tag:blogger.com,1999:blog-191092752009-03-02T13:55:42.290+02:00Aynı yollar, farklı adımlar....Aklı başında bir adamın sözünü etmekten en çok zevk alacağı konu nedir bilir misiniz?
Yanıt: Yine kendisiJan Balashttp://www.blogger.com/profile/17743489710370487236noreply@blogger.comBlogger18125tag:blogger.com,1999:blog-19109275.post-70373636266616802822007-07-03T12:40:00.000+03:002007-07-03T12:43:39.660+03:00o şehre davrandığın gibi davran bana da<br />o şehre gittiğin gibi bana da git uçarak<br />bana da in, bana da kon ve el salla geride<br />bıraktığına: elveda benim küçük adamım!ufacıktan bir şehri nasıl adam ettinse,<br />sevdinse adam gibi, beni de o şehir gibi sev!<br />korkma sakın, adam etmez aşk beni,<br />geç benden, benim de köprülerim var,<br />aşkı seyret oradan, dalgın günüm geçiyor,<br />benim de gecelerim var, danset, eteklerinfırdönsün, sen bana dön, bana eşlik et,<br />benim de sabahlarım var, uyanmaya ne saat,<br />ne telefon, ne kapı: bisikletin zilini<br />dizlerini kanatan bir deli kız çalsın yeter ki!<br />benim de parklarım var, uzanıver salkımsaçak<br />üstüme, dalımdan tut, benim de yapraklarım var<br />güneşli gövdene müjde eli kulağında bahar,<br />benim de şiirlerim var, aşk konulu,<br />senin o şehri sevmene benziyor, seni sevmeye benziyor<br />adamakıllı serserin olana kadar<br /><br />bir şehri kıskanıyorum, benim böyle neyim var?<br /><br /><br /><strong><em>Haydar Ergülen</em></strong><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19109275-7037363626661680282?l=onurberk.blogspot.com'/></div>Jan Balashttp://www.blogger.com/profile/17743489710370487236noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-19109275.post-71303119539822936952006-12-04T13:19:00.000+02:002006-12-04T13:34:53.010+02:00notlar.."Durumunuzun umarsızlığını, başka bir adam olamayacağınızı, değişmek için zamanınız, inancınız bulunsa bile değişmeyi kendiniz de istemeyeceğinizi anlamanın tadına doyum olur mu? Hem değişmeyi isterseniz ne olurdunuz ki; belki sizin için başka yol yoktu! En önemlisi de bütün bunların, derin anlayışın doğal ve temel yasaları sonucu, bu yasalara bağlı olarak kendiliklerinden ortaya çıkmasıdır. O nedenle değişmek şöyle dursun, artık bu durumda yapılacak bir şey yoktur.<br />Derin anlayış yasalarına göre şu sonuca varabiliriz: Aşağılık bir herif ciğerinin beş para etmediğini kavramakla kendine bir avunma payı çıkarır gibidir."<br /><br />F.Dostoyevski<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19109275-7130311953982293695?l=onurberk.blogspot.com'/></div>Jan Balashttp://www.blogger.com/profile/17743489710370487236noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-19109275.post-58858152638286862192006-12-04T13:02:00.000+02:002006-12-04T13:18:56.600+02:00arada bir..Çoğu geçirdiğim şu planlı (ama hiç uyamadığım), koşturmacalı (ama hemen yorulduğum), zamanlarda giderek başka başka yaşamlara uyum göstermeye dayatıldığımı hissediyorum.. ve bunu o kadar içselleştirmişim ki farkettiğinde utanıyorum..acı veriyor hepsini bile bile sürdürdüğümü bilmek..<br /> Ve bazen kafamı indirip ("kaldırıp" denir aslında literatürde) güzel bir müzik ve kahve eşliğinde şöyle bir gezinmeye başladığımda içimde, anlık da olsa sıyrılmanın o inanılmaz hafifliğiyle karşılaşıyorum.. o an elim tutmaz, gözüm başka bir şeyi görmez oluyor.. allahım! bu ne güzel bir duygudur!.. Dinginlik, büyük sıcaklığıyla sarmalıyor beni, koruyor bütün saçmasapanlıklardan.. ve uzunca zamandır özlemini çektiğim her şey sırayla beliriyor, göz kırpıyor, çağırıyor, "gel" diyor.... gidemiyorum...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19109275-5885815263828686219?l=onurberk.blogspot.com'/></div>Jan Balashttp://www.blogger.com/profile/17743489710370487236noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-19109275.post-1158487824619941442006-09-17T13:08:00.000+03:002006-09-17T13:10:24.630+03:0020 Ağustos Cumartesi (Sirkeci-Pythion sınır treninde)Garip..<br />Yani tekin değil,<br />Çantamı almışım,<br />Ama ne çanta.. içinde yok yok. Çoğunu kullanmayacağım besbelli<br />Olsun almışım işte,<br />çıkmışım yola.<br />Sanki bi İzmit yapıp döneceğiz. Trekking tadında turistik bir gezi.<br />Ama yer yok, konak filan yok bu yolda.<br />Gittiğimiz bir yer de yok,<br />aklımızda olan.<br />Sadece gitmek var, dönmekse… haş’a!.. onsuz olur mu hiç(!)<br />Dönmek de var(mış)<br />Ama yine de,<br />Garantiden öte duruyoruz biz mümkün mertebe<br />Garba doğru koca adımlarla,<br />Hey hey de hey heeey!! nidalarıyla bağırarak (içimizden),<br />koca çantaları sırtlanmışız (ne işimize yarayacaksa..bak tamam, sırf interrailciye benzemek için doldurdum bu kadar. Al işte itiraf ediyorum: Boş çantayla da gidilmez ki! Bu işin bir karizması var. Yanında çadırı, matı olunca tamamlanıyo bu üniforma ancak...hatta ağırlaştıkça zevk vereceğini de sanıyorum..Bak, hak vermiyorum kendime, dediğim gibi sadece sanıyorum! Sen de bırak kurcalama bu kadar, garibin (biz gariplerin) heveslerine mantık bulaştırma.. ), şimdi her birimizi köşe bucak dağıtacak olan şu trendeyiz..<br /><br />Yine de heyecan basmaya başladı, hafiften terliyorum dışarıdaki yeşil ve sarının üzerine parlayan güneşin bahanesine..<br />Başladım bir kere çünkü vitrini boşaltmaya,<br />Başladım:<br />Biz nereye gidiyoruz?<br />Hadi onu da geçtim bu gece nerede kalıcaz?<br />Ya zevk alamazsam?<br />Ya bu geceki şans yemeğimizden sıkıntı çıkarsa?<br /> Öff… güneşten değil, kendimden terliyorum..<br />Üzerimden çıkarayım kendimi<br /> ..tamam..<br /><br />Daha şimdiden trenleri kıyaslamaya başlıyorum. Hem de daha diğerlerini görmeden.. altımızdaki tren için “nostalji için bu be!”, “şaka treni..” diyorum sırıtarak yanımızdaki İspanyol çocuğa..“Demiryolları bu vagonu biz interrailciler için özel hazırlamış! (hakkaten bizden başka kimse de yok) her zıplayışta aldığım zevki dalga geçerek arttırıyorum…çocuk İstanbul dışında çok gezmemiş.Bi tek Denizli’ye gitmiş.. hehe.. Bu durumdan faydalanıp “diğer trenlerimiz böyle değil tabii.. asıl onları görseydin..gıcır gıcır uçak gibi walla.” demek geliyor içimden suni turizm elçisi olarak ülkemin. Ama bu biraz büyük yalan. Hem de kolayca belli olacak cinsten. Karizmayı ilk dakkadan bozmamalı bence.<br />Olsun ben yine de diyorum..sırıta sırıta diyorum.. <br />Evet bu aralar biraz şımarıyorum.. şımar yavrum şımar… sınıra daha 2.5 saat var)<br /><br />Türkiye için de bu kadar olsun (ya da Trakya diyelim şuna).. nasıl olsa dönüş ertesi buralar için çook zaman var..<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19109275-115848782461994144?l=onurberk.blogspot.com'/></div>Jan Balashttp://www.blogger.com/profile/17743489710370487236noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-19109275.post-1153848931025532822006-07-25T20:15:00.000+03:002006-10-02T18:15:38.556+03:00Leyla'ya 5 kala..Her erkek sevdiği şeyi öldürür. Bu şey bir kadındır çoğu kez, bazen bir erkektir; ama mutlaka çocuktur da. Kadın da sevdiğini öldürür zaman zaman; bir dostunu, sevgilisini, ama mutlaka çocuğunu da. Hepimiz için kurbanlarımızın ölümünü paylaşmanın tek bir yolu var: Çocukluğumuza dönmek, çocukluğumuzu hatırlamak. Çocukluğumuzda kimler tarafından ve nasıl öldürüldüğümüzü, nasıl, nerelerden geçerek yeniden dirildiğimizi hatırlamak. "Erkek" olanlarımız için oldukça zor bir iş: Bu yoldan bir kez geçince, artık eskisi kadar erkek olmak zorlaşıyor çünkü. "Erkek" olmayı iktidarla özdeşleştiren, iktidarın kanıtını da ancak onun uygulanmasında, öldürme fiilinde bulan bir dünyada, öldürülmüş olmayı kabullenmek "erkekliği" zedeleyecektir kuşkusuz. Ama bir de başarılabilirse, sevdiklerimizin yalnızca celladı olmak kaderine saplanıp kalmayabiliriz; belki dirilişlerinde de yanlarında olabiliriz.<br /> Sevdiğimizi öldürdüğümüzü bize ilk kez haber veren Wilde itilmiş, aşağılanmış bir eşcinseldi. Şiirini hapishanede yazıyordu. Sevdiğini öldürmenin ne olduğunu bilerek, bir çok kez ölmüş olarak. Sting <em>Moon Over Bourbon Street'i </em>yazdığı günlerde, aynı albümde yer alan <em>Russians</em> şarkısının video-klibinde kendi çocuğunun doğum sahnesini belgesel gibi kullanıyordu-bir darbede iki ölüm;karısı ve yeni doğmuş çocuğu, pop-star'ın eliyle medyatize edildi, figüranlaştırıldı, nesneleştirildi- İşte o yüzden Sting'in varabileceği yer nedametle isyan arasında, öfkeli bir haykırış. Sevdiğini öldürmeye mecbur olduğunu sanarak, bunu her gün yeniden seçtiğini görmeden. Wilde'nin bilgeliğinde, sakinliğinde ve kabullenişinde ise bir asır geriden gelen bir umut var. Aynı umudu kendi ölümlerimizi ve cinayetlerimizi bilerek, çocuklarımızı, bizi sevenlerin bizi öldürüşünü asla unutmamaya çalışarak ellerimizle tutabiliriz. Hepimiz sevgiyi ve ölümü tanıdık. Mesele hatırlamakta..<br /><br /><em>Yazı, <strong>Bülent Somay</strong>'ın "<strong>Herkes Sevdiğini Öldürür</strong>" makalesinden alınmıştır..</em><br /><br /> Yazıya rastlamamı sağlayan Selçuk'a buradan selamlar..<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19109275-115384893102553282?l=onurberk.blogspot.com'/></div>Jan Balashttp://www.blogger.com/profile/17743489710370487236noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-19109275.post-1148680162143089942006-05-27T00:46:00.000+03:002006-06-03T02:08:09.640+03:00Yere basamayan ayaklardan yeraltına mesaj var..Artık içi boşaltılmış, niteliksiz, içeriksiz ruhlara sahibiz. Sohbetler giderek dokunuşlardan uzaklaşıyor. Ulaşmıyor tarafımıza, dokunamıyor bile. Giderek hal hatıra, hava, su çamuruna batıyor. En büyük derdimizin birbirimizden "n'aber" olduğunu öğrenmek sanıyoruz. Sanıyoruz, çünkü bunu çok da merak etmeden soruyoruz. Cevabı ise zaten dinlemiyoruz.. Uçuşuyoruz birbirimizin etrafında.. başdöndürmekten başka bir işe yaramıyoruz. Sinek gibi.... vzzzzzz .....İşte bizim bööyle hak getire bir sohbet ortamımız.. of.. analizlerden sıkıldım. Ama yine de devam edicem!<br />Ne güzel, farketmişiz yaşadıklarımızı.. Ama bu sohbetler de gökten inmedi ya. Birbirimizi dönüştüremediğimiz bu sohbetlerin, bu "etkileşememe"nin sebebi, buna dair en ufak istek hissetmememiz zaten. Artık kimse kimseye karışmak, kimse kimseyle değişmek istemiyor. Suya sabuna dokunmayan bireysel bir yaşamın göbeğine doğru koşturarak yol alıyoruz. Birilerinin de arkamızdan itmesiyle hızlanıyoruz. Kendi saflarına katılmamızı bekleyen kaygısızlar ordusunun bulundukları yeri, koştuğumuz bu maratonla anlamlandırıyoruz. Onların yaşaması bir şekilde bizim koşmamızı gerektiriyor. Ama en kötüsü, bütün bu vızıldamaları, şikayetleri, koşturmacaları barındıran ve hepsine kayıtsız kalan bir kamusal yaşantımız var artık bizim. Umursanmayan yaşantılar vitrininde hepimiz giderek "otorite"nin dönüştürücü (yıkıcı mı desem) etkilerine daha açık hale geliyoruz. Yönlendirmeler içimize işler hale geliyorlar. Hepsi sonuna kadar, acıtana kadar dokunuyor içimize. Biz ne yapıyoruz?...konuşamıyoruz. (Sadece kendimizi iyi hissetmek adına analizler yapıyoruz..o da yerse..)<br />Haa bazen aşık oluyoruz. Ama o da yeter ki.. Tabiatın en büyük yaşam enerjisi..ve diğer herşeyin enerjisine talip , takıntılı bir durum. Kimsenin izini bulamadığı koca bir kaçış. Şiddetini ise asla göremediğimiz, görmek istemeyeceğimiz koca bir kavga. Çelişkiler çemberi..Pisagor üçgeni..vs<br />Bence aşık olup kaçtık, kaçtık..yoksa buralarda yerin altı ile üstü arasında pek bi fark yok..<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19109275-114868016214308994?l=onurberk.blogspot.com'/></div>Jan Balashttp://www.blogger.com/profile/17743489710370487236noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-19109275.post-1145109168042147962006-04-15T16:34:00.000+03:002006-04-28T14:16:04.576+03:00BARIŞ !<a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3197/1885/1600/barisAfis.1.jpg"><img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3197/1885/400/barisAfis.0.jpg" border="0" /></a><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19109275-114510916804214796?l=onurberk.blogspot.com'/></div>Jan Balashttp://www.blogger.com/profile/17743489710370487236noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-19109275.post-1144845511520486142006-04-12T14:28:00.000+03:002006-04-13T15:04:30.056+03:00Çalışan vatandaşın güncesi-2Bu "iş"te yalnızlık var..<br />Israrla tek başına olmanı istiyorlar. Yalnızlıkla başetmen gerekiyor.(ama umurlarında da değil başedemezsen). Çünkü beraber olsak, biliyorlar böyle paşa paşa gelmeyeceğimizi...<br />Bugün yemek yiyoduk, bi baktım masadaki herkes bir ay içinde evlenme planları yapıyor.. bi tek ben varmışım yalnız, plansız.. Gökhan "sen de yavaştan evlenmeyi düşün" dedi.. Oldu! "Arkadaşlar! bir saniye yemeğe ara verin de beni dinleyin: evlenmek isteyip de eş bulamayan varsa ben boşum! işe başladım ya, o yüzden...sonuçta siz de benim gibi işe yeni başladıysanız, neden olmasın? Onur Berk.. yaşam dostunuz! hehehe!<br />Bu bana öyle söyleyince ben de onu onun silahıyla vurdum:"olm sen önce bi askerliğini yap!" daha askere gitmeden gelmiş işe başlamış, utanmadan bi de evlenecem diyo.. herşeyin bi sırası var ama di mi?<br /><br />Off..Önceden hiç bu kadar ciddi sinir olmazdım bu işlere.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19109275-114484551152048614?l=onurberk.blogspot.com'/></div>Jan Balashttp://www.blogger.com/profile/17743489710370487236noreply@blogger.com2tag:blogger.com,1999:blog-19109275.post-1144497486601070042006-04-08T14:18:00.000+03:002006-04-08T20:55:39.430+03:00Çalışan vatandaşın güncesi-1Tarih: (resmi kayıtlar dilinde) SekizNisanİkibinaltı ve saat: on dört on sekiz..<br />Çocukluğun en güzel yorgunluk ertesinde, "cumartesi"nde, koca bir ofiste tek başıma kırmızı kocaman bir dosyayı kurcalıyorum.<br />Niye?.. Üretmek?.. Zaman geçirmek? Para kazanmak?.. (biraz önce çalışanlardan biri koşarak önümden geçti ve "kolay gelsin" dedi.. Niye? illa zor mu olması gerekiyor yaptığım şey? Niye!)<br />Buraya gelince kendimi biraz çaresiz hissediyorum.. Bu "çalışmak" denen döngüsel eylemin, her an güçlü bir yaşam öğütücüsüne dönüşebilecek olmasından korkuyorum. Kendi yaşamımı şimdiden çevrenin takdir edici alkışları arasında farketmeden bu öğütücüye doğru sürüklüyor olmamdan şüpheleniyorum. Günün sadece belirli bir kısmında çalışıp gerisinde "yaşama" planlarım, bu işten paçayı cok kolay sıyıramayacağımı gördükçe içimi sızlatmaya başlıyor. O hayallere bakamayacağım bir günün gelmesi endişesi, çaresizlik korkusuyla birleşince karşımda koca bir istinat duvarı gibi dikiliyor. (O da böyle işte; sırtın dönük, tüm yaşamınla dayandığın şeyler, bir bakıyorsun aniden önünde hantal bir duvara dönüşmüş). Aşmak istiyosun fakat olmuyor. Çünkü bazen koşup atlamayı bile denemekten çekiniyorsun. Sanki denemeye, bir an koşmaya başlasan, duvarın da geriye doğru gideceği, bu şekilde bir ömür geçeceği, bunun sonunda (ki bir son da yoktur) artık duvarınla alışık yaşamaya başlayacağın geliyor aklına. ( İyi işte. O saatten sonra zaten iki sevgili gibi sarılırız birbirimize. Duvar ve ben..romantizmin ötesinde..) Görmemezlikten mi gelmeli diyosun, yoksa tam ortasına delik açıp, içerden fıymalı mı, dibine dinamit koyup patlatmalı mı, diyosun. Bu enerjiye iyice kaptırınca kendini bir anda Bugs Bunny olarak görüyosun. Koşma, zıplama, yaratma kapasiten tavana vuruyor. Fakat ne yazıktır ki bazen bu alemde de kurtuluş olmayabiliyor. Başbaşayken bize kahramanlık türküleri çığıran, fakat Varyemez amcanın altınlarını görünce bütün yelkenleri suya indiren, ezik bir Donald Duck ortaya çıkıyor ve üstüne vazifeymiş gibi alt üst olmuş dengeleri yeniden kuruyor. Bu fotoğraftan sadece "an"lar sonra: "Kendine gel dostum" diyor bir ses.. (dostun). Burası gerçek dünya.. (sağol, iyi ki hatırlattın(!) "Ulan" diyosun..demek ki Donald'ın dostu, benim de dostummuş..hay ben böyle şansın!..)<br />Saat ondört ellibeş..hala çaresizlik hissediyorum. Hala bir demokraside yaşadığımı (çarelerin tükenmediğini), hala kaybetmiş bişeyimin olmadığını ama göz göre göre de kaybetmeye yaklaşabileceğimi hissettikçe, artan tedirginliğime bir emzik bulmak yerine,<br />herşeye biraz ara vermek istiyorum.. alışılmış düzenlerden sıyrılmak, herhangi bir konuda benim yerime karar verildiğinde, "bi dakka! düşüneyim önce.."artisliğini yapmayı arzuluyorum.<br />Bi de buradan çıkınca Kadıköy'e gitmek istiyorum.<br />Vapurlar değişiyomuş, bugün gazetede okudum.. Alt balkonda Antoine'in "beedies"lerinden içmek istiyorum.<br />Bi dakka lan,<br />İstemiyorum..........<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19109275-114449748660107004?l=onurberk.blogspot.com'/></div>Jan Balashttp://www.blogger.com/profile/17743489710370487236noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-19109275.post-1143252536712564782006-03-25T03:19:00.000+02:002006-04-01T00:53:40.493+03:00Biz, hepimiz..Kırıldık..<br />Ben, onlar ve biz..<br />Tam olarak kimler olduğunu şimdi hatırlayamıyorum ama biz,<br />aslında birkaç kişiyiz.<br />Yuvarlak bir masamız var, etrafına da sığabilecek kadar çok şovalyemiz..<br />Şu anda dört bi yana dağılmışız, ara sıra toplanıp içinden çıkılmaz karman şekillerle çorman yumaklar oluşturuyoruz. Bunu da çok seviyoruz ve hep yapıyoruz, sanırım yapacağız da..<br />Zor mu? Yok, pek zor olmuyor. Ya da artık alıştığımızdan mıdır, birbirimizi çok kabullendik.. Aramaya bile gerek kalmadan dilediğimiz an birbirimizin yanıbaşında bitiveriyoruz. Üzülen ben, gururlanan ben, öfkelenen ben, şikayetçiben, acıyanben, özleyenben, yetişemeyenben, yenişemeyenben, bekleyenben, bilenben(neyi?) onu işteben(anlarsın), boşuna beklediğiniben, pekiben, anladımben ve bunların ikinci ve üçüncü kuşaktan ahbapları aslında birbirimizi çok seviyoruz. Ya da artık alıştığımızdan mıdır, bunu pek sorgulamıyoruz..<br />Fakat son toplantılarımızda giderek artan gerilimi günbegün hissettikçe, bunun için endişe etmekten kendimizi alamıyoruz. Bekleyenben her zamankinden daha hassas, gururluben ise daha stresli.. keza özleyenben pek ciddiye alınmadığını söyledi geçenlerde.. manyak!.. dediğine göre artık ona inanmıyormuşuz. Ya da inananmak istemiyormuşuz. Dinledik, sustuk. Düşündük tabi. Peki ben ne yaptım? Onu kovdum! Daha fazla bu adamı dinlemek istemedim. Sinir etti beni. Hemen, bir anda çıkıverdi bu kelimeler ağzımdan..Çıkınca da koşturdular bomboş yolda, şak! diye vurdular özlemi böğründen. Bütün bunları "pekiben" gibi söyledim kararlı, hafif sertçe. Bakışları vardır bilmezsiniz.. anidir, keskindir. Dedim ya biz alıştık birbirimize, biliriz kimin ne zaman hangi numarayı çekeceğini. O da bildi, ve sırf bu yüzden etkilenmedi..ya da etkilenmiyor gibi yaptı. Ama banane canım, orasını da kendisi düşünsün artık.<br />Herkesin bu huzursuzluğu devam ettikçe toplantıların ertlenebileceği konuşuluyor artık benim aramda.. "biz"im aramızda.. Ama bi saniye!<br />Yahu aramızda "ben"in "biz"in lafı mı olur?<br />Nasıl başladığımı unuttum sanırım, en başta "biz aslında birkaç kişiyiz" derken işlerin bu noktaya varabileceğini düşünmüyordum. Düşünmüyorduk yani..çünkü yine dedim ya biz bunu seviyoruz. Karmanız biz, en açık ve net halimizde çormanız..<br />(aslında bana sorarsanız, bu sıralar herkes azıttı, tek amaçları kendilerine kariyer yapmak.. Budur bütün gürültünün nedeni. İçinde bulunduğumuz güvensizlik ortamında geleceklerinden endişe etmeye başladılar. Kutsal şovalyeler masasının krize girdiğini düşünüyorlar..ehhehe...gelip bi görseniz şu an benim olduğum yerden, hepsinin(hepimizin) suratı bi karış, oturup ağlayacaklar neredeyse(beni de çağırdılar da ben gitmedim), hala asılsız sansasyonlar yaratıp ön plana çıkmaya çalışıyorlar)<br /><br />Ama şu var ki, biz aslında ağlasak da sızlasak da şovalyeliği bırakmak niyetinde değiliz. Kimimiz aldı başını gitti onunla, orada kalmak istediğini söyledi, kimimiz "savaşalım yoksa gidip bir sivil toplum kuruluşuna üye oluruz, davamızı da orada devam ettiririz" filan dedi..kimimiz "oğlum osman.. " dedi; gerisini dinlemedim (en tehlikelileri bunlar, hemen kabulleniyorlar) . Ama hiçbiri de şovalyeliği bırakamadı, hala mailleşiyoruz.. Konuştuk geçenlerde, bir gün toplanıcaz eski arkadaşlar olarak.. Yad edicez eski günleri... Kimbilir belki yine eskisi gibi olabilir herşey..belki halı saha maçı bile...............<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19109275-114325253671256478?l=onurberk.blogspot.com'/></div>Jan Balashttp://www.blogger.com/profile/17743489710370487236noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-19109275.post-1142205041135520382006-03-13T01:09:00.000+02:002006-03-14T21:33:04.963+02:00oluyor işte..Hayatın her döneminde bir şekilde oluşturulan odaklara (nasıl ve neden olduğunu bilmiyorum, ama hep oluşuyor işte, ihtiyaç mıdır alışkanlık mıdır anlamadım) bazen öylesine hassaslaşılıyor ki, böyle zamanlarda bu hassas bölgeden gelen davranışlar, insanı bazen iki büklüm bırakıyor.. Hatta bu davranışlar daha oluşturulmadan karşıdaki bu “odakalışkanlığı olanadam” kendine göre bir şeyler anlamaya, bundan bazı çıkarımlar yapmaya başlıyor..Alınıyor.. Sıkılıyor.. Yahu bi dursana! Duramaz…Dursa ne yapacak ki? Elinden bir şey gelmez..Sormak, konuşmak, konuşturmak, gülmek, gülümsetmek, bakışmak…işe yaramadığında da gerçekten kendini ne yapsa yaranamaz hissetmek..’lerle boğuşuyordur artık..<br />Ve böylece işte yine yürümek istemeyeceğin yollar başlıyor..Ne yapacağını şaşırıyorsun, içine neden olduğunu bilmediğin bir suçluluk duygusu LÖK! diye oturuveriyor..(Bu gerçekten ünlem gibi aniden oluyor ve içindeki bu enkazı kaldırmak en az birkaç gün sürüyor). Yolda en önde tek başına yürüyenlerin yalnızlığından, şuursuzca (ya da bile bile) sürekli bir yerlere yetişmeye çalışanların yaşadığı anlamsızlıktan hep kendini sorumlu tutuyorsun.. Ve sonunda bu üstüne nasıl yapıştığını hatırlamadığın duyguyla yapıp yapabileceğin tek şey, o her şeyin yabancısına dönüştüğün ortamdan bir an önce çıkıp gitmek oluyor... “Olsun, yine de bir yol var” diyorsun!. Yok ki… Tam bir çıkış (nereye çıkar bu yol bilmem, kimseye de soramam) bulmuş olduğunu hissederken maalesef kendi üzerinden travmalar geçirmeye başladığın bu ortamı bile terk etme hakkını bulamayan.. yani bunu bile yapamayan bir insana dönüştüğünü gördüğünde ve tamamen edilgenleşen, tamamen kırılganlaşan ruhunu kendin bile taşımak istemediğin an… hiçbir zaman çıkıp gidemeyeceğini, vefakat artık kalamayacağını da anladığından, sokaktaki alelade aptallardan biri olmak en büyük arzun oluyor.. Aman… sanki çok zekiymişim gibi..hadi be sende! Aptal!<br />Bilemem hep böyle mi olurum, istemeden sahte gülücüklerle sonuçlanan süreçler mi yaratırım? Yoksa ben de sebepsiz susanları, başka yerlere gitmek isteyenleri sırf o aradıkları huzur uğruna anlayışla karşılayabilen bir insan olabilir miyim? <br />Hadi bakalım...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19109275-114220504113552038?l=onurberk.blogspot.com'/></div>Jan Balashttp://www.blogger.com/profile/17743489710370487236noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-19109275.post-1139248143001377292006-02-06T19:39:00.000+02:002006-02-07T02:27:26.883+02:00Cilgin Turk oldum su alemi gezerim...<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/3197/1885/1600/PIC_0010.1.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3197/1885/400/PIC_0010.jpg" alt="" border="0" /></a><br /><br />Heidelberg'e soyle bi baktim da "ulan" dedim icimden..buralar eskiden bizimmis, nasil verdik elin gavuruna?<br />Sonra elim istemeden cebime gitti, bi sigara cikarip yaktim istemeden.. ve icemeden dusunmeye basladim: "suraya bi dönerci acabilirsem eger..yani eger bu isi becerebilirsem, hem köse olurum hem de kaybettigimiz topraklara tekrar TURK kültürünü kazandirmis olurum..<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19109275-113924814300137729?l=onurberk.blogspot.com'/></div>Jan Balashttp://www.blogger.com/profile/17743489710370487236noreply@blogger.com2tag:blogger.com,1999:blog-19109275.post-1138062999204533132006-01-24T02:35:00.000+02:002006-01-24T02:45:42.570+02:00gittim gittim çok gittim..yollarda eridim bittiim!!!Gittim, geldim<br />Yollarda geçen zamanlar bıraktım peşimden<br />Sıkışınca arayayım, ulan ne zamanlar harcadık<br />Sadece gitmeye de..<br />Bi de bunun gelişi var<br />Sanki bu arada başka başka hınzırlıklar yetiştirebilirim diye<br />Kaşınıp durdum hep<br />Sanki hep bişeyler sokuşturabilirim o araya umuduyla<br />Sıkıntılar yeşerttim midemin kramp vadilerinde<br />Olmazdı ama<br />Zaten hiçbir zaman da olmadı ya<br />Gaipten heyecanlar,<br />Gökten fikirler indi de geldi ama ben şu planlanamayan,<br />Bir türlü zamanlanamayan<br />“plan”larımı bi türlü gerçekleştiremedim<br />Benimle aynı safta mücadele edenleri göre göre,<br />İşbu hariçten mücadele<br />Nadiren, müptela mücadele<br />Bu kadar uğraşırken,<br />Nasıl oluyordu da hep biz oluyorduk kaybeden?<br />İşbu mücadelenin sahipleri olarak biz<br />Sıkıştırmak zorunda mıydık her şeyi hafta içine?<br /><br />Ya da dönüşsün diye bekleyecektik her şey,<br />Plansız saçma bir cumartesiye…<br /><br /><br /><br /><br />Bekle,bekle,bekle sen….. (hiç yapmadığım şey ya!)<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19109275-113806299920453313?l=onurberk.blogspot.com'/></div>Jan Balashttp://www.blogger.com/profile/17743489710370487236noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-19109275.post-1135771845179977982005-12-28T13:42:00.000+02:002006-01-03T22:16:25.466+02:00EndişeNedir ki?<br /><br /><ul><li>Kötü bir şey olabileceğine dair hissedilen duygu. kötü şeylerin olacağı düşüncesiyle sıkılma, korkma, bunalma, soğuk soğuk terleme, yatağında bir o yana bir bu yana dönerek gözünü bile kırpmama.</li></ul><p><br />Gizli bir korku.<br />Dolaysız ve sırf bu yüzden en ilkel olanı.<br />Düşünen adamın öyle kolayca piç edemediklerinden, yeniyetmelerden değil… diyeceğim ama görülen şu ki, çağlar ilerledikçe giderek daha çok insanın tattığı, tükürdüğü bir duygu. Yani çağın modası.. düşünce vebası!</p><br />Nasıl ki?<br /><br /><ul><li>Kişinin düşünürken, düşündüklerini geliştirirken, bir yandan da düşündüğünün farkında değilmiş gibi yaparken, sınırların bir anda bulanıklaşıvermesi. Ardından üretilenin görülemeyişi, üretilen şeyin ise haddini aşarak kontrolü kişinin elinden alışı. (ile başlayan ve asıl bundan sonrasının şenliğe dönüştüğü eğlence)</li></ul><br />Referans çizgilerine veya eğrilerine olan uzaklığımız.. Bu çevrede bulunan çizgi manzaralı konumlarımız..ve bu bölgede yaşadıklarımız ile kafamızdaki senaryonun birbirini hiç tutmamaması.<br /><br />Ne gibidir ki?<br /><br /><ul><li>Beyinde dolaşan ve damarları kemiren, ne olduğu tam olarak bilinemeyen yaratıklara verilen genel ad.</li></ul><p><br />Tanımlardan yana yaratıcılık bol.. Bu bağlamda “endişe”, verdiğimiz enerjiyi dönüştürme yeteneğine sahip olduğu için canlıdır desek, fakat suretsiz ve korkulu bir varlık olduğu için de aslında iyi bir canavar tanımıdır diye de eklesek, neticede olay “meğer biz bir canavar yaratmışız”dır.<br />Bu canavarı yaratım süreci ise rasgele değildir. Tecrübeseldir,deneyseldir. İşbu süreç her şeyden önce bilinç dahilinde geçen bir süreçtir. Hedefi bilinçaltı denen kaleyi içten kuşatmak fakat fethetmemektir..sadece fethetme tehlikesi yaratarak kişiyi paniğe sevketmektir.. Böylece hayat üzerinde ufak değişikliklere fırsat yaratmak amaçlanır (biz genelde burasını pek fark etmeyiz, oysa günde 3 vardiya bu işin başında bulunan adamlarımız vardır. Ya da kontrolü kaybettiğimiz o ilk nokta burasıdır..bilemiyoruz..bilim adamlarına araştırtıyoruz). Her şey bu süreçte tasarlanır, üretilir, test edilir ve piyasaya sürülür. Pazarlama tekniği “maruz bırakmak”tır. Ürün, son haline ulaştığında adrenalin aracılığıyla tüm hücrelere pompalanır. Böylece hızlı bir hamle ile kamuoyu desteği alınır. Öyle irkilme falan gibi bölgesel değildir yani. “İnsanı en çok tanıyan kişi yine kendisidir” ilkesiyle yüksek kalitede üretim yapıldığından, hata çıkma olasılığı çok düşüktür. Hani hata olsa bile diyelim, güncel pesimistik yamalarla bu açığın kapatılması işten bile değildir..<br /></p><p>Peki çaresi yok mudur bu meretin? Bu ne menem bir şeydir ki koca 21.yüzyıl insanlarını utanmadan buhranlara sürükleyebilmektedir?<br />Vardır tabi ki.. aynı şekilde o da üretilir,denenir ve piyasaya sürülür.. 21.yüzyıl insanına da zaten bu yakışır. Pozitivist bir yaklaşımla kaynağının konum-çevre ilişkisinden kaynaklanan bir “kıskançlık” olduğu belirlenir.<br />Çünkü olay düpedüz kıskançlıktır! Hayali ya da yaşanmış başka senaryoların kıskanılmasıdır. Kıskanmaktan vazgeçtiğimiz anda başka senaryolara gerek kalmayacaktır. Ama biz bunu bilemeyiz. Hiçbirimiz bilemeyiz. Bildiğimiz bir şey varsa o da, yapıyor olduklarımıza da yapabileceklerimiz kadar ilgi gösterdiğimiz an huzura adım atmış olacağız..dır. Olabilir mi? (Hiç inanmıyorum : )</p>Ama yok, biz gene koşturmaya devam edelim..hakediyoruz bunları.. çok iş, daha çok iş... hep iş!<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19109275-113577184517997798?l=onurberk.blogspot.com'/></div>Jan Balashttp://www.blogger.com/profile/17743489710370487236noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-19109275.post-1133143134845994772005-11-28T03:53:00.000+02:002005-11-28T03:59:06.396+02:00...<p class="MsoNormal">Biri sustu diğeri bozuldu</p> <p class="MsoNormal">Biri bozdu diğeri bozuldu</p> <p class="MsoNormal">Bozuşan mı vardı da susuldu?</p> <p class="MsoNormal">Yoktu, susan zaten sırf işteş olmamak için sustu<br /><br /></p> <p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p> <p class="MsoNormal">Biri sustu diğeri düşündü.</p> <p class="MsoNormal">Çok düşündü çok söyledi,</p> <p class="MsoNormal">Hatta derim ki, biraz fazla söyledi.</p> <p class="MsoNormal">Zaten düşününce;</p> <p class="MsoNormal">Ona neydi ki konuştu?</p> <p class="MsoNormal">Ona mı susulmuştu da konuştu, bas bas bağırdı ortada, herkesi kendi gibi istedi? Yahu bu adam durup dururken niye karıştı elin ‘sus’una?</p> <p class="MsoNormal">Çok sürmedi o da sustu.</p> <p class="MsoNormal">Susmak ne zamandan beri “hiçbir şey yapmamak” oldu?</p> <p class="MsoNormal">Dün olmadı</p> <p class="MsoNormal">Sonra oturdu,</p> <p class="MsoNormal">Kıyasladı konuşan her şeyi,konuştuğu her kişiyi.. kabahati buldu.</p> <p class="MsoNormal">Kabahati buldu ve bu yöne doğru bitmeyen cümleler savururken,</p> <p class="MsoNormal">İşin sadece üzünç kısmını kendi avucuna koydu.</p> <p class="MsoNormal">Koydu ya neye yaradı?<br /><br /></p> <p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p> <p class="MsoNormal">(Aaaa.. ama öyle deme şimdi! İrkildi, kendine geldi</p> <p class="MsoNormal">Oturup düşündü, yiğidin hakkını yiğide verdi</p> <p class="MsoNormal">Her şeyin yerini tekrar eski yerine getirdi</p> <p class="MsoNormal">Yok, henüz getirmedi, şu an için sadece biraz gerildi..</p> <p class="MsoNormal">Sadece <span style=""> </span>susmamak, tepki vermek istedi</p> <p class="MsoNormal">En azından değer verdiği için susmamak gerekliydi )</p> <p class="MsoNormal"><br /></p> <p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p> <p class="MsoNormal">Yine de; Ona neydi ki? Sustukça ona sıra gelecek miydi? Susmasın mıydı?</p> <p class="MsoNormal">Sırasını bekleyemezdi</p> <p class="MsoNormal">Böyle sıra istemezdi, istemedi<br /><o:p> </o:p></p> <p class="MsoNormal"><o:p><br /><br /></o:p></p> <p class="MsoNormal">Sadece,</p> <p class="MsoNormal">Bu adam bugün burada biraz “şiirsel adalet” istedi !</p> <p class="MsoNormal">Dilekçesini yazdı, çekti gitti. </p><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19109275-113314313484599477?l=onurberk.blogspot.com'/></div>Jan Balashttp://www.blogger.com/profile/17743489710370487236noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-19109275.post-1132614537518532532005-11-22T01:07:00.000+02:002005-11-28T03:59:44.306+02:00"Kapı"lın!<p class="MsoNormal" style="">Yazmaya başlamak için zamanlar bekliyoruz. Niceliksiz zamanlar. Gaip zamanlar..Sanki kutsal imge imparatorluğunun katiplerinden biri bir gün omzumuza dokunup ülkesinin kapılarını bizim için ardına kadar açtığını söylerse eğer, o kapıdan içeriye şöyle yakışıklı bir giriş cümlesi edinemeden, göğsümüzü taze bir hevesle dolduramadan girmeyi içimize sindiremiyoruz.<br />Hazırlıksız yakalanmamak için de katip çağırma seanslarına ancak bu güveni hissettiğimiz zamanlar niyetleniyoruz. Ama olmuyor, olamıyor ki..<br /><u1:p></u1:p>Beklenen zamanlar gelmez” der buradaki insanlar bu durum için bir yandan umudu incitmemeye özen göstererek. Sırf beklediğimizden…Ve anladım ki insan böylesi bir durgunluktan kopuveren, ani bir koşuya hazır değilmiş.. güya “katiplerin” söyleyişinden. Rivayet olunur ki kim bu kapıyı düşlemeyip, alabildiğine yağız bir koşuya başlarsa, ona tüm kapılar kendiliğinden açılır, peşine arzuladığı yoldaşlar takılır, yorulana kadar koşmasına izin verilirmiş umursanmaz saatlerce.. Yine buradakiler buna “zaman kaybı !” diyorlar en basitinden.. Bazıları ise: “Yeni bir zaman işi bu !” Ürettiğinde görünmeyen, tembelliğinde ise geçmek bilmeyen.. <o:p></o:p></p> <u1:p></u1:p> <p class="MsoNormal" style="">Şimdi ben böyle anlattım ya, geçmek istedim, koşmak isteyiverdim hemen pervasızca bu düzlükten. Fark etmez patika ya da en tümseklisinden.. Ve sırf bir anlık katip heyecanı gelip bastırmasın hevesimi diye kapatmam lazım gözlerimi sıkıca. Adımlarım birbirini görmeden yollanmalı ileriye, cevap vermeli ilk şiddetli arzuma.. Koşmalı, koşturmalı bu yolsuz topraklarda en yağız atların çevikliğinde.. Hani elimde de her ısırıkta iliğime kadar tadını hissettiğim kaymaklı, kocaman bir dondurma olsa şöyle..yaladıkça her zerrenin içimde yeni bir hevesi beslediğini düşünsem..Sonra daha da acıktırsa bu beni, acıksam.. Her açlık yeni bir tadı, her tat ise yeni bir düşünceyi koparsa ağaç dallarının en gevrek, en alaca renklisinden.<o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="">O zaman hiç doymadan, ağzımın suyu aka aka kurduğum hayalleri hayatım boyunca tok yaşamaya yeğ tutardım doğrusu…<o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal"><b><br />Ekim 05</b></p><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19109275-113261453751853253?l=onurberk.blogspot.com'/></div>Jan Balashttp://www.blogger.com/profile/17743489710370487236noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-19109275.post-1132444381676616162005-11-20T00:57:00.000+02:002005-12-06T16:01:35.326+02:00Şiirler gibiydik, eskiyiverdik..<p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 17.85pt">“Divana uzanıp da bir roman okumaktan daha hoş bir şey olmaz” demiş geçen yüzyılın epik yazarlarından biri durgun ve sakin anlar bekleyen metinler için. Walter Benjamin ise bunun üzerine epik tiyatroyu incelerken karşılaştığı bu söz üzerine şu yorumu yapmış: “Bu söz edebi bir eserin okuyucusunu ne denli gevşetebileceğini ortaya koyar. Dramatik bir gösterinin izleyicisini ise tam tersi bir biçimde canlandırırız gözümüzde. Varlığının tüm hücreleriyle bir süreci yoğun olarak izleyen bir kişidir söz konusu olan”. Zaten şöylece bi dönüp kendimize bakacak olursak bu metinler için durgun ve sakin bir anı bekleyenin bizler olduğu gün gibi açıktır. Ayrıca bu eleştriye Brechtyen düşüncenin bir cümlesi olarak bakmaktan çok, tiyatral ögelerin düşünce üzerinde yarattığı değişimi göstermesi açısından yaklaşmak daha doğru sayılabilir.<?xml:namespace prefix = o /><o:p></o:p></p><p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 17.85pt">Ben de oturdum nedense bu işi dert edindim. Başladım düşüncelerimi geliştirmeye, düşündükçe şiirsel olan herşey doğrultusunda ilerlemeye. Açıkçası metinlerden pek öteye gitmedim şimdilik. Şiirselliğin bu kavramın önemli bir argümanı olduğunu, hatta vazgeçilmezliğinin açıklığı beni dayanılmazca bağladı bu konuya. Artık görmek istediğim ilk şey, şiirleri biraz daha hissetmek için onun kendi tutsaklığından kurtarılması ve hayata biraz daha yakınlaştırılması oldu. Peki ya şu anki durum nedir ki bir tutsaklıktan bahsediyorsun dersen.. sanırım artık şiirlerin gitgide daha sessizleştiğini ve bireyselleştiğini düşünüyorum.<o:p></o:p></p><p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 17.85pt">Oysa şiir haykırmaktır! (Bunu da hatırlıyorum). <o:p></o:p></p><p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 17.85pt">Dizeler nasıl olup de alt alta, üst üste tomarla kağıt yığınları arasında sıkışmışken, metinlerdeki hapsolmuş sesleriyle haykıracaklar?<o:p></o:p></p><p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 17.85pt">Biz onları açmadan onlar bizi nasıl açacaklar?<o:p><br /></o:p></p><p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 17.85pt">Hangi geometrik şekle sahip olursa olsun, bu ahenk dolu öyküleri ilelebet kağıtların tekdüze ve beyaz yorgunluğuna göz göre göre terk edebilir miyiz? Bence hayır. Eğer oturur, kalkamaz bir yorgunlukta kalıyorlarsa da temel etken tamamen onların türü ya da şekli değil sanırım. Bir açıdan da sorun okuyucunun (bazen tüketicinin) kabullenme şekli. Gündelik hayatın akış hızı ise bunun en büyük destekçisi. İnsanlar birbirlerine ne kadar şiir okuyorlar artık? Onlara bir ses, bir nefes vermekten kaçınır oldu kağıtları, kitapları olduğu gibi kabullendikten sonra. Cesaretimiz azaldı ve bizim cesaretimiz azaldıkça şiirlerin melankolisi arttı. Zamanla “birey”e hitap eder oldu. Hatta bireyin bile özel zamanlarına..Öyle ki şiirler de kendi ortamlarını yaratmakla mükellef oldular. Sonra her şey "özel"ce şekillendi.<br />“Ölü Ozanlar Derneği”ni izledikten sonra kaç kişi oradaki paylaşım tutkusunu hissetmiştir fakat kaçımız bunu hayata geçirebilmişizdir? Düşlerimizin dönüşemediği toplu bozgunlardan korkmuşuzdur hep. Fakat işler böyle olunca herkes bu bozgunları kendi payına yaşamaya başlıyor ve inançsızlık bu çıkmazın hem güçlü bir sebebi hem de makus sonucu oluyor.<br /><o:p></o:p><br />Sahnedeki şiir açlığının giderek hissedilmesi, şiirin tek başına sahnelemeyeceğinin bir tabuya doğru gidişi ile sonuçlanmaya gebe bir durum. Ben bu durumu bir “sanatsal tür” sorunsalında düşünüyorum ve "isimlendirmek" eylemine uzak kalmayı tercih ederek düşüncemi sonuçlandırıyorum. Çünkü isimlendirmek veya karşılaştığımız herhangi bir şeyi tanımlama konusunda harcadığımız çaba, bırakalım tiyatro, müzik ya da edebiyat ayırdını, kendi içinde bile türleşmemiş şeylere zamanla izin vermez hale geliyor. Mesela yazılar için uygun yerler bulma hassasiyeti gibi.. Sanki sanat bir dükkan(!) ve içinde her yazılanın gidip yerini bulduğu bir çok raf var. Bir mekan tanımlanması olarak bu raflar bazen beyaz sayfalar, kimi zaman sahne, ama ne yazık ki çoğu zaman TV ekranı oluyor. </p><p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 17.85pt">Bir isyan cümlesi değil ama sanatın artık hep belirli kalıplarda düşünülmesi, artık yenemediğimiz bir dürtünün sonucu gibi geliyor bana. Çünkü tüketim bizler için oldukça cazip ve “isimlendirmek”, varolan seçenekleri çoğaltmak adına çok iş yapan bir edim iken bunlardan hiç haberimiz yokmuş gibi yaşamak bir o kadar komik kalıyor.<o:p></o:p></p><p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 17.85pt">Peki şimdi tam böyle kısır bir ortamda sanatsal üretimin sıkışık tanımlarla hapsedildiğini kabullenmişken birileri çıkıp, sanatta bir “harmanlama” teşebbüsünde bulunarak "özgünlük"e ulaştığını ilan ederse buna ne denir? Ustalık mı? Kurnazlık mı?<br /> Yani bu kadar kolay olan neydi de bir anda özgün bir fark yakalanabiliyordu? Sanatta kendi elimizle isimlendirdiğimiz farklı disiplinleri bir arada kullanmak "özgünlük"ün göstergesi olmaya yeterli miydi? Bu ayrımı yapan da biz değil miydik en başta, şimdi de bundan kurnazca yararlanıyoruz!<o:p></o:p></p><p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 17.85pt">Hani oturup dert edinmiştim ya bu meseleyi. Sonunda: Düşünce sınırlarını kaldırıp, “sanatta harmanlama” sloganına kapılmak yerine içten geleni kalıplara, normlara takılmadan söylemeli insan. dedim ve işin içinden çıktım. (biraz da sıkıldım, ondan) <o:p></o:p></p><p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 17.85pt">Şiir metinlerine hapsedilmiş ses kavramı da bu metaforu doğrular cinsten oldu böylece. Bu yüzden tiyatroda şiir estetiğinin daha fazla hesaba katılmasının ya da en azından bunun hatırlatılması konusundaki ısrarcılığının gerekli olduğunu düşünmeye başladım ve kalkmak üzere olduğum sandalyeme son bir hamle ile daha oturup günün sloganını yazdım:</p><p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 17.85pt"><strong>Şiirleri haykırışlarımızdan sakınmayalım. Çünkü güçlü nefeslere en çok onların ihtiyacı var!</strong></p><p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 17.85pt">(Tribünlere oynamak böyle bir şey olsa gerek...)</p><p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 17.85pt">Kış 05<br /></p><span style="font-size:11;"><o:p></o:p></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19109275-113244438167661616?l=onurberk.blogspot.com'/></div>Jan Balashttp://www.blogger.com/profile/17743489710370487236noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-19109275.post-1132358416193374342005-11-19T01:41:00.000+02:002005-11-19T02:00:27.173+02:00Taşınmıyorum!!.. En baştan yerleşiyorum..<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/3197/1885/1600/boheme.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3197/1885/320/boheme.jpg" alt="" border="0" /></a><br />Buraya hiçbir şey taşımıyorum.. Herşeyi yeni baştan oluşturuyorum ve yine baştan başlamayı istiyorum. İnternette sabıkam var tabi, yok değil. Ama "zaman aşımı"ndan terk...<br /> Amacım ne buradan bir şeyler anlatmak ne de göstermek. .<br /> Peki neden o zaman?<br /> Bilmiyorum, heves işte..<br /><br />Onur Berk <br /> 19 Kasım 05<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/19109275-113235841619337434?l=onurberk.blogspot.com'/></div>Jan Balashttp://www.blogger.com/profile/17743489710370487236noreply@blogger.com1