 3 gün içinde ben sürekli mesaiye kaldım ve geceleri rüyalarımda analizlerle - tablolarla uğraştım. Kapı-duvar konusunda haklısın morum koyunum. Ben de aynada kendime aynı şeyleri diyorum. Nabersin, nerelerdesin k.i.s.d. Gülümsemiyorsun...<br /><br />Sevgili Minik Meleğin Anneciği Kuaybe arkadaşım beni bir oyuna davet etmiş. Kuaybe de olmasa unutulup gideceğim zaten blog köşelerinde... (Emrah edebiyatına giriş 101) <br /><br /> 1.<strong>Ben küçükken</strong>, radyonun içinde minik minik adamların yaşadığını ve bu adamların radyodan gelen sesleri çıkardığını <strong>sanırdım</strong>.. Gülmeyin ya, çok küçüktüm, en fazla 3 yaşındayımdır yani. Sonra teyzem anlatmıştı bana radyonun nasıl çalıştığını.<br /><br /> 2.<strong>Aslında ben</strong>, çoğu zaman duygusal davranmakla birlikte hayati kararlarının tümünü tam anlamıyla mantığı doğrultusunda almış bir insanım. <br /><br />3.<strong>İlk kopyamı ne zaman çektiğimi</strong> hatırlıyorum. 6. sınıftaydım ve fen öğretmenimizi hiç sevmiyordum. Öğretme tarzını beğenmiyordum. Ders ingilizceydi ve ezberleyemediğim (evet ezber soruyordu) konular için kopya hazırlamış, çekmiştim. Pişmanım... Zaten hayatım boyunca kopya çektiğim sayılı gün vardır, o gün de bunlardan biriydi.<br /><br /> 4<strong>.En saçma huyum</strong>, sabredip sabredip birden sinirlenmektir. Tahammül eşiğim çok yüksek olmakla birlikte eşik aşıldığı anda çıldırıyorum. Dizginleri zaptedilemez bir şekilde sinirleniyorum. Ve bu durumdan hiç hoşlanmıyorum. <br /><br />5.<strong>Cep telefonum</strong> eşimin, annemin ve kızkardeşimin <strong>mesajları ile dolu</strong>. Eşimin yolladığı mesajları silemiyorum, annemin yolladıklarını anlamlarına göre koruyorum, kızkardeşimin de pozitif içerikli mesajlarını saklıyorum. <br /><br />6.<strong>Aşk bence</strong> sonradan okunduğunda komik gelen mektuplar ve şiirler yazdıran, insanın içinde portakal büyüklüğünde kelebeklerin uçmasına neden olan, turuncu-turkuaz karışımı bir duygudur. Bir Mayıs akşamı kalkan bir otobüsün arkasında bıraktığı, unuttuğu ve almak için geri dönmeye tenezzül bile etmediği bir bavuldur. Otobüsün vardığı şehirde iri-yeşil gözlü bir merhabadır. <br /><br />7.<strong>En sevdiğim bloglar</strong> yaz yaz bitmez. Linklerimi güncellemeyeli uzun zaman oldu. Bir ara evden internete uzun uzun girebilir de blogger hesabımı açabilirsem güncelleyeceğim. İşte o zaman tüm sevdiğim bloglar linkerimde olacak.<br /><br />Ben de <a href="http://www.blogger.com/www.edasuner.com">Eda Suner'i </a>sobeliyorummmm.<div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-51843194639027346212007-11-05T19:42:00.000+02:002007-11-05T19:45:55.264+02:00İlhamsız günlerBöyle iç sıkıcı bir yazı yazmayı hiç istemezdim. Okuyanların kalbine kasvet verecek, olumsuzluğa sürükleyecek kelimelerin saklanmasını dilerdim hep. Arzu ederdim ki, yazacağım zaman renklerden ibaret bir şarkının güftesi dökülsün kalemden, klavyeden.<br /><br />Sonbaharı sevmek içi kendime nedenler bulmuştum. Gökyüzü gri olsa bile güneşimi kalbimde taşıyordum. Grinin pusundan bunaldığım anlarda içimi aralayıp oradaki ışığa bakıyor, mutlu oluyordum.<br /><br />Herşeyi sevmek için neden bulabilirdim. Polyanna'dan esinlenmek bir yana, hayattan zevk almak ve etrafıma neşe saçmak için bu çabayı sarf etmeye değerdi. Neden karanlık bir girdap oluşturup etrafımdaki bütün güzellikleri kara delikte yok edeyim ki? Değil mi?<br /><br />Çok üzülüyorum sevdiklerim adına. Üzülüyorum çünkü bir kaç haftadır kendimde değilim adeta. Her zaman aklıma geliveren mutlu olma sebepleri bir süreliğine seyahate çıkmışlar. Dünya turu gibi kapsamlı olmalı bu seyahat, uzun mu uzun. Gittikleri ülkelerden bana o ülkenin diliyle yazılmış kartpostallar yollamaları için umutsuzca bekliyorum. O ülkenin diliyle edilmiş küfürler bile yazsa kartpostallarda, unutulmamış olmak adına, bekliyorum.<br /><br />İlham nerededir, hangi ülkededir bulsalar... Tatlı dille ikna edip, ikna olmazsa etere bulanmış bir parça bez de iş görür, getirseler... Yanıma bıraksalar... Ben ilhama sarılsam, ilham nele döndüğünü anlayamasa... Nicedir görmediğim bir dost olduğunu kendisine anlatsam, o beni uysal halde dinlerken kalkıp bir çay koysam... Sonra o bana kendini anlatsa, hangi iklimlerin hangi mevsimlerinde neler yaptığını, dünyanın dörtten fazla olan bucaklarını, gerekirse bucaktan daha ufak yerleşim birimlerini, çamurlanmış ayaklarıyla yatağa giren çiçekli pazen pijamalı çingene çocuklarını, pencere önünde kanaviçe işlerken uyuya kalan taze gelinleri, bahar festivallerinde içkiyi fazla kaçırıp mahallenin şebeğine dönen Flemenk köylülerini, fırından yeni çıkardığı mısır ekmeğinin kokusunu içine çekip gülümseyen Amerikalı çiftçi kadını, gökdelenin 18. katında puslu Manhattan manzarasına bakıp bir saniyeliğine de olsa uzakların aşkına tutulmuş olan kapitalist metropol kadınını –belki de o benim- ... anlatsa bana, ben dinlesem, sonra tualimi alsam, bir yerlerden bir kutu –açılmamış- kokusuz tiner bulsam, bezir yağı bedava olsa, yağlı boya kutum tozlanmamış, fırçalarım eskimemiş olsa... İlham içtiğim çaya karışsa... Bütün çayı fondip yapsam, ağzım kalaylı olsa...<br /><br />Sonra elime paletimi alsam, renkleri en sevdiklerimden ve hiç sevmediklerimden olmak üzere bir miktar boyayı o tuale sıksam... İsraf olmayacak kadar ölçülü miktarda boya sıkmayı çoktan beridir öğrenmiş olsam... Tuali şövaleme yerleştirip gözlerimi kapatsam... Önlüğümün cebindeki fırçalardan rastgele bir tane seçse elim.. Sonra paletten bir renk beğense fırça... Gözlerimi hiç açmadan ilhamın bana anlattığı öyküleri resmetsem... Resmederken boyalara karışıp masal ülkelerine kısa seyahatler yapsam... Seyahatlerden dönerken yanımda o diyarların yöresel tatlarını, otlarını taşısam...<br /><br />Sonra resim tamamlansa, resmi tamamlayan elim gözlerimi aralasa...Gözlerimi açtığımda uzun zamandır ilk defa bir resmi tamamlamış olmanın verdiği heyecanla uçsam... Uçsammm... uçsammmmm.....<br /><br />Hayaller kuruyorum hala. Lakin neşesizim a dostlar. İçimde aşk-şevk kalmamış, kurumuş muyum neyim? İşyerinde bezgin Bekir, evde miskin Tekir felsefesi bana ait değil. Nereden buldum da giydim bu elbiseyi, bana göre biçilmemiş zaten, dikişi de hiç kaliteli değil. Olsa olsa ölü toprağı karışmıştır bu elbisenin yıkama suyuna. Ahhh ahh deli kafam. Ahhh.<br /><br />Eski beni geri istiyorum.<div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-69655184724291922012007-11-04T12:01:00.000+02:002007-11-04T12:03:51.183+02:00Yasaklar yasakçılarİşyerinden blogger yasaklandığı için<br />*Bloggera girip yazı yazamıyorum<br />*Bazı blogları okuyamıyorum<br />*Hiç bir bloğa yorum yazamıyorum<br />*Bu yasakçı zihniyeti kınıyorum!!!<br /><br />Evden internete girmem çok zor çünkü eşim genelde çalışıyor ve bilgisayar onda oluyor.<br /><br />Yasakçılardan rica ediyorum, bloggerımı geri verin başka bişiy istemiyorum.<div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-76610503426617957532007-10-30T11:25:00.000+02:002007-10-30T11:26:29.186+02:00AcıÇok üzgünüm... Hem de çok...<br />Pazar akşamı gelen bir telefonla başladı herşey, eşimin yüzü asıldı, bakışları tuhaflaştı, sustu. Telefondaki dosta “Elimizden gelenin fazlasını yapalım, ne lazımsa...” diyordu. Merakla sordum, “Ne olmuş?”. “Boşver” dedi. Üsteledim... “Bir arkadaş yaralanmış.” “Tanıyor muyum?” “Belki bir kere görmüşsündür, sorma başka birşey tamam mı?”.<br /><br />Anladım ki bir kere gördüğüm biri değil. Öyle olsa itinayla saklamazdı benden.<br /><br />Ve dün akşam haberlerde öğrendim. Bundan tam 3 sene önce NYC’de kalacak bir yere ihtiyacımız olduğunda bize evinin kapılarını açan, yetmedi sabahın alaca karanlığında 45 dk mesafedeki havaalanından alıp istediğimiz saatte de Manhattan’ın göbeğine bırakan o güzel insan... Eşi sıcak sıcak poğaçalar yapmıştı. Hasret kaldığımız Türk tatları mevcuttu masada. Bizim için alışveriş yapmışlar... O güzel kahvaltı sofrasını, 2 aylık olmasına rağmen büyük adam gibi akıllı bakan bebeklerini nasıl unuturum? Yeni tanışmama rağmen hemen kaynaştığım, sabaha kadar hem tavla oynayıp hem de muhabbet ettiğimiz mert insanı... Eşinin TUS’a çalışmak için Türkiye’den yükleyip getirdiği 20 cilt kitabı nasıl unuturum? Yeni kurulmuş bir ailenin tüm neşesini barındıran o yuvayı...<br /><br />Ve TV spikeri hızlıca söyledi. Sanki alışılmış bir vaka gibi. Mayın imhası sırasında patlama olmuş, arkadaşımız ağır yaralanmış... Ben TV ekranı yerine kendi göz yaşlarımdan oluşan bir buğuya kilitlenmiş, donup kalmışken eşim odaya girdi. “Öğrendim” dedim. Malesef öğrendim. Ağır yaralıymış... Umarım tek parçadır. Umarım... Sonra eşimin çalışma odasında telefonla konuştuğunu duydum. Parçalanmış mı diyorsun? gibi cümleler çalındı kulağıma.<br /><br />Küçücük oğulları, güzel eşi gözümün önünden gitmiyor. Onlar için dualar ediyorum. Umarım iyileşir, umarım sakat kalmaz. Umarım bu başarılı ve mert arkadaşımız yeniden görevinin başına döner. Lütfen siz de dua edin. Bu acı haberleri duymak istemiyoruz artık. Canlarımızı, kardeşlerimizi, eşimizi-dostumuzu kurban vermek istemiyoruz.<br /><br />Bu acının ne kadar şiddetli olabileceğini tahmin edebiliyorum artık. Alevinden ufacık bir yalım bile bu kadar acıtıyorsa... Ateşin ortasında oturanlara Allah’tan sabır diliyorum.<div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-19265122203765398042007-10-23T17:26:00.000+03:002007-10-23T17:37:14.729+03:00Eleştiride üslup<a href="http://www.elestiri.org/">http://www.elestiri.org/</a> sitesinde yazdığı üzre<br />Eleştiri = Herhangi bir kişiyi, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlışlarını dile getirerek göstermek amacıyla yazılan kısa metinlerdir. Hedeflenen öğeyi doğru ve yanlış yönleriyle tanıtmayı amaçlayabileceği gibi, bu öğenin doğru tanıtılmasını sağlamayı ve bir değerlendirmeyi de hedef alabilir.<br />--------------<br /><br />Eleştiri özneldir, her ne kadar eleştiren kişi nesnel olmaya çabalasa da... Çünkü temelinde kişisel gözleme ve birikime dayanır. Kişi, kavram hakkındaki gözlemlerini kendi düşünce ve birikim imbiğinden damıtarak oluşturur eleştiri cümlelerini.<br /><br />Bir çok alanda eleştiriler okumuş, dinlemişizdir. Hatta pek çok kitabı okumadan, yeni bir filme gitmeden önce o kitap veya filmle ilgili eleştirilere şöyle bir göz atanlarımız vardır. Seçimlerini eleştiriler ışığında belirleyenler de vardır. Pek çok açıdan eleştiri faydalıdır diyebiliriz. Tabi değerlendirmelerin öznel olduğunu unutmadan...<br /><br />Eleştiri sadece belli bir yapıta yönelik değildir. Yakınlarımızı, olayları, yazıları eleştiririz. Bazen kendi düşüncemize uymayanları, bazen de topluma hakim olan genel ahlak vs kurallara aykırı olanları seçer, eleştiririz. İnsanoğlunun doğasında vardır bu. Yadırganamaz. Bununla birlikte, üzerinde durulması gereken şey eleştirinin içeriğidir. Anne çocuğunu eleştirebilir, çocuğu incitecek veya güçlendirecek olan ise sözün söyleniş tarzıdır. Misal:<br /><br />Ayşegül sokakta öğrendiği ve anlamını bilmediği kötü bir kelimeyi oyun arkadaşına sarf etmiştir. Bu durumda Ayşegül’ün annesinin iki tutumu olabilir.<br /><br />Tutum1:<br />- Ayşegül sen ne kadar terbiyesiz, ahlaksız bir çocuk oldun böyle. Senden bir daha böyle sözler duymayayaım.<br /><br />Oysa ki Ayşegül söylediği kelimenin anlamını bile bilmiyordur. Annesinin ona neden terbiyesiz dediğinin de ayırdına varamaz.<br /><br />Tutum2:<br />- Ayşegülcüm sen bu kelimeyi nerede öğrendin? Anlamını biliyor musun? Terbiyeli çocuklar bu sözü kullanmazlar. Çünkü arkadaşlarının üzüleceğini bilirler.<br /><br />Bu durumda Ayşegül en azından sarf ettiği ifadenin yanlış olduğunun farkına varacaktır.<br /><br />Kişiler arası iletişimde yapılan en büyük hata, karşımızdaki insanı düzeltmeye çalışırken onun "öz benliğine" müdahale etmektir.<br /><br />Misal:<br />Ahmet bey herkese güvenen, çok iyi niyetli bir insandır. Bu yüzden sık sık yakın arkadaşlarının -afedersiniz- kazıklamasına maruz kalmaktadır. Ahmet beyin eşi bu duruma çok kızmaktadır. Bir akşam eşler arasında tartışma çıkar.<br />Ahmet beyin eşi:<br />-Ahmet sen ne kadar saf, ne kadar aptal bir adamsın. (işte bu noktada Ahmet beyin öz benliğine müdahale edildi ve konuşma "saldırı-savunma"ya, yani kavgaya dönüştü)<br />-Asıl sen öylesin. Bıktım senin dırdırından.<br /><br />Oysa ki Ahmet beyin eşi şöyle deseydi:<br />-Ahmetcim sen fazla iyi niyetlisin. Arkadaşların senin kadar iyi değiller. Bu yüzden hep senden faydalanıyorlar. İş işten geçince anlıyoruz herşeyi.<br />- Haklısın aslında. Ne yazık ki herkese güveniyorum. Hiç kötü niyetli olabilecekleri aklıma gelmiyor.<br /><br />Lütfen adı Ayşegül ve Ahmet olanlar alınmasın, isimler tamamen örnek amaçlı kullanıldı.<br /><br />Üslup çok önemli.<br /><br />Saygılarımla.<div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-84341561068857637762007-10-19T14:55:00.000+03:002007-10-19T14:56:30.110+03:00<div>Bi de <a href="http://www.sfgate.com/cgi-bin/object/article?o=2&f=/c/a/2007/10/17/HOUKSIIMJ.DTL">bu </a>vazolar çok güzel:</div><br /><div></div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5123015388815258066" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_BmQKdXOJ25A/RxibWm0xcdI/AAAAAAAAANQ/fAvLtOt3y_4/s320/10-18-chron.jpg" border="0" /><br /><div></div><div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-69938101647037701362007-10-19T10:33:00.000+03:002007-10-19T16:40:50.510+03:002 konu vardı 3 olduAslında bu yazının ana teması akşam çaya gelecek olan misafirler ve 4 yaşındaki çok sevimli oğluşlarıydı, lakin internet dünyasında yelkenlerini rüzgarla doldurmuş hızla yol alan k.i.s.d sabah turlarını yaparken kendine bir konu daha buluverdi.<br /><br />Misafirlere kısaca değinmeli yine de. Bu aralar hayat çok hızlı akıp gidiyor. Gün geçmiyor ki eşim yeni bir ödev veya projeyle eve dönmesin. Zaten bu günleri öngörerek IKEA yardımıyla oluşturulmuş olan çalışma odası evde en çok vakit geçirilen bölüm ünvanını yatak odasına kaptırmamakta oldukça ısrarlı.<br /><br /><span style="color:#ff0000;">(Bir yorum geldi paylaşmam lazım. Çok kızdım gerçekten. Hakikaten acaip insanlar var dünyada. Bir şey diyosun bari adını yaz, anonim...</span><br /><span style="color:#ff0000;"></span><br /><span style="color:#993399;">Anonymous dedi ki...<br />çalışma odanızdan önce vakit geçirdiğinizin en fazla yerin yatak odası olduğunu ima etmişsinzi.ya sizde utanma da yok haya da.çok salaksın gerçekten<br />October 19, 2007 3:03 PM</span><a title="Yorumu Sil" style="BORDER-TOP-STYLE: none; BORDER-RIGHT-STYLE: none; BORDER-LEFT-STYLE: none; BORDER-BOTTOM-STYLE: none" onclick="'window.open(this.href," href="https://www.blogger.com/delete-comment.g?blogID=19353840&postID=8367552311818369188" height="370,width="></a><span style="color:#ff0000;"><span style="color:#993399;"> </span></span><br /><span style="color:#ff0000;"><span style="color:#993399;"><br /></span></span><span style="color:#ff6600;">k.i.s.d: Matematiksel bir hesap yaparak yazmıştım aslında. İkimiz de çalışıyoruz. Haliyle günün 11 saatinde yolda veya işte oluyoruz. Eve 13 saat kaldı. Benim 2 saatim net mutfakta geçiyor. 7 saat uyuyorum. Geriye kaç saat kaldı=4. O da oturma odasında geçiyor. Tabi eşim 5 saat falan uyuyor ve mutfakta ortalama 45 dk. geçiriyor. Kalan tüm vakti çalışma odasında geçiyor. Yani buraya da bu açıklamayı yazdırdın bana inanamıyorum. Benim kendi adıma evde en çok zamanım yatak odasında uyuyarak geçiyor. Eşimin ise çalışma odasında... Ve malesef bu yorumu yazan kişinin kafasını bu şekilde düşünmeye programlamış olan nedir bilmiyorum... Sözün bittiği yer işte burası. Lanet olsun!!!!<br /></span><br />Evimize prezentasyon kumandasından bilgisayar-TV ara ses kablosuna kadar hayatımda ilk defa duyup gördüklerim kümesine ait olan ne varsa hücum ediyor. Mecidiyeköy’e her yolu düştüğünde eşim eve başka bir teknoloji satıcısı firmanın torbalarıyla dönüyor ve “ben” bu duruma hiç şaşırmıyor.<br /><br />Bu temponun arasında k.i.s.d isimli ev sakininin payına -zaten mesleğinin gereği yapması gereken- lojistik destek ve hizmet faaliyetleri düşüyor. Kesinlikle şikayetçi değilim.<br /><br />Misafirlere değinecektim konu nerelere geldi. İşte bu temponun ara sıra durulması adına eş-dost-arkadaş-kardeş grubundan birilerinin eve gelmesi benim için hoş bir değişiklik oluyor. Her ne kadar “Lojistik destek ve hizmet elemanı” olarak yine bir sürü sorumluluk altına girecek olsam da iki çift laf edecek, güleryüz görecek olmak hizmetin külfetini azaltıyor.<br /><br />Uzun zamandır bizi ziyaret etmek isteyen arkadaşlarımız bu akşam evimizi şereflendirecekler. Bir çay daveti ayarladık ve hatta sadece çay demlemeyi bile düşünmedim değil. Ancak biz onlara sadece kahve içmeye gittiğimizi sandığımız bir akşam kızcağızın çalışan bir hanım olmasına rağmen tabir yerindeyse “döktürmüş” olması benim “sadece çay plan”ımı projelendirilme aşamasındayken fizibilite eksikliği nedeniyle rafa kaldırmama neden oldu. Neyse ki artık eve 18:10 gibi ulaşabiliyorum, zamanım bollaştı. Dün, akşam yemeğini yerken bir yandan da ne yapabilirim diye düşündüm. Yemek yemeden gelecekler ve çay menüsünde<br />*bir tuzlu<br />*bir salata<br />*bir tatlı şey olması ideal olurdu. Bu durumda en sevdiklerim klasöründen şunları seçtim:<br /><br />1-Portakal ağacından “<a href="http://www.portakalagaci.com/oburcuk/2004/03/minik_lahmacunl.html"><span style="color:#cc0000;">Minik Lahmacunlar</span></a>”<br />2- Gelinciklerdeki “<a href="http://gelincikler.blogspot.com/2005/10/denemeler.html"><span style="color:#990000;">Yeşil Mercimekli Buğday Salatası</span></a>”<br />3- Ufuk'ta Mutfaktan öğrendiğim “<a href="http://ufukmutfakta.blogspot.com/2007/09/frambuazli-cheesecake.html"><span style="color:#cc0000;">Frambuazlı Parça Çikolatalı Cheesecake</span></a>”<br /><br />Cheesecakei dün akşam hazırladım. Daha önce bir kere denediğim için tadı konusunda içim rahattı. Bu tarif incelediğim New York tarzı olmayan cheesecake tarifleri arasında en çok beğendiğim tarif. Ve tad olarak hem yeni dünyada hem de burada yediklerime çok benziyor. Nam-ı diğer “Peynirli kek”i hazırlarken bir yandan da buğday salatası için buğday ve yeşil mercimek haşladım. Sularını süzüp karıştırıp soğutup onları da buzdolabına kaldırdım. Minik lahmacunlar için gerekli olan kıymayı buzluktan dolabın alt kısmına indirdim. Kıyma akşama kadar yavaş yavaş çözülecek.<br /><br />Bu akşam yapılmayı bekleyenler:<br />1-Peynirli kekin sosu (yarısına frambuaz diğer yarısına çikolatalı sos yapacağım ve böylece frambuaz sevmeyenler üzülmeyecek)<br />2-Buğday salatasına kornişon turşu, salatalık, yeşil soğan, maydonoz ve nane doğranacak. Limon, sızma, nar ekşisi, tuz, karabiber ve kimyon eklenecek.<br />3-Minik lahmacunlar hazırlanacak. (Tahminen 30 dk alır)<br />4-Çay demlenecek.<br /><br />67 metrekareden müteşekkil evimizi süpürmek aşağı yukarı 10 dk sürdüğü için bu kısmı iş listesine bile koymuyorum:)<br /><br />Neyse, bu laf bolluğunu günlerdir ne evde ne de ofiste canı istediğince konuşamayan bir deli kız olmama verin lütfen :) Taşınma sürecinde evimizde büyük bir tadilat yaptırmak zorunda kalmıştık. Bina çok eskiydi, mutfak çok yıpranmıştı. Özellikle mutfak ve salon epeyce uğraştırmıştı. Mutfağın mobilyasını önce Koçtaş’tan almaya karar vermiştik. Sonra Koçtaş’ın “Dolabın montajından önce ev sahibinin yapması gerekenler “ listesi ile karşılaşınca dolabı teslim almadan iade ettik. Dolabın monte edileceği yüzey dümdüz olmalıydı, sıvası boyası yapılmalıydı, tesisat sorunu olmamalıydı ve en erken 10 gün sonra takabilirlerdi. Neyse, bunun sonunda eşim ve montaj işlerinden anlayan bir arkadaşı Dudullu’daki bir mutfak dolapçısından yapılmış ama satılmamış bir mutfak dolabı buldular, dolaba bir kaç ekleme yaptırarak çok uygun bir fiyata satın aldılar. Dolabı bir kamyonet bulmak suretiyle eve taşıdılar ve bir matkap yardımıyla duvara monte ettiler. Olayın aslında ne kadar basit olduğu da bu noktada anlaşıldı.<br /><br />Bu sabah, “günlük internete göz atma safhasında” çok hoşuma giden ve bunca zamandır farkına varamadığıma hayıflandığım bir “proje-kitap”a rastladım. <span style="color:#993399;"><strong>Kitap :</strong></span><a href="http://store.apartmenttherapy.com/viewitem/books/at"><span style="color:#993399;"><strong>Bu</strong></span> </a>ve işte <a href="http://www.apartmenttherapy.com/book"><strong><span style="color:#cc33cc;">Proje</span> </strong></a>. Evinizin donanımında çözülmesi gereken sorunları belirlemenizi ve 8 haftalık bir sürede bu sorunları aşama aşama çözmenizi sağlayan bir proje bu. Her haftanın bir konusu ve ödevleri var. Projenin websitesinde insanlar birbirleriyle yardımlaşabiliyor, görüş alışverişinde bulunuyorlar. Ayrıca projeye katılan çoğu kimse kendi websitesinden yaptıklarını yayınlıyor. Böylece bir sürü güzel fikir ediniyoruz.<br /><br />Sadece dekorasyon konusuyla bunu kısıtlamak istemem. Çocuk eğitiminden mutfakta uzmanlaşmaya kadar bir çok konuda bu tarz toplu ve kendinden itkili eğitimler-kitaplar-projeler olsa çok faydalı olurdu. Bloglar bu toplumsal proje için çok güzel zemin oluşturuyor. Eskiden de komşu teyzeler ekibi varmış değil mi? Gerçi bizim evde gün falan hiç olmazdı. Annem yalnız kalıp kitap okumayı veya arkadaşlarıyla dışarıda buluşmayı tercih ettiğinden komşu teyze kavramından bi-haberim. Eşimin annesinin komşuları bu konudaki bilgisizliğimi gidermemde yardımcı oldular. Ne var ki o kadar iç-içe olmayı da ben kabullenemedim. “Anasına bak kızını al” sözünü boşuna söylememişler.<br /><br />Yaklaşık bir aydır takip ettiğim bir blog var. Flip This (<a href="http://dayataglance.blogspot.com/">http://dayataglance.blogspot.com/</a>) rumuzuyla yazan bir arkadaş, San Fransisco’da yeni taşındığı evi kendi el emeğiyle onardı ve boyadı. Onu okurken çok mutlu oluyorum. Her odayı projelendirmesini, o odada yaptığı çalışmada kullandığı malzemeleri yazmasını, önce-sonra fotoğrafları koymasını.. o kadar iş arasında internete emek vermesini çok takdir ediyorum. Üniversitedeki son senemde yaşadığım evi bir dostumla boyamıştık, hep o günü hatırlıyorum. Bir de büyükbabam geliyor aklıma. Büyükbabamın babası usta bir marangozmuş. Büyükbabamın da elinden her ağaç işi gelir. Senelerden bir sene, ben 11 yaşında falanım, büyükbabamlarla yaylaya gitmiştik. 2 katlı eski ahşap bir ev tutulmuştu 3 ay için. O evi büyükbabam 3 haftada tamir etmişti. Eve tahtalarla döndüğü günlerde çok seviniyorduk. Onunla birlikte biz de çakıyor boyuyorduk. Böyle bir tamiri kendi kendimize yaptığımız için gururlanıyorduk belki. Emek vermek, alın teri dökmek bu yüzden kutsal olsa gerek. Kendi emeğinin ekmeği daha bir lezzetli geliyor insana.<br /><br />Tabii bu internet faaliyetinden bahsetmişken <a href="http://www.apartmenttherapy.com/">http://www.apartmenttherapy.com/</a> linkini vermeden olmaz. Bakın, içiniz açılsın, dünyanız renklensin.<br /><br />Dün kendi kendime sordum: “<span style="color:#3333ff;">Neden hiç gündeme ilişkin yazmıyorsun</span>?”. Düşündüm, hakikaten oturup terör konusunda sayfalarca yazabilirim. Bununla birlikte yazdıklarım duygusal rahatlamadan başka bir şey sağlamaz. Konunun uzmanı olmak isterdim. Söylenecek çok şey olurdu o zaman. Tek diyebileceğim, dün akşam Kurtlar Vadisi-Terör dizisini izlerken ağladım. Beyni yıkanmış vatan evlatları için ne yapabiliriz diye düşündüm ve bir şey bulamadım. Beyni yıkanmış bir insanla nasıl konuşulabileceği konusunda zihnimde şimşek çakmadı. Ve anladım ki, ben bu konulardan bahsetmiyorum çünkü bu şekilde kaçıyorum. Sorunu çözemediğim için sorun yokmuş gibi davranıyorum. Oysa ki acı yanı başımızda. O dağlarda günlerce terörist peşinde koşmuş, yanı başında tanıdıkları ölmüş insanlarla 2 sene önce aynı sofrada yemek yiyen bendim.<br /><br />Kürtlerin bağımsız bir Kürdistan’da Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşadıkları özgürlüğü bulamayacaklarını tahmin ediyorum. Bugün İstanbul’da 1 milyondan fazla Kürt vatandaşımız var. Ne güzel hep beraber yaşayıp gidiyoruz. Gitsinler, şehri kirletiyorlar, suç oranı arttı diyor muyuz? Kovuyor muyuz? ABD denen, kendini terör karşıtı sanan ülkede zencilere yapılan muameleyi mi yapıyoruz? New Orleans’ta unutulan, selin ve yıkımın getirdiği acıyla kendi kendilerine başa çıkmaları beklenen halkın yaşadıklarının aksine güneydoğuda sel olduğunda yardım etmedik mi? Ayrımcılığı kim yapıyor gerçekten görülsün isterdim.<br /><br />Bir arkadaşım var. Van’da hekimlik yapıyor. Bayan. Gittiğinde ilk heves Kürtçe öğrenmeye başlamıştı. Başına gelen bir çok olay onun bakış açısını değiştireyazdı, umutlarını epeyce hırpaladı. Bu olaylardan birisini aktaracağım: Bir gün bir kadın hasta ile eşi muayeneye geliyorlar. Kadının sancısı varmış, arkadaşım sancı hakkında teşhis amaçlı sorular soruyor. Kadın da Türkçe yanıt veriyor. Sonra kadının eşi Kürtçe kızıyor kadıncağıza ve o saniyeden sonra kadınla arkadaşım arasındaki ilişki adam üzerinden kuruluyor. Hasta ve eşi odadan çıktıktan sonra arkadaşım Kürtçe bilen hemşireye adamın ne dediğini soruyor. Adam eşine demiş ki: “Bir daha Türkçe konuşursan kemiklerini kırarım”. Ne acı değil mi? Bir yanda Kürtçe öğrenmeye can atan bir hekim, sırf yardım etmek için... Diğer yanda uzatılan eli istemeyen bir tavır. Bu çok acıtıcı.<br /><br />Bu yazı çok uzadı ve derinleşti. Bu kadar derinden su yüzüne çıkamayıp vurgun yemekten korktuğum için yazıyı burada kesiyorum.<br /><br />Sevgiler.<div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-77602555111758287362007-10-17T13:57:00.000+03:002007-10-17T14:00:11.360+03:00Mevsimidir şimdi:Sonbahar kendini pencerenin arasından sızan rüzgara karıştırıp evimize girmeyi başardı. Dün sabah uyanıp yataktan fırladığımda çoktandır unutmuş olduğum soğuk hava yüzümü yaladı. Merhaba diyemeden hapşırdım. Neyse ki akşam yanan kaloriferle evim kendini affettirdi. Sürekli akan burnum ve devamlılıkta ısrar eden hapşırıklar ise sonbaharla karşılaşmamızdan bana yadigar kaldı.<br /><br />Üşürüm ben. Kansızlık sorunum yok, vitamin eksikliği de söz konusu değil. Üşümelerimi sıcak memleketlerin kokusuna bulanmış bir yaz çocuğu oluşuma bağlarım. Sonbahar gelir, ben üşümeye başlarım ve yaza kadar bu hal üzre devam ederim. Hatta yazın klimalar o kadar serin üfler ki, ofiste hırkayla çalıştığım olur.<br /><br />Kış aylarında sınırlanamaz hayal gücümü kucağıma alıp, elimde bir fincan sıcak içecek ve bir battaniye ile soğuğu izlemek en büyük huzurdur bana. Kimi zaman şehrin gülümsemesini esirgediği bir sokakta düşüp kalmış olası kibritçi kızlar gelir aklıma,üzülürüm. Kimi zaman ise sıcak bir sobanın başında kedisiyle oynayan küçük sevimli bir çocuğun heyecanla beklediği kestanelerde kalır aklım, yalanırım. Kışı çok sevmem ama getirdiği güzellikleri fazlasıyla takdir ederim.<br /><br />*İlla ki kestane<br />*Kereviz ve ıspanak<br />*Bembeyaz karların ortasında bulduğum çocukluğum<br />*Puslu İstanbul sabahlarında Ortaköy<br />*Kar yağmış İstiklal caddesine, sinemalar tıklım tıklım<br />*Sıcacık sahlep<br />*Buğulanan camlar<br />*Yeşil kaşe paltomun ceplerinde ellerim, üşüyen burnumun çaresizliği<br />*Ve de nedense kışla özdeşleştirdiğim keman sesi...<br /><br />Değişken ruh halleri taşıdığımdan aynı soruya farklı zamanlarda farklı cevaplar vermem normal karşılanmalı. Yağmur hakkımda düşüncelerimi soruyorum kendime. Şu an çok seviyorum yağmuru, en çok da yağmurun sesini seviyorum. Gözümü kapatayım, şehir sussun, kafamın içindeki tüm sesler kısılsın ve yağmuru dinleyeyim. Böylece içimdeki çatlaklara sıkışıp kalmış kirler belki temizlenir, yağmura karışıp akar. Böyle böyle dinginleşirim sanıyorum. Yağmurda dolaşmak isterim hep. Hep isteme aşamasında kalır bu proje. Hep okul yaptırmak isteyen anneannem gibi, yerini bile beğenir de bir türlü aktifleşemem. Hep korkarım, ya hasta olursam, ya saçım bozulursa... vıdı vıdı hep. Risk almayı sevmeyen bir insanın hezeyanlarıJ Yağmurda yürümekten niye korkuyorsun k.i.s.d. Bir gün yağmurdan sığındığın o küçük kafedeki gibi bir fincan ıhlamuru bir daha içemeyeceğini mi düşünüyorsun. Ya da papatya çayı görmeye tahammül bile edemiyor musun?<br /><br />O zaman ilk yağan yağmurla anılarını yıka... Mürekkep izlerini çıkar kalbinden.<div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-59016663433365869962007-10-08T15:06:00.000+03:002007-10-08T15:11:33.384+03:00Bakımlı k.i.s.d.<div>Allahım ne kadar da romantik bir andı öyle, ellerim ellerinde, dilinde binbir güzel kelime ile beni benden alıyor, mutluluğuma ve güzelliğime güzellik katıyordu. Derken birden aydım ve farkına vardım nerede olduğumun. Evet, kuaförün koltuğundaydım ve maniküris Sezen ellerimle ilgileniyordu. Daha o lafı bile düzgün söyleyemezken vaniküm, manüvüy, maniküm,ney??? kendime biçilen bakımlı olmak zorunda kalan kadın rolünün hakkını vermeliydim. Ne eziyet!!! </div><div></div><br /><div>Asla bakımlı olamadım ben, yani mühendislikten midir yoksa rol modelimin olmamasından mıdır bilemem :) Bakımlı olamadım derken 2 haftada bir düzenli kuaföre giden, her hafta illa ki fönünü çektiren, küpe takmadan çıkmayan, her daim makyajlı bir kızcağız olamadım ve de olamıyorum. Sıkılıyorum. Bazen angarya görüyorum. Paçoz değilim lütfen yanlış imgeler olumasın kafanızda, ama günün herhangi bir saatinde gördüğünüz resim makyajsız, çoğu zaman ojesiz, fönsüz -en iyi ihtimal köpük kullanmış- birisi. Annem de benim gibiydi ve korkarım ki kızım da benim gibi olacak. </div><br /><div>Kıyafet konusunda sorun yok, şık ve özenli olmaya çalışıyoruz ister istemez. Ve hatta iyi makyaj yapmayı da biliyorum. Bilmediğimden de değil. Peki diğer mevzular, ı ıh!<br /><br />Lakin kazın ayağı gün geçtikçe şekil değiştiriyor ve benim bildiğim formdan git gide uzaklaşıyordu. Eşimin işindeki konumu yükseldikçe sürekli onunla birlikte efendime söyleyim süs bebek olaraktan gezmem gerekiyordu. Bu da demek oluyordu ki eller bakımlı olacak, makyaj yapılacak, fönler çekilecek, kaşlar biçimli olacak. Ya hepsi süper de ben manikür olayını hiç sevmiyorum. Yine de ister istemez Sezen’e emanet ettik elleri. İyi ki dipten gitme demişim, fazla abartmadı sağolsun.<br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5118937156966192818" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_BmQKdXOJ25A/RwoeORSElrI/AAAAAAAAANI/N87Q9a_T1X4/s320/manikur_01.gif" border="0" /><br />Kaş konusunda Mecidiyeköy Flowers güzellik merkezinden Çiçek Özçelik’i tek geçerim. Her ne kadar fiyat tuzlu olsa da çok başarılı kaş şekillendiriyor. Ah ah kepaze ettin beni hayat, ben bu geyikleri çevirecek kadın mıydım? :)<br /><br />Bir sonraki yazımda zerafet ve sofra kuralları :D</div><div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-13844989620484493142007-09-28T10:05:00.000+03:002007-09-28T10:49:27.624+03:00Mutluluğun resmi<a href="http://minikmelek.blogspot.com/"><span style="color:#cc0000;">Minik Meleğin Anneciği</span></a> beni bir oyuna davet etmişti. Mutluluğun resmi???<br /><br /><br />Demiştim ki bu çok zor bir soru... Çok zor gerçekten de, çünkü ben ufacık şeylerle deli gibi sevinen bir kızcağızım. Mutluluğun resmi bir kalıp sabun da olabilir, eski bir fotoğraf da olabilir, tesadüfen elime geçen bir avuç boncuk da olabilir, eski bir sokak da, ve yıllar sonra karşılaşılan bir eski dost da... Bir şişe zeytinyağı ile bir şişe parfüme eşit derecede sevinebilen bir garip insanım. Bütün bunların daha üstünde bir mutluluk varsa şayet, o da olsa olsa herzaman dilimden anlayan, her zaman yanımda olan, beni zenginleştiren ve en huysuz anımda bile beni çok sevmiş olan yemyeşil gözlü bir delikanlı ile evli olmanın verdiği mutluluktur. Giden gelen dalgalı ruh hallerime, tüm deliliğime, papuç dilime rağmen bana sabır gösterdiği için onu ne kadar sevsem az. Şimdi buraya nikah fotoğraflarımızı koyacak değilim:) Çok beklersiniz ehühüühü.<br /><br /><br />İşte okyanus kıyısında çektiğim bu fotoğraf, bütün fotoğraflarımız arasında hem gizli hem de aşikar olan ve de bence çok özel olan bir kare:)<br /><br /><br />Gripin'den Sensiz İstanbul'a Düşmanım eşliğinde bu fotoğrafı tüm sevenlere armağan ediyorum:<br /><br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5115152023920005026" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_BmQKdXOJ25A/Rvyrqh3fT6I/AAAAAAAAANA/pOeuyiLwfUs/s320/mutluluk.JPG" border="0" /> <br />Tabi unutmadan ben de "<a href="http://archisugar.blogspot.com/"><span style="color:#cc0000;">Archisugar'ı</span></a> " ve "<a href="http://annelikgunlugu.blogspot.com/"><span style="color:#cc0000;">Nihan'ı</span></a>" oyuna davet ediyorum.<div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-48672199316768058292007-09-27T14:14:00.000+03:002007-09-27T14:15:58.665+03:00Gülümseyin<div>Bugün gelen bu karikatür beni acaip güldürdü.</div><div></div><br /><div>Çok keyifli, herkeslerle paylaşıyorum:) </div><br /><div></div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5114841025338101650" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_BmQKdXOJ25A/RvuQ0B3fT5I/AAAAAAAAAM4/UzlusSAseQw/s320/608br7.JPG" border="0" /><br /><div></div><div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-54192105757080483782007-09-24T09:28:00.000+03:002007-09-25T10:08:41.568+03:0010 yıl - 2Herşey belli olmuş, benim için yine çantamı toplayıp bir şehre gitme vakti gelmişti. İstanbul, hayatımın aşkı diyebilirim bu şehre... Eşyalarım ve ben, beraberimde gezdirdiğim tüm anılar, içimde güneşim, hepimiz taşındık bir Ağustos sabahında:) Kayıt için...<br />* Okula ilk girişimde, güney kampüsün yokuşunu inerken sanırım aşık oldum dedim, hava güneşli ve çok güzeldi. Sağ tarafta boğaz pırıl pırıl parlıyordu. Hep o manzaraya bakacağımı sandım.<br />* Kayıtlardan sonra ailemin yanına dönmeyi umarken Profficiency denen bir sınav çıkıyor karşıma ve insanlar beni gaza getiriyor: Ne yapacaksın hazırlık okuma, gir şu sınava. Ya diyorum bi dinlenseydim, boşver boşver diyolar, ve ben kendimi profficiency sınavını geçmiş halde buluyorum, derslerin ortasına düşmüş halde...<br />* OBIKAS, ders seçme sistemi, sabahın körüne girilen kuyrular, sırasını satanlar mı dersiniz geceden kamp kuranlar mı, çok garibime gidiyor<br />* Bir yandan İstanbul'un havasına alışmaya çalışıyorum, hava serinliyor, oysa ki Eylül yeni geldi, İzmir'den getirdiğim güneşim imdadıma yetişiyor:)<br />* Anneannemlerde kalamayacağımın ayırdına varır varmaz- anne ben yurtta da kalmıcam, annemlerde de, ben ev tutucam...<br />* Evim evim güzel evim<br />* Sonra dersler, hızla başlayan dersler<br />* Hızın içinde kazanılan güzel dostlar, yeni arkadaşlar<br />* Hızla gelen kış, İstanbul'un kışı hem de, kar-buz, tıkanan yollar<br />* Sınavlar-stres<br />* Güneyin o güzel manzarasını sürekli teğet geçişimiz, hız,hız...<br />* Uykusuz geceler, projeler, ödevler<br />* İlk sene bittiğinde alınan derin nefes<br />* Her sene biraz daha alışılan okul, biraz daha bağlanılan<br />* Süperdorm'un terası<br />* Hazal Ana'nın lahmacunları<br />* Doğatepe'nin muhteşem 2. köprü manzarası<br />* Mühendisliğin giriş katındaki labda sabahlanan geceler, sandalye kaydırma oyunları<br />* Senede belki 1 kere Taksim'e kaçabilişimiz<br />* Ortaköy'de pazar kahvaltıları<br />* Yaz okulunda ne çok gezmiştik<br />* Her yaz staj, her kış okul, tatil bir hayal idi:)<br />* İki göz küçücük evim, anlayışlı ev sahibim<br />* 559 C<br />* Metro seferleri başlıyor:)<br />* İstanbul-Ankara hattı<br />* Çalmayan telefon... aylarca<br />* Biten arkadaşlıklar, yalan söyleyen dost sandıklarım<br />* İçime kattıklarım, hayatımdan çıkarıp atamadıklarım<br />* Karanfilli tarçınlı çay, ince kenarlı beyaz kupada<br />* Sosyete kantinin çayı ve piliç kroketi<br />* Sosyetenin muhteşem soğuk sandviç mezeleri, manzarada kedilerle kavga ede ede sandviç yeme çabalarımız<br />* Son sınıfa doğru bastıran bir garip duygu<br />* 3. sınıfta yaşadığım bodrum katının neşesi sucu çocuk Fuat, Fuat'ın tam biz ders çalışırken şarkı söylemeye başlaması ve telsiz denemeleri yapması, sucuya taktırılan telesekreterin pazar günleri beynimizi oyması ve cam-çerçeve indirme isteği uyandırması<br />* Bodrumun hüznünü paylaştığım canım C. ders çalışmaktan sıkılınca aynaya geçiş yapmalarımız, bölüm dedikoduları, sabah uyanamayışımız<br />* Psikoloji binasının önü, ne muhteşem yerdir orası<br />* TB'nin önündeki steplerde okuduğum makaleler<br />* Bazı sabahlar okula erken gidip serinliği ve sakinliği dinleyişim<br />* Kuzey kampüsün Sibirya soğuğu<br />* En sevmediğim bina: YD<br />* Güney kampüsten Hisar kampüse 10 dk içinde gitmek zorunda kalmak ve o anda belirtilen istikamette shuttle olmaması sonucu dalak krampı geçirmek:)<br />* 4 sene boyunca öğle yemeği kavramının çubuk kraker veya soğuk sandviçle, en iyi ihtimal tavuk kroketle eş olması<br />* Orta kantinin kumpiri güzeldir...<br />* Kennedy Lodge'un önünde yaptığımız kardan adam<br />* Kar yüzünden finallerin 6 gün ertelenmesi, Hisarüstü'nde mahzur kalışımız<br />* Wonderland'in çikolatalı cheesecake'i, Ceasar Salad'ı ve de Çin Mantısı... Bi de scrabble<br />* Park 1, Park 2 isimli gubidik sınıflarda soğuk hava koşulları:)<br />* Fotoğrafçılık klübü<br />* Canon A-1 im, canım:)<br />* 3.sınıfın ilk dönemi hiç ders çalışmadım ben, sadece ödev yaptım, quizlere çalıştım, projeleri hazırladım, yaaa:)<br />* Güzel sanatlar binasının muhteşem cam atölyesi, havuza inen patika ve ömrümün en huzurlu yolculukları<br />* Bebek - Ortaköy arasında bir temmuz günü öğle vakti yürümeyin, iyi olmuyor.<br />* Gidilen tiyatrolar, sinemalar, az ama öz:)<br />* Canım E. ile Yüzüklerin Efendisi 2ye gidişimiz, sonra Marco Paşa'da yediğimiz yemek ve bize asılan İspanyol turistler<br />* Çok üzgün olduğum o doğum günümde yaptıkları süpriz, o güzel aynayı hala saklıyorum<br />* Tam proje yetişme tarihine 3 gün kala göçen bilgisayarım, kar-buz demeden kasayı kucaklayıp o dik yokuşu can havliyle çıkışım ve tamir için dökülen paracıklar, böhhühühüü<br />* Sevgili E.nin evi,annesinin muhteşem enginar yemeği, mercimek köftesi, kısırı... Benimle paylaştığı odası, canım benim...<br />*Kütüphanenin ahşap bölmeli studysi.<br />* Kütüphanenin karşısındaki kantinde "Sigara İçilmez" yazısının altında sigara içen çocukla ettiğim kavga<br />* Akmerkez'e her gidişimde fiyatların beni dumura uğratması<br />* Pazarlık, pazarlık<br />* Eczacıbaşı stajındaki kafa ekiple gezdik bütün yaz...<br />* TÜYAP kitap fuarında harcadığım servet, neyse ki fuarı Beylikdüzü'ne taşıdılar :)<br />* İstanbul'da sonbahar<br />* Yıldız korusu<br />* Ortaköy'ü çok seviyorum, tek başıma bile olsam:)<br />*Mühendislik binasının girişindeki otomat, çayı pek rezildir, olsun severim yine de<br />*Mühendisliğin çatı katı<br />*Güney kampüse koşarak inen deliler bizdik<br />*Tevfik Fikret’in evi, aşiyan yokuşu ve Hisar<br />*Aşiyan yokuşunda “Bir yangının külünü yeniden yakıp gittin...” şarkılar türküler<br />*Bebekte balık-ekmek nam nam nam<br />*Gece oldu mu ben şehre vurulurum, ışıl ışıl boğaz ve yakamozlar, boğazın en güzel göründüğü tepedir okulum<br />*Hisar’ın burçlarına tırmanan final sonrası gençler daha sonra soluğu Nevizade’de alırlar<br />*Hippi giysilerimi hep Beyoğlu’ndaki Ermeni terziden alırdım<br />*59 R yi sevmiyordum, artık yok sanırım<br />*Yanlışlıkla GaziOsmanpaşa’ya gidişim, ne kadar da korkmuştum ama uslanmamıştım<br />*Ulus pazarı tabi ki de<br />*Beşiktaş ve Kabalcı’nın kafeterası<br />*Buzzz gibi havada dışarda işim neydi hala bilmiyorum<br />*Ne kadar çok kar yağmıştı ve botlarıma dolmuştu, bir de sıcak çikolata vardı ve özlenen birisi...<br />*Kestaneyi o kadar çok severim ki teflon tava yansın hiç önemli değil<br />*Çeşit çeşit şapkalarım var benim!!!<br />*İstanbul Sanat Merkezi İstiklal’in girişindeydi ve oranın 3. katında cam kenarında oturup kahve içerken yoldan geçenleri seyretmeye bayılırdım, hele ki hava pusluysa veya kar yağıyorsa...<br />*Tünel<br />*Avrasya Maratonunu unutup İstanbul’un yarısını yürümek zorunda kalışım<br />*Beyoğlundaki o çatı katı, soğuk kahve, kediler<br />*Ankara kaçamağı, bir İtalyan restoranı<br />*Elinde fotoğraf makinesi İstanbul’da bir kayıp kız...<br />*Hep uzaklara sevdalı, hep uzaklara...<br />* Çengelköy'deki Çınaraltı kahvesi<br />* Topluca gidilen tatiller<br />* Anneannemlere her gidişimde ganimetlerle dönüşüm hehehheh<br />* Ev sahibimin geçindiğim parayı öğrenince "E her ay biz oğlana ne diye o kadar para yolluyoruz o zaman" diye kızması. :)<br />* Kendi evini boyamanın dayanılmaz mutluluğu - nil yeşili<br />* Eve hırsız girdiiiii... Büyük Armutlu karakolu ve varoşun gri yüzü<br />* Taş Odası konseri, telefon kulübesi, Ankara otobüsü, güzel bir mayıs:)<br />* Beşiktaş Beltaş, hala giderim<br />* 3. sınıfın 2. dönemi, zor, bunalım, çok zor verilen bir karar ve gemilerimi yaktım.<br />* Aşkımla tanışmamız, o büyük tesadüfler silsilesi...<br />* Çalışan bir insan olduğu için aşkımın bana pek bi iyi bakması, efendime söyleyim, öğrenci halimle gidemeyeceğim yerlerde yiyip içme lüksü:) Ödevlerimin bi kısmını da ona yaptırmıştım ehehehe<br />* Amerika yolları<br />* "Hani sen 30undan önce evlenmeyecektin kızım" - annem<br />* Belediyenin bodrumunda haritalar arasında geçen 1,5 ay, canım dostum A ile yaptığımız bitirme tezi - sağolsun son kısımları hep o yaptı<br />* Yıllarca yaşanan sokaktan ayrılmanın verdiği hüzün, toplanan eşyaların, boşaltılan koridorların hüznü<br />* Peteklerde oturup ağladığımız gece:)<br />* Gelinlik provaları, eski bir Fransız filminde beğendiğim gelinliği diktirdim:)<br />* Allahım bu topukluları ben mi giyeceğim?<br />* Hızlı ve istediğimle alakası olmayan bir düğün, zaten sırf başkaları istediği için yapılmıştı.<br />* Mezuniyet, kepler havaya!!!<br />* Balo gecesi yetişmemiz gereken SF uçağı, balo saçımla bindiğim uçak:)<div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-73916077860768461902007-09-21T15:30:00.000+03:002007-09-24T09:20:47.055+03:0010 yılBunu yazmayı unutmamalıydım, neyse ki geç kalmadan yakaladım. Tuttum fikri kulağından, evet kaba kuvvetle, oturtup yerine dedim ki:<br />-Dökül<br />Şimdi o dökülüyor, ben de yazıyorum.<br /><br /><br /><p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5112643118774046594" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_BmQKdXOJ25A/RvPB1B3fT4I/AAAAAAAAAMw/lwQeFLuhv-o/s320/daginik.bmp" border="0" /><br />Nasıl bir ortamda yazdığımın fotoğrafını çeksem "Ne pasaklı bir kız bu yaw" dersiniz. Aslında size rağmen fotoyu çekip koymak lazım ama makinem burda değil. İstirahat halinde kendisi:) Neyse, mühendis masası ne de olsa diye kimsenin takmaması ayrı güzel. Sol tarafımda kese kağıdı içinde bugün öğle arasında Malatya pazarından alınmış çiğ badem var, bi güzel ki, çayla lüp lüp götürüyorum arada. Yazmakta olduğum analiz dökümanının çıktı alınmış sayfaları ekran hariç her yere dağılmış, sağda solda minik not kağıtları var. Hızla büyüyen canavar fasülye bitkim ve dibindeki kedi biblolarım deniz kabuğumla ahenk oluşturuyor. Ne kadar da pozitif. Sağ tarafımda Maçka Parkı manzaralı bir pencere, dışarda puslu İstanbul. Yağmur çabalıyor lakin bir türlü yağamıyor. Müdürümün geçen yılbaşında hediye ettiği bambu bitkisi yeşil yeşil geriniyor. Ben de yeşil giydim bugün, adeta bahar diyorum.<br /><br />Atmosfer budur.<br /><br />Önemli olaya gelebilirim artık.<br /><br />Tam 10 sene oldu, 10 senedir ailemden ayrıyım. Bu yıldönümünün tam tarihi 11 Eylüldür ben taşınma yerleşme derdinde kaçırmışım gününü. Neyse:) Oturup son 10 senenin bilançosunu çıkaracak vaktim olmadığından bu yıllara dair aklıma düşenleri madde madde yazmaya karar verdim. 3 senesi güzeller güzeli İzmir'de, 1 senesi Monterey'de, 6 senesi İstanbul'da geçen freedom yıllar:)<br /><br /><br /><br /><span style="color:#990000;"><strong>İzmir</strong> yılları:</span><br /><span style="color:#990000;"></span><br />* Otobüsle şehre girerken ilk söylediğim cümle "Babacım bu şehir <span style="color:#666666;"><strong>GRİİİ</strong></span>!!!"<br />* Şehir merkezine doğru taksiyle yolculuk esnasında "Girişi kötüymüş ama iç taraflar <span style="color:#ff9900;">muhteşem</span>, bayıldım.<br />* Yeşillikler arasında okulu gördüğümde yüzümde kocaman bir <span style="color:#ff6600;">gülümseme</span> </p><p>* Babamın beni lise üniformamla okul bahçesinde bırakıp gitmesi<br />* Babacığın bana idareten bıraktığı 30 milyon lira ile zengin olduğumu sanmam<br />* Paranın ilk 11 milyonunu ilk hafta harcayınca ekonomik insan modeline geçiş yapmayı öğrenme sürecim<br />*İlk haftasonu iznimiz, Kemeraltı - Sevgiyolundan alınan ders kitapları- Karşıyaka sahili ve şehre aşık olma süreci<br />* Okulda yalnız başıma bırakıldığımda asla terkedilmiş gibi hissetmeyişim, yeni hayatı anında kabullenişim, sevgili dostlarım, arkadaşlarım, herkes bu kadar iyi midir diye mutlanışım, umutlanışım...<br />* Sınıfta ailesi İzmir'de yaşadığı halde mesafelere ağlayan ve yatılı hayata nasıl katlanacağını bilemediğini söyleyen sarışın güzel kızı teselli etme çabalarım<br />* Ailemle aramda <span style="color:#3333ff;">1000 kmden</span> fazla yol olduğunu unutma çabalarım, bazı geceler ben de ağladım özlemiştim çünkü<br />* Yatakhaneye yerleşirken İzmirli başka bir arkadaşın annesinin getirdiği muhteşem börekler ve pastalar ile yüzümüzde beliren kocaman gülümseme<br />* Her sene okula 2 gün geç gittiğim için beni sınıf başkanı seçerek cezalandıran hain sınıfım :)<br />* Sınıf defteri -Allahım ne kabustu ya zimmetliydi bana ve hep kayboluyordu, hatta bi kere 1Nisanda saklayıp bana 3.5 attırmışlardı, müdür yard. çok disiplinli bir insandı<br />* Geceyarısı acıktığımızda yemek için zulaladığımız ketçap ve mayonezler (ekmeğe sürüp yiyoduk hala inanamıyorum)<br />* Karşıyaka Migros - en ucuz muzları oradan aldık hep<br />* Yemekhaneden çalınan somunlarca ekmek<br />* Kantinin dışardan açılabilen penceresini keşfetmemizin ardından gece 2den sonra kantinden yürüttüğümüz (parasını bırakıyorduk ama) dondurmalar, bisküviler, kolalar<br />* Kantinden yine bi gece malzeme yürütürken bekçiye yakalanışımız<br />* Kantinci amcanın pencereye içerden kilit sistemi taktırması<br />* Gece suratını boyayıp suçu başkalarına attığımız arkadaşların kendilerini boyayan kişilerin biz olduğumuzu asla öğrenememesi<br />* Su savaşı neticesinde kesilen kolum -hala izi var<br />* Sürekli ders çalışıp uyumaktan ve de haftasonu sürekli gezip, gezerken de sürekli yemekten kaynaklı 10 kilocuk - o kiloya liseden sonra asla çıkmadığımı düşünürsek epey acaip durumdaymışım<br />* Merdiven dedikoduları<br />* Yatakhane sohbetleri, pijama partileri, kısır partileri<br />* Her haftasonu çıkıp illa ki bir şekilde kaybolmamız ve şehri kaybolarak öğrenme sürecimiz<br />* Kızlarağası - illa ki orası - illa ki hasır iskemleler, sakızlı lokumla ikram edilen türk kahveleri<br />* Bostanlı Churchill Ahmet'in yeri<br />* Karşıyaka D&R<br />* Adana'ya gidiş için ilk uçak biletimi kendi başıma alışım, kendi başıma havaalanına gidişim, yalnızlığın en çok dokunduğu kimsenin uğurlamadığı hava alanları<br />* Fuarda yaptığımız çılgınlıklar<br />* Alsancaktaki deli gitarcı, belediye bandosu eşliğinde ıslandığımız yağmur, muhteşem sucuk ekmekçi<br />* Karşıyaka'daki turşucu<br />* Bornova illa ki Bornova, vazgeçilemeyen<br />* Bornova Küçük Park, Bilg. Müh. binasının arka tarafındaki bank, İZSU durağında Montrö otobüsünü bekleyen küçücük bir kız<br />* Haluk Levent şarkılarını bağıra çağıra söylediğimiz ve akabinde disiplin cezası almaktan kılpayı sıyırdığımız akşam-gece ne denirse artık<br />* Hasanağa bahçesine bakan balkonda oturulduğunda sabaha kadar süren muhabbetler, dolup boşalan bardaklar, eşlik eden müzik. Canım arkadaşlarımın evi, bohemliğin son sınırında günler, domatesli makarna ile patates kızartması, Buca Tansaş<br />* Teleferik maceraları<br />* İnciraltı'na gidip "Sadece bu kadar mı?" dediğimiz gün, ahahaa, ne sandıysak artık:)<br />* Bornova EGS<br />* Bornova - Gümrük hattı, Çankaya'da inip dershaneye yürümek için 3 farklı güzergah belirleyebilmemiz, yolu uzatma çabalarımız, Bornova - Bostanlı hattı, 315, 62,63 nolu otobüsler, İZULAŞ, ESHOTlar, hala sakladığım KENT Kartım<br />* Sevgiyolundan topladığım bilumum gümüş küpeler, tek tek aldığım, kulaklarımdaki toplam 6 delik -eskiden bu kadar çok boncuk takı yoktu, hep gümüş vardı, hep.<br />* Marketten karpuz alıp parkta afiyetle yiyen bir grup genç<br />* Bostanlı Edem'de bütün sınıf tıka basa tatlı yedikten sonra gidip mutfağın yerini soruşum, akabinde bulaşıkçılığa soyunmamızı istemeyen iyi kalpli iş yeri sahibinin bize indirim uygulaması, kişi başı 500 bin liraya bizi salıvermesi:)<br />* Bostanlı parkında içtiğimiz sigara, benim de içişim, yok artık içmiyorum ben sigaraya karşıyım:)<br />* Otogar, herşeyin başladığı ve bittiği yer...<br />tüm ayrılıkların ve tüm kavuşmaların yaşandığı yer...<br />yollara açılan ve yolların bittiği yer... İlk başta Alsancakta olan, sonra şimdiki yerine taşınan otogar, hep uğurlayan birinin olduğu otogar...<br />* Dershane sınıfımdaki aç insanlar, iddialarına göre aperatifleriyle 1 ay doyardım:) Her sabah ilk dersi kantinde işlememiz :) İkişer ikişer götürdükleri Ayvalık tostları<br />* Deneme sınavları, sınavlar sonrasında ısmarlanan limonatalar, 9 Eylül tıptaki arkadaşım Ceyhun'un beni ziyarete gelmesi, herkesin onu erkek arkadaşım sanması ve herkesten nefret etmem, sonra herşeyin anlaşılması ve derin nefes almam<br />* Yağmurlu bir akşamda yanlış otobüse binip kaybolmadan hemen evvel otobüsten inmeyi akıl edebilmem, cebimde her nasılsa unutulmuş telefon kartını bulabilmem - o zamanlar cep telefonu pahalı tabi, almadıydı bizimkiler- telefon kartını yuvasına takıp bildiğim tek numarayı tuşlamam, telefonu cebinde bekleyen bir dost, ve ıslanmış KISD'in içini ısıtan bir fincan ıhlamur, fonda çalan <span style="color:#ff6600;">Aramadın Aylardır</span> şarkısı<br />* Arkadaşımın evine gittiğimde bizi bekleyen <span style="color:#cc66cc;">istavritler</span> ve harika salata, o gece gittiğimiz film - hangi film olduğunu şu anda hatırlamıyorum- </p><p>* Kasım ayında esen o soğuk İzmir rüzgarı, hırka kollarından içeri dolan soğuk, donan ellerimi ısıtmak için uzatılan <span style="color:#ff6666;">bir çift deri eldiven</span>:)</p><p>*<span style="color:#cc0000;">Gel Ey Seher</span></p><p>* Nasıl olduğunu anlamadan çok hasta olup yataklara düşmem, buna rağmen okuldan ailemin aranmasına karşı çıkıp kendi kendime iyileşeceğimi sanmam, bayıldığım için beni hastaneye yetiştirmeleri, burada hem <span style="color:#ffcc00;">Hepatit-A hem de zatürre</span> geçirdiğimin saptanması, babacığımın ilk uçakla gelmesi, 2 gün İzmir'de hastanede yatışım, babamın ambulansta ağladığını gördüğüm an -ki kendisi hekimdir ve çok soğuk kanlı bir insandır-, İstanbul'da temiz hastane aramaları, tam 2 ay teyzemin karantina altına alınmış bir odada bana bakması... durumumun ne kadar ciddi olduğunu iyileştiğimde bana söylemeleri. Ölümlerden dönmüşüm meğer:)</p><p>*Karşıyaka-Konak motorları<br />* Bornova pizza pizza, kurtarıcımız<br />* Murat Kekilli, Bu Akşam Ölürümü gece 11de bağıra çağıra söylerken Bornova meydanında hep öğrencilerin olması ve kimsenin bize kızmaması - ve evet kimi zaman kıro takılabilme lüksü<br />* Bucanın aşık olduğum eski sokakları ve <span style="color:#006600;">Rum evleri</span>, beraberlerinde taşıdıkları hikayeler<br />* Kemeraltında bize %50 indirim yapan müşfik ayakkabıcı -eşimle de gittik, yine indirim yaptı:)<br />* Karşıyaka'da kaybolduğumuz gece:)<br />* Ayaklarımız şişip okula yalınayak döndüğümüz gün<br />* Tek arzumuz sahilde dondurma yemek iken peşimize takılan manyak çingene karısı<br />* Her sorduğumuz soruyu illa ki çözen analitik geometri hocası, akıllı kadın<br />* Çok sevgili kimya ve biyoloji hocalarım, unutulmayanlar<br />* Hippi eteklerim, yine Kızlarağası<br />* Yine Bornova, balkondan çalınan siyah kot pantolon, 540 sokağa bakan balkon<br />* 17 yaşında kendini kocaman sanan bir kız, şehrin sokaklarında bir evin koridorunda dolaşma rahatlığında dolaşan<br />* Karşıyaka çarşısı, Girne cd.<br />* Körfez'in asla alışamadığım kokusu<br />* Kordon ve Alsancak, sonra yine kordon :) Sürekli yürüyen tipler:) </p><p>* Konak meydanındaki dondurmacı -artık yok çünkü meydan artık benim o eski meydanım değil, başkalaşım geçirmiş her yer-</p><p>* Sınıf pikniklerimiz, ne kadar da eğlenceliydi. </p><p>*Dershane pikniğinden dönüşte Ahmetli köyünde bize evinin kapısını açan ve sandığından çıkardığı tertemiz havlularla, mis gibi çayıyla ağırlayan yaşlı teyze...</p><p>*Üst üste 2 mezuniyet, 1 can acısı, 1 veda konuşması, ayrılığın anlamının anlaşıldığı anlar, keşke şu çimlerde bi daha oturabilsek, şu sıralarda bi daha konuşabilsek, keşke, keşke dediğimiz zamanlar... "Seneye bu zaman finallerimiz olacak" şeklinde birbirimizi motive eden sözler, herşeye rağmen araya giren mesafeler, mesafeler... Mezuniyetime gelen bitanecik arkadaşım, can dostum, lise 1 hayatım boyunca beni yalnız bırakmayan Ş.</p><p>*ÖSS sınavı öncesinde bir ay boyunca beni evinde misafir eden sevgili Y ve bitanecik annesi K. teyze, canlarım</p><p>* Bornova İlköğretim okulu, ÖSSye girdiğim sınıf. 2. sınıfların sınıfında sınava girişim ve minyatür sıralara -ufak tefek bir insan olduğum halde- sığamayışım, çok uzun boylu olmayışıma şükredişim.</p><p>*Sınavdan çıktığımda, beni bekleyen babacığımın elimden tutup rahatlayayım diye bana Bornova'ya yürüyerek inmeyi teklif etmesi, el ele tutuşup tıpkı 5 yaşımda olduğu gibi:) Bornova'da o çok sevdiğim evin yanına inişimiz, inmişken arkadaşlara uğrayışımız, sınav sonrası yapılan o harika öğle kahvaltısı ve kalan 1-2 parça eşyamı toplayıp veda edişim... Babamın koca şehirde kendi kendimi idare ettiğime şahit olup sevinmesi ve İstanbul'a hazır olduğumu söylemesi...</p><p>* Sınavdan sonra okula gidişimiz, bütün eşyaları babacığıma teslim edip 1 tek çantayla arkada kalışım</p><p>*Sınavdan sonraki 3 hafta eve dönmeyerek kendimi İzmir'e adayışım, Foça tatilimiz, Havana Beach club:)</p><p>* 1 hafta ısrarla netlerimi kontrol etmemem, sonunda yoğun baskıya dayanamayıp puanımı hesaplamam ve daha tercih yapmadan kesinleşen sonuç</p><p>* "Bilkent mi, Boğaziçi mi?" kaygısı yaşadığım gün, sonunda Boğaziçi'nin ve İstanbul'un baskın çıkması<br />* Her yaz bitiminde söylene söylene geri döndüğüm, her yaz başında hüzünlü üzüm gözlerle ayrıldığım şehir, İzmir. Çok Özlediğim...<br /><br />Sonra <span style="color:#cc0000;">İSTANBUL</span>, hep hayalini kurduğum, iple çektiğim <span style="color:#cc33cc;"><a href="http://www.blogger.com/www.ie.boun.edu.tr"><strong>iSTANBUL ve BOĞAZİÇİ</strong></a></span>:<br />- Arkası başka zamana...</p><div class="blogger-post-footer">Mırıldandık</div>k.i.s.d.http://www.blogger.com/profile/11365893945642028701noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-19353840.post-68063313614947591082007-09-20T09:51:00.000+03:002007-09-20T10:53:13.714+03:00Bohem - Karışık - Çanaklar<a href="http://bp0.blogger.com/_BmQKdXOJ25A/RvImzXY_AzI/AAAAAAAAAMo/fItQkIxLWhg/s1600-h/la_boheme_lamba.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5112191190912926514" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_BmQKdXOJ25A/RvImzXY_AzI/AAAAAAAAAMo/fItQkIxLWhg/s320/la_boheme_lamba.jpg" border="0" /></a><br /><div>İstanbul ve bohem --> Cihangir<br /><br />Avrupa ve bohem --> Prag<br /><br />ABD ve bohem --> San Francisco<br /><br />Tamamen kişisel bir belirleme. Hiç bir kriterim yok, oldukça sezgisel. Oldukça fotoğrafa dayalı... veya hislere. Bohemlik bir boşvermişlik durumu olabilir, yine de hoş bir tarafı var. Belki de hoşvermişliktir diyorum. Bu sabah hava o kadar güzel ki keyfimi hiç bir öğüt verici ifade bozamaz:)<br /><br />K.i.s.d ve bohem --> Öğrenci<br /><br />Boşvermişlik yok, daha ziyade bir yaşama çabası var ama sade, içinden geldiğince... Bir de alabildiğine renk var bu kelimede. Nasıl olsa kelimelerde yeterince anlam kayması oluyor, biraz da ben kaydırabilirim.<br /><br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5112179061925282562" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_BmQKdXOJ25A/RvIbxXY_AwI/AAAAAAAAAMQ/pHLyKTgusvg/s320/bohem_4_1172682978.jpg" border="0" /> Dekorasyonda bohem... Rengarenk, renk ahenk demiştim ya, aynen öyle... Kıpır kıpır işte. En solgun İstanbul sonbaharında bile, İlhanİrem ve hatta FeridunDüzağaç'a inat eviniçinden turkuazGüneşler doğması gibi. Kendiyle barışık olma durumu... Şu kanepenin güzelliğine bakar mısınız? (Kanepeyi araken <a href="http://kixkoll.blogg.se/"><span style="color:#cc0000;">bunu da</span> </a>buldum) Viva La boHEme!!! Rengarenk ve oturmuş bir karaktere sahip, yıllanmış ama yaşlanmamış, <span style="color:#663366;">VİVA la BoheME</span>!!!<br /><br />Ve bir de Alev Ebuzziya'nın çanakları var aklımda. 2 gündür gözümü her kapattığımda turkuaz çanaklar görüyorum. Adeta durdukları yerde asılı gibi, adeta uçan dev çanaklar... Bu çanakları her gördüğümde inanamayacağınız kadar heyecanlanıyorum ve bu heyecanın nedenini b