<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss'><id>tag:blogger.com,1999:blog-18812815</id><updated>2009-06-26T19:28:28.982+03:00</updated><title type='text'>Muhabbet</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://hubabi.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hubabi.blogspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default?start-index=26&amp;max-results=25'/><author><name>sadık yalsızuçanlar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02328724852375096593</uri><email>noreply@blogger.com</email></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>114</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-18812815.post-5183076320405193779</id><published>2008-06-30T21:37:00.002+03:00</published><updated>2008-06-30T21:40:50.846+03:00</updated><title type='text'>Cemil Meriç Kimdir? [Seçmeler]</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/cemil-meric/cemil_meric1.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px;" src="http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/cemil-meric/cemil_meric1.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar ve mütercim. 12 Aralık 1916’da Hatay Reyhanlı’da doğdu. Ailesi Balkan Savaşı sırasında Yunanistan’dan göçmüştü. Fransız idaresindeki Hatay’da Fransız eğitim sistemi uygulayan Antakya Sultanisi’nde okudu. Bir süre ilkokul öğretmenliği ve nahiye müdürlüğü, Tercüme kaleminde reis muavinliği yaptı.&lt;br /&gt;1940’da İstanbul Üniversitesi’ne girip Fransız Dili ve Edebiyatı öğrenimi gördü. 1941’den başlayarak İnsan, Yücel, Gün, Ayin Bibliyografyası dergilerinde yazmaya başladı. 1942 ve 45 yılları arasında Elazığ lisesinde, 1952 ve 54 yılları arasında ise İstanbul`da Fransızca öğretmeni olarak çalıştı. Daha sonra İstanbul üniversitesi Edebiyat fakültesinde yabancı diller okutmanlığı görevinde bulundu, Sosyoloji bölümünde dersler verdi. Mükemmel düzeyde Fransızca okuyup yazan Meriç, İngilizceyi anlıyor, Arapçayı, kendi ifadesiyle, “söküyor”du.&lt;br /&gt;1955’de gözlerindeki miyobunun artması sonucu görmez oldu, ama olağan üstü çalışma ve üretme temposu düşmedi. Talebelerinin yardımıyla çalışmalarını ölümüne kadar sürdürdü. 1974 yılında İstanbul üniversitesinden emekli oldu ve yıllarının birikimini ardarda kitaplaştırmaya girişti. 1984’te, önce beyin kanaması, ardından felç geçirdi, 13 Haziran 1987’de vefat etti.&lt;br /&gt;Cemil Meriç`in ilk yazısı Hatay`da Yeni Gün Gazetesi`nde çıktı (1928). Sonra Yirminci Asır, Yeni İnsan, Türk Edebiyatı, Yeni Devir, Pınar, Doğuş ve Edebiyat dergilerinde yazılar yazdı. Hisar dergisinde “Fildisi Kuleden” başlığıyla sürekli denemeler yazdı. Meriç, gençlik yıllarında Fransızcadan tercümeye başladı. Hanore de Balzac ve Victor Hugo`dan yaptığı tercümelerle kuvvetli bir mütercim olduğunu gösterdi. Bati medeniyetinin temelini araştırdı. Dil meseleleri üzerinde önemle durdu. Dilin, bir milletin özü olduğunu savundu ve sansüre, anarşik edebiyata şiddetle çattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Eserleri&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk telif eseri Balzac üzerine küçük bir incelemeydi. Hint Edebiyâtı (daha sonra "Bir Dünyanın Eşiğinde" başlığıyla iki kez daha basıldı), Saint Simon- Ilk Sosyolog, Ilk Sosyalist-, Bir Dünyânın Eşiğinde, Bu Ülke, Mağaradakiler, Bir Fâciânın Hikâyesi, Işık Doğudan Gelir ve Kültürden İrfana başlıca eserleridir. Bu Ülke (1974, 5 baskı), Umrandan Uygarlığa (1974, 2 baskı), Mağaradakiler (1978, 2 baskı), Kırk Ambar (1980), Bir Facianın Hikâyesi (1981), Işık Doğudan Gelir (1984), Kültürden İrfana (1985). Balzac’tan yaptığı çevirilerin ilki 1943´te yayımlandı. Fransız edebiyatından yaptığı çevirilerin yanı sıra, Uriel Heyd’in Ziya Gökalp, Türk Milliyetçiliğinin Temelleri (1980), Thornton Wilder’in Köprüden Düsenler (1981) ve Maxime Rodinson’un Bati’yi Büyüleyen İslâm (1983) adlı eserlerini de Türkçe’ye kazandırdı. İletisim Yayınları Cemil Meriç’in “Bütün Eserleri”ni toplu halde basarken, daha önce yayımlanmamış üç kitabını daha yayımlandı: Jurnal 1 (1992), Jurnal 2 (1993), Sosyoloji Notları ve Konferanslar (1993). “Bütün Eserleri” dizisinden “gözden geçirilmiş yeni baskı”sı yapılan kitaplar ise şunlardır: Bu Ülke (1983), Bir Dünyanın Eşiğinde (1994), Saint-Simon, İlk Sosyolog İlk Sosyalist (1995), Ümrandan Uygarlığa (1996), Mağaradakiler (1997), Kırk Ambar - Cilt 1 - Rümuz-ül Edeb (1998).&lt;br /&gt;Aldığı ödüller: Umrandan Uygarlığa (1974), Kırk Ambar (1983) isimli eserleriyle iki defâ Türkiye Millî Kültür Vakfı ödülünü kazandı. Kırk Ambar adlı eseriyle "Türkiye Millî Kültür Vakfı" ödülü, Ankara Yazarlar Birliği Derneği'nin"Yılın Yazarı", Kayseri Sanatçılar Derneği'nce, "İnceleme", Kültürden İrfana adlı eseriyle, Türkiye Yazarlar Birliği "Yılın Fikir Eserleri" ödüllerini aldı... &lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Basılmayan Eserleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç Hakkında Bir Bibliyografya Çalışması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.Kendi Yazdıkları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A) KİTAPLARI&lt;br /&gt;1.Meriç, Cemil: Balzac, Honore de. Altın Gözlü Kız, (Çev.) İST. 1943. Kenan Mat. 184 s.&lt;br /&gt;2.Meriç, Cemil: Balzac, Honore de. Otuzundaki Kadın, (Çev.) 1945, A.Bolat Kitabevi.&lt;br /&gt;3.Meriç, Cemil: Balzac, Honore de. Onüçlerin Romanı, Çev.) 1945, Yüksel Yayınevi&lt;br /&gt;4.Meriç, Cemil: Balzac, Honore de. Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti. Çev.) 1946, Inkilab Kitabevi&lt;br /&gt;5.Meriç, Cemil: Hugo, Victor. (1802-1885), Hernani, Çev. Maarif Vekaleti, Yayım. İst. 1956, Maarif Basımevi, VI+184, s,2.bsl.ist.1966&lt;br /&gt;6.Meriç, Cemil: Hint Edebiyatı, Dönem Yayınları, İst. 1964, Ersa Kol. Şt.Matbaası, II+266 s.&lt;br /&gt;7.Meriç, Cemil: Hugo, Victor. (Marie, 1802-1885) Marion de Lorme, (Çev.). M.E.B. Yayım, İst. 1966, M.E.Basımevi, VI+192 s.&lt;br /&gt;8.Meriç, Cemil: Saint- Simon “İlk Sosyolog, İlk Sosyalist”, Çan Yayın., İst. 1967 Gün Basımevi, I+143 s.&lt;br /&gt;9.Meriç, Cemil: Dillerin Yapısı ve Gelişmesi, (Hazırlayanlar, Cemil Meriç- Berke Vardar), Dönem Yayın, İst. 1967, I+86 s.&lt;br /&gt;10.Meriç, Cemil: Sosyalizm ve Sosyoloji Tarihinde Pierre Joseph Proudhon (1809-1865), Türkiye Harsi Araştırmalar Derneği Yayın, İst. 1969, Fakülteler Matbaa, I+23 s.&lt;br /&gt;11.Meriç, Cemil: Balzac, Honore de.(1799-1850), İhtişam ve Sefaleti:Vautrin, Çev.) Ötüken Yayınevi, İst. 1973, IV+543 s.2. bsl.&lt;br /&gt;12.Meriç, Cemil: Bu ülke, Ötüken Yayın, İst. 25 145 s.2 bsl.İst. 1975, 200s; 3.bsl.İst. 1976, 244 s; 4. bsl.1979, 275,&lt;br /&gt;13. Meriç, Cemil: Umrandan Uygarlığa, Ötüken Yayın, İst. 1974, Yelken Matbaa, 371 s; 2.bsl., 1977, 366 s.&lt;br /&gt;14.Meriç, Cemil. Bir Dünyanın Eşiğinde, Ötüken Yayın. İst 1976, Yüksel Matbaa, 2. bsl. 344 s., 3 bsl., İst. 1979, 352 s&lt;br /&gt;15.Meriç, Cemil. Mağaradakiler, Ötüken Yayın., İst., 1978, 453 s., 2.bsl. İST. 1980&lt;br /&gt;16.Meriç, Cemil: Kırk Ambar, Ötüken Yayın., İst. 1980, 487 s.&lt;br /&gt;17.Meriç, Cemil: Vilder, Thornton (Niven, 1897-1973), Köprüden Düşenler, (Çev). Cemil Meriç- L. Çataloğlu, Tur Yayın. İst. 1981, Yüksek Mat. 122 s.&lt;br /&gt;18.Meriç, Cemil. Bir Facianın Hikayesi, Umran Yayınları, Ankara 1981, Şafak Matbaası, VIII+167 S.&lt;br /&gt;19.Meriç, Cemil. Batıyı Büyüleyen İslam,(Rodinson ve ) Pınar Yayınları, 1983, s.175&lt;br /&gt;B. DENEMELERİ&lt;br /&gt;1. Meriç, Cemil. Mene, Teke, Feres, Hisar, 12 (106), Ekim, 1972, 12-14 s.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupalılaşmak mı, Avrupalılaştırmak mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı dillerinde karşılığı olmayan bir mefhum; Çağdaşlaşmak; cıvık, korkak, mur¬dar... Bu habis kelimeyi, lügat hazinemizden tardetmedikçe, düşünce selâmetine ulaşamayız. Gerçi Avrupa da şuurumuzu bulandır¬mak için, nice lafızlar icad etmiş. Ama hiçbir emperyalizm, çağı tek başına temsil et¬mek gibi abes bir iddiaya kalkışmamıştır. Hıristiyan dünyanın son keşfi, 'azgelişmişlik'. Asırlık hezimetlerin öcünü almak için uydurulmuşa benzeyen bu sefil kelime müstağriplerimiz tarafından hararetle benimsen¬di Neden azgelişmiş, niçin azgelişmiş, kime göre azgelişmiş? Tarih sahnesine çıkan bü¬yük medeniyetler birbirine eşit değerdedir. İslâm -Türk medeniyeti, bu medeniyetler içinde en parlak, en uzun ömürlü, en zinde medeniyetlerden biridir. Medeniyetin tek öl¬çüsü vardır: insana verdiği değer.&lt;br /&gt;Türk-İslâm dünya görüşünde, insan, Tanrı'nın bîr nüsha-yı suğrasıdır. Tabiatın dı¬şında İmtiyazlı bîr yeri vardır. Bu itibarla mukaddestir. Türk-İslâm dünya görüşü, İnsan haysiyetine büyük değer veren, bu haysiyeti inancın ve düşüncenin bütün belirtilerinde görmesini bilen bir idrâktir. Vazge-çilmez îcâbları adalet, eşitlik, hürriyet ve müsamahadır. Türk-İslâm medeniyeti bu ide¬alleri gerçekleştirdikten sonra, her mede¬niyet için mukadder olan bir çöküş ve çözü¬lüş merhalesine ulaşmıştır. Zaten doğunun ve batının bütün büyük târih felsefecileri medeniyetin, kavimlerin târihinde böyle çıkış ve iniş merhaleleri olduğunu kabul ederler. Demek ki, bizim için bir «geri kalmışlık» söz konusu değildir. Zirveye vardıktan sonra yükselecek başka irtifalar olmadığı için, yü¬rüyüşe devam etmek, ister istemez alçalmaktı. Batı'nın abeslerine îtibar etmek bu alçalışı büsbütün hızlandırdı. Rodinson, çağ¬daş dünyayı, sanayileşmiş - sanayileşmemiş diye ikiye ayırıyor. Daha aydınlık, yâni daha ilmî bir sınıflandırış. Değer yargısı belirtmi¬yor; sanayileşmek iyi de olabilir, kötü de. Daha doğrusu sayısız mahzurları olan bir mecbûriyet-i elîme. Azgelişmiş yalanı, sö¬mürgecilerin kendilerine vesayet hakkı hazırlamak için uydurdukları bir mahkûmiyet kararı. Ah bu Avrupa! İngilizler dünyanın en büyük medeniyetlerinden birini yok ederler; Hind'de kasırga gibi eser, tezgâhları sö¬ker, mâbed taşlarını müzelere aktarır, insan¬lığın yüzünü kızartacak zulümler icad eder¬ler. Bu habasetler insansever Marx'a latifeler ilham eder: «Doğuda içtimaî değişiklikler ancak Avrupa'nın istilâsı sayesinde ger¬çekleşebilir... aferin İngilizlere, istikbâlin büyük Hindistan'ını yaratmak, yâni Hind'i çağ¬daş medeniyete ulaştırmak için bu sıkıntıla¬ra katlandılar»der. «Sanayi bakımından ge¬lişmişülke, azgelişmişülkeye geleceğin imajını  sunar sâdece.»&lt;br /&gt;Marx bu sözü niçin söylemiş, anlata¬lım: İngiltere'de kapitalizm gelişmiş. Sana¬yi inkılâbı bütün ihtişam ve sefâletiyle fer¬man ferma; Almanya ise millî birliğini bile kuramamış henüz. Sanayi alanında ise geri mi geri. Yazar Alman okuyucusunun dikka¬tini çekmek istiyor konuya. Sana anlattığım, kendi hikâyendir, diyor. Çünkü her toplum aynı merhalelerden geçecektir. Yarın sen de İngiltere gibi olacaksın. Bu hüküm çağdaş düşünceye Vico'nun armağanı, Vico'nun ve Auguste Comte'un: Her ülkenin târihi aynı istasyonlardan geçmek zorunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MODERNLEŞME&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asrımızın en büyük içtimaî İlimler An¬siklopedisi Modernisation'a ayırdığı oldukça uzun bir incelemeyi Marx'ın yukarıdaki cümlesiyle başlatır. Modernisation, eski bir ola¬yın (sayrûre) zamanımızdaki adıymış. Sos¬yolog buna: «Azgelişmişülkelere, gelişmiş ülkelerin vasıflarını kazandıran sosyal de¬ğişme süreci.»diyor. Azgelişmiş, çok geliş¬miş ne demek? Bu değişme kendiliğinden mi oluyor, yoksa dış müdahalelerin eseri mi? Yazar devam ediyor: «Emperyalizm çağında, geleceklerinin imaj veya tasvirleri, sömürge halklarına sömürgecileri tarafından sunulu-yordu. Hind'den söz edilirken İngîlizleşiyor deniyordu, Hindiçin'den söz ederken Fransız laşıyor.» Demek ki sömürge halkı için ideal (yâni bugünkü tâbirle modernisation), efen¬dilerine benzemekten ibaretti. Sömürge hal¬kına bu yanlış hedefi telkin edenler kimler¬di? Müstevliler. Gaye, onlardaki direnişi yok etmek, kişiliği öldürmekti. Ansiklopediyi okuyalım: «Uzun süren sömürgecilik yılları, emperyalist rejimler arasında —millî menşe¬leri  bir yana— büyük benzerlikler olduğunu gösterdi; eski dar deyimler kullanılmaz ol¬du. Avrupalılaşmaktan söz edilmeğe başlandı.»&lt;br /&gt;Görüyoruz ki, «çağdaş uygarlığın»tem¬silcileri mağlûplara önce kendilerini örnek gösteriyorlar, sonra mensup oldukları ca¬miayı, yani Avrupa'yı. Avrupa'lılaşma'nın Avrupalılar'ca ne manâda kullanıldığını aşa¬ğıda anlatacağız. Şimdi düşman ülkelere tek¬lif edilen daha sonraki modellere göz ata¬lım: "II. Dünya Savaşı Avrupa devletlerinin zayıflayışına ve Amerikan nüfuzunun yayılı¬şına şahit oldu. Batı dilleri yeni bir keli¬meyle zenginleşti: Amerikanlaşma. Avrupa Amerikanlaşıyordu. Ama dünyanın gerî kalan bölgeleri söz konusu olunca kullanılan keli¬me Batılılaşma idi. Ne var ki, savaş sonrası yılları bu daha geniş tâbirin de lüzumundan fazla dar olduğunu ispat etti. Daha topyekûn bir tâbire ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacı karşıla¬mak için modernisation kelimesi uyduruldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modernisation, gerek bütün modernleş¬miş ülkelerin —ister Sovyetler Birliği ve Ja¬ponya gibi doğulu— başarıdaki benzerlikleri¬ni; gerekse modernleşmekte olan toplumların —nerede olurlarsa olsunlar, nasıl bir gelenekleri   bulunursa  bulunsun—  amaçlarındaki benzerliği tek kelimeyle belirtiyordu. Görülen benzerliğin esası iktisâdi idi. Top¬lumlar iktisadî başarılarının bütünü göz önünde tutularak sınıflandırılıyor, karşılaştırı¬lıyor ve değerlendiriliyordu: Tek sağlam ölçü buydu. Bu inkişafı inceleyen iktisatçılar, baş¬lıca konularının, W. Arthur Levîs'in söyleyişîyle nüfus başına düşen gelirin artışı ol¬duğu kanâatine varınca ileri doğru bir adım atılmış oldu. Bu basit ve işlevsel tanım hem iktisâdi gelişmenin özlenen sürekliliğini hem de bu süreklilik boyunca başarı seviyelerinin mukayeseli ölçüsünü belirtiyordu. Böylece iktisâdi gelişmenin tahlilini belli bir mihraka bağlıyor ve modernisatîon'un sos¬yal bir vetire olarak en anlaşılır tahlilini vur¬guluyordu. Demek ki, modernîsation, sosyal bîr değişme vetiresidir, bu vetirenin başlıca unsuru iktisâdi gelişmedir. Modernîsation, sosyal bir çevre yaratır; nüfus başına gelir artışını fiilî olarak gerçekleştiren bir çevre. Zîrâ verimin fiilî olarak artması için yükse¬len ferdî geliri üretip tüketen insanların kendi üretici güçlerini artıracak ve bu davranışı topluma yayacak kadar oyunun kaidelerini anlamış ve benimsemiş bulunmaları lâzım¬dır. Harold D. Lawsell (1965) doğru söylü-yor: Böyle bir kazanca dönük davranışa sâhip olmak için, iktidar, saygı, doğruluk, sevgi, refah, beceri ve bilgi bütün sosyal değerle¬rin yeni baştan düzenlenmesi ve yeni baştan paylaşılmasına İhtiyaç vardır.»&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AVRUPALILAŞMA   (1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupalılaşmaya gelince; bîr kıt'a, bir medeniyet camiası hüviyetini nasıl değişti¬rir; daha doğrusu değiştirebilir mi? Asya Asya'dır, Avrupa Avrupa... Kelime, Batı'nın yükselme devrinde, Batılı sömürgeciler ta¬rafından uydurulmuştur. Tanzîmât intelijansiyasının meçhulü olan bu mefhum sonraları bir bayrak olmuş... Târihlerinden kopan bir avuç şaşkının omuzladığı bir teslimiyet bayrağı. Bir iflâsın ifadesidir Avrupalılaşma, bir inkâr çılgınlığı, bir intihar kararıdır. Emper-yalizmler kabza-i teshirine geçirdiği ülkeleri yok etmek için, onları kendilerine benzetmek isterler. İngilizler ingilizleştirmek, Fransız¬lar fransızlaştırmak, Portekizliler portekizlileştirmek peşindedir önceleri. Hıristiyan kor¬sanların istilâ sınırları genişledikçe  bu tâbirler yetersiz gelmeye başlar. Daha müp¬hem, daha kucaklayıcı, daha yumuşak bir tâ¬bir keşfedilir: Avrupalılaştırmak. Giderek bu mefhum da fazla sert, fazla dar, fazla gu¬rur kırıcı bulunur. Yerine yeni bir yalan bayraklaştırılır: Batılaşma. Şuurlanan Doğu bu kelimeden de tedirgin olunca, modernisation sahneye  çıkarılır.&lt;br /&gt;Çağdaşlaşma bir yana, bütün bu lâfızlar Avrupa'nın zâde-i mel'anetidir. Yabancılaşan aydınlarımız, nezleye yakalanır gibi yakalan¬mış onlara. Ne mâhiyetlerinden, ne târihlerin¬den haberleri var. Bu itibarla düşmanlarımı¬zın, istismarlarını gizlemek için uydurdukları bu yabancı kelimelerden ne anladıklarını açıklamak, çalışmamızın ilk faslını teşkil ede¬cektir.&lt;br /&gt;En geniş malûmat 1931'de yayımlanan İçtimaî İlimler Aksiklopedisi'nde. On beş büyük sütun Europenisation maddesini hü¬lâsa edelim. G. Young diyor ki:&lt;br /&gt;Avrupalılaşma sözü, modern Avrupa'da kurulan ve Rönesansın, Protestanlığın, sana¬yi inkılâbının ürünü olan belli sosyal sis¬temlerin nüfuz yolu ile Asya, Amerika, Afri¬ka kültür ve medeniyetleri üzerinde yaptığı tesirleri belirtmek için kullanılır.&lt;br /&gt;Yazarın bu ifâdesini aydınlatmağa çalı¬şalım: Avrupalılaştırma, Avrupa'ya has içti¬maî bütünlerin (sistem Asya, Amerika, Afrika kültür ve medeniyetlerini istilâ etmesidir (Yazar, «permeation» kelimesini kullanıyor: Nüfuz etme, sızma, yayılma, içine geç¬me). Bu nüfuz, telkin yoluyla mı, özendirme yoluyla mı, savaşla mı gerçekleştirilecek, belli değil. Daha doğrusu durumun icâblarına göre her üç yoldan.&lt;br /&gt;Bu içtimaî sistemlerin vasıfları da şunlar: Avrupalılaştırma; siyasî bakımdan de¬mokrasi fikrini, iktisadî bakımdan ferdiyetçi kapitalizm ve rekabet ülküsünü empoze et¬mek; daha girift, daha âdil, fakat daha az verimli ve ilerlemeye daha az elverişli kollektivist ve komünal medeniyetleri kontrol altına almak; sanayide el tezgâhının yerine fabrikayı ve dökümhaneyi geçirmektir. Ter¬biye alanında avrupalılaştırma ise, Avrupa dışındaki kıt'aları Avrupa ilimleri elde ede¬rek, maddî hattâ manevî kazançlar sağlaya¬caklarına inandırmak, misyonerin Kitab-ı Mukaddes'i, tüccarın malları, idarecinin iyi ni¬yetleri aracılığıyla, kabîle geleneklerini yık¬mak ve israfı önlemek.&lt;br /&gt;Avrupalılaştırmanın Asya üzerindeki tesiri, gerek târihî, gerek sonuçlan bakımın¬dan Amerika'lara ve Afrika'ya tesirinden çok farklı olmuştur, olmaktadır, olacaktır. Bir kelimeyle Avrupa'nın başlıca dâvası Asya'nın direncini kırmak, onu kendine benzetmek ve gönlüne göre istismar etmektir. Afrika'nın kabîle kültür ve medeniyetleri şimdiden Avrupa'nın baskısı altındadır ve eninde so-nunda Avrupa ferdiyetçiliğinin ve sanayii¬nin taarruzuyla yok edilecektir; çünkü kuzey ve güney Amerika medeniyetleri Anglo-Sakson sömürgeciliğinin ve Lâtin ticarî nüfuzu¬nun baskısı yüzünden aynı akıbetle karşı karşıyadırlar; oysa Asya'da Batı medeniyeti¬nin ferdiyetçilik, sınâyileşme, ticarî zihni¬yet, yani kapitalizmle İslâmiyetin veya Bu¬dizmin kolektivizmi, komünizm'i, militarizm'i ve mistisizm'i arasında her zaman medd-ü ce¬zir vardır. Amerikan yerlileriyle Afrika zen¬cilerinin, Arapların, Berberilerin iki şıktan bi¬rini seçmesi gerekiyordu: Avrupalılaşmak veya yok olmak. Asya hiç bir zaman böyle bir mecburiyetle  karşı  karşıya  gelmemiştir.&lt;br /&gt;İki kıt'a arasındaki hâkimiyet savaşı târih öncesine kadar uzanır, Asya'nın ilk Avrupalı¬laşması taş devrine rastlar, Young'a göre. Doğu'dan gelen Aryalı akıncılar İranla, Hind'i ele geçirirler; bu Avrupalılaşma Mısır, Bâbil, Pers ve Grek medeniyetlerine kadar sürer. Avrupa'nın zaferini gerek Tevrat'ın kehânetler faslı gibi eski siyâsî eserlerde, gerek arkeolojik araştırmalarla gün ışığına çıkan vesikalarda görmek kabildir. Bu ilk Avrupalılaştırmanın son dalgaları, Cyrus devrinde [549-529 M.E.) Aryalı Persler'in, iki asır sonra İskender devrinde, Aryalı Grek ve Makedonyalıların Mısır, Bâbil ve kuzey Hin¬distan'a yaptığı istilâlardır.&lt;br /&gt;İki kıt'anın kaderi o çağlardan beri ta¬ayyün etmiş. Young'a göre... Kişilikleri billurlaşmış.. Kendisini dinliyelim:&lt;br /&gt;O çağlarda bile iki kıt'a arasındaki temel farklar açıkça belirmiş bulunuyordu. Bugünkü Avrupalılaş¬tırmanın esaslarını, Yunan kültüründe bula¬biliriz. Nitekim geçen asrın Asya medeniyet¬lerinin ve sosyal sistemlerin esas¬larına da o çağlardaki Asya imparatorluklarında rastlamak kabil. Yeni Avrupalılaştır¬manın zamanımızdaki devresinde Asya dev¬letlerine ilk kabul ettirilen felsefî ve siyasî nazariyelerin Eflâtun ve Aristo'nun fikirle¬rinde Atîk ve Ege medeniyetlerinin müesse¬selerinden ilham alması tesadüf eseri de¬ğildir sadece. Bu Avrupalılaştırma dönemi Dara ve Keyhusrev'in Avrasya imparatorluklarıyla Aryen Greklerin Avrupa site devletleri arasındaki savaşlarla sona erer. Elen im¬paratorluğunu Dara İmparatorluğunun sınır¬larına kadar genişletilen ve bir dünya devleti idealini gerçekleştiren İskender fetihleri Av¬rupa taarruzunun sonuncusu oldu. O târihler¬den sonra teşebbüs Asya'nın eline geçer. Roma'nın Asya imparatorluğu (189 M. E-330 M.S) bir taarruz ve müdafaadan ibarettir; bu imparatorluğun vârisi olan Greko Bzantin (330-1204) imparatorluğu, Lâtin imparatorlu¬ğu (1261 -1453), Asya hâkimiyetine karşı ümitsiz bir savaşa giriştiler. Bu dönemdeki Avrupalılaştırma hamleleri eskilerine kıyas¬la cansızdır. Ve Avrupa hâkimiyetinde bir düşüş görülmeye başlar. Lâtin ve Haçlı seferlerinden doğu Avrupa'da ve Batı Asya'da kurulan devletler, İskender fetihlerinin sonunda kurulan Helenistik devletlerden bile daha kısa ömürlü oldu. Cereyan (tide) Asya¬nın lehine dönüyordu.&lt;br /&gt;Avrupa ile Asya arasındaki merkezî köp¬rü (yani İstanbul) Bizanslılar tarafından ko¬runduğu için Asyalıların Batı Dünyasına taar¬ruzu, güneyden Kuzey Afrika yoluyla İspan¬ya'ya, Fransa'ya, kuzeyden de Rusya yoluy¬la Balkanlara, hatta Saltık Denizi'ne kadar yönelmek zorunda kaldı. Daha sonraki Mo¬ğol göçebelerinin taarruzu tesiri bakımın¬dan en uzun ömürlü olmasına ve bu bölge¬nin Asya'ya katılmasına sebep teşkil etme¬sine rağmen, pek önemli sayılmaz. Diğer taraftan Kuzey Afrika'yla İberya Yarımadası'nın İslâmiyet'ten gelen hamle gücüyle ve Arap fetihlerinin hızıyla Sami kavimler tara¬fından Asyalılaştırılması Orta Çağda mede¬niyet tarihinin en esaslı akımını teşkil et¬miştir. Bu dalga 732 de Charles Martel ve Franklar tarafından Tours'da durdurulduğu zaman en yüksek noktasına varmış bulunu yordu. 1453'de İstanbul düştü, bu iki yanlı taarruz da gerilemeğe yüz tuttu; daha sonra Asya'nın merkezden Avrupa'ya doğru ilerle¬yişi 1683'de Viyana'da durduruldu. (Sobieski ve Polonyalılar)&lt;br /&gt;Bunun üzerine teşebbüs Avrupa'nın eline geçti ve Avrupalılaştırma çağı başladı; XVIII, XIX ve XX. asırlarda devam eden ve ken¬dini târihe ve politikaya terakkî-i âlemin sürekli görünüşü olarak kabul ettiren Avrupa¬lılaştırma.&lt;br /&gt;Asya'dakî Araplar'ın, Türkler'in Avrupa'yı atfetmelerine sebep, toplumlarının Avrupa toplumlarından daha medenî oluşuydu. Asya, Yunanlılar'ın, Mısırlılar'ın, Babiller'in kültür mirasından daha çok faydalanmıştı. Asya'nın idare tarzı mâkul ve âdilâneydi. Avrupa'nın feodal sistemi ise buna kıyasla ilkel ve in¬safsızdı.&lt;br /&gt;Hıristiyan Dünya'da mezhep kavgaları, iç savaşlar hüküm sürerken îslâmda dinî asa¬biyet ve içtimaî dayanışma vardı.&lt;br /&gt;Elizabeth devrinde bile, Osmanlı adaleti¬nin başarısını, Osmanlı nizamını incelemek için İngiltere'den İstanbul'a bir heyet yol¬lanmıştı. Savaşta hafif süvarilerin, ağır topçula¬rın, bando mızıkanın kullanılması Türklerden öğrenilmiştir.&lt;br /&gt;Avrupa nın Asya’ya son taarruzunu kolaylaştıran Osmanlı devlet ricalinin tereddisi oldu Bu zümre fesada uğradı önce, kendi teb'asıyla arası bozuldu (Türkler, Rum lar, Slavlar, Araplar Ermeniler), sonra civar ülkelerle ve tum Hıristiyan dünyasıyla. Avrupalılaştırma davasının siyasi veçhesi olan «Şark Meselesi» Avrupa’nın modern ilmi düşünceleri ve sosyal müesseseleriyle Orta Çag İslam Devleti arasındaki çatışmadan ibarettir (conflict).&lt;br /&gt;Bu nizamın koruyucusu Osmanlılardı. Asya'nın eski kültürlerini adetlerini ve kanunlarını sürdürmekteydiler. Nitekim Bizans İmparatorluğu da Asya'daki yeniliğe karsı Avrupa nın eski medeniyetlerini korumağa çalışmıştı. Asya'daki bölünme (tefrika] Bizans İmparatorluğu’nun çöküşünü geciktirmiştir. Avrupa’nın da birbirine rakip milli devletler arasında bölünüşü de Devleti Aliye’nin çöküşünü geciktirdi. Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak için girişilen her teşebbüs başarısızlığa uğradı XVIII. asırda II. Katerina ve Pitt tarafından girişilen teşebbüs- den tutun da, XIX. asırda Çar Nicholas'ın I. Dünya savasından sonra Fransız, İngiliz ve İtalyanların parçalama teşebbüslerine kadar. İstila yoluyla başarılmak istenilen bütün bu Avrupalılaştırma hareketlerini düvel-i muazzamanın rakip emperyalizmleri köstekledi ve sonunda bu kavimler arasındaki milliyetçiliği akamete uğrattı. Osmanlı ülkesine yerleşmek ve onu istismar etmek isteyen devletlerin birbirini kovalayan gayretleri başarıya ulaşamadı.&lt;br /&gt;Napolyon devrinde Fransızlar, Bab-ı alinin patronları, hocaları ve hamileri oldular. İngilizler, Stadford Canning'in yönetiminde, her derde deva diye sundukları temsili hükümet ve ademi merkeziyetleriyle (provincal autonomy) imparatorluğa yeni bir nizam vermeğe kalktılar. Sonraları Birinci Dünya Savaşına kadar Almanlar aynı işi ele almışlardır. Bu teşebbüslerin hepsi de semeresiz kalmıştır. Doğu Avrupa ve Batı Asya'daki İslam devleti emperyalizmin Avrupalılaştırma teşebbüsüne karsı nüfuz edilmez bir kaleydi. Neden? Zira daha önce Avrupanın milliyetçiliği  sokulmuştu  bu ülkeye. Avrupa devletleri, devlet-i Aliyyenin tebası olan çeşitli kavimler tarafından bölüşülmesine, yani bu kavimlerin hükümran birer devlet olmasına taraftar değildi henüz, gerçi daha önce bu si¬yâset, gayri-müslim teb'anın hâmisi olan Rus¬ya tarafından takip edilmişti. Böylece geçen asrın sonlarında Devlet-i Aliye nasyonaliz¬min Asya içlerine yayılmasını önlemek için Avrupa diplomasisi tarafından sun'î olarak ayakta tutulmuştu. Bu arada, biri kuzeyden, diğeri güneyden Asyayı kuşatan iki hareketle emperyalistik Avrupalılaştırma sür'atle geli¬şiyordu. Asyaî bir camialar topluluğuyken Büyük Petro tarafından Avrupalılaştırılan Rus¬ya İmparatorluğu, Doğuda Pasifik'e kadar ya¬yılmış bulunuyordu. Sonra da güneye doğru, transkontinantal bir cephe boyunca Asya'¬nın belkemiği (dorsal ridge) arkasında ve bu bölgeyi aşarak, Orta Asya ve İran'a ve Altaylardan Moğolistan'a, Mançurya ve Vladivostok'a kadar ilerliyedursun, XVIII. Yüz¬yılda Fransız ve İngiliz deniz imparatorlukları, XVI. asırda Portekizlilerin, XVII. asırda Hollandalıların yolundan giderek ticaret ve sömürge üslerine yerleşiyorlardı. XIX. asır içinde İngilizler sınırlarını İran, Afganistan, Orta Asya'da Rusya içlerine kadar genişlettiler. Çin ise İngiltere, Fransa, Almanya, Avrasya ve Avramerika devletleri arasında yağ¬lı bir kemik gibi çekişme mevzuuydu.&lt;br /&gt;JAPONYA'NIN   AVRUPALILAŞMASI   :&lt;br /&gt;Japonya'nın beklenmedik ve şaşırtıcı Av¬rupalılaşması ispat etti ki; emperyalistler tarafından girişilen Avrupalılaşma, milliyetçilik icabı diye sunulunca, cânu gönülden benimse¬necektir. Japonlar, adalarında Avrupalılaşma¬ya doğrudan doğruya ve zorlama yoluyla mâ¬ruz kalmamışlardır; Avrupalılaşma onlara dolaylı olarak ve demokratik yoldan Ameri¬ka tarafından telkin edilmiş, Çin'den alınan Asyaî bir kültür ve medeniyeti kendine yar¬dımcı olarak bulmuştur. Bu itibarla, Avrupa medeniyetini kolayca ve tahâlükle kabul et¬miştir. Japonya pek kısa bir zamanda (bir nesillik) yalnız Avrupalılaşmış bir millet ol¬makla kalmamış, Çin Asya'sına taşmak için Avrupa devletleriyle yarışa girmiş, sadece ti¬carî pazarlar peşinde koşmamış, nüfus artışını boşaltmak için sömürgeler de aramıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(l) Önce kelimenin müştaklarını tanıyalım. Europeaniser yahut europeiser; avrupalılaşmak veya avrupalaştırmak, Avrupa yaşayışına uydurmak. (Mey¬dan Larousse kelimeyi avrupalılaşma ile karşılamış ve tarifi şöyle çevirmiş: Avrupalıların fikirlerini ve davranışlarını benimseme. Oysa asıl metindeki mânâ avrupalılaşma değil, avrupalılaştırmadır.)&lt;br /&gt;Europeisation: Avrupa tarzında ekonomik veya politik bir organizm kur¬mak. (Meydan Larousse: Avrupa'ya has vasıfları hâiz iktisâdi ve siyasî bir teşkilât kurulması, diyor.)... Böyle bir teşkilâta katılmak. Bir devletin ekono¬misini Avrupa iktisadî konjonktürüne göre ayarlamak. Bu kifayetsiz tarifleri 1970'lerde yayımlanan Büyük Larousse'den alıyoruz.&lt;br /&gt;Webster sözlüğü (II. baskı 1957) şu izahatı veriyor :&lt;br /&gt;Europeanize; Avrupalılaştırmak veya Avrupalılaşmak: Davranış veya mi¬zaç bakımından Avrupalıya benzemek; Avrupa yaşayış tarzını benimsemek.&lt;br /&gt;Paul Robert'in lügati biraz daha zengin:&lt;br /&gt;Europeaniser fiili 1830'larda kullanılmağa başlamış. Manâsı: Avrupa me¬deniyetine, Avrupa zihniyetine uydurmak.&lt;br /&gt;Europeanisme de geçen asırda doğan bir kelime: Avrupalı mizacı, özelliği.&lt;br /&gt;Daha eski bir sözlük (Larousse'un 17 cildlik ansiklopedik lügatinde Europeanisme'i tek millet olarak düşünülen Avrupalıların siyasî birliği, diye ta¬nımlıyor.).&lt;br /&gt;Görüyoruz ki, Europenisation bel kemiği olmayan seyyal bir tâbir. Hem Avrupalılaştırma, hem Avrupalılaşma. Lügatler çorak ve kısır. Kelime Batı'nın iktisat ve sosyoloji kamuslarına da alınmamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DEMOKRASİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç&lt;br /&gt;Katıksız demokrasi, ayak takımının despotizmidir, diyor Voltaire. Demokrasinin temeli hırstır, diyor. Demokrasi adaletin temelidir, Vacherot'ya göre. Proudhon'a göre, ruhani ve cismani bütün iktidarların sona ermesidir. Thierry için toplumun hayatıdır demokrasi. Tocqueville için, demokratik cumhuriyetlerin sonu manevi bir alçalıştır.İki asır önce basılan bir ikonoloji kitabı, nazenini bir kadın olarak tecessüm ettirmiş: alnında asma yapraklarından bir taç, sırtında kaba saba giysiler; bir elinde nar, ötekinde yılanlar. Her çağ kendi rüyalarını, kendi emellerini söyletmiş kelimeye, her demagog kendi yalanlarını. Uğrunda sel gibi kan akıtılmış. Nedir bu demokrasi? Homeros'un ahretindeki canlılar gibi, dokununca kaybolan bir hayalet mi? Genç bir sosyolog, demokrasiyi diğer siyasi rejimlerden ayıran ve yalnız ona ait olan önfaraziye nedir, diye soruyor: Hürriyet. Hürriyet, demokrasinin başlangıcında var; derece kabul etmez, kayıtsız şartsızdır. Hürriyeti meçhul bir istikbalde fethedilecek bir nesne olarak gösteren, diktatörlerdir sadece. Demokrasinin önfaraziyesi olan hürriyet, demokrasinin amacını da belirler: Eşitlik. Eşitlik gerçekleşemez, gerçekleşirse hikmet-i vücudunu kaybeder. Yerini anarşiye bırakır. Kısaca, demokraside hürriyet başlangıçta vardır, oysa eşitlik ulaşılması gereken bir amaçtır. Demokrasinin “ideal tipi” (saf tipi) budur, yazara göre. Demokrasiyi kavram olarak aydınlatmak, rejimin mantığını veya teorisini belirlemek isteyen bir tanım bu. Tarihteki demokrasileri anlamak ve demokrasilerin özlerinden ne kadar uzaklaştıklarını tayin etmek için onları bu saf tiple karşılaştırmak gerek. (Bk. J. Freund, Le Nouvel Age, édit. M. Riviére, 1970) İslâmiyet, bir teokrasidir, diyor Gardet, laik bir teokrasi, daha doğrusu bir nomokrasi (kanun hakimiyeti). Bu teokrasi, Kuran hükümlerinin hem tesbiti, hem de dünyevî ve siyasi planda genişletilmesidir. İslâmiyetin siyasî felsefesi iki kutupta toplanır: otorite ve eşitlik. İslâmiyette otorite ile iktidar arasında ananevi bir ayırım yok. Umumiyetle ikisi de bir vakıa olarak kabul edilir. Ruhani iktidar Kuran bilgisine dayanır; Kuran'ı ve Sünneti bilen her müslüman, öteki müslümana eşittir. Ruhanî ile cismani içiçedir. İdeal İslâm sitesinde bütün müminlerin belli hakları vardır. Ehliyetleri olmak şartıyla sitenin bütün makam ve mevkilerine geçebilirler. Mevkiler ayrıdır, içtimai durumlar farklıdır, ama müminlerin mümin olmak haysiyetiyle hakları eşittir. İslâmda a priori bir imtiyaz ve sınıf mefhumu yoktur. Hristiyan dünyasında söz konusu olan ilk büyük değer, insan kişiliği ve hürriyetidir. Sosyal hiyerarşi, tabiî hiyerarşinin bir uzantısıdır. Eşitlik nisbîdir. Oysa, hür insan kavramı, İslâm için hukuki bir kavramdır, meteafizik bir kavram değil. Hürriyetin temeli, İslâm camiasının bütün üyeleri arasındaki çok güçlü ve sürekli bir inanç: tam bir hak eşitliği olduğu inancı. Bütün müminler, kanun karşısında eşittirler, çünkü kardeştirler. Kulun bütün haysiyeti mümin oluşunda; kul, mümin olunca hukukî bir statü kazanır, dilenciyi halifeye eşit kılan bir statü. İman Tanrı ile kul arasında tek taraflı bir mukavele. Mukavelenin kula yüklediği görev: Rabbin birliğini ikrar. Hristiyanlığa göre, her otoritenin kaynağı Tanrı'dır. İslâmiyet her otorite Tanrı'dan gelir demekle kalmaz, Tanrı'nın dışında otorite yoktur, der. Hükmeden Tanrı'dır, bu hakimiyet devredilemez. Tanrı her cismanî şefi, otorite ile doğrudan doğruya teçhiz eder. Şef, seçimle gelse de, durum değişmez. Yani Tanrı'nınkinin dışında gerçek bir cismanî otorite yoktur. Vardır demek, Tanrı'ya şerik koşmak olur. Şef, Tanrı'nın aletidir sadece. Halk, geniş bir tenkit hakkına sahiptir. Hükümet tasarruflarını istediği gibi eleştirir, ama onlara itaat etmekte devam eder. İslâmiyette her türlü istibdada, ahkâm-ı Kuraniye dışındaki her türlü keyfîliğe isyan etmek için birçok yollar vardır. Hak esastır. İnsanlar doğuştan eşittirler, çünkü kuldurlar, fanidirler. Menfî bir eşitlik bu, hiçbir değer belirtmez. Sonra iman sayesinde yeni bir eşitlik kazanır, kardeş olurlar. Rabbin lütuflarından aynı ölçüde faydalanacaklardır: hukukî ve müspet bir eşitlik. Kitap sahibi kavimler, İslâmın üstünlüğünü kabul etmek ve ona cizye ödemek şartıyla hudutlu fakat garantili bir hakka layık görülürler. Bu himaye ümmetin bir civanmertliğidir. Bir nevi misafirperverlik. Himaye edilenlerin daha az vazifeleri vardır, onun için hakları da daha azdır. Dinlerini devam ettirebilir, kendi kanunlarını uygulayabilirler. Putperestlerin camiada yeri yoktur. Ama müslümanlar zaman zaman onları da korumuşlardır. Her kâfir veya putperest İslâmiyeti kabul eder etmez, misak'a dahil olur. İslâm cihanşümul bir dindir, bütün insanlara hitap eder. Kast da tanımaz, gerçek müslüman nazarında sosyal sınıf diye bir şey olamaz. Servet veya mevki ciddi bir değer taşımaz, her Müslüman her Müslümana eşittir. Teşriî magister (emr) Kuran'ındır. Kazaî magister (fıkıh) bütün müminlerindir. Kuranı okur, ezberler ve ona göre hareketlerini ayarlarlar. Bir de icra kuvveti (hükm) var: hem medeni, hem dinî. Hüküm, yalnız Allah'ındır. Bir aracı tarafından (şef) yürütülür. Bu şefin ne kazaî , ne teşriî bir gücü vardır. Vatandaşlığı yapan kan ve toprak birliği değil, inanç birliği. Ümmetin avrupa dillerinde karşılığı yok. Hem siyasî hem dinî bir bağ bu. Kuran hem bir ibadet kitabı hem bir anayasa. Kuran'ın muhatabı bütün insanlıktır. Müslüman camiası milletlerüstü bir topluluk değil, dünyada yaşamak hakkına sahip tek “millet”tir. Fıkha göre her Müslüman bulunduğu herhangi bir Müslüman ülkenin vatandaşıdır. (Bk. L.Gardet, La Cité Musulmane, Vrin, 1969). Görüyoruz ki, İslâmiyetin anahtar-kavramı, eşitlik. Bu bir amaç değil, bir hak. Hürriyet, eşitliğin bir başka adı veya görünüşü. Sınıf kabul etmeyen bir dinde imtiyaz kabul etmeyen bir dinde kimin kime karşı hürriyeti? Batı, hürriyeti bir hata işleme hakkı olarak tanımlıyor. Müslümanın böyle bir hakkı yoktur. Çünkü o ebedi hakikatın, yegâne hakikatın, cihanşümul hakikatın emrindedir. Gardet haklı: İslamiyet bir nomokrasidir. Batının fethe çalıştığı eşitliği, çoktan gerçekleştirmiş; fikir hürriyetin insanı insana saldırtan bir tecavüz silâhı olarak değil, bir ikaz bir irşad vasıtası olarak kabul etmiştir. Belki gerçek demokrasinin ta kendisidir İslamiyet. Ama Batı'nınkinden çok başka bir ruh ikliminde gelişen, çok başka meseleleri olan bir demokrasi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AYDIN&lt;br /&gt;Cemil Meriç&lt;br /&gt;Abdalan-ı rum, ahiyan-ı rum, baciyan-ı rum,  gaziya-ı rum dörtkenin kenarları. Devlet-i Aliye bu sütünlar üzerinde yükseldi.  Müesseseler geliştikçe isimlerde değişti. Tekamül vahdet'de tenevvü değil midir? Abdalan-ı rum kollara ayrıldı: alperen, derviş. Sonra müfti, kadı, fakih, muhakkik, müsannif, şarih.. münşi, şair, edib. İçtimai şuurun bu çeşitli temsilcilerini top¬layan tek isim: ulema. Ulemanın ortak sıfati hocalık. Bir devrin ve bir ümmetin vicdanıdır hoca; ezeli hakikatin yani İslami dünya görüşünün yayıcısıdır.&lt;br /&gt;Batı'ya gecelim.. Aydın ele avuca sığmayan bir mefhum. Tarifi ülkeden ülkeye, çağdan çağa değişmiş. Sonunda tek kelimeye hapsedilmis mef¬hum: entellektüel. Bugünki hüviyetiyle geçen asrın sonlarında beliren entellektüelin seçeresine bir göz atalım. Hristiyanlığın zaferinden sonra düşünce manastıra sığınmış ve Avrupa’nın şuuruolmuş clerc. Avrupanın, daha doğrusu toprak aristokrasisinin. Feodaliteyle beraber itibarını kaybetmiş kelime. İktidara geçen üçüncü sınıf, aydınlarına filozof demiş. Sonra filozoflar kozalarına çekilmişler, batı insanının şuurunu temsil edenlere entellektüel (yahud intelijansiya) adı verilmis. Etimoloji uzmanları (mesela Bloch) entellektüelin XVIII. yüzyıldan itibaren bugünki manada kullanmadığını söyler ama belli başlı kamuslarda böyle bir iddeyı doğrulayacak kayıtlara rastlamadık. Littrede de, Larousse'da da aynı güdük karşılıklar… Entellektüel: zihni, fikri, manevi.&lt;br /&gt;XX. Asrın sözcükleri, entellektüeli isim olarak alıyorlar. İzahları daha cömert fakat içtimai buud'dan mahrum olduğu için müphem ve kifayetsiz: «zihni faaliyetlere karşı büyük bir alaka duyan; fikir hayatı ağır basan..» (Paul Robert) Zihni faaliyet ne demek? Çağdaş toplumda, her faaliyet bir parca zihnidir. Homo faber'i (alet yapan insan), homo sapiens'den (düşünen insan) ayırabilir miyiz? Doktorlar entellektül değil mi? Aynı vasfı dişçilerden esirğeyecek miyiz? Aydını •kafa işçisi* olarak tanınan R. Aron da aynı hataya düşüyor. Ansiklopediler de kamuslar gibi kekelemektedir. En vazıhları Seligman'ın yayimladiği «içtimai İlimler ansiklopedisi*. Okuyalım: •Intelijansiya entellektüeller bütünü. Entellektüeller: hükümleri düşünceye ve ilme dayananlar; entellektüel olmayanların hükümleri ise daha doğrudan doğruya, daha topyekün ihsaslara dayanır. Gerçi ahlaki ve estetik olgunluk da cok defa aydının vasıfları arasındadir ama kökleri başkadır bu gelişmenin ve mutlaka bulunması şart değildir entellektüelde. Shelling gibi bazı yazarlar entelleküelin yaratıcı olması gerektiğini söylerler, filhakika sadece bilgi edinenlere entellektüel demek caiz değildir ama entellektüelin mutlaka yaratıcı olması da gerekmez. Aydın, bir rahibin vasıflarına sahib olmalı ve rahibin görevlerini benimsemelidir, Fichte'ye göre; Bilgisi ile topluma hizmet etmeli, halka gerçek ihtiyaçlarını sezdirmeli, ve onları nasıl karsılayacağını öğretmelidir.»&lt;br /&gt;Hangi rahib? Almanya'nın bu şair filozofu, bir hayalin kurbanıdır. Rahib, ezilenlerin acılarına ortak olan ve asırlarca hakkın havariliğini yapan bir fazilet timsali degildir ki. Ne var ki, imamını kaybeden batı, peşin hükümlerin tahakkümünden kurtulamıyor. Aydının içtimai görevleri yüklenmesini istemek cok yerinde bir dilek. Ama ona rahipleş demek, soysuzlaş demek gibi bir taleb. Ne gariptir ki Fichte'den (çok sonra&lt;br /&gt;Evet.. «Entellektüel deyince hocalar gelir akla, üniversite ve lise hocaları. Bununla beraber aydını diplomayla tarif elmek yine de yanlış. Entellektüel belli bir eğitimden geçecek elbette. Ama bu egitimin sınırları ne? «Yarı» okumuşlar, •ebedi öğrenciler», kendi kendilerini yetiştirenler de entellektüeldirler; yeter ki bilgilerini sindirmiş olsunlar ve yaptıkları iş kafa faaliyetine dayansın.»&lt;br /&gt;Boşlukta kalan bir tarif, (çünkü entellektueli cağlara ve ülkelere göre değerlendirmiyor. Birtakım vasıflar izafe ediyor entelleküele. Umumi ve mücerred vasıflar.  Makalenin yazarı    Roberto Michels, daha sonra entellektüelin toplumda oynadığı çeşitli rolleri sıralıyor. Dağınık fakat çok fay-dalı, çok yerinde telkin ve tespitlerle örülmüş bir araştırma. Seligman'ın yayimladığı bu abide-kitap, Amerikan intelijansiyasının (bir manada   Avrupa intelijansiyasının da., zira ansiklopedinin    yazar-ları daha cok Avrupalıdırlar)  1935'lerdeki görüşlerini belirtiyor. 1968'de basılan «The internatio¬nal Encyclopedia of the Social Sciences* in entellektüeller maddesi daha karanlık, daha mücerred, daha girift. Bilgi sosyolojisinin tanınmış temsilcilerinden biri olan yazar, Edward Shils, entellektüelleri şöyle tanımlıyor: Herhangi bir toplumda, yazar veya konuşurken çevrelerindeki fertlerin çoğuna kıyasla, , insan, cemiyet, tabiat ve kosmos hakkında umumi sembolleri ve mücerred  referansları daha sık kullanan kimselerin   bütünü. Entellektüelin bu gibi sembolleri sık sık kullanması şahsi bir temayülün  eseri de, mesleğinin icabı da olabilir.    Entellektüel davranışın bu iki temel motivasyonu aynı insanda ve aynı eylemde birleceği gibi birbirinden bağımsız olarak da mevcud olabilir. Entellektüel temayüller yahud alakalar, entellektüel görevler yapan insanlar arasında kesafetçe farklıdır, hatta entellektüel yaratıcılık, hususi de (müşahhas hadiseler) umumi bir mana bulmak, geliştirmek ve bunu kelimelere, renklerle, şekillerle ve seslerle ifade etmek ihtiyacından doğar; insanoğlu, tabiat ve kosmosun en genel ve en esaslı taraflarıyla ilmi,ahlaki ve değerlendirici bir temas kurmak ihtiyacı… İnsan ruhuna kök salmış bir ihtiyaçtır bu, hakikatte onun ayrılmaz bir parçasıdır ama fertlerin hepsine aynı ölçüde dağılmamaıştır. Bu ihtiyaç, ilmi, felsefi, teolojik, edebi eserlerin (veya sanat eserlerinin) yaratılışında ve yayılışında başlıca amildir. Bununla berabe ilmi, felsefi, teolojik faaliyetlerin maddeleşmiş mahsulleri yalnız bu ihtiyacın (yani entellektüel kabiliyetlerin) eseri de değildir. Tutarlı ve abjektiv bir biçim isteyen ifade- bilgi kabiliyetleri, gelenekler yani çeşitli zihni faaliyetlerin kuçağında geliştiği içtimai çevrelerin ve müesseselerin kültürü ve manevi mirası sayesinde belirir, beslenir, yoğunlaşır, mihraklaşır. Zihni faaliyetler neden müesseseleşir? Müesseseleşir çünkü kendilerinde güçlü ve yoğun bir yaratılış faaliyeti bulunmayan birçok kimseler, zihni faaliyetin maddelleşmiş eserlerine muhtaçtır. Onlar için zihni ve cismani bir ihtiyaçtır. Bu. Toplumun topyekun çalışabilmesi için entelleküel eserlere ve müesseselere lüzüm vardır”.&lt;br /&gt;Zihni faaliyet en ilkel toplumlarda bile mevcuddur, Shils'e gore. Ama gelişmiş toplumlarda entellektüel roller daha ihtisaslaşmıştır.&lt;br /&gt;(Bu çok zengin ve son derece girift arastırmayı, konumuzla doğrudan doğruya ilgisi olmadığı için bütün olarak aktaramadık. 15 buyük sayfa tutan makalede şu konular incelenmiş: entellektü¬el tabakalaşma, entellektüel hayatın müesseseleri, mali destek kaynakları, entellektüel faaliyetlerin yönetimi, taleb örnekleri, gelenek ve yaratiş, en¬tellektüel gelenek ve ictimai otorite, ilimcilik, ro-mantizm, devrim, popülizm, düzen, entellektüellerin görevleri, yüksek kültürü yaratmak ve yaymak, milli ve milletlerarası modeller, ortak kültürlerin gelistirilmesi, sosyal degişmeler, siyasi bir rol oynayış..)&lt;br /&gt;Entellektueli istihsal faaliyelinde oynadıgı ro¬le göre tarif edenler de var. İtalyan iktisatcısı Loria'ya göre entellektüel (yani şairler, filozoflar, her çesit yazarlar, hekimler, avukatlar, hocalar) üretici olmayan bir işçidir. Entellektuel, kapitalizm'e düşmandır çünkü kapitalist, hizmetine da¬ha az karşılık ödemek için entellektüellerin sayısını artırmak ister.&lt;br /&gt;Marxizmin bu konudaki izahlarını üç başlık etrafında toplamak kabil, 1) Kautsky'e göre, en-tellektüeller de toplumun öteki tabakaları gibi herhangi bir tabakadır. Aydınlarla  işçiler  arasındaki çatısma fertlerle değil sınıflarla ilgili. Emekle sermaye arasındaki çatışmanın bir başka nevii. Entellektüel bir sermayedar degildir. Gercj yaşayış seviyesi bakımından burjuvadır, aydın da.. Deklase olmadıkça bu hayat tarzını sürdürür, ama aynı zamanda emeğinin mahsulünü hatta çok defa çalışma gücünü satmak zorundadır. Kapitalizm tarafından istismar edilir ve top¬lum tarafından küçük görülür çok defa. Bir kelimeleyle  proletaryayla aydınlar arasında iktisadi bir (çatışma yoktur ama hayattaki mevkileri, çalışma şartları farklıdır birbirinden. Bu yüzden de düşünce tarzlarında az çok bir çatışma vardır. 2) Lenin de Kautsky'nin tahlilini benimser: Kimse inkar edemez ki, aydınları modern kapitalist toplumda ayrı bir tabaka olarak vasıflandıran ferdiyetcilikleri ve teşkilatlanmadaki ehliyetsizlikleridir. Bu içtimai tabaka nanemollalığı ve kararsızlığı ile ayrılır işçi sınıfından». Aydının toplum içindeki  yeri de müphem bir «orta-sınıflılık». Bir kısmı kurulu düzenin emrinde çoban köpeğidir, aydınların. Yazar bunlara «ideolog aydın* diyor; görevleri hakim sınıfın istismar edilen sınıflar üzerindeki baskısını gizlemek veya haklı göstermektir. Ama aydınlar işçi sınıfı  hareketinin başına geçerek proletaryanın müttefiki de olabilirler. Şüpheli müttefiklerdir, bunlar; yaşayış ve düşünüş tarzları işçilere de bulaşabilir. 3) En aydılık tahlil Gramsci'ninki.. Entellektü¬eli, işinin veya düşüncesinin mahiyetine gore ta¬rif edemeyiz. En mekanik faaliyet'de bile düşüncenin payı var. Bu manada bütün insanlar entellektüeldir. Fakat bütün insanlar toplumda entel¬lektüel vazifesi görmez. iktisadi istihsal dünyasında doğan her içtimai zümre kendisiyle bera¬ber, uzvi olarak bir veya bircok enteltektüel ta-bakayı yaratır. Bu entellektüeller, kucağında doğduklan zümreye insicam kazandırır; ona yalnız iktisadi değil içtimai ve siyasi şuur da verir: vazife şuuru. Kapitalist isletme şefi, sanayi teknisyenini, iktisat bilginini, yeni bir kültürün, yeni bir hukukun kurucusunu da yaratır. Kısaca, entellektüellik herhangi bir meslek erbabına inhisar ettirilemez. Şu veya bu topluluğa uzvi olarak bağlı entellektüel bir tabakanın mevcudiyetini tayin eden içtimai 'münasebetlerin bütünüdür.&lt;br /&gt;Görülüyor ki, her tarif ve izah yazarın temsil ettiği ideolojinin damgasını taşımaktadır. «Tu-tucu» ların tahlillerinde agır basan, mücerred ve umumi. Sosyalistlerin, izahları daha «dünyevi» daha iktisadi. Bir kısım yazarlar aydını ezeli degerlerin bekçisi olmağa çagırırken, bir kısım ya¬zarlar ona içtimai kinleri körüklemesini tavsiye ediyorlar. Komünistlere göre gerçek entellektüel, hayatını devrime adayan ve partinin emirlerini  nass gibi  kabul eden bir kafa işçisidir.. Kilise-dışı-«ilerici»ler için aydın hiçbir ideolojiye baglı olmamalıdır. Çalışanların, ezilenlerin yanında yer almalı; daha adil, daha mükemmel bir dünyanın kurulması için açılan savaşta hicbir disipline, hiçbir şahsa esir olmadan dövüşmelidir. Entellektüel değişen hadiseler karşısında her an vaziyet almak zorundadır. Vazgeçilmez görevi: tenkid. Gerçek aydın, yalanların peçesini yırtan, dünyadaki bütün haksızlıklara dur, diye haykıran ele avuca sıgmaz bir zeka, bir şuur, bir vicdan. Bunun icin sürekli bir isyan halindedir.&lt;br /&gt;Kelimeye bu kavgacı kişiliği kazandıran ay¬dınların Dreyfus davası vesilesiyle yayimladıkları beyanname (14 ocak 1898).&lt;br /&gt;Hülasa edelim.. Entellektüel, başlı başına bir sınıf değil, belli bir sınıfın parçası ve temsilcisidir.. Düşman sınıflarla dövüşerek gelişir ve olgunlaşır. Türkiye’de içtimai sınıflar olmadığından entellektüel de yoktur. Daha dogrusu, her ikisi de birer ruşeym, birer ümmmet, birer «öykünme» dir. Entellektüel, , Avrupalı bir hayvan. Şarkı söyleyeceğine bildiriler imzalayan bir ağustos böceği cok defa. Aydın, entellektüelin magara duvarına  vuran gölgesi. Entellektüel, ya zamanını öldürmüş düşüncelerin aktarıcısı, ya yeni bir dünya kurmağa çalışan bir içtimai sınıfın yol göstericisidir. Aydın ne mazisini bilir ne gelecek hakkında aydınlık tasavvurları vardır. Ülkesi ile göbek bağını çoktan koparmıştır, ülkesi ve tarihiyle. En ciddileri ya Marx'ın şakirdidir, ya Seyid Kutbun. Eskiden bir müstagribler kervanıydı intelijansiyamız, kervana müstağripler de katıldı. Bu gölge aydınların ayırıcı vasıfları kendi kendi¬lerini küçümsemek. Türk düşünemez bu efendilere göre, düşünemez  çünkü kendileri düşünemezler. Ama onlara Türk diyebilir miyiz acaba? Avrupa’nın en sefil yazarı erişilmez bir zirvedir, bu efendiler için. Hakikatta Avrupayı da Asyayı da tanımazlar. Hür düşüncenin olmadığı yerde intelijansiya da yoktur. Avrupa, Descartes'dan beri aklın ve idrakin cihanşumulluğunu anladı. Entel¬lektüel, düşünce dünyasını her gün yeni baştan yaratabileceğine inanandır. Nerde o kahraman?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç'le söyleşi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bir aydının namusunu muhafaza etmesi&lt;br /&gt;son derece güçtür"&lt;br /&gt;Cogito, sayı: 32, 2002&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Safa Mürsel: Bugün ihtiyacıma ve cehaletime binaen sizin huzurunuza milliyetçilik meselesini, kısa da olsa şerh etmeniz talebiyle getirdim,&lt;br /&gt;Milliyetçilik mevzuuna Bediüzzaman Hazretleri yer yer eserlerinde temas&lt;br /&gt;ediyor. Türkiye'ye Bediüzzaman bu meselelerin alevlendiği, kompleks bir&lt;br /&gt;hüviyete karıştığı bir ortamda gelmiş. Sonra birçok alternatifler,&lt;br /&gt;aralarında nüans ayrılığı olan tarzlarıyla, ortaya atılmış; Osmanlıcılık,&lt;br /&gt;Türkçülük, Batıcılık, İslamcılık gibi. İşte bunların herbirinin kendine&lt;br /&gt;has, bütün müesseseleri şekillendirmeye matuf görüşleri, nazariyeleri&lt;br /&gt;olmuş. Üstat II. Meşrutiyet döneminde veya Cumhuriyet'ten hemen sonra İslam&lt;br /&gt;düşüncesiyle bağdaştıramadığı milliyetçilik görüşlerini kendi anlayışı&lt;br /&gt;içinde sınıflandırmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç : Millet mefhumu, doğrudan doğruya batıdan ithal edilen bir&lt;br /&gt;mefhumdur. İslamiyet bütün insaniyete şamildir ve biliyorsunuz ki kıtaları&lt;br /&gt;ikiye bölmüştür: Darü'l-Harp, Darü'l-iman diye. Darü'l-iman hidayete eren,&lt;br /&gt;vahdaniyyete inanan, İslamiyet'i kabul etmiş insanlann ülkesidir. Bu&lt;br /&gt;insanlann arasında hiçbir fark yoktur. Misaka dahilolduğu andan itibaren her&lt;br /&gt;insan bütün teali imkanlanna aynı derecede sahiptir. Burada kan, renk,&lt;br /&gt;kafatası gibi mefhumlar hiçbir şey ifade etmezler. Gerçi zaman zaman&lt;br /&gt;Araplar, Kureyş kabilesi vb. gibi birtakım gruplar üstünlükler peşinde&lt;br /&gt;koşmuşlar, hattı zatında unsuriyet hissini kolay kolay kaybetmemişler. Fakat&lt;br /&gt;belli bir süreden sonra bütün insanlık Osmanlı idaresi altında tek kalp,&lt;br /&gt;tek vicdan halinde birleşmiştir. Avrupa bu vahdeti hiçbir zaman&lt;br /&gt;gerçekleştirememiş. Barbar istilalarından sonra Avrupa'da dilleri ayn,&lt;br /&gt;menfaatleri ayn birtakım kavimler peydahlanmıştır. Gerçi Hıristiyandır&lt;br /&gt;bunlar. Bu Hıristiyanlık ciddi bir vahdet unsuru olamamış, kaynaşmamışlar,&lt;br /&gt;her an birbirleriyle kavga etmişler. Yalnız birbirleriyle değil, aynı&lt;br /&gt;memleketin insanları, aynı kavmin insanları da birbirleriyle kavga etmiş.&lt;br /&gt;Avrupa'nın farikası daha önce de söylediğim gibi kavgadır, muharebedir,&lt;br /&gt;mücadeledir. Bu kavmiyet, yani lisan birliğine dayanan, aşağı yukan menşe&lt;br /&gt;birliğine dayanan kavmiyet belli zamanlarda hafiflemiş, müşterek düşman olan Osmanlıya karşı, İslam'a karşı Haçlı seferlerinde hep beraber&lt;br /&gt;çarpışmışlar. Fakat kendi başlarına kalınca yine birbirlerini tahrip&lt;br /&gt;etmekten vazgeçememişler. Yani hiçbir zaman bir İslam vahdeti gibi bir&lt;br /&gt;Hıristiyan vahdeti teşekkül etmemiş. Avrupa kuvvetlenmiş, iktisadi fetihler&lt;br /&gt;yapmış, sınıf hakimiyetini kurmuş ve bizi yok etmek için teşebbüslere&lt;br /&gt;girişmiş. Bu teşebbüslerinde muvaffakiyete erişmemesi elbette Cenab-ı&lt;br /&gt;Hakk'ın bir lütfudur. Fakat burada, aralarındaki tefrika, kendi aralarındaki&lt;br /&gt;rekabet de büyük rol oynamıştır. Yani tefrika olmasaydı Avrupa ile daha güç&lt;br /&gt;mücadele edebilirdik. Şimdi Osmanlı'nın yani İslamiyet'in zaferlerinin&lt;br /&gt;bütün sırrı tek vücut, tek kalp oluştadır. Biz Misaka dahil olan bütün&lt;br /&gt;kavimlere kardeş muamelesi yapmışız, kucağımızı açmışız, kitap sahibi&lt;br /&gt;milletleri korumuşuz ve üç kıtada hükümran olmuşuz. Bu hükümranlığı&lt;br /&gt;parçalamak için Avrupa zaman zaman teşebbüslere girişmiş. Evvela himayemiz&lt;br /&gt;altındaki kavimleri kışkırtmış. Rusları, Bulgarları, Ortodoks kilisesine&lt;br /&gt;bağlı Rumları, Sırpları kışkırtmış ve parçalamaya başlamış Osmanlı'yı. Bu&lt;br /&gt;parçalama hareketi epeyce muvaffak olmuş. Avrupa'ya teveccüh ettikten sonra&lt;br /&gt;Avrupa yeni bir Truva atı daha sokmuş içimize; Milliyet. Milliyetin hiçbir&lt;br /&gt;kökü yoktur. Osmanlı'da hiçbir şeye dayanmaz. Evet Oğuzlardan geliyoruz.&lt;br /&gt;Büyük tarihimiz var. Fakat bu tarih Osmanlı'nın çocukluk devridir.&lt;br /&gt;Hiçbirimiz gençken çocukluk devrinden bahsetmeyiz, bunayınca anlatmaya&lt;br /&gt;başlarız. Ama aklı başında iken insan anlatmaya hiç lüzum görmez. Osmanlı da&lt;br /&gt;lüzum görmemiş bunlara. İmanına sadık kalmış, İslamiyetin mitolojisini&lt;br /&gt;benimsemiş. Kendi mitolojik tarihine itibar etmemiş. Silinmiş imanın&lt;br /&gt;içinde. Çünkü şerefi, haysiyeti, büyüklüğü, zaferleri İslam'ın eseridir.&lt;br /&gt;Elbette birçok hasletler, faziletler getirmiş. Fakat bunlar erimiş&lt;br /&gt;İslamiyet'in içinde. Zaten Avrupa'da şuurlu olarak milliyet fikirleri,&lt;br /&gt;kendi içlerinde 1789'dan yani burjuvazi iktidara geçtikten sonra başlar.&lt;br /&gt;1789'dan sonra ihtilali yapan Fransa bütün Avrupa'ya karşı mücadele vermek&lt;br /&gt;zorundadır. İngilizler, Almanlar, bu dışa karşı kendini müdafaa mecburiyeti,&lt;br /&gt;kendi varlığının şuuruna vardırır Fransa'yı. Ayrı bir dili olduğunu, ayrı&lt;br /&gt;bir tarihi olduğunu idrak eder, Hıristiyan kavimleri içinde belli bir yer&lt;br /&gt;işgal ettiğini o zaman ciddi olarak fark eder. Fakat bu coğrafyadan gelen&lt;br /&gt;milliyetçilik zamanla daha geniş bir menfaat birliğine inkılab eder.&lt;br /&gt;İktidara geçen burjuvazi kendi dışında kalan içtimai sımfları yabancı gibi&lt;br /&gt;sömürmeye başlar. Zaten bu kanında vardır. Kendisi de toprak aristokrasisine&lt;br /&gt;karşı ayaklanmıştı vaktiyle. Bu defa da kendine karşı cephe alan işçi&lt;br /&gt;sınıfına karşı aynı kızgınlığı, aynı öfkeyi aynı yırtıcılığı izhar eder.&lt;br /&gt;Tabii dünyaya karşı da düşmandır. Hakikatte milletler sadece başka&lt;br /&gt;milletlere karşı mücadele verdikleri zaman milliyetçidirler. Bunun dışında&lt;br /&gt;milliyetçi değildirler. Mesela I. Cihan Savaşı'nda bu çok görüldü. Alman&lt;br /&gt;kapitalizmiyle Fransız kapitalizmi ortaktılar. Endüstri kuruluşları olan&lt;br /&gt;birçok yer bombalandığında kapitalizm, kapitalizme yardım etti. Avrupalı&lt;br /&gt;için milliyet sadece belli ölçüler içinde geçerlidir. Fakat zeval&lt;br /&gt;devrimizde en kuvvetli tarafımız, imammız yok edilmek istendi. Bu imam yok&lt;br /&gt;etmek için bilumum vesilelere müracaat edildi. Bu vesilelerden birisi de&lt;br /&gt;milliyetçilik hikayesidir. Bizde milliyetçilik doğrudan doğruya Avrupa'dan&lt;br /&gt;ithal edilmiş mehfumdur. Katiyyen tarihimizde yoktur. İslamiyet'te olamaz&lt;br /&gt;milliyetçilik. Şimdi çeşitli telkinler, çeşitli propagandalar neticesinde dindaşlarımızla aramıız bozuldu, düşman olduk. Onlar aynldılar bizden. Bazı&lt;br /&gt;savaşlar geçti aramızda. Bazı arzu edilmez hadiseler geçti. Bu kopuştan&lt;br /&gt;sonra biz de ister istemez kendimize çeki düzen vermek zorunda kaldık.&lt;br /&gt;Menşeinde bu bir Avrupa oyunuydu, fakat sonunda bir mecburiyet oldu. Elbette&lt;br /&gt;ki belli hudutlar içinde yaşayan, belli dili konuşan insanlar kendi&lt;br /&gt;hüviyetlerini dış dünyaya karşı haykırmak, bir bayrak altında toplanmak&lt;br /&gt;zorundaydılar. Bir nefis müdafaası olarak milliyetçilik zarurettir. Elbette&lt;br /&gt;Türk insanı kendini korumak zorundadır. Kendini korumak için de belli bayrak&lt;br /&gt;altında, prensipler etrafında birleşmek zorundadır. Batı'ya karşı, Rusya'ya&lt;br /&gt;karşı, İslam olduklan halde bize husumet besleyen asırlık telkinlerle,&lt;br /&gt;düşman telkinlerle husumet beslemekte olan kardeşimiz, fakat bizden&lt;br /&gt;ayrılmış ülkelere karşı kendi menfaatlerimizi korumak mecburiyetindeyiz. Bu&lt;br /&gt;birinci kısmı işin, ikinci kısmı da şu; Milliyetin birçok tarifi var.&lt;br /&gt;Almanların Alsace Lorraine'i işgalinden sonra hukuki ve felsefi bir mesele&lt;br /&gt;olarak ortaya çıkar. Alman aydınlarıyla Fransız aydınları arasında tartışma&lt;br /&gt;konusu olur. Varılan ve bizim de kabul edeceğimiz -ister istemez- tarif şu:&lt;br /&gt;Mazide ortak zaferleri olan, aynı şeylere inanan, aynı şeyleri isteyen&lt;br /&gt;menfaatleri müşterek, istikbalde aynıçatı altında, aynı bayrak altında&lt;br /&gt;yaşamak isteyen insan topluluğu. Milleti millet, yapan birlikte yaşamak&lt;br /&gt;arzusudur. Bu arzu tarihten gelir. Bu arzu müşterek inanışlardan gelir. Bunu&lt;br /&gt;kuvvetlendiren kan, dil gibi başka unsurlar da vardır. Bunlar biyolojik&lt;br /&gt;faktörlerdir ve hiçbir mana ifade etmezler. Fakat insanı insan yapan, insanı&lt;br /&gt;eşref-i mahlukat yapan hayvan-ı natık oluşudur yani insanın kafası vardır,&lt;br /&gt;aklı vardır, düşüncesi vardır, Vicdanı vardır. Madem ki, kafasına ışık&lt;br /&gt;veren inançlarıdır, madem ki, bütün hayatını belli bir istikamete sürükleyen&lt;br /&gt;imanıdır, o halde hattı zatında milliyeti yapan en kuvvetli faktör imandır,&lt;br /&gt;inançtır. Sosyalizm İslamiyet'ten haberi olmayanların İslamiyetidir. Ona&lt;br /&gt;göre aynı şeylere inanan, aynı gaye uğrunda mücadele eden insanlar içtimai&lt;br /&gt;bir sınıf teşkil ederler. Bu içtimai sınıf ırk bağlarıyla bağlı değildir&lt;br /&gt;birbirlerine. Dünyanın bütün proleterleri kardeştirler. Burjuvazi zaten bu&lt;br /&gt;kardeşliği gerçekleştirmiştir. Kendi menfaatleri uğrunda daima kendi&lt;br /&gt;insanını istismar eder. Sosyalizmin inancı budur: Bütün dünyada buIjuvazi&lt;br /&gt;bir tek millet vaziyetindedir. Onun gibi dünya proleteryası da tek&lt;br /&gt;millettir. Çalışanlar kardeştirler. Çalışanlar yani aynı gaye uğrunda emek,&lt;br /&gt;alınteri harcayanlar mazide de aynı gaye uğrunda çalışmış olanlar,&lt;br /&gt;istikbalde de aynı gaye uğrunda çalışacak olanlar kardeştirler. Yani Said-i&lt;br /&gt;Nursi Hazretleri "bugün unsuriyet çağı geçmiştir" derken iki manada&lt;br /&gt;haklıdır. Birisi ideoloji olarak bu asırda sosyalizm sahneye çıkmış ve&lt;br /&gt;bütün dünyada enternasyonaller kurulmuş. Enternasyonal, bütün milletlere&lt;br /&gt;açık sadece düşünce birliğine dayanan, kader birliğine dayanan bir topluluk&lt;br /&gt;demektir. İsmi üzerinde milletlerarası, beynelmilel. Sovyet Rusya da bunu&lt;br /&gt;gerçekleştirdiğini iddia ediyordu o zamanlar.&lt;br /&gt;O dönemde henüz ne gibi mecra takip edeceği, nasıl bir aldatmaca olduğu&lt;br /&gt;belli olmamıştı. Sovyetlerin sosyalizmi, beynelmilelciliği samimi olarak&lt;br /&gt;tatbik ettikleri zannediliyordu. lll. Enternasyonal kurulmuştu ve bütün&lt;br /&gt;Avrupa proleteryası III. Enternasyonale bağlıydı. Demek ki milletlerin&lt;br /&gt;dışında milletlerarası bir milletten bahsetmek mümkündü. Şimdi de mümkün bir&lt;br /&gt;yerde. Hiç olmazsa nazari olarak. Yani bir İtalyan işçisiyle, bir Fransız&lt;br /&gt;işçisi, bir İspanyol işçisi aynı insandır. Franco iktidara geçerken İspanya'da, iki dünya savaştı birbiriyle; Fransızlar, İngilizler,&lt;br /&gt;İtalyanlar, Amerikalılar, Almanlar, Ruslar. Milletlerarası cepheler&lt;br /&gt;kuruldu. Ve bu cephelerde bütün Avrupa insanı savaştı. Müşterek düşmana,&lt;br /&gt;faşizme karşı dövüştü. Şimdi nazari olarak sosyalizm milletlerüstüdür. Acı&lt;br /&gt;çeken, ezilen bütün insanlık tek bir bütündür. Bunun dışında sömürenler&lt;br /&gt;vardır. Sömürenler de bir bütündür.  Sosyalizm insanlığı ikiye böler:&lt;br /&gt;Sömürenler, sömürülenler. Sömürenler bir bütündür. Millet gibi birtakım suni&lt;br /&gt;tasniflere katiyen iltifat etmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalizm Batı düşüncesi içinde en son sahneye çıkandır. En yenisidir.&lt;br /&gt;İddiası budur. Vaktiyle 1789'da milliyet hisleri bir taraftan&lt;br /&gt;kuvvetlenirken, bir taraftan da orta sınıf iktidara geçer. Bütün insanlara&lt;br /&gt;hukuki eşitlik sağlanır. Bunu yaparken insanların aynı haklara sahip&lt;br /&gt;olduğunu, aynı derecede aziz olduğunu, muhterem olduğunu, kimsenin kimseyi&lt;br /&gt;istismar etmeyeceğini ileri sürer.&lt;br /&gt;Fakat sonra hadiseler, menfaatler bu ideolojinin mümkün olmayan esaslara&lt;br /&gt;istinad ettiğini çünkü dili başka, dini başka, hayatı başka, servet&lt;br /&gt;seviyesi başka insanların birbiriyle anlaşamayacağını ispat etti. Fransız&lt;br /&gt;ihtilali de kendini bütün insanlığın ihtilali olarak takdim etti. Nitekim o&lt;br /&gt;zamanki anayasada gerekçesi de insan ve vatandaş haklan beyannamesidir.&lt;br /&gt;Sadece vatandaş hakları değildir. İnsan ve vatandaş haklarıdır. Bu çok&lt;br /&gt;dikkate layık bir şeydir. Yani Fransız ihtilali insanlık namına yapılmış&lt;br /&gt;olduğunu iddia ediyordu. Ve doğrudan doğruya amentüsü de insan ve vatandaş&lt;br /&gt;haklan beyannamesidir. Aynı milletlerarası mahiyeti sosyalizm de taşır. Bu&lt;br /&gt;ne kadar gerçekleşebilir, neresi yalandır ayn mesele. Fakat Batı'da bir&lt;br /&gt;ideoloji hüviyetiyle tarih sahnesine çıkan üç ideoloji var; Hıristiyanlık,&lt;br /&gt;liberalizm ve sosyalizm. Bunların üçü de bütün insanlık için harekete&lt;br /&gt;geçtiklerini iddia ederler. Milletler daha sonra çıkmıştır ortaya. Batı bir&lt;br /&gt;Hıristiyan vahdeti kuramamıştır. İmparatorluklar kurmuştur: Roma-Cermen&lt;br /&gt;İmparatorluğu, Charlemagne İmparatorluğu. Bunlar İslamiyet'e benzeyen&lt;br /&gt;gerçek bir vahdet kuramamıştır. Kuramamıştır ama daima milletin dışında&lt;br /&gt;daha yüksek bir cemaat olduğunu kabul etmiştir, hiç olmazsa nazari olarak.&lt;br /&gt;Hıristiyanlık bunu kabul etmiştir, liberal burjuvazi ve sosyalizm bunu kabul&lt;br /&gt;etmiştir. Bu itibarla zannedildiği gibi milliyetçilik, Batı'nın bulduğu en&lt;br /&gt;son hakikat değildir, fert hodbinliği, aile hodbinliği, milli hodbinlik&lt;br /&gt;şekline de gelmiştir. Harice karşı bir müdafaa silahıdır, milliyetçilik.&lt;br /&gt;İnsanlığa çok büyük acılara, çok büyük facialara mal olmuştur, milliyetçilik&lt;br /&gt;tarihi kanla yazılıdır. Bu itibarla Said-i Nursi Hazretleri'nin&lt;br /&gt;söylediklerine ben de katılırım.&lt;br /&gt;Yalnız şimdi bu hudutlar içinde bazı noktalan işaret etmek gerekiyor. Bir&lt;br /&gt;kere İslamiyet'le, Hıristiyanlık içtimai, fikri ve tarihi yapısı bakımından&lt;br /&gt;tamamen birbirine zıt iki dünyadır. Bu iki dünyanın birbirleriyle&lt;br /&gt;anlaşmasına imkan ve ihtimal yoktur. Hıristiyanlar tarihin belli&lt;br /&gt;merhalesinde milli egoizmleri sahneye çıkarmışlar, kendilerini "millet"&lt;br /&gt;olarak anlatmışlar. Bunlann karşısına biz sadece İslam olarak Çıkmışız. Ama&lt;br /&gt;bugün düşmanlarla çevrilmiş, çeşitli ihanetIere uğramış, bütün&lt;br /&gt;efendiliğimize, bütün alicenaplığımıza rağmen hançerlenmiş, aldatılmış vaziyetteyiz. Bu itibarla bugün ister istemez bir devletimiz var ve bu&lt;br /&gt;devlet milli bir devlettir. İster istemez başkalarına karşı kendi&lt;br /&gt;varlığımızı müdafaa etmek için millet unsurundan da istifade etmek&lt;br /&gt;zorundayız. Yalnız bu istifade bağnaz bir şekilde, mutaasıp bir şekilde,&lt;br /&gt;yobazlık şeklinde olmayacak. Elbette bizim de dilimiz var, bizim de&lt;br /&gt;edebiyatımız var, şarkılarımız var. Fakat hepsinden evvel dinimiz var. Yani&lt;br /&gt;din olmadan esasen milliyet olmasına imkan yoktur. Din olmayan yerde&lt;br /&gt;milletten bahsetme imkanı yoktur. Asırlarca Müslüman olarak yaşamış, zafer&lt;br /&gt;kazanmışız. Şuurumuzdan idrakımızdan ve şahsiyetimizden bunu çıkarmaya&lt;br /&gt;imkan yoktur. Bu itibarla tarihe dayanmayan, mukaddese dayanmayan bir&lt;br /&gt;milliyetçilik kurulamaz. Cumhuriyet'in en büyük hatası bu olmuştur. Yani&lt;br /&gt;bizi Osmanlı'dan tecrit ederek, dinden de tecrit ettiğini zannetmiş ve&lt;br /&gt;dinden tecrit edilen bir kalabalığın da yaşayabileceğini zannetmiş. Mazideki&lt;br /&gt;kudretimiz hatıra olarak da yaşasa ayakta durmamızı mümkün kılmıştır. Fakat&lt;br /&gt;mazideki ihtişam nerede, bugünkü facia nerede? Cumhuriyetin en büyük&lt;br /&gt;hatası -hatta bir parça İttihat ve Terakki'nin de- Türk milletini dinin&lt;br /&gt;dışında mütalaa etmektir. Din ki damarlarımızdaki her zerre kanda,&lt;br /&gt;vücudumuzdaki her zerrede mevcut, hem hatıra olarak, hem dinamik bir kuvvet&lt;br /&gt;olarak, bundan tecrit edilen Türk insanı, millet gibi adeta kabile devrinin&lt;br /&gt;bakiyesi olan bir hisle ayakta tutulamaz. Çünkü bir yerde bizim dilimiz de&lt;br /&gt;dinimizin bir parçasıdır. Bütün sembollerimiz, bütün hayatımıza istikamet&lt;br /&gt;veren sevgiler, dinimize göredir. Bu itibarla dini tesanüd etrafında&lt;br /&gt;dinden gelen, tarihten, müşterek acıları çekmekten, müşterek facialara&lt;br /&gt;maruz kalmaktan gelen Avrupalı manasıyla, bir milletten bahsedilebilir.&lt;br /&gt;Fakat unutmamak gerekir bunun en kuvvetli istinadgahı dindir, imandır,&lt;br /&gt;mukaddesattır. Bir mukaddesler manzumesi olmadıkça hiçbir topluluk ayakta&lt;br /&gt;duramaz. Dinsizlik bir hastalıktır. Fert dinsiz olabilir, fert ate olabilir.&lt;br /&gt;Fakat toplum olamaz. Toplum dinini kaybettiği andan itibaren vahşi bir&lt;br /&gt;hayvan sürüsüdür. Yırtıcı, riyakar, melun, en adi canavardan daha tehlikeli&lt;br /&gt;bir sürüdür. Nitekim tarihin hiçbir devrinde hiçbir topluluk dinsiz&lt;br /&gt;yaşayamamıştır. Bu itibarla bir topluma yapılacak en büyük kötülük onun&lt;br /&gt;dini inançlarıyla oynamaktır. Said-i Nursi 930'da haklıydı, bugün haklı değildir. Şundan haklı değildir: Toplum maziden çok farklı bir yapı taşıyor. Elimizde olmayan sebeplerden&lt;br /&gt;dolayı dostlarımızı kaybettik. Himaye ettiğimiz milletleri kaybettik. Bu&lt;br /&gt;fırtına ortasında dağılan sürüyü bir araya toplamak için ister istemez&lt;br /&gt;tarihi hatıralara dayanmak, onlardan faydalanmak zorundayız. Elbette bütün&lt;br /&gt;Müslüman kardeşlerimiz aynı değerdedir. Fakat kendi dilimizi konuşan,&lt;br /&gt;anlaşabildiğimiz insanlar elbette bize daha yakındır.&lt;br /&gt;İslamiyet büyük bir dairedir. Ebediyete kadar uzar. Bütün insanlığa&lt;br /&gt;şamildir. Fakat bu daire daha küçük dairelere müttehid-ül-merkez,&lt;br /&gt;merkezleri bir olan dairelere bölünebilir. İlk daire ailedir. Ondan sonra&lt;br /&gt;millettir. Ondan sonra İslamiyet'tir. Arzu ederiz ki İslamiyet en büyük&lt;br /&gt;daire olsun. Hepsini kucaklasın. Bütün insanlığı kucaklasın. C.M.: Şimdi efendim. Bu milliyetçilik hareketi iki kaynaktan geldi bize.&lt;br /&gt;Birisi batı kaynağı. Batı' dan gelen bu tehlikeli fikir birkaç isim&lt;br /&gt;etrafında toplanabilir; Josephe De Guignes, Leon Cahun, Vambery. De Guignes&lt;br /&gt;18. asırda yaşamış, o devrin kifayetsiz bilgileriyle Çin uzmanıdır. Kendisi&lt;br /&gt;hariciyeye, Fransız polisine mensup bir adamdır. Ve mesela ÇinIilerin,&lt;br /&gt;Mısır'dan gelen bir koloninin devamı olduğunu söyleyecek kadar bilgisizdir&lt;br /&gt;bu konuda. De Guignes bizi bizden fazla düşünmüştür, çok eski bir mazimiz&lt;br /&gt;olduğunu, Hunların, Moğolların çocuğu olduğumuzu, sekiz cilt halinde&lt;br /&gt;yazmış. De Guignes İslamiyet'e, Osmanlı'ya düşmandır. Güya bizi Osmanlı'dan&lt;br /&gt;ve İslamiyet'ten kurtarmak için Hunlarla, Moğollarla akraba yapmış.&lt;br /&gt;Hakikatte bu tarihen hiçbir zaman sabit olmamıştır. Ve Avrupa, onun bizi&lt;br /&gt;kardeş yaptığı bu kavimleri lanetle yad eder. En son tarihler Hunlardan&lt;br /&gt;"medeniyetin kendilerine yalnız harabeler borçlu olduğu Hunlar" diye&lt;br /&gt;bahseder. Medeniyet tahripçileri, yırtıcı, hunhar bir sürü olarak bahseder.&lt;br /&gt;De Guignes'den Süleyman Paşa bahsetmiştir. Eserinde De Guignes'den&lt;br /&gt;parçalar nakletmiştir. Süleyman Paşa De Guignes'yi nereden tanıdı? Nasıl&lt;br /&gt;tanıdı? Hangi karanlık kaynaktan geliyor De Guignes'yi tanıması? Belli&lt;br /&gt;değil. Ondan sonra Ziya Gökalp'in tavsiyesi ile Hüseyin Cahit tercüme etmiş.&lt;br /&gt;Hunlarla, Tatarlarla, ismini bilmediğimiz birçok milletlerle, Vizigotlarla,&lt;br /&gt;Ostorogotlarla vs. tanımadığımız atalarımızIa münasebetlerimizi&lt;br /&gt;De Guignes' den öğrendik.&lt;br /&gt;Bir diğeri de Leon Cahun'dur. Leon Cahun Yahudidir. Asya Tarihine Giriş&lt;br /&gt;diye bir kitabı var. Türkiye'de milliyetçiliğin kaynağıdır bu kitap.&lt;br /&gt;Önsözünü tercüme ettim onun. Diyor ki "Türkler hiçbir medeniyet&lt;br /&gt;kurmamışlardır. Kuramazlar da. Bilakis yıkarlar. O kadar budaladırlar ki&lt;br /&gt;Çin medeniyeti ile uzun zaman temas etmişler. Fakat bu medeniyeti bir türlü&lt;br /&gt;nakledememişlerdir. Düşünce kabiliyetleri yoktur bunların. Sadece&lt;br /&gt;yıkmışlardır". Bu kitap Türk milliyetçiliğinin Kuran-ı Kerim'i oluyor. Bütün&lt;br /&gt;Türkçülerin üzerinde birleştikleri isimlerin başlıcalarından biridir Leon&lt;br /&gt;Cahun. 19. asır sonu, 20. asnn başında yaşamıştır. Vambery doğrudan doğruya&lt;br /&gt;casustu zaten.&lt;br /&gt;Şimdi bir de Rusya' dan gelen Türklerin telkinleriyle kuvvetleniyor bu&lt;br /&gt;hakikat. Rusya'dan gelen Türkler, Osmanlı'ya hem dostturlar, hem düşman.&lt;br /&gt;Dostturlar çünkü aynı medeniyet camiası, aynı ruh iklimi içindeler.&lt;br /&gt;Düşmandırlar, çünkü Osmanlı kendi dışlarında. Kırım' dan ayrıldıktan sonra&lt;br /&gt;onlarla bir münasebetimiz kalmadı. Bu itibarla Türkler İslam medeniyetinde,&lt;br /&gt;İslam faktörü üzerinde değil, daha çok Türk motifi üzerinde durmuşlardır. Ve&lt;br /&gt;Milliyetçi hareket Türk Yurdunda, Türk Yurdu etrafında halka1anmış, Türk&lt;br /&gt;Yurdu etrafında gelişmiştir. Yusuf Akçura, aynca Ağaoğlu Ahmet -garip bir&lt;br /&gt;milliyetçimiz-. Ağaoğlu Ahmet'i anlatmak bütün Rusya'dan gelen Türkleri&lt;br /&gt;anIatmak için kafidir. Prototipidir onların. Hepsi aynı vaziyetteler. çünkü&lt;br /&gt;Rus terbiyesi görmüşler, Rusya'da yetişmişler. Orada Türklük gururları&lt;br /&gt;kırılmış. Burada yeni bir vatan bulmuşlar. Fakat bu vatanda söz sahibi&lt;br /&gt;olmak, büyük söz sahibi olmak arzusuna kapılmışlar. Yusuf Akçura&lt;br /&gt;biliyorsunuz Tarih Kurumu'nun başkanı oldu Mustafa Kemal devrinde.&lt;br /&gt;Milletvekiliydi. Mustafa Kemal'in çok sevdiği adamdı ve bütün emellerine&lt;br /&gt;sadakatle hizmet etti. Osmanlı'nın yıkılışında onun büyük rolü vardır, hissesi vardır. Ziya Göka1p budala bir adamdı tam manasıyla. Ağaoğlu budala&lt;br /&gt;değildi. Haris bir adamdı. Ziya Gökalp ayran budalasıydı. Cahil bir adamdı.&lt;br /&gt;Son derece ümmiydi. Evvela Selanik'te pohpohladılar; İttihad Terakki,&lt;br /&gt;emellerine alet etti. Politikanın bütün büyüklerine, Enver'e, Talat'a,&lt;br /&gt;Mustafa Kemal'e sen -haşa- Allahsın, sen Peygambersin diye kasideler yazdı.&lt;br /&gt;Büyük milliyetçi, milliyet nazariyecisi oldu.&lt;br /&gt;Said-i Nursi'nin büyük bir ihtimalle bid'at erbabı diye yad ettikleri&lt;br /&gt;arasına bunlar da girer. Tarih tasfiye etti Osmanlı'yı, parçalandı ülke.&lt;br /&gt;Binaenaleyh, Cumhuriyet devrinde milliyetçiliğe sığınmak mecburiyetti.&lt;br /&gt;Yalnız dediğim gibi bu öyle bir milliyetçilik ki içi boşalmış, kansız,&lt;br /&gt;cansız, hareket kabiliyeti olmayan bir milliyet. Zaten "cihanda sulh,&lt;br /&gt;yurtta sulh" formülü ile ifadesini bulan bir sulhperverlik bahis mevzuu idi.&lt;br /&gt;İnancını kaybeden, kaybettirilen insanların mütearrız olmasına, dinamik&lt;br /&gt;olmasına zaten imkan yoktu. Cihanda sulh, yurtta sulh olmasın da ne&lt;br /&gt;olsundu? O devrin fikir hareketleri karmakarışıktır, mutlak olarak teslim&lt;br /&gt;olduğumuz bir çağ.&lt;br /&gt;Bizim için bir dayanışma unsuru olduğu ölçüde kavmiyetimizi müdafaa&lt;br /&gt;edeceğiz. Ama kavim ikincidir. Birincisi dindir tabiatıyla. Kavmi yapan&lt;br /&gt;dindir, inançtır. Bu itibarla ben şahsen bunların bugünkü cemiyette çok&lt;br /&gt;faydalı olacağına da inanmıyorum. Yani elbette İslamiyet'i tahkim etmek,&lt;br /&gt;tahsir etmek, rasin ve metin hale getirmek bilhassa aydınlar arasında&lt;br /&gt;vazifemizdir. Fakat ayırmaktan, ayırıcı olmaktan, yaralayıcı olmaktan hazer&lt;br /&gt;ederim. Ayrılmaya değil, birleşmeye ihtiyacımız var. Ne olursa olsun&lt;br /&gt;birleşmeye ihtiyacımız var. Yalnızız, bütün dünyada yalnızız. Herkes&lt;br /&gt;düşman. Herkesin düşman olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Dosta, sıcak bir&lt;br /&gt;tebessüme çok ihtiyacımız var. Bu insanlann hepsi bizim. Yani insanları&lt;br /&gt;damgalayarak ayırmak değil, mümkün olduğu kadar müşterek unsurlar bulup&lt;br /&gt;birleşmek lazım.&lt;br /&gt;Said-i Nursi Hazretleri'nin bütün yazılarını belli başlıklar etrafında&lt;br /&gt;toplamalı, mufassal bir lugatçesini yapmalı, indeksIemeli. Biri, bütün&lt;br /&gt;külliyatını tarar, kelimelerin altını çizer, alfabetik olarak yazar.&lt;br /&gt;Diyelim ki ilk kelime Adem. Adem kelimesi hangi ciltlerde, hangi sayfalarda&lt;br /&gt;ve niçin geçer? Cilt 3. sayfa 500' de. Aşağı yukarı bütün büyük adamlar için&lt;br /&gt;aynı şeyi yapmışlardır. Herkesin kitabının indeksi vardır. Bu, okumayı çok&lt;br /&gt;kolaylaştınr. Etüd yapmak isteyince onu da kolaylaştınr. Faraza Said-i Nursi&lt;br /&gt;Hürriyet hakkında, nerelerde ne söylemiş? Ne kadar söylemiş? Bunun daha&lt;br /&gt;mufassalı da olur.  O biraz güç. Çok faydalı bir iş olur, okumayı ve&lt;br /&gt;anlamayı kolaylaştırır.&lt;br /&gt;Ben Ziya Gökalp'in bazı yazdıklarını eleştirdim. Bazı şeyler var ki&lt;br /&gt;münakaşa edilir. Bazı şeyler var ki münakaşa edilemez. Ben hiç kimsenin&lt;br /&gt;münakaşa edemeyeceği şeyleri eleştirdim. Türkiyat, Türk perestlik diyor.&lt;br /&gt;Türkköri kelimesi Türk perestliktir. Türkiyat da, Türkolojidir diyor.&lt;br /&gt;Türkköri bu manaya hiç gelmez. Madrabazlık yapmıştır. Bütün söyledikleri&lt;br /&gt;yanlıştır. Bunları dünyada mevcut bütün lügatlarla ve vesikalarla ispat&lt;br /&gt;ettim. Niçin bunu yaptığımı anlattım. Bitirdim hikayeyi. Hiçkimse ağzını açıp cevap vermedi. Herkes kızdı. Buyrun canım hata etmiş olabilirim.&lt;br /&gt;İnşallah hata etmişimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdulluh Cevdet'e gelince, tabii herkesin bir parça sübjektif tarafları&lt;br /&gt;vardır. Bir yerde çok faydalandım Abdullah Cevdet'ten. Dil Best-i Mevlana'sı&lt;br /&gt;çok güzeldir, Gazali'nin Gazeliyat'ını ondan okudum. Çok geniş tecessüslü&lt;br /&gt;olan mustarip ve yalnız bir adamdı. Mülhid değildir, zındık değildir.&lt;br /&gt;Devlet-i Aliyye'nin çöküş tarihi, yokoluş tarihi 1826'dır.&lt;br /&gt;Yeniçeri topa tutulduktan sonra yeni bir ordu kurmak lazım. Bu ordu nasıl&lt;br /&gt;kurulacak? Bu orduyu kurmak için Batı' dan hocalar getiriyoruz. Tasavvur&lt;br /&gt;edin, insan deli olur. Asırlarca mücadele ettiğimiz, tarihte gazalarımız&lt;br /&gt;olan ve onu hidayete getirtmek için sel gibi kanlar akıttığımız bir düşmana&lt;br /&gt;el açıyoruz, "gel bizi yetiştir" diyoruz. Yani bu adamın hikmet-i vücudu&lt;br /&gt;bizi yemektir, mahvetmektir. Hayatının yegane gayesi bizi yemek olan bir&lt;br /&gt;medeniyetten, ordumuzu yetiştirmek için hoca istemek ne demektir? Yani&lt;br /&gt;bundan büyük felaket tasavvur edebilir misiniz? Ordunun techizatı vardır,&lt;br /&gt;malzemesi vardır, vesairesi vardır. Bunlan da getirtmeye başlıyorlar&lt;br /&gt;Avrupa' dan. Orduyu ıslah etmek için, Batı mektepleri açılıyor. Müşavirler&lt;br /&gt;getirtiliyor Batı'dan ve Mühendishane-i Bahri, Mühendishane-i Bem açılıyor.&lt;br /&gt;Mekteb-i harbiye açılıyor.&lt;br /&gt;Tabii adam gelince bize hizmet etmek için gelmiyor. Orduyla beraber&lt;br /&gt;müteahhitler de geliyor, iş adamlan da geliyor. Politika esnafı da geliyor,&lt;br /&gt;misyonerler de geliyor. Yabancı mektepler açılıyor. Kesif bir taarruz&lt;br /&gt;başlıyor. Avrupa'yla kaynaşıyoruz. Burada tabii biz mağlup olacağız. Çünkü&lt;br /&gt;karşıdaki tilkidir. Hiçbir zaman anlayamayız, hiçbir zaman anlayamadık&lt;br /&gt;Avrupa'yı. Avrupa da bizi anlamadı. Anlamasına ihtiyaç yoktu çünkü. Avrupa&lt;br /&gt;bizi yemek istiyordu. Yiyeceğimiz hayvanı anlamaya mecbur değiliz.&lt;br /&gt;Balıkların, koyunların hissiyatını merak etmeyiz. Değil mi ya? Keseriz,&lt;br /&gt;yeriz. Onlar da bizi öyle, nasıl kesilir bu, ona bakacak. Avcının hayvanı&lt;br /&gt;tetkik ettiği gibi, bizi tetkik ediyor Avrupa. Bizi anlamak niyetinde değil,&lt;br /&gt;anlamak mecburiyetinde de değil.&lt;br /&gt;Halbuki biz düşmanı dost telakki ediyoruz. Kucağımızı açıyoruz, malırem&lt;br /&gt;dünyamıza sokuyoruz. Medeniyet bir bütündür, temelleri ortadan kalkınca,&lt;br /&gt;bina çökecektir, çöküyor: Fakat çöküş orduda başlamıştır. İlk batılılaşan&lt;br /&gt;müessese ordudur. İlk çürüyen ve ilk yok edilen bu ordu, Viyana'ya giden&lt;br /&gt;ordu değildir elbette. Avrupa bizi nereden yıkacağını, nasıl yıkacağını&lt;br /&gt;biliyor. Tek düşmanı hilafet müessesidir. Hilafeti yıktıktan sonra dava&lt;br /&gt;kazanılmıştır. Çok iyi biliyor ki, hilafeti dışardan yıkmak mümkün değildir.&lt;br /&gt;İçeriden kendi adamlarına yıktırıyor. Osmanlı'ya ihanet etmek için dışandan&lt;br /&gt;kuvvet kullanmak mümkün değildir. Kendi içinden adamlar bulmak, emellerimizi&lt;br /&gt;onlara tahakkuk ettirmek, yol bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haluk İmamoğlu : Bu beyanlarını ifade eden kaynaklar var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.M : Bu düşünceleri beyan eden kayıtlar var. Mesela misyonerlerin&lt;br /&gt;yazdığı kitaplar var. Orada "En büyük düşmanımız İslamiyettir. İslamiyeti kaldınrsak Osmanlı toz yığını haline gelir" diyorlar, açıkça söylüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.İ : Bediüzzaman Hazretleri'nin ifade ettiği birşey var; İngiliz&lt;br /&gt;müstemlekat nazırı Gladston Kur'an'ı kaldırmalıyız diyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.M : Okuyanlar kendi adamlarıdır. Fakat bu okuyanlar kendi dillerini&lt;br /&gt;biliyorlar. Batı'da, Batı dilini bilen adamın dürüst ve namuslu olmasına&lt;br /&gt;imkan yoktur. Batı dilini yalnız kendi adamları bilir. Robert Kolej'den&lt;br /&gt;çıkmış adamlar bilir. Bunun dışında Türkiye'de Batı dilini bilen adam&lt;br /&gt;yoktur. İmalat hatasıdır, tesadüfen bilir. Yani Batı dilini bilip Batı'dan&lt;br /&gt;kopmak akla hayret verecek bir iştir. Çünkü Batı dilini bilince bütün&lt;br /&gt;mevkiler size açıktır. Bu Tanzimattan beri böyle. Yani rastgele adam,&lt;br /&gt;sokaktaki adam Fransızca öğrenince sadrazam oluyor, hikaye bu. Sadrazamlığa&lt;br /&gt;kadar çıkacak adam, ne diye Batı'yla muharebe etsin, mücadele etsin? Sebep&lt;br /&gt;yok. Menfaatlarına aykırıdır. Niçin, ne yapsın? Deli midir adam?&lt;br /&gt;Pek az deli çıkmıştır binaenaleyh. İmkan yok çünkü. Bir kavme benzemek&lt;br /&gt;dilini bilmek demektir. Bilince de o kavimden olur. O kavim de sana yardım&lt;br /&gt;ediyor. Arka oluyor, yükseliyorsun. Düşman olmak için sebep yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.İ.: Tilki medeniyetini (bizi yutmak isteyen medeniyet) komünizm de&lt;br /&gt;kendi bünyesinde kurmuş mudur acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.M.: Efendim, şimdi, hakikatte ideolojiler insana göre şekillenir.&lt;br /&gt;İdeoloji kitapta durduğu gibi durmaz. Tatbikatla toplumun bütün ruh&lt;br /&gt;dünyasına kök salar. Rusya' da nüfusun yüzde 80'i köylü idi ve köylünün içinde okuma yazma&lt;br /&gt;bilen yoktu. Şimdi, okuma yazma bilmeyen bir toplumda, geri bir toplumda&lt;br /&gt;gerçekleşti komünizm. Binaenaleyh, ister istemez bu toplumun iç dünyası&lt;br /&gt;komünizmin şekillenmesinde müessir olacaktı. Bu itibarla kapitalizmde olan&lt;br /&gt;kepazelikler, komünizmde de vardır. Tecrit edemeyiz. Komünizm, isterseniz&lt;br /&gt;sosyalizm diyelim. Çünkü komünizm yoktur henüz. Bilmiyoruz ne olduğunu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komünizm diye bir şey yoktur dünyada. Teorik olarak ve pratik olarak yoktur.&lt;br /&gt;Komünist değildir Rusya. Sosyalist olmak iddiasındadır. Devlet yoktur&lt;br /&gt;komünizmde. Devlet ortadan kalkar, ondan sonra komünizm merhalesi gelir.&lt;br /&gt;Komünizm merhalesi hiçbir yerde tatbik edilmemiştir. Nasıl bir cemiyet&lt;br /&gt;olacağını bilemeyiz komünist cemiyetin. Biz komünist diyoruz. Bu palavradan&lt;br /&gt;ibaret. Yani gayr-i ilmi ve gayr-i ciddidir. Rusya sosyalizmi tatbik etmek&lt;br /&gt;suretiyle günün birinde komünizme geçmek iddia ve arzusundadır. Komünizme&lt;br /&gt;geçmesi için devletin ortadan kalkması lazım. Devlet oldukça komünizm&lt;br /&gt;olamaz. Elbette, bugün tatbik edilen şekliyle Rusya'da, sosyalizm,&lt;br /&gt;kapitalizmin bütün kepazeliklerine vâristir Yani bunları ayırmak mümkün&lt;br /&gt;değildir. İkisi de Avrupa menbalıdır. Buna Rusya bir Rus mistiği&lt;br /&gt;getirmiştir. Rus insanı cahil olduğundan, yontulmamış olduğundan, tabiata ve&lt;br /&gt;Allah'a daha yakındır. Yani kâfi derecede medeni değildir. Fakat doktrin&lt;br /&gt;olarak, bir doktrindir sosyalizm. Sair kendinde bütün doktrinlerin&lt;br /&gt;hatalarını taşır sosyalizm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.İ : Rüyadaki hitabede geçen beş menfi esas Makyavelist prensipler&lt;br /&gt;mi dir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.M : Rüyadaki hitabe son derece mühim bir hitabedir. O sıralarda&lt;br /&gt;sosyalizm emekleme çağındadır, yeni kurulmuştur. Ve bir rüya olarak&lt;br /&gt;caziptir. Bu rüya karşısında Bediüzzaman Hazretleri'nin düşünceleri var.&lt;br /&gt;Açıktan açığa sempati ile bakıyor memlekete. Yani kapitalizm asırlardan beri&lt;br /&gt;imtihandan geçmiş, ne kadar namussuz, ne kadar hain, ne kadar insanlık dışı&lt;br /&gt;bir düşünce olduğunu ispat etmiştir.&lt;br /&gt;Kapitalizm Asya'yı yemektedir ve Asya'yı yok etmektedir. Asya için bir&lt;br /&gt;felakettir. Bu arada yeni bir dünya uyanıyor. Yeni bir inkılap olmuştur,&lt;br /&gt;hareket olmuştur. Bu hareket insanı, insana düşman yapan bir hareket&lt;br /&gt;değildir, dost yapan bir harekettir. Bu hazret milletlerarası bir&lt;br /&gt;mücadeleyi değil sınıflararası, ezenle ezilenin mücadelesini remizleştirir.&lt;br /&gt;İslamiyet'in bu harekete baş olması, günahlarından sıyırması ve Asya'yı,&lt;br /&gt;esir Asya'yı, mazlum Asya'yı yine İslamiyet'in rehberliğinde fakat sosyalist&lt;br /&gt;bir temayülle idare etmesi arzuya şayandır, neticesine varıyor. Kapitalizme&lt;br /&gt;yüzde yüz hasımdır. Sosyalizme nazar-ı müsamaha ve şefkatle bakmaktadır. Bu&lt;br /&gt;hitabe son derece dikkate layıktır, son derece. Değerlendirilmedi o hitabe.&lt;br /&gt;Hakikatte Marx'ın komünizm dediği şey de Bediüzzaman’ın 5. devriyle&lt;br /&gt;uyuşmaktadır. Malikiyet demek, bütün insanların mülk sahibi olması demektir.&lt;br /&gt;Ve hürriyet demek her türlü zulümden, her türlü baskıdan, her tür lü&lt;br /&gt;istibdattan kurtulmak demektir. Marksizm de, komünizm de budur. Herkesin&lt;br /&gt;mülk sahibi olması, istediği gibi yaşaması. Hiçbir baskı olmamasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Safa Mürsel: Fakat Marksizmde, tasvir ettiğiniz gibi bir dünya&lt;br /&gt;düşünülmüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.M : Şimdi efendim, bir kitaplarda, kafadaki istikbal var, bir de yaşanan&lt;br /&gt;realitenin getireceği tahmin edilen, istikbal var. Bugünkü şekliyle&lt;br /&gt;sosyalizmin insanları hürriyete, saadete, kavgasız bir cemiyete, ahenkli&lt;br /&gt;bir cemiyete götüreceği söylenemez. Fakat Marx'ın söylediği bu 5. merhale&lt;br /&gt;şu şekilde tarif edilir: Esaret tünelinden hürriyet dünyasına çıkış. çünkü&lt;br /&gt;devlet bir esaret müessesesidir, devlet sınıflı bir cemiyette hakim sınıfın&lt;br /&gt;emellerini destekleyen ve ezilen sınıflara nefes aldırmayan bir makinedir.&lt;br /&gt;Bu makine ortadan kalkacaktır. Bu makine ortadan kalkınca hürriyetsizlik&lt;br /&gt;kalmayacaktır. Devlet, sahip olanların devletidir. Daima hakim sınıfın&lt;br /&gt;yanı. Malı mülkü olan sınıfın iktidarıdır.&lt;br /&gt;Bu iktidar, altındakileri ezer. Hiçbir zaman hiçbir hakka ve hürriyete&lt;br /&gt;sahip olamazlar. Halbuki istihsal o şekilde düzenlenecek, o şekilde artacak&lt;br /&gt;ki devlete ihtiyaç kalmayacak herkes fail-i muhtar olacak. Şimdi fail-i&lt;br /&gt;muhtar değildir, daima bir baskı altındadır. Fail-i muhtar olduğu devirde&lt;br /&gt;yeniden hürriyet dünyasına geçilecektir. Program, emel bu. Tatbikat nereye&lt;br /&gt;götürür? Belli. çatışmaya, esarete, hürriyetsizliğe götürüyor. Ama rüya bu&lt;br /&gt;değil, emel bu değil. Kâğıt üzerindeki emel bu değil. Has bir düşünce adamının da böyle bir netice tasavvur etmesi düşünülemez.&lt;br /&gt;Bir rüyadır sosyalizm ve böyle düşünülüyor. Komünist merhalede herşey,&lt;br /&gt;herkesindir. "Herşey herkesindir" ne demek? Şimdi şu formül düşünülüyor.&lt;br /&gt;Sosyalizmin ilk merhalesinde ölçü herkese ehliyetine göredir. Herkes&lt;br /&gt;ehliyetine göre yiyecek. Peki ehliyetin ölçüsü nedir? Ehliyetin ölçüsü el&lt;br /&gt;sanatıdır. Ne yapıyorsanız, ne kadar çalışıyorsanız, ne kadar&lt;br /&gt;üretiyorsanız, o kadar yiyeceksiniz. Fakat daha ilerdeki merhalede herkes&lt;br /&gt;ehliyetine göre üretecek, kudretine göre üretecek ve her insan ihtiyacına&lt;br /&gt;göre yiyecek. Şimdi üretimin gayet bollaştığını düşünün. Mesela Kadıköy&lt;br /&gt;100.000 kişilik bir memleket. Bu 100.000 kişinin yaşaması için ne lazım? Şu&lt;br /&gt;kadar buğday, şu kadar arpa, şu kadar demir, şu kadar çinko, şu kadar&lt;br /&gt;bakır, şu kadar şeker. Üretim planlanınca, düzene sokulunca, aklın emrine&lt;br /&gt;girince kimse kimseyi istismar etmeyecek. Hiçbir alın teri boşa&lt;br /&gt;harcanmadıkça, yapılan istihsal tabii olarak Kadıköy ahalisinin istediği&lt;br /&gt;gibi yaşamasına kâfi gelir. Her insan 5 saat çalışacak, ideal sitede. Her&lt;br /&gt;insan istediği kadar yiyecek. Mesela burada 3 kişiyiz. Diyelim ki istihsal&lt;br /&gt;yiyeceğimizden fazlaysa kimsenin tutup daha fazla zahire iddihar etmesine&lt;br /&gt;ihtiyaç yoktur. İstihsal bir ırmak gibi, ırmak kadar boIdur. Irmaktan herkes&lt;br /&gt;tenekesini doldurur, içeceği suyu alır. Bunun için suyu kurutmasına ve&lt;br /&gt;küplere doldurmasına lüzum yoktur. Bu şekilde istihsal vasıtalan zaten bütün&lt;br /&gt;cemiyetin olduğuna göre herkes herşeye sahiptir ve herkes ihtiyacına göre&lt;br /&gt;müşterek hasıladan faydalanacaktır.&lt;br /&gt;Esasen bütün doktrinlerin gayesi de bu bir yerde. Liberalizm bunu&lt;br /&gt;gerçekleştiremedi ve gerçekleştiremez de.&lt;br /&gt;Fakat sosyalizmin ümidi, arzusu bu. Anarşizmin de bu. Anarşizm de aynı şeyi&lt;br /&gt;söylüyor. Bunlar tabiatıyla evladım birer rüya. Ne zaman gerçekleşeceğini,&lt;br /&gt;nasıl gerçekleşeceğini kimse bilmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.M.: Bediüzzaman'la, Marx'ı aynı şeyleri isteyen kimseler olarak&lt;br /&gt;mütalaa etmek mümkün mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.M : Proletarya diktatörlüğü zaruri bir merhaledir. Başka çaresi&lt;br /&gt;olmadığı için bunu söylemiştir. Marx'ın bütün eserlerinde bir defa geçer&lt;br /&gt;proletarya diktatörlüğü. Proleter diktatörlüğünün asıl sebebi şu:&lt;br /&gt;Burjuvazi, iktidarı ele geçirmiştir. Burjuvazi bütün imkanlara sahiptir,&lt;br /&gt;istediğini yapmaya ve istediğinden başka bir şey yapılmamasına kadirdir.&lt;br /&gt;Binaenaleyh geniş halk tabakalarının, çalışanların haklarının istirdadı için&lt;br /&gt;mutlaka bir şiddete ihtiyaç vardır. Proletarya diktatoryası, burjuvazinin&lt;br /&gt;getirdiği anarşizme son vermek ve müstakbel cemiyeti kurmak için zaruri bir&lt;br /&gt;ameliyat-ı cerrahiyedir. Hastalığı tedavi etmek için kullanılan bir&lt;br /&gt;bıçaktır. Proletarya diktatoryası bir gaye değildir Marx'ta. Nasıl bütün&lt;br /&gt;insanlık istihsal vasıtalarına sahip olur? Bir insanın bir insanı, bir&lt;br /&gt;insanın birçok insanı, bir insanın belki bütün insanların, dünyayı&lt;br /&gt;sömürmesi nasıl önlenebilir? Önlenmesi için şiddete ihtiyaç vardır. Bu&lt;br /&gt;şiddet, geçilecek bir köprüdür mecburi olarak. Ve bu köprü de proletarya&lt;br /&gt;diktatoryasıdır. Diyor ki, bugün bunun yanlış olduğu bütün sosyalistler tarafından kabul edilmiştir. Marx'ın yaşadığı dünyada buıjuvazi yırtıcı bir&lt;br /&gt;kuvvetti. Geniş nüfuzu ve kudreti olan bir sınıftı. Ama bugün o sınıf yavaş&lt;br /&gt;yavaş tasfiye edilmekte, yavaş yavaş şiddetini kaybetmekte ve gerek&lt;br /&gt;İtalya'da, gerek Fransa'da, gerek İspanya'da, Avrupa'nın sosyalist&lt;br /&gt;ülkelerinde proletarya diktatoryası kalkmıştır. Proletarya diktatoryasına&lt;br /&gt;ihtiyaç yoktur prensibi yerleşmiştir. Marx'ın sadece zamanın icabı olarak&lt;br /&gt;kullandığı proleterya diktatoryası luzümsuz bir gevezelikten ibarettir&lt;br /&gt;bugün. Kimse kabul etmiyor, proleterya diktatoryasını. Marksistler bile&lt;br /&gt;kabul etmiyorlar. Diyorlar ki Marx bunu bir kere söylemiştir ve belli bir&lt;br /&gt;zamana münhasır söylemiştir. O devirde öyleydi, bu devirde böyledir.&lt;br /&gt;Değişmiş bir hükümdür diyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.M : Serbestlik anlayışında, Bediüzzamanla tel'ifte, nasıl davranacağız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.M : Serbestlik anlayışı şu: Haddizatında, insanın bütün melekelerini&lt;br /&gt;geliştirmesi, bütün imkanlarıyla yaşaması, kendini insan olarak idrak&lt;br /&gt;etmesi ve bunu yaparken de hiçbir baskıya maruz kalmamasıdır hürriyet.&lt;br /&gt;Hürriyet yalnız nazari değildir. Yapmak değil yapabilmektir. Yapabilmek de&lt;br /&gt;iktisadi kalkınmadan sonra olur. Ben size bağlıysam, siz ekmeğimi&lt;br /&gt;veriyorsanız, ben nasıl hür olabilirim? Liberal kapitalist cemiyette&lt;br /&gt;insanların hür olmasının imkanı yoktur. Halbuki istihsal vasıtalarının&lt;br /&gt;cemiyete mal olduğu bir ülkede istihsalin son derece genişlediği, kimsenin&lt;br /&gt;kimseye tahakküm etme imkanı kalmayan bir ülkede elbetteki herkes hür&lt;br /&gt;olacaktır. Hürriyet şifahi bir kelimeden ibaret değildir. Hürriyet, aynı&lt;br /&gt;zamanda iktisadi bir kendi kendini gerçekleştirmedir. Başkasına bağlı&lt;br /&gt;olmamaktır. Kendi emeğine, kendi kafasına bağlı olmaktır. Her istediğini&lt;br /&gt;yapabilmektir. Tabii, toplumun menfaatları çerçevesi içinde. Elbette&lt;br /&gt;kullanılan kelimeler ayrı, elbette dayandıkları temeller de ayrı. Fakat&lt;br /&gt;netice itibariyle ikisinin de istediği, farklı değil. "Cümlenin maksadı bir&lt;br /&gt;amma rivayet muhtelif" gibi. Bediüzzaman Hazretleri bunlan İslamiyet'e dayanarak,&lt;br /&gt;Marx ise doğrudan doğruya insaniyete dayanarak söylüyor. İnsan aklına güvendiği&lt;br /&gt;için bunları söylüyor. İnsan aklı bunları gerçekleştirecek, gerçekleştirmezse&lt;br /&gt;insanın kendisi yok olacak.&lt;br /&gt;Bediüzzaman semavî naslara dayanıyor. Çok daha sağlam, çok daha derin&lt;br /&gt;kökleri var. Ama gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü hürriyetlerle,&lt;br /&gt;Marx'ın gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü hürriyetler arasında bir&lt;br /&gt;fark yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.M : Bu neticeye giderken, kullanılan vasıtaların farklı olacağını kabul&lt;br /&gt;edebilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.M : Bunların ikisinin aynı olmasına imkan ve ihtimal yok. Çünkü hareket&lt;br /&gt;noktalan çok farklı. Vasıtalar elbette birbirinden çok farklıdır. Fakat&lt;br /&gt;netice itibariyle gaye çok yakındır, çok yakındır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.M : Arada farklılığı kabul bakımından, vasıtaları, neticeler kadar&lt;br /&gt;önemli tutmak icabetmez mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.M : Burada bir şeyi düzeltmek için araya gireceğim. Bir söz&lt;br /&gt;vardır: "Vasıtalar gayeyi meşru kılar". Bunu yanlış biliyorsunuz hepiniz.&lt;br /&gt;Machiavelli'nin zannediyorsunuz. Machiavelli ile alakası yoktur bu sözün.&lt;br /&gt;Bu sözü Cizvit mezhebini kuran İgnacio De Loyola söylemiştir. Dikkatinizi&lt;br /&gt;çekiyorum. Çok mühim benim için bu. Vasıtalar gayeyi meşru kılar. Kılar mı?&lt;br /&gt;Kılmaz mı? İgnacio De Loyola'nın gaye dediği i'la-yı Kelimetullahdır.&lt;br /&gt;Hıristiyan dininin birliği ve Hıristiyan kilisesinin yaşaması bahis&lt;br /&gt;mevzuudur. Hıristiyan dininin, yani ona göre bütün insanlığa saadet&lt;br /&gt;getirecek olan bir inanç sisteminin yaşaması için vasıtalar meşrudur diyor.&lt;br /&gt;Halbuki bunu matbuatta falanın iktidara geçmesi için vasıtalar meşrudur diye&lt;br /&gt;yazıyorlar. Böyle bir şey yok. Gaye cihanşümuldür, dinidir, imana dayanır,&lt;br /&gt;kilisenin yaşaması, ilahi nizamın kurulması için vasıtalar meşrudur diyor.&lt;br /&gt;Haklıdır. Ben de öyle düşünüyorum. Binaenaleyh bunu da biz soysuzlaştırmış,&lt;br /&gt;bozuk hale getirmişiz. Elbette vasıtalar da düşünülecek. Bilhassa insanlık&lt;br /&gt;bahis mevzuu olunca. Elbette düşünülecek vasıtalar. Fakat, şimdi bir yerde&lt;br /&gt;şu var. Vasıtalar her zaman arzumuza uygun olmayabilir. O zaman ne&lt;br /&gt;yapacağız? S.M.: Yani gerçekleştirilmesi istenen neticeleri tahsil etmeye müsait&lt;br /&gt;olmayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.M.: Evet, bu neticeye uygun olarak aynı derecede nezih olmayabilir&lt;br /&gt;vasıtalar. Mesela yine Hazret-i Muhammed'e atfedilen "el harbu hud'atün"&lt;br /&gt;sözü, Hud'a ayıp birşey değil mi? Ama "el harbu hud'amn" diyor. İ'lâ-yı&lt;br /&gt;Kelimetullah için hud'a bile caizdir diyor. Burada İgnacio De Loyola'nın&lt;br /&gt;"gaye vasıtaları meşru kılar" hikayesine gelip dayanıyoruz.&lt;br /&gt;Elbette büyük bir davaya, temiz bir davaya, temiz yollardan gidilir. Bir&lt;br /&gt;sual daha var. Ne kadar kullanılır bu vasıtalar? İstisnai olarak bir defaya&lt;br /&gt;mahsus. Gaye insanlığın saadetidir. O halde, harpte, kan dökmek de, zulüm&lt;br /&gt;de, şiddet de kullanılabilir. Kullandın, bunu kaç defa kullanacaksın? Bu&lt;br /&gt;kullanılmaya başladıktan sonra insan iradesini kaybediyor, vasıtalar ön&lt;br /&gt;plana geçiyor. Yani en büyük tehlike şudur. Bazen vasıtalar, gaye haline&lt;br /&gt;geliyor. Vasıta bir köprü iken, gidilmesi gereken bir yer olarak telakki&lt;br /&gt;edilmeye başlanıyor ve bütün felaket başlıyor o zaman. Belki Rusya'nın en&lt;br /&gt;büyük felaketi budur.&lt;br /&gt;Kemal Tahir için hapishane iyi bir laboratuardır. Çeşitli ülkelerden gelen,&lt;br /&gt;çeşitli meseleleri olan, çeşitli istidatları olan insanlarla daha yakından&lt;br /&gt;tanıştı. Tahlil sahası çok geniştir Kemal Tahir'in.&lt;br /&gt;Kemal Tahir'de Anadolu vardır. Peyami Safa'da yalnız İstanbul vardır,&lt;br /&gt;İstanbul'un belli bir muhiti vardır. Bu itibarla romanları psikolojiktir.&lt;br /&gt;Daha doğrusu ferdin içine, iç dünyasına, iç istidatlarına, iç bunalımlanna&lt;br /&gt;çevrilmiştir.&lt;br /&gt;Kemal Tahir'de sosyal hayat vardır. Türk insanının istidatları vardır. Tarih&lt;br /&gt;vardır. Osmanlı vardır. Peyami'de yoktur. Peyami'de yalnız bir kesiti vardır. Kendi yaşamını anlatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.İ : Peyami'nin üstünlüğü nerden geliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.M : Peyami'nin üstünlüğü sadece üslubudur. Peyami teknik olarak usta bir&lt;br /&gt;yazardır, teknik olarak. O da Opperman'ın taklitçisidir haddizatında.&lt;br /&gt;Osmanlı'nın kuruluşundan itibaren meseleleri kovalamış, doğrudan doğruya&lt;br /&gt;tarihimizin son derece mühim hadiselerine eğilmiş. Mesela bir Serbest Fırka&lt;br /&gt;rezaletine. Mesela bir inkılabın başlarına, kurtuluş savaşına, Kurt&lt;br /&gt;Kanunu'nda girmiştir.&lt;br /&gt;Yani romanın sınırlarını, Türk romanının sınırlannı genişletmiştir.&lt;br /&gt;Peyami'nin romanları bir odada geçer, bir mahallede geçer. Kemal Tahir'in&lt;br /&gt;romanları bütün Türkiye'de geçer. Mukayese edilirse Peyami belli bir yerin&lt;br /&gt;adamıdır, alanı çok dardır, Kemal Tahir'e göre.&lt;br /&gt;Peyami, II. Meşrutiyet aydınıdır. Belli bir kurulu düzenin&lt;br /&gt;müdafiidir. Düşünce ufkunu Ziya Gökalp çizmiştir. Ziya Gökalp'in dışına bir&lt;br /&gt;adım atmamıştır.&lt;br /&gt;Kemal Tahir, bütün kepazelikleri, bütün rezilIikleri görmüştür.&lt;br /&gt;Hapishaneyi, yapılan rezilIiği, Batılılaşmayı çıplaklığıyla, acılarıyla,&lt;br /&gt;etinde yaşamış ve aşağı yukan ilk defa olarak Türkiye'de nasıl bir oyuna&lt;br /&gt;geldiğimizi, nasıl bir açmaza girdiğimizi söylemiştir.&lt;br /&gt;Peyami, hasta bir adamdır. Bir ıstıraptır, bir çiledir, bir çırpınıştır.&lt;br /&gt;Peyami esasen, menşe olarak İsmail Safa'nın oğludur. İsmail Safa, devrinde,&lt;br /&gt;ikinci, üçüncü derecede bir şairdir, ve bu bir tarafa bırakılırsa o da&lt;br /&gt;hastaydı. Peyami'nin hayatında bir facia vardır, babasının Sivas'ta ölmesi.&lt;br /&gt;Bunun için Abdülhamid Han'ı daima tel'in eder. Abdülhamid Han ile beraber,&lt;br /&gt;Osmanlı'ya da düşmandır. Hayatını zehirlemiş bu hadise, Abdülhamid Han&lt;br /&gt;sürgün etmezse ölmeyecekmiş gibi. Gerçek bir budalaydı İsmail Safa. Hadiseyi&lt;br /&gt;anlattım mı bilmiyorum? İngilizler, Boerleri tahrip ediyorlar, istila&lt;br /&gt;ediyorlar. Boerler masum ve mazlum bir kavimdir. Boer savaşlan son derece&lt;br /&gt;mühim insanlık tarihinde. Mukayese olsun diye söylüyorum; Herbert&lt;br /&gt;Spencer -İngiliz filozofu- Londra'da müreffeh, hayatından memnun&lt;br /&gt;yaşamaktadır ve Kraliçenin nişamna mazhardır. İngilterelilerin çok sevdiği&lt;br /&gt;ve saydığı bir adamdır. O sırada Boer muharebesi oluyor, müthiş cam&lt;br /&gt;sıkılıyor Spencer'ın. Kulüpte otururken subaylar geliyorlar, memnun değil,&lt;br /&gt;müteessirler. "Ne oldu" diyor Spencer. "Boerler bir İngiliz subay grubunu&lt;br /&gt;pusuya düşürup öldürdüler" diye cevaplıyor birisi. "Çok iyi olmuş" diyor&lt;br /&gt;Spencer. "İngilizlerin, Boerler arasında ne işi vardı. Kendi&lt;br /&gt;mukaddeslerini, kendi ülkelerini müdafaaya mı gittiler? İ'la-yı&lt;br /&gt;Kelimetullah için mi çarpışıyorlar. Bir alay korsan, gittiler, geberdiler,&lt;br /&gt;gayet iyi olmuş." Boer savaşına girdikten sonra, Spencer, kraliçenin&lt;br /&gt;nişanını böyle zalim, böyle namussuz bir hükümetin nişanını ben istemem&lt;br /&gt;diye reddetmiştir.&lt;br /&gt;Bu arada İsmail Safa o zamanki arkadaşlarıyla İngiliz Sefaretine gidiyor. "Boerleri yendiniz, tahrip ettiniz mel'unları" diyor, "Allah zaferinizi&lt;br /&gt;müzdad eylesin", İngiliz sefaretinde, İngiliz sömürgeciliğinin müdafaasını&lt;br /&gt;yapıyor. İngiliz gazetelerinde yayımlamıyor bu ve tabiatıyla Abdülhamid Han&lt;br /&gt;bundan müthiş rahatsız oluyor. Bunların içinde İsmail Safa en ahmaklarıdır&lt;br /&gt;ve en cahilleridir. Tutup, kazanan bir adam da değildi. Basit bir adamdır&lt;br /&gt;İsmail Safa.&lt;br /&gt;Peyami'nin ruhunda bu, silinmeyen akisler bırakmıştır. Sanki bütün tarih,&lt;br /&gt;İsmail Safa'nın akıbetiyle meşgul, Peyami'nin aile faciasıyla meşgul.&lt;br /&gt;Osmanlı hakkındaki hükmü daima İsmail Safa'nın nefy hikayesiyle beraber&lt;br /&gt;gitmektedir.&lt;br /&gt;Peyami büyük bir zeka idi. Hırçın bir adamdı. Hastaydı evvela. Kendisinden&lt;br /&gt;çok değersiz, mukayese edilemeyecek kadar değersiz, adamların hepsi&lt;br /&gt;milletvekili oldu, hepsi vali oldu, hepsi elçi oldu. Peyami kalemiyle&lt;br /&gt;hayatını yaşamak mecburiyetinde kaldı. Büyük acılar çekti. Büyük iştihâlârı&lt;br /&gt;vardı, her entelektüel gibi. Dünya nimetlerine düşkündü. Lükse düşkündü.&lt;br /&gt;Fakat bunların hiçbirini tatmin edecek imkana sahip değildi. Mütemadiyen&lt;br /&gt;çalışmak, beynini satarak yaşamak mecburiyetinde idi. İnansın, inanmasın; o&lt;br /&gt;sırada belli bir zümre tarafından desteklenen fikirlerin destekleyicisi&lt;br /&gt;oldu. Adeta bir kalem eşkıyası idi. Parayı veren Peyami'yi kullanabilirdi.&lt;br /&gt;İmzalı, imzasız, namütenai yazı yazdı. Kendini boşa harcadı ve harcamak&lt;br /&gt;mecburiyetinde idi. Ben, Peyami'yi çok severim ve acırım. O devirde&lt;br /&gt;yaşayanlar arasında en zekisi idi. Birçok şeyleri görebilirdi, birçok&lt;br /&gt;şeyleri yapmayabilirdi. Yaptı, hepsini de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.İ : Aynı şeyleri Kemal Tahir için de söylemiştiniz. Birçok şeyleri&lt;br /&gt;yapmayabilirdi diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.M : Kemal Tahir 1910 doğumludur. Kemal Tahir o neslin&lt;br /&gt;bütün vehimlerini taşıyordu kendinde. 1936'da genç bir adamdı. Dergi&lt;br /&gt;çıkardılar, mahkum oldu. Onüç sene yattı içerde. Gençliğinin en güzel&lt;br /&gt;yıllarını hapishanede geçirdi. Çorum Hapishanesi'nde, Malatya&lt;br /&gt;Hapishanesi'nde. Hapishaneden hapishaneye dolaştı. Fakat kuvvetli bir&lt;br /&gt;iradesi vardı. Yenilmedi ve yıkılmadı, çalıştı.&lt;br /&gt;1953'te hapisten çıktığında çok güç durumdaydı. Onüç sene hapishanede&lt;br /&gt;yatmış bir adamın, hapishaneden çıktıktan sonra polis nezareti altında&lt;br /&gt;kalması mukadderdi. Eski arkadaşlan terk ettiler. İş bulma imkanı yoktu.&lt;br /&gt;Zaten hapishaneye ginneden önce de avukat katipliği yapıyordu.&lt;br /&gt;Galatasaray'ı bitirememişti, tahsili yoktu. Bir ara ye' se düştü ve Mayk&lt;br /&gt;Hammer tercümeleriyle yaşadı. Bu tarafı üzerinde durulmadı Kemal Tahir'in.&lt;br /&gt;Halbuki durulmaya layık bir taraftır. Senelerce Mayk Hammer tercümeleri&lt;br /&gt;yaptı. Hayata küskündü, kafayı çekiyordu boyuna. Fakat teslim olmadı ve&lt;br /&gt;yolunu buldu. Tabii birçok tavizler vennek zorunda kaldı cemiyete. Mecburdu&lt;br /&gt;vermeye. Uydurma dilin çok aleyhinde olduğu halde. T.D.K.'den ödül aldı.&lt;br /&gt;Yunus Nadi'den ödül aldı. Bunlar bir adam için çok kirleticidir. Çirkin&lt;br /&gt;şeylerdir. Kemal Tahir'e katiyyen yakışmaz. Fakat mecburdu. Eğer ödül&lt;br /&gt;almasaydı, öteki romanlannı bastırmak imkanı da bulamazdı. Yani Kemal Tahir bu alçalışı, merdiven yaptı ister istemez. Başka hiç çaresi yoktu.&lt;br /&gt;Hakikatte Kemalistler tarafından kabul edildi. Kabul ettirmek için de&lt;br /&gt;kendini bazı şeyler yapmak istedi. Başka çaresi yoktu. Ne memur olabilirdi&lt;br /&gt;ne malı mülkü vardı; nasıl yaşayacaktı? Ve bunları en az yaptı&lt;br /&gt;haddizatında. Asgarisini yaptı.&lt;br /&gt;Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür. Bir yerde en güç şey&lt;br /&gt;aydının namuslu olarak yaşaması ve ölmesidir. Adeta mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.İ : İçtimaî sınıf ne demektir? İçtimaî sınıfın adamı olmayan şahsiyetler&lt;br /&gt;yok mudur? İslam toplumu bünyesinde de içtimaî sınıf olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.M : İslamî toplumun sinesinde içtimaî sınıf olmaz. İçtimaî sınıflann&lt;br /&gt;kurulmasına engeldir İslamiyet. Zekat müessesi, istirdat müessesesi,&lt;br /&gt;müsadere müessesesi büyük sevretlerin doğmasını, büyümesini önlemiştir.&lt;br /&gt;Fakat artık İslamiyet'in hakim olduğu bir durumda yaşamıyoruz. Bu itibarla&lt;br /&gt;bugünkü cemiyette de, Avrupa'da olduğu gibi içtimaî sınıflar teşekkül&lt;br /&gt;etmiştir. Avrupa'da olduğu kadar şuurlu ve kesin çizgileriyle birbirinden&lt;br /&gt;aynımış sınıflar olmasalar da, vardır.&lt;br /&gt;İçtimaî sınıf kelimesi tabiatıyla çok müphem ve Batı' dan getirilmiş bir&lt;br /&gt;mefhum. Bizde içtimaı sınıflar yoktu ama içtimaı zümreler ve tabakalar&lt;br /&gt;mevcuttu. Bilhassa 23'ten sonra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.İ : İçtimaı tabakayla, içtimaı sınıf ne demektir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.M : İçtimaı tabaka zarurettir. İş bölümünden doğar, bir bürokrasi vardır.&lt;br /&gt;Mesela, bir memurlar zümresi vardır, bir iş hayatı ile uğraşan bir zümre&lt;br /&gt;vardır. Serbest meslek sahipleri vardır. Geniş halk tabakalan, köylüler&lt;br /&gt;vardır. Bunların hepsi birer tabakadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.İ : Lonca teşkilatlan içtimaı tabakalara misal olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.M : Olabilir tabii. Evet, tabalar seyyaldir, katı hududlan yoktur. Belli&lt;br /&gt;şleri görmek için belli insanların biraraya gelmesi, servet durumları&lt;br /&gt;birbirine yakın insanların biraraya gelmesi, yaşayış durumları birbirine&lt;br /&gt;yakın insanların biraraya gelmesi, içtimaî tabakaları teşkil eder.&lt;br /&gt;Tabakalar vardı bizde de. Bir kere şehir burjuvazisi vardı. Bunların hepsi&lt;br /&gt;yakıştırma kelimelerdir. Evvela bunu kabul ediyorum da, ifade kolaylığı&lt;br /&gt;için kullanıyorum. Mesela, Peyami; hayatı boyunca, zengin tabakanın ve&lt;br /&gt;iktidann emrinde oldu. Hiçbir zaman halkla meşgul olmadı ve hiçbir zaman&lt;br /&gt;halk kendini alakadar etmedi. Daima Halk Partisi'nin içinde yaşadı ve daima&lt;br /&gt;Halk Partisi'nin menfaatlarına uygun bir platformda kaldı.&lt;br /&gt;Bir de geniş halk tabakalarını, yani çalışanları, ezilenleri, ıstırap&lt;br /&gt;çekenleri, çilesi olanları düşünmek vardı. Kemal Tahir böyleydi. Geniş&lt;br /&gt;manada halkın yanındaydı. İdare edenlerden çok idare edilenlerin yanındaydı.&lt;br /&gt;Bürokrasiden çok, çalışanlann yanındaydı. Kemal Tahir hiç bir içtimaı kavgada yer almadı. Yani ne mümindir, ne sosyalisttir, ne faşisttir. Rengi hürriyette olmadı. Kendi içine gömülü,&lt;br /&gt;kendi mahpesinde, kendine şarkılar söyleyen insan olarak kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.İ : Siz kendinizi nereye yerleştiriyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.M : Evvela bu suale kaçamak bir cevap vereceğim, sonra meseleyi&lt;br /&gt;ırgalayacağım. 1848'de, Fransa'da içtimaî sınıflar çoktan teşekkül&lt;br /&gt;etmiştir. Ve ihtilal olmuştur. 1848 ihtilali, demokrasi hayatında mühim bir&lt;br /&gt;merhaledir. Bizimkilerin sosyal devlet dedikleri bir devlet teşekkül eder.&lt;br /&gt;1789'a nazaran çok daha ileri bir merhaledir 1848. 1848' de şimdiki ifadeyle&lt;br /&gt;sosyal demokratlar iktidardır, aşağı yukarı. Birçok hizipler var. O sırada&lt;br /&gt;Lamartine de hariciye vekilidir. La Martine'e sorarlar "siz sağda mısınız,&lt;br /&gt;solda mısınız?"&lt;br /&gt;"Ben tavandayım" der. Ben de tavandayım şimdilik. Fakat tavanda olunmaz&lt;br /&gt;evladım. Bu yanlış bir şey tabiatıyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.İ.: Bu kaçamak olan cevabınızdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.M.: Evet. Ben gençliğimi içtimaî sınıfların kalıplaşmadığı bir devirde&lt;br /&gt;yaşadım. Bugün benim için Türk insanı bir bütündür. Hangi siyası mezhebe&lt;br /&gt;mensup olursa olsun, hepsini çocuğum, kardeşim telakki ederim. Aldananlar,&lt;br /&gt;gaflet içinde olanlar, hakikatı arayanlar kim olursa olsun benim dostluğuma&lt;br /&gt;güvenebilirler. Ben hakikatı arayan adamım. Hakikat mücerret midir? Yani&lt;br /&gt;sınıfların dışında bir hakikat var mıdır? Sınıfların dışında hakikat&lt;br /&gt;vardır. Bütün sınıflar için hakikat olan şeyler vardır. Türkiye'deki bütün&lt;br /&gt;tabakalann üzerinde birleşmeleri gereken hakikatlar vardır. Ben bu&lt;br /&gt;hakikatlan arayan, bu hakikatları yaymaya çalışan bir adamım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer bu hakikatlar, bütün Türk ve İslam dünyasını ilgilendiren&lt;br /&gt;hakikatlarsa, herkes için faydalıdırlar. Gafili uyandırır. Doğru yolda&lt;br /&gt;olanı teşvik eder, destek olur. Bu itibarla doğruların sınıfında ve doğruluk&lt;br /&gt;için çalışıyorum. Yaşayış tarzı eğer sınıfların tayininde bir mikyas&lt;br /&gt;olabilirse, belli bir emekli maaşım var, kitaplarımdan başka hiçbir şeyim&lt;br /&gt;yok, dünya üzerinde. Kanaatkar bir adamım. Hiçbir şeye ihtiyacım yok, hiçbir&lt;br /&gt;ihtirasım yok. Tek kelimeyle Müslüman olmak istiyorum. Şu ya da bu sınıftan&lt;br /&gt;değil de bir İslam hangi sınıftansa o sınıftan olmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.İ.: Bediüzzaman Hazretleri'nin şöyle bir sözü var; "Fikren ve&lt;br /&gt;meşreben havas tabakasından, yaşayış olarak avam." Böyle bir şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.M.: Elbette halkın yanında olunulmalı. Elbette Firavunların, Nemrudların&lt;br /&gt;yanında olunmaz. Hiçbir namuslu adam Nemrud'un ve Firavun'un yanında&lt;br /&gt;olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.İ.: Şahsiyetli adam olabilmek için; sömürenler, sömürülenler diye&lt;br /&gt;gruplanıp bu gruplarda yer almamız gerekir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Edebiyatı Vakfı Çarşamba Sohbetleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Edebiyatı Dergisi&lt;br /&gt;(Türk Edebiyatı Vakfı’nın geleneksel olarak düzenlediği "Çarşamba Sohbetleri" ne Ahmet Kabaklı’nın davetlisi olarak katılan Cemil Meriç’in yaptığı konuşma ve diğer katılımcılarla arasında geçen sohbetler...)&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Efendim, muhterem Ahmet Kabaklı Beyefendi'ye teşekkür ederim. Ferman buyurdular, koştum geldim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Kabaklı: Estağfurullah.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Bu kadar nadide, bu kadar güzide bir toplulukla karşılanacağımı ummamıştım. Konuşmanın mahiyeti hakkında da bir fikrim yoktu. Bu itibarla en küçük bir hazırlığa imkân bulmadan, sadece gönlümden emir alarak huzurunuzda bulunuyorum. Bana bu kadar güzide bir mecliste sadece dinleyicilik düşerdi. Konuşmam bir cesaret olacak. Ahmet Bey'in iltifatlarına da bilhassa teşekkür ederim. Filhakika, yıllarca önce serefyab olmuş, kabiliyetini ilk keşfedenlerden biri sıfatıyla iftihar duymuştum. Bugün de bu teşhisim bütün sıcaklığıyla devam etmektedir. Kabul buyurursunuz ki bu kadar güzide bir mecliste hiçbir hazırlık yapmadan konuşmak çetin bir imtihandır. Bu imtihanı sadece kıymetli dostumun arzusuna uymak için yerine getirmeye çalışacağım.&lt;br /&gt;Efendim, edebiyat bir bütün. Edebiyat insan düşüncesini, insan duygularını en mükemmel şekilde ifade etme sanatı. Her şeyi kucaklayan bir sanat. Frenklerin tabiriyle "sanatların sanatı. "Bu itibarla, Edebiyat Vakfı'nda yapılacak bir konuşmanın edebiyata taalluk etmesi bence münasip olur.&lt;br /&gt;Edebiyat kâşanesi, edebiyat sarayı önce iki hücrelik: Bir, nazım hücresi, bir nesir hücresi. Asırlardan beri nazım hücresi ağzına kadar dolu. Büyük şâirler yetiştirmişiz. Nesir, nazmın yanında bir parça daha fakir. Çünkü Türk milleti heyecan duyan, gönlü olan, mütemadi bir coşuş halinde, serbestî halinde yaşayan bir akıncılar topluluğu, "fâtihler, gaziler" topluluğudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanzimat'tan sonra Batı'yla temas ettik; dünyamızı genişletmek istedik. Tehlikeli bir maceraydı bu. Birçok kazançların yanında birçok felâketler de mukadderdi. Fakat Batı karşısındaki susuzluğumuzu, "Batının manevi fetihlerinden faydalanma arzumuzu" isabetle başlattık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransa'dan yapılan ilk tercüme Yusuf Kâmil Paşa'nın Télémaque tercümesi... Bu bir tesadüf eseri değil. Kâmil Paşa insanla cemiyet arasındaki münasebetlerin hududunu&lt;br /&gt;çizen, idare sanatını aydınlatan bir eser istiyordu. Yani bir nevi Kelile ve Dimne, bir nevi siyasetname arıyordu. Fénelon'un hikmet ve siyasetle dolu olan eseri veliahta siyaset öğretmek için kaleme alınmıştı ve hikâye sadece bir süsten, bir cazibeden ibaretti. Yoksa Télémaque'in romanla hiçbir alâkası yoktu. Yusuf Kâmil Paşa bu eseri müzeyyen üslûpla Türkçe'ye kazandırdı. Nitekim senelerce eser, dili ve muhtevası bakımından büyük rağbet gördü. Mekteplerde okutuldu ve nesiller için bir üslûp hocası mahiyetini taşıdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim, Osmanlılar elbette ki dünyanın en büyük idarecileri, en büyük medeniyetini yaratan insanlar. Bu itibarla bakışlarını bütün dünyaya çevirmişlerdi. Bütün dünya irfanına çevirmişlerdi. Fatih'in tecessüsü de fetihleri gibi cihanşümuldu. Sezar'ın Galya seferlerini tercüme ettirmiş, Plutark'ın birçok yazıların tercüme ettirip, okumuştu. Daha sonraki Osmanlı padişahları da dünya tefekkürüne bigâne kalmamışlardı. Üçüncü Murat zamanında Machiavelli'nin meşhur Hükümdar'ı defalarca Türkçe'ye kazandırılmıştı. Bu itibarla kültürü bütün olarak ele alan Osmanlı cemiyeti siyasî kültüre de ehemmiyet vermişti. Birçok siyasetnameler elden ele dolaşıyordu, meçhul değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanzimat devrinde Batı fethedilecek bir ülkedir. Haddizatında Osmanlı Batılılaşması diye bir şey yok. Küffarın topraklarını nasıl fethetmişsek, fikriyatını da fethetmek arzusunu duyuyorduk. Bu sebeple insanla cemiyet, insanla devlet, iktidar problemlerini konu alan kitaplar Osmanlı tecessüsünü tahrik ediyordu. Osmanlı kayıtsız değildi. Batıyı bütünüyle tanımak bilhassa tefekkür sahasındaki fetihlerinden haberdar olmak arzusundaydı. Bu, Batıya teslim olmak değildir. Bir Cevdet Paşa, bir Tunuslu Hayreddin, o çağın belli başlı mütefekkirleri tefekkürü bir bütün olarak ele alırlar. Namık Kemal ve Ziya Paşa da öyle. Ziya Paşa, bir insan yaratmak sanatıyla uğraşır, Emile'i Türkçe'ye kazandırmaya gayret eder. Namık Kemal, Montesquieu'nün Kanunların Ruhu adlı eserine eğilir, Rousseau'nun İçtimaî Mukavele'sine eğilir. Bir kelime ile edebiyat o çağ için sadece bir eğlence değildir.&lt;br /&gt;Osmanlı'nın Batı'dan alacağı herhangi bir edebiyat nevi yoktu. Çünkü şiirde biz büyük bir merhale idik, şahika idik. Batı şiirinin bize vereceği bir şey yoktu. Roman ise bir eğlence unsuruydu. Geniş halk kitlelerine hitap eden, okumaya alıştıran, maceranın cazibesinden istifade eden ikinci derecede bir nevi idi. Batı'da da öyleydi. Balzac'a kadar Batı'da roman ciddiye alınmaz, hiçbir ciddi mütefekkirin alâkasını çekmezdi. Tanzimat devrinde Namık Kemal de roman yazmış, fakat onun romancılığı geniş tabakaları irfan bakımından zenginleştirmek gayesini güden, hikâyenin imkânlarından faydalanarak kendini okutturmak isteyen bir teşebbüstü. Nitekim iki roman yazmıştır: İntibah, Cezmi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı fazla ciddi ve vakurdu. Batı'da kendi susuzluğunu giderecek eserler arıyordu. Tabiatıyla bu, Tanzimat'ın başarısızlığıyla birlikte son buldu. Ondan sonra Batı'nın bu çeşit eserleri karşısında daha az tecessüs gösterdik. Daha çok romana, hikâyeye yani vakit geçirmeye daldık. Ben öyle sanıyorum ki büyük fikir buhranımızın kaynaklarından biri de bu siyasî irfan eksikliğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1960'lardan sonra Türkiye'yi salgın bir hastalık gibi istilâ eden Marksizm, anarşizm, komünizm vs. gibi izm'ler, doğrudan doğruya siyasî irfanımızın yokluğundan faydalanmışlardır. Biz Batı'yı bütün olarak tanımadık. Tanzimat devrinde tanımak istemiştik. Bizim dikkatimiz Batı'nın sadece dikenlerine yapraklarına takıldı. Yani ağaçla meşgul olmadık. Ormanla hiç meşgul olmadık. Rüzgârın tesadüfen önümüze serptiği birkaç kuru yaprakla uğraştık. Bir kelime ile günümüzün insanı, günümüzün en entelektüeli Şark'ı de Garb'ı da tanımayan acayip bir mahluktur. Bu boşluğu doldurmak için elbette ki izm'lere ihtiyaç vardı. Marksizm bütün sahte cazibesi ve sahte ilimciliğiyle kafaları istilâ etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evvelâ insan düşüncesi bir bütündür. Asya ile Avrupa insan beyninin iki yarım küresidir. Asya'yı tanımadan Avrupa'yı tanımaya, Avrupa'yı tanımadan Asya'yı tanımaya imkân yoktur. Biz Asya ile yani kendimizle meşgul değiliz. Tarihimizi unuttuk, dilimizi unuttuk, irfanla alâkamız kalmadı. Fakat buna mukabil Batı'yı da tanımadık. Bu şekilde tefekkür olmaz. Gerçi ecdadımız, Fatih'ten itibaren daha doğrusu Selçuklulardan itibaren düşünceyi bir bütün olarak almışlar, insanla devlet arasındaki münasebetleri dikkatlerine tevcih etmişlerdir. Fakat bu son zamanlarda, bilhassa Servet-i Fünun devrinden itibaren unutulmuştur. Biz Avrupa'nın pisliklerini, mülevvesatını, adiliklerini alan, adeta hastalıklarını ithal eden bir kumpanya haline girdik.&lt;br /&gt;Elbette ki irfan, kendini tanımakla başlar. Fakat kendini tanımak formülü son derece kucaklayıcı bir formüldür. Kendini tanımak için çevreyi, dünyayı da tanımak mecburiyetindedir insan. Biz kimiz, nasıl bir tarihten geldik, hangi kavgaların neticesinde bu hale geldik. Kendini tanımak düşmanını da tanımaktır. Düşman veya dost Batı, Rönesans'tan beri tefekkürde büyük merhaleler almış, büyük fetihlerde bulunmuş, büyük keşifler yapmış bir insan topluluğudur. Düşman olarak da tanımak mecburiyetindeyiz, dost olarak da... Çünkü dünyada yalnız yaşamıyoruz. Bu itibarla sadece kulağımıza üflenen formüllere bağlı robotlar haline gelişimiz siyasî kültürümüzün eksikliğinden kaynaklanmaktadır. İtiraf ederim ki üniversitelerimizde de ciddi bir siyaset kürsüsü yoktur. Hiçbir kitap hazırlanmamıştır.&lt;br /&gt;Machiavelli'den zamanımıza kadar Avrupa'yı işgal eden, Avrupa insanının saadet ve felâketine sebep olan tarihi vakaları bilmediğimiz gibi bu tarihi vakaların semeresi olan nazariyeleri de bilmiyoruz. Fransa'da bir siyasî kültür, bir siyasî edebiyat dersi vardir. Doğrudan doğruya ders olarak okutulur.&lt;br /&gt;Bütün büyük fikir adamları, bütün büyük araştırıcılar talebelerin kültürüne malzeme olarak hazır ve açıktır. Bu itibarla politikayla uğraşacaklar, elbette ki Marks'ı da tanımalıdırlar. Fakat Marks'tan evvel tanınması gereken adamlar var. Meselâ Machiavelli. Gerçi Machiavelli defalarca çevrilmiş, fakat bu çeviriler ciddi bir bilgiyle kuşatılmadığı için hakikî değeriyle tanınmamıştır. Yani Machiavelli nasıl bir cemiyetin adamıdır, nasıl yetişmiştir, neyi temsil etmektedir, eserinin değeri nedir, hangi hakikatlere ışık tutmaktadır, bunlar hiçbir zaman anlatılmamıştır. Meselâ Machiavelli'ye atfedilen "gaye vasıtaları mübah kılar" sözü bile hafızalarımıza yanlış geçmiştir. Bu söz ona ait değildir. Bu söz Fransa'ya Avrupa'ya asırlarca tahakküm eden Cizvit tarikatının kurucusu olan bir din adamına aittir. Bu söz bir cinayet fetvasıdır ve Machiavelli'ye değil, Ignagio de Loyola'a aittir.&lt;br /&gt;Elbette Machievelli de Avrupalıdır ve Avrupa'nın siyaseti ahlâktan ayıran, insanı sadece menfaatlerine esir bir robot, bir homo politikus olarak vasıflandıran bir insanın müşahedelerini billurlaştırır. Nitekim rivayet edilir ki, Mısırlı Mehmet Ali Paşa Machiavelli'yi tercüme ettirmiş, adamlarına okutmuş ve yirminci sayfaya kadar dayanabilmiş. "Bu gâvurun bize öğreteceği bir şey yoktur" demiş. Osmanlının bir valisi bile Machiavelli'den çok daha iyi biliyordu insan ruhunu ve insan cemiyetlerini. Bu itibarla büyük idarecilerin ihtiyacı yoktu. Fakat bugün politikaya atılan insanların elbette ki bütün politika üstatlarına ihtiyaçları vardır.Öğrenmedikçe, karşısına çıkacak ilk mütefekkiri, ilk izm'i yegâne reçete telâkki edecektir. Bugün Marksizmin kazandığı budalaca itibar ve düşkünlük doğrudan doğruya bu boşlugun eseridir.&lt;br /&gt;Halbuki yirminci asrın başlarında Fransa'da demin de belirttiğim gibi bir siyasî edebiyat dersi vardır. Evvelâ on altıncı asırdan başlayarak mutlakiyeti savunanlar, daha sonra Fransız ihtilâli, ihtilâli hazırlayan mütefekkirler, ihtilâl hakkındaki büyük tefsirler, büyük tahliller okutulur. Nihayet birinci dünya savaşı ve sonrasının mütefekkirleri... Hiçbir temayül farkı gözetilmeden, edebi kıymeti olan kalabalık üzerinde büyük etki yapan, tarihin akışına istikamet veren kitaplar, mektep kitabı olarak okutulur. Fakat çıplak olarak okutulmaz, hangi şartlar içinde doğdukları, neyi temsil ettikleri, düşünceye neler getirdikleri de uzun uzadıya anlatılır. Yorumlarıyla beraber okutulur. Yani bir Fransız, kendi dünyasındaki fikirleri kaynaklarından başlayarak zamanına kadar geçirdiği bütün dönemeçler içinde bilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tilki ve Aslan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa'nın bize göre üstünlüğü de fikre, ilme verdiği değerden ileri gelmektedir. Avrupalı neden bahsettiğini biliyor, nasıl bahsettiğini biliyor, bizi nasıl istismar edeceğini biliyor. İnsanları tanıyor ve tarihi tanıyor. Bütün samimiyetiyle tanımıyor tabiî. Çünkü Avrupalı tilkidir, biz aslanız. Tilki aslanı tanımaz. Tarihimiz boyunca bu tezadı yaşadık. Aynı cinsten insanlar birbirlerini tanır. Biz vefayı, feragati, kahramanlığı temsil ettik. O hileyi, soğuk düşünceyi, soğuk kanlı düşünceyi tanıdı. Onun iştigal sahası, onun bildiği şeyler bizi esir etmek için kâfidir. Fakat bizim de esir olmamamız için mutlaka aynı bilgilerle mücehhez olmamız gerekir. Bu itibarla onların yaptığını, kendi ölçülerimiz içersinde biz de yapmak mecburiyetindeyiz.&lt;br /&gt;Edebiyatımızın en fakir tarafı siyasî edebiyattır. Bugün bir siyasetname, bir Kelile ve Dimne, Doğu'ya ait büyük siyaset eserleri hepimizin meçhulüdür. Memleketimizde bir siyasî edebiyat doğmamıştır. Sadece Avrupa'nın ikinci derecede müelliflerini ve ikinci derecede eserlerini aldık. Yani bir roman merakı istilâ etti bizi. Edebiyat demek, roman demek haline geldi. Halbuki edebiyat demek roman demek değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman ancak, geniş kalabalıklara seslenen bir edebiyat nevidir. Elbette ki geri toplumlarda büyük yeri olan fakat netice itibarıyla ilerleyen bir toplumun itibar etmeyeceği bir edebiyat nevidir. Yani roman ölmektedir ve ölecektir. Çünkü romanın konusu insandır. İnsan tabiatını psikoloji işler, psikiyatri işler, psikanaliz işler, sosyoloji, antropoloji işler vs... İnsan ilimleri geliştikten sonra romanın sahası kalmamış, muhtevası kalmamış. Roman sadece sinema gibi aylak tecessüsleri avlayan bir nevidir. İslâmiyetin romana karşı gösterdiği alâkasızlık sebepsiz değildir. Bizde roman doğmayışı sebepsiz değildir. Çok daha ciddi işlerle uğraşan Türk İslâm aydınları, romanla uğraşmak ihtiyacını duymamışlardır. Zaten Doğu'da ve Batı'da en büyük hazine olan Binbir Gece yetmiştir. Kıssalar, hikâyeler yetmiştir. Ayrıca roman yazmaya itibar etmemişlerdir.&lt;br /&gt;Roman buhranlar içinde çırpınan bir çağa, henüz ilimler gelişmediği zamana mahsus bir edebî türdür. İlimler geliştikten sonra psikoloji bir ilim hüviyeti kazandıktan sonra roman neyi halledecek, neyle meşgul olacaktır? Çünkü ilim demek laboratuar demek, ilim demek kendine mahsus bir dil demek. Roman itibardadır, çünkü cahiliz, ciddi değiliz. Roman itibardadır çünkü mesuliyetimiz yoktur hepimiz mesuliyetten kaçarız. Düşüncelerimizi başka kahramanlara söyletmek, muhayyel şahıslar çıkartmak, onları konuşturmak mesuliyetten kaçmaktır. Romancı tarihçi değildir, psikolog da değildir, sosyolog da değildir. Romancı sadece ilimlerin gelişmediği bir çağda insan şuuruna, insan vicdanına eğilen bir yazardır. Bu yazar, ilimler gelişinceye kadar çok iş yapmıştır. Psikoloji geliştikten sonra romanın sahası kalmıyor.&lt;br /&gt;Roman "ben"e tutulan, "ben"in garip taraflarına tutulan bir aynadır. Sadece üslubuyla kendini okutan bir edebiyat türüdür. Bu üslubu psikoloji ve psikanaliz de gösterebilirse elbette ki romanın yerini alabilir. Çünkü mesele insan ruhunun karanlıklarına ışık serpmektir. İlim bu vazifeyi yapmaktadır, sosyoloji de yapmaktadır. İlimler, romanı tahtından indirmektedir. Belki de yirmi birinci asırda romana hiçbir ihtiyaç kalmayacaktır. İnsanlar tekâmül ettikçe ciddi bir olgunluk devresine geldikçe, roman okumak ihtiyacı ortadan kalkacaktır.&lt;br /&gt;Romanla televizyon ve sinema arasında büyük bir benzerlik vardır. Bunların hepsi bizi tecessüsümüzden yakalayan ve sadece vakit geçirmeye yarayan, vakit öldürmeye yarayan birer parazit tür haline gelecektir. Demek ki vaktiyle roman büyük hizmetler etmiştir. Psikolojinin, sosyolojinin kaynağında roman vardır. İnsanı tanımamızı kolaylaştırmıştır. Romanı tecessüsümüze hitap ettiği için, büyük fedakârlığa ihtiyacı olmadığı için odanıza çekilip, sedire uzanarak, sigaranızı yakar, kahvenizi içer okursunuz. Bu sayede kültür de edinebilirsiniz. Fakat bu kültür ciddi değildir, bulanıktır. İnsanlar olgunlaştıkça romana itibar azalacaktır ve azalmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasî Edebiyat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanın dışında insanı inceleyen bir başka ilim de siyaset ilmidir. Siyaset, insanla cemiyetin, cemiyetlerin münasebetlerine ve insan ruhuna ışık tutan bir ilimdir. Bu itibarla siyaset ilmiyle yakından ilgilenmemiz ve ona edebiyatın bir dalı olarak itibar etmemiz lüzumlu ve faydalı olacaktır. Bu işte evvelâ Avrupa'nın yaptıklarını bilmekle mükellefiz. Yani dünyanın tek düşünce adamı, tek siyasetçisi Marks değildir. Marks'tan önce çok daha büyük adamlar gelmiş, Marks'tan sonra da gelmiş ve gelecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marks belli bir devirde belli bir cemiyetin belli meselelerine ışık tutmaya çalışmış bir fikir adamıdır. Elbette değeri vardır. Fakat bu mutlak değer değildir. Marksizm bir ideolojidir. İdeoloji ilmi de içine alır, fakat ilmin yanında başka aldatmacalara da başvurur. İdeolojilerden kurtulmanın tek çaresi ilmi tanımak, siyaset ilmini tanımaktır. Maalesef biz masal dinlemeye alışmış insanlarız. Masallarla oyalanıyoruz ve ilmin ciddi sesi, çatık çehresi hoşumuza gitmemektedir. Oysa mutlak olarak politika ilminin getireceği ışığa muhtacız.&lt;br /&gt;Batı'ya karşı kendimizi müdafaa etmek için mutlaka siyasî edebiyat kurulmasına muhtacız. Evvelâ Batı'yı tanımaya, sonra kendi siyasetnamelerimizi bilmeye, bunlar üzerinde düşünmeye, tahliller yapmaya muhtacız. Kelile ve Dimne'den başlayarak kendi siyasî eserlerimizi birer birer ele alıp nasıl bir toplumda, nasıl bir çevrede doğdular, neyi, nasıl ifade ettiler, ahlâkla münasebetleri nedir, ahlâkın dışında bir politika olur mu, olmaz mı? Bütün bu meseleleri aydınlatmalıyız. Frenklerin politika ilmine karşı, bizim İslâmî bir politika ilmi kurmamız şarttır. Bunun için de evvelâ mevcudu bilmekle mükellefiz. İster istemez bu konularda metot olarak hocamız, Batı olacaktır. Onların büyük tecrübeleri, büyük başarılar vardır. Batı insanı bugün insan ve cemiyet problemlerini son derece iyi bilmekte ve bu problemlere karşı son derece uyanıktır.&lt;br /&gt;Efendim, şimdilik maruzatım bundan ibarettir. Size lâyık bir konuşma yapamadım, affınızı dilerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Kabaklı: Efendim, pek tabiî, büyük düşünce adamlarının tevazuları da o ölçüde büyük oluyor. Muhtevalı bir sohbeti bize lütfettiler. Kendilerine müteşekkiriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cahit Atasoy: Efendim, siyaset ilmi çareler arama, tedbirler almak mânâsında midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: En geniş mânâda insanları idare etme sanatıdır. Devletle fert arasındaki münasebetleri en iyi şekilde yürütmek sanatıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Atasoy: Şöyle bir şey akla geliyor. Tedbirleri alacak olan, insandır. Böyle bir insanın yetişmesi mühimdir. Meselâ Abdülhak Şinasi Hisar Boğaziçi Mehtapları'nda dert yanar: Tarihi, yenmek yenilmek açısından öğrendiğimizi ifade eder. Halbuki bizim medeniyet tarihini bilmemiz gerektiğine işaret eder. Bu bakımdan, tedbir alacak komple insanı yetiştirmek meselesi çok mühimdir.&lt;br /&gt;Bir gün bir yabancıyla arabada giderken, radyodan verilen on altıncı asra ait bir musiki dikkatimizi çekti. Bu yabancı sanatkârın eser hakkındaki kanaati şöyleydi: "Muhteşem bir üslûp." Yine Hamdullah Suphi Bey bir konferansında anlatmıştı, bir Yugoslav tarihçisine Süleymaniye Camiini gezdiriyormuş. Tarihçi kendisine "Bu camii kimler yaptı?" diye sormuş. Hemen arkasından ilâve etmiş. "Bu camii sizler yapamazsınız."&lt;br /&gt;Bizim mimarîmiz, edebiyatımız, musikîmiz, resmimiz zirveye yükselmiştir. Hepsi mücessem ve hepsi yüksek. Büyük devlet adamları yetiştirmişiz. Yavuz Selim'e bir gün veziriazamı der ki: "Beni azat edin. Sizin ani kararlarınız karşısında bir gün benim de boynum gidebilir." Yavuz'un cevabı şöyle: "Bre mel'un, ben seni çoktan azat ederdim, çoktan boynunu vurdururdum ama, senden daha iyisini yerine koyamam." Yine, bir Fatih rastgele yetişmiş değildir. Onu yetiştiren bir anne vardır, bir çevresi var, hocaları var. O yaşta o başta nasıl birkaç dil bilmektedir? Bunu ifade etmek istiyordum efendim.&lt;br /&gt;Ahmet Kabaklı: Bizim mütefekkirler arasında da Süleymaniye'yi bizim yapmadığımız şeklindeki kanaat almış yürümüştür. Bazılarına göre Osmanlı, bir işgal gücüdür. Ne yazık ki kendi tarihçilerimizden bazıları da bu düşüncededirler. Lavoisier&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayhan Songar: Cahit Bey'in konuşması bana bazı şeyler hatırlattı. Bir ufak tarih bilgisi arz etmekle zannediyorum bazı mukayeselere imkân vereceğim: Fransız İhtilâli Lavoisier'nin kafasını kesmiştir. Lavoisier (Lavuaziye), yanma hadisesinin bir oksidasyon olduğunu havada oksijen diye bir gazın bulunduğunu keşfeden, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük kimya âlimlerinden biri. Yine Lavoisier, metabolizma denen hadiseyi, yani organizmada alınan besinlerin kullanılmasını ilk tetkik edenlerden ve bugün de geçerli birçok teorileri ortaya koyanlardan biri. Kendisinin Paris'te laboratuarı var. Burası dünyadaki bütün ilim adamlarının ziyaretgâhı. Kendi gayreti ve kazancıyla burayı, ilim adamlarına açık tutmaktadır. Son derece de vatansever bir adam. O zamanlar kurulmuş olan bir ziraî teşkilâtın ve Fransız barut komisyonunun âzası.&lt;br /&gt;Fransız ihtilâlinde Lavoisier tevkif edilir. İtham edildiği suç da şu: Tütünü nemlendirip ağırlaştırma. Tütünü satan kendi olmadığına göre böyle bir suçlama yersizdi. Lavoisier bir metot bulmuştu. Tütünlerin kırılmasını önlemek için, onları nemlendiriyordu. Bugün de bilindiği gibi dünyanın her yanında tütünü muhafaza için bu metot kullanılır.&lt;br /&gt;Bu Lavoisier'nin mahkemesinde âzalardan Mara da bulunmaktaydı. Mara âlim olma merak ve iddiasında ama sadece nutuk atma meraklısı. Neticede idama mahkum edilen Lavoisier, bir tecrübeyi tamamlamak için iki gün mehil ister. İhtilâl mahkemesinin cevabı şudur:İhtilâlin âlimlere ihtiyacı yok. Daha sonra giyotinle başı kesilen Lavoisier için bir tarihçi şunları söylüyor. "Bu başı kesmek için, bir an yetti, fakat böyle bir başı tekrar meydana getirmek için asırlar kâfi gelmeyecektir."&lt;br /&gt;İhtilâlden iki sene sonra Fransa'da tekrar bir mahkeme kurulur. Mahkemeyi kuran da ihtilâli yapan cumhuriyet idaresidir. Onu vefatından iki sene sonra gıyaben muhakeme eder. Onu beraat ettirir, iade-i itibar ettirir ve muhteşem bir cenaze töreni tertip eder. Adeta Lavoisier'nin hatırasından ve Fransız milletinden özür diler.&lt;br /&gt;Tarih tekerrürdür. Bir de kendi cemiyetimize baktığımızda aradaki farkı görmüş oluyoruz. Bu mukayeseyi yapabilmeniz için bunları arz ettim. Ayrıca Cemil Meriç üstadımıza bir noktada çok teşekkür ederim. Beşerî ilimleri sayarken psikiyatri üzerinde de durdular.&lt;br /&gt;Psikiyatriyi kuru bir tıp dalı zannedenler vardır. Psikiyatri insan düşüncesine, insan diline, tefekkürüne bir yerde müdahale eder ve onun patolojisini de tetkik eder. Beşerî ilimlerin en mühimidir, diyebilirim. Mensubu bulunduğum meslek namına da Sayın Cemil'e bu müşahedeleri bakımından ayrıca teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahir Kutsi Makal : Değerli ilim adamımız sayın Cemil Meriç'i iftiharla dinledik. İstifade ettik. Ancak ben muhterem hocamızın roman konusundaki düşüncelerine iştirak edemeyeceğim. Siyaset tarihi, edebiyat tarihi elbette yazılacaktır. Ama romanın sanat olduğunu kabul etmek gerekmez mi? Psikolojinin, antropolojinin, sosyolojinin konularına girmekle birlikte o güzeli aramaktadır. Şu halde sayın üstadımız sanatın ilerde yaşamayacağını mi ifade etmek istiyorlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Kabaklı : Roman var, romancık var. Bu konuda hocamızın görüşlerini de alacağız elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Necmettin Hacıeminoğlu : Efendim, ben de aynı konuyla ilgili olarak konuşmak istiyorum. Bugün çağımızda, roman eski itibarını hakikaten kaybetmiştir. Fakat benim kanaatime göre kaybediş sebebi, diğer beşerî ilimlerin ilerlemiş olmasından ziyade, ideolojilerin ve politik çekişmelerin bir fırtına gibi dünyaya hakim olmasından ileri gelmektedir. Nitekim günümüzde sadece romanın değil, tiyatronun, resmin, şiirin de ancak ideolojik hedefler güdüyor ise, ideolojik muhteva taşıyor ise okunduğu ve itibar edildiği aksi halde okunmadığı maalesef acı bir gerçektir. Bu bakımdan romanı ve sanatı belli zümrelerin nazarında itibarsız hale getiren ideolojiye bulaşmış olmasıdır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde romanlar insanlara hoş vakit geçirtici vasfını devam ettirmektedir. Bugün kendi cemiyetimizde, edebiyat fakültemizde romanı, şiiri, tiyatroyu bir sanat eseri gibi incelemesi gereken talebeler, tavsiye edilen romanda ideoloji varsa kapışmakta, ideoloji yoksa alâka göstermemektedir. Demek ki roman okuyucusu var, fakat roman muhteva değiştirmiş, hedef değiştirmiştir.&lt;br /&gt;Roman, hiçbir şey olmasa, sosyal ilimler yüzünden beşeri meseleleri ele almak vasfını kaybetse, ideolojik sebeplerle yazılmasa, dilin imkânlarını en güzel şekilde ortaya koymak, sadece dili güzel kullanmak mümaresesini (maharetini) temin için dahi vazgeçilmez bir sanat eseridir. Bu itibarla ben, üstadımıza beşerî ilimlerin gelişmesinden ziyade, ideolojilerin istilâsı yüzünden romanın hedef ve mahiyet değiştirdiğini arzetmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç : Romanın garip bir kaderi var. Eski Yunan'da ilimler gelişmeden hepsi birden felsefenin içindeydi. Yani felsefe, fiziği de metafiziği de kucaklıyordu. İlimler yavaş yavaş geliştiler, istiklâllerini aldılar, böylece felsefeden koptular. Yani bir papatyanın yapraklarının kopuşu gibi, felsefe sadece papatyanın sapı olarak kaldı. 19. asırda Auguste Comte'tan sonra sosyoloji, yine aynı asırda psikoloji istiklâllerini aldılar. Bugün felsefe denince, ne psikoloji, ne de sosyoloji anlaşılıyor. Roman da zamanımızda beşeri ilimler gelişmeden hüviyetlerini kazanmadan önce hepsini kucaklıyordu. Bir tecrübe sahasıydı; geniş bir saha. hürriyet sahası...Edebiyat nevileri içersinde kanunu olmayan tek nevi romandır. Yani cinnete de açıktır, akla da açıktır. Her türlü cesarete açıktır. Sayfası da belli değildir, konusu da belli değildir. Bütünüyle mutlakı kucaklamak kabiliyetinde, emperyalist bir edebiyat türüdür. Bu, romanın hem felâketi, hem ihtişamı. İhtişamı, çünkü, meselâ Balzac bütün cemiyeti romanın konusu yaptı. Haddizatında Fransa'da yetişen tek büyük sosyolog bence Balzac'dır. Yani Balzac'la sosyoloji müşahhas olarak ilim hüviyetini kazanır. İnsanın hareketlerini tayin eden saikler, ihtiraslar, heyecanlar bütünüyle psiko-sosyoloji romana girer. Bir toplumu çamurdan ve kandan rüyalarıyla, mistik tarafları ve çirkin taraflarıyla, maddesiyle, hayatı romana sokan Balzac'tır. Bu itibarla romanın muhteşem bir hudutsuzluğu var.&lt;br /&gt;Fakat beşeri ilimler geliştikçe romanın muhtevası azalmaktadır. Felsefenin başına gelen akıbet, romanın başına da gelecektir diye düşünüyorum. Yalnız şu var: Bugün bizim gibi, beşeri ilimlerin gelişmediği, beşeri ilimlerin büyük eserler vermediği ülkelerde elbette roman yaşayacaktır. Buyurduğunuz gibi romanı roman yapan en belli başlı taraflarından biri üslûptur. Romanı roman yapan faktörlerin başında üslûp gelir. Büyük romancıların hepsi büyük üslûpkârlardır. Fakat ben uzak bir istikbalden bahsederek, belki yarın ihtiyaç kalmayacaktır dedim. Yoksa romanın cemiyetlerde büyük hizmetler gördüğü, ilimlere yardımcı olduğu, felsefe gibi birçok ilimleri emzirdiği gerçeğini kabul etmiyor değilim.&lt;br /&gt;Müsaade buyurursanız şu nokta üzerinde durmak istiyorum. Meselâ bir Kemal Tahir çıkıyor, Osmanlı toplumunu romanlaştırıyor. Kemal Tahir bu düşüncelerini yazı olarak, deneme olarak kaleme alsa birçok itirazlarla karşılaşır. Roman oldu mu karşılaşmıyor. Roman büyük hürriyet veriyor yazara. Adeta sorumsuzluk fetvası veriyor.&lt;br /&gt;Bir ilim adamından beklediğimiz ciddiyeti, katiyyeti romancıdan beklemiyoruz. Halbuki gerçekten olgunlaşan bir cemiyette roman, yerini meselâ denemeye bırakabilir. Çünkü deneme de üslûp endişesiyle kaleme alınır. Romanda üslûp ne kadar aranılırsa, denemede de o kadar aranılır.&lt;br /&gt;Endişeleriniz son derece yerindedir. Sanat eseri, sanat eseridir. Fakat bu sanat eseri bir maceraya dayandığı için, okuyucuyu tecessüsünden yakaladığı için, bence istikbalde aynı itibari göremez. İnsanlar hikâye dinlemekten usanacaklardır. Yani hikâyenin yerine ilim geçecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman ve Deneme&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanın esasen hikâye kısmını atarsanız, denemedir. Deneme ile roman arasında tek fark birisinde bir maceranın oluşudur. Romandan macerayı çıkarırsanız bu fark ortadan kalkar. Macera nispeten çocuk kavimlerin, çocuklu kavimlerin fazla itibar ettikleri, fazla yumulduğu yemdir. Bu yeme ihtiyaç yok. İnsanlar söyleyeceklerini açıktan açığa söyleyebilirler.&lt;br /&gt;Bir psikologun bir kitap yazarken ilmî hazırlıklara ihtiyacı vardır. İlmî mahiyetin daha sulandırılmış sekli, denemedir. Denemeci, bir laboratuar adamı kadar, kesin, sahih konuşma mecburiyetinde değildir. Yani deneme, belli bir zaman için romanın yerine oturabilir, diyorum. Ben romanın, meselâ 21. asırda aynı itibari, alâkayı göreceğini tahmin etmiyorum. Bu sadece bir faraziyedir. Elbette "güzel", edebiyatın ezelî konusudur. Her yazar edebiyat çerçevesi içinde güzel yazmaya mecburdur.&lt;br /&gt;Deneme romanın bütün üslûp ustalıklarını kendinde toplamak mecburiyetindedir. Deneme romanın yerine pekâla geçebilir. Romanın gösterdiği bütün cesareti deneme de gösterebilir. Çünkü onun da sınırları kat'ı olarak çizilmiş değildir. Romanın hususiyeti, insanı belli vakalar içersinde göstermesidir. Bu belli vakalarla okuyucuyu sürüklemesidir. Romana gösterilen itibar bir yerde marazi bir itibardır. Sıhhatli bir toplumun romana ihtiyacı yoktur. Romanın yerine sinema geçiyor, televizyon geçiyor. Sizin de buyurduğunuz gibi ya ideolojinin elindedir yahut sadece hırsız polis hikâyesi haline gelmiştir. Bu kadar münferit, bu kadar alelâde vakalar tecessüsümüzü tahrik ediyor.&lt;br /&gt;Vaktiyle şövalye romanları vardı. Bunlar hiçbir edebî değerleri olmamasına rağmen bütün dünyayı istilâ etmişti. Akla sığmayan maceralar... Devler, cinler, büyü. Don Kişot bu romanların tenkidini yapmak için sahneye çıkarıldı. Cervantes'ten daha önce fermanlar çıkarılmıştı. Sarlken romanların basılmasını, yazılmasını kesinlikle yasak etti. Vaizler kilisede romanlar aleyhinde konuştular. Fakat Sarlken bir taraftan romanları yasak ederken bir taraftan da gizli gizli roman okuyordu. Roman manastırlara da girmişti. Saint Theresa gibi bir azize evvelâ şövalye romanları yazmakla ise başladı. Hayatını Hıristiyanlığa vakfeden, Ispanya'nın ve Avrupa'nın yetiştirdiği en büyük yazar olan Theresa bile roman yazmak zaafından kendini kurtaramamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanın zaman zaman bir cemiyetin edebiyat gıdası haline gelmesi, okunan tek şey olması, bir parça tembelliğe alıştırıyor insanları. Bir parça muhayyele alıştırıyor ve insanı realiteden uzaklaştırıyor. Bugünkü roman hakkında böyle bir mahkumiyet kararım yok. Romancı elbette çok muhteremdir ve çok büyük işler yapmaktadır. Hele bizim gibi ilmin tadını ciddi olarak tatmamış cemiyetlerde romanın başaracağı çok iş vardır. Tabiî okuyucunun kültür seviyesini de dikkate almak lâzım. Roman okunuyor, deneme okunmuyor. İlim kitabı hiç okunmaz.&lt;br /&gt;Romanı okutan maceradır, üslûp sıfatına bile lâyık değildir. Büyük romancı sayılan Kemal Tahir'in de üslubu kırık dökük, deli dolu bir üslûptur. Yani Kemal Tahir bir üslûpkâr değildir. Kemal Tahir vak'alardaki cazibe yahut ideolojik sebeplerle okunmaktadır. Yani Türkiye'de roman, edebiyat eseri olduğu için okunmuyor, roman, roman olduğu için okunuyor. Peyami gibi kaç romancı var? Demek ki, roman çağımızın büyük edebiyat türüdür. Yalnız yegâne edebiyat türü olması, endişeye sezadır.&lt;br /&gt;Bütün büyük adamlarda roman okumaya karşı bir alâka vardır. Darwin de böyleydi. Don Kişot da bu iptilâyı önlemek için kaleme alınmıştır. Bu eserde, insandaki bu iptilanın köklerine inilmiştir. Romanın cemiyeti nasıl tahakkümü altına aldığı ortaya konmuştur. Roman, hikâye insanların zaafıdır. Ben de çok okudum roman ve hâlâ okumaktayım. Bütün ciddiyetimize rağmen hepimizin kültür temelinde romanların oynadığı rol büyüktür.&lt;br /&gt;Romancının kocakarı hikâyelerine yanaşmaması ve eserini hiçbir ideolojiye alet etmemesi elbette temenniye şayandır. Kıymetli dostum Kutsi Bey'i tenzih ederim. Büyük romancılar da öyle yapıyorlar. Fakat bizim gibi hikâye dinlemeye meraklı, ciddiye sırtını çeviren bir toplulukta romanların çok fazla alâka görmesi de temenniye şayan değildir. Söyleyeceklerim bundan ibarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kutadgu Bilig&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nermin Pekin : Efendim, ben biraz mevzuu değiştireceğim. Siyasetnamelerden söz edilmişti. Bizim, Batılıların siyasetnamelerinden önce Kutadgu Bilig adlı eserimiz var. Eser okutmak gayesiyle sanıyorum, müşahhas bir şekilde kaleme alınmış. Hem de manzum olarak yazılmıştır. Batı'dan çok daha evvel. Acaba bu konuda Sayın Cemil Meriç'in düşünceleri nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç : Hanımefendi, ilk eski siyasetname Hz. İsa'dan bin yıl önce yazılmıştır. Ve Asya'nın siyasî düşüncesinin temeli olmuştur. Bu eser Farsça'ya, Arapça'ya defalarca tercüme edilmiş (Kelile ve Dimne). Türkçe'ye Hümayunname ismi altında tercüme edilmiştir. Yani Batı, Asya düşüncesinin tesiri altında gelişmiştir. Buyurduğunuz gibi Kutadgu Bilig de çok değerli bir kitaptır. Fakat şunu hemen kaydetmeliyim; Batıyla Doğu arasında başlıca şu fark var: Doğuda hikmet-i ameliye başlığı altında toplanan edebiyat nevileri çoktur ve hepsinin de temelinde ahlâk vardır. İslâmiyet vardır. Yani mükemmel insan vardır. Biz ahlâklı bir kavimiz. Biz Müslümanız. Müslümanlıkta önce ahlâk, önce din vardır. Batının siyasetnamelerinde böyle bir kayıt yoktur.&lt;br /&gt;Bu siyasetnameler soğukkanlı, kalbi ve ruhu bir yana bırakan, insanı bir hekim soğukkanlılığı ile incelemeye çalışan, insanı zaaflarıyla ele alan kitaplardır. Yani sanat değildir siyasetname, doğrudan doğruya ilimdir. Bu itibarla bizim siyasetnamelerimizle Batınınkiler arasında fark vardır.&lt;br /&gt;Machiavelli insanı ikiye ayırır. Birisi mimarlar, idare edenler, diğeri tarihin malzemesi. Yani geniş kalabalıklar sadece tarihin malzemesidir. Kum gibi, harç gibi cansız bir malzemedir. Batı'nın gayesi hiçbir zaman mukaddes olmamıştır. Batı'nın gayesi evvelâ kendi insanına boyun eğdirmek, sonra dünyaya boyun eğdirmektir. Bizde bütün siyasetnameler mükemmel insan nasıl yetiştirilir, cemiyet nasıl refaha kavuşturulur gibi bir gayeye dayanır, normatiftir. Tabiî Hint'te bu yoktur. Hint'te Kelile ve Dimne'nin ahlâkı çırılçıplak bir ahlâktır. Bizdeki Kutadgu Biligler, elbette mevzundur, çok okunmuştur. Ama insanın mükemmelleşmesi değil de nasıl idare edileceği esastır. Yani Batı'da siyasetname aklın çiğ, her türlü zarafetten mahrum sesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Kafalı : Kutadgu Bilig'deki hususiyetin Şark için de ayrı bir mümtaz yeri vardır. Kutadgu Bilig'de aranan şey, nizamdır. Her ne kadar bugünkü Türkçe'ye "Saadet Veren Bilgi" diye çevrilmişse de aranan saadet, nizam içinde bulunmaktadır. O nizam anlatılmaktadır. Yani devlet anlatılmaktadır. Devlet, nizamı getirecektir ve saadet öylece bulunacaktır. Devlet olduğu zaman, saadet vardır. Ayrıca Kutadgu Bilig'deki hususiyet de şudur: İdealize etmek yerine, ideal olan bir nizamın tespiti. Yani bir arayış değil, yaşanan bir şeyin kaleme alınışı vardır.&lt;br /&gt;Üstadımıza burada teşekkür etmek isterim, Batı ayrı bir dünya, bir Hıristiyan dünya. İslâm Türk dünyasında apayrı bir ruh var. Görebildiğim kadarıyla, Batı'da, meselâ bir hürriyet, bir adalet mefhumu daima aranan şeylerdir. Hak, hakkaniyet de öyle... Bütün bunları elde edebilmek için bir mücadele vasatı yaratılmaktadır. Halbuki Türk İslâm dünyasında bunlar idealize edilen şeyler olmayıp yaşanan şeylerdir. Zaman zaman kaybedilse dahi, yine yaşanacağından eminim. Bütün bu değerleri, idarede, cemiyet hayatında, sanatta, edebiyatta görmek mümkün. Batı'da eserlerde bir samimiyet bulamazsınız. Onun yerine soğuk, katı ve despot bir hava vardır. Şark'ta ve Türk İslâm dünyasında ilim hürdür. İlim adamları, ilimde muhtardır ve hürmet görürler. Meselâ bir Süleymaniye'de samimiyeti, fazileti, hürriyeti rahatlıkla görmek mümkündür. Despotluk asla yoktur, orada çalışan emeğinin karşılığını almıştır. Sanatkâr gönlüyle gelmiş ve orada bir âbide meydana getirmiştir. Batı'da büyük bir âbide meydana getirilir, ama kamçıyla, despotlukla. Bizim dünyamızda bir ilim adamının katledilmesi, onun hakkında ferman verilmesi katiyyen söz konusu değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazete, Dergi ve Kitap&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gültekin Sâmanoglu : Efendim ben Sayın Cemil Meriç'ten gazeteler, dergiler ve kitaplar arasındaki münasebet hakkında bilgi rica edeceğim. Bu konuda bir makalesini okumuştum, çok güzeldi. Ben şahsen zamanın, günün şartları sebebiyle kitaplara vakit ayıramıyorum. Ancak gazetelere sığınabiliyorum. Kitap okumak bana zor geliyor. Tabiî bu durum, bizden sonraki nesillere, Türkiye'yi idare edecek olan nesillere daha kötü bir şekilde intikal edecek. Bu bakımdan, değerli hocamızın bir sohbet yapmalarını rica edecektim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç : Efendim, çağımızın insani alâkası parçalanan ve bir nevi afyonkeş haline getirilen insandır. Düşünen değil, bazı belli düşünceleri kabule mecbur edilen bir insan. Kitle haberleşme araçları, gazete, televizyon sığ bir kültürü yaymakta ve ciddi kültüre karşı duyulan alâkayı da azaltmaktadır. Hegel, gazete için "sabah duası" diyor. O zamanlar gazete bir kültür taşıyıcısıydı. Gazeteyle dergi arasında bir fark yoktu. Zamanımızda gazeteler bir ticaret metaı halindedir. Hedefi, uyandırmak, ışıklandırmak değildir. Sadece belli haberleri istenilen şekilde aktarmak, telkin etmek, okuyucuyu bir nevi medyum haline getirmek, alışkanlıklarının esiri haline getirmek ve mümkün olduğu kadar düşündürmemek...&lt;br /&gt;Valéry'nin politikayı tarifi şöyledir: "Politika insanları kendilerini ilgilendiren meselelerle uğraşmaktan alıkoymak sanatıdır." Şimdi böyle olunca, gazeteler de bir nevi endüstri müessesesidir. Bu müessese kendi istediği biçimde hakikati biçimlendirir. Hakikati belli ölçülerde kalıplar içine dökerken aynı zamanda düşünceye de yer veriyor. Yalnız, irfanı gazeteye hapsettiniz mi haysiyetini kaybeder. Çünkü gazetenin bir günlüktür ömrü. Gazete sigara gibi içilecek, limon gibi sıkılıp bitecektir. Fıkraların, haberlerin hepsinin ömrü bir günlüktür. Ağırlık merkezi belli düşüncelerin telkin edilmesidir. Bu bakımdan gazetede romandan daha fazla tehlike mevcut. Romanın gelişmesinde gazetelerin rolü büyük olmuştur. Gazete tefrikacılığı geliştikten sonra roman bütün dünyayı istilâ etmiştir. Haddizatında roman da, gazete de bir kaçma mekanizmasıdır. Gündelik hayatın incir çekirdeğini doldurmayan vakaları üzerine eğilmekle değerli vaktimizi öldüren bir mekanizma. Gazeteleri kültürün başlıca kaynağı telâkki etmek yanlıştır. Çoğumuz üç dört gazete birden okuruz. Kitaba, ciddi kitaba ayırdığımız zamanla gazetelere ayırdığımız zaman arasında yapılacak mukayese son derece aleyhimizdedir. Yani gazete fanidir, ancak belli bilgiler elde etmek için okunur. Bu bilgiler de politikanın konusunu teşkil ediyor, o bakımdan sürükleyicidir. Bu arada birkaç fikir adamının oraya düşen yazıları da ruhumuza sevinç vermektedir. Fakat bunun dışında bir posadır gazete. Gürültüden ibarettir. Aynı zamanda gazete bir hastalığın da taşıyıcısı oluyor. Bu hastalık, yazı yazmak hastalığı. Umumiyetle çağımızda en fazla yayılan hastalıklardan biri de yazı yazmak hastalığıdır. Eline kalem alan, mutlaka yazı yazmak mecburiyetinde. Yazamazsa, slogan yazma mecburiyetinde. Bu sloganperestliğin kaynağı da grafomanidir. Grafoman, çok okur, gazeteleri didik didik eder. Böylece dolar, boşaltmak için eline kalemi alır. Hiçbir şey yazamazsa, gider cami duvarına slogan yazar. Gazete ciddi bir rehber ve güvenilir bir kaynak olmaktan uzaktır. Ama çok sevdiğimiz insanlar bu hareketin içindedirler. İster istemez bu harekete katılırlar. Çünkü yirminci asrın bir mecburiyetidir bu. Bir Ahmet Kabaklı'nın gazetede yazı yazması, Ahmet Kabaklı için bir fedakârlıktır, bizim için de onu gazetede okumak bir fedakârlıktır. Çünkü Ahmet Kabaklı gazeteci değildir ve olamaz. Bir kültür adamıdır, irfan adamıdır. Ne yapalım ki gazetede okumak mecburiyetinde kalıyoruz. Bir takım mecburiyetler bir insanı olması gerekenden başka şekle sokmaktadır. Bu hazindir, trajiktir fakat reeldir. Dergiye gelince; dergi daha geniş soluklu, daha geniş imkânları olan ve istikbale kalacak olan bir nesir vasıtasıdır. Tefekkürün kalesidir. Birçok insanlar kitap yazmak ve bastırmaktan mahrumdurlar. Dergi daha geniş imkânlar önümüze serer. Bir memleketin irfanını tetkik etmek için, mutlaka dergilerine eğilmek mecburiyetindeyiz. Birçok büyük adamların, kitapları yayımlanmış olan yazarların yazılarının bir kısmi dergi sayfalarında kalmaktadır. Bu bakımdan, dergiler kütüphanelerin en ciddi, en zinde malzemesidir. Kitap ise daha çatık kaşlı, daha smokinli düşüncedir. İndeks yapmak gibi bir takım mükellefiyetler yükler yazara. Bu itibarla dergi gazeteyle kitap arasındadır. Düşüncenin gerçek taşıyıcısıdır, her türlü düşünceye açıktır, donmamış genç ve gerçek düşüncedir. Dergi bir memleketin fikir aynasıdır. Kitap ise fikri mumyalaştırır, kaditleştirir. Bilmiyorum, arzedebildim mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasî Kültür ve Aydınlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemal Ertek : Efendim, siyasî kültürün olgunlaşması, izm'lerin, Marksizm'in yayılmasına sebep olan siyasî kültür boşluğunun doldurulması için çocukların eğitimine alfabeden başlamak gerektiğine inanıyorum. Hele bu sene çocuk yılı olması münasebetiyle çocuklarımızın beyinlerinin, buyurduğunuz gibi adeta afyon yutturularak yıkanmalarını müşahede etmemiz karşısında bir tohumu nasıl ekmemiz lâzım gelir, ters ideolojilerin körpe dimağlarda yeşermemeleri için, ne gibi tedbirler almamız gerekir? Ayrıca ben siyasî edebiyatımızın da bir folkloru olduğuna inanıyorum. Halkımızın arasına maalesef, atalarımızın olmadığı halde, "sana dokunmayan yılan bin yaşasın", "çirkefe taş atma sana da sıçrar", "bükemeyeceğin eli öp" vs. gibi tamamıyla siyasî literatürle bağdaştırılabilecek bazı deyimler sızmıştır. Ben bunları siyasî folklor olarak isimlendiriyorum. Bu konuların da işlenmesi lüzumuna inanıyorum. Siyasî edebiyatın boşluğuna varmadan önce bu noktaların belirtilmesi gerekiyor. Hocamızdan bu konudaki düşüncelerini rica ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç : Çok mühim bir yaraya parmak bastınız. Evvelâ sunu kabul etmek lâzım: Tedbirin de terbiyeye ihtiyacı vardır. Biz gelecek nesillerin iyi yetişmesi için evvelâ kendimizi iyi yetiştirmeliyiz. Marksizm'e karşı en iyi ilâç yine izm'lerdir. Düşünceyi bir bütün olarak almak ve izm'leri bu bütün içinde görmek mecburiyetindeyiz.&lt;br /&gt;Hepimizin siyaset literatürü son derece sığdır. Evvelâ siyaset adamlarını, hocaları yani aydınları terbiye etmek lâzım. Türkiye siyasetin içine kendi insiyatifiyle değil adeta sürüklenerek girmiştir. Çünkü hepimizin bilgisi sığdır. Evvelâ biz aydınların terbiye edilmesi lâzımdır. Bu şuur aydınlar katında gerçekleştikten sonra nesilleri şuurlandırmak daha kolaydır. Evvela aydınların şuurlanması lâzım. Buyurduğunuz gibi halkın arasında "darb-i mesel" adı altında, adeta afyon gibi yutturulan bir nevi slogan edebiyatı, evet politikayla alâkalıdır; fakat politika ilmiyle alâkalı değildir. Bunlar kalabalığı düşünmekten alıkoyar. Birçok sömürücünün, politika esnafının ekmeğine yağ sürer. Bir nevi teslimiyet telkin eden bu sloganlarla mücadele etmek gerekir. "Suya sabuna dokunma" gibi sloganlar elbette bizim dünyamızın mahsulü değildir. Bunlar teslimiyet ve acz ifade eder. Maksizm'e karşı açılacak cihat mutlaka ilme dayanmalıdır. Polisiye tedbirlerle veya hüsnüniyetle yapılacak bir iş değildir bu. Maksizm'e karşı aynı ilmi cihazla çıkmak mecburiyetindeyiz. Bildiğimiz ölçüde muzaffer oluruz. Karanlıkta dövüş olmaz. Bu itibarla ben siyasî edebiyatın mekteplerimizde okutulmasına taraftarım. İnsanlık bu konuda nereye varmış siyaset sahnesinde boy gösteren fikir adamları neler bulmuşlar, işi nereye getirmişler... Bütün bunların bilinmesi gerekiyor. Biz fildişi kulede değiliz. Biz nesilleri yetiştireceğimiz gibi, kendimizi de kurtarmak mecburiyetindeyiz. Yani aydınlar da kendileri olmalıdırlar. Bu itibarla yapılacak iş büyüktür. Kendimizi tanımak, tarihimizi tanımak, sonra yapılan tahripleri önlemek, Avrupa'nın tasallutuna karşı kendimizi sağlam bir hisarla kuşatmak mecburiyetindeyiz.&lt;br /&gt;Sorduğunuz suali tam mânasıyla cevaplandıracak durumda değilim. Evvelâ genç nesillerin yetişmesi bir devlet meselesidir. Aydın meselesi, kalem sahiplerinin ve cemiyetin meselesi. 40 milyon Robinson halindeyiz. Kimse kimseyi anlamıyor, dilimiz yok... Bu vasıfta insanların genç nesilleri düşünmesi imkânsız. Evvelâ kendimizi tanımalıyız. Müşterek bir dil, müşterek bir tefekkür dünyası yaratmalıyız. Bunun da tek çaresi bilmek ve okumaktır. Bilmek, daima İslâm'ın büyük emridir. Nesilleri aydınlatacak olan, siyaset ilmidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç Röportajı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Nesillerin Mirası" Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı, Türkiye Yazarlar Birliği Yayını, Ankara 1986, s.586-594.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1986, Hüsamettin Aslan'ın, ünlü mütefekkir ve edebiyat tarihçisi-eleştirmeni Cemil Meriç (1917-1987) ile yaptığı röportaj.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan : Üstadım, izninizle, sorularıma, hayat konusundaki görüşlerinizi alarak başlamak istiyorum. Şimdi hatırlayamadığım bir yerde "Hayat" der Levi Strauss, "bir bunalımlar serisidir". Onu, yani hayatı, Allah katında bir imtihan olarak niteleyenler de var, tabiî ayıklama kanunuyla açıklayanlar da. Sizce nedir hayatın anlamı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç : Hugo'nun bir sözünü not etmiştim. "Hayat mezarların çözdüğü dolaşık bir yumaktır" diyordu. Buna mukabil şöyle söyler Neyzen Tevfik: "Çözemez kimse bu dünya denilen kördüğümü/ Yaratan ..... bilir ancak onun içyüzünü/ Bir delikten çıkarak bir deliğe girmekteyiz/ Önü zulmet, sonu zulmet, ..mişim gündüzünü." Bu sözlerin hiçbiri mutlak olarak ele alınmamalı elbette. Hayyam, "Efsane söylediler uykuya daldılar" diyor. Hepimizin söylediği bir efsane var. Hepimiz bir efsane söyleyip uykuya dalıyoruz. Bu, suale sualle cevap vermek. Bu suale cevap verilmez. Zor sualler bunlar. Münker Nekir sualleri gibi. Bir şairde mutlak hakikat aramak yanlış. Şair sözü... İlham var. Sokrat, bütün düşüncelerinin demon'dan geldiğini söyler. "Benim bir demon'um var, beni o konuşturuyor" derdi. Herkesin bir demon'u var. Yukarıdaki mısraları böyle anlamalıyız. Belli anlarda doğar şairin içine bunlar, bazen bir şimşek pırıltısı gelir, aydınlatır insanı. İnsan aydınlandığını zanneder. Şimşek pırıltısı geçtiğinde daha koyu bir karanlığın içinde kalır insan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Ölüm hakkında ne düşünüyorsunuz? Ölümün sizdeki tedaileri nedir? Benim aklıma Camus geliyor. O, "Bu dünyada her şeyden ölüm akıyor; duvarlardan, gazetelerden ve insanların yüzlerinden" diyordu Başkaldıran İnsan adlı kitabında. İslamiyet, 'Ölüm, insanın canını Rabbi'ne emanet etmesidir' diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Ölüm, ister istemez karşılaşacağımız bir sual işareti! Ziya Paşa'nın dediği gibi "Halledemedi bu lügazın sırrını / Bin kafile geçti ulemâdan, füzelâdan."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Ölümden korkar mısınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Aksini söyleyemem. Somutlaştırarak anlatmak mümkün değil. Mahiyeti meçhul bir korku. Aslında bu sorular, benim bütün hayatım boyunca kendime sorduğum sorular. Hiç bir zaman cevap veremedim. Kimse verememiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Ebediyet neden sümüklü böceğin izleri kadar aldatıcı olsun? "Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kağıda geçirmek istiyorsun; kağıda, yani ebediyet. Zavallı çocuk, bilmiyorsun ki, ebediyet sümüklü böceğin izleri kadar aldatıcı."(Bu Ülke, syf.182) diyorsunuz. İnanmıyor musunuz ebediyete?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Ebediyet diye bir şey yok yeryüzünde. Burada şöhret söz konusu. Bütün şöhretler yalandır! Ebediyeti şöhret manasına kullanıyorum. Napolyon mu, Marks mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Kültürler, genellikle içlerinde yaşadıkları insanların bunalımlarını çözen kurumlar yaratmışlar. Gazali böyle bir meseleyle karşılaştığında tekkeye koşar; oysa Gökalp bunalımlarını çözmek için intihara başvurur. Mesele bir tercih meselesi. İnsanın fikrî ölçülerini değiştirmesi bence bu. Gökalp, Durkheim'ı yani modern düşünceyi tercih etti. Ben, sizin de aynı tercih problemiyle zaman zaman karşı karşıya olabileceğinizi düşünüyorum. Bu konuda bizi biraz aydınlatır mısınız? Aklıma gelmişken söyleyeyim, meselenin çağrışımları beni Tanpınar'a götürüyor. Ölmeden onbeş gün önce günlüğünde şu soruyu soruyor kendisine: "Tanrı'ya inanıyor muyum? Evet..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Ziya Gökalp, Gazali değildir. Gökalp minnacık bir adamdır. Elindeki imkanlarla başka çaresi yoktu. İster istemez intihar edecekti. İntihar kapıyı açmıyor. O da Mavi Sakal'ın Kırkıncı Odası'nı açıyor. Sık sık bu meseleyle ben de karşı karşıya geldim ama korkak olduğum için intihar edemedim. Bu büyük meçhul beni ürküttü. Ben düşünceyi bir bütün olarak ele alırım. Memleketten memlekete değişmez. Ziya Gökalp'le Gazali arasında mahiyet farkı var. Ziya Gökalp, Batı'nın sofra artıklarıyla geçinen bir zattır; onları atıştırır, zaman zaman da kusar. Peyami Safa'nın çektiği ruh çilesini çekmemiştir. Sahtekârdır. Her devirde dalkavukluk yapmıştır. Talat Paşa'ya ve İttihat Terakki'ye mesela. Tarihin şımarttığı bir adamdı.&lt;br /&gt;Ben daima intihar düşüncesi içinde yaşadım. İntihar beni dâûssıla gibi takip etmiştir. Şimdiyse intihar bile edemeyecek haldeyim. Hayyam'ın dediği gibi, bir masal anlattık çağdaşlarımıza ve geçip gideceğiz. Noktalayacağız bir gün.&lt;br /&gt;Tanrı sorusuna cevap veremem. Tanpınar bahtiyar bir adamdı. Bu soruya cevap vermiş. İnanıyorum da inanmıyorum da. Bunlar matematik birer realite değil ki. Zaman zaman inandım. Ama ne kadar inanıyorum, bilemiyorum. Eğer Tanrı olmazsa, hayat bir curcuna oluyor. İntihar tam bir hal çaresi oluyor o zaman. Camus'nun yaptığı da bu.(1) Sisyphos Efsanesi'nde söylediği gibi, ya inanacaksın ya intihar edeceksin. Üçüncü bir hal çaresi yok. Bunlar kaypak kavramlar. Kim ne kadar inanır bilinmez. Tanpınar benden aydınlık görüyor ve 'Evet' diyor. İnanıp inanmadığımı bilemiyorum. Müslümanım, müslüman bir çevrede doğdum. Ancak ne kadar inanıp inanmadığımın cevabını mahşer günü bilebileceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Cemil Meriç külliyatında el atılmayan düşünce devi yok gibi. İbn Haldun'la Marks; Cevdet Paşa'yla Weber; Cemalettin Efgani ile Ali Şeriati iç içe bu külliyatta. Yani idealizmle materyalizm, laiklikle din, doğu ile batı. Bence zorlu ve çetin bir yürüyüş bu. Eklektik bir düşünür; kendini parçalanmış, çatlamış aynalarda seyreden ve bunun verdiği acıyla kıvranan bir aydın diyebilir miyiz sizin için? Arkasından sözkonusu parçalanışınızın ülkemizle ilgili yanları sökün ediyor. "Benim trajedim şu birkaç satırda; sevebileceklerim(yani sosyalistler) dilsiz, dilimi konuşanlarla(yani sağcılarla) konuşacak lakırdım yok" -parantez içleri soruyu soranın- "Sağ okumuyor. Boşuna bağırıyorum. Sol diyalogdan kaçıyor." Nasıl oluyor da hem Büyük Doğu kadrosundan hem de Yön kadrosundan olabiliyorsunuz? Neden buna mecbur hissediyorsunuz kendinizi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Bu kelimeleri tarif etmeden kullanmak hata. Ben Türkiye'de gerçekten sosyalist olabileceğini sanmıyorum. Bir parça eklektiğim.(2) Her aydın bir parça eklektik olmak zorundadır. İnsan bütündür. Evet derseniz biter. Halbuki aydın olmak başka şey. Aydın olmanın insana yüklediği büyük sorumluluklar var. Bu sorumluluğun idraki başka, uygulama imkanı başka. Belki ben aydın olmanın sorumluluğunu idrak ediyorum ama icaplarına ne kadar uyuyorum bilemem.&lt;br /&gt;İnsan çok meçhullü bir problemdir. Mesela dilimle Büyük Doğu'ya mensubum. İnançlarımın bir kısmıyla da öyle. Yön de bir tarafım benim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Yön'le paylaştıklarınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Önce pozitivizm. Akla fazla önem verişim. Mesela Rıza Tevfik, Tevfik Fikret zaman zaman bir anlamda Yön'cüdürler. Bu problemde o kadar meçhul var ki... İnsanla ilgili hiç bir problem basit değil. Mesela Necip Fazıl'ı severim ama Doğan Avcıoğlu'nu sevmem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Geçmişte sosyalist olmanızla Yön arasında bir bağ kurulabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Ben hiç bir zaman sosyalist olmadım. Bilhassa materyalist hiç olmadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: "Kimim ben?" diye soruyorsunuz günlüğünüzde kendinize ve insanı kanser edecek ağırlıktaki bu soruyu şöyle cevaplandırıyorsunuz: "Hayatını Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi." Sene 1974. Türkiye gibi Ortadoğu'nun göbeğindeki bir ülkede, bu yamalı bohçada, bir düşünür için yukarıdaki cevabınız yeterli mi? Kimsiniz siz? Kimlik söz konusu olduğunda sorulacak bütün sorulara cevap verebilecek bir düşünür mü yoksa arafta bir yalnız mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Arafta bir yalnızım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Umrandan Uygarlığa adlı kitabınızdaki müthiş makalenizi; Ruşen Eşref'in 'Diyorlar ki' adlı kitabını esas alarak yazdığınız 'Diyorlar ki' başlığını taşıyan yazınızı düşünüyorum. Elimden gelse herkese okurdum bu yazıyı. Benim çağdaşlarım, Gökalp'in bir Delf kâhinine benzediğini sizden öğrendiler. Peki ama hocam, orada sözünü ettiğiniz Türk aydınlarıyla sizin aranızdaki fark nedir? Bu ülkede Peygamber'den 'Muhammed' diye söz etmiyor musunuz? Bir batılının konuşma veya yazma biçimi bu. Hemen arkasından, İslamiyet’le ilgili olarak yazdığınız hepsi birer manifesto niteliğindeki yazılarınız geliyor aklıma. Çelişki bu. Büchner'in "Madde ve Kuvvet" adlı kitabının düşünce dünyanızı, bir anlamda kişiliğinizi en çok etkileyen kitaplardan biri olduğunu söylüyorsunuz. İslamiyet'in size açıklamadığı şey neydi de bu kitaba dört elle sarıldınız? Kaderiniz bence, kimlik bunalımlarını okudukları kitaplarda çözümleyen binlerce insanın -sağcı, solcu, idealist veya materyalist olmaları bir şey değiştirmez- kaderleriyle aynileşiyor. Okumakla olmak neden aynileşsin? Bir düşünceyi öğrenmek aynı zamanda bir yaşama biçimini öğrenmektir. Doğru. Ancak, o yaşama biçimini icra etmek değil. Pratik hayatta kendilerini yaşayabilmek imkanını sağlamıyor bize, okuduklarımız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Biraz fazla altını çizmişim "Madde ve Kuvvet"in. Sözün gelişi öyle yazmışım. Onsekiz yaşında bir insanı çarpar elbette. Bütün hayatımı etkileyen bir tesiri olmamıştır. Belli bir çağda etkilemiştir beni. Hayatıma şâmil değildir. Bulûğ çağında, ilk defa rastlanan güzel bir kadının insan üzerindeki etkisi bu. Ama babam için aynı şeyi söyleyemem. Babama okuttum, ruh dünyasında kötü akisler yaptı. Babam hacıydı ve mûtekit bir insandı. Üzerinde resim var diye eve gelen kibritlerin resimli kapaklarını yırtardı. Onun üzerinde tesirli oldu bu kitap, benim üzerimde değil. Evladım, kelimeler hiç bir şey ifade etmiyor, görüyorsunuz, yani hem yalan hem doğru bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Günlüğünüzde yazdıklarınızla kitaplarınızda yer alan düşünceler arasında çelişkiler var. Russell, "Bir düşünce sistemi" der, "Eğer yüzde yüz tutarlıysa, o düşünce sistemi toptan tutarsızdır ya da ilmî değildir." Bu tespit, "Batı Felsefesi Tarihi"ndeydi. Sanırım. Çelişkileriniz son tahlilde normal olarak da kabul edilebilir. Kitaplarınızdan birinde, "Yobaza düşmanlık tarihe düşmanlık. Yobaz en güzel taraflarımızla biziz, biz." diyorsunuz. Eserlerinizde bu türden yüzlerce ifade gösterebilirim. Oysa günlüğünüzde, "Solun kadir na-şinas davranışı beni ister istemez gericilerin kucağına değil, yanına itti" şeklinde beyanlarınız var. Gericilik nedir, sağ nedir? Yeni Devir gazetesi hangi çizgidedir? Müslümanlık nedir ki böyle söylüyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Yeni Devir pek ciddi bir intiba bırakmamıştır üzerimde. Mesela Cumhuriyet'te yazmayı tercih ederdim. Gerici benim. Sağ'a antipatim yok. Sağ mezarlık bekçisi. Eskinin devamını ister sağ. Halbuki hayatın kendisi daima yeniye müteveccihtir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Marksizme yaklaşımınız oldukça farklı, sizce yalnızca bir düşünme biçimi. Ortodoks marksizme ateş püskürüyor yazılarınız. Ortodoks olmayan marksist düşünürler ise daima tam not alıyor sizden; Rodinson, Schumpeter ve diğerleri... Ancak, yine de marksist düşünceyle bir çok şeyi paylaşıyorsunuz. Bunların başında düşünme biçiminiz var bence. Genç Cemil Meriç'ten olgun Cemil Meriç'e uzanan, çizgide değişmeden kalan tek unsur düşünme biçiminiz yani diyalektik yöntem. Bilgi problemine bakış açınız marksizmden izler taşıyor. Meraklı okuyucular, Mağaradakiler adlı kitabınızın 391., Umrandan Uygarlığa adlı kitabınızın 231-261. sayfalarına bakabilirler. Ayrıca, Kırk Ambar adlı eserinizde, Proudhon'u yazarken yaşadığınız iç hazzı geliyor aklıma.(3) Düşünürken ve yazarken, "Önce eylem vardı" diyorsunuz, diğer sosyalistler gibi. Önce eylem vardı; yani hayat vardı, maddi gerçeklik vardı. Bilginin kaynağının materyalist açıklaması bu. Modern bilimin bu ilkeye dayandığını kabul ediyorum. Doğru, bilimin nesnesi, araştırma nesnesi maddedir. Ama bu düşünce biçimi, İslamiyet, evet, kitaplarınızda sıkça vurguladığınız İslamiyet sözkonusu olduğunda çelişkilerden birini doğuruyor. Tehlikeli bu, İslamiyet açısından. Tehlikeli, çünkü vahyi dışarda bırakıyor. Bir şey daha var: 'Umrandan Uygarlığa'da(sf.366, dipnot), Marks'ı, Şerif Mardin'e karşı savunabiliyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Hayır, bende değişmeden kalan diyalektik değildir; insan düşüncesine saygıdır. Ben insan düşüncesini İbn Haldun gibi ikiye ayırıyorum: İnşa ve haber. Haber'e olduğu gibi inanılır. İnşa ise yorum demektir ve tartışmaya açıktır. Marks da İbn Haldun ve Farabi gibi büyük düşünce adamlarından biridir. İmtiyazlı bir mevkii yoktur. O da bir insandır ve hataları vardır. Düşünen bir adamdır. Bilhassa polemik içinde ve düşmanlarıyla savaşarak düşünen bir adamdır. Düşünen hiç bir insan tarafsız olamaz. Marks'ın da hataları vardır. Proudhon'u, Saint-Simon'u, Marks'tan daha çok severim. Sert, dövüşken, haşin bir adamdır Marks. Musevi asıllıdır ve bunun düşüncelerine büyük etkisi vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: "Otobiyografileri hep şüpheyle karşılarım. En masumları, ihtiyar nazeninler gibi aşırı bir tuvaletle çıkar tarih karşısına. Talleyrand doğru söylüyor galiba: Dilin görevi hakikati gizlemektir."(Bu Ülke, syf.197) Sizin otobiyografiniz için de geçerli mi aynı şey?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Benimki için geçerli değil. Çünkü hiç bir siyasi hareket içinde bulunmadım. Ailem ve çocuklarım için de öyle. İlmî namusumu az çok muhafaza etmişimdir. Talleyrand bir politikacıydı. Tarihin en namussuz, en zeki adamlarından biridir. Talleyrand yükselmek istiyordu. Politikanın dili gizliliktir. Benim yükselmek gibi bir amacım olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Mülkiyet karşısındaki tavrınız nedir? Daha önceki bir konuşmanızda, "Ben Müslüman sosyalistim" demiştiniz. Bu sözünüz bana gençliğinizin Tarık Mümtaz'ını hatırlatıyor. Onun 'İslamî Sosyalizme Doğru' adlı bir risalesini okuduğunuzu belirtiyorsunuz.(Bu Ülke, Beşinci Baskı, sf.29) Müslüman sosyalizmi pek itibar görmüyor bugün Türkiye'de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Sosyalizm Türkiye'de yaşamak için İslamî bir veçheye bürünmek zorundadır. Mülkiyet konusunda Saint-Simon gibi düşünüyorum. Mülkiyet daima tahdit edilmelidir. Topluma faydalı olduğu sürece yararlıdır. Yani herkes kendi zevki için tüketim yapamaz. Mülkiyet toplumundur. Onda, bizden önce gelenlerin de, bizden sonra geleceklerin de hakkı vardır.(4) İslamiyet de sosyalizm gibi düşüncede bir devrimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Stendhal eline kalemi alır, ilham gelmesini beklermiş yazarken. Siz nasıl yazarsınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Özel bir merasime tâbi değildir. İlham da beklemem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: En belirgin özelliklerinizden biri, dil konusundaki hassasiyetiniz değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Bir yazar olarak dili muhafaza etmeye çalışırım. Bu konuda titizim. Hayatımın manası bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Türk Sağ'ına ve Türk Sol'una tavsiyeleriniz nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Türkiye'de sol'un sağlaşması, sağ'ın sollaşması gerekir. Sağla sol arasında büyük bir fark yoktur. Gurur dargınlıkları ve benzeri şeylerden doğan ayrılıklar. Birbirlerine yaklaşmalıdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Ama bugün bunun tam tersi ortaya çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Ben bu kutuplaşmaya karşıyım. Kutuplaşma yobazlıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Üslubunuz efendim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Üslubum kendimdir. Benliğim, bütün hüviyetimdir. Yazdıklarım kadar yazış biçimim de önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Şiirin tornasından geçmiş bir düşünürün üslubu diyebilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Yıllarca şiir yazdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Cemil Meriç, Türk nesrine Fransız sentaksını getirdi, deniyor, doğru mu bu sizce?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Olabilir. Fransızca'yla o kadar çok temasım oldu ki... Ben farkına varmadan bir etkisi olmuş olabilir Fransızca'nın. Edebiyata tercümeyle geçtim. Bir şuuraltı tesir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Yazılarınızı başka birine dikte ettiriyorsunuz. Konuşuyorsunuz, yazılıyor. Yazılarınızda konuşma cümleleri ağırlıkta. Dikte ettirmenizden mi geliyor bu özellik?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Üslubum, kendim yazıyorken de, yani gözlerimin kapanmasından önce de böyleydi. Sanmıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Üstadım, şiiri neden bıraktınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Sevdiğim şairler vardı. Pınarbaşları tutulmuştu. Onlardan daha büyük olamayacağımı hissettim. Nazım, Yahya Kemal, Necip Fazıl. Halbuki, nesirde bana rakip olabilecek bir zirve yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Aşka inanıyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Elbette. İnsanlar arasındaki biricik insani his, aşk. İnsanı insan yapan aşktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Kadınlara bakış açınız nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Büyük bir saygı ve sonsuz bir sevgi. Kadın erkekten daha yüksektir bana göre. Erkek kadın eşitliği yoktur. Vazife taksimi vardır. Kadın vazifeleriyle üstündür. Fedakârlığıyla, sadakatiyle. Hayatımdaki önemli varlıklardan biri kadın, diğeri kitap.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: "Bir kadınla yemeğe mi çıkıyorsunuz" der Nietsche, "Sakın kırbacınızı yanınıza almayı ihmal etmeyin."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Budala. "İnsanın tanrı olmadığının tek belgesi göbekaltıdır" diyor bir yerde de. Küçüklük duygusundan ileri geliyor onun bu özelliği. Kadın bahsinde hiç bir zaman tatmin olmamıştır. Davet edildiği düğünde, geline evlenme teklif eder. Salaktı hazret. Dâhi bir salak. Tam bir erkek değildi çünkü tam bir insan değildi. Farkında olmadığı bir zaafı vardı kadına. Delirdi zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Kadınlar bahsinde hayatınızdaki en büyük yeri işgal eden kadın kimdir efendim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Ölenlerden karım Fevziye, yaşayanlardan Lamia. Karımı çok severim. Kırk yılın üzerinde bir beraberliğimiz oldu onunla. Fevziye tam bir aile kadını, mükemmel bir anneydi. Daima rahmetle anarım. Sakin bir zevceydi. Roma'yı Roma yapan asil ve büyük kadınlardan biriydi. Menteşoğulları boyundandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Lamia Hanım'dan sözeder misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Son derece sevdiğim ve son derece saydığım müstesna bir insandır. İnsanlar arasındaki yerini bulamamıştır. Talihsiz bir izdivaç yaptı. Hz.Ebubekir soyundan geliyor. Son derece fedakârdır. Hastalığımda bana gösterdiği şefkat emsalsizdir. İnsanlığın yüzünü ağartan bir fedakârlık. Mükemmel bir hocadır. Hayatımın en mükemmel arkadaşı. Talihim benim. Karım öldükten sonra onun yerini ancak Lamia Hanım doldurabilirdi. İngilizce öğrenimine dört yaşında başlamıştır. Ana mektebini ve Arnavutköy Kız Koleji'ni birincilikle bitirmiştir. Hasan Âli Yücel döneminde başarılı öğrencilerin diplomalarını Roosevelt imzalardı. Diplomasında Roosevelt ve Hasan Âli'nin imzaları var. Çok mükemmel bir İngilizce hocasıdır Lamia. Tanpınar'ın öğrencisidir. Reşat Nuri ile akrabadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Kızınız efendim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Kızım mükemmel ve emsalsiz bir evlattır. Talihim bu. Bedbahtlık içinde bahtiyarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Ne tür müzikten hoşlanıyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Umumiyetle alaturkayı severim. Sevdiğim bir insanla dinlemeliyim müziği. Sevdiğim insanla birlikte dinlediğim müziği severim. İster otobüs müziği olsun ister klasik. Farketmez. Türkülere özel bir zaafım yok. Ama sevdiğim türküler de var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Hangileri mesela?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Şu anda sıralayamam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Şiiri bırakışınızın tarihini hatırlıyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Acaba bıraktım mı? Söyleyemem ki bunu. Nesri şiir haline getirmeye çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Büyük yazar olmak için sizin hayat çizginize benzer bir yolu katetmek gerekir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Gerekir. Acılar insan ruhunu biliyor. Acı çekmeyen, insan olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Sizin için demokrat diyebilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Elbette evladım. Gerçek bir demokratım. Liberal ve demokratım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Yazılarınızdan birinde "Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bir ülkede" yaşadığımızdan söz ediyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Evet. En kötü yanımız müsamahakâr olamayışımız. Herhalde Moğollar'dan kalma bize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Liberal terimini hürriyet anlamında mı kullanıyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Aydınlarımız konusunda söyleyecekleriniz var mı efendim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Bu konuda söyleyeceğimi söyledim galiba. Türkiye'de aydın yoktur. Çünkü mesuliyet yoktur. Taşıma suyla değirmen döndürüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Bir denemenizde kitapları kadınlara benzetiyorsunuz. Neden başka bir varlığa değil de kadına?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Hayatımda iki önemli varlık var: Kadın ve kitap. İkisi de insan. Yani bunları teke irca edebiliriz. Kadın da insan kitap da insan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: "Her kitapta kendimizi okuruz, kendimizle yatarız her kadında" diyorsunuz. Neden kendimizle yatarız her kadında?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Kadınla bir parça bize yakın olduğu ve bizi sevdiği için yatarız. Hayvanlar çiftleşir; insanlar birleşir, tekleşir. Her insanda binlerce insan vardır. Kadın ve erkeğin bir araya gelmesinde, bu binlerce insandan yalnızca birer tanesi birbiriyle kaynaşır ve anlaşır. Aynileşirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Kitabı kadına benzeten başka bir düşünür hatırlıyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Hatırlamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: "Bana okuduğunuz kitapların en güzelinin hangisi olduğunu soruyorsunuz, söyleyeyim: Annemdir" der Abraham Lincoln. Annenizden hatırınızda kalanlar neler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Muhterem bir hanımdı annem. Babamla akrabaydılar. Babamın dedesi Dimetoka müftüsüydü. Benim soyadım aslında Hocazâde'dir. Soyadı Kanunu'yla değiştirildi. Bu soyadı Hafız İdris Efendi'den geliyor. İlk mektebi bitirmişti annem. Çok zengin bir masal dünyası vardı ve masallar anlatırdı bana. Hassas bir kadındı. Bende de var aynı hassasiyet ve bu, annemin bendeki etkisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Zaaflarım diyebileceğiniz özellikleriniz neler efendim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Çok. Baştan aşağı zaafım. Lüzumundan fazla hassasım. Çabuk kızarım, çabuk darılırım, çabuk sevinirim. Okumaya düşkünüm. Her insan gibi, belli bir ölçü içinde kadınlara zaafım var. Beş kardeşiz. Ailenin yaşayan tek erkek evladı benim. Bu yüzden biraz şımarık büyümüşüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Sevdiğiniz yemekler neler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Lamia'nın pişirdiği yemeklerin hepsini severim. Bilhassa bulgur ve etle yapılan yemekleri. Bütün yemeklerini severim Lamia'nın. Ümit'in pişirdiklerini de severim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Sigarayla aranız nasıl?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: On yedi yaşımdan bu yana sigara içerdim. Günde üç paket. Sonra bıraktım. Lamia'nın yüzünden tekrar başladım. En son olarak da hastalanınca bıraktım. Şimdi içmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Lamia Hanım yüzünden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: O içiyordu çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Şu anda seyahat etme imkanınız olsaydı hangi ülkede olmak isterdiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Fransa'da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Neden Fransa'da?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: En çok Fransız kültürüyle temas halinde oldum. İnsanlarını severim. Altmış küsur yıldır Fransızca'yla uğraşıyorum. Lamia'yla O'nun memleketi olan Şam'a da gitmek isterdim mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Kitaplarınıza çocuklarınız hissiyle baktığınız oluyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Fazlasıyla elbette. Onlar da çocuğum. Kafamın gönlümün çocukları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Kitaplarınız arasında tercih yapabilir misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Yapamam. Ancak "Hind Edebiyatı"nı çok severim. Sonradan "Bir Dünyanın Eşiğinde" adıyla basıldı. "Bu Ülke"yi de severim. Düşüncelerim tohum halinde "Bu Ülke"dedir. Hayatımın bütün tecrübesi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Yeni bir çalışmanız var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Evet. Yeni bir kitap hazırlıyorum. "Umrandan Uygarlığa"nın tersi, "Kültürden Irfana" olacak adı. "Umrandan Uygarlığa", geçmişten bugüne idi, yeni kitabım bugünden geçmişe. İrfan biziz, kültür Avrupa. Batı'dan Doğu'ya gibi bir şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;H.Aslan: Benim sormadığım, sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Her cevap noksan. Cevaplamak ayıklamaktır. İnsanlara verebileceğim mesaj bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakan Ulaş'ın notu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- 1960 yılında bir otomobil kazasında ölen Albert Camus'nun intihar ettiğine inanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Eklektizm: Felsefede; uyuşabilir tezleri toplayıp uyuşamayanlarını bir yana bırakma eğilimini, edebiyatta ise birbirine aykırı çeşitleri bağdaştıran geniş sınırlı zevki ifade eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Cemil Meriç, başka bir yerde "O'nsuz bir sosyalizm hatta O'nsuz bir Batı düşüncesi tasavvur edilemez" diye andığı -anarşizmin babası sayılan- Pierre Joseph Proudhon için "Bir Facianın Hikâyesi" kitabında da şöyle yazar:&lt;br /&gt;"Proudhon çağımızın en büyük düşünce adamlarından biri. Ülkemizde sol, bu dürüst ve samimi insana kulaktan düşmandır. Kiliseleşen sosyalizmin hür tefekküre tahammülü yoktur. Ülkemizde sağ, önyargıların kalın duvarları arkasında hep aynı teraneleri tekrarlar. Oysa Proudhon aydınlığa koşan her insan için değerli bir kılavuzdur. Proudhon'un temsil ettiği anarşizm, Batının bütün doktrinleri içinde İslamiyet'e en yakın olan felsefedir. İslamiyet de bir nomokrasi(kanun hâkimiyeti) dir, anarşizm de. Yalnız, anarşizm için nomos(kanun) mâşeri akıldır; İslamiyet için vahiy yani ilâhi şeriat. Proudhon, emekten doğmayan her kazancı mahkum eder. Faiz bir sömürü aracıdır, üstada göre. Gerçek sosyalizmi, gerçek demokrasiyi bütün buutları ile tanımak isteyenler kilisenin afarozuna uğramış bu yavuz ve samimi yol göstericiyi tanımak zorundadır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- "Mülkiyet Nedir?" kitabıyla ünlenen Proudhon'un bu konudaki görüşüne bakalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kölecilik nedir? sorusuna cevap vermek durumunda kalsaydım ve tek kelimeyle: Cinayettir... deseydim, insandan düşüncesini, iradesini, kişiliğini çekip alabilme gücünün ölümüne bir erk olduğunu ve bir insanı köle haline getirmenin onu öldürmekten farksız olduğunu ispatlamak için uzun boylu konuşmaya ihtiyaç kalmaksızın anlaşılırdı düşüncem. Peki ama: Mülkiyet nedir? sorusuna niye aynı şekilde, yani bu ikinci sorunun aslında birincinin değişik bir biçiminden başka bir şey olmadığını hemen anlatabilmekten emin olarak; Hırsızlıktır... cevabını veremiyorum?... Ne emeğin, ne mülkleştirmenin ve ne de yasanın mülkiyeti yaratamayacağını; dolayısıyla da mülkiyetin nedensiz bir sonuç olduğunu iddia ediyorum. Niçin kınanacakmışım bundan dolayı?&lt;br /&gt;Mülkiyet hırsızlıktır!... Işte devrimlerin giriş kapısı..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Ümit Meriç`le Mulakat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zülfikar Kürüm, Ertuğrul Zengin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9 Aralık 2005&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz gözlerinizi bir tefekkür dergâhında açtınız. Çocukluğunuz babanızın refakatinde gerçekleşen, muteber zatların iştirak ettiği fikir meclislerinde geçti. Evinizin her gün misafirlerle dolup taştığını, üstadın satırlarından ve sizin babanızla ilgili yazdığınız kitaptaki hatıralarınızdan anlamak mümkün. Bu kadar yoğunluk içinde Cemil Meriç, okumaya yazmaya nasıl vakit bulabiliyordu? Her gün ortalama kaç saat okuyor,&lt;br /&gt;kaç saat yazıyor, kaç saatini size ve tabi, misafirlerine ayırıyordu? Kısacası babanızın bir gününü anlatabilir misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babam hem kendi zamanına hem de başkalarının zamanına saygı duyardı. Sabahları kesinlikle misafir kabul etmezdi. Ancak kendisiyle çalışmak için gelen ve sekreterliğini yapan öğrencileri hariç. Çünkü o saatler onun en dinç, okumaya ve yazmaya en müsait olduğu saatlerdi. Hiç bir şekilde misafirlerinin gelmesini istemezdi, hatta şöyle derdi: “Sabah babam gelse kovarım”. Çok programlı ve disiplinliydi. O gün mutlaka yazacağı yazı ve okuyacağı kitap olurdu, bunları daha önce planlamıştır mutlaka. Kendisi çok dakikti, zamanı çok değerliydi. Randevularına o kadar çok sadıktı ki ne bir dakika geç, ne de bir dakika erken gelinmesini isterdi. Saat beşe kadar çalışırdı. Beşten sonra ise yürüyüşe çıkardık. Babam sağlığına dikkat ederdi. Sabahları halter kaldırır, barfiks çekerdi. Bazen beni bazen de ağabeyimi (biz küçükken tabii ki) sırtına bindirip şınav çekerdi. Onsekizinci yüzyıl ansiklopedist aydını kadar vücudu ile ilgiliydi.&lt;br /&gt;Bizim ailede sadece damar ve tansiyon sorunu vardır; annem de babam da ileriki yaşlarında felç oldular. Başka herhangi bir genetik sağlık problemi yoktur ailemizde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizin sağlık durumunuz nasıl? Gördüğümüz kadarıyla maşallah çok iyisiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de babam gibi spor yapmayı çok severim. Yüzerim, yürüyüş yaparım. Son derece mutlu bir ev ortamım var, sağlığıma ve yediklerime çok dikkat ediyorum ve tansiyon problemimi dengelemek için ilaçlar alıyorum. Dün kemiklerimi ölçtürdüm. Onaltı aralıkta inşallah altmış yaşıma gireceğim ama bende otuz beş yaşındaki bir erkeğin kemik ve kas yapısı varmış, çok şükür, bana verilen bu emaneti koruyorum. Çocukluğumuz fakirlik içinde geçti. Ben iyi hatırlıyorum, ilkokula başladığımızda ayakkabı alamamıştık, okula ayakkabıya benzeyen kumaş bir terlikle gitmiştim. Ama beslenmemiz gayet iyiydi, annem buna çok dikkat ederdi. Annem ve babam -ruhları şad olsun- bizim beslenmemize çok ihtimam gösterdiler. Temiz havalı bir evde oturduk, kocaman bir bahçemiz vardı. Yani aslında en büyük servete sahiptik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durumunuz çok da iyi değildi ama babanızın zengin ve eşsiz bir kütüphanesi var ve bu kütüphaneyi o zamanlar kurmuştu. Kütüphane kurmak için babanız nasıl bu kadar para bulabildi, onca değerli ve eşine az rastlanır kitapları nasıl alabildi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O çok büyük bir şanstı. Nasıl aldı, şöyle ki, 1948’de İsrail devleti kuruluyor. Varlık vergisi çıkıyor. Gayrimüslim entelijansiya-Ermeni, Rum ve Yahudi- birer birer ülkeyi terk ediyor. Tabi kütüphanelerini de bırakıyorlar. Sahaflar çarsında bir Nizamettin amca vardı. O devirde bu kitapların talibi olan tek kişiydi. Öyle ki kütüphane için yalılara gidip değer biçtiğinde pazarlık olmazdı. Çünkü ondan başka alıcı yoktu. Kütüphanesini satmak isteyen Nizamettin amcayı yalısına çağırır, bir fiyat biçmesini isterdi. O da koca kütüphanede nadide ya da yazma bir eseri gözüne kestirir, fiyatını söyler ve hemen alırdı. (tabi diğer kitaplarla beraber). O sıralarda babam üniversitede hocaydı ve her ders gününün sonunda -gözlerini kaybetmeden önce tek başına, kaybettikten sonra ise talebeleri ile- mutlaka Nizamettin amcanın yanına uğrardı. Nizamettin amca kitap getirdiğinde aradığı ilk kişi babamdı. Babam gece yarılarına kadar kitapları teker teker seçer, “şunu alalım bunu almayalım” diye bize ayırttırır ve sonra biz de seçtiğimiz kitapları eve götürürdük. Ne kadar toz içinde kalırdım o zaman. Ellerimi defaatle yıkardım, öbür kitaplar kirlenmesin diye. Kapkara su akardı ellerimden, yıkadığım sırada.Kitaplar hem çok ucuzdu hem de değerli idi. Babamın kütüphanesi bir şehir kütüphanesi çapındaydı. “Revue de Métaphysique et de Morale” (Metafizik ve Moral) ve “Revue Philosophique” (Felsefe) dergileri vardı, Fransa’da yayınlanan; onların bizde 1876’dan 1930’a kadar çıkan bütün sayıları mevcuttur. Bu dergiler çok değerliydi mesela.&lt;br /&gt;Babamın kütüphanesindeki hiç bir kitabı doğrudan Avrupa’dan gelmemiştir. Hepsi Osmanlı münevverlerinin, paşalarının mirasıdır. Mirasyediler bu kitapları kendilerine yük görüp satar, bundan da en çok istifade eden kişi babam olur. Zaten babamın çok güzel bir sözü vardır: “Kitap sevenini bulur.” Kitaplar da babamı böyle bulmuştur. Allah’ın lütfu işte.&lt;br /&gt;Babanız Cemil Meriç sizi; lisan aşina, hal aşina, bir duhter-i vefa-şiar olarak tasvir ediyor Jurnal’de. Siz yıllarca babanızın lektrisliğini, kâtipliğini, refik-i tahrirliğini yaptınız. Bu gün dönüp geriye baktığınızda, düşünceye ve üretmeye vakfedilen o anlardan size kalan en mühim mirasın ne olduğunu düşünüyorsunuz? Düşünce kabiliyeti mi, kelam kabiliyeti mi, disiplin mi, yoksa hayatınızda derin izler bırakan bir sürü tatlı hatıra mı?&lt;br /&gt;Genetik özellikleri var tabi bana geçen. Babamla ruhen de benziyoruz, fiziken de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce düşünme kabiliyetine gelelim. Bu özelliklerden bana en az geçen düşünce kabiliyeti olsa gerek. Ben kendimi düşünce insanı olarak tanımlamıyorum. Benim bariz vasfım bir ilim insanı olmaktan ziyade bir ilham insanı olmamdır. Kelimeyi güzel kullanan, güzel yazan insanları seviyorum. Düşünce insanı değil, gönül insanıyım. Babam çok sağlam mantığı olan bir düşünürdü. Benim mantığım ise yürümeyi pek sevmez, hemen kanatlanır. (gülüyor) Cemil Meriç hem düşünce, hem de ilhamla yazar; ben ise düşünceden ziyade ilhamla yazıyorum.&lt;br /&gt;Disipline gelirsek; babam çok disiplinli bir insandı, ben de öyleyim. Kendisi hiç üşenmezdi; on iki fikir kitabını gözlerini kaybettikten sonra yazması için onu kimse zorlayamazdı. Ben de hiç üşünmem, bu konuda babama benziyorum. İşimizi çok büyük ciddiyetle yaparız ikimiz de. Ülke olarak başımıza gelen felaketlerin en büyük sebebi olarak babam, sürekli “Ciddiyetsizlik evladım” derdi. Kelam kabiliyeti... Konuşurken bazen babamlaştığımı hissediyorum. Sanki ben değil de o konuşuyor. Hatıralar, sadece tatlı değildi… Acı hatıralar da var. Babamın kör olduktan sonraki ağlamaları, asabi anları gibi. Ama hepsi hayatımın parçası idi, hepsini seviyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Miras olarak bir de kütüphane var. Kütüphanenin yarısı size, diğer yarısı da ağabeyinize kaldı. Beşbinbeşyüz kitap size, beşbinbeşyüz kitap ona.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağabeyimde daha fazla var. Çünkü o babam hayatta iken de kütüphaneden kitaplar almıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapları hangi ölçüye göre paylaştınız? Sizde ve ağabeyinizde hangi tür kitaplar ağırlıkta?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağabeyimde hukukçu olduğu için hukuk üzerine ve edebiyat üzerine kitaplar, bende ise sosyal bilimler alanında mevcut olan kitaplar ağırlıkta. Ben eskiden çok roman okurdum, Attila İlhan’ın “Bıçağın Ucu” adlı romanını okuduktan sonra roman okumayı bıraktım, çünkü bundan daha güzel bir roman olamaz diye düşündüm ve gerçek insanların gerçek hayat hikâyelerini okumayı tercih ettim, ondan sonra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstadın hayatının son dönemlerinde şarka, dolayısı ile İslami literatüre eğildiğini biliyoruz. Konyalı genç* ve Fransız gazetecinin** yanı sıra, bu değişimde etkisi olan başka unsurlardan bahsedebilir miyiz? Sol cenahın ilgisizliğinden müştekiydi. Bu durumun zihinsel serüveninde istikamet değiştirmesinde etkisi olmuş olabilir mi? Ya da, istikamet değiştirdi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Gülerek) İstikametler istikametini değiştirdiler aslında; babam istikamet değiştirmedi. Sağ cenah babamı anlamaya başladı, ona yaklaştı diyebiliriz. Ciddi bir solcuydu ama bizim anladığımız manada değil. Hayatının sonuna kadar Marksist’ti, bir düşünce sistemi olarak Marksizm’den hiçbir zaman vazgeçmedi. Fransız gazeteci ve Konyalı genç babamı elbette çok etkilemişlerdi. Bu iki an, çok önemli iki şelale anıdır, U dönüşü değil. O zamana kadar durgun olan fikir dünyası bu iki olaydan sonra şelale gibi akmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslami literatüre yönelmesi nasıl oldu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bendeki İslami gelişmeler, değişmeler onu etkiledi. Ben doktora tezimi verdikten sonra çok asi bir kız oldum. Doktoradan önce kuzu gibi uysaldım ama sonra çok buhranlı, isyanla dolu bir halet-i ruhiyeye büründüm. Çünkü doktora tezini vererek sorularıma cevap bulabileceğimi düşünüyordum. Bir şeyleri eksik bırakmıştım, ilmin beni doyuracağını zannediyordum. Hâlbuki aç kalmış öyle taraflarım vardı ki, hala tok taraflarımı kemirmeye başlamıştı. Doktora tezinden sonra o kadar mutsuz oldum ki! İlmin bir nevi zirvesine çıkmıştım ve sorularıma cevap arıyordum. Gerçekte ilmi mabutlaştırmışım. İlim sorularıma cevap vermemişti, hatta kendisi de sorular içerisinde bocalamaya başlamıştı. Pozitivist bir eğitim almıştım ve dinin yerine ilmi getirmiştim bir anlamda. İlimden uğradığım sükût-u hayal beni ümitsizliğe ve ye’se sürükledi. Sorularımın cevabını bulamamam beni neredeyse büyük bir iç sıkıntısına götürmüştü. Çok kararmıştım ruhen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ölümün kurtuluş olmadığının da farkındaydınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet. İşte, ölümün, ölmek arzusunun kenarına kadar geldiğim bir gecenin sabahında, sabah ezanını duydum ve “Her şeyi denedim, bir tek namaz kılmayı denemedim” deyip, bildiğim kadarıyla iki rekâtlık bir namaz kıldım. Sol selamı verdiğimde, kâbus bitmişti. Karalarım pembelenmişti. O günden sonra başımı secdeden hiç kaldırmadım. Ölümden korkmam ama secdeden kovulmaktan korkarım. Ben namaza başlayınca, huyum yine değişti, eski güleryüzlü, neşeli, “Cici Ümid”*** oldum. Bu uysallığım babamı hayrete düşürdü ve açıkçası mutlu etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Meriç hayatta olsaydı, siyasetle uğraşır mıydı? Hangi partiye sempati ile bakardı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babam oy kullanmada anneme tabidir. Evet evet, gerçekten de öyle. Siyasetle ilgilenirdi ama oy kullanacağı zaman anneme “Fevziye, hangi partiye oy vereceksin?” derdi. Annem Milli Selamet Partisi’ne vereceğim deyince babam da “tamam” derdi ve beraber oy kullanmaya giderlerdi. Babam 12 Eylül’den sonra, 1982 anayasasına hayır oyu kullanmıştır. Bense evet dedim. Ben biraz kurulu düzen taraftarıyımdır, kargaşayı sevmem. O yüzden evet dedim. Ama babamın kararı kesindi ve hayırdı. İlginçtir, babamla beraber gittik oylarımızı kullanmaya. Ben babam için hayır, kendim içinse evet damgasını bastım. Bana hiçbir şekilde baskı kurmadı sadece oy kullandıktan sonra biraz tartıştık. 27 Mayıs darbesine solcu olduğu halde karşı çıkmış, “Ülkemizin yaşabileceği en büyük felaket.” demiştir. Hiç benimsemedi bu ihtilali. Hâlbuki solcuların çok beğendiği bir ihtilaldir bu, fakat babam şaşırtıcı bir şekilde karşı çıkmıştır. Aziz Nesin “Aydınlar Hareketi” diye bir oluşum hazırlığı içerisindeydi ve solcu aydınları bu oluşuma katmaya niyetliydi. Babama da geldiler; bir bildiri, manifesto hazırlamışlar ve babamın da imza atmasını istiyorlar. Aziz Nesin ve arkadaşları geldiler, ben de babamın yanındayım her zamanki gibi. Babam Aziz Nesin’i dinledi ve hiçbir şey demeden bana döndü: “Ne dersin evladım, imzalayayım mı?” dedi. Düşünebiliyor musunuz, o kadar solcu aydının ortasında babam benim düşüncemi istiyor. Bense: “Hayır babacığım, atmayın o imzayı. Siz bir çobansınız, bu bir sürü hareketi. Hâlbuki bu millet size çobanlık görevi vermiş. Siz bir çobansınız sürü olamazsınız, sürü olursanız bir daha çoban olamazsınız” dedim. Ortalık buz kesildi, fena halde bozuldular ve nihayetinde babam metni imzalamadı. Aziz Nesin, benim için “ O gerici kızı olmasaydı, Cemil Meriç imzalayacaktı” demiştir. Henüz başım açık olduğu halde Aziz Nesin, üstün zekâsıyla benim ta o zamanlar gerici olduğumu farketmişti!(gülüyor)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hocam, yeri gelmişken, babanızın yaşadığı dönemdeki ünlü diğer simalarla arası, ilişkileri nasıldı? Mesela Sezai Karakoç, Necip Fazıl, Peyami Safa, Kemal Tahir gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamın Peyami Safa ve Sezai Karakoç ile herhangi bir ilişkisi yoktu. Celal Sılay ve Hasan Ali Yücel ile görüşürlerdi. Necip Fazıl ile çok yakın iki dostturlar. Necip Fazıl babamı severdi. Necip Fazıl babam için: “Allah’ın iç gözü daha iyi görsün diye dış gözünü kapadığı gerçek bir münevver” demiştir. Necip Fazıl zehirli oklarını o dönemde herkese batırmış, sadece babama batırmamıştır. Birbirimizin evlerine üç-beş defa gidip gelmişizdir.&lt;br /&gt;Kemal Tahir ile kelimenin tam anlamıyla yağ baldılar. Kemal Tahir’in ömrünün son demlerinde (bunu çoğu kişi bilmez) babamla arası bozulmuştur. Sebebi ise Attila İlhan’dır. Babam Attila İlhan’ı da çok severdi, Kemal Tahir’i de. Kemal Tahir bir gün Attila İlhan’ı çekiştirdi. Babamsa Kemal Tahir’e “Sana, tahkik etmediğin şeyleri söylemek yakışmaz” dedi ve araları açıldı. Kemal Tahir zaten ciğerlerinden hasta idi. Kısa bir süre sonra vefat etti. Rahmetullahi aleyh…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemal Tahir ve Necip Fazıl?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, babam iki kanatlıydı. Bir kanadıyla Yön, diğer kanadıyla ise Büyük Doğu…&lt;br /&gt;O dönemlerde aydınlar arasında hâkim olan bir Batı hayranlığı var. Cemil Meriç Batı’yı en çok okuyan ve en iyi bilen olduğu halde Batı’ya en ciddi eleştiriler yine ondan geliyor ve bir hayranlık sezilmiyor. Bu neden kaynaklanıyor? Babanızın hayatındaki fikri aşamalar nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babam batı düşüncesini ve edebiyatını çok iyi bilen birisiydi. Cemil Meriç önce çevrede dolaştı, ama sadece Batı’yı okumadı. Batı’nın yanı sıra Hint Edebiyatı’nı ve düşüncesini inceledi, yazdı. Sonra İran edebiyatını incelemeye koyuldu ama yazamadı. Çünkü o sıralarda İstanbul Üniversitesi’nde hocalığa (Sosyoloji derslerine) başladı. Sosyoloji onu yeniden Batı’ya taşıdı. “Saint-Simon İlk Sosyolog, İlk Sosyalist”(Çan Yayınları, 1967), “Sosyalizm ve Sosyoloji Tarihinde Pierre Joseph Proudhon” (Fakülteler Matbaası, 1969), ve “İhtişam ve Sefalet”i (Tam adı: Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti, Ötüken Yayınevi, 1973) bu zamanlarda yazdı. Sonra “Bu Ülke”ye döndü! “Bu Ülke”, “Mağaradakiler” ve diğerleri çıktı. Bu durum babamın önce çevrede dolaşıp sonra kendine geldiğini gösteriyor. Babam ilkin, derslerde sözlü olarak ifade etti eserlerini, sonra dergilerde yazdı ve dergide yazdıklarını kitaplaştırdı. Zaten onları kitap haline getirecek hitaplardı bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, hangi fikri benimsedi, hangi ideoloji ona daha yakındı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babam için şuydu veya buydu demek çok zor. Hem Sosyalist, hem Türkçü, hem Hint aşığı... Önce Müslüman, sonra Hint aşığı, Türkçü, Sosyalist ve Marksist…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizce babanız hayatta olsaydı siyasi platformda cereyan eden güncel olaylar hakkında ne düşünürdü? Örneğin Avrupa Birliği meselesini, ikiz kulelerin bombalanmasını, başörtüsü yasağını Cemil Meriç nasıl değerlendirirdi? Siz de başörtülü bir hanımsınız. Babanız sizin başınızı örttüğünüzü görseydi tepkisi ne olurdu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vallahi, babamın Avrupa Birliği hakkındaki düşüncesi belli: “Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız; Osmanlı, yani İslam. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın!” Cemil Meriç’in Avrupa Birliği’ne iktisadi ve siyasi anlamda evet diyebileceğini sanmıyorum. Ancak insan ve insanla ilgili hiç bir şey babama yabancı değildir; bir hür düşünürler kıtası olarak Avrupa’ya evet ama rolümüzün Avrupa’nın en son vagonu olduğu bir Avrupa Birliği’ne hayır. İkiz kulelere yapılan saldırı asla bir müslümanın yapabileceği, hele de İslam adına yapabileceğini düşünmek mümkün değil. Babama göre bir müslümanın böyle bir şeyi irtikâp etmesi düşünülemez. Babamın başörtüsü yasağını savunması düşünülemezdi elbette; “Ömrünü hür düşünceye adayan, Eflatun’dan Marks’a kadar her hür düşünce adamını sevgi ve saygıyla selamlayan, bütün dinlere bütün mezheplere saygılı” bir mütefekkirin böylesine abes bir yasağı savunmasına ihtimal vermek de abestir. Babam benim başımı örttüğümü görseydi beni alnımdan öperdi. Beni hayatımda bir kere alnımdan öpmüştü; herhalde bir de bunun için öperdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizin alnınızı neden öpmüştü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül öncesi ( İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’nde hoca iken) bir zorba amfimi bastı ( Abdülhak Hamit Tarhan, sekiz no’lu amfi). Ceplerindeki tabancaları gözüküyordu. Öğrencilerimi yürüyüşe istediler. Ben onlara: “Siz kimsiniz, polis veya rektör tarafından mı görevlendirildiniz, ne istiyorsunuz?” dedim. Israrla yürüyüşe katılmak için öğrencilerimi almak istiyorlardı. Açıkçası militan oldukları belliydi. Bense “Ben burada hocayım. Devletten maaş alıyorum ve devletin üniversitesinde ders veriyorum; buradaki öğrenciler ise anneleri babaları tarafından güç bela okutulan, ilim irfan öğrenmeye çalışan vatan evlatlarıdır. Derhal çıkınız ve kapıyı kapatınız!” dedim. Benim gözü kara tavrımı görünce onlar korktular galiba-ki çekilip gittiler. O an için ölümü göze almıştım, hatta “ Bir hoca da kürsüde ölsün” dedim, “ Dersini terketmediği için kürsüde vurulan öğretim üyesi hanım…”, “Tarihe böyle geçsin ismim” diye düşündüm. Sonra onlar çekip gidince de, hiçbir şey olmamış gibi derse devam ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devam mı ettiniz? Onca heyecandan sonra nasıl toparladınız dersi, nasıl konsantre olabildiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, o günkü dersimi tamamladım, anlatmam gereken yerleri anlattım. Ders çıkışında öğrendim ki o gün amfisini terketmeyen bir başka hoca yokmuş, koca fakültede sadece ben terketmemişim. Akşam bu olayı babama anlattım. Dinledikten sonra ayağa kalktı, görmeyen gözleriyle oturduğum koltuğa doğru ilerledi ve ben ayağa kalkınca ellerini uzatarak, başımı tuttu ve beni alnımın tam ortasından öptü. Bu olay aklıma geldikçe ağlayasım gelir, canım babacığım. Babam başörtüsünü taktığımı öğrense idi aynı şekilde gelip beni alnımdan öpeceğinden eminim, hiç tereddüdüm yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başörtüsü sizin için ne anlam ifade ediyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç feminist olmamakla beraber imanımı başımı örtmek suretiyle dışlaştırabildiğim için beni kadın olarak yaratan Cenab-ı Hakk’a ayrıca şükrediyorum. Müslüman bir kadın olarak, başımı örtmemde siyasi faktörün etkisi sıfırdır, sıfırdır, sıfırdır. Ben başımı Allah’ın bir emrine daha itaat etmiş olmak için örttüm ve örtüyorum. Başını örtmenin Allah tarafından kadınlara tanınmış bir imtiyaz olduğunu düşünüyorum ve bu ayrıcalığımı büyük bir şeref addederek kullanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dipnotlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Konyalı genç meselesini üstad “Mağaradakiler” de şöyle anlatır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Konya yolculuklarımda (1966–67) ilk defa başkası ile temas ettim. Başkası, yani kendi insanım. Kaderin karşıma çıkardığı genç üniversiteli ‘sen bizden değilsin’ dedi. Sen bizden değilsin. Evet, ben onlardan değilim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisiydi… Avrupa’yı tanımamak gaflet; Avrupa’yı tanıyan ülkesinden kopuyor. Bu lanet çemberinden nasıl kurtulacağız?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***Üstad 1984 Ağustos’unda felç geçirir ve bayılır. Hastanede beline ayılması için büyük bir iğne vurulur. Yanında tabii ki kızı vardır. Üstad iğnenin etkisiyle ayılır ve bayıldığını kabul etmez. Ümit Hanım da babasına kendisinin kim olduğunu-onu tanıyıp tanımadığını anlamak, hafızasını yoklamak için- sorar. Üstad ise “Tanımaz mıyım? Tabii ki sen benim cici kızım Ümid’sin” der.&lt;br /&gt;“Kültür”den İrfana&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru : “Kültür”, aydınlarımızın çok sık kullandığı anahtar kelimelerden biri. Tarifini rica etsek.&lt;br /&gt;Cevap: Bu işi Amerikalı iki sosyolog yapmış. Kimsenin okumadığı, fakat herkesin zikrettiği ünlü eserlerinde “161” tarifi var, kültürün. Her zevke uyan bu tariflerden bir örnek verelim: “Dünyada kültürden daha kaypak mefhum tanımıyorum. Tahlil edemezsiniz, çünkü unsurları sonsuz. Tasvir edemezsiniz, çünkü bir yerde durmaz. Manasını kelimelerle belirtmeye kalkıştınız mı, elinizle havayı tutmuş gibi olursunuz. Bakarsınız ki her yerde hava var, ama avuçlarınız bomboş”. Gerçekten de, kültür, batının düşünce sefaletini belgeleyen kelimelerden biri: kaypak, karanlık, samimiyetsiz. Tarımdan idmana, balıkçılıktan medeniyete kadar akla gelen ve gelmeyen düzinelerce mana. Kelime değil, bukalemun.&lt;br /&gt;Soru: Kültürün, çağdaş dünyadaki gelişmeleri üzerinde ne düşünüyorsunuz?&lt;br /&gt;Cevap: Kültürün en yüksek düzeye ulaştığı Yeni Dünya’da kültür yok artık, onun yerine karşı-kültür, anti-kültür, hipi-kültür, kültür-sonrası, devrimci kültür var. Amerika’dan gelen salgın bütün Avrupa’ya da yayıldı. Çağımız geleneklere değil, geleneğin kendisine düşman. Hayata bir şey eklemek istemiyor, hayatı altüst etmek peşinde. Kültür mefhumunu çatlatan bir davranış karşısındayız. Artık “kazanılmış bir bilgiler bütünü” değil, kültür; “her şeyi okuyup, her şeyi unuttuktan sonra kalan” değil. Daha çok bir özlem. Keşfedilmesi, yaratılması gereken ir dünyanın özlemi. Amaç, eski yasaları ve ölçüleri yerle bir etmek. İdeolojiler de, teknik de yeni kuşağa güvensizlik veriyor. Hepsi de ütopyalara susuz; taze, sıcak, tabii ütopyalara. Bu isyan batıda uzun zamandan beri seyrine alıştığımız bir traji-komedinin devamı; dadaizm, fütürizm, gerçek-üstücülük. Yalnız çılgınlık şimdi çok daha yoğun, çok daha yaygın, çok daha top yekun.&lt;br /&gt;Soru: Şu halde batının birçok çevrelerinde kültür, anarşi demek.  Peki kelimenin haysiyetini korumak isteyen batılılar da yok mu?&lt;br /&gt;Cevap:&lt;br /&gt;Olmaz olur mu? İşte Pierre Emmanuel. Fransa’da devrin Kültür Bakanı Andre Malraux’ya yazdığı bir mektupta “gerçek kültür, bir tutkudur” diyor. “İnsana inanıştır, kendini insanlığın kaderinden sorumlu tutuştur. Bir sevgidir kültür. İnsanın kendi kendini fethidir. Dünya çapında bir hümanizmanın inşasıdır. Bugünü mazi ile zenginleştirmektir. Mazi ve istikbal ile. Toplum, kişinin bir ruhu olduğunu unutmuşa benziyor. Kişilere ferman dinleten, iktisadın şuursuz kanunları. İnsanın tek değeri, ürettiği ve tükettiği, kendisi değil. Şehirde yaşamak bir işkence. Önünde iki kaçış var insanın. Biri televizyona kaçış, öteki gençlerin kaçışı: Terörizm. İnsanın kendi kendine soracağı geliyor: Kültürü kurtarmak için zengin ülkelerin yoksullaşması mı lazım? Dileriz ki insanlar “kültür”ü benimsesin ve insan tekrar “insanlaşsın”.&lt;br /&gt;Soru: Pierre Emmanuel’in özlediği bu “kültür” anlayışı, bizim eski “irfan”ımızı hatırlatmıyor mu, biraz.&lt;br /&gt;Cevap: Nasıl hatırlatmaz? İrfan, düşüncenin bütün kutuplarını kucaklayan bir kelime. İrfan, insanoğlunun has bahçesi. Ayırmaz, birleştirir. Bu bahçede kinler susar, duvarlar yıkılır, anlaşmazlıklar sona erer. İrfan kendini tanımakla başlar. Kendini tanımak, önyargıların köleliğinden kurtulmaktır, önyargıların ve yalanların. Tecessüsü madde dünyasına çivilemeyen, zekayı zirvelere kanatlandıran, uzun ve çileli bir nefis terbiyesi, irfan. Kemale açılan kapı, amelle taçlanan ilim. İrfan, bir Tanrı vergisi, Cehidle gelişen bir mevhibe. Kültür, irfana göre, katı, fakir ve tek buudlu. İrfan, insanı insan yapan vasıfların bütünü. Yani hem ilim, hem iman, hem edeb. Kültür, Homo Ekonomikus’un kanlı fetihlerini gizlemeye yarıyan bir şal. İrfan, dini ve dünyevi diye ikiye ayrılmaz, yani her bütün gibi tecezzi kabul etmez. Pierre Emmanuel’in adını koyamadığı bu ideal, ihtiyar doğunun uzun zamandır aşinası olduğu İrfan’ın ta kendisi. Batı, kültürün vatanıdır. Doğu, irfanın.&lt;br /&gt;Soru: Siz, bir tür aydını olarak kültürün mü hizmetindesiniz, irfanın mı?&lt;br /&gt;Cevap: Heyhat! Hidayet, ilahi bir lütuf. Bende belli bir çağın insanı olarak kültürün hizmetinde idim şimdiye kadar. Dünya kütüphanelerinin kapılarını yurdumun insanlarına açmak istedim. Hint ormanlarının uğultusunu taşıdım, edebiyatımıza. Batının büyük düşünce fatihlerini konuşturdum. Eserlerimin “kültür” cildi, aşağı yukarı tamamlandı. Bundan sonra “İrfan” cildi başlayacak. Ayrıntılarla fazla uğraştım şimdiye kadar. Artık bu uzun yolculukta devşirebildiğim hakikat meyvalarını takdime çalışacağım okuyucularıma. Kültürden çok irfanla uğraşmak istiyorum.&lt;br /&gt;Soru: Kültür meselerimiz...&lt;br /&gt;Cevap : Dante’nin cehennemine yeni bir fasıl eklemek istemiyorum. İrfan, batı intelijansiyanın “Gnoz” (gnose) adını verdiği “ilim-i Ledün”dü. Karanlıkları ışığa boğan bir şimşek. Yarı ilham, yarı seziş. Cedlerimiz, ilahi esrarın heybeti karşısında “Süphane, ma arefnake hakkı marifetik, ya Maruf” diye çarpınıyorlardı. Kültür’e gönül verenler mavera karşısında böyle bir dehşet duymazlar. Ne mutlu bize ki, dilimizi de kaybettik. Tarihimiz mührü çözülmemiş bir masal hazinesi. Ne batıyı tanıyoruz, ne doğuyu. En az tanıdığımız ise, kendimiziz. Hadis-i Kudsi, “Nefsini bilen, Rabbini bilir” buyurur. Böyle bir bilgiye fert olarak da, cemiyet olarak da, beşeriyet olarak da, en çok şimdi muhtacız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür ve Emperiyalizm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babil Kulesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’nın düşünce sefaletini belgeleyen bir kelime: kültür. Kaypak, karanlık, samimiyetsiz. Tarımdan idmana, balıkçılıktan medeniyete kadar akla gelen ve gelmeyen düzinelerce mana. Kelime değil, bukalemun. Kroeber ile Klukhon, kültürün-şimdilik 161 tarifini tesbit etmişler. Bu uğursuz kelime dilimize iki ayrı kaynaktan girmiş: Fransızcadan, Amerikancadan. Fransızca kültürün Türkçe karşılığı: irfan. Amerikanca kültürün: medeniyet. İrfan nedir? Bugünkü Avrupa için, bazen bir fikirler hamulesi, bazen modanın gerektirdiği bir cila. Ama her zaman, imtiyazlı bir zümrenin kendinden olanları tanımasına yarayan bir klişeler yığını...&lt;br /&gt;Avrupa aydınları bu sahte, bu kalıplaşmış kültürden şikayetçi. Pierre Emmanuel “kültür hepimizin” diyor, “bir sevgi, bir insana inanış, kendini insanlığın kaderinden sorumlu tutuştur”. Neden bu tutku bütün bir topluluğa mal edilmesin? Soyumuz yaşayan ve yaşanmış kültür sayesinde acılarını yenebilir, hayatını yüceltebilir.kültür insanın kendi kendini fethi, bugünü dünle zenginleştirmek, dünle yarınla.&lt;br /&gt;Demek ki franzızcada kültür, almancanın ve amerikancanın, taarruzlarına rağmen, esas manasını korumaktır: irfan, insanoğlunun has bahçesi. Ayırmaz, birleştirir. Bu bahçede kinler susar, duvarlar yıkılır, anlaşmazlıklar sona erer. İrfan kendini tanımakla başlar. Kendini tanımak önyargıların köleliğinden kurtulmaktır, önyargıların ve yalanların.&lt;br /&gt;Ne var ki amerikancadan aktarılan kültürün manası çok başka: medeniyet, yani civilisation. Medeniyet ne? Cuvillier, Sosyolojinin El Kitabında kelimenin yirmi tarifini vermiş. Yani hep Babil Kulesindeyiz. Yazarlarımızın laubaliliği bu keşmekeşi bir kat daha arttırıyor. Kültür aynı parçada hem irfan, hem medeniyet, hem yaşayış tarzı.&lt;br /&gt;Yeni bir terkip, bu mefhum anarşisini son haddine vardırdı: kültür emperyalizmi. Kültürle emperyalizmin çiftleşmesi akıl almaz bir fuhuş. Emperiyalizmler tuzağa düşürmek istedikleri ülkeleri kültürleriyle fethetmez, kültürsüzleştirerek, kültürsüzlüklerine inandırarak yok eder. Emperiyalizmin emrinde korkunç bir silah vardır: ideoloji: ideolojiler siyasi birer yalan, birer yarı hakikattir. Kültür, hakikatin bütünü ideolojilere karşı tek zırhımız.&lt;br /&gt;Avrupa’nın uydurduğu bu bahtsız terkip orada da pek sevilmemektedir. Ne Paul Robert’in altı ciltlik sözlüğüne alınmış, ne Webster’in Büyük Kkamus’una. Larousse’un tarifi şu: “Kültür emperiyalizmi (İmperialsme culturel) belli bir hayat görüşünü, belli bir hayat üslubunu zorla yaymağa çalışan emperiyalizm”&lt;br /&gt;Vuzuhsuzluk Avrupa dillerindeki sefaletten geliyor. Çünkü irfan karşılığı kültürle, hayat üslubu-medeniyet-karşılığı civilisation’un ayrı sıfatları yok. Yani çağrışmaları da muhtavaları da başka başka olan kültürle civilisation’un sıfatı tek: kültürel.&lt;br /&gt;Emperiyalizm de en az kültür ve medeniyet kadar karanlık bir mefhum. Şimdi de onu tanımağa çalışalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikanlaştırma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün emperiyalizm denince ilk akla gelen ABD. andre Piettre’ye göre “çok yönlü, çok çelişik bir emperiyalizm” bu. Zaafının kaynağı bu çelişkiler. Emperiyalizm, önce silahların desteklediği siyasi hegemonya. Bu hegemonya temelleri hala güçlü olmakla beraber bozguna uğramıştır. İktisadi emperiyalizm de tehlike ile karşı karşıya: Avrupa ve Japon ekonomisinin rekabeti. Para emperiyalizmi de gerilemiş ama direnmektedir. Bütün Amerikan emperiyalizmlerinin dayandığı temel: teknolojik emperiyalizm. Ay fatihleri ilmin ve tekniğin bütün alanlarında önde gitmektedirler. Evet, Amerikan emperiyalizmi benzeri olmayan bir emperiyalizm. En göze çarpan yönü psikolojik emperiyalizm. Vicdanları yoğuran, yaşayış tarzına yön veren, alışkanlıkları etkileyen bir emperiyalizim. Bugünü orta halli bir ailesiyle, yirmi yıl önceki bir aileyi karşılaştırın. Yaşayışlarındaki fark tek kelimeyle özetlenebilir: amerikanlaşmak. Konfor, araba, lojman, mobilya, hatta yemek içmek, her şey amerikanlaşmıştır. Demirperde gerisinde bile aynı standartlar, aynı binalar. Şüphesiz aynı yaşayış seviyesi değil, ama yol aynı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demirciler Çarşısı Cinayeti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ünü sınırlarımızı aşan bir “dev”, biricik Nobel adayımız. Azra Erhat, halis bir homerosoğlu diyor, ama destan yazmaz, romancıdır. “Çağımızın ve halkımızın geriye dönük değil, belli bir ilerliliğe can tan savaşçı bir yazarı”.&lt;br /&gt;Mutluay da Erhat kadar coşkun: “Kendisi “ben masalcıyım” derse de gerçek bir romancıdır Yaşar Kemal”...Ne var ki “şimdi elli yaşına gelmiş büyük bir romancılık yeteneği, çalışmasına olanak vermediği inanılan ortam özellikleri yüzünden, yan kaçaklıklarda oyalanmaktadır. Çünkü aslında romancılık anlayışı toplum yararına gerekli tezlerin savunusuna dayanır(...)doğa çoşkusuyla toplum düzensizliklerini etkiyle işleyeceği bu türdeki eserlerinin yarını, Yaşar Kemal’e bugünkü başarısından daha üstün gelecekler vaad etmektedir”.&lt;br /&gt;Nihayet, müjdelenen günler gelmiş, Homeros’un oğlu beklenen olgun “yapıt”ları vermeye başlamıştır. Filhakika, Hilmi Yavuz’a göre, “Yusufcuk Yusuf Yaşar Kemal’in ilk kez bilimsel bir dünya görüşü çerçevesinde içinde tarihsel bir dönemi temellendirdiği bir romandır. Bundan öncelikler, bu doğrultuda bir dünya görüşünden yoksun oldukları için birer “destan” ya da “efsane” sayılabilir.&lt;br /&gt;Yusufcuk Yusuf, “Akçasazın Ağaları” başlıklı roman dizisinin ikinci kitabı. İlk cilt, “Demirciler çarşısı Cinayeti”. “Büyük ilgi gören ve kısa sürede üçüncü basımı tükenen Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yaşar Kemal’in on yıldır üstünde çalıştığı” bir roman. Yazar, “1974 Madralı roman ödülü”nü alan bu kitap için “istediğim romana bununla bir adım daha yaklaştım” diyor...Çağdaş bir destan denemesi olan romanda Yaşar Kemal’in dili daha da zenginleşmiştir (Cem yayınları, arka kapak yazısı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zavallı Homeros, bu genç torununun veludiyeti- doğurganlığı diyecektim-yanında ne kadar biçare, ne denli kısır. Demirciler Çarşısı, tek başına, İlyada’yla Odysseia’nın bütününden daha büyük. Üstelik hem bir “roman”, hem bir “çağdaş destan denemesi”, hem...&lt;br /&gt;Biz de o kutsal kaynaktan birkaç yudum içelim dedik, ve saygı dolu bir tecessüsle eğildik kitaba. Birkaç dakika sonra duraladık, başımız dönüyordu. Hayır, hayır...çağdaş bir roman olamazdı bu, yanlışlıkla Aziz Yuhannan’nın vahiler kitabını almış olmalıydık. Her adımda bir”ebülhevl” (sfenks) kesiyordu yolumuzu, bir “lugaz”lar ormanındaydık. Ve ölümlülerin sökemeyeceği bir dil konuşuluyordu. İbareler sarhoş, “tümce”ler derbederdi. Ve “tilcik”ler kendilerini esrarlı bir musikiye kaptırmış, durmadan tepiniyorlardı. Tekrar kapağa baktık: Demirciler Çarşısı Cinayeti. Ve şuurumuzun bütün lambalarını yakarak yeniden başladık okumağa.&lt;br /&gt;Niçin geldikleri, nereye gittikleri belli olmayan atlılar. Ve bir sabit fikir gibi tekrarlanan garip nakarat: Emir Sultan, Emir Sultan..Boyuna toz duvarları, boyuna cerenler, boyuna atlar. Ve ezelden ebede uzanan bir ağıt. Ağlayan kim, niçin ağlıyor? Belli değil..Kesilen bir çınar, ve kısa aralıklarla yağan yağmur. Besbelli bir “simgeler” dehlizindeyiz, dehlizinde daha doğrusu denizinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bi atlı Çukurova’nın mutlu günlerinde bölgeyi ziyaret ediyor. Eldorado’ya benzeyen bir hayal ülkesi. “Ceren gibi atlar ve at gibi cerenler”. Sonra atlı başka ülkelere gidiyor, hayalinde hep aynı Çukurova...yıllarca, belki asırlarca sonra bu eski rüyayı yeniden yaşamak isteyen adam, tekrar Çukurova’ya dönüyor. Heyhat! Şimdi o bahtiyar beldenin yerinde yeller esmektedir. Zavallı yolcu bu hallenin sebebini han duvarına yaslanan ihtiyar bir dervişten öğreniyor: o iyi insanlar, o güzel atlara bindiler, çekip gittiler. İnsandan çok at, attan çok toz, tozdan çok yağmur. Arada bir Osmanlıya beddua: “eli ayağı küt olup da ocağı sönesi Osmanlı”. Bu bir giriş değil, hasta bir rüyanın enkazı. Akılda kalan şu: Derviş Bey manyak bir Türkmen. Habire konağın sofasında dolaşır. Arada bir baltayı kaptı mı ormana dalar. Yahut da, kadınların hazırladığı ekmek hamurunu tandıra doldurup bir güzel yakar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci bölüm bitince rahat bir nefes alıyoruz. Romancı kırkbeş sayfayı, belli bir muziplik olsun diye yazmış. Zirvelere varan yollar dikenlidir, dikenli, çakıllı, dolaşık diyoruz; ama..&lt;br /&gt;İkinci bölüm, kötü bir Amerikan filmi gibi başlıyor. Kızılgediğin kayalıkları, pusuda bekleyen bir adam. Günlerdir süren bir bekleyiş bu. Gelecek mi, gelmeyecek mi? Kim bilmiyoruz. Uzaktan bir adam beliriyor. Sonra eşeğe binen üç köylü. Pusudaki adam köylülere küfrediyor, çünkü ilericidir. Onların böyle çağdışı yaşaması üzüyor hazreti. Adamın elleri “ölü elleri gibi hüzünlü, ağlamsı”. Beklenen gelmeyince kuduruyor adam, kendini kayalara fırlatıyor. Aşil’in büyük ve korkunç öfkesi. Romancımız çağdaş bir destan yazarı olduğunu unutmamıştır. Ayakları parçalanır, kemikleri çıkıyor ortaya, kafası yarılır, kan revan içinde kalır adam. Ama yaralandığına yanmaz da, kan şıpırtılarına sinirlenir. “Bu kanşıpırtıları deli ediyor adamı, ama elinden bir gelir yok”. (varol homerosoğlu, varol) Nihayet  “kafir” gelir. Adamın değmeyin keyfine: on yıldır yüz yıldır bu günü bekliyor. Bir tekme savuruyor kafirin beline, kafirin böğrü deliniyor. Sonra, sayfalarca sürüp giden işkence sahneleri. Tımarhane tutanaklarından alınmışa benziyor. Şairin dehası gibi, şakası da korkunç, kahkahası da diyecektim. Ve Olemp tanrıları gibi, biz okuyuculara gönül eğlemektedir. Bu tatsız tuzsuz, bu en adi amerikan filmine alınmayacak kadar bayağı işkence sahneleri, ellidördüncü sayfaya kadar sürüp gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayet hikaye, Akyollularla sarıoğlulları arasında eski bir kan davası. Yaşar’ın tek kaynağı ilham perileri olduğundan, bu garip düşmanlığın köklerine inmiyor. Bu “çağdaş destan”da vuzuhun gölgesi bile yok. Kürt Mahmud, Derviş’in uçağı, Akyollu Murtaza’yı  öldürecek. Yıllarndır (önce beş, sonra üç diyor yazar, destanda rakamın ne ehemmiyeti var?) kurbanın peşinde. Nihayet öldürüyor adamı. Neden mi? Bu kahraman, bu asil, bu gerçek kürt, tam kararından cayacağı esnada beyin karısını görüyor. Hanımın çıplak memesi yiğidin aklını başından alıyor ve kurşunları boşaltıyor Murtaza’ya. Freud’cu bir izah, değil mi?&lt;br /&gt;Sonra dördüncü bölüm. Boyuna yağan yağmur, durmadan ağlayan kadınlar, Mustafa Bey’in zaptolunmaz kini. Beşinci bölüm, fırtınaya tutulan turna katarlarını anlatır. Turna ölüsüyle oynayan çocuklar. Mustafa Bey nedense mustafa Ağa olur. Ve Derviş bey ölüm hakkında hezeyan eder.&lt;br /&gt;Sonra bölümler birbirini kovalar. Aralarında hiçbir psikolojik bağ yoktur. Çenesi düşük bir kocakarı gevezeliği. Birinci bölümde marifetlerine şahit olduğumuz Derviş’in, İstanbul’da ^Hukuk-u Ali” tahsil ettiğini öğreniyoruz (bu hukuk-u ali’nin ne olduğunu söylemiyor yazar). Genç Derviş, iki şeye düşkün: kadın ve yabancı dil. Birkaç senede “erişilmez bir fransızcaya” sahip oluyor. İngilizce, rumca, arapça da caba. Nasıl olur demeyin..Derviş bir destan kahramanı. “Bilimsel bir dünya görüşü çerçevesi içinde tarihsel bir dönemi” temellendiren bir kahraman. Çanakkale, İstiklal Savaşı; Derviş Bey de ünlü Odysseus gibi binbir maceradan sonra ana yurduna döner. Döner ama çilesi dolmamıştır henüz: beş yıl felsefe okur ve imanını kaybeder. Bedbindir. Bir budist gibi, uçsuz bucaksız bir mezar olarak görür dünyayı. Bereket bir alevi şeyhi, kaybettiği yaşama sevgisini yeniden kazandırır ona. Kazandırır ama Mustafa bey rahat durur mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onuncu bölüm, bataklıkta çetin bir kovalaşma. Mucuklar (?), arılar, güneş. Ve vakayla hiçbir ilgisi olmayan dokuz sayfa. Bölüm onbir, der maceray-ı Akçasaz. Yine bir kocakarı hikayesi ve Yaşar’ın bütün hikayeleri gibi zamanın dışında. Yıllar geçiyor Akçasaz’ın etrafına köyler kuruluyor, ağalar peyda oluyor. Herkes zenginleşirken Derviş Beyle Mustafa Bey birbirini öldürmekten başka bir şey düşünmüyor. Bölüm on iki, Akyollular Dervişin konağını ve harmanlarını yakıyor. Derviş üzgün, kayıplarından değil, düşmanın bu kadar alçalışından. Ve gevezelikler..bölüm on dört, pusu. Bölüm on beş, Mustafa bey bir göçmen köyünü yakıyor. Niçin, Allah’a malum. Halk, bravo adama diyor, gavurları toprağında tutmadı. Bölüm...Derviş Bey’in Kamil’i boğa aletiyle dövüşü ve adamlarına öldürtüşü, sonrada köpekle yedirtişi. Hadiseyi bütün Çukurova duyuyor ve Derviş’i takdir ediyor, aferin diyorlar. Derviş de bununla övünüyor. Bölüm on dokuz, Derviş Beş Akyollunun  buluşma davetine iki yıl sonra diye cevap veriyor. Hukuk-u Ali tahsil eden bu çeşitli dillere vakıf eski binbaşı, mektubun nasıl yazılacağı hakkında haydut Hidayet’le sonu gelmez istişarelerde bulunuyor. Hatun’la da ilk defa olarak bu bölümde tanışıyoruz. Sonra, silik bir hayalet. Daha doğrusu bir hayaletin yankısı. Bölüm yirmi, sahneye yeni kahramanlar çıkıyor. Süleyman Sami, Mahir Kabakçıoğlu, Akyollularla Sarıoğullarını barıştırmak istiyorlar.  Veli Hasan Ağa, okuyucuya yakası açılmadık küfürler dinletmek için şöyle bir görünüp kayboluyor. Bu adi, bu sefil karagöz-hacıvat tekerlemeleri yanında kadim bir haileden alınmışa benzeyen konuşmalar da var.  Gözükaraoğlunun Hatun’u da yaşayan bir kadın. Zaman zaman, Yaşar’ın şairliği üstün geliyor. Ve bataklığın yanı başında cana can katan bir kaynak gülümseyiveriyor. Kaderle insanın çatışması iyi işlenmiş. Sonsuz bir çölde minnacık bir vaha. Diken ormanında birkaç gül.&lt;br /&gt;Bölüm yirmibirde roman roman olmaktan çıkıyor. Aziz Nesin’in en başarısız hikayelerinden daha  adi bir mizah. Bu çocukca tuluat herhangi bir mizah dergisinde höşgörülebilir belki, ama ne bir romanda yer alabilir ne” çağdaş bir destanda” da. Dil garabetleri de caba.&lt;br /&gt;Derviş Bey, Mustafa Ağa’ya elçi olarak Alicik’i gönderiyor. Hikayede başka hiçbir rolü olmayan Alicik, bölümün sonuna kadar okuyucunu işgal ediyor, Bütüne pamuk ipliğiyle tutuşturulmuş bir bölüm daha.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölüm yirmiiki, tekrar Murtaza Bey’in ölüm hikayesiyle karşı karşıyayız. Mustafa Bey’in annesi ihtyar bir Colomba kindar, korkunç, hatta iğrenç. Bölüm yirmiüç: Vergilius hocası Homeros’tan söz ederken, destanını yazarken arada bir uyuklar diyor. Bizim çağdaş destancımız da dedesi gibi. Bu bölümü baştan sonuna kadar uyuklayarak yazmış. Aynı anda Derviş Bey terlemekte, konak yanmakta, yanan konak onarılmakta..Ve Mustafa Bey adamlarıyla beraber pusuda beklemektedir. İbrahim hem aleyhinde atıp tutulan bir hain, hem sohbete katılan bir müşavir. Bu konuşmanın da-daha birçokları gibi- nerede ve ne zaman geçtiğini anlamak “olanaksız”. Alis harikalar diyarında..sonra heveskar bir öğrencinin karalama defterinden çekilmişe benzeyen tabiat tasvirleri. Kuşlar, arılar, sinekler..zaten bu garip romanda insandan çok hayvan, hayvandan çok nebat var. Tabiat, ruh hallerini aksettiren bir ayna değil. Bir Heine’nin, bir Swinburne’un..şiirlerinde olduğu gibi insanla beraber yaşamıyor. Hayvanlar, hep aynı hayvanlar. Yaban domuzları, ok yılanları, kertenkeleler, bitmez tükenmez sinek, bitmez tükenmez arı. Yaşar, saz şairi olarak başarılı. O da her yontulmamış zeka gibi somutu anlatırken usta. Kamışları, ağaçları, kelebekleri canlandırırken kendisi; yani tanıdığı, gördüğü bir dünya bu. Romancılığa özendi mi, hezeyan başlamaktadır. İnsanları tanımıyor. Bütün kahramanları aynı dili konuşmaktadırlar: yavan, terbiyesiz, bozuk bir güney lehçesi. Etten ve kemikten birer insan yok karşımızda; kişiler mukavvadan yontulmuş birer resim. Meşinden birer kukla veya gölge. Sayfalara emsalsiz bir zevksizlikle serpiştirilen tabiat tasvirleri de çok defa çıkartma kağıtlarına benziyor. Yaşar yaldızını yerli yersiz harcayan acemi bir ressam. Çılgın bir muhayyile, yazmıyor kusuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra, bu yaman silahşorlar- aslan avına çıkan Taraskonlu Tartarin gibi- Derviş Bey sanarak üç masum kaçakçıyı öldürüyorlar. Mustafa bey konağa dönüyor.&lt;br /&gt;Bölüm yirmi dört. Sahne Mustafa Bey’in konağı. Aynı şahıslarb sonra karakız Hatun. Yeniden başlayan kovalamaca, sabaha kadar devam eden cenk. Dağı taşı kurşun yağmuruna tutan “şövalye”ler, arada bir felsefi tiradlar döktürmek için bir kayanın arkasına siperlenip sabahı ediyorlar. Sonra yine ateşlenen tüfekler ve kılığına halel gelmeden konağına dönen Derviş Bey. Bu bölümde tabiat tasvirleri bakımından pek fazla şımartılmıyoruz. Derviş’in ellerinde dolaşan, sonra silahının üstüne çıkan bir kertenkele. Belli ki, müsademenin dehşetinden diğer hayvan kardeşlerimiz ortaya çıkamamış pek. Saatlerce süren bu çocukca kovboy oyunun tek eğlenceli tarafı, kahramanların ölüm hakkındaki “türrehad”ları. Sanki Bhagavadgita’yı okuyoruz: kurşun yağmuru altında metafizik bir cevelan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölüm yirmibeş. Hasta bir aşık gibi, gece gündüz Derviş’in konağını seyre giden MustafaBey.&lt;br /&gt;Uzaaktan sıkılan kurşun ve bütün boyalarını sayfalara boca eden Yaşar: “Gün batmadan az önce, kuyrukyıldızı çıngışarak döndüğünde hendeğin üstünden bir top kuş kalkar, serpilir göğe tane tane, durulukta dağılır, sonra toparlanır, birden bir top yere çakılırcasına toprağa iniverir, ovanın düşlüğü hiçbir şey olmamış, kıpırdamamış ıssızlığı sürer gider”. Bu kuyruk yıldızına, bu yere çakılan kuşlara ne lüzum var diyeceksiniz? Ama onlar da olmasa , hikaye büsbütün karanlıklaşacak, büsbütün çekilmez olacaktı. Buyrun size şaheser bir ibare: “Mustafa Bey böyle uyur gezer dolaşır¸bağlanmış, sürüklenen, çekilen, önüne geçilmez, her gece hendeğin içine geldi, orada tepeden tırnağa korkan, yumulmuş, incecik, sarı ışığı ipileyen, terleyen konağın karşısında, orada durmaktan başka hiçbir şey düşünmeden, düşünceyi, öcü, acıyı, bütün istemleri unutmuş, hayal kurmayı unutmuş, orada atının üstünde durmaktan başka işi olmadan durdu. Sonra belinden tabancısını çıkarıp pencereye bir el ateş etti. Tabancısının kurşununun oraya yetişmeyeceğini bile bile. Sonra mavzerle ateş etmeğe başladı, sebepsiz, oraya.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nefis “tümce”leri başlangıçtaki apokaliptik tasvir taçlandırıyor:”Önce bir atlı geldi, ikisi birden, gün ışımadan kuyruklu yıldızı tanyerinde bir aydınlık içinde dönerken, tüfeklerini konağa doğrulttular, ateş ettiler, sonra da dolu dizgin konağın yöresinde dönmeye başladılar., sonra atlı iki oldu. Sonra üç, dört, beş oldu. Gün geçtikçe Mustafa Bey’in yanındaki atlılar konağın yöresinde dolu dizgin dönenler, kurşun yağdıranlar, hiç konuşmayanlar, hayal gibi, sadece, geceye, toza toprağa, çiğli dumana karışanlar çoğalıyordu.” Sonra yine arılar, yine kuşlar. Ve tam bir “hezeyan-ı mürteyiş”: “Konak, konağın içindeki adam, vurulmuş, kan içindeki yüzündeki açık kocaman gözleri, umudu yitirmiş, yabanıl. Yabanıl! Yabanıl!...”&lt;br /&gt;Sonra, kıyametten nişan veren bir sahne. Kovalamalar, çamura batan, yaralanan Mustafa Bey, kurşun sesleri. Mestan ve Mestan’ın başına konan kelebek.&lt;br /&gt;Okuyucuyu, bu hayaletler berzahında daha fazla dolaştırmayacağız. Demirciler çarşısı Cinayeti, gerçek bir cinayet...şuura, idrake, zevke ve Türk diline karşı işlenmiş. Ne bu karalama tomarının, ne Yusufcuk Yusuf’un romanla en uzak bir münasebeti var. Hele bilimsel dünya görüşü, insanı kahkahadan çatlatacak bir yakıştırma. Yaşar Kemal Haddini bildiği zaman bir ümm-i ariftir. Bir köy odasında tatlı tatlı Hz Ali cenkleri anlatabilir, kasaba kahvesinde saz çalmak da gelir elinden. Coşkun bir muhayyile, ayıklanmış bir dil, tam bir “halk ozanı”. Bu zeki Anadolu çocuğunu, azgın bir graphoman yapan, mesuliyetsiz tenkitçilerle reklam esnafı. Biz Yaşar Kemal’in bu çıkarcı veya ideolojik övgülerle kendinden geçmemesini temenni ederdik. Mütevazi  kabiliyetleri olan bu arkadaş, Nobel peşinde koşacağına daha çok okusa, daha az yazsa, hem kendisi hem de edebiyatımız için hayırlı olurdu. Merimee, Korsika’nın ezeli derdi olan kangütme geleneğini yüz sayfa içinde romanlaştırmış. Bu kadar cılız bir konu altıyüz sayfada anlatılmaz. Destanlar çağı çoktan kapandı.&lt;br /&gt;Hayatını kalemiyle kazanan bir yazar, bu yalancı alkış tufanı karşısında elbette ki kendini kaybedecek. Kitap ticaret metaı oldukça, yaratıcı ister istemez esnaflaşacaktır. Ödüller, kabiliyet teşvikçisi değil, öldürücüsü. Okuyucudan özür dileriz: “Edebiyatın, sanatın, düşüncenin grafoman’lara karşı korunması, ülke sınırlarının barbarlara karşı korunması kadar kutsal” diyor bir psikolog. Grafoman’lara ve beyin sömürücülerine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerici kim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Canavarlara dolu bir ormandayız. Yolumuzu hayaletler kesiyor. Tanımadığımız bir dünya bu. İthal malı mefhumların kaypak ve karanlık dünyası. Gerçek, kelimelerin arkasında kayboluyor.&lt;br /&gt;Ne güzel tarif: “Gerici: bir toplumun gelişmesini sağlayacak hiçbir yeniliği istemeyen, her yönüyle eskiyi özleyen ve eski düzeni getirmeğe çalışan (kimse)” (Meydan-Larousse). Tarifin tek kusuru bu ucubenin hangi çağda, hangi ülkede yaşadığı söylememesi.&lt;br /&gt;Murdar bir halden muhteşem bir maziye katlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir.&lt;br /&gt;IV. Murat’a, Süleyman devrine dön! Diye haykıran Koçi Bey, Reşit Paşa’ya kadar Osmanlı Devletinin bütün ıslahatçıları gerici. Dante, yaşadığı çağdan iğrenir. Balzac eserini iki ezeli hakikatin ışığında yazar: kilise ve krallık. Dostoyevski maziye aşık. Dante gerici, Balzac gerici, Dostoyevski gerici!&lt;br /&gt;Gerici, ilerici...Düşünce hürriyeti bu mülevves kelimelerin esaretinden kurtulmakla başlar, düşünce hürriyeti ve düşünce namusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’nın Yeni Bir İhraç Metaı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batılılaşma miti eskiyince, yeni bir yalan çıktı sahneye...Daha doğrusu, aynı nazenin taze bir makyajla arz-ı endam etti.&lt;br /&gt;Filhakika, intelijansiyamızın şerefine şampanya şişeleri patlattığı bu sözde  bakire, Tanzimat’dan beri tanıdığımız “Batılılaşma”nın ta kendisi.&lt;br /&gt;Çağdaşlaşmak, Avrupa’nın yeni bir ihraç metaı, kokain ve LSD gibi...Şuuru felce uğratan bir zehir. “Çağ-dışılık” ithamı, iftiraların en alçakcası, en abesi.  Aynı çağda muhtelif çağlar vardır. Çağdaşlaşmak neden Hrıstiyan  Batı’nın putlara perestiş olsun?&lt;br /&gt;Bu, kendi derisinden çıkmak, kendi mukaddeslerini inkar etmek ve peşin peşin köleiğe razı olmak değil mi...Biz apayrı bir medeniyet çocuklarıyız: düşman bir medeniyetin, bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin.&lt;br /&gt;Çağdaşlaşmanın halk vicdanında adı asrileşmektir, asrileşmek, yani maskaralaşmak, gavurlaşmak. Kırk yıllık Kani’nin Yani olamayacağı, Türk’ün akl-ı selimi için bedahetlerin bedaheti: bir medeniyetin başka bir medeniyete istihale edemeyeceği Danilvesky’den beri bir kazziye-i muhkeme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asaletini Kaybeden İrfan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İrfanı hisarla kuşatmış Doğu, mabede bezirgan sokmamış. Yıllarca davar gütmüş, odun taşımış, çözmez...Meşaleyi çetin imtihanlardan sonra tutuşturmuşlar eline. “Emanetleri ehline tevdi ediniz” demiş din.&lt;br /&gt;Mürit: ceset, can: mürşidin nefesi. Hindde hocaları soyadı taşınırmış. Karabetlerin en mukaddesi şakirtle üstad arasındaki bağ.&lt;br /&gt;Asırlar geçti, birer birer söndü meşaleler. İrfan asaletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: kültür. Genç kuşaklar, Batı’nın bit pazarlarından ithat edilmiş bu hazır elbiselere, küçümseyerek bakıyor. Hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz. Ne çirkin kelime. Hoca öğretmez, yetiştirir, aydınlatır, yaratır. Öğrenci ne demek? Talebe istiyendir; isteyen, arayan, susayan.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18812815-5183076320405193779?l=hubabi.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hubabi.blogspot.com/feeds/5183076320405193779/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=18812815&amp;postID=5183076320405193779&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/5183076320405193779'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/5183076320405193779'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hubabi.blogspot.com/2008/06/cemil-meri-kimdir-semeler.html' title='Cemil Meriç Kimdir? [Seçmeler]'/><author><name>sadık yalsızuçanlar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02328724852375096593</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='17152589723815895763'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-18812815.post-506742855047221325</id><published>2008-06-24T12:52:00.001+03:00</published><updated>2008-06-24T12:57:40.785+03:00</updated><title type='text'>MUHYİDDÎN-İ ARABÎ</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.naksibendi.org/images/arabi.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px;" src="http://www.naksibendi.org/images/arabi.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Prof. Dr. Süleyman Uludağ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) Ailesi- Çevresi - İlk Yılları- Gençliği&lt;br /&gt;İslâm âleminde daha çok İbn-i Arabî, İbnu'l- Arabî, Muhiddin Arabî, Muhiddin İbn Arabî ve Şeyhü'l-Ekber şeklinde tanınan İbn Arabî yazdığı eserlerde adını şöyle kay-deder: Muhiddin Ebu Abdullah Muhammed b. Ali b. Muhammed b. el-Arabî, el-Hâtımî et-Tâî, el-Endülüsî, (Bazı kaynaklarda (Me¬selâ Kütûbî, III, 435) künyesinin Ebubekir şeklinde verilmesi yanlıştır.) 7 Ağustos 1165'te (H.27 Ramazan 560'da) İs-panya'nın Mürsiye (Murcia) şehrinde doğan1 ibn Arabî köklü, soylu ve saygın bir aileden gelmektedir, isminin sonunda yer alan el-Hâtimî et-Tâî, onun cömertliği ve hayırseverliğiyle ün kazanmış olan Tay ka¬bilesine mensub Adî b. Hâtim et-Taî'nin kardeşi Abdullah b. Hâtîm et-Tâî'nin soyundan geldiğini göstermektedir. Bu kabilenin Arab olması sebebiyle İbn Arabî ve ataları "Arabî" (Arab) diye tanınmışlardı2. Dindar bir kişi olan babası Ali b. Muhammed hem hükümdarın hem de ünlü filozof İbn Rüşd'ün dostu idi. Annesi ise ermiş hanımların bile manevî derecesine imrendikleri dindar bir kimse idi. Dindar bir kişi olan amcası Abdullah b. Muhammed seksen yaşından sonra tasavvuf yoluna girmişti. Bu zatın oğlu Ali b. Abdullah Tu¬nus'un sûfilerinden idi. İbn Arabî'nin da¬yılarından Yahya İbn Yağân Tlemsan Me¬liki idi. Ebu Abdullah et-Tunusî isimli şeyhin tesiriyle hükümdarlığı bırakmış, hayatının son dönemlerinde dünyadan el etek çekmiş, kendini ibadete vermişti. Di¬ğer dayısı Ebu Müslim Havlâni, o dönemin âbidlerinden idi. İbn Arabî bunları eser¬lerinde çeşitli vesileler ile kutub diye anar3.&lt;br /&gt;Görülüyor ki, İbn Arabî toplumda önemli bir yeri bulunan, itibarlı, tanınmış, aynı zamanda dindar, özellikle zühd ve tasavvufa yakın ve yatkın bir aileden gelmektedir. Onun zamanında Endülüs'te ta¬rikatlar bulunmadığından oradaki bir kişi ancak İbn Arabî ve ailesi kadar tasavvufa yakın, hatta onun içinde olabilirdi. Ta¬rikata mensup olmaması İbn Arabî'nin tasavvufî hayatı yaşıyarak tanımasına engel olmamıştı. Tersine bu durum onun görüş ufkunun geniş olmasına da yardımcı ol¬muştu.&lt;br /&gt;711 (Hicri 92) senesinde müslümanlar tarafından feth edilen Endülüs, esas itibariyle kuzeybatı Afrika'da kurulmakla beraber Endülüs'ü de egemenlikleri altına alan Murabıtların (M. 1056/1147 arası), sonra Muvahhidlerin (1130/1269 arası) etki alanına girdi. Murabıtlar tasavvufa dayanarak bir çeşit tarikat devleti kurmuşlardı, İslâm anlayışlarının batıl ve hurafelere dayandığını ileri sürüp, onları or¬tadan kaldıran Muvahhidlerin İslâm anlayışı da Gazalî'nin din ve tevhid anlayışına dayanıyordu. Muvahhidler döneminde zaman zaman ilme ve fikre değer veren, bilginleri ve düşünürleri koruyan değerli hü¬kümdarlar iş başına geliyordu. İbn Tufeyl (ö. 1186) ve İbn Rüşd (ö. 1198) gibi ünlü filozoflar böyle bir zamanda ve ortamda yetişmişlerdi. İbn Arabî Endülüs'te iken Ebu Ya'kub Yusuf (1163-1184 yılları arası) ve Ebu Yusuf Mansur (l 184-1199 yılları ara¬sı) gibi hükümdarlar Muvahhid devletinin başında bulunuyordu. İbn Arabî Endülüs'ün güneydoğusunda bir şehir olan Mürsiye'de doğduğu sırada Muhammed b. Sâ'd b. Merdeniş, Doğu Endülüs'ün Valisi idi.(4)&lt;br /&gt;İbn Arabî sekiz yaşına kadar doğduğu yer olan Mürsiye'de yaşadı, ilk eğitimini ve dinî bilgileri burada ailesinin gözetiminde almaya başladı. Sekiz yaşına giren İbn Arabî, ailesiyle birlikte Mürsiye'den ay¬rılarak Endülüs'ün diğer bir şehri olan İşbiliye'ye (Sevilla) geldi. Burada tahsiline devam eden İbn Arabî, İbnu'l-Erisî isminde bir tacirin oğluyla tanıştı. Tasavvufî hayatla ilgilenen bu gençle arkadaş oldu(5). Delikanlılık çağına geldiği zaman babasıyla Kurtuba’ya giderek babasının dostu olan İbn Rüşd (ö. 1198) ile tanıştı. Onun sorduğu felsefî sorulara tasavvufî cevaplar verdi. Yine bu yıllarda Salih Adevî'nin öğrencilerinden Ebu Ali Hasan Şekkaz isimli bir şeyhle tanıştı, İbn Assâd ve Ahmed Harîrî isimli sûfî meşreb iki kardeşle ar¬kadaş oldu. O bu sırada edebiyat ve avcılıkla da meşgul olmuş, daha sonra bu şekilde geçirdiği yılları câhiliye zamanı olarak zikr etmiştir. (Fütuhat, IV, 700)&lt;br /&gt;1185 (H. 580) senesi İbn Arabî'nin dü¬zenli ve sürekli bir biçimde tasavvufa girdiği yıl oldu. Daha evvel de mutasavvıflarla dost olan ve onların sohbet meclislerine devam edip tasavvufî hayatı yakından ta¬nıyan İbn Arabî'nin yirmi yaşında iken sûfiyane bir hayat yaşama yönünde ter¬cihini yaptığı görülmektedir. O, bu ko¬nuda: "Bu sene Allah'ın el-Bedî (yaratıcı) ismi sayesinde keşif yoluyla ilk akıl, (Akl-ı evvel) makamına erdim" diyor(6). Hayat bo¬yu üçyüzden fazla âlim ve şeyhle görüşüp kendilerinden faydalanan &lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.ottomanstore.com/product_img/82/2048/_big_1103988383.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 200px;" src="http://www.ottomanstore.com/product_img/82/2048/_big_1103988383.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İbn Arabî'nin ta¬savvuf yoluna girmesini muhtemelen Ebu'l-Abbas Ahmed el-Ureynî sağlamıştı. Batı Endülüs'teki Ulya kasabasında otu¬ruyordu. Kulluk konusunda derin bilgilere sahip olmakla beraber kasaba halkının yadırgadığı bazı fikirleri yüzünden oradan ko¬vulunca İşbiliye'ye gelmiş ve burada genç İbn Arabî'yi etkilemişti. İbn Arabî onun meclisinde tevbe ederek fiilen tasavvuf yoluna girmişti(7).&lt;br /&gt;İbn Arabî gençlik yıllarında bir yandan tasavvufî hayatı teorik ve pratik yönleriyle tanımaya, bu hayat tarzını yaşayanların aralarında bulunarak öğrenmeye, hatta bizzat tasavvufî yaşayarak manevî tecrübe yoluyla anlamaya çalışmış, diğer yandan aynı yıllarda fıkıh, hadis, tefsir, kıraat gibi dinî ilimleri, edebiyatı öğrenmiş, kelâm ve felsefe hakkında da en azından genel bir bilgi sahibi olmuştu. Yine o aynı yıllarda çeşitli hükümdarların ve devlet adam¬larının kâtip olarak hizmetinde de bulunmuştu(8). İbn Arabî, Davud-i Zahirî tarafından kurulan ve Endülüslü İbn Hazm tarafından geliştirilen zahiri mezhebine bağlanmıştı. Bunun için ibadette zâhiri, itikadda (tasavvufta) bâtını idi" denilmişti. &lt;span class="fullpost"&gt;Ameldeki mezhebi zahirî olan ve kıyası red¬deden İbn Arabî'nin itikaddaki mezhebi ne Eş'arilikti ne de Maturidilik. Bu hususta o, selef akidini benimsemiş ve bu çerçevede ehl-i sünnet ve'1-cemaat mezhebine sâdık kalmıştı.&lt;br /&gt;İbn Arabî ilk evliliğini Benû Abdûn ka¬bilesinden Meryem ile yaptı, İbn Arabî'nin ifadesine göre bu hanım manevî tecrübe sahibi dindar ve faziletli bir ermiş idi. Tasuvvufî bir makamdan bahs edip o makamdakilerin halini anlatırken İbn Arabî: "Bu makamı kazanmış bir şahsı eşim Mer¬yem bana anlattı; ifadesinden onun da bu makama yabancı olmadığını anladım", diyor(9) . Bize anlattığına göre, rüyada gör¬düğü bir şahıs, kendisine tasavvuf yoluna girmesini tavsiye eder. O ise bu yolu bil¬mediğini söyleyince o şahıs, "Bu yola şu beş şeyle girilir: "Tevekkül, yâkîn, sabır, azimet, doğruluk" demiş, sonra bunu İbn Arabîye anlatmış, o da bunu tasdik etmişti (10). Belki eşinin bu ve benzeri halleri, belki de yakalandığı bir hastalık İbn Arabî'yi ta-savvufa yöneltmişti. Bir kere hummmaya ya¬kalanmış ve kendinden geçmişti. Asık suratlı bir takım kimselerin gelip kendisine işkence yapmaya kalkıştıklarını, güzel kokulu ve yakışıldı bir zatın gelip onlara en¬gel olduğunu hayal etmeye başlamış, İbn Arabî ona kim olduğunu sormuş, o da ben Yâsin Sûresi'yim, seni korumaya geldim, demiş. Kendine gelince babasının göz yaşı dökerek yâsîn okuduğunu görmüştü(11).&lt;br /&gt;İbn Arabî'nin tasavvufa intisab etmesinde bunun da etkisi olmuştu. İbn Arabî küçük yaştan itibaren bazı âyetleri, sûreleri, mucerred manaları ve bilgileri bazen rüyada, bazen uyku ile uyanıklık arasında, bazen de uyanık iken somut varlıklar ve maddî nesneler olarak görmüş, bu kabiliyeti yaşı ilerledikçe gelişmiş, büyük ölçüde eser¬lerine de yansımış, düşünce ve inanç dün¬yasını şekillendirmişti.&lt;br /&gt;İbn Arabî kendisini zühde ve ibadete vermiş, inzivaya çekilip zikir ve tefekkürle meşgul olmuş, ilahî hakikatin ancak keşf ve ilham yoluyla bilinebileceğine kanaat getirmiş, hatta bilgilerini bu yoldan aldığını ileri sürmüştü. Genç yaşta bu türlü şeyler söylediği halk arasında yayılmış, bu sözler filozof İbn Rüşd'ün kulağına da varınca merak etmiş, onunla görüştürmesini ba¬basından rica etmişti. İbn Arabî ile İbn Rüşd arasında geçen son derece rumuzlu ve kinayeli konuşma el-Futuhat'da şöyle anlatılır: "Bir gün Kurtuba'da, bura kâdısı İbn Rüşd'ün huzuruna girdim, inziva halinde iken Allah'tan kalbime ilhamlar geldiğini duymuş, buna taaccub etmiş, benimle görüşmeyi arzulamış. Kadının dostu olan babam buluşmamazı sağlamak için bir bahane bulup beni ona gönderdi. Ben o zaman henüz bıyıklan çıkmamış tüysüz bir oğlan idim. Yanına girince İbn Rüşd ayağa kalkıp bana sevgi ve saygı gösterdi, boynuma sarıldı ve: "Evet mi?" dedi. Ben hemen: "Evet" dedim. Onu anladığımı düşünerek benimle görüşmesine daha da sevindi. Fakat bendeki hangi şeyin onu se¬vindirdiğini sezdim ve hemen: "Hayır" dedim. Bunun üzerine canı sıkıldı rengi değişti, yanındaki şey (kendi kanaati ve inancı) hususunda tereddüde düştü ve sordu: "Keşf ve ilahî feyz hususunu nasıl buldun? Bu, aklın bize verdiğinin (ve öğ¬rettiğinin) aynısı mı?" Dedim ki: "Evet! Hayır! Evet ile hayır arasında ruhlar mad¬delerinden, boyunlar (ve başlar) da bedenlerinden uçar". Bunun üzerine benzi sarardı, titremeye başladı, şaşıp kaldı. Çünkü neye işaret ettiğimi anlamıştı(12), İbn Arabî İbn Rüşd'le vâkiada (hayalde) ikinci bir görüşme daha yaptığını, akıl ve fikir yoluyla gerçeği arayan bu filozofun ulaştığı sonuçlan kendisine anlatıp bunların doğru mu yanlış mı olduklarını sorduğunu, kendi zamanında inzivaya cahil olarak girip âlim olarak çıkan (benim gibi) birisi bulunduğu için Allah'a şükür ettiğini anlatır. İbn Rüşd'ün Kurtuba'da kılınan cenaze namazında hazır bulunduğunu kaydeder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn Arabî'nin babası Ali b. Muhammed 1193 (H.590)' da vefat etmişti, İbn Arabî Menzil-i Enfâs denilen bir makam bulunduğunu, bu makama ulaşıp vefat edenlerin ölü ya da sağ olduklarını kestirmenin zor olduğunu, babasının bu mertebeyi kazanan velilerden olduğunu, öleceği günü önceden haber verdiğini söyler ve şöyle der: "Babam ölümünden onbeş gün önce vefat edeceği günü bana söylemiş, o gün gelince ruhunu teslim etmişti. Öldüğü gün hastalığı ağırlaşan babam kendini toplayıp oturma vaziyetine geldi ve: "Yavrum! Göç ve buluşma bugün!" dedi. "Bu yolculukta Allah'ın selameti, seninle olsun ve buluşman mübarek olsun!" dedim. Babam buna sevindi ve bana dua etti. Sonra alnında beyaz bir nur belirdi ve bu nur daha sonra bütün vücudunu kapladı. Bu sırada kendisinden izin alıp elini öpüp veda ettikten sonra camiye gittim. Burada iken acı haberi geldi. Eve geldim ve kendisini sağ mı ölü mü olduğunu kestirilemeyecek bir halde buldum(13). Daha sonra İbn Arabî tasavvuf yo-luna girdiği 1185 (H.580) senesinde ken¬disinin de bu mertebeye erdiğini ifade eder. Bundan bir sene sonra abdal rütbesine haiz olan meşhur sûfî Musa el-Beyderânî 26 yaşında bulunan İbn Arabî'yi ziyaret için İşbiliye'ye gelmişti(14). Bu ifadeden onun genç yaşta bile tanınmış mutasavvıflar tarafından ziyaret edilen bir şahsiyet olduğu anlaşılmaktadır.&lt;br /&gt;İbn Arabî ölülerin ruhlarıyla ilişki kurmayı ve onlarla görüşmeyi Ebu'l-Haccâc Yusuf el-Şübrbülî'den, ilahî ilhamı ve feyz almayı ise Musa b. İmrân el-Mirtelî'den öğrenmişti. Nefs muhasebesi konusunda da Îbnü'l-Mücâhid ve Ebu Abdullah b. Kaysûm'dan yararlanmıştı(15)&lt;. İbn Arabî 1190 (H.586) senesinde bir filozofla bir velinin keramet ve mucize konusundaki tartışmalarına şahit olmuş, filozof, ateşin Hz. İbrahim'i yakmamasını Nemrûd'un gazabı olarak yorumluyormuş. Veli harikûlade hallerin mümkün olduğunu ispatlamak için oradaki mangalda bulunan ateşi evvela kendi üzerine dökmüş ama ateş ona tesir etmemiş sonra o ateşi filozofun eline yaklaştırmış, bu sefer ateş onu yakmış. O zaman veli filozofa demiş ki: "işte gördüğün gibi ateş emir altındadır, yakması emredilince yakar, yak¬maması emredilince yakmaz"(16). Bunun üzerine filozof müslüman olmuş ve harikulade halleri kabul etmiş. İbn Arabî gençlik yıllarında Şeyh Ebu'l-Abbas el-Ureynî ile yakın ilişkiler içinde idi. Batı Endülüs'teki Ulya (Loule) kasabasından olan bu zat, çevresinde gençlerden oluşan bir cemaat toplamıştı. Bunlar arasında İbn Arabî de vardı. Cemaat mensuptan şeyhi baba, kendilerini ise yek¬diğerinin kardeşi sayıyorlardı. Şeyhin öğ¬retisi ferdî iradenin reddedilip ilahî iradenin esas alınması, Allah'la ilişki kurmak için insanlarla olan ilişkilerin kesilmesi temeline dayanıyordu. İbn Arabî bu konuda şöyle bir hatırasını anlatıyor; "Bir gün şeyhimiz Ureyni'nin meclisinde oturuyordum. Söz iyilikten ve sadakadan açılmıştı. Adamın biri: "Sadaka tercihen yakınlara verilir" deyince şeyh derhal ekledi: "Allah'a yakın olanlara"(17). Başka bir vesile ile Ureyni'den söz ederken: "O, kendisine hizmet edip faydalandığım ilk şeyhtir, kulluk konusunda engin bilgi sahibi idi" diyor. İbn Arabî, iki şeyhi, yani Mirtelî ile Ureynî arasındaki farka işaret ederken şöyle der: "Birgün insanların durumuna bak¬mış ve canım sıkılmıştı, üzgün idim. Bu halde iken şeyhim Ureynî'nin huzuruna girdim. Şeyh, halkın Hakk'a muhalefet et¬meleri sebebiyle canımın sıkıldığını görünce: "Sevgili çocuğum sen halka değil, Hakk'a bak" dedi. Sonra oradan ayrılıp aynı hal içinde diğer şeyhim Mirtelî'nin hu¬zuruna vardım. Durumu kendisine arzedince: "Sen kendine (nefsine) bak" dedi. Ben: "ikiniz arasında şaştım kaldım, biriniz "Hakk'a bak", diyor, diğeriniz "kendine bak", diyor, ikiniz de Allah'a giden yolun rehberlerisiniz. Hanginizin sözü doğru dedim". Şeyhim Mirtelî dedi ki: "Sevgili yavrum! Ureynî'nin dediği doğrudur, asıl olan odur. Her ikimiz sana halimize göre yol gösterdik. Ümit ederim ki Ureyni'nin işaret ettiği mertebeye erersin, sen onu dinle, sa¬na da bana da yaraşan ona kulak vermektir" dedi. Onun dürüstlüğüne hayran oldum. Sonra Ureynî'ye gittim. Mirtelî'nin sözlerini kendisine aktarınca: "Güzel söylemiş, sana yol göstermiş, ben ise sana yol¬daş gösterdim. Sen hem onun hem benim dediğime göre hareket et ki yol ile yoldaşı bir araya getirmiş olasın" dedi (18). İbn Arabî salihâ, âbide, zâhide ve veliyye şeklinde nitelendirdiği ermiş kadınlarla da ilgilenmiş, onların sohbetinde bulunmuş, kendilerinden feyz almış ve onları şeyhleri ve mürşitleri olarak kabul etmişti. Bun¬lardan biri Endülüs'ün Zeytûn bel¬desindeki Merşane'den Yasemin ismindeki hanım idi. İbn Arabî bu kadının evvâh (âh eden veliler)'den olduğunu söylüyor. İbn Arabî'nin Şemsu Ümmi'l Fukarâ ve Nûne Fâtıma, Fâtıma bint el-Müsennâ şeklinde ismini söz konusu ettiği bu ermiş kadının yaşı doksanın üstünde idi. Duygulu ve coş¬kulu idi. Aslen Kurtubalı idi ama İşbiliye'de münzevî bir hayat yaşıyordu, İbn Arabî hizmetinde bulunduğu ve müridi olduğu bu yaşlı kadından zuhur eden harikulâde halleri müşahede etmek, çağrısı üzerine huzuruna gelen ve çeşitli kılıklara giren cinleri hakkında bilgi sahibi olmak ve in¬ziva hayatına alışmak için bizzat kamıştan inşa ettiği basit bir kulübede onunla be¬raber iki sene kalmıştı. Bu konuda şöyle diyor: Fatma bint Müsennâ, hizmetinde bulunduğum zaman 95 yaşında idi. Pembe yanakları ve güzelliği o kadar fevkalade idi ki gören onu ön dört yaşında zannederdi. Yüzüne bakmaktan haya ederdim. Onun Allah'la özel bir hali vardır. Emsalim olup huzurunda bulunanların tümüne beni tercih ederdi. (Beni kasd ederek) şöyle derdi: "Falan gibisini görmedim, yanıma gelince her şeyiyle geliyor ve hiç bir şeyini benim haricimde bırakmıyor. Çıktığı zaman da her şeyini alıp çıkıyor. Yanımda hiç bir şeyini bırakmıyor." Yine derdi ki: "Şaşarım o kimseye ki Allah'ı sever ama onunla ferahlık bulmaz. Oysa o, kendisini görmekte, her gözden ona bakmakta, bir an bile on¬dan gâib olmamakta. Hal bu iken şu ağ¬layanlara bakın! Hem onu sevdiklerini iddia etmekteler hem de ağlamaktalar!. Hiç mi utanmazlarl" "Fatma anne sonra bana dönüp: "Öyle değil mi yavrum?" der, ben de: "Çok doğru! anneciğim!" derdim. Bana: "Vallah, hayret içindeyim! Dostum, hiz¬metimde bulunsun diye Fatiha sûresini bana verdi. Ama yine de bu beni ondan alıkoymadı." Kadın bunu söylediği gün onun manevî mertebesini anlamıştım. Bir gün onunla otururken yanımıza gelen bir kadın: "Kardeş Şezüne'de bulunan kocamın orada evlendiğini haber aldım, ne yapmam lazım" dedi. "Yanına gitmek ister inisin?" di¬ye sordum. "Evet" dedi. Gözlerimi yaşlı ka¬dına çevirdim ve: "Anneciğim, kadıncağızın sözlerini duydun değil mi?" dedim. "Ne is¬tiyorsun evladım" dedi. "Hemen bu kadının ihtiyacını ve kocasını buraya getirmeni" dedim. "Hay hay" dedi ve ekledi: "Şimdi ben Fatiha sûresini ona gönderir ve kocasını buraya getirmesini rica ederim" dedi ve Fatiha sûresini okumaya başladı. Ben de onunla beraber bu sûreyi okuyordum. Fâtiha'yı okurken onun manevî mer¬tebesini anlamıştım. Şöyle ki: O Fâtiha'yı okurken hava türünden maddî bir şekil meydana gelmiş, sonra ona yönelip: "Ey Fâtiha! Git falan yerde bulunan bu kadının kocasını al ve buraya getir" diye hitab etmişti. Çok geçmeden adam ailesine kavuşmuş, kadın da sevinmiş ve def çalmıştı. Sonra ermiş kadın bana şöyle seslendi: "Vallahi çok neşeliyim. Çünkü o bana özen gösteriyor, dostları arasına alıyor ve bana nezdinde özel bir yer veriyor. Ben kim olu¬yorum ki bu Efendi, hemcinslerim ara¬sından beni seçiyor! Yüce Mevlâ'ya and ol¬sun ki anlatamayacağım kadar kıskanılan bir durumdayım. Ona olan güvenim sebebiyle ondan başkasına hiç iltifat etmem. Gaflete düşüp iltifat edecek olsam derhal başıma bir musibet gelir." Daha sonra bu ermiş kadına kamıştan bir baraka yaptım. Ölünceye kadar orada kaldı. Bana: "Annen Nur senin toprak anan, ben ise ilâhî ananım" derdi. Annem onu ziyarete gelince de; "Bu benim evladımdır, senin ise babandır, ona iyi davran, karşı çıkma" demişti (19). Yukarıya aldığımız menkıbe İbn Arabî'¬nin inanç üslubunu ve düşünce tarzım göstermesi bakımından çok önemlidir. Ona göre okunan Fâtiha süresi, nefes ağızdan çıkarken havada maddî bir şekil haline ge¬lebiliyor, ona hitap edilebiliyor,, bazı ha-rikulade işler gördürülebiliyor, yani İbn Arabî manevî hususları maddî kalıblara döken, mücerred kavramlara müşahhas şekiller veren güçlü bir hayal gücüne ve tasavvur yeteneğine sahip. Onun eserlerinde bir çok manevî hususlar maddî, ruhanî şeyler cismanî, hayaller hakikat şeklinde tasvir edilmiştir. Çünkü ona göre hayalin de önemli bir gerçekliği mevcuttur. Söz konusu ermiş kadından bahs ederken: "Cinleri şekilsiz de şekilli de görürdü" demesi de aynı anlayışın ifadesidir. İbn Arabî'nin Hızır'la olan görüşmelerini de böyle anlamak icab eder. Bu konuda di¬yor ki: Rusum uleması fakihler aksini id¬dia etseler de ben Hz. Hızır'ı defalarca gördüm ve onunla buluştum. Bir defasında başımdan şöyle acaib bir iş geçti. Bir gün mürşidim Ureynî ile Hz. Peygamber'in zuhur edeceğini müjdelediği bir şahıs hak¬kında konuşmuştuk. Mürşidim: "Bu zat falan kişidir" dedi. Ve sözünü ettiği kişinin adını da verdi. Ben bu kişiyi şahsen gör¬memiş olmakla beraber ismen tanıyordum, halasının oğlunu görmüştüm. Şeyhimin bu meseledeki açıklamasını tereddütle kar¬şılamış ve onu kabule taraftar olmamıştım. Mürşidim bu halimi anlamış ama rahatsızlığını belli etmemişti. Ben henüz bu yolun yeni yolcularından olduğumdan bu durumu gereği gibi takdir edememiştim. Huzurundan çıkıp evime giderken hiç ta¬nımadığım bir kişiyle karşılaştım. Bana şefkat ve mahabbetle selâm verdikten son¬ra: "Ey Muhammedi Şeyhin Ureynî'yi o me¬selede tasdik et", dedi ve şeyhimin bahis konusu ettiği kişinin adını verdi. Ben maksadını anladım ve hemen: "Başüstüne" deyip macerayı anlatmak üzere şeyhime geldim. Yanına varınca: "Ey Muhammed! Ben sana bir mesele anlatacağım, sen onu ka¬bule yanaşmayacaksın, ancak Hızır tarafından uyarıldıktan sonra o meselede be¬ni tasdik edeceksin! Olmaz böyle şey! Her meselede Hızır'ın seni uyarması mümkün mü?" dedi. Şeyhimden özür diledim. Bu suretle o zatın da Hızır olduğunu anladım(20). Görülüyor ki İbn Arabî hayatta olduğuna inandığı Hızır'la görüşebiliyor, konuşabiliyor, ondan bilgi alabiliyor. Yani hayatta olmasa bile onu hayattaymış gibi tasavvur edebiliyor. İbn Arabî Mürsiye, İşbiliye ve Kurtuba gibi Endülüs'ün belli başlı şehirlerinde o dönemin tanınmış bilginlerinden ve şeyhlerinden faydalanmış, kendini bir hayli yetiştirmişti. Ebu Abdullah Muhammed eş-Şerefî, Yusuf b. Halef el- Kûmî, Muhammed b. Musa, Sedrânî (Biderânî), İbn Yeşkûr, Ali es-Selavî, Salih el-Adevî, Ebu Muhammed Abdülaziz Mehdevî, Ebu Ali eş-Şekkâz bunların en tanınmış olan-larındandır. Bunlardan el-Kûmî ile olan hatırasını anlatırken şöyle diyor: "Bir ara mezarlıkta tek başıma kalmayı âdet edin¬miştim, el-Kûmî benden söz açarak: "Falan kişi diri kişileri bırakmış, ölülerle oturup kalkıyor" demiş. Bunu duyunca: "Gel de kimle oturup sohbet ettiğimi" gör diye kendisine haber saldım. Kuşluk namazını kıldıktan sonra tek başına yanıma geldi. O sırada yanımda bulunan bir ruhla ko-nuşuyordum. Yanıma oturan el-Kûmî'nin yavaş yavaş yüzünün renginin değiştiğini gördüm. Eğik duran başını kaldıramıyordu. Ben ise ona bakıp gülümsüyordum. Konuşmam bitince şeyh rahatladı. Yüzünü bana çevirdi ve alnımdan öptü. O vaakit kendisine: "Üstad, ölülerle oturup kalkan kim, ben mi yoksa sen mi?" diye sordum. "Vallahi sen değil, ben" diye cevap verdi ve oradan ayrıldı. Bundan sonra da: "inzivaya çekilen İbn Arabî gibi çekilsin" derdi (21). Bu örnekte de görüldüğü gibi İbn Arabî gerçek diriler olarak ölüleri görüyor ve onların ruhlarıyla sohbet ediyordu. İbn Arabî Endülüs'te bir kasaba olan Moror'da tanıdığı Abdullah b. el-Üsstad el-Mororî'den bahs ederken, tevekkül konusunda onu örnek aldığını ifade eder: "Bir zâhid için zühd konusunda dayanacağı bir kutbun bulunması şarttır. Tevekkül muhabbet, marifet ve diğer makamlar ko¬nusunda da durum böyledir. Allah te¬vekkülün kutbuna ermemi nasib etti. Tevekkülün onun ekseninde döndüğünü gör¬düm. Bu zat Abdullah b. el-Üstad idi. Çağında tevekkül kutbuydu (22). Onun makamında bulunanlar acı suyu tatlı olarak içme kerametine sahiptirler. Ben Abdullah b. el-Üstad'dan böyle bir su içmiştim. Ebu Medyen'in seçkin müridlerinden olan bu zat buna "Hacc-ı Mebrûr" derdi. Yine bu makamın şöyle bir özelliği var: Meselâ Amr başka yerde iken Zeyd onun adına yemek yer ve orada bulunmayan Amr doymuş olur(23) . İbn Arabî, et-Tedbiiratu'l-İIahiyye isimli eserini yazmaya kendisini bu şeyhin teşvik ettiğini söyler. "Abdullah b. el-Üstad'ı ziyaret ettiğimde, yanında filozof Aristo'nun eseri olan Sirru'l-Esâr'ı gördüm. Şeyh buyurdu ki: "Filozof bu eserinde dün¬ya düzenini ve yönetimini anlatmıştır. Ben ise bu konuyu, saadetimize vesile olan ahiret yurdunun yönetimiyle mukayese etmeni arzu ediyorum." "Arzusunu gerçekleştirmek için bu eseri kaleme aldım. Büyük ülkenin yönetimiyle ilgili hususları burada bahis konusu ettim. Bu eseri 40 güne varmadan Moror şehrinde yazdım. Filozofun eserinin hacmi benim eserimin hacminin ancak dörtte biri veya üçte biri kadardır. Bu eserden, hükümdara hizmet edenler hizmetlerinde, ahiret yolunu tutanlar da kendi şahısları konusunda faydalanacaklardır" . İbn Arabî Merşanetu'z-Zeytûn'dan geçerken burada Allah'ın varlığını kabul et¬meyen bir filozofa ait bir eser görüyor. Yine burada tasavvufî bir zevk sahibi olan caminin hatibi Abdulmecid b. Seleme ile gö¬rüşüyor. Bu zat ona şöyle bir hatırasını anlatıyor: "Bir gece evimde namaz kılıyordum. Gece ev kilitliydi. Birden bir şahıs içeri girdi, selâm verdi. Adamın içeriye nasıl girdiğini bilmiyorum, içime bir endişe düştü ve namazı kısa kestim ve selâm verdim. Adam: "Ey Abdulmecid Allah'ın huzurunda bulunan bir kimse endişeye kapılmaz" dedi. Sonra üzerinde namaz kıldığım seccadeyi çekip aldıktan sonra yerine bir hasır serdi ve: "Bunun üzerinde namaz kıl" dedi sonra beni alıp hiç bilmediğim bir yere götürdü. Oralarda Allah'ı zikr ettikten sonra evime döndüm. Adama sordum: "Abdallar abdallık mertebesine neyle ulaşırlar?" Şöyle dedi: Ebu Tâlib Mekki'nin Kûtu'l-Kulûb'ta bahis konusu ettiği şu dört hususla: Açlık, uykusuzluk, suskunluk ve inziva. İbn Arabî, Abdülmecid'in kendisine verilen hasırı gördüğünü ve üzerinde namaz kıldığını da ekler. Ve hasır getiren şahsın "Dağların Şeyhi" diye anılan Ebu Abdullah Muhammed b. el-Eşres er-Ründî olduğunu söyler (24).   İbn Arabî Kurtuba'da iken Hz. Peygamberden evvelki ümmetlerin içinde bulunan bütün kutupların isimlerinin, kendisine Allah tarafından ihsan edildiğini ve bunları Berzah âleminde gördüğünü belirtir.(25) Endülüs'teki şehirlerde yaptığı geziler sayesinde İbn Arabî'nin ünü her tarafa yayıldı. Büyük şeyhler tarafından ziyaret edilmeye ve tasavvufî meseleler hakkındaki gö¬rüşleri alınmaya başlandı. Bunlar arasında bir de Mutezile mezhebine mensub âlim vardı. Aynı zamanda sûfilikle de ilgilenen bu zât Allah'ın el-Kayyûm ismini kulun kendi ahlâkı haline getiremeyeceğini savunuyordu. İbn Arabî onunla bu hususu uzun uzadıya tartışmış ve Ebu Abdullah Cebr (veya Cüneyd) Kabrafikî ismindeki bu zâtın Mutezile mezhebini terk etmesini sağlamıştı(26). İbn Arabî otuz yaşına gelmeden 590/1193 senesinden evvel Bicaye'de ikâmet eden İşbiliyeli ünlü mutasavvıf Ebu Medyen'i ziyaret için Endülüs'ten Kuzey Af¬rika'ya geçmişti. İbn Arabî eserlerinde Ebu Medyen'den: "Şeyhim, mürşidim" diye bahs ettiği halde onunla görüşmüş olması mümkün görülmemektedir. Çünkü İbn Arabî Bicaye'yi ancak 597/1200 senesinde ziyaret edebilmişti. Oysa Ebu Medyen bu tarihten üç sene evvel 594/1197'de vefat etmiş ve Tlemsan yakınındaki Ubbad'da gömülmüştü. İbn Arabî Ebu Medyen'in mürid ve halifeleriyle görüşmüş, bunlar aracılığıyla ondan faydalandığı için ken¬disinden "Şeyhim" diye söz etmiştir(27). Fakat Ebu Medyen hayatta iken İbn Arabî'nin kısa bir süre için Bicaye'ye uğrayıp onu zi¬yaret etmiş olması da mümkündür(28). Ebu Medyen ve yedi yaşındaki oğluyla ilgili ha¬rikûlade hallerden söz ederken şöyle diyor. "Ebu Medyen'in küçük bir çocuğu vardır. Ebu Medyen nazar sahibi idi. İlimleri nazarla bilirdi. Yedi yaşındaki adı geçen çocuğa şöyle bir nazar eder ve kimsenin göremeyeceği mesafelerde denizde gemiler görür, bunların niteliklerini anlatır, bir kaç gün sonra gemiler Bicaye'ye gelir vve söz konusu niteliklere sahip oldukları görülür, çocuğun dedikleri doğru çıkardı. Çocuğa "Bunları neyle biliyorsun" diye sorunca:"Gözümle" der. Sonra ;Hayır, kalb gözüyle" diye sözüne devam eder ve konuşmasını şöyle noktalardı: "Hayır, öyle de değil. On¬ları babam vasıtasıyla görürüm. O yanımda iken kendisine nazar eder size haber verdiklerimi görürüm. Yanımda değilken hiç bir şey görmem"(29). İbn Arabî Ebu Medyen'i çok severdi, ona derinden bağlı idi. Hayranı olduğu Ebu Medyen aleyhinde bulunan bir kişiyi görünce tepesi atmış ve ondan nefret etmeye başlamıştı. Bir gün rüyada gördüğü Hz. Peygamber söz konusu şahsı kasd ederek "İbn Arabî'ye sordu: "O Allah'ı ve Resûlü'nü seviyor mu?" O da: "Evet, Allah'ı da seni de seviyor" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "O şahıs Ebu Medyen'den nefret ediyor diye ondan nefret etmen yerine Allah'ı ve Resulünü seviyor diye onu sevseydin, daha iyi olmaz mıydı?" dedi. Bu soru üzerine İbn Arabî yanıldığını anlıyor ve yaptığına pişman oluyor. O şahıs da en çok sevdiği kişilerden biri haline geliyor. Durumu öğrenen bu kişi bundan sonra Ebu Medyen'i sevmeye başlıyor. Bir Kurban Bayram'ı günü kendisine gelen kurban etlerini yanındakilerine bölüştüren Ebu Medyen'in o şahısa bir şey vermemesi bu nefretin sebebi imiş. (Bk.İbn Arabî, Futuhât, IV.646) İbn Arabî 590/1193 senesinde Tunus'ta olduğunu söyler. Buradaki bir hatırasını şöyle anlatır: “Tunus hükümdarına nazım geçerdi. Bunu bilen şehrin ileri gelenlerinden biri beni evine davet etti. Yemek getirdi, hediyeler verdi ve hükümdar nezdinde bir işinin görülmesi için aracı ol¬mamı istedi. Bunun üzerine ne yemeğini yedim, ne de hediyelerini kabul ettim. Derhal evinden ayrıldım. Fakat arzusunu da yerine getirdim. Ben bunu sırf insanlık gereği olarak yapmıştım. Sonradan öğrendim ki, (şefaatçi) olduğum kimseden hediye kabul etmem Allah ve Resûlü'nün yasakladığı riba ve tefeciliktir. Benim öyle davranmam Allah'ın beni koruması ve inayetinin neticesi idi. En büyük görüş Muhammedî görüştür, (Rü'yet-i Muhammediyye) İbn Kasiyy de Kitabu Hal'in Aleyh bu sonuca var¬mıştır. Onun bu eserini 590/1193 'de Tunus'ta oğlundan okumuştum(30)". İbn Arabî Tunus'ta mehtaplı bir gecede limandaki bir geminin güvertesinden denizi seyredip üzüntülerini dağıtmaya çalışırken bir kere daha Hz. Hızır'la görüştüğünü söyler: Hızır su üzerinde yürüyerek İbn Arabî'nin yanına gelmiş, ona garib bazı sözler söyledikten sonra yine su üzerinden yürüyerek sahile yakın bir yerdeki tepede bulunan mağaraya gitmiş, İbn Arabî'de bu manzarayı hayret ve dehşet içinde seyretmişti(31) ". İbn Arabî 590/1193 senesinde İşbiliye'ye dönüyor. Orada karşılaştığı fev¬kalâde bir olaydan (telepatiden) bahs ediyor. Birgün İbn Arabî Tunus'ta iken zihninde bir kaside vücuda getiriyor. Bunu ne kimseye okuyor ne de kâğıda ve yazıya dö¬küyor. Buna rağmen İşbiliye'ye geldiği za¬man onu hiç tanımayan bir adam bu ka¬sideyi kendisine okuyor, İbn Arabî hayretler içinde kalıyor ve kasidenin şairinin kim olduğunu o zâta soruyor: "Bunun şairi İbn Arabî'dir" cevabını alınca İbn Arabî'nin şaşkınlığı daha da artıyor(32). İbn Arabî 591/1194 senesinde Cebeli Tarık boğazını geçerek muhtemelen ilk defa muvahhidlerin saltanat merkezi olan Fas'a geliyor. Buradaki ulema ve meşayih ile görüşüyor. Burada iken sihir, tılsım ve ebced hesabı konularında geniş bilgi sahibi olan kişilerden bu hususlar hakkında bilgi alıyor. Bu konuda şu bilgiyi veriyor: "Fas'ta iken müslümanlara karşı büyük bir tehlike oluşturan VIII. Alfonso'nun ordusuyla savaşmak için Muvahhid Sultanı Yakub el-Mansur ordusunu İspanya'ya yollamıştı. Burada tanıdığım ve dost olduğum bir Allah adamı (veli) bana: "Sultanın ordusu muzaffer olabilecek mi?" diye sordu. Ben de: "Bu konuda sen ne biliyorsun" dedim. O da Fetih sûresinin birinci âyetini ebced hesabına göre yorumlayarak Sultan'ın zafer kazanacağını söyledi. Gerçekten de Alfonso 591/1194'de Alarcos (el-Ukâb)'da yenilgiye uğramıştı(33). İbn Arabî 592/1195 senesinde En¬dülüs'e dönüyor, etrafını ilim ve tasavvuf meraklıları sarıyor. Bunlarla sohbet ediyor. Sohbet meclislerinde resmî değil, samimî olunması gerektiğini özellikle vurguluyor. Hatta el-İrşâd fî Harkı'l-Edebi'l-Mu'tâd adıyla yazdığı bir eserinde de bu mesele üze¬rinde duruyor. Fakat İbn Arabî burada çok durmuyor. Ertesi sene tekrar Fas'a gidiyor. Burada bir yandan ders, öbür yandan riyazetle meşgul oluyor. Ezher camii imamı Şeyh İbn Abdülkerim'in Fas velileri hak¬kında camide verdiği dersleri dinliyor(34). İbn Arabî Fas'ta iken garib vecd halleri yaşıyor. Bir gün Ezher camiinde cemaatle namaz kılarken omuzlarının parlak bir nurla aydınlatıldığını, bunun etkisiyle mekan şuurunu yitirip Lâ-Mekânî (mekansız) bir hal içinde kaldığını, hakiki değil, ancak farazî olarak yönleri bulunan bir küre va¬ziyetine geldiğini söyler ve: "Daha evvel de kıble duvarında eşyayı keşf tecellisine mazhar olmuştum ama bu ona benzemiyordu" der (35). İbn Arabî pek çok harikulâde ve tabiat üstü olaydan bahs edip bunlarla ilgili manevî tecrübelerini anlatmış, ancak baş¬kalarının benzeri hususlar hakkında verdikleri bilgileri bazen ihtiyatla karşılamış, hatta bazen bu tür şeylerin bir vehim ve hayalden ibaret olduğunu özellikle belirtmiştir. Bir kere diyor İbn Arabî Fas'ta iken bir zümre görmüştüm. Cinler bunlara diledikleri suretleri hayal ettirebiliyorlardı. Ebu'l-Abbas ed-Dekkak bunlardan biri idi. Kendisine ruhlarla konuştuğu hayal et¬tiriliyordu. O, kesinlikle ruhlarla konuştuğunu söylüyordu. Bunun sebebi de onların nağmelerini bilmemesiydi. Meclisime gelince susar, sonra da gördüklerini anlatırdı. Ama ben bu hususların ken¬disine hayal ettirildiğini biliyordum. Bazen gördüğü hayalî suretle çekişirdi bile. Böylece cin başka bir yoldan ona zarar verir ama o bu zararı o suretten bilirdi. Oysa onların nağmelerini bilenler de çok azdır(36). İbn Arabî ruhlarla konuştuğunu iddia eden bir çok kimsenin, onlara benzeyen bazı ha¬yalî suretler gösterilip cinler tarafından aldatıldıklarını, bu sebeple bu konuda her söylenene inanmamak gerektiğini ifade ederken bunun sebebi olarak onların nağmelerini (frekanslarını, melodilerini) bilmeme halini gösteriyor. Ama bu nağmelerin ne olduğunu ve nasıl öğrenilebileceğini söylemiyor. İbn Arabî daha sonra gidip yerleşeceği doğu İslâm âleminde sultanlar ve üst ta¬baka katında gördüğü ilgiyi Endülüs ve Kuzey Afrika'daki sultanlar ve devlet adamları nezdinde bulamadı. Aşağıdaki ifadesinden bunu anlamak mümkün: "Cebeli Tarık'taki Sebte şehrinde sâlih bir kişinin yanına gitmiştim. Sultan Yakub el-Mansur ile aramızda bir konuşma geçmişti, konuşmanın can sıkan ve itibara dokunan bir yanı da vardı. Bir gün Sultanla karşılaştığımda bana: -"Dostum! Zâlim biri tarafından des¬teklenmeyen zelil olur" dedi. -"Bir âlim tarafından irşad edilmeyen kimse yolunu kaybeder" dedim. Bunun üzerine: -"Dostum el-insaf! El-insaf! dedi". Ben de: -"Sermayeye (yani dine) dokunulmaması şartıyla tamam" dedim. O da: -"Doğru söylüyorsun" dedi ve sustu(37). İbn Arabî Atlas Okyanusu sahiline gidiyor, burada kerametleri kabul etmeyen bir şahısla görüşüyor. Burada bir camide Hz. Hızır'ı hasır seccadesini havaya sermiş ve üzerinde namaz kılar halde görünce adam inkârından vazgeçiyor (38). İbn Arabî 595/1198'de el-Meriye şehrine geliyor. Burası tasavvuf bakımından önemli bir merkezdi. Murabit ha¬nedanlığına karşı ortaya çıkan bir ha¬reketin başında bulunan Şeyh İbnu'I-Arîfin müridlerinden; Ebu Abdullah el-Gazzâl üstadının fikirlerini burada halka öğretiyordu. İbn Arabî bu zâtla burada tanışmış, dost olmuş ve burada bir süre ikâmet etmişti. Burada inzivaya çekilerek kendini ibadete ve taata veren İbnn Arabî'ye bir mürşide ihtiyaç olmadan tasavvufa gir¬meyi mümkün kılan bir eser yazması rü¬yada ilham edildi. Bu ilhama uyarak Mevakiu'n-Nucum isimli eserini kaleme aldı. Bu eserde gök cisimlerini sembol olarak kullanarak sulûkûn üç merhalesinde Al¬lah'ın Sûfiye lutfettiği yüce nurları anlattı (39). İbn Arabî bu eseri ele geçiren bir kimsenin şeyhe ihtiyaç duymayacağını özellikle belirtir.     b) İbn Arabi'nin Doğuya Seferi İbn Arabî 597/1200 senesinde bir kerre daha Muvahhidlerin başşkenti Merakeş'e geliyor ve dikkate değer sûfilerdeen biri olan Melamî-Meşreb Ebu'l-Abbas es-Sebtiy'le görüşüyor. Burada rüyasında Allah'ın ar¬şının önünde tecelli ettiğini, tecelli halinde iken müşahade ediyor. Arş etrafında uçuşanların en güzeli olan Fas'a gidip Muhammed el-Hassar'la görüşmesini ve onunla doğu seferine çıkmasını söylüyor, İbn Arabî hemen yola çıkıyor, benzeri bir rüya görmüş olan Muhammed el-Hassar'ı ziyaret ediyor. Birlikte Tlemsan'a geliyorlar. Aynı sene Bicaye'ye gelen İbn Arabî burada rüyada bütün yıldızlar ve harflerle nikâhlandığını, bundan büyük bir ruhanî haz aldığını, sonra bu rüyasını bir kişi aracılığı ile rüya tabir etmeyi bilen birine yorumlattığını, yorumun: "Bu rüyayı gören kişiye ulvî ilimler, sırrî bilgiler ve yıldızların havâssı başka hiçbir kimseye verillmeyecek ölçüde ona verilecektir" biçiminde ya¬pıldığını kaydeder. İbn Arabî'nin tasavvufunda önemli bir yer tutan manevî nikâh onun hayatında fi¬ilen böyle başlamış oluyor. Bu rüya İbn Arabî'nin yıldızların özellikleri ve bunların yeryüzündeki etkileri üzerinde de erken bir zamanda durduğunu gösteriyor. İbn Arabî Tunus'a gelip burada ikâmet etmeye başlıyor ve doğu seyahatını üç ay geciktiriyor. Burada bir gün imamın arkasında namaz kılarken semada bir ışık görüyor ve öyle bir nâra atıyor ki hem kendisi, hem oradakiler, hatta evlerinin te¬raslarında bulunan kadınlar kendilerinden geçiyor. Hattâ bu kadınlar yüksek balkonlardan yere düşüyor, ama hiç birine bir şey olmuyor. İlk defa İbn Arabî, sonra öbürleri kendilerine geliyor ve birbirlerine: "Ne oldu?" diye soruyorlar(40), İbn Arabî sayha attığının farkında olmadığını söylüyor. İbn Arabî Tunus'ta iken tanınmış mutasavvıf Ebu Muhammed Abdülaziz'in evinde kalıyor. Bu zat kendisinden bir eser yazmasını istiyor, İbn Arabî de İnşâu'd-Devâîr ve'l-Cedâvil adlı eserini burada yazmaya başlıyor ve daha sonra tamamlıyor(41). İbn Arabî bu eserinde âlemle ilgili görüşlerini geometrik şekillerle açıklıyor. Daire şeklindeki feleklerle insan arasındaki ilişkiyi bu tür dairelerle göstermeye çalışıyor. c) İbn Arabî Mısır'da-Hicaz da-lrak'ta İbn Arabî dokuz ay kaldığı Tunus'tan ayrılarak İskenderiye ve Kahire'ye uğ¬radıktan sonra hac görevini ifa için Mek¬ke'ye geliyor. Gerek Mekke'de ikâmet eden, gerekse hac için buraya gelmiş olan âlimler ve mutasavvıflar ona büyük ilgi ve saygı gösteriyor. İbrahim makamına nezaret eden Kâbe'deki imamlardan Mekinuddin Sucâ isimli zatla onun arasında kuvvetli ve sarsılmaz bir dostluk kuruluyor. Dinî ko¬nularda az sayılmayacak bilgilere sahip olan Isfahanlı İmam Mekinuddin b. Şucâ'nın Nizam isimli güzel ve alımlı kızı İbn Arabî'nin dikkatini çekiyor. Tercümânu'l-Eşvâk isimli âşıkhâne şiirleri ve gazelleri ihtiva eden eseri İbn Arabî'ye bu dilber ilham ediyor, İbn Arabi'nin bu eser¬deki şiirlerinin konusu zahirde Nizâm, ama bâtında Allah'tır. Aynu'ş-Şems ve'l-Behâ unvanıyla da anılan Nizam'ın dindar, bilgili ve ahirete gönül vermiş bir kız olduğunu söyleyen İbn Arâbî onun güzelliklerini ve gönülleri kendine bağlayan zerafetini uzun uzadıya tasvir ettikten sonra sözünü şöyle bağlıyor: "Bu eserde sözkonusu ettiğim her isim (ve nitelik) ilâhî feyzlere, ruhanî ilhamlara ve yüce ilişkilere işaret eder. Benim ya¬zılarımda izlediğim yol budur. Neye işaret ettiğimi Nizam da bilmektedir. Allah bu eseri okuyanları yüce himmet sahiplerine yakışmayan hususlardan korusun"(42). İbn Arabî uzun yıllar harcadığı emeğin ürünü olan el-Futuhâtu'l-Mekkiyye isimli ünlü eserini de Mekke'de yazmaya baş¬lamıştı. 589/1202'de yazdığı ve kırk kudsî hadisi konu alan Mişkatu'l-Envâr isimli eserini de burada yazdı. Yine aynı sene Tâif’te Hilyetu'l-Abdâl adını verdiği eserini kaleme aldı. İbn Arabî Mekke'de Kâbe'yi tavaf eder¬ken sayısız tecellilere mazhar oluyordu. Bir keresinde ikinci asrın sûfilerinden İbn Hârûn er-Reşid tavaf esnasında tecessüd edip (beden kalıbı içinde) kendisine zuhur etmiş ve sohbet etmişlerdi. İbn Hârûn er-Reşid Cebrail'in bir bedevi suretinde Hz. Peygamber'e tecessüd ettiği gibi bana his¬sen tecessüd etmiş (ve görünmüş) idi diyor. İbn Arabî(43).600/1203 senesinde meydana gelen yıldız kaymaları ve çöl fırtınaları do¬layısıyla İbn Arabî şu açıklamaları ya¬pıyordu: "Cin tâifesinin kâfirleri olan şeytanlar semaya çıkarlar. Allah'ın vahyi ile il¬gili hususlarda meleklerin aralarında yaptıkları konuşmalara kulak verip haber ça¬larlar. Şeytan çalıntı haberle oradan ay¬rılınca Şihab (meteor, yıldız kayması) ile taşlanır. Yıldız kayması esnasında görülen parlak ışık bunun neticesidir. Bir kere Kabe'yi tavaf ederken parlaklığı uzun süre devam eden bir yıldız kaymasını gördük ve bunu önemli bir hususun işareti saydık. Sonradan o sırada Yemen'den dehşetli bir fırtınanın vukua geldiğini, ortalığın simsiyah kesildiğini işitmiştik. Taif’teki veba salgını da aynı sene vukua gelmişti." İbn Arabî o sene her zamankinden daha fazla görülen ve daha uzun süre devam eden yıldız kayması olayını bu tür olağan dışı hadiselerin habercisi olarak yorumlamış, iki tür olay arasında bir ilişkinin bu¬lunduğuna inanmıştı(44). İbn Arabî Tunus'taki bir dostuna hitaben kaleme aldığı ve Mağrib'teki şeyhlerini konu alan ed-Dürretu'l-Fâhire isimli eserini de yine bu sene (600/1203'de) yazmıştı. İbn Arabî Mekke'de bulunduğu sırada Hz. Peygamber'i rüyada görür. Hz. Pey¬gamber ona: "Ey Mekke sakinleri! Ziyarete gelenler, ziyaretlerini ne vakit yaparlarsa yapsınlar sakın onlara mani olmayınız" der(45). İbn Arabî'yi tanıyan biri ona gelip Hz. Fatıma'yı rüyasında gördüğünü ama onun kendisine yüz vermediğini, bunun sebebini sorunca da "Çünkü sen Mekke şerifleri aleyhinde bulunuyorsun" dediğini, bunun üzerine adamın tevbe ettiğini, Hz. Fatıma'nın da onu affettiğini anlatan İbn Arabî bu vesileyle Ehl-i Beyte olan derin sevgisini ve saygısını dile getirmiştir(46). Mekke'de yedi ermiş (Abdâl) ile de görüştüğünü ifade eden İbn Arabî, her gün babası tarafından acımasızca dövülen, ancak yediği kırbaçların çıkardığı sesleri işittiği halde acısını duymayan, onun için de sabır konusunda örnek olan Fatma bint et-Tâc isimli sâliha bir kadınla da görüşmüş, tasavvufa yeni girdiği sıralarda kendisinin başından benzeri bir olayın geçtiğini hatırlamıştı: "Acı hissetmemek Allah'ın bazı kullarına verdiği özel bir lütfudur" diyor İbn Arabî(47) İbn Arabî, 601/1204 senesinde Hicaz'dan ayrılıp Bağdad'a geliyor. Burada 12 gün kaldıktan sonra Musul'a gitmek üzere yola çıkıyor. Musul'a gelmesinden amacı Hz. Hızır'la yakın ilişkiler içinde bu¬lunduğu söylenen Ali b. Abdullah ismindeki bir sûfiyle görüşmekti. Şehir dışında bir bağı bulunan bu sûfi ile burada görüşen İbn Arabî burada bu zat aracılığı ile Hz. Hızır'ın hırkasını üçüncü defa giyme şerefine nail olduğunu söyler. Bu olaydan sonra İbn Arabî daha önce önemsemediği tasavvufta hırka giyme olayının ne kadar önemli olduğunu daha iyi kavrıyor ve bunu müritlerine de tavsiye ediyor. Çünkü o bundan sonra hırka giymeyi sırf bir tasavvuf geleneği, tarikat mensupları arasında kardeşlik anlayışını yerleştiren ortak bir bağ olarak görmüyor, aynı zamanda bunu ahlâkî hastalıkları tedavi eden bir ilaç gibi değerlendiriyor(48). Kur'ân'a nazire yazdığını iddia eden İbn Antar'ı burada ta¬nıyor, Musul'daki ilhamlarını et-Tenaz-zûlâtu'l-Musuliye adıyla bir eser şeklinde ortaya koyuyordu. İbn Arabî Musul'da iken hocası olduğunu ifade ettiği Hanefî bir Haffız (Mukrî) ile tanışıyor. Bu zat ona, rüyada gördüğü Hz. Peygamber'in satranç oynamanın ve musiki dinlemenin mubah olduğunu söylediğini bildiriyor (49). Buna rağmen tasavvufunda semaa önemli bir yer veermeyen İbn Arabî Bağdat'ta iken Muhammed Bekrî isminde bir üstaddan Kuşeyrî Risalesini okuyor. Bu zatla Kuşeyrî arasında iki vasıta bulunduğundan bu eseri en güvenilir bir şahıstan okuma imkânı buluyor. Zaman zaman da Risalenin önemine işaret ediyor. Ayrıca Kuşeyrî'nin eserlerini bir de Ziyaeddin Abdülvehhab'tan Tekke'de dinliyor. İbn Arabî 603/1206 senesinde Kahire'ye gelip burada bulunan Endülüslü hemşerileriyle ve sûfiler cemaatıyla buluşuyor(50). Bunlarla birlikte vakitlerini ibadetle geçiriyor, riyazet yapıyor, bir takım ha¬rikulade hallerle karşılaşıyor. Bir gece kapkaranlık bir odada bulunurlarken bedenlerinin saçtığı nur ile karanlığın da¬ğıldığını görüp dehşet içinde kalıyyorlar. Bu esnada ansızın beliren yüzü ve sözü güzel bir kişi İbn Arabî'ye Allah tarafından gön¬derilen bir elçi olduğunu belirterek ona gayet güzel sözler söylüyor. Bu sözler aracılığıyla Allah'tan kendisine ittihadla ilgili bazı hususlar vahy (ilham) ediliyor bu sözler vahdet-i vûcud anlamına geliyor. Bu noktayı belirten İbn Arabî sözü edilen elçinin şunları söylediğini ifade ediyor: "iyi bil ki hayır vücudda, şer ademde, yyani iyi¬lik varlıkta, kötülük yokluktadır. O, lütfü ile insanı yarattı, varlığına aykırı (münâfi) bir vâhid kıldı. Bu onun isim ve sıfatlarıyla ahlâklandı. Zatını görüp bunlardan fâni oldu. Kendisiyle kendisini gördü. Böylece sa¬yı aslına döndü. O halde: "O var, sen yoksun." Bu vakayı oradaki cemaate haber ve¬rince Allah'a hamd ettiler. Sonra başımı eğip bir manzume yazdım. Arkadaşlarım uyuyorlardı. Abdullah uyandı ve bana ses¬lendi ama ben sanki uyuyormuşum gibi ona cevap vermedim. Ama o: "Sen uyu¬muyorsun, Allah'ın marifeti ve tevhidi ko¬nusunda şiir vücuda getiriyorsun" deyince başımı kaldırıp; "Bunu nereden biliyorsun" dedim. Şöyle dedi: "Gördüm ki yüksektebir ağ kuruyorsun. Bu ağın dağınık olan iplerini düzenleyip bununla dağınık manâları bir araya getiriyor ve nesir ha¬lindeki sözleri nazım şekline sokuyorsun." "Doğru ama şiirin konusunun marifetullah ve tevhid olduğunu nereden bildin?" dedim. "Ağ ile ancak çok nâdir canlılar av¬lanır. Konusu Allah olmayan şiirlerde ise hayat, ruh ve izzet yoktur" diye cevapladı sorumu. Onun rüyayı yorumlaması, gör¬düğü rüyadan daha şaşırtıcı gelmişti bana."(51) Her halde İbn Arabî'nin anlatılan görüşleri etrafındakilere söylemesi ffakihleri rahatsız etmiş olacak ki onun bid'atçı veya kâfir birisi olduğunu söyleyip haps veya idam edilmesini istemeye başladılar. Bun¬dan dolayı görüşleri ve hakikaten bir mü'min olup olmadığı fakihler arasında tartışılmaya başlandı. İbn Arabî, aleyhindeki bu tür söylentilere başlanngıçta fazla aldırmadı. Çünkü senelerce Mekkke'de iken, hayatta iken de, ölümünden sonra da deneneceği ve suçlanacağı hususunda Al¬lah onu uyarmıştı. Ayrıca, o her fırsatta sözlü ve yazılı olarak eleştirdiği ve cahilliklerinden söz ettiği fakihlerden gelen bu tepkiyi tabii karşılıyordu. Fakat hoş¬görülü bir hükümdar olan Melik Adill, Ebu'l-Hasan el-Bicâî tarafından savunulan İbn Arabî'nin aleyhindeki sözlere kulak asmadı. İbn Arabî Bağdad'da, Konya'da veya Anadolu'da iken Fahreddin Razî'nin (ö.606/1209) şöhretini duymuş, kendisine bir mektub yazarak kelam ve felsefe ile veya akıl ve kıyasla gerçeği bulamayacağını, bunun ancak keşf ve ilhamla bilenebilecegini bildirerek onu kelâm ve felsefeyi bırakarak tasavvufa yönelmeye davet etmişti. Ancak İbn Arabî'nin bu mektubu yazdığı tarih belli olmadığı gibi bunun Fah-reddin Râzî'ye ulaşıp ulaşmadığı, ulaştıysa buna cevap verip vermediği bilinmemektedir. İbn Arabî, maruz kaldığı suçlamalar ve kendisine yapılan işkencelerden söz ederken: "Kâbe'de İbrahim makamında uyurken ruhlar aleminden bir ses işittim. Bu ses Allah'tan bana şu mesajı getiriyordu, "İbrahim makamına sığın. Zira o çokça ah vah eden halim selim biriydi." O vakit işkence göreceğimi anlamıştım(52). Cesur ve samimî bir sûfi olan İbn Arabî kendisini savunmuş olan Ebu'l-Hasan el-Bicâ'ye: "Kendisine Nâsüt âleminde Lâhût âlemi açılan bir kişi nasıl haps edilebilir" diye çıkışıyor, o ise: "Efendim bu şükür sayılabilecek şathiyelerdir. Sekr ehli kınanmaz" demekle yetindi(53). d) İbn Arabî Anadolu'da İbn Arabî 604/1207'de Kahire'den İs¬kenderiye'ye oradan da Mekke'ye gelip dos¬tu Ebu Şuca ile buluşuyor. Ancak se¬madan aldığı işaretlere bakıp yol ha¬zırlığına koyuluyor. Çünkü İbn Arabî'nin hizmet ettiği iyi hal sahibi bir şeyh ona: "İnsanların en ulu olanının ona boyun eğe¬ceğini" haber vermişti (54). Bunun üzerine 607/1210'da tahta çıkan Birinci Keykavus'u ziyaret etmek için Konya'ya gel¬mek üzere yola çıktı. Daha evvel şöhreti Anadolu'da yayılmış olan İbn Arabî Kon¬ya'da Selçuklu Sultanı tarafından kar¬şılandı. Sarayda iyi bir kabul gördü. Sul¬tan kendisine yüzbin dirhem değerinde bir konak bağışladı. Allah rızası için ken¬disinden sadaka isteyen birine İbn Arabî: "Bu köşkten başka bir şeyim yok. Bunu al, senin olsun" dedi(55). İbn Arabî Konya'da huzur içinde geçirdiği zaman zarfında Meşahidu'l-Esrâr ve Risaletul-Envâr isimli iki eser yazdı. Kendisinden faydalanmak is¬teyen sûfilerle bir araya gelip sohbet et¬meye başladı. Bunlar arasında ünlü mu¬tasavvıf Evhaduddin Kirmânî (ö. 635) de vardı. Bu arada Sadreddin Konevî (ö. 673/ 1274) gibi yetenekli bir öğrenciye tasavvufî düşüncelerini anlatma imkânı buldu. Konevî'nin babası Mecduddin İshak, hâmisi Selçuklu Sultanı Birinci Gıyaseddin yenilgiye uğrayınca Şam'a gidip orada ya¬şamaya başlamış ve buradan da hac için gittiği Mekke'de İbn Arabî'yle tanışmıştı. Herhalde 600/1200 senesinde Mekke'de tanıştıkları İbn Arabî'yi birlikte Anadolu'ya ve Konya'ya götürmek için o ikna etmeye çalışmıştı. İbn Arabi'nin Anadolu'ya ve Konya'ya gelişinde buradan giden hacıların da büyük tesiri olmuştur. Camî diyor ki: "İbn Arabî Rum diyarına gelince Sadreddin Konevî’nin doğumu, ölümü, ilmi, irfanı gibi hususlarda keşfe dayanarak bilgi vermişti. Konya'da bulunan İbn Arabî o sırada dul bulunan Konevî'nin annesiyle evlenmişti. Konevî ise İbn Arabî'nin gözetiminde yetişmişti. Konevî'nin eserlerini iyi bir şekilde öğrenmeden İbn Arabî'nin fikir sistemini ve Vahdet-i Vûcud anlayışını akla ve şeriata uygun şekilde anlamak mümkün olmaz"(56). Diğer taraftan 606/1209 tarihinde dünyaya gelen Sadreddin Konevî'nin annesiyle İbn Arabî'nin evlendiğine ve bu sebeple onun üvey babası olduğuna dair ciddi bir kaydın olmadığını savunanlar da vardır (57). Fakat Cami'nin verdiği bilgi başka kaynaklarca doğrulanmasa bile İbn Arabî'nin onun üvey babası olduğu ihtimalini ortadan kaldırmaz. Konevî'nin anlattığına göre o sıralarda peygamberlerin ruhlarının semavî tecellileri İbn Arabî'ye maddî şekillerde zuhur ediyor veya bu ruhlar mânâ âleminde harikulade bir şekilde onun ruhu ile birleşiyordu. Konevî şöyle diyor: Şeyhimiz İbn Arabî dilediği peygamberlerin ruhu ile görüşme gücüne sahipti, isterse ruhun bu dünyaya inmesini ve maddî bir biçim almasını sağlıyor ve onunla görüşüyor, isterse rüyada görüşüyor, isterse kendisi beden kalıbından çıkıp ruhlar âlemine yük¬seliyor ve onlarla görüşüyordu (58). Bir gün Konya'da bir ressam bir keklik sureti (heykeli) yaptı. Bu suret canlı kekliğe o kadar çok benziyordu ki bir avcı bunu gerçek keklik sanıp üzerine kapandı. Fakat İbn Arabî suretin nisbetlerine bakıp bunun yapma olduğunu derhal fark etti. Bunu İbn Arabî'nin hayal ile hakikati ayırd edip edemediğini anlamak ve onu denemek için yapmışlardı. İbn Arabî bu konuda diyor ki: "Bununla ilgili olarak Konya'da bir ressam (musavvir) ile aramızda çok acaib bir olay geçti. Biz ona bir gün tahayyül sanatı hakkında bilmediği bazı şeylerden bahs et¬miştik. Bir gün o bir keklik yaptı ve fark edilmeyecek şekilde bir yerinde kusur yaptı ve bunu gizledi. Tasvir konusunda bizi denemek için o sureti bize getirdi ve: "Buna ne dersin" dedi. "Çok mükemmel ancak bir kusuru var" dedim. "Ayaklarındaki oransızlık" deyince kalkıp beni öptü (59). İbn Arabî bu hatırasıyla ne kadar dikkatli olduğunu ve görüp nakl ettiği hususlarda kolay kolay hata yapmadığını anlatmak istiyor. İbn Arabî kendisine gösterilen bu tür ilginin, rahatsız edici bazı hususlara sebep olacağını tahmin ediyor. Seyehatı seven tabiatı da buna eklenince Kayseri, Malatya, Sivas, Erzurum ve Harran gibi Anadolu şehirlerini dolaşıyor (60). 608/1212 senesinde Avarifu'l-Maarifin müellifi Sühreverdi'yle görüşmek için Bağdad'a geliyor. Rivayete göre bir araya gelen iki ünlü mutasavvıf hiç konuşmadan uzun uzadıya birbirine bakmışlar, sonra da ayrılmışlardı. Daha sonra Sühreverdi öğrencilerine İbn Arabî'yi kasd ederek: "O bir hakikatlar ummanıdır" demişti (61). İbn Arabî Abdülkadir Geylanî'nin müridi İbnu'ş-Şîbli'yi de yine bu¬rada tanımıştı. Bağdad'da kısa sürede İbn Arabî'nin çevresinde pek çok insan toplanıyor ve bunlar kendisine derin bir saygı gösteriyor. Hatta ona gösterilen saygı ve itaat Halife'ye gösterilen saygıyı ve itaati bile ggölgede bı-rakıyor, İbn Arabî bir gün etrafınndaki mü¬rit ve öğrencileriyle Bağdad'da yüürürken at üstünde caddeden geçen halifeye rasstlıyor. Çevresindekilerden hiç biri İbn Araabî'den işaret almadan onu selâmlamıyor. İbn Arabî'ye gösterilen hürmet müslümanların halifesine gösterilenin kat kat üstünde oluyor(62). ....... İbn Arabî Futuhâtın çeşitli bölümlerinde bu yöndeki tutumunu sürdürür: "Kâfirler arasında ikamet etme, hicret et, onlar arasında ikamet etmek İslâm'ı aşağılamak, küfrü yüceltmek olur........ Aralarında ikamet etmeme imkânına sahip olduğu halde kâfirler arasında oturan bir kimsenin İslâm'dan nasibi yoktur. Kur'ân'ın ve hadisin hükmü budur. Bunun içindir ki, şu sıralarda haçlıların elinde bulunan Kudüs'ün ziyaret edilmesine ve orada ikâmet edilmesine karşıyız. Bir müslüman onların hakimiyeti ve emri altında nasıl yaşayabilir? Allah'ın iman sahibi kulları bir¬birini sevmeli, selâmlamalı, yemeğe davet etmeli, yardımlaşmalıdır. Mü'minler tek bir vûcud olmalı. Müslümanlar arasında tam bir eşitlik olmalı (64), İbn Arabi'nin gayr-i müslimlere, özellikle Hıristiyanlara karşı bu kadar sert ve müsamahasız davranılmasını istemesinin sebebi o tarihlerde Endülüs'te Hıristiyanların Müslümanlara yaptıkları kötü muamele, özellikle de haçlıların Kudüs'ü işgal edip müslüman hal¬kına işkence etmeleridir. Aslında İbn Arabî son derece insanperver bir sûfidir. Din ve mezhep farkının hoşgörüyle karşılanmasını ister. Herkesi insan sevgisine davet eder. Hatta bazen daha ileri giderek inanç far¬kına yukarıdan bakar ve insanların inanç farkını aşmaları gerektiğini söyler. Onun çok meşhur olan bir şiirinin bazı beyitleri şöyledir: "Kalbim her sureti kabul eder oldu. Me¬selâ": "Ceylanlara otlak, rahiblere manastır" "Putlara tapınak, hacılara Ka'be" Tevratın sayfaları, İslâm'ın mushafi oldu." "Dinim sevgi dinidir, onun kervanına yöneldim" "Sevgi dinidir dinim ve imanım."(65) Tüm insanlığı kucaklayan, evrensel bir insan sevgisini esas alan, gayri müslimleri mazûr göstermek için çeşitli yorumlar getiren, bir yerde herkesin Allah'a ibadet ve kulluk ettiğini açıkça ve cesaretle söyleyen, hatta onun kurduğu vahdet-i vücud fel-sefesinin hümanizme açık olduğu söylenen İbn Arabî'nin teoride öyle iken pratikte bu kadar sertleşmesi, iddia edildiği gibi sis¬teminin ilhada, ibahiliğe, küfre ve zındıklığa açık olmadığını ispatlamaktadır. Gerçekten de İbn Arabî ibadet hayatına so¬nuna kadar sımsıkı sarılarak fikirlerinden dinsizlik veya ibadetsizlik gibi sonuçların çıkarılamayacağını göstermiştir. Buna rağ¬men güzelliğine hayran olduğu Nizam'ı ve¬sile ederek ilâhî ve manevî güzellikleri dile getirdiği Tercümanü'l-Eşvâktaki aşıkane şiirlerini kendilerine dayanak ve tutanak yaparak hücuma geçen fıkıhçıları susturmak için bu eserine 611/1214'te Zehâiru'l-A'lâk (Beyrut, 1312) adıyla bir şerh yazma ihtiyacını duymuş ve maksadının ne olduğunu ortaya koymuştu. Bu eseri yazmaya onu iki sâdık talebesi teşvik etmişti: Bedr el-Habeşî, İsmail b. Sudgin. Bu iki mürid Haleb'te bir fakihin: "İbn Arabî Tercümanu'l-Eşvak'taki şiirlerinde kadına olan aşkını dile getiriyor ama çevrede din¬dar olarak bilindiğinden kendini tasavvuf perdesiyle gizliyor" dediğini duymuşlar, bu¬nu şeyhlerine söylemişlerdi. "Allah o fakihe bol bol sevap versin, herkesin faydalandığı bu eseri yazmaya bizi o sevk etti. Eserimizi okuyunca o da yaptığına pişman oldu" diyor İbn Arabî (66). İbn Arabî Futuhâtta (I, 12) sözkonusu meseleye açıklık getiren şu sözleri yazar: "Tasavvufa yeni girdiğim sıralarda kadınlar ve cinsi ilişki en sevmediğim bir şeydi. Bu hal bende 18 sene devam etti. Kadınların Peygamber tarafından sevildiklerine dair hadise vakıf olunca şöyle düşündüm. Hz. Peygamber'in kadınları sevmesi tabiatı ge¬reği değildi. Onları Allah kendisine sev¬dirdiği için seviyordu. O halde eğğer Allah'a yönelmede samimî isem Allah'ın Peygamber'ine sevdirdiğini sevmeliyim, eğer onlardan nefret edersem onun gazabına uğrarım. Bu noktayı kavrayınca benden nefret gitti ve kadınlar bana da sevdirildi. Bundan böyle insanlar içinde kadınlara karşı en fazla şefkat besleyen ve haklarını gözeten ben oldum. Burada sözünü ettiğim sevgi tabiattan (nefsten) gelen bir sevgi de¬ğil, Allah'tan gelen sevgidir (67). İbn Arabî haçlıların 626/1228'de Kudüs'ü işgal etmelerinden evvel burasını da ziyaret etmişti. Çünkü Hıristiyanların eline geçen Kudüs'ün ziyaretini bu tarihten itibaren caiz görmemişti. İbn Arabî 612/1215 senesinde Antalya'yı kuşatan Keykavus'un başarısı için Sivas'ta dua ediyor ve ona gönderdiği bir mektupta zafer kazanacağını müjdeliyordu (68). Şehrin alınacağı konusunda İbn Arabî'nin gördüğü rüya ile şehrin düşmesi arasında 20 gün geçmiştir. İbn Arabî'ye inanan ve sıcak bir ilgi gösteren sadece Keykavus değildir. Onu sevenler arasında Haleb Hâkimi Melik Zâhir Gâzî (ö. 613/1216) da vardı. Bu zat şeyhe saray civarında özel bir konak tahsis et¬miş, zaman zaman onu burada ziyaret etmeyi ihmâl etmemiş, ricalarını yerine getirmişti. Hatta bir seferinde halkla ilgili tam 118 ricasını kabul etmişti ki bunlar arasında devletin çok önemli bir sımm ifşa ettiği için hain olmakla suçlanan bir kişinin affı da vardı (69). İbn Arabî'nin devlet adamları nezdindeki itibarı ve nüfuzu fakihleri kıskandıracak bir mertebede idi. Onun için de onun aleyhinde bulunuyorlardı. İbn Arabî ise şekilci ve merasimci olmakla suçladığı fıkıhçıları cahil ve katı hatta çoğu zaman ikiyüzlü olmakla suçluyordu. Onlar ken¬dileri ve sultanlarla ilgili dinî hükümlerde esneklik gösterip kolaylık cihetine giderken halkın taraf olduğu meselelerde çok katı ve sert davramyorlardı. Hatta fakihin biri sultana: "Sana ramazanda oruç tutmak farz değil, senenin herhangi bir ayında tutabilirsin" diye fetva vermişti. Bu ve benzeri sebeplerden dolayı fakihlerden âdeta nefret eden İbn Arabî şöyle bir hatırasını anlatıyor: "Fakihler hiç olmayacak yo¬rumlar yaparak sultanların maksadına uy¬gun fetvalar verir, bunu şer'î bir hükümmüş gibi gösterirler. Oysa buna kendileri de inanmaz. Bir gün Sultan Melik Zâhir Gazî ile sohbet ederken hademeye gizli evrakı getirtip bana gösterdi ve: "Sen ülkemde haksızlık ve yolsuzluk olduğunu söylüyorsun. Vallahi bu hususta ben de senin gibi düşünüyorum. Ama yapılan hiç¬bir zulüm ve haksızlık yoktur ki, fakihlerin verdiği fetvaya dayanmış olmasın. Bu fet¬valar onların el yazılarıyla işte buradadır. Lanet olsun onlara" dedi(70). İbn Arabî fakihleri sevimsiz kılan diğer bir hususa dikkati çekerken diyor ki: "Bazı müslümanlar, özellikle de fakihler evliyanın dünyadaki hallerine bakıp gülüyorlar, istikamet üzere bulunan halkın velilerin manevî zenginliklerinden söz açtıklarını görünce gülüyor ama sözlerini de kabul etmiş gibi görünüyorlardı. Yolları velilere düşünce yekdiğerine gözleriyle işaret edip dalga geçiyorlar (71), İbn Arabî'nin fakihlerin aleyhinde bulunmasının biir sebebi de budur. b)İbn Arabî'nin Son Seneleri İbn Arabî, bir çok yer gezdikten sonra yaşının da ilerlemesinin tesiriyle havasın¬dan hoşlandığı Şam'a yerleşiyor. Genç¬liğinden itibaren yaşadığı disiplinli hayat, çektiği çileler ve yaptığı yolculuklar onun sıhhatinin iyi ve dayanma gücünün mü¬kemmel olduğunu gösterse de zamanla bünyesi zayıflamıştı. Şam'da ikamet et¬meye başladığı sıralarda buranın hakimi kendisini mürşid bilen ve ona mürid olan Melik Muazzam idi. Şeyhinin dört yüzü aş¬kın eserini rivayet etmek için kendisinden icazet almıştı. 627/1229 senesinin Ramazan'ında ilahî hüviyetin zahirini ve bâtınını gördüğünü söyleyen İbn Arabî(72) aynı sene Hz. Peygamber'i rüyada görüyor ve onun emriyle Fususu'l-Hikem isimli meşhur eserini ya¬zıyor. 631/1232'den sonra ise Divan'ını vü-cuda getiriyor. Son senelerini ise yazımına daha evvel başladığı Futuhâtı tamamlamak, yeniden düzenlemek ve düzeltmeler yaparak geçiriyor. İbn Arabî Şam'a yerleştikten sonra da gezilerine devam etmiş, ancak yaşının ilerlemesi sebebiyle Şam'a yakın şehirlere kısa süreli seyahatları tercih etmişti. İbn Arabî hayatının son yıllarını rahat ve huzur içinde geçirdi. Bir yandan okuyor ve eserler yazıyor, diğer yandan sohbetine katılanlara eserlerini okuyor ve tasavvufî açıklamalar yapıyordu. Bedr el-Habeşî, İs¬mail b. Sûdeğin ve Sadreddin Konevî onu hiç yalnız bırakmıyorlardı. Malik Eşref kendisine müstesna bir ilgi gösteriyor, derslerine ve sohbetine devam ediyor, eserlerini rivayet için icazet alıyordu. Şafiî kadısı Şemseddin Ahmed el-Hûlî bir hizmetçi gibi onun ihtiyacını karşılıyordu. Hanefî kadısı ise İbn Arabî'nin bir bakışından çıkardığı mânâ ile kadılık görevini terkedecek kadar ona bağlı idi. Kudüs Hiristiyanlardan geri alındığı zaman, Selahattin Eyyübi'nin huzurunda Mescid-i Aksâ'da ilk hutbeyi okumuş olan Kadı İbn Zeki, İbn Arabiye yakın bir ilgi gösteriyor, her çeşit ihtiyacını karşılıyordu. İbn Arabî 22 Rebiulahir, başka bir kayda göre 28 Rebiulahır 638 (10 Kasım 1240)'de bir cuma gecesi 77 (Miladi takvimle 75) yaşında bu zatın evinde ruhunu teslim etti. İbn Zekî, şeyhin müritleri İbn Abdülmelik ve İbn Nahhas ile birlikte ona karşı son görevlerini ifa ettiler. Gasıl ve kefenleme işleri bittikten sonra kalabalık bir cemaatin katıldığı cenaze namazından sonra Zekioğullarının Kâsiyyun dağının eteğinde Sallhiye köyündeki aile mezarlığında toprağğa ve¬rildi. İbn Arabî'nin hayatından, onun bir kaç defa evlendiği anlaşılmaktadır. Fakat o ka¬rısı ve çocukları hakkında eserlerinde çok az bilgi vermiştir. Endülüs'teki Meryem bint Muhammed ismindeki hanımı er¬mişlerden idi. Daha sonra Harameyn Emiri Yunus b. Yusuf’ ın kızı Fatma ile de evlenen İbn Arabî'nin bu evlilikten çocuğu olduğu bilinmektedir. Oğullarından Sadeddin Mu¬hammed 618/1221'de Malatya'da doğmuş, 656/1288'de Şam'da vefat ettiği zaman Şam'ın kuzeyindeki Salihiye köyünde ba¬basının yanıbaşına gömülmüştü. Şair bir sûfi olan bu zatın bir Divan'ı vardır. 667/ 1269'da vefat eden diğer oğlu İmamuddin Ebu Abdullah Muhammed, Salihiye medresesinde ruhunu teslim etmiş ve ba¬basının yanında toprağa verilmişti. İbn Arabî Fütuhatta iki yerde Zeyneb is¬mindeki bir kızından bahs etmiştir. Kü¬çüklüğünde ilhama mazhar olan bu harika kız babasının dikkatini çekmişti. Bir yaşını biraz geçmiş ama henüz konuşmayan ZZeyneb'e babası: "Karısıyla cinsii ilişkide bu¬lunan fakat boşalma olmadan bu ilişkiye son veren kişinin Şer'î hükmü nedir?" diye sormuş, "üzerine gusül farzdır" cevabını alınca hayret etmişti. İbn Arabî bu kızını annesiyle birlikte hacca göndermiş, kendisi de Irak yoluyla gidip Mekke'de onlaarla buluşmuştu. O sırada annesinden evvel İbn Arabi'yi gören Zeyneb: "Anneciğim işte babam" demişti (73), İbn Arabî bu kız için yazdığı şiirlere Zeynebiyât adını vermiştir.   İbn Arabî için Salihiye köyünde yapılan türbe çok sayıda inananı tarafındaan ziyaret edilmeye başlandı, İbn Arabî ve tüürbesîyle ilgili bir çok menkıbeler vücud bulldu. Fa-kat zamanla sahipsiz ve bakımsız kalan bu türbe harab olmayla yüz tutmuşken Mısır seferinden dönen Yavuz Selim 21 Raamazan 923'te (M. 1517) Şam'a gelmiş, İbn Arabî'nin türbesinin civarına bir cami yapılması emrini vermişti. Bunun üzerrine İbn Arabî'nin kabri üzerine bir türbe ve caminin kuzey tarafına bir tekke inşa edilmiş ve buraya büyük vakıflar yapılmıştı. Bu tarihe kadar Benû Zekî adıyla anılan bu türbe bundan sonra İbn Arabi'nin türbesi şeklinde şöhret bulmuştur. Türbenin duvarlarına İbn Arabî'nin büyüklüğünü dile getiren Şeyhülislâm İbn Kemal'in fetvası (74) yazılmıştır. Osmanlı uleması içinde İbn Arabî muhalifleri bulunmakla beraber İbn Kemal'in bu konudaki fetvasından sonra muhalefet yumuşamış, genellikle ünü bü¬tün İslâm âlemini tutan ve Şeyh-i Ekber diye tanınan İbn Arabî Osmanlı muhitinde büyük ilgi ve saygı görmüştü. Menkıbeye göre "Sin şine dâhil olunca açığa çıkar kabr-i Muhiddin'in" (bk. Şa'ranî, el-kibritu'l-ahmer, I, 188) diyen İbn Arabî kabrinin Yavuz tarafından tamir edileceğini önceden haber vermiştir, (bk. Şa'ranî, Tabakat, I. 188.) 1627 senesinde Şam'a gidip İbn Arabî'nin türbesini ziyaret eden el-Makkarî: Türbesini ziyaret ettim, defalarca onunla teberrükte bulundum, üzerinde pırıl pırıl nurlar gördüm, insaf sahibi hiçbir kimse kabrinde gözlenen göz kamaştıran halleri inkâr edemez'(75) diyor. Türbe daha sonra İkinci Abdülhamid tarafından tamir ettirilmiştir. Bugün de burası en çok ziyaret edilen yerlerden biri ol¬ma özelliğini korumaktadır.   Asin Palacious, İbn Arabî'yi değerlendirirken şöyle diyor: İbn Arabî çok çetin riyazetlere girmiş, pek çileli bir yolda yürümüş, birbirini izleyen uzun seferlere çıkmış, Fırat'ın donduğu bir mevsimde Doğu Anadolu'da seyahat etmiş, bu arada irili ufaklı dörtyüz eser yazmıştı. Bu meşakkatli hayat zaten pek de kuvvetli olmayan sıhhatini etkilemişti. Karşılaştığı çeşitli harikulade haller buna eklenince kendisinden akli denge bozukluğu diyebileceğimiz marazı bir özellik peyda olmuştu. Bizzat İbn Arabî'nin her akıllı yazar gibi eserlerini akla ve fikre dayanıp yazmadığını söylemesi de bunu gösterir."(76)    Dipnotlar  (1) ibn Arabî'nin 560 senesi Ramazan'ın 17'sinde doğ¬duğu kabul edilirken son araştırmalarda bulunan bir belgeye dayanılarak bu tarih on günlük bir farkla 27 Ramazan olarak tesbit edilmiştir. Ateş, A. İ.A. VIII, 533. (2) İbn Arabi'nin ismi ve unvanı etrafında bir takım tartışmalar mevcuttur. Bu ismi bazıları İbnu'l-Arabî bazıları İbn Arabî şeklinde yazar. Bu konuda Makkarî şöyle der: İbnu'l-Arabî'den (Ö. 543/1148) ayırd etmek için doğu İslâm aleminde kendisine İbn Arabî dendi. Fakat o batı İslâm aleminde İbnu'1-Arabî diye tanınmaktadır, bk. Nefhu't-Tîb, Beyrut, 1968, II, 175. İbn Arabî en çok dostları ve hayranları ile ha¬sımları ve düşmanları bulunan bir bilgindir. Dost¬ları onu yüceltmek için kendisini Muhyi'd-Din, (di¬ni ihya eden), Şeyh-i Ekber (ulu bilgin), İbn Ef¬latun (Eflatun'un evladı) gibi unvanlarla anarlar. Hasımları ise Mâhi'd-Din (dini mahv eden). Şeyh-i Ekfer (koca kâfir) ve zındık (dinsiz) şeklinde anar¬lar. Yine bunların kanaatine göre İbn Arabî İslâm'a aykırı bir öğreti ortaya attığından Hz. Peygamber'in rakibi sayılır. Onun için İbn- Arabî'nin izleyicilerini: "Muhammed Arabî (Arab Mu¬hammed, yani Hz. Peygamber) şöyle dedi ama Muhiddin Arabî (Arab Muhiddin, yani İbn Arabi) de şöyle demiştir" demiş olmakla itham ederler.  (3) İbn Arabî, el-Futuhâtu'l-Mekkiyye. Kahire, 1282-II, 20, I, 207, 248. (4) M. Asin Palasios İbn Merdenlş'in Muvahhidler'den bağımsız bir hükümdar olduğunu söyler. Bk. İbn Arabî, Hayâtuhu ve Mezhebuhû, Kahire, 1965, s. 5. (5) İbn Arabî, Fütuhât, III, 377. (6) İbn Arabî, Fütuhât, II. 471. (7) İbn Arabî, Fütuhât, III. 579. (8) Makkarî, Nefhu't-Tîb, II, 163. İbn Arabi hayatı hakkında çeşitli eserlerinde bizzat kendisi bilgi vermiştir. Ancak bu bilgiler dağınıktır. Bu bilgileri toplayıp onun hayatını ve faaliyetlerini kesin bir biçimde takib etmek mümkün değildir. Fakat yine de bu eserlerdeki bilgilere dayanarak onun ha¬yatını ana hatlarıyla anlatmak, hatta manevî ve ruhî hayatını ayrıntılarıyla belirlemek mümkün ol¬maktadır. İbn Arabî aşağıdaki eserlerinde çeşitli vesilelerle hayatı, faaliyetleri, manevî tecrübesi, çevresi ve zamanı hakkında bilgi vermiştir.  a) Rûhu'l-Kudüs fi Muhasebeti'n-Nefs. Dımaşk, 1964, Madrid, 1933, b) El-Futuhâtu'1-Mekkiyye, Kahire, 1282. 1293. c) Zehâiru'l-A'lâk, Beyrut, 1312, d) Fusûsu'l-Hikem, Kahire, 1946, e) Muhaderâtu'l-Ebrâr, Kahire, 1282. f) Mevakiu'n-Nûcûm, Kahire. 1325, g) Divan, Bulak, 1271. h) et-Tedbirâtu'1-İlahiyye, Leiden, 1919.  İbn Arabi hakkında Batı'da yapılan en son ve kap¬samlı araştırma Michel Chodkiewiez İle kızı Claude Addas'a aittir. Addas'ın yazdığı Ou La Quete du Saufre Reuge (Paris, 1989) adlı eser ingilizce'ye de çevrilmiştir: The Read Sufur (Kıbrit-ı Ahmer). Oxford, 1993. (9) İbn Arabî, Futuhât, III, 311. (10) İbn Arabî, Futuhât, I, 363. (11) İbn Arabî, Futuhât, IV. 648. (12) İbn Arabî, Futuhât, I, 199. (13) İbn Arabî, Futuhât. I, 289. (14) İbn Arabî, Futuhât. II, 9. (15) İbn Arabî, Futuhât. I. 275. (16) İbn Arabî. III, 58. (17) İbn Arabî, Futuhât, III. 696.705. (18) İbn Arabî, Futuhât, II,224  (19) İbn Arabî, Futuhât, II, 46, 459. (20) İbn Arabî Futuhât, I, 241, III, 442.  (21) İbn Arabî, Fütuhât, IV, 95. (22) İbn Arabî, Fütuhât, III. 58, 59. İbn Arabî, Sultan Melik Muzaffer'e verdiği icazetnâmede üstadlarının bir listesini verir. Kendi ifadesine göre hocaları şunlardır: Kıraatta hocalar: Lahmî, Kur'ân, Kıraat, Şerrât, Kur'ân ve Kıraat. Bâzeli: Kıraat. İbn Ebi Cemre: Kıraat. Hadis: İbn Hayrât. Abdussamed Horasânî. İbn Arabî, bu zattan Müslim okudu. Yunus b. Yahya, İbn Arabî bu zattan zühde dair eserler, özellikle Buharî okudu. Ebu'ş-Şuca. Bu zattan Tirmizî okudu. Ebu'l-Ferece Bağdadî. Bu zattan Ebu Da-vud'un süneninl okudu. Ebu'l-Hayr Kazvini, bu zattan Beyhakî'nin eserlerini okudu. Ebu Tahir Silefûi, bu zattan hadis ilmine dair genel bir ica¬zet aldı. İbn Arabî Buhari, Müslim ve Tirmizî'yi özetlemiş (ıhtısar), İbn Hazm' ın el-Muhalla isimli eserini kı¬saltmış, el-Mısbah isimli eserinde sahih hadisleri toplamıştı. Mişkatu'l-Envâr ve el-Erbaûn isimli eserlerinin konusu da hadistir. O hayatının so-nuna kadar Kur'ân ve hadisle ilgilenmiş, çok ta¬nınan bir âlim olduğu zaman bile hocalardan ha¬dis dersleri almıştı. Nebhanî, I, 118.  Tasavvuf: Muhammed Bekrî ve Ziyauddin İbn Se¬kine. Bu iki zattan Kuşeyrî'nin risalesini okudu. İbn Cevzi'den Sıfatu's-Safve ve diğer eserlerini ri¬vayet için icazet aldı.  (23) İbn Arabî, Mevâkiu'n-Nucûm. 117. (24) İbn Arabî Risaletu'l-Kudüs, 18. Futuhât, II, 8. (25) İbn Arabî. Futuhât, I, 196. (26) İbn Arabî, Futuhât, III, 58. (27) Bk. Keklik, Muhiddin İbnu'l-Arabî, 91. (28) Asin Palacios, 35. bk. Barges. Ebu Medyen, Paris. 1884. (29) İbn Arabî, Futuhât. I, 288, 318. (30) İbn Arabî, Futuhât, IV, 634. İbn Arabî daha sonra İbn Kasiyy’in bu eserini şerh etmiştir. (31) İbn Arabî. Futuhât, I, 241. (32) İbn Arabî, Futuhât, III. 445. (33) İbn Arabî, Futuhât. IV, 281. (34) İbn Arabî, Futuhât, I, 318. (35) İbn Arabî, Futuhât. II, 640. (36) İbn Arabî. Futuhât, IV, 95. (37) İbn Arabî, Futuhât, II, 821. (38) İbn Arabî, Futuhât, IV, 701. (39) İbn Arabî, Futuhât, I, 242. (40) İbn Arabî, Futuhât. I, 436, II, 491, III, 338. (41) İbn Arabî, Futuhât, l, 225. (42) İbnı Arabî, Futuhât, I. 155.  (43) İbn Arabî, Zehaîru'l-A'lâk Şerhu Tercümani'1-Eşvâk.. Beyrut, 1312. s. 2. (44) İbn Arabî, Futuhât, II, 20. (45) İbn Arabî, Futuhât. II, 592. (46) İbn Arabî, Futuhât. I, 627. (47) İbn Arabî, Futuhât, IV, 152. 48) İbn Arabî, Futuhât, II,531. 49) İbn Arabî, Futuhât, I,242. 50) Asin Palacios'a göre İbn Arabî önce Mısır'a sonra Anadolu'ya; N. Kekliğe göre ise önce Anadolu'ya sonra Mısır'a gidiyor, bk. Asin Placios. 63; N, Keklik. 152.  (5l) İbn Arabî. Muhderatu'l-Ebrâr, H. 24. (Kahire. 1324). (52) İbnu'l-İmâd. V, 196. (53) İbnu'l-İmâd, V, 196. (54) es-Safedî, II, 301. (55) Makkâri, Nefhu't-Tîb, II, 164. (56) Cami, Nafahatu'I-Üns. s. 556. Tercemesi, 632, Bursevî'l-Hakkı, Faslu'l-Hitab, 288. (57) Ateş, Ahmed, İslâm Ansiklopedisi, VIII, 539. (58) İbnu'l-Îmâd. V, 196. (59) İbn Arabî, Futuhât, II, 558. (60) İbn Arabi, Futuhât, II, 10, 20. III. 599. (61) İbnu'l-Îmâd. V. 194, Makkari. II, 163. (62)İbn Arabî, Futuhât, IV. 638 (63) İbn Arabî', Futuhât, IV, 710. Muhaderatu'l-Ebrâr. II. 195. (64) İbn Arabî, Futuhât, IV. 596, 601. (65) İbn Arabî, Kitabu Zehairi'l-A'lak. Beyrut, 1312, s.39. (66) İbn Arabî, Futuhât, IV, 106.  (67) İbn Arabî, Futuhât, I, 12. (68) Muhaderatu'I-Ebrâr, II, 180.  (69) İbn Arabî, Futuhât. IV. 699. (70) İbn Arabî, Futuhât, III,91. (71) İbn Arabî, Futuhât, IV, 627. (72) İbn Arabî, Futuhât, II,591. (73) İbn Arabî, Futuhât, III, 22, IV, 148.  (74) Bu fetva için bk. İbnu'l-İmad. V. 195 (75)Makkarî, Nefhu't-Tib, II, 163. (76)Asin Palaclos, 83.    İbn Arabi'nin Eserleri  1-el-Futuhâtu'l-Mekkiyye fî Ma'rifeti'l-Esrârî’l-Mâlikiyye ve'l-Mülkiyye: ("Mülkiyet ve mâlikiyetin sırlarını bilme hususunda Mekke'de gelen ilhamlar." Bu¬lak, 1274, 1292, ist. 1309). Futuhât’ın bir çok basımları var. Osman Yahya ve İbrahim Medkûr tarafından Mısır'da yapılan yeni tenkitli basımı devam etmektedir. H. 633, 636 tarihli müellif hattı ile olan nüshası Türk-İslâm Eserleri Müzesi'nddedir. (No: 1845-1881) İbn Arabî'nin dört büyük cild halinde 598/1201'de Mekke'de yazmaya başladığı bu eserini ne zaman tamamladığı belli değildir. 628/1230 senesinde dör¬düncü cildini, 635/1237'de üçüncü cildini yazmakta olduğuna dair kayıtları vardır (bk. Futuhât, IV, 105, III. 446, 895). Bunun anlamı şudur: İbn Arabî Mekke'de yazımına başladığı bu eserinin yazımına daha sonraki senelerde de devam etmiş, önce eserin müsveddelerini hazırlamış, imkân buldukça ve yeni malzeme temin ettikçe eserini genişletmiş, ilaveler yapmış, ese¬rinin daha mükemmel olması için ömrünün son senelerine kadar çabalamış, vefatından kısa bir zaman önce ona son şeklini vermişti. Futuhâtın bazı nüshalarında görülen farklar da bunu göstermektedir. İbn Arabî'nin Futuhât’ı yazmaya teşebbüs etmesinin sebebi, bu eserin giriş bölümünde de belirtildiği üzere (I, 12) Kudüs'ü ve Medine'yi ziyaret eden yazarın bundan sonra ilk defa Mekke'ye varıp Kâbe'yi ziyaret ettiği sırada kendisine gelen feyizleri ve ilhamları (Futuhât) Tunus'taki dostu Ebu Muhammed Abdülaziz ile Ab-dullah Bedr el-Habeşî’ye açma ve anlatma arzusudur. Yine bu eserin önsözünde belirtildiği gibi İbn Arabî Hz. Peygamber'i, öbür peygamberleri, melekleri, evliyaları ve alimleri bir gece rüyada görür. Kendisine beyaz bir cübbe (Hi'lat) giydiren Hz. Pey-gamber minbere çıkıp bir hutbe okumasını ister. Verilen görevi yerine getiren İbn Arabî: "Ruhu'l-Kuds'ten gelen bir vahiy olan o hutbe futuhâtın önsözüdür" der (Futuhât, III, 7). Futuhât altı bölümden meydana gelir: a) Marifetler, b) Muameleler, c) Halller, d) Menziller, e) Münâzeleler (mücaheedât) f) Makamlar. Bu bölümler daha kısa alt bö-lümlere ayrılmış bunlara da bâb (sayısı 560) denilmiştir. Babların kısa ve uzun olanı vardır. Her babtan evvel konuya şiirle girilir. İbn Arabî babların baş tarafında yer alan bu şiirlerin o babların özeti değil, açıklaması olduğunu belirtir. Tasavvuf yolunda nâil olduğu feyz ve ilhamların çok kısa bir özeti olduğunu belirttiği bu eseri hakkında: "Bu kitabı, halka faydalı olsun diye yazdık, daha doğrusu ben değil, Allah yazdı. Onun için tümü de Allah'tan gelen feyz (feth)den ibarettir" diyyor İbn Arabî (Fu¬tuhât, II, 93, IV, 502). İbn Arabî, el-Futuhâtu'1-Mediniyye ve et-Tenezzalatu'l-Musuliyye isimli eserlerine ad koyarken tıpkı Futuhât gibi bunların kendisine semadan geldiğini ifade eden adlar koyar. Futuhât'ta konular, meseleler ve bölümler arasında mantıkî bir bağlantı ve düzen her zaman görülmez. Bazen birbiriyle ilgisi olmayan iki husus bir arada zikr edilir, bazen konudan birden uzaklaşılarak araya yabancı meseleler konur, İbn Arabî de bunun farkında olup: "Kur'ân'da öyledir," diye eserini savunmaktadır. Aslında (bk. Futuhât 89. ve 348. bablar) bir çok tasavvuf kitabında rastlanan bu husus, biraz da İbn Arabî'nin eserini uzun bir zaman aralığı içinde yazmış olmasından kaynaklanmaktadır. İbn Arabî başlangıçta ayrı birer eser ola¬rak kaleme aldığı kitap ve risalelerin bir kısmını da Futuhâtın giriş kısmına ekle¬miştir: "Risaletul-Ma'lum min Akaidi Ehli'r-Rusûm (Akidetu'l-Avâm,Akidetuu'n-Nâşiye, Akidetu Ehli'l-İhtisas) ve el-Marifet gibi eserleri böyledir. (Bk. Futuhât, 1,163,172, 186). Futuhât’ın anlaşılması güç yerleri Abdülkerim Cîlî tarafindan Şerhu Müşkilati'l-Futuhat adıyla şerh edilmiştir. Şa'rânî de Futuhâtı Levakihu'l-Envari'l-Kudsiyye adıyla önce kısaltmış (ihtisar), sonra bu kı¬saltmadan yaptığı seçmeleri de el-Kibritu'l-Ahmer isimli eserinde toplamıştır. Onun el-Yevakit ve'l-Cevahir isimli eseri de Futuhât'ın hem özeti, hem şerhi sayılır. Buna rağmen anlaşılması kolay olmayan Futuhât üzerinde yeterince çalışıldığı; şerh ve talik yazıldığı söylenemez. Fusus'a yüzlerce şerh yazıldığı ve bir çok lisana tercüme edildiği halde Futuhât’ın bu ilgiyi görmemiş olması uzun ve hacimli oluşu, bir de bu eserin ve İbn Arabî'nin fikirlerinin bir özeti şeklinde görülen Fusus'un onun şöhretini gölgelemiş oluşu ile açıklanabilir . ( Rivayete göre İbn Arabî, Sûfi Şair İbn Fârız'dan tasavvuf konusundaki Hamriye kasidesini şerh etmesini istemiş o da: "Buna ne lüzum var. Futuhât onun şerhidir" demişti. Bk, Makkarî, II, 167. Futuhât Hüseyn Hamdî Nakşbendî tarafından Safvetu'l-Futuhâti'l-Mekkiyye fi Beyani’l-Hakikati'l-İlahiyye ve'l-Kevniyye adıyla kısaltılmıştır. Futuhât’ın sonunda yer alan el-Vasayâ bölümü de tercüme edilerek taş basmasıyla basılmış, daha sonra yeni harflere de çevrilerek "Müridlere Tavsiyeler" adıyla yayınlanmıştır. Futuhât'ın baş tarafı da Türkçe'ye tercüme edilerek taş bas¬masıyla basılmış, daha sonra bu tercüme yeni harflerle de yayınlanmıştır. Futuhât'ın muhabbet bölümü de Fransızca'ya tercüme edilmiştir. Mavrice Glaton. Traite de L'amour, Paris, 1986. Türkçe tercümesi Mahmut Kanık tarafından yapılmıştır, İlahi Aşk, istanbul, 1988. Marifet ve Hikmet bahsi de yayınlanmak üzeredir. Futuhât konusunda daha geniş bilgi için bk. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, Futuhad Maddesi.)  İbn Arabî Futuhât’ta her büyük düşünür gibi bütün dinî, sosyal ve beşerî, hatta tabiî ve maddî olayların kendi fikir sistemi içinde bir açıklamasını yapmış, çoğu zaman meselelerin önce herkes ta¬rafından kabul edilen genel bir açıklamasını yaptıktan sonra kendi sistemine göre daha özel bir yorumunu vermiştir. Ayrıca başka eserlerde görülmeyecek, belki de bir mutasavvıftan beklenmeyecek şekilde hükümlerin hikmetleri, gayeleri ve sebepleri üzerinde de genişçe durmuş, böylece eserini bir bilgi hazinesi, bir tasavvuf ansiklopedisi haline getirmeyi başarmıştır.* 2-Fususu'l-Hikem. (Öz Hikmetler veya Hikmet İncileri) İst, 1309, Bâli Efendi Şer¬hiyle, 1946,Kâhire,Affifi neşri) İbn Arabî'nin en çok rağbet gören, en fazla istinsah edilen, okunan, üzeerine şerh¬ler ve ta'likler yapılan, çeşitli dillere ter¬cüme edilen eseri Fusus'tur. Bu kadar çok ilgi görmesinin sebebi İbn Arabî'nin bu ese¬ri rüyasında gördüğü Hz. Peygamber'in tamamiyle ve aynen onun tarif ettiği şekilde yazmış olması daha doğrusu bu eseri harfiyyen ve aynen Hz. Peygamber'den almış olması, buna kendinden hiç bir şey katmadan, fazlasız ve noksansız olarak müslümanlara sunmuş olduğunu eserin gi-rişinde belirtmesi ve taraftarlarının ve takipçilerinin de buna inanmış olmalarıdır. Aslında İbn Arabî eserlerini Allah'tan gelen vahiyle yazdığını her eserinde tekrarlar, o halde Fusus'un gördüğü rağbeti, bu eserin İbn Arabi'nin fikir sistemini kısaca vermiş olmasına bağlamak daha doğru olur ( İbn Arabî, Fusûs, 48. Nakşbendiye tarikatının ünlü şeyhi Muhammed Parsa bile: "Fusûs ruh¬tur, Futuhât onun kalbi", "Fusûsu okuyan Hz. Peygamberin izinden gitme konusunda güçlü bir arzu duyar." demiştir. Bk. Cami, Nefahâtu'l Üns trc. 435. Fusûs'un batı dillerine yapılan ter¬cümeleri için bk. A. Scihmmel, Tasavvufun Boyutları, İstanbul. 1981. 397.) İbn Arabî 627/1230'da Şam'da iken Hz. Peygamber'i rüyasında gördüğünü onun kendisine Fususu' l -Hikem'i vererek: "Bunu halka sun" dediğini söyler ve ekler: "Ben, bana ne verilmişse onu sunuyorum, şu satırlarda yazdıklarım bana nâzil olan bilgilerden başka bir şey değildir. Ben ne Resûlüm ne de nebi. Ama onun vârisiyim ve ahiret için ekip dikiyorum (İbn Arabî, Futuhât, I, 32.) Fususu'l-Hikem'in en önemli özelliği, İbn Arabî'nin öbür eserlerinde dağınık, bi¬raz da örtülü olarak anlattığı Vahdet-i Vüccud öğretisini bu eserde daha derli toplu ve daha açık bir şekilde ortaya koyması, bununla ilgili temel kavramları tesbit edip kendine özgü terminoloji (ıstılahlar) ge¬liştirmiş olmasıdır. Ayet, hadis, kelâm ve tasavvuf gibi İslâmî kaynakların yanısıra yeni Eflatunculuk, Hıristiyanlık, Gnostisizm, Bâtınılık (İsmailiye) ve İhvanu's-Safa gibi kaynaklara da dayanarak ge¬liştirdiği ve kendi damgasını vurarak öğretisine mal ettiği bu kavramlar ve terimler ondan sonra Arab, Acem ve Türk mutasavvıflar ve sûfî şairler tarafından sürekli olarak tekrarlanmış ve muhtevaca zenginleştirilmiştir. İbn Arabî Fusûs'u 27 bölüme ayırmış, her bölüme bir Peygamber'in adını vermiştir. Burada peygamberden maksad da onların şahsiyetleri değil, manevî hakikatlarıdır. Yani İbn Arabî bazı tasavvufî meseleleri ve hakikatları birer peygamber gibi tasavvur ediyor. Bu meselelerden her birine bir Peygamber adını veriyor. Peygamber ile meseleler arasında da bir takım münasebetler kuruyor. Peygamber adıyla incelediği tasavvufi gerçekler her zaman ve her yerde geçerli kabul ediliyor. İbn Arabî Abadileden (Abdullahlardan) bahsederken de aynı usule başvurup soyut meseleri somut konular halinde ortaya koyuyor. (Bk. Kitabu'l-Abadile, Kâhire, 1969) Fusûsu'l-Hikem yazıldığı zamandan itibaren büyük alaka görmüş, şerh ve tercüme şeklinde yüzlerce çalışmanın konusu olmuştur. Fusûs'la ilgili belki de ilk çalışmayı yine İbn Arabî yaptı. Bu konuda Nakşu'n-Nusûs (Bk. Resailu İbni'l-Arabî içinde, Haydarabad,1948) veya Miftahu'l-Fusus adıyla bilinen bir eser yazdı. Talebesi Sadreddin Konevî'nin el-Furuk, bundan sonra Fahrettin Irakî'nin, Müeyyeduddin Cendi'nin, Sadeddin Fergânî’nin, Afifuddin Tlemsânî'nin, Abdurrezzak Kaşânî'nin, Davud-i Kayserî'nin, Muhammed Parsâ'nın, Cami'nin, Abdulganî Nablusi'nin, Abdullah Bosnevî'nin, Avni Konuk'un çalışmaları en değerli olanlarıdır. (Bk. K. Çelebi, K.ez-Zunun, II, s. 1261. Brock, Gal, I, 300). Sahib Khaja Khan Fusus'u özet olarak ingilizce'ye (Wisdom of the Prophet, madras, 1920) T. Bruckhardt 1955'te bazı bölümlerini Fransızca'ya, Tacuddin Harizmî Farsça'ya (Tahran, I-II, 1364). N.Genç Osman tamamını Türkçe'ye (İst. 1952) tercüme etti. Daha evvel de Ab¬dullah Bosnevî Türkçe'ye tercüme ve şerh etmişti. Son olarak Affifî dipnotlar koyarak Fusus'u yayımladı. Avni Konuk'un dört cild halinde yayımlanan tercüme ve şer¬hine, öneminden dolayı işaret edilmesi icab eder. 3-et-Tenezzulatu'l-Mevsiliya fi Esrâri't-Tahârât ve's Salavât ve'l-Eyyami'l-Asliyye (Brock, GAL. I, 571. No: 100). İbn Arabî'nin Bağdad'tan Anadolu'ya gelirken uğradığı Musul'da yazdığı bu eser 55 bölümden meydana gelir. Kaynaklarında adı Tenezzülu'l-Emlek Li'l-İmlâk fi'l-Harekâti'l-Eflâk şeklinde geçen bu eserde teklif eden, mükellef, şeriat, peygamberler gibi hususlar üzerinde durulmakta, dinî davranışların manevi yönü araştırılmaktadır. 4- Tâcu'r-Resâil ve Minhacu'l-Vesâil Kahire, 1328 (Mecmuatu'r-resâili'l-İlahiyye içinde) Mekke, 1203. Musul, Medine ve Mekke'de iken kendisine gelen ilhamları günü gününe kaydeden İbn Arabî bu eserini kendisiyle Kâ'be arasında geçen konuşmalar şeklinde ve 8 mektup halinde kaleme alınmıştır. Bu mektuplardan her biri, Abdülhay, Abdülvedûd gibi Allah'ın bir ismine, kul (Abd) isminin izafe edilmesinden meydana gelen birleşik isimlerle adlandırılmıştır. Mektubun konusu ise Allah'ın ismine uygun şekilde ele alınmış, meselâ Abdülvedûd başlığını taşıyan mektupta sevgi ve aşk (Meveddet, vedûd) meselesi işlenmiştir. 5-el-İsrâ ila Makâmi’l-Esrâ (Haydarabâd, 1367/1948 Resailu İbnu'l-Arabî içinde) Beyrut, 1988 nşv. Suad el-Hakûn. çeşitli miraçları bu basımda bir araya getirilmiştir. 594/1189'da Fas'ta sanatlı bir nesirle kaleme aldığı bu küçük eserinde İbn Arabî, tıpkı Hz. Peygamber gibi miraca çıktığını, ancak kendi miracının cismanî (bedenî) bir miraç olmayıp ruhanî bir miraç olduğunu söyler ve yapmış olduğu çeşitli miraçlardan Futuhât'da (III, 379) da bahseder. 6- Kitabu'l-Esfâr. (Haydarabâd, 1367/1948. Resâil içinde) İbn Arabî bu eserinde tasavvufî seferlerden bahseder. "O'nun katından, O'nun katına ve O'nda" olmak üzere üç çeşit sefer (seyr) olduğunu, bunun bir dördüncüsünün bulunmadığını ifade ederek çeşitli Peygamberlerin seferlerine işaret eder. 7- Kelâmu'l-Abâdile. (Kahire, 1969) İbn Arabî bu eserinde Abdullah (Abd-Allah) gibi iki kelimenin birleşmesinden meydana gelen isimlere dayanarak Allah ile kulun arasındaki ilişkilerin bir yorumunu yapmıştır. Bu eserde her Abdullah'ın babası bir peygamber, dedesi ise Allah'ın isimlerinden birine izafe edilen bir abd olarak gösterilmiştir: Abdullah b. İdris b. Abdülhâlik gibi. İbn Arabî bu isimleri şahıs olarak değil, kavram ve soyut fikirler olarak düşünür. Meselâ yukardaki isim (Abdülhâlik, yaradanın kulu) vesilesiyle Allah'la kulu arasındaki ilişkileri yaratma fiili açısından inceler. Futuhât'da Allah'ın 99 isminden (esma-i hüsnâ) bahsederken de bu konuyu ele alır. 8- Hilyetu'l-Abdal. (Haydardbâd, 1948, Resâilu İbni'l-Arabî içinde. Türkçe trc. İst 1326) İbn Arabî bu eseri 599/1203'te Tâifte iken iki dostunun arzusu üzerine kaleme aldığını belirtir. Bu eserde tasavvuf yoluna girenlerin âbdâl (evliya) mertebesine ulaştıran "az uyuma, az konuşma, az yeme ve inziva" gibi dört esas üzerinde durur. Daha evvel Ebu Tâlib Mekki'nin Kutu'l-Kulub isimli eserinde genişçe anlatılan bu esasları kısaca anlatarak bunları tam olarak uygulayan bir kimsenin âbdâl derecesine ulaşacağını belirtir. İbn Arabî Futuhât başta olmak üzere çeşitli eserlerinde Abdal adı verilen bir evliya zümresi üzerinde önemle durur. Bunlardan bazıları ile şahsen görüştüğünü de kaydeder. 9- et-Tedbiratu'l-ilahiyye. fi Islahı'l-Memleketi'l-İnsaniy-ye (Leiden, 1919. İnşâu'd-Devâir isimli İbn Arabî’nin diğer bir eseriyle birlikte, Türkçe tercüme ve şerhi, Avni Konuk, nşr. M. Tahralı, 1992, İst) İbn Arabî bu eserinde Aristo'ya nisbet edilen siyasete dair bir eseri kendi tasavvufî görüşleri ve fikir sistemi çerçevesinde açıklar. 10-Ankâu Mu'rib fi marifeti Hatmi'l-Evliya ve Şemsi'l-Mağrib, Kahire, 1332, 1353, 1373, 1970) Şerhleri: Ebu'l-Kasım Sâ'di, ö. 1052/1785. el-Berku'1-Lâmi’. Ali Hicazî, el-Ağreb mine'l-Ucâleti'l-A'ceb. Mahmûd Dâmûni, ö. 1199/1785. Keşfu'l-Kınâ'. Abdurrahman Halebî, ö. 933/1526. İzhâru'l-Mahtûm, Abdülkerim Cîli, el-Viâu'l-Mahtûm. İbn Arabî bu eserinde insanla âlemi mukayese eder, hâtemu'l-evliya ile Mehdî'nin makamlarını tayin etmeye çalışır. 11-Muhaderâtu'l-Ebrâr ve Müsameretü'l-Ahyâr, Kahire, 1302, 1305, 1324, Beyrut 1968.) Bu eser keşkül ve muhadara gibi isimler verilen eserler türünde ve bir derleme şeklinde kaleme alınmışsa da İbn Arabî bunu, türünün en çok tasavvufî unsurlar içeren bir eser haline getirmiştir. 12- Ruhu'l-Kuds fi Muhasebeti'n-Nefs Kahire, 1280, Dımaşk, 1384/1964. İzzet Huriye bu eseri İbn Arabî'nin el-Mebadi ve'l-Gâyât isimli eseriyle birlikte yayınlanmıştır: Dımaşk, 1970. İbn Arabî bu eseri Tunus'ta bulunan dostu el-Mehdevî'ye hitaben kaleme almıştır. Bu eser İbn Arabî'nin hayatı, yetişme tarzı, hocaları ve ruhi tecrübeleri hakkında son derece değerli bilgiler içermektedir. Geniş bir tahlil için bk. Şükrü Faysal, Ma'hadu't-Dirâ-sâti'l-İslamiyye, c. XIV, 1967, 1968, s. 6-87 Madrit). Kısmen İspanyolca'ya tercüme edilen bu eserde İbn Arabî çağındaki sûfîlerin bir eleştirisini yapar. Semaa düşkün olanları ayıplar, sûfiliğin ileri aşamalarında bulunanların buna tenezzül etmediklerini söyler. Bu konuda İmam Rabbanî ve Nakşbendiler ona uyar.  13-Tercümanu'l-Eşvâk. Beyrut, 1312, Beyrut, 1966. Bu eserin şerhi olan Fethu'l-Zahâir ve'l-A'lâk ile birlikte 61 gazel ihtiva eden bu eserin başında nesir bir giriş yer alır. R. E.Nicholson tarafından İngilizce'ye tercüme edilmiştir. London, 1911, Türkçe trc. M.Kanık, İstanbul 1990. İbn Arabî konusu ilâhî aşk olan şiirlerini insan sevgisi ve kadın aşkı şeklinde dile getirmiş, sonra da eleştiriler üzerine bunların yorumunu yapmıştır. Bu şiirler görünüş itibariyle Mekinüddin'in güzel kızı Nizam için söylenmiş ise de aslında konu ilâhî sevgi ve aşktır. 14-Divân (Bulak, 1271). İbn Arabî'nin öbür eserlerinde bulunan şiirlerinden ayrı olan tasavvufî şiirlerini ihtiva eder. 15-Rahmetun-mine'r-Rahman fi Tefsiri ve İşârâti’l-Kur'ân (Îcâzıı'l-Beyân fi't-Tercemeti ani'l-Kur'ân ile birlikte, Dımaşk, 1989, nşr. Mahmud Gurâb). 16-Reddu Maani'l-Müteşabihîhât ila Maani'l-Âyâti'l-Muhkemât (Beyrut, 1328. Kahire, 1988.) Bu eserin İbn Arabî'ye aidiyeti kesin değildir. 17-Mişkâtü'l-Envâr. Haleb, 1346. Türkçe trc. Mehmed Demirci, İst. 1990. Ayrıca Mahmut Kanık. 18-el'Kur'atü'l-Mübarek. Kahire, 1279. 19-Seceretu'l-Vûcüd ve el-Bahru'l-Mevrûd, Bulak, 1292. 20-el'Hucub, Kahire, 1907. 21-Kitabu'l-Fenâ fi'l-Müşahede (Resailu İbn Arabi içinde, Fransızca tercümesi, Michal Valşan, Traite de l'Extinction das la contemplation, Paris, 1984. 22-Mevâkiu'n-Nücûm, Kahire, 1325. Türkçe tercümesi, Giritli Ahmed Muhtar. Eserin konusu şeyh olmadan sülükûn mümkün olduğu ve bunun keyfiyetidir. Resailu İbnu'l-Arabî başlığı ile 1948'de Haydarabad'da basılı kitab İbn Arabî'nin 29 risalesini ihtiva eder. Mecmuatu'r-Resâili'l-İlâhiyye (Kahire, 1328) başlığını taşıyan Mecmuada da İbn Arabî'nin bazı risaleleri yayınlanmıştır. Nyberg'ın yayınladığı eserler: a) İnşau'd-Devâir, b) et-Tedbiratu'l-İlâhiye, c)Ukletü'l-Mustavfiz Leiden, 1919. Necib Mâil-i Herevî, Deh Risale-i Mütercem Tahran, 1367 adıyla İbn Arabî'nin Farsça'ya tercüme edilen şu risalelerini yayımlamıştır. 1-Hilyetu'l-Abdal, 2-Risale-i Gavsiyye, (A. Geylânî'ye nisbet edilir.) 3-Esraru'l-halvet, 4-Hakikatu'l-Hakaik, 5-Ma'rifet-i Ricali'l-Gayb, 6-Nakşu'l-Fusûs, 7-Ebyât-i Dehgâne, 8-Risaletu'l-Envâr, 9-Marifet-i Alem-i Ekber ve Alem-i Asgar, 10-Risale ila İmam er-Razî.  İbn Arabî'nin Basılan Diğer Eserleri 1- Risaletu'l-Envâr, Kahire, 1332. Türkçe trc. M. Kanık, İst. 1991, 2- Risaletu'l-İttihâdil-Kevnî, Türkçe trc. M. Kanık, ist 1991. 3- Şeceretu'l-Kevn, Kahire, 1290, 1987. 4-el-Emru'l-Muhkem, İst. 1302, 1315.  5-Tuhfetu's-Sefere, İst. 1300, Beyrut, 1973. 6- Tenezzülu'l-Emlâk, Kahire, 1961, 1980. 7- Tehzibu'l-Ahlâk, Kahire. 1328. 8- Teveccuhatu'l-Huruf, Kahire. 1980. 9- Havzu'l-Hayat, 1928. 10- Risaletul-Vücudiyye, Kahire, 1973. 11- Şerhu Şatrancı'l-Arifîn, Dımaşk, 1965. 12- es-Salatu'1-Feyziyye. İst. 1273.  13-es-Salavâtul-Ekberiyye, Kahire, 1310. 14- Ukletü'l-Müstevfiz, Kahire, 1969. 15- el-Fevzu'l-Esnâ, Kahire, 1971. 16- Terbiyetu't-Tuyur,Kahire, 1974. 17- Keşfu'l-Gıtâ, Tunus, 1964. 18- Künhu mâ lâ Büdde Li'l-Mürid, Kahire, 1528. 19- el-Bülgu Fi'l-Hikme, İst. 1969. 20-el-Cevabü'l-Müstakim, Beyrut, 1965. K.Hatmi'l-Velaye içinde. İbn Arabî'nin bazı risaleleri ve mektupları da çeşitli dergilerde yayımlanmış, bazı risaleleri ve bazı eserlerin bazı bölümleri de çeşitli dillere tercüme edilmiştir.   İbn Arabî'ye Nisbet Edilen Eserler Bazı fikir ve inançların taraftar bulmasını ve ilgi görmesini sağlamak veya belli makamlara yaranmak için bazı eserlerin yazılıp Gazalî ve İbn Arabî gibi ünlü bil- ginlere nisbet edildiği bilinmektedir. İbn Arabî'ye ait eserler içinde gösterilen, ancak ona ait olmayan bazı kitaplar şunlardır: l - eş-Şeceretu'n-Nu'mâniyye fi'd-Devleti'l-Osmaniyye. Bu eserde Osmanlı devletinin kuruluşu ve yıkılışı ile ilgili kehanetlere yer verilir. İbn Arabî'ye ait olmayan bu eserin yazarı bilinmemektedir (94). 2- Tâbirnâme-i Muhuddin Arabî İst 1309. Eserin konusu rüyaların yorumlanmasıdır. 3- Tefsiru'ş-Şeyhi'l-Ekber, Kahire, 1283, 1978. Beyrut, 1968. Leknow 1301. İbn Arabî Kitabu'l-Câmi, adıyla bir tefsir yazmaya başladığını, ve Kehf suresine kadar da geldiğini söyler. Ancak eldeki tefsir tamdır. Bunun Vahdet-i Vücud akidesine bağlı Abdurazzak Kaşaniye ait olduğu da ileri sürülmüştür. İbn Arabî hakkında yazılan en önemli menkıbename şudur: Kâriu Bağdadi, İbrahim b. Abdullah: ed-Dürru's-Semîn fî Menâkibi'ş-Şeyh Muhiddin. Beyrut, 1959, trc. İbn Arabî'nin Menkıbeleri, Ank. 1972, nşr. A. Şener, R. Ayas onu red için yazılan eserler, bu tür eserlere cevap olmak üzere yazılan eserler ve monografiler ise çoktur ve giderek artmaktadır. (94) Ateş, A. İslâm Ansiklopedisi, VIII. 547.    *İbn Arabi-Prof.Dr. Süleyman Uludağ-Diyanet Vakfı Yayınları  &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18812815-506742855047221325?l=hubabi.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hubabi.blogspot.com/feeds/506742855047221325/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=18812815&amp;postID=506742855047221325&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/506742855047221325'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/506742855047221325'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hubabi.blogspot.com/2008/06/muhyiddn-i-arab.html' title='MUHYİDDÎN-İ ARABÎ'/><author><name>sadık yalsızuçanlar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02328724852375096593</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='17152589723815895763'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-18812815.post-8687748534576795925</id><published>2008-04-11T23:39:00.000+03:00</published><updated>2008-04-11T23:40:44.258+03:00</updated><title type='text'>“GÖNÜL YARASI”</title><content type='html'>Yaşar Taşkın KOÇ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyorum, Trabzon Valisi’nin aleyhine manşet çektiği gün Hürriyet, papazı öldürdüğü iddia edilen genç yakalandı. Papazı niye öldürdü; karikatür meselesi mi, misyonerlik tepkisi mi, cinsel taciz mi... belli olur yakında.&lt;br /&gt;Biliyorum, Sağlıkta Dönüşüm Programı ile tasarruftan bahseden Maliye Bakanı, bu “reformun karşılığında sadece ilaçta 1 katrilyon liralık artışla karşılaştı. Her mahallede pıtrak gibi çoğalan özel hastanelerin faturaları da eklendikçe neler neler çıkacak daha...&lt;br /&gt;Biliyorum, Hüsamettin Özkan Yüce Divan’daki son savunmasında “Malvarlığını bile açıklayamayanlar beni buraya sevketti derken, Başbakan malvarlığını açıklıyordu...&lt;br /&gt;Biliyorum ama, Kurtlar Vadisi’nin film haliyle ilgili yazı yazmak aslında ciddi bir moda. Ama derdim moda değil, Mutlu Parkan’ın artık piyasada bulunamayan, talebelik dönemimde okuduğum ve çok yararlandığım kitabından bahsetmek. Kitapta, filmlerde kötülerin daima kaybetmesi meselesi açıklanıyordu. İzleyici, filme girer, kötüler kötülüklerini zirveye kadar taşır ve sonunda mutlaka kaybederlerdi. Seyircinin duygu ve düşünceleri film içinde yoğunlaştırılır, yükseltilir ve sonunda kötünün zaferine yakın bir yerde çıkan çatışma ile savaş iyiye kazandırılır. Gerçek hayatta bir türlü iyi’nin kazanamadığını bilen, yaşayan; bizzat kaybeden seyirci de film içinde iyiyle özdeşleştiği için, bu “son sayesinde duygularını boşaltır.&lt;br /&gt;Gerçek hayatta yapılamayan bir filmde yapılır.&lt;br /&gt;Galiba teknik olarak da “katarsis deniliyordu bu duruma.&lt;br /&gt;Bu yüzden nice filmler heba olup gitmiştir.&lt;br /&gt;Bu yüzden Hollywood ciddi bir yalandır.&lt;br /&gt;Bu yüzden, bir zamanlar adam sandığımız De Niro, Korku Burnu’nda rolü kabul etmeden önce, “Sonunda ailenin kazanmasını şart koşmuştur. Gören de Amerika’da hep aile kazanıyor sanır. Bu yüzden nice parlak yönetmen kenara itilmiştir. Kimi filmler sansürden uzun yıllar kurtulamamıştır.&lt;br /&gt;Ama “iyilerin kazandığı filmler hep ön sıradadır. Ama bu filmlerde “iyilik değil, “iyi kazanır. Bütün zaafları da buradadır zaten. Altı boş, içi kof iyiler dayatılmaktadır bu filmlerle sadece. Bu yüzden, gerçek hayata bir katkıları olmadığı gibi sadece köpük katarsisler oluşturdukları için yenilerini de sürekli üretmek gerekmektedir.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Bizim borsada katarsis zirvesi yapan son ürünümüz de Kurtlar Vadisi filmi.&lt;br /&gt;Gerçek hayatta çuvalı giymişsinizdir; sinemada seyirciye çıkarttırırsınız...&lt;br /&gt;Gerçi Batılı insan için bu arınma belki mümkün. Belki Türk tipinde ters tepiyor bu katarsis anlayışı... Bilmiyoruz, Türkler bu filmden çıkarken Amerikan nefreti artmış olarak mı çıkıyor; arınmış olarak mı çıkıyor; yoksa nefreti artmış olarak mı?&lt;br /&gt;Memlekette sosyoloji ve psikoloji alanında dişe dokunur, işe yarar bir araştırma görmediğimiz için uzun zamandır, bunun cevabını da bilmiyoruz.&lt;br /&gt;Ama, 3 gün içinde 1 milyondan fazla izleyicinin izlemesi; bu kadar kof, bu kadar boş, bu kadar sahte ve belli ki bu kadar acemi bir filme bu ilgi kadar, filmin galasına katılan insanların eğitim, kariyer durumu da ayrıca bir inceleme konusu. Bütün seviyemiz artık bu kadar mı?&lt;br /&gt;Umutsuz olmak için sebep çok...&lt;br /&gt;Ama umut için de ‘buradayız’ diyenler var.&lt;br /&gt;Yavuz Turgul gibi... Onun çektiği Gönül Yarası filmi gibi...&lt;br /&gt;Kanal D pazartesi akşamı yeniden yayımladığı için artık milyonların izlediği bir film haline geldi, bu yüzden ben de aslında size Gönül Yarası filminden bahsetmek istiyorum.&lt;br /&gt;Gerçi, bu konuda mükemmel bir analizi Sadık Yalsızuçanlar Zaman gazetesinde yazmış, mutlaka okuyun http://www.zaman.com.tr/?hn=246911&amp;bl=yorumlar&amp;trh=20060115.&lt;br /&gt;Her filmi içi boş, ne idüğü belirsiz “iyi karakterler kazanmaz. Gerçek hayata çok daha uygun olarak “iyilik kazanabilir belki.&lt;br /&gt;Gönül Yarası da böyle bir film. Fazla yetenekli olmayan Meltem Cumbul’dan yeni yıldız Timuçin Esen’e herkes çok iyi oynuyor. Şener Şen’in oyunculuğu için ayrı bir paragraf gerek, ama artık izlediniz, uzatmaya gerek yok.&lt;br /&gt;Filmin başarısı için, müzikten görüntüye kadar herşeyin dört dörtlük olduğunu; başlangıçta bir iki diyaloğun biraz zorlama kaçtığını; Yavuz Turgul’un karakterleri çabucak tanıtmak için biraz aceleye getirdiği kısa bir iki yer olduğunu belirtelim sadece.&lt;br /&gt;Az anlaşılmış olduğunu düşündüğüm 21 Gram filminde de kalbi iflas etmiş bir adam, sonunda iki çocuğu ve eşini kaybedip tekrar uyuşturucu bağımlısı olma yolunda yürüyen bir kadına; trafik kazasında 3 kişinin ölümüne neden olup hayata ve daha kötüsü Allah’a olana inancını kaybetmiş bir adama ve umutsuzca bebek sahibi olmaya çalışan ama kocasından boşanmak üzere olan bir kadına... üç insana yeniden hayat vermişti.&lt;br /&gt;İki kadın hamileydi film biterken, yani hayata yeniden tutunuyorlardı. Bir adam ailesine, hayata ve Allah’a yeniden kavuşuyordu.&lt;br /&gt;Bütün bunları kalbi iflas etmiş bir adam, ölmeden hemen önce başarmıştı. Sonunda da öldü.&lt;br /&gt;Gönül Yarası en çok 21 Gram’ın bu tarafına benziyor.&lt;br /&gt;Cumhuriyet’i ve aydınını simgeleyen emekli öğretmen Nazım (Şener Şen) film biterken annesi babası ölmüş (çünkü öldürücü bir ilişki baştan beri) bir kızın yeniden konuşmasına vesile oluyor. Ve bu kızı artık doğurması ihtimali olmayan kendi öz kızına veriyor evlat olarak.&lt;br /&gt;Hayat sürüyor.&lt;br /&gt;Bir sürü kötülük, sıkıntı arasından bir filiz doğuyor yeniden veya bir sürgün bir başka toprakta yeniden hayat buluyor...&lt;br /&gt;Müziklerinin başarısı Neşet Ertaş’ın kasetlerinde bile olmayan güzellikte bir Karlı Dağlar yorumundan belli zaten ama ayrıca soundtrack’ı çıkarılacak kadar da belgeli olan film için, Kurtlar Vadisi ve benzeri düzeysiz saçmalıklara karşı yüzümüzü ağarttığı için teşekkür ediyorum bir kere daha. Katarsis numaraları çekmeden, yalan söylemeden bizi bize bizden öykülerle en temiz, en özenli şekilde anlatabildiği için...&lt;br /&gt;Sahi, Camdan Kalp diye de bir film vardı, izlemiş miydiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.8sutun.com/node/7122&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18812815-8687748534576795925?l=hubabi.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hubabi.blogspot.com/feeds/8687748534576795925/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=18812815&amp;postID=8687748534576795925&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/8687748534576795925'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/8687748534576795925'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hubabi.blogspot.com/2008/04/gnl-yarasi.html' title='“GÖNÜL YARASI”'/><author><name>sadık yalsızuçanlar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02328724852375096593</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='17152589723815895763'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-18812815.post-4909264016612432306</id><published>2008-04-11T23:38:00.001+03:00</published><updated>2008-04-11T23:40:05.012+03:00</updated><title type='text'>"Bu suyun balığı…"</title><content type='html'>Meral Okay'ın, Yavuz Turgul'un "sihri"ni anlatırken kullandığı "çünkü bu suyun balığı o" cümlesiVe Sadık Yalsızuçanlar'ın "seyrettiğim en iyi Türk filmi" dediği Gönül Yarası için kullandığı "ciğerdelen bir film" tanımlamasıYavuz Turgul'u ve onun filmlerini bunlardan daha iyi anlatacak başka iki cümle, bilmiyorum bulunabilir mi? Ben bulamadım ve başlık için gönlüm ikincisinden yana olduğu halde birinciyi tercih ettim.&lt;br /&gt;"Ciğerdelen filmlerin yönetmeni" Anlatmak istediğim duyguyu uyandıracağını bilsem, ne kadar çok isterdim bu başlığı kullanmayı. Fakat biliyorum; "yürek"in karşılayamayacağı kadar yoğun duyguları anlatmak için "ciğer"i yardıma çağıranların sayısı artık çok, çok azaldı. Tamam, size anlatamayabilirim, ama gene de söylemeden geçemeyeceğim: Bilin ki o filmler ancak "ciğerden" yapılabilir.&lt;br /&gt;"Ciğerdelen filmlerin yönetmeni" faslını böylece kapattıktan sonra "bu suyun balığı" faslına gelebiliriz artık. Meral Okay şöyle demişti onun için:&lt;br /&gt;"Yaptığı işlerin sihri mi ne? Yavuz Turgul, yerli. Bu suyun balığı o!"&lt;br /&gt;Benim dil duygum, "bu suyun balığı" ile mesela "bu toprakların insanı" arasında çok büyük bir vurgu farkı olduğunu söylüyor bana. Birincisi başka sularda var olamaz, fakat ikincisi başka topraklarda var olabilir. O nedenle ben, Şener Şen'in kendisi için geçerli olduğunu söylediği şeyden Yavuz Turgul'u tenzih ederken isabetli bir teşhiste bulunduğu kanaatinde değilim.&lt;br /&gt;"Biz bu topraklara ait sanatçılarız. Benim için Hollywood mümkün değil. Dil, davranış biçimi, vücut dili bize ait. Bir Züğürt Ağa'yı Robert De Niro oynasa bizimki gibi olmaz ama adam dünya starı. Ben New York'lu bir taksi şoförünü nasıl oynayayım? Ama Yavuz yurtdışında da yapar işini, yaratıcılığını..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O huzuru bulduğunda&lt;br /&gt;Bin bir mihnetle gazeteci karşısına geçtiği o nadir anlardan biriGazeteci soruyor: Röportajdan, soru cevaplamaktan da kaçıyorsunuz değil mi? Cevap: Evet, var böyle bir şey. Soru: Neden? Cevap: Bu çok uzun ve derin bir konu. Tamamen ego üzerine kurulu bir iş bizimkisi. Egosu şişkin insanlarız. İmzanı değiştirerek bir iş yapabiliyor musun? Yani kendini sıfır noktasına kadar iterek. Yapamıyoruz işte. &lt;br /&gt;"İmzanı değiştirerek bir iş yapabiliyor musun?" Yani, mesela, bir film yapacaksın, bunu kimsecikler bilmeyecek, gösterildiğinde dünya yerinden oynayacak ve fakat sen birlikte o filmi seyrettiğin insanlara dönüp, "Bu filmi ben çektim" demeyeceksin.&lt;br /&gt;Yavuz Turgul'un bütün gerilimi, bütün huzursuzluğu zannediyorum buradan kaynaklanıyor. Çünkü bir yandan nefsini, kendisini "sıfır noktasına itecek kadar" terbiye etmeye çalışıyor, bir yandan da Şener Şen'in dediği gibi hâlâ hırsları olan bir insan o: "Tanrısal bir ayrıcalığı var. Yaratımın üst sınırlarında. Deha gibi bir şey Yavuz. Mahcuptur, utangaçtır. Tabii bunun altında iddialı bir kişiliğin olduğuna inanıyorum. Büyük bir hırsın da."&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Bir gün, altına imzasını atmayacağı bir film çekecek kadar kâmil bir insan olabilir mi? Bunu ister misiniz? Cevap vermeden önce iyi düşünün. Çünkü öyle bir insan o andan sonra artık film falan çekmez. Yani o huzuru bulduğunda siz de papazı bulacaksınız! İster misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deha yetmez, duyarlılık da yetmez&lt;br /&gt;Onu kuvveden fiile çıkartacak çalışkanlık, fedakârlık, disiplin, sorumluluk duygusu yoksa deha neye yarar, duyarlılık neye yarar? Çok olmasa da etrafımızda mutlaka vardır Yavuz Turgul dehasına sahip yaratıcılar. Fakat aralarında kaç tanesinin yakınları, hakkında şöyle konuşur:&lt;br /&gt;"Birçok değerli fikre sahip yaratıcı dostumuz vardır elbette ama çok büyük bir kısmında disiplin eksikliği var. Yavuz öyle mi? İnsanı hasta eden bir disipline sahip. Yorucudur etrafı için." (Jefi Medina)&lt;br /&gt;"Sorumluluk duygusu haddinden fazla gelişmiş biri! Eziyet çekecek kadar sorumluluk duyuyor." (Mustafa Oğuz)&lt;br /&gt;"Sapıklık düzeyinde mükemmeliyetçidir. Şirket içi bir parti vereceklerdi, hani her şirket yapar ya, benden rica etti: Sen de bir şarkı söyle. İki buçuk dakika sürecek bir şey için, sekiz, on defa provaya gittim! Ben karşıdan geliyorum, maazallah bir on dakika geç kalsam, kıyameti koparır. Yani sıradan bir partiyi bu kadar ciddiye alan, iyi olması için elinden gelen her şeyi yapan bir adam, düşünün filmi için neler yapar! Bir şey içine sinmedi mi, sinmez..." (Macit Koper)&lt;br /&gt;Böyle bir insanın zaman zaman kırıcı olması kaçınılmaz. Bir söyleşide bu husus hatırlatılıyor, ardından da kırdıklarından "özür" dileyip dilemediği soruluyordu kendisine. O diyalog bence çok, çok ilginçti:&lt;br /&gt;"Kabul etmiyor musunuz bu iddiaları?" &lt;br /&gt;"Hayır çok kabul ediyorum tersine. Farkında olmamak için aptal olmak lazım! Sette bu kadar gürültü çıkıyorsa, bir adam bu kadar fazla bağırıp çağırıyorsa, özellikle çok yakın arkadaşlarını kırıp üzebiliyorsa, dağıtabiliyorsa... Durup dururken insanın hakkında böyle laflar çıkar mı?" &lt;br /&gt;"Sonra çok üzülüyor musunuz?" &lt;br /&gt;"Evet, çok." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.yeniaktuel.com.tr/yaz57-210004-108,130@2100.html&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18812815-4909264016612432306?l=hubabi.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hubabi.blogspot.com/feeds/4909264016612432306/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=18812815&amp;postID=4909264016612432306&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/4909264016612432306'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/4909264016612432306'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hubabi.blogspot.com/2008/04/bu-suyun-bal.html' title='&quot;Bu suyun balığı…&quot;'/><author><name>sadık yalsızuçanlar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02328724852375096593</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='17152589723815895763'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-18812815.post-2063310168977865903</id><published>2008-03-22T21:23:00.001+02:00</published><updated>2008-03-22T21:23:39.497+02:00</updated><title type='text'>Kriz Zamanında Naat</title><content type='html'>Lale Müldür&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Krizya prizmasından seyrediyorum mor Gabriel’i&lt;br /&gt;Menekşeler bu prizmada kırılıyor&lt;br /&gt;Kızıl zihinde kırık her şey kırık&lt;br /&gt;Herkes hummalı ve zamanlar garip&lt;br /&gt;ama böyle olması gerekiyor diyor Siyah Kalem&lt;br /&gt;“çünkü ancak yıkılan evde haine vardır”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ego kırılacak&lt;br /&gt;Beden kırılacak&lt;br /&gt;Kalp kırılacak&lt;br /&gt;Her şey kış ışığı gibi kırılacaktır ki&lt;br /&gt;Yeni bir başlangıç olsun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Postnişinler öğleden sonrası oturmalarında&lt;br /&gt;Üzerlerine yağacak 120 elmas yağmurunu bekliyorlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ameliyat masası üzerinde &lt;br /&gt;Garp sürgünü, Şark sürgünü&lt;br /&gt;Türkiye’nin kızıl kalbi açık&lt;br /&gt;Çünkü kalp ince saydam&lt;br /&gt;Bir cisimdir bunu anlayamadılar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bak her şey kırılıyor sen&lt;br /&gt;mai bakışın için, Logos,&lt;br /&gt;son lötüs ağacının ötesinde&lt;br /&gt;iç çekerken melek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sat bir kalp kırılıyor&lt;br /&gt;Senin sözün için&lt;br /&gt;Gece kuğuyla yolculuk eden O’na&lt;br /&gt;O’nunla vakit geçiren O’na&lt;br /&gt;Bir kedi kırılıyor ağzında&lt;br /&gt;Senin yakut mührün&lt;br /&gt;arketipik ahmet&lt;br /&gt;“Mim’siz Ahmed’sin sen”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Swahili dilinde kırılıyorum&lt;br /&gt;Arkalarını döner dönmez &lt;br /&gt;Satıyorlar beni&lt;br /&gt;Lahor’da kırık bir sitar gibi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastayım, hırkanı at üzerime &lt;br /&gt;Ya Muhammed&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18812815-2063310168977865903?l=hubabi.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hubabi.blogspot.com/feeds/2063310168977865903/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=18812815&amp;postID=2063310168977865903&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/2063310168977865903'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/2063310168977865903'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hubabi.blogspot.com/2008/03/kriz-zamannda-naat.html' title='Kriz Zamanında Naat'/><author><name>sadık yalsızuçanlar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02328724852375096593</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='17152589723815895763'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-18812815.post-5443320521077507784</id><published>2008-03-22T21:22:00.000+02:00</published><updated>2008-03-22T21:23:18.130+02:00</updated><title type='text'>Abdurrahman Taği’den Öğütler</title><content type='html'>Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor: &lt;br /&gt;-Cenab-ı Hakk (c.c), mahlukatı (âlem-i halk) yaratmadan önce, mutlak bir varlık idi. Âlem ise mutlak bir yokluk idi. Gerçi âlem Cenâb-ı Hakk´ın kadim ilminde var idi. Ama Allah (C.C) âlemi var edip ortaya çıkarmaktan tam manasıyla müstağni idi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla beraber irade serbestliği ile birleşen zatının güzelliği, varlıkları yaratmasını gerektirdi. O vakit, mutlak varlıktan bir miktarı alarak yokluğa serpirce ışığa tutulmuş karanlıktaki cisimlerin ortaya çıkışı gibi yokluk varlığa dönüştü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenab-ı Hakk´ın gücü her şeye yeter. Cenab-ı Hakk´ın saltanatı karşısında, kendisini sevip ona hizmet etmekten bir an dahi geri kalmayacak hizmetçileri, melekleri yarattı. O´nun yüce saltanatı ve varlığı karşısında boyun eğip duran uzay cisimleri (felekleri) ve hayvanları yarattı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenab-ı Hakk´ın azameti, yüceliği, aman bilmeyen düşmanları olmasını ve onları kahretmek suretiyle, kahharlığını göstermesini gerektirdiği için nefis, şeytan ve onların hizmetçilerini yarattı. Yine Cenab-ı Hakk´ın yüce saltanatı, düşmanlar ile savaşıp Allah ism-i şerifinin yüceliğini göstermek için insanı yarattı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenab-ı Allah (C.C) insanı on maddeden mütevellid yaratmıştır. Bunların beşi mahlukat âlemi denilen (âlem-i Halk)´dandır. &lt;br /&gt;Bunlar: maddede anasır-ı erbaa denilen; toprak, ateş, su ve nefistir. Bunların başkanı, hakimi ise nefistir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer beş unsur ise âlem-i emirden olan: kalb, ruh, sır hafi ve ahfadır. Bu letaiflerin vucuddaki yerleri ise şöyledir: Kalb, sol memenin dört parmak altmda; ruh, sağ memenin dört parmak altında; sır, sol memenin iki parmak üstünde; hafi, sağ memenin iki parmak üstünde; ahfa, boyun kemiğinin iki parmak kadar altındadır. Âlem-i emirde bulunan bu beş latifenin lideri, sultanı, hakimi ise ruhtur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruh ile nefis bir araya gelince nefis, ruha galip gelir. Aralarında bir sevgi ve ilgi belirir. Bunun hikmet ve sebebi ise ruhun nefis vasıtasıyla kemale ermesidir. Bu hikmete binâen, ruha karşı üstünlük kuran nefis onu bedene yerleştirirken kendi âleminden ve asıl yurdundan habersiz hale getirir. Onun hizmetinin aydınlığı ile cezbesinin şevkini söndürür. &lt;br /&gt;Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Nefis, zamanla kalbi istila edip prensiblerini kor. &lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Nefis; dünyalık arzuları bakımından çöplüğe, düşmanlık bakımından yılana, zalimlik ve gücü bakımından sırtlana benzer. &lt;br /&gt;Kalbi, nefis tamamen istila ettiği zaman orada Allah için bir şey kalmaz. Ruh bu durumda nefsin arzularına bağımlı hale gelir. Artık makbul olacak hiç bir durumu kalmaz. Ölmüşcesine gaflete düşerler. &lt;br /&gt;İnsanın bu durumu, bir Mürşid-i Kâmilin elinden tevbe alıp, intisap edip, eğitilinceye kadar devam eder. Mürşid-i Kâmil, intisap eden müride zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ise önce kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Önce kalbden mâsivâ gider, zikre geçer. Böylece gaflet gider. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir. İnsanda, Cenab-ı Hakk’ın sıfatları tecelli eder. O´nun sıfatlarına dönüşür. Münâfıklık, nefsin sıfatlarından biridir. Vücüdun maddi unsurlarından suya bağımlıdır. Bu sıfat, Mürşid-i Kâmilin himmet ve tasarrufu ile mütevâziliğe ve alçak gönüllü olmaya dönüşür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenâb-ı Hakk, bir âyet-i Kerimede şöyle buyuruyor: &lt;br /&gt;"Mü´minlerden sana tâbi olanlara kanadını indir." (Şuarâ sûresi:215) &lt;br /&gt;Bu hâle karşılık, ateş unsuruna bağlı olan celâl, zulüm ve hiddet sıfatı, İslâm’ın emir ve hükümleri karşısında ince davranmaya ve taraftarlığa dönüşür. Şu âyet bu duruma ne güzel işarettir: &lt;br /&gt;"(Dokunulması) Haram olan o aylar çıktığı zaman artık o müşrikleri,onların bütün geçit yerlerini tutun. Eğer Tevbe ederler, (tevbelerini ve imanlarını tasdik için) namaz kı-larlar, zekat verirlerse yollarını serbest bırakın. Çünkü Allah çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir." (Tevbe, ayet: 5) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine vücudun ana unsurlarından birisi olan havadan ileri gelen kibirlilik ve üstünlük taslama sıfatı ise yine aynı özellikleri taşıyan iyi huylara dönüşür. Şu ayet-i kerime bu hali ne güzel cevap veriyor: &lt;br /&gt;"Çok yemin eden alçaklara itaat etme." (Kalem sûresi, 10) &lt;br /&gt;Bu saydıklarımızın yanında, toprak unsurundan mütevellit ileri geleni; tembellik,uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür. Yine şu ayet bu hale ne güzel işaret ediyor: &lt;br /&gt;"Ki onlar kendilerine bir bela geldiği zaman "Biz (dünyada) Allah´ın (teslim olmuş kulları)yız ve biz (ahirette) ancak ona dünücüleriz" diyenlerdir." (Bakara, ayet: 156) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyuruyor: Cenab-ı Hakk insanı dört ana unsur ile nefisten yarattı. Sonra ona eksik bir nisbetle karışık olarak ruh üflemek istedi. Sonra dört letaifle birlikte ruh da kattı. Ruh ile letaif kendi alemlerine karşı meyilli ve Rablerini sever olarak yaratıldı. Anasından doğan bir çocuğun doğum anında ağlaması gibi ruh bu alemle ilgi kuramadığından asıl vatanından ayrı düşmesinden dolayı gariplik çekip, asıl vatanı olan emir alemine karşı bir özlem duyar. &lt;br /&gt;Zahidleri yetiştirmek için yazılan bir kitapta ehl-i dünyanın yemeğini yemek evinde abdest almak, evindeki kapları kullanmak vs. şeyler yasaklanmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenab-ı Hakk bu ehli tarikata şöyle bir nimet ihsan etmiştir. Ehl-i dünya bu cemaatın sohbetine gelince dünyaya olan muhabbetleri azalır. Eğer ki böyle olmasaydı ehl-i tarikat, ehl-i dünya ile beraber aynı cemaatte bulunup sohbet edemezdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâği (k.s), Sadi-i Şirazî´nin şu beyitlerini şöyle açıkladı: &lt;br /&gt;"Sevgilinin cemâli olmaksızın canın cihana karşı meyli yok. &lt;br /&gt;Berikine sahip olmayan gerçekten ötekine sahip değildir." &lt;br /&gt;Şöyle ki: İnsan şeyhini veya Allah´ı sevmedikçe şeyhinin memleketini veya misal âlemini sevemez. Üstadın semti ve misal aleminin muhabbeti bir kimsede yoksa üstadın sevgisi ve Allah sevgiside yoktur. Mürşidini seven kimsenin mürşidinin memleketine ve O´na taalluk eden her şeye muhabbeti olur. Allah´u Teâlâ´yı seven kimsenin de O´nun muhabbetine delâlet eden mânâ âlemine ve her şeye sevgisi olur. Mânâ âleminin üstün mânevi zevkleri ve lezzetlerinden istifade edebilmek ancak ve ancak Allah´ü Teâlâ´nın sevgisini kazanmakla mümkündür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahman-ı Tâği (k.s) İmamı Rabbani´nin (k.s) şu sözlerini nakletti: Emri bilmaruf ve nehyi anil münkeri tebliğ etmeyen beldenin imamları o beldede şeytanın vekilleridir. Seyda-i Tâğî (k.s) diyor: İmamlar o beldenin önderlerdir. Önder olmalarından dolayı yöre halkını ya cennete ya da cehenneme götürürler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor: Katiyyen sünnetleri terk etmeyiniz. Tarikata intisab eden bir kişi sureti katiyetle sünneti terk etmemelidir. Bilhassa sünnet-i müekkedeleri, iki rekatlı fecir ve işrak sünnetlerini, sekiz rekattık teheccüd namazı ile üç rekatlık vitr namazını terk edilmemelidir. &lt;br /&gt;Normal zamanlarda sünnneti terkeden kimse, sekre düştüğünde farzları da terkeder. &lt;br /&gt;Tarikat-ı Nakşibendiyye sünnetleri ihyaya dayanır. Tarikattan maksat bidatları ve ruhsatları terk edip şeriatın prensiplerini takva ehli olarak uygulamaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeriatın emir ve hükümlerinden dışarı çıkmayıp bidat ve ruhsat verilen kolaylıkları terk eden tarikat kalıcıdır, sona ermez. Şevk ve heyecana dayanan tarikat kısa zamanda yok olup etkisini kaybeder. &lt;br /&gt;Seyda´ya bu sözlerinden sonra sordum: &lt;br /&gt;-Efendimiz, tarikata yeni intisab edildiği zaman, nefsi bütün bidatlerden, ruhsatlardan uzak tutmak müridde hal lezzetini azaltmaz mı? &lt;br /&gt;-Olsun bir şey farketmez. Ölçü şeriattır. Sahibine mülk olarak kalan cezbe şeriatın emir ve hükümleri dairesinde tahsil edilen cezbedir. Şevk ve heyecan ile elde edilen cezbe sahibine mülk olmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahman-ı Tâği´ye (k.s) sorduk: &lt;br /&gt;-Efendimiz, kalb hastalıkları yok olmadan nafile ibadet yapmak zararlı olmaz mı? &lt;br /&gt;- Zararı olmaz, nafile ibadet yapılabilir. Şunu biliniz ki Gavs´ın kapısından bizim öğrendiğimiz gerçeklerden birisi de şudur: Her türlü vird ve amellerden gaye ve maksat sevap değil muhabbettir. &lt;br /&gt;Sözlerinin burasında kendilerine İmam-ı Rabbâni´nin (k.s) Mektubat adlı eserindeki mektuplardan biri olan ve içinde "kalp hastalıklarını gidermeden önce işlenmiş olan nafileler faydasız, hatta zararlıdır, çünkü o durumda nefsin arzusuna tapılmış olur" şeklinde bir ifade bulunan mektubu arzedince kendilerinden şu cevabı aldım: &lt;br /&gt;-O mektupta söz konusu edilen durum bir takım zahidlerin tutumudur. Onları sevap kazanmak maksadıyla mağaralara kapanarak mesela bin rekat nafile namaz kılarlar. Oysa normal sünnetlerle nafile ibadetleri işlemeyi hem Mevlana Halid ve hem de Gavs-ı Azam hazretleri emretmiştir." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyda´nın bu sözleri üzerine yine dedim ki: "Gavs´ın halifesi Şeyh Halid, Gavs´dan şöyle naklediyor:"Nafile ibadetler ile meşgul olmak, müridi cezbeden alıkoyar." Seyda (k.s) dedi: &lt;br /&gt;"O sözden maksat bazı zahidlerin nafileleridir. Fakat Mürşid-i Kâmil, müridin bazı zaman nafile ibadetleri artırmasını, bazı zamanda azaltmasını, emredebilir. Sizler nafile ibadetleri yapmayı emrediniz. Nafile namazları terkeden birini görünce kendisine farz kazaların mı var ki, bu yüzden nafile kılmıyorsun? diye sorunuz ve adamı nafile (sünnet) namazları kılmaya teşvik ediniz. (Safi mezhebine göre, kaza namazı olanın nafile ve sünnet kılmayıp kazasını bitirmesi gerekir.) &lt;br /&gt;Abdurrahman-ı Tâği (k.s), Ebrar ile Mukerrebûn arasındaki farkları şöyle izah etti: Cenab-ı Hakk’a sevab karşılığında ibadet edenlere Ebrar denilir. &lt;br /&gt;Mukerrebûn ise, Cenab-ı Hakk’ı sevdikleri için karşılıksız olarak ibadet edenlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz.Ömer (r.a) şöyle demiştir: &lt;br /&gt;"Cennet ve Cehennem olmasa bile ibadet etmekten vazgeçmem. Hz.Ömer (r.a) Süheyb-i Rumi´yi şu sözlerle taltif ve takdir etmiştir:"Allah´tan korkmamış olsa bile, yine de Cenab-ı Hakk’a karşı gelmezdi." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca Hace Azizan hz.leri bir şeyhle müridi arasında geçen şu kıssayı naklederlerdi. &lt;br /&gt;Keşif yoluyla bir müride şeyhinin makamı gösterilir. Mürid bakar ki şeyhinin durumu kötüdür. Hemen ondan yüz çevirir. Bu duruma vakıf olan şeyh der ki: &lt;br /&gt;-Ey himmeti eksik kişi senin gördüğün durumu ben otuz senedir görüp biliyorum, ama elimden ne gelir. Ben bu durumdan mütevellid muhabbetimi eksiltip gevşemedim. Ben kulum, kulluğun gereği olan ibadet, taat ve duamı hiç azaltmayıp devam ettim... &lt;br /&gt;Şeyh hz.leri demek istedi ki, insanın yaratılışının gaye ve maksadı Allah´ı tanıyıp O´na kulluk gereği ibadet ve taat yapmaktır. Değilse sevap kazanıp cennete gireyim, cehenneme düşmeyeyim diye değildir. &lt;br /&gt;Bir ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor: "Ben insanları ve cinleri sırf bana ibadet etsinler diye yarattım" (Mutaffifin -22-28) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Hadis-i Kudside şöyle buyuruluyor: "Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim. İşte varlıkları beni tanısınlar bilsinler diye yarattım." (Keşful-HafaII/Hadis no:2016) ( Bu haber, bu lafızlarla hadis olarak Resulullah´dan sabit değildir. Fakat manası uygundur.) &lt;br /&gt;Bu sohbetleri dinleyen müridin, mürşidine karşı ve bu yola karşı ihlası daha çok artar. Müridin mutlaka zat-i muhabbet sahip olması gerekir. Böyle olursa onun nazarında elem ve nimet aynı olur. &lt;br /&gt;Bu sözlerden sonra şu farşça beyitleri okudu: &lt;br /&gt;Allah´ın hem lutfuna hem de kahrına aşıkım &lt;br /&gt;Ne kadar acaibtir ki her iki durumda da O´na aşığım. &lt;br /&gt;Teslimiyyet her zaman olmalı ve hale mahsus kalmamalıdır. &lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî daha sonra şöyle buyurdu: Mukerrebûnun Cennetteki içecekleri Tesnim´dir. Ebrarın içeceklerine ise bir damla tesnim karıştırılır. Rahik adı verilen bir içecektir. &lt;br /&gt;Cenab-ı Hak bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor: &lt;br /&gt;Mukarrebunların gaye ve maksadlarında sevap elde etmek yoktur. Ama onların sahip olacakları çok büyük sevaplar vardır. Onlarda aynı zamanda Allah´a yakınlık makamı vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebrâr´ın durumu ise böyle değildir. İmam-ı Rabbani (k.s) Hazretlerinin deyimi ile zahidlere benzerler. Mukarrebunun ve Ebrarın durumunu kıyaslar isek, Mukarrebun bir padişahın vezirlerine benzerler; ebrar ise saray sakileri gibidir. &lt;br /&gt;Zahidler, mukarrebundan daha çok riyazet ve nefis mücadelesi yaparlar, ama mukarrebunun makam ve mevkilerini elde edemezler. &lt;br /&gt;Bakınız, size şunları da söyleyeyim.(seyda).Gerek haller gerekse tahsil edilen manevi merdivenler ebedi saadeti garanti etmezler. Tersine bu durumlar Cenab-ı Hakk´ın başka bir muradının eseri olarak da meydana gelebilir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: &lt;br /&gt;"Cenab-ı Hak bu dini facir biri vasıtası ile de destekletir." (Keşful Hafa,1-373 /Hadis No:720) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahman-ı Tâği (k.s) hz.leri şöyle buyuruyor: &lt;br /&gt;-Kerametleri, haller ve mükaşefeleri saymazsanız bu tarikat Hz.Peygamber´in (A.S.V) şeriatından ibarettir. Akaidde ise ehl-isünnettir. &lt;br /&gt;Sözlerine devamla hepimize şeriata sarılmayı, şer´î meseleleri Kitab´ul-Envâr adlı eserden arkadaşlarımıza öğretmemizi emretti. Seyyid Tâhâ hz.leri de fetva meselelerinde bu kitabı esas almıştır. Namaz, zekat, oruç ve hacc ibadetlerinin hiç birinde sünneti ihmal etmemiştir. Şeyh hz.leri sohbetinin bir yerinde şunları da söyledi: &lt;br /&gt;-Bakmız; şeriata bağlı olan, ama zayıf bir ehl-i muhabbet kişi, benim yanımda şer’i emirlere uymayan ehl-i muhabbetten daha efdaldir. &lt;br /&gt;Sizler, müekked sünnetleri, vitri, işrak namazını ve kuşluk namazını asla terketmeyin.(Emir derecesinde tavsiye) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahman-ı Tahi hz.leri bizim tarikatımızda salikliğin belirli bir süresi yoktur. Mevlâna Halid Bağdadî hz.leri "Saliklik ne zaman son bulur" şeklindeki bir soruya karşılık:"- Beşikten mezara kadar devam eder"demiştir. Bizim tarikatımız sevgili uğruna ruhu feda etme yoludur. Mürid bu konuda ne zaman ihmalkâr davransa durum aleyhine döner. &lt;br /&gt;Müridin kalbi şeyhin sevgisiyle dolu olmalıdır. Mürid bu sevginin dışındaki bütün sevgileri terkedip unutmalıdır. Şu beyitler ne güzeldir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tevhid yolu iki kıbleyle doğru şekilde aşılamaz. &lt;br /&gt;Ya sevgilinin rızasını veya nefsin arzusunu tercih etmelisin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakınız Alâuddîn Attar (k.s) ne diyor: &lt;br /&gt;"Aşkı daha çok olanın fena alanındaki mertebesi daha yüksektir." &lt;br /&gt;Gavs´ın (k.s) kapısında, Ali Can ile sûfi Said adında iki mürid var idi. Bunlardan Ali Can´ın Gavs´a çok muhabbeti var idi, ta ki hiç bir muhabbet onun yerini alamadı. Hatta Gavs (k.s) ile beraber Seyyid Tâhâ´nın yanına giderler, sohbet ve teveccühe dahi girmezdi. &lt;br /&gt;Bu duruma Gavs (k.s) itiraz edip neden sohbet ve teveccühe katılmadığını sordu. Ali Can dedi: &lt;br /&gt;"Sizin buraya gelmekten maksadınız bir kâr elde etmektir. Ben ise buradan bir şey talep etmiyorum. Bu konuda Gavs (k.s), bir daha konuşmadı. &lt;br /&gt;Sûfi Said ise Gavs´dan daha çok muhabbeti başka bir şeyhe besliyordu. Bu yüzden düştüğü hamlık bataklığından kurtulup sülük edemedi. Ali Can ise, seyri sülük yapıp kemale ermiştir. Abdurrahaman-i Tâği (k.s) şöyle buyuruyor: Gavs´ın (k.s) vefatından sonra halifesi Şeyh Halid´e (k.s) mektup ile şeyhimizin oğlu Celaleddîn´in bana yaptığı bir haksızlıktan dolayı şikayet etmiştim. Şeyh Halid (k.s) bana yazdığı cevapta şöyle diyor: Muhabbetin sultanı ortaklık kabul etmez. Sen madem ki Gavs´a (k.s) karşı muhabbet beslediğini iddia ettin o halde mutlak surette bazı belalara mübtela olasın ki, kalbin başkasına meyil etmesin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruh öyle bir latifedir ki; nefs gibi sıkıntı ve elemlerden etkilenmez. Bizzat tam tersi olup nefsin elem ve sıkıntılara maruz kalmasından dolayı sevinir. &lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Tebehhür denen makamda zahirî ilim harika bir şekilde artar. Cizre tarafından Şeyh Azrai isminde bir halife gördüm. Önceleri birinci derecedeki ilim kitaplarını okutamazdı. Okuttuğu zamanda mahcup olmamak için gizli bir yere giderdi. Halife olduktan sonra ilmi o kadar arttı ki memleketimizdeki talebeler buradaki hocaların ilmiyle kanaat etmeyip uzak olmasına rağmen ona gidip icazet alırlardı. Tebehhür makamı ise Vahdet-i Vücuttan önceki bir makamdır. Bu makamda Vahdet-i Vücudun hayali vardır. Maiyyet seyrinde de zahiri ilim artar. Nitekim üstadımızın halifelerinden birisinin de bu şekilde ilmi arttı. &lt;br /&gt;Muhabbetin artmasıyla akıl arttığı için mantık ve akaid ilimleri gibi aklî ilimler de artar. Fıkıh gibi naklî ilimler ise muhabbetle artmaz. &lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî´nin (k.s) bu sohbeti üzerine ben şöyle sordum: Büyüklerin herhangi bir ibareyi okurlarken hem lafız hem de irab bakımından yanlış okuduklarını görüyorum. Bunun üzerine Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şu beyti okudu: &lt;br /&gt;"Surete bağlı kaldığın müddetçe ebediyen mananın kokusunu duyamazsın." &lt;br /&gt;Beytini okuyarak büyüklerin manaya önem verdiğini işaret etti. Sonra yanlış okumaları lafza önem vermemelerindendir dedi. Aynı şekilde Gavs-ı Hizani (k.s) şöyle buyurdu: Bu tarikatın büyüklerinden müçtehid çıkamamıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyda (k.s) Cizreli fazilet sahibi Molla Ahmed´in beyti: &lt;br /&gt;"Ey Hüma kuşuna benzeyen mahbubum seni avlamak ümidiyle yalnız Mela ağ kurmamıştır. Buyurunuz bakınız seni avlamak için hepsi ağ kurmuştur." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Molla Cizrevi’nin bu mısraları öyle bir makama işarettir ki, bu makamda her şeyde Allah´ın tecelliyatı görülür. Her şey Hakk’ın aynasıdır. Bu makamı elde etmek letaif seyrinde hayalini Allah´ta toplamakla olur. &lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Boğaların birleşmesine mürid kesinlikle bakmamalıdır. Bu manzara müride büyük zarar verir. Terketmeden zararın farkına varmaz. Salikin birisi şöyle dedi: Ben bir sefer boğaların birleşmesine baktım, kırk gün o nazarın zararını hissettim. &lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Kalb üzerinde lafza-i Celâl´in beşbinden eksik olması tarikatın adabına göre caiz değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Tevbe için yıkanmayan ve istihare namazı kılmayan teveccühe katılamaz. &lt;br /&gt;Bir başka seferde şöyle buyurdu: &lt;br /&gt;"Bu nakşi tarikatına mensup olup da tevbe için guslü emretmeyen şeyhlerin müridlerini teveccüh ve hatmeden menetmeyin. Onların yolunu daraltmayın." &lt;br /&gt;Seyda (k.s) bid´atle amel eden bazı halifeler hakkında şöyle dedi:"Biz onların tarikatlarını ve nisbetlerini inkar etmiyoruz. Ancak biz onların Nakşibendî olmadıklarını ve Şah-ı Nakşibendin adabını tatbik etmediklerni söylüyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: &lt;br /&gt;Bir mürid üsîadının yolunda tedbir sahibi olmayınca nisbet alamaz. Tedbir ehli demek evinin ihtiyacını gördükten sonra, mürşidin yânına gidip aklı fikri evinde olmayandır. Daha fazla nisbet almaya ehil olan kimse ise ne evin ihtiyacıyla meşgul olur ne de aklı evinde kalır. &lt;br /&gt;Seyda´nın (k.s) bu sözü üzerine ben:"Bu kimseler murad olan kimselerden midir? &lt;br /&gt;Seyda(k.s): &lt;br /&gt;"Siz murad olan kulların gayret ve çalışmaya ihtiyacı olmadığını mı zannediyorsunuz? Muradlık tevbe edilene kadardır. Tarikatten fayda görme gayret ve çalışmayla birlikte müridin kendi arzu ve iradesini, üstadın arzu ve iradesine bırakmasına bağlıdır. &lt;br /&gt;Seyda (k.s) bir yolculuğunda ottan yapılmış bir minder üzerine oturmuştu. Bu arada şöyle dedi:"Benim yaptıklarıma uymayın sözlerime göre hareket edin", sonra şöyle devam etti: &lt;br /&gt;-Kendi nefsimde düşündüm ki böyle yumuşak döşeklerde oturmak müride zarar verir. Bunun için onlarda nefis kaldığı müddetçe bu hareketlerden men ediyorum. Onlar nefislerinin esaretinden kurtulup benim gibi iyi oldukları zaman benim gibi rahat döşeğe oturmalarında sakınca yortur... &lt;br /&gt;Abdurrahmâni Tâği (k.s ) diyor: &lt;br /&gt;- Tarikat, insanlar arasında dolaşır, şeriata bağlı olanın da olmayanın da kalbine girer. Fakat bir süre sonra, şeriata bağlı olanda kalırken, şeriata bağlı olmayandan çıkıverir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gavs ´ın (k.s) zamanında bir sûfiye var idi. Diğer sûfiye kadınlar ise onun halini beğenmeyip derlerdi ki: Onda aşk ve muhabbet yoktur. Gavs (k.s) vefat ettikten sonra sırf muhabbetle yaşayan bu kadınlar söndü, ama bu sûfiye hanım, kendini koruduğu gibi gibi çevreye de faydalı oldu. &lt;br /&gt;Ayrıca Cizre bölgesinde bulunan halifeler, büyüklerden olmadıkları halde, sırf şeriata bağlılıklarından dolayı tarikatı aralarında yaşatmışlardır. &lt;br /&gt;Şevk uzak olana mahsustur. Kişi uzakta olduğu zaman, dostuyla buluşmaya iştiyaklı olur. Muhabbet ise hazır olan kişiler içindir. Öyleyse zikir, muhabbet ve huzur yolu üzere yapılmalıdır. Hasretle ve uzakta olana bağlanarak zikir yapılmamalıdır. Bu şekildeki zikir, yolu uzatır. Zaman, gaflet ve bid´at zamanı olduğundan kısa yolu tercih etmek gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), İmam-ı Rabbani´den (k.s) rivayetle şöyle buyuruyor: &lt;br /&gt;-Dünyayı sevmek, manevi bir küfürdür. Peygamber (s.a.v); Dünya olmadan da yaşanabilir dediği halde, Nemrut ve Firavn bunun tersini söylemişlerdir. &lt;br /&gt;Buna göre dünyayı seven, Peygamberle (s.a.v) aynı görüşü paylaşmaktan uzaklaşır, Nemrut ve Firavn´a hak vermek durumuna düşer. Dünyayı seven kişi, Peygamber´in (s.a.v) aklını beğenmemiş, Firavn ve Nemrut´un aklını beğenmiş olur. Nitekim Hadis-i Şerifte: &lt;br /&gt;"Gerek dünya, gerekse dünyada bulunan her şey mel´undur. Yalnız Allah´ı zikretmek müstesna" buyrulmuştur. (Keşfu´l-Hafa:1/496) &lt;br /&gt;Ayrıca dünya, nefsin sevdiği ve arzuladığı bir yerdir .Nefs ise Allah´a düşmandır. O halde nefsin arzularını sevmek, Cenab-ı Hakk´a düşmanlığı gösterir. &lt;br /&gt;Bakınız size ömrüme yemin ederek söylüyorum: Bence ıslanmış bir köpekle bir arada durmak, dünyayı seven bir kişiyle bir arada olmaktan daha iyidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gavs-ı Hizanî (k.s) birgün bizlere şu vakıayı anlattı: &lt;br /&gt;-Müridliğimin ilk zamanlarında, veliler ve salihler yurdu olarak bilinen Ervas mescidine gidiyordum. Ama onların gafilliklerini müşahede edince, kötü kokularından sakınmak için tuvalet kapılarında beklemeyi âdet edinmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor: &lt;br /&gt;-Gerçekten samimi bir müridlik, ancak halis ve doğru bir niyet ile olur. Bu niyyet ise şudur: Şeriata bağlılık ve ehli sünnet vel cemaat itikadına uyduktan sonra, varlıktan sıyrılıp verilen amelleri yapmaktır. &lt;br /&gt;Mürid için en zararlı duygu ve düşünce başa geçme arzusudur. Cizre beldesinden tarikatın gerileyip yol alamamasının sebebi sûfilerin halifelik sevdasıdır. Çünkü onların sırf gailesi halife olma arzusu idi. &lt;br /&gt;Mürid, kendi iradesini şeyhinin iradesine teslim etmelidir. O halde sizler önce niyetlerinizi doğru yapınız ve hizmet etmeyi kendinize gaye edinip bununla uğraşınız. &lt;br /&gt;Mürid, mürşidini nefsten ve şeytandan gelen kılınç darbelerine karşı kalkan yapmalıdır. Mürid kendisinde bir şey olmadığını, bundan dolayı da mürşid eli tuttuğunu o ele yapışması gerektiğini, eğer kendisinde bir şey olsaydı babasının evinde kalması gerektiğini düşünmelidir. Bir varlığı olmadığından dolayı mürşidin gölgesine sığınmayı kabul etmelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gavs-i Hizanî (k.s) bir gün şöyle demişti: &lt;br /&gt;-Değerli çoban, uyuzlu da olsa oğlağını çöllerde kurtlara terketmez. Mürid kendi amelini uyuz oğlak gibi kabul edip mürşidinin sürüsüne katmalıdır. &lt;br /&gt;-Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), halifesi Şeyh Fethullah´a (k.s) niyyet konusunda şunları söyledi: &lt;br /&gt;-Müridlikten maksad, varlık duygusundan sıyrılmaktır. Onun içindir ki bir şeyh, şöyle bir yol takib ederdi: Yakın müridlerini cariyelerine sarkıntılık ettikleri gerekçesiyle hapse attırır, hakarete maruz bırakırdı. Müridler de şeyhlerinin sözünü inkâr etmezlerdi. O şeyh vefat ederken şöyle dedi: &lt;br /&gt;-Daha önce müridlerimin hakkındaki söylediklerim yalandır. Müridlerim öyle şeyleri yapmamıştır. Maksadım onları varlık duygusundan tamamen sıyırmaktı. &lt;br /&gt;Hiç bir şeyh fena mertebesine gelmiş müridini reddetmez. Zira"Fena reddedilmez" denmiştir. Ayrıca Gavs ´ın (k.s) halifesi Şeyh Halid de (k.s) böyle demiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gavs´ın (k.s) baş müridlerinden olacağı tahmin edilen bir müridi var idi. Bu zat aldığı bir üzüm bağına kalbini kaptırıp yolda kaldı. Terakki edip istenileni elde edemedi. &lt;br /&gt;Tarikatın temeli ihlas, muhabbet ve şeriata bağlılıktır. Tarikatın gayesi ise marifetin sırlı meselelerini açığa kavuşturup sert hükümlerin inceliklerini öğretmektir. Mesela mürid, abdestte bir kısım azaların, gusülde ise bütün bedenin birlikte yıkamasının hikmetlerini öğrenir. Abdest ve gusülden maksad bazı hareketlerden doğan kirliliği gidermektir. Bazı hareketlerin yol açtığı kirlilik diğerlerine göre daha fazladır. &lt;br /&gt;En üstün keramet; istikamet ve cezbedir. İnsanlardan yüz çevirip Allah´a sığınan kimse velidir. &lt;br /&gt;İnsan kılmadığı bir tek namaza karşılık ****enbin yıl azabı vardır. Eğer Allah´ın affına mazhar olmazsa. Akaidi sağlam olmayanın, kelime-i şehadeti doğru söyliyemeyenin imanı yoktur. Fatiha´yı okuyamıyan kimsenin nikahı batıldır. Kendisi zinâkâr olur. Çocuğu zina çocuğu olur. (Şafi mezhebine göre) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî´in (k.s) bu sözünü büyük alimlere sormuşlardır. Münkirler bu fetvayı bozmak istedikleri halde bozamamışlardır. Seyda´nın (k.s) bu sözü zamanın büyük alimi Gavs’ın (k.s) halifesi Şeyh Halid´e ulaştığı zaman şöyle demiştir: &lt;br /&gt;-Nikah kıyıldığı zaman veliden izin alınmamışsa veyahut velinin fatihası düzgün değilse, Seyda´nın sözü doğrudur. (Bu hüküm Şafi mezhebine göredir) &lt;br /&gt;Nisbet; vakte, yerlere ve oralarda bulunan insanların durumuna göre değişir. Bir vaktin feyiz ve bereketi diğer vakte göre farklıdır. Buna göre farklı zamanları gözetlemek gerekir. &lt;br /&gt;Köylerin nisbeti de birbirine göre değişiktir. Halkı arasında hiç bir mürid bulunmayan köyün nisbeti başka, tamamıyla münkir olan köyün nisbeti başkadır. Halkı kâfir olan bir köyün müridine gelen nisbet başkadır. &lt;br /&gt;Daha önce yaşayıp göçen şeyhler kendilerinden sonra gelenlerden nisbet beklerler. Hiç kimsenin nisbeti başkasının nisbetine benzemez. Mürid nisbet almak istediği zaman kendi halinden sıyrılıp, nisbet tahsil edeceği zatın haline bürünmelidir. Mürid her yerde ve her zaman kendi nisbetinden sıyrılmalıdır. &lt;br /&gt;Sözlerinin bu kısmında müridin kendi nisbetinden nasıl sıyrılabileceğini sordum. Sözleri şöyle devam etti: &lt;br /&gt;-Müridin kendi nisbetinden sıyrılması demek, kemal sıfatlara talib olmasi demektir. Evin nisbeti odanın nisbetinden farklıdır. Evinin nisbetinden sıyrılmadan odanın nisbetini göremem.Bu söylediğimin tersi de doğrudur. &lt;br /&gt;Alimlerle cahillerin nisbeti bir değildir. Bir arada toplanırlarsa nisbetleri başka olur. Kendi aralarında toplanırlarsa nisbetleri daha başka olur. &lt;br /&gt;Ben bazen alimlerin avamla birlikte teveccühde bulunmalarını tercih ederim. Çünkü feyiz sayıya göre gelir. &lt;br /&gt;Bazen alimlerin ayrıca teveccühde bulunmalarını tercih ederim. Çünkü onların teveccühü avamınkinden farklıdır. &lt;br /&gt;Alimler, avamla birlikte teveccühe girdiklerinde, kıskançlık ihtimali olmadığı müddetçe birarada olmalarını isterim. Hased etme ihtimali ortaya çıktığı takdirde ayrı ayrı olmalarını isterim. Çünkü alimlerin teveccühü birbirinden farklıdır. Bazen birinin teveccühü bir saat sürerken, diğerine hiç teveccüh edilmemesi mümkündür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahamna-i Tâği (k.s) buyurdu: &lt;br /&gt;-Bu tarikattan gaye, nefsin alçaklığının farkına varmaktır. Fazilet şükürdedir. Şükretmek ise elimizde değildir. Çünkü insanda bulunan her iyi haslet, yüce Allah´dandır. Kötülük ise kendi nefsimizdendir. Kul, şükretmeye Allah´ın yardımıyla muvaffak olduğuna göre yine kendisine hiç bir şey kalmaz. Böylece kusurlu durumdan çıkmış sayılmaz. Bu durumda şu ayet-i kerimeyi düşünmek gerekir: &lt;br /&gt;"Hemen Rabb´ini hamd ile, tesbih ile (ve tenzih) et. O´nun yargılamasını iste. Şüphesiz ki O, tevbeleri çok kabul edendir." (Nasr/3) &lt;br /&gt;Bu ayet-i kerime, Hz.Peygamber´in (s.a.v) vefatından kısa bir süre önce inmiştir. Bu ayet-i kerimede mağfiret dilenmesi istenilen kusurlar ya şeriatla ilgilidir ki peygamber (a.s) bunlardan masumdur. Yahut varlık duygusundan ileri gelen kusurlardır. ( Peygamber (a.s) bundan da masumdur.) &lt;br /&gt;Bu duruma göre insan iyilikleri Allah´a dayandırmalı ve kötülükleri kendinden bilerek her zaman yüce Allah´dan mağfiret dilemelidir. &lt;br /&gt;Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor: &lt;br /&gt;-Gecenin ilk zamanının nisbet ve feyzi son zamanındakinden farklıdır. Gecenin son kısmının nisbeti ise gündüzün ilk zamanının nisbetinden, gündüzün orta kısmının nisbeti, sonundan farklıdır. Bir meclisin nisbeti diğerinden farklıdır. Zira feyizler devamlı surette geldiği için her feyiz öbür feyizden farklıdır. Her zaman nuzura dikkat edip, nisbeti almaya hazır olmak gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor ki: &lt;br /&gt;-Sohbetlerimde ben iki konu işlerim. Bu konular aslında Nakşibendi sohbetlerinin özellikleri arasında yer almaz. &lt;br /&gt;a)Ölümü konu alan sohbetlerimiz. Bundan gayemiz kalbin göçmeyi kendisine gaye edinmesidir. &lt;br /&gt;b)Dünyayı kötüleyen sohbetlerimiz. &lt;br /&gt;Dünyayı kötüleyerek, kalbin ondan nefret edip yüz çevirmesini sağlamayı amaçlıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdular: &lt;br /&gt;Göğsün açılıp genişlemesinden sonra nisbetin en kuvvetli gelişi denizin dalgaları gibi olandır. Daha sonra sırası ile; çığ gibi, duman gibi ve koku şeklindeki nisbetler gelir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bana (İbrahim Çokreşî) dedi: &lt;br /&gt;-Sana (emretmiş) vermiş olduğum virdlerini çekiyor musun? Dedim: Hayır Efendim. O zaman bana dedi: &lt;br /&gt;"-Virdleri terk etmek benlik (varlık) duygusundan ileri gelir. Neden virdlerini terk ediyorsun? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahaman-ı Tâği (k.s), birgün Gavs ´ın (k.s) şu sözlerini naklen söyledi: &lt;br /&gt;Hace Muhammed Parisa´nın (k.s) kalbine Allah’tan başkası sığmadı, dardı. Terakkiyeti sınırlı kaldı. Alaüddîn Attar´ın (k.s) durumu ise değişikti. O´nun kalbine hem Allah hem de gayri şığmış. Bu hal üzere olduğu için nefsini daim gaflette olmadığı halde kendini gaflette görmüştü. Onun için terakkiyeti devamlı oldu. Ama o gafil değildi. &lt;br /&gt;Ben o sırada: Alaüddîn Attar´ın kalbinin geniş olması ihtiyari midir? Değil midir? diye sordum. Şöyle cevapladılar: &lt;br /&gt;-Bunun başlangıcı şudur: Varlık duygusunu terkedip ondan sıyrılma seyrini diğer alanlardaki seyirden öne almaktır. Ömrüm üzerine yemin ediyorum, bu mübarek sözleri dinlerken, anladım ki şeyhlerin kabiliyeti (yetenekli) sûfilerinin müşahade ve cezbe alanındaki gelişmelerini ertelemelerinin sebebi, onların kalplerini genişleterek daha çok terâkki etmelerini sağlamaktır. Yani bu hal, şeyhlerin o müridlere karşı bahşettiği bir lûtuftur. O büyük bir lûtuftur. Onun içindir ki hiç bir sûfi gelişip terakkiyetim geri kaldı diye üzülmesin. Bütün gayreti ile varlık duygusunu bırakmaya çalışsın. Bakınız, İmam-ı Şa´rani´nin (k.s) tabakatında bir kıssa naklediyor: Azizan´nın (k.s) âdetlerinden şöyle bir durum var idi: Bir müridi terakki ettirecekleri zaman onu "cariyeme sarkıntılık etti" diye şikayet ederdi. Şikayet edilen mürid, yargılnıp, cezalandırılırdı. Bu mürid cezası bittiği zaman yine de mürşidinin huzuruna gelirdi. Mürşidini terk etmezdi. Azizan (k.s) hz.leri ölüm anında "Olup bitenlerin hepsi yalandır. Benim müridlerim öyle şeyler yapmamıştır" demiştir. &lt;br /&gt;Azizan hz.lerine neden böyle yaptın? diye sorulduğu zaman &lt;br /&gt;-Sûfilerin varlık ve benlik duygusundan tamamen kurtulmalarını sağlamak içn böyle yapıyorum, demiştir. &lt;br /&gt;Üstad hz.leri son olarak şöyle buyurdu: &lt;br /&gt;-Ben de sizleri bu hikayedeki vakıa gibi imtihan etmek istedim, ama münkirlerin çıkaracağı fitneleri düşünüp vazgeçtim. &lt;br /&gt;Abdurrahman-ı Tâği (k.s) varlık duygusundan ayrılmanın faydasını belirten bir sohbetinde şöyle buyurdular: &lt;br /&gt;İçerimde bir kuşku doğdu: "Bizim yaptığımız ameller, başkalarının yaptığı amel gibi değildir." endişesine düştüm. Halbuki bizim amellerimizin az olmasına rağmen, nisbetimiz, ameli bizden çok olanların nisbetinden daha fazlaydı. &lt;br /&gt;Bana denildi ki: Nisbet herkese gelir. Yalnız varlık duygusundan sıyrılanların nisbeti kalır, diğerlerinin ise geldiği gibi kalmaz. Bizim varlık duygusundan sıyrılmamız en üstün sıyrılmadır. Çünkü böyle sıyrılış hem dünyayı hem de ahireti kapsamı içine alır. Bizim dışımızdakilerin ise durumu böyle değildir. Onların varlıktan sıyrılışı ise ayrıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor: &lt;br /&gt;-Bizim yolumuzda başkalarındaki gibi ders değiştirilmez. Meselâ; keşif ve kerametinden dolayı kimsenin dersi değişmez. Ancak şer´î bir nedene dayanırsa müridin dersi değişir. &lt;br /&gt;Tevbe eden bir müride istihareden sonra rüyada ne gördüğü sorulur. Çünkü rüyasında gördüğüne göre ya korku ile veyahut sevgi ile terbiye edilsin, istihareden sonra mutlak surette rüyada ne gördüğünü talimat veren sorsun. Bir şey gördü ise şeyhe arzetmelidir. Bir mürid rüyada bir şey görmezse onun nasıl eğitileceği şeyhin görüşüne bağlıdır. &lt;br /&gt;Bir şeyh istihareye çok önem verirdi. Çeşitli sebeblerle yedi defa istihare yapmayı emir ederdi. Bir zata iki defa istihare yapması emredildi. Birinci istiharede tarikata girip girmeme hususuna açıklık için diğeri ise müridlik içindir. Bana göre ise istihare kişinin meşrebini açığa çıkaracak bir rüya görmesi içindir. Ben üç defa istihare yaptım. İkisi bu yola intisab edeceğim sırada idi, diğeri ise müridlik içindir. &lt;br /&gt;Abdurrahman-ı Tâği (k.s) bu yola yeni intisab etmiş bir sûfi adayına verilecek talimatı şöyle anlattı: &lt;br /&gt;A-Abdest almak, &lt;br /&gt;B-Tevbe edip, Allah´a sığınmak niyeti ile gusül almak, &lt;br /&gt;C-İki rekat istihare sünneti kılmak. (Şeriatın emri gibi kılınanı istihare değil), benim görüşüme göre müridin meşrebini belirlemek içindir. &lt;br /&gt;D-Tevbe etmek. Yani birinci olarak işlemiş olduğu hata ve günahlara tevbe, ikinci olarak da mürşidin elini tutup tarikat tevbesi yapmaktır. &lt;br /&gt;Mürşidin elinden tevbe ederken, mürid mürşidin her türlü emir ve yasaklarına uyacağına, hayır ve hasenatından ecir ummayacağına, ne de azabdan korkacağına yalnız ve yalnız Şeyhin emirlerine uyacağına dair tevbe eder. &lt;br /&gt;E-Yirmibeş defa ile yetmiş defa arası tevbe eder. &lt;br /&gt;F-Silsileye fatiha okur. Fakat yalnız kendi şeyhine bir fatiha okusa da yeterlidir. &lt;br /&gt;G-Ölüm rabıtası yapar. Şöyle ki; vefat ettiğini, cenazesinin yıkanıp kefenlenip toprağa verildiğini böylece bir mevtanın başından geçen olayları düşünür. &lt;br /&gt;H-Mürşide rabıta yapar. &lt;br /&gt;Bu usülleri yaptıktan sonra malı, varsa teveccüh vaktine, sonra da talimata kadar konuşmamalıdır. &lt;br /&gt;Seyda intisabını şöyle açıkladı: Ben ders alırken bana herkesten ayrı olarak bir odaya kapanıp kalmam emir edilmişti. Ben aklıma velev ki bir zarar gelebilir diye bunu yapmadım. Bunun üzerine bana teveccüh vaktine kadar sufılerin yanında yalnız oturmam emir buyuruldu. &lt;br /&gt;Gavs’ın (k.s) bazı zamanlar mürid adayını yalnız gusül ve rabıta yaptırıp teveccühe aldığı olmuştur. Bir gün Gavs (k.s) halife olan evlâdından bir tanesinin bir sufiye yalnız gusül ve rabıta tarif etmesi üzerine, Gavs (k.s) bu duruma karşı çıkıp dedi ki: &lt;br /&gt;-Bu yaptığın şey her halifenin yapacağı bir iş değildir.&lt;br /&gt;Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor- &lt;br /&gt;-Tarikata yeni intisab edenlerin talimatını düzgün veriniz. Taki temeli düzgün ola. Talimattan sonra onlarla sohbet edip, âdâbı anlatınız. Bazı müridlerin bu yoldan ayrılmasının sebebi, ders verme anındaki hatâlardır. Yâni ders vermeye gerekli önemin gösterilmemesidir. &lt;br /&gt;Seyda (k.s) bir gün tarikat dersi veren birini eleştirerek ona dedi ki: &lt;br /&gt;-Ben sizin ders vermeye gereken önemi vermediğinizi görüyorum. Halbuki ders vermek şeyhliğin yarısıdır. Diğer yarısı ise teveccühdür. Biz abdestli olarak ders veriyorduk. Ders vermezden önce ise ders veren kimse, tevbe edip, Cenab-ı Hakk´tan (C.C) afvu mağfiret dilemelidir. &lt;br /&gt;Tevbe ve tarikat almak isteyen mürid adaylarına; hem korkutarak hem de müjdeleyerek bu yolun makbûliyetini anlatınız. &lt;br /&gt;Onlara, Mürşid-i Kâmilin azametini ve tatlılığını anlatmız. Teveccühün önem ve makbûliyetini, ayrıca teveccühlere Sâdât-ı Kiramın ruhlarının iştirak ettiğini söyleyiniz. &lt;br /&gt;Ders veren kişi, mutlak surette abdestli olmalıdır. Ders verdikten sonra, âdabı mutlaka anlatınız. &lt;br /&gt;Ders vermenin şartı ders veren kimsenin abdestli olması, ders vermeye önem vermesi, mürid adaylarına teveccühe nasıl oturulacağını öğretinceye kadar hiç bir şey yememesi ve tütün iç-memesi, ayrıca teveccüh sabahına kadar sohbetle veya başka bir ahiret ameli ile meşgul olmalıdır. Allah´a devamlı yalvarmalı, istiğfar etmelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahman-ı Tâği (k.s) bir kimseye zikir telkin ederken şöyle dedi: &lt;br /&gt;-Bu tarikat, şeriatın aynısıdır. Ne eksiği ne de fazlası var. Seyyid Tâhâ (k.s), Gavs´a (k.s) gönderdiği bir mektubunda şöyle diyor: &lt;br /&gt;"Bir kişi, ihlas ve muhabbet sahibi olup, şeriatın emir ve hükümleri dahilinde amel yaparsa, biliniz ki o zât velidir. İsterse bu zatta hiç bir hâl vuku bulmasın." &lt;br /&gt;Bu saydığımız vasıflar bir zatta yoksa o zatta ne şekilde haller vuku bulursa bulsun istidraçtır. O şakilerdendir. Cenab-ı Hakk (C.C) hepimizi bu duruma düşmekten muhafaza buyursun. &lt;br /&gt;Bir mürid, bid´at ve ruhsatlı kolaylıkları terk etmelidir. Bu hal için ruhu feda etmek lazımdır. &lt;br /&gt;Zikir ederken, Cenab-ı Hakk´ın sıfatlarını değil, yakîn bir şekilde zatını hayal ediniz. Çünkü öncelik vahdet içindir, tevhid için değildir. Varlık yalnız Allah´a mahsustur. Vahdet Allah´ın varlığı ve birliğidir. Kimse yaratılmamış iken bile O bir olarak vardı. Tevhid ise bizim Allah´ı birlememizdir. Kainatta bulunan her şey ya vehimdir veya hayaldir. Varlıkları kendilerinden olmadıkları için vehim ve hayalden ibarettirler. Cenab-ı Hakk (C.C), âlem var olmadan önce var idi. Âlem ise yoktu. &lt;br /&gt;Örneğin, yaratılmamış bir çocuk âlemin bir parçasıdır. Fakat henüz Allah´ın (C.C) ışığı ile aydınlanmadığı için idrak edilemez. Yani kesin olarak yoktur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün doğan bir çocuğa gelince Cenab-ı Hakk´ın (C.C) varlığının ufak bir kısmı ona yansıdığı için vücudu küçüktür. Bu varlığın artışına göre çocuğun vücudu da buna bağlı olarak büyür. &lt;br /&gt;Ayrıca ölen bir kişiye bakınız. Bu zat yıllarca yaşayıp büyümüştür. Ama birden yok olmuştur. Çünkü Cenab-ı Hakk´ın (C.C) lütuf ettiği varlık üzerinden kalkmıştır. Eğer konuşma gücü, bu kişinin elinde olsa öldükten sonra da bu kişi konuşurdu. Hayatta iken yaptığını vefatından sonra da yapmak isterdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle dedi: &lt;br /&gt;-Kalb zikri en az beşbin, ortası onbirbin, en fazlası yirmibeş bindir. &lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: &lt;br /&gt;Zamanımızın velileri, tabiin velilerinden daha büyüktür. Bir Hadis-i Şerifte Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor:"Zamanların en hayırlısı benim yaşadığım zamandır. Sonra bunu takib eden devir, daha sonra onu takip eden devirdir." &lt;br /&gt;Bu hadis-i şerif genel durumu göz önünde tutuyor: Havas hakkında değildir. Bu devrin havassı önceki zamanın havassından hayırlıdır. Hatta İmam-ı Rabbâni´nin (k.s) mektubatında açıkça bildirdiğine göre onların kemalatı sahabelere benziyor. Ben de aynı şeyi ümid ediyorum. Çünkü üstünlük nefsi ıslah edip kalbi tasfiye etmekle olur. &lt;br /&gt;Hicrî bininci yıldan sonraki insanların kalblerinin hastalığı, daha öncekilerin hastalıklarından fazladır. &lt;br /&gt;Umulur ki zikrettiğimiz hadis olmasaydı bu devrin velileri, sahabelerden daha üstün sayılacaktı. Çünkü biz sahabelerin fazilet ve kemâlâtlarını yeteri kadar anlamaktan uzağız. &lt;br /&gt;Peygamber Efendimiz´in (s.a.v): &lt;br /&gt;"Ümmetim bereketli bir ümmettir. Öncesi veya sonrası mı hayırlıdır bilinmez." (Keşful Hafa, l/Hadis no: 598) &lt;br /&gt;Hadis-i şerifindeki bilinmezden maksat Peygamber Efendimiz´den (s.a.v) başkasının bilmemesidir. Sahabelerin daha faziletli ve şerefli olduklarının kabul edilmesi Peygamber’in (a.s) bildirmesi iledir. &lt;br /&gt;Nefis ise, mahlukat alemine karşı bir özlem duyar. Nefis, ruhu emri altına alırsa ruh nefse hizmet eder. Eğer ki ruh nefse hakim olursa o zaman nefis ruha hizmet eder. &lt;br /&gt;Nefis, yaratılış gereği aşırı derecede istek ve arzulara sahiptir. Bundan dolayı ruha hakim olup, ona asli vatanını unutturur. Kendisinin zevk aldığı şeylerden ruhun da zevk almasını sağlar. Böylece ruh, asli vatanına terakki edemez. Terakki edebilmesi aşağıdaki şartlara riayetle mümkündür. &lt;br /&gt;1-Rucu makamına ermiş bir velinin sohbeti ile, &lt;br /&gt;2-Mürşid-i Kâmilin emiri ve kalb zikri usulüyle lafza-i celali her bir latife üzerinde en az iki bin çekmekle, &lt;br /&gt;3-Yeri insanın alnında bulunan nefis üzerine zikir çekmekle. Burada en az bin çekilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor: &lt;br /&gt;-Kötü sıfatlardan arınmış nefs, kemal sıfatlardan ve manevi hakikatların tecellisinden arınmış olan ruhun karşılığıdır. Bu makam yalnız iman makamıdır. &lt;br /&gt;Kalb ise, asıl özelliği tembellik olarak toprağın karşılığıdır. Sır ateşin mukabilidir. Ateş tabakası toprak tabakasından beş bin yıl uzaktadır. Belirli bir süre halinde bulunmaktadır. Özelliği ise hiddet ve öfkedir. &lt;br /&gt;Hafa latifesi ise suyun karşılığıdır. Su tabakası ise ateş tabakasının beşbin yıl altında bulunur. Suyun kendisine has bir rengi yoktur. En yakınının rengine bürünür. Bu hal ise münafıklık alametidir. Bundan dolayı insan arkadaşlık ettiği kimselerden karekterini alır. &lt;br /&gt;Ahfa latifesi ise hava unsurunun karşılığıdır. Hava tabakası ise su tabakasının birkaç tabaka altında bulunur. Havanın özelliği büyüklük ve kibir taslamaktır. Bakınız Ayet-i Kerimede ne buyuruluyor: &lt;br /&gt;"Sonra onu (insanı) en aşağıya düşürdük." (Tin,4) &lt;br /&gt;Bir mürşid-i kamil kendisine teslim olan bir müridine, önce hava unsurunun vermiş olduğu kibirliliği tasfiye ederek irşada başlar. O zaman âhfa latifesi bu huydan kurtularak yükselip terakki etmeye başlar. Münafıklığı giderdiği zaman akabinde hafa latifesi terakki eder. Daha sonra hiddet ve öfkeyi giderir, böylece sır letaifi terakki eder. &lt;br /&gt;Akabinde, insandaki uyuşukluğu tedavi eder. Böylece kalb yükselip terakki eder. &lt;br /&gt;Böylece izah ettiğimiz dört letaif nakısiyetlerini ve kötü vasıflarını bırakıp, sabır, tevazu, İslam’ın emir ve hükümlerine teslimiyet, Allah´dan gayrı hiç kimseye muhtaç olmama gibi güzel huy ve vasıfları kazanırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenab-ı Hak bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: &lt;br /&gt;"Onlar boş şeylerle karşılaşınca yanlarından şerefle geçerler." (Furkan,72) &lt;br /&gt;Bundan sonra ruh da nefs muhabbetinden sıyrılarak Allah´ın muhabbetini tahsil eder. Bundan sonra insanda bulunan letaifler Allah´a yakınlık kazanırlar. Nefs çok zalimdir. Kendisine ait bir gücü vardır. Bu güç vasıtası ile bazı zaman ruha galebe çalar. Onu egemenliğine alır. Böylece onu eski yerine döndürür. Bazı zaman olur ki ruh nefsi kendi hegomanyasına alarak terakkiyetini sürdürür. &lt;br /&gt;Bu hal üzre devam ederken nefs zayıflar. Ruh ise güç kazanır. Bu halin sonunda letaifler, kalbin arş üzerinde bulunan makamına ulaşır. Bu makama temkin makamı denir. Bu makamdan sonra artık letaifler nefsin baskısı ile tekrar bu aleme dönmezler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor: &lt;br /&gt;-Arş´a, kalbe bağlı olduğu için Arş denmiştir. Asıl arş ise kalbdir. Sohbetimizden konu ettiğimiz asliyet ve tebaiyyet ilahi tecelliler bakımındandır. &lt;br /&gt;Ruhun makamı, kalbin makamının üzerinde bulunur. Onun üzerinde ahfanın makamı bulunur. &lt;br /&gt;Nefsin makamı; mahlukat âlemi, ruh ile kalbin makamı âlem-i emir; sırrın, hefa´nın ve ahfanın makamı ise âlem-i zattır. &lt;br /&gt;Sır´rın , hafa´nın ve ahfa´nın seyri ise zat aleminde gerçekleşir. &lt;br /&gt;Âlem-i emir ise mahlukat âlemi ile zât alemi arasında bulunur. &lt;br /&gt;Âlem-i emirde bulunan vasıflar sevmek ve sevilmektir. Bu vasıflardan dolayı yine uzaklık söz konusudur. Zat aleminde ise hiç bir vasıf bulunmaz. Letaiflerin geri dönüşü ise altı çeşittir. Bunlardan birisi nefsin makamından, çirkin sıfatların makamına dönerek olur. O zaman ise bütün alemi harap olur. Bazı zamanlarda letaifler kalbin makamından geri döner. O zaman bu makamın sahibi eksiği olup kemale eremeyenlerden kabul edilir.Tam geri dönüş ise ahfa´nın makamından nefsin makamına inerek gerçekleşen geri dönüştür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle dedi: &lt;br /&gt;Dervişin kelime manası; muhtaç, ıstılahtaki manası ise Allah´a muhtaç kimse demektir. lstılahtaki manaya sahip bir dervişe yük yük altın ve gümüş verseniz muhtaç olma ve fakirlik vasfından çıkmaz. Çünki meramı Allah´tır &lt;br /&gt;Derviş sözcüğü Nakşibendilik dışında kalan diğer tarikatların mensuplarının unvanıdır. &lt;br /&gt;Biz ümid ediyoruz ki şu kelam-ı kibarın içeriğine ancak nakşiler dahildir: &lt;br /&gt;"Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe, insanlar ile cinlerin amellerine denktir." &lt;br /&gt;Bir mürid, cezbe haline düşünce nakşi olur. Ama bir nakşibendi sûfisi cezbeye düşmedikçe gerçek anlamda Nakşibendi olamaz. Diğer tarikatların mensupları terki terk makamına eremezler. Nakşibendi sûfileri ise gerçek anlamı ile derviştirler. Çünkü bu yolun mensupları şu safhaları terk ederler: &lt;br /&gt;A-Dünyayı terk etmek, &lt;br /&gt;B-Ahireti terk etmek, &lt;br /&gt;C-Varlığı terk etmek, &lt;br /&gt;O-Yokluğu terk etmek, &lt;br /&gt;E-Terk-i terk (terk etmeyi terk etmek) &lt;br /&gt;Derviş sözcüğünü meydana getiren harfler şu manayı ifade ederler: &lt;br /&gt;Dal : Dünyayı terki, &lt;br /&gt;Re : Ahireti terki, &lt;br /&gt;vav : Varlığı terki, &lt;br /&gt;ya : Yokluğu terki, &lt;br /&gt;şin harfi ise: terki terk işarettir. Bu mana işaretler Nakşibendi ıstılahına göredir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor: &lt;br /&gt;-Bir kişinin tarikata intisab edip, mürşide bağlanmasından gaye ve maksad nefs ve şeytanın hilelerine düşmeyip, şeyhin gölgesine sığınarak vâsıl-ı ilallah olmaktır. &lt;br /&gt;Şeyhin gölgesine girmek demek: Kulluk ve itaattır. Bir mürid, şeyhinin gölgesinin üzerine düştüğünü nasıl anlayabilir? diye sorulan bir soruyu Abdurrahmân-i Tâğî şöyle cevapladı: &lt;br /&gt;-Şeyhin gölgesine girmek müridin kendi ihtiyari dahilindedir. &lt;br /&gt;Bakınız bir kişi ağacın gölgesine nasıl sığınır, bir ağacın gölgesi altına girmek mutlak kişinin kendi iradesi dahilindedir. &lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor: &lt;br /&gt;-Makbul mürid ilkbahar aylarında daha çok amel işlemeye gayret gösteren müriddir. Çünkü ilkbahar bitkilerin filizlenme dönemidir. İnsan da toprak unsurundan yaratıldığından bahar mevsiminde bitmesi, filizlenmesi gerekir. Bu filizlenme ya gaflete ya da uyanklığa doğru olur. &lt;br /&gt;İnsan çok amel işlemeli ki gaflet damarı kesilsin. Uyanıklık damarları açılsın. &lt;br /&gt;Seyrüsülûk etmek isteyenler seher vakti uyumamalı. Çünkü vakt-i seher çok önemlidir. Gelişme zamanıdır. Onun için seyru sülük yapmak için bu vakitlerden daha makbul bir vakit yoktur. &lt;br /&gt;Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor: &lt;br /&gt;-İnsan her zaman nefsin hile ve şerrine düşmekten çekinmelidir. Çünki nefis insanı her zaman helake sürüklemek ister. Bu hâlinden bir an dahi geri durmaz. &lt;br /&gt;Ben (Abdurrahmân-i Tâğî) nefsin insanı aldatan halini bizzat hanımlarımla olan ilişkilerimde de gördüm. Ne zaman ki bu durumlardan ayrıldım, o zaman büyük bir huzur buldum ve cezbeye düştüm. &lt;br /&gt;Ben eşlerimi şeytanın tuzağına düşmemeleri konusunda devamlı uyarırdım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor: &lt;br /&gt;-Dargın bulunduğu bir kimsenin elini öpmekle kişi kendi nefsini ezebilir. Üstün durumda bulunan bir müridin kendisinden daha aşağı durumda bulunan bir sûfi kardeşinin elini öpmesi adet olmuştur. El öpen kişi nefsinin daha saf olup, böylece özür dilediğini ispat eder. Her mürid karşısındaki arkadaşına hüsnü zan besleyip onun kendisinden daha üstün durumda olduğunu düşünerek şöyle demelidir: Ben eğer bu özür dilemeleri kabul etmezsem umulur ki onun bana kırılıp beddua etmesi ile büyük zarar görürüm. &lt;br /&gt;Arkadaşının özürünü kabul edip barışmalıdır. Dargın durmak çok kötü bir şeydir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s): &lt;br /&gt;-Üstadın muhabbeti Allah içindir, diye söyleyince öğrenmek maksadıyla şöyle sordum. &lt;br /&gt;-Üstadı zatı için sevmek Allah muhabbetinden değil midir? &lt;br /&gt;-Hayır. Üstadı zatı için sevmek Allah muhabbetinde fani olup üstadı unutarak ve Allah ile üstadın muhabbetini farketmemekten ileri gelir. &lt;br /&gt;- Buna misal şudur. Bir adam sevgilisine olan aşkından dolayı onun hizmetçisini de sever. Bu sevgi o kadar ileri gider ki hizmetçisi hakiki sevgili durumuna geçer. Üstada karşı olan zatı muhabbeti olmadan mürşidinin sohbetinden bir lezzet alamaz. &lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: &lt;br /&gt;-Keşke müridler ayaklarının uçlarından başka yere bakmasalar. Zira şeriatta kadına bakmak haram olduğu gibi, azimetle amel etmenin gerekliliğinden dolayı gayriye bakmak haramdır. &lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: &lt;br /&gt;-Kendi isteğiyle cezbelenmek caiz değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Nurşin köyünde bir sohbetinde şöyle buyurdu: &lt;br /&gt;-"Bize bazı duaların dilimizle okunması emredildi. Hatta duaları okurken sesimizi yükseltiyorduk. Bu dualardan biri hatmeyi haceganda okunan duadır." &lt;br /&gt;Hatmenin yapılış şekli "Câmiul-Usûl" adlı kitapda şöyle tarif edilmiştir. &lt;br /&gt;1-Faliha-ı Şerife Besmele ile birlikte (yedi) defa okunur. &lt;br /&gt;2-Peygamber Efendimize yüz defa Selavat getirilir. &lt;br /&gt;3-Elemneşrahleke Suresi yetmişdokuz defa Besmele ile birlikte okunur. &lt;br /&gt;4-İhlası şerife binbir sefer okunur. &lt;br /&gt;5-Fatihayı Şerife Besmele ile birlikte tekrar yedi sefer okunur. &lt;br /&gt;6-Peygamber Efendimize tekrar yüz selavat getirilir &lt;br /&gt;7-Hatme Duası okunur. &lt;br /&gt;Imam-ı Rabbaninin hatmesinde ihlas-ı Şerif yerine "La havle vela kuvveti illa billahil aliyyil Azîm" denilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: &lt;br /&gt;-Bir insanın iki insan olması demek zahirinin halk ile, batınının Hakk ile beraber olması demektir. Böyle olan kimseler zahiren değişik meseleleri konuşmaları kalplerindeki ile olan huzura mani olmaz. Halidi Ölekî bu konuda şöyle söylemiştir; Büyüklerin zikrine mani olacak hiç bir şey yoktur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyda-ı Tâği (k.s) buyurdu: &lt;br /&gt;-Behlül-ü Dane´nin "Allah ile ye, Allah ile uyu, Allah ile konuş" sözünün bu üç vakitte uyanık olunmasına teşvik içindir. Zira, bir kimsenin gafil olduğu zamanlar yemek, uyumak ve dostlarının meclislerindeki zamanlardır. &lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: &lt;br /&gt;Kendisinde ubudiyet vasfı hasıl olmayan mürid, mürid olamaz. Müridten maksat Allah´ın emirlerne muti olmaktır. Ubudiyetten maksat ise Allah´ın hükümlerine rıza göstermektir.&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: &lt;br /&gt;-Gavs-i Hizanî (k.s) tarikattan kovulanlara iltifat etmezdi. Yanlız, Mevlânâ Halid (k.s) hazretlerinin kovduğu Şeyh Abdulkadir istisna idi. Ona önem verir, nisbetinin tamamı ile kesilmediğini söylerdi. &lt;br /&gt;Şeyh Abdurrahman-ı Talabani’nin halifelerinden Derviş Emin isminde bir şeyh var idi. Çok güzel bir nisbete sahipti.Tarikattan kovulunca vergi tahsildarlığına başladı. Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), Şah-ı Nakşibend´in şu mısrasını okudu. &lt;br /&gt;- Tarikatımızdan yüz çevirenin dini tehlikeye girer. &lt;br /&gt;Ayrıca, Meşâyihi kiramın şu sözünü nakletti. "Tarikatımızdan kovulan kimseye Rahman olan Allah´ın feyz ve yakınlık kapısı kapanır." &lt;br /&gt;Daha sonra Abdurrahmân-i Tâğî Meşâyıhı Kiram´ın bu sözünü aşağıdaki ayet-i kerimeye ters düştüğünü belirtti. &lt;br /&gt;"Ancak tevbe eden ve iman edip de salih amel işleyen kimse müstesnadır." (Furkan 25/70) &lt;br /&gt;İki söz bir birine zıt düştüğünde birisininin doğru birisinin yanlış olması gerekir. Zıtlığı ortadan kaldırabilmek için tevil lazımdır. Allah´ın sözü doğru olduğuna göre Meşayıhın sözü tevil edilir. Bu sözün tevili şudur: Meşayıhın sözünde istisna vardır. Kovulan kimse pişman olur, istiğfar ederse Allah´a yakınlık kapısından uzaklaşmamış olur. &lt;br /&gt;Kovulan kimsede sadatların eğer bir iltifat nazarı kalmış ise sonuçta o kimse pişman olacaktır. Eğer Sadatlar bir kimseden tamamıyla yüz çevirmiş ise o kimse pişman olmayacaktır. Şah-ı Nakşibend´in bir halifesi kovulduktan sonra ticaretle uğraşıp zengin olmuştr. Bu zat zaman zaman sırt üstü uzandığı zaman şeyhsizlik nekadar güzel dermiş. &lt;br /&gt;Daha sonra Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdu: Tarikat büyükleri bazı münkirlerden yüz çevirince o münkirlerin dini de zarar görür. Gavs-ı Azam’ın münkirlerinin çoğu dinlerinde de zarar gördüler. &lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri, müridin Allah´tan üstada gitmesiyle üstaddan Allah´a gitmesi arasındaki farkı şöyle açıkladı: &lt;br /&gt;Müridin Allah´tan üstada gitmesi, müridin Allah´ı bulmak gayesiyle üstada gitmesi, Allah´ı bulmaya olan iştiyak ve muhabbetini artırır. Allah´ı bulmaya olan talebi müridi devamlı dolaştırır, çare arattırır. Bir mürşid-i kâmili bulduğunda elini tutmasıyla birlikte Allah´ın azamet-i kibriyasına ve celâline vakıf olur. Bu vukufiyeti Allah´a ulaşmanın kendi aklına göre zorluğunu idrak ettirir. Bu durumda bütün himmetini üstada ulaşmaya sarfeder. Allah´ın dostuna ulaşmak Allah´a ulaşmaktan kolaydır. Mürşidine ulaşmaya çalışan böyle müridlere meczûb-i sâlik denir. Cezbeden sonra sülûka başlamışlardır. &lt;br /&gt;Üstaddan Allah´a gitmenin manası ise şudur. Mürid önce dünyevi bir gaye ile büyüklerin kapısına gider, onların himmeti müridin talebini Allah´a çevirir. Bu durumdaki müridler, Hz.Yusuf´a âşık olan kadının durumuna benzer. Bir başka misal de şudur: &lt;br /&gt;Mescid-i Haram´a gittiğimde orada hizmet eden bir adama rastladım. Bu adam Mekke´ye askerlik gayesiyle gelmişti. Fakat Kâbe-i Muazzama´nm bereketiyie gayesini Allah´a döndürmüştü. &lt;br /&gt;Gavs-ı Hizânî (k.s) hazretlerinin bazı hizmetçileri de o kapıya dünyalık için gelmişlerdi. Gavs´ın nazarı onların da gayretlerini Allah´a çevirdi. Bu tür müridlere de sâlik-i meczûb denir. &lt;br /&gt;Nurşin köyünde genel sohbetinde şöyle buyurdu: &lt;br /&gt;Şeyhlerin inkarına düşmemeniz için kendisini derviş olarak tanıtan kimseyi kötülememenizi ısrarla tavsiye ederim. Bir kimse, veli, şeyh veya kutup olduğunu söylüyorsa, o sözü kendisine bırakın. Ancak velî olduğunu tasdik ettiğiniz halde, nehyedilenleri yaptığını ve emredilenleri terkettiğini gördüğünüz zaman o davranışını kabul etmeyiniz. O kimse o kötü fiiline devam ederse, Mansur-ı Hallc´a ve Şehabeddin Sühreverdî ´ye uygulanan seri hüküm aynı şekilde kendisinede uygulanır. Ehlullah´ın inkarına düşmekten kurtulmanın yolu onlar hakkında hüsn-i zan etmekle mümkündür. Başkalarına karşı hüsn-i zan edebilmek kendi nefsinin ayıplarını düşünmekle olur. Nefsinin kusurunu görmek de kişinin Allah´ın kendisine lütfettiği nimetleri yaratılış gayesine uygun olarak kullanmadığını düşünmekle gerçekleşir. &lt;br /&gt;Nefsin kusurları mülahaza edildiği zaman insan başkalarının kusurlarını görmekten uzaklaşır. Böylece inkara yol bulamaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: &lt;br /&gt;Tarikat ehli "filan veli terakki etmektedir. Filan velinin ise terakkisi durmuştur." şeklindeki sözleri bana müşkül geliyor. Daha sonra bu sözünü şöyle açıkladı: &lt;br /&gt;Terakki etmek nefsinin kusurunu görüp ve kemalini talep etmekle olur. Durgunluk ise nefsinin kusurunu görmemekten ve kemalâtı talep etmekten kaynaklanır. &lt;br /&gt;Halifelik makamı bir kimseye verildiğinde o kimse kendini halife görürse terakki edemez. Fakat kendisini halife görmeyip ayıplarını görmeye devam ederse terakki devam eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî´dan (k.s) sordum: &lt;br /&gt;-Kurban bazen sohbet esnasında müride bir nevi fena hasıl oluyor. Eğer hayalini o taraftan keserse talepten uzaklaşıyor. Bu durumda hayalini fena tarafına mı bıraksın yoksa talebe mi devam etsin? Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) cevaben: &lt;br /&gt;"Hayalini fena tarafına bıraksın "buyurdu. Biraz sonra Farsça olarak: &lt;br /&gt;"Makam sahipleri çeşit çeşit yollarda yürüdüler"mısrasını okudular. &lt;br /&gt;Ben bu mısrayı okumasından, talep ehli olanların talebe devam etmesi gerektiğini, talebi az olanın da hayalini fenaya bırakmasının daha iyi olacağını anladım. Abdurrahmân-i Tâğî´nin (k.s) ilk sözü bazı arkadaşlarımız için geçerlidir. Daha sonraki sözüyle ise durumu genelleştirmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ramazan Bayramı arefesinde mezarlığa hatim maksadıyla gittik. Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî´ye (k.s) birinci cüzü vermek için cüzleri karıştırmaya başlayınca şöyle buyurdu: " Kur´an-ı Kerim cüzleri arasında seçim yapmak doğru değildir. Hatta Seyyid Tâhâ (k.s) zamanında cüzleri dağıtan kimse bu işi gözleri kapalı olarak yapıyordu." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri buyurdu: &lt;br /&gt;-Şeriat, nefsi istikamet üzere tutmak için konulmuştur. Tarikat ondan daha incedir. Onun için tarikat da bidat-ı hasane ve ruhsatları terk etmektedir. Azimet konusunda şeriat ve tarikat birbirinden ayrıdır. Sadat-ı kiram´ın sözlerine muhalefet olmadığı sürece mürid bidatlar ve ruhsatlar konusunda şeriata göre amel etmelidir. Muhalif durumlarda ise sadatın emrini yerine getirmelidir. &lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri dünya ehlinin işleri ile tarikat ehlinin işleri şekil ve işleyiş bakımından birbirinin aynı gözüktüğü halde, hakikatte aralarında fark olduğunu şöyle izah etti: &lt;br /&gt;"Biz Nakşibendi cemaati, zahidler gibi dünyayı terketmiyoruz. Biz dünya işleriyle sizlerden daha fazla meşgul oluyoruz. Bizim çalışmamızla sizlerin çalışmanız arasındaki fark şöyledir: Mesela, güsul abdesti alırken biz Peygamber Efendimiz’in sünnetini ihya niyetiyle yaparız. Her damlasında on sevab ümit ederiz. Ayrıca bize yardımcı olanların sevab kazandıklarını düşünürüz. &lt;br /&gt;Siz ise vücudunuzu temizlemek veya şehvetinizi tatmin etmek için yıkanırsanız. Dolayısıyla sizin yaptığınız güsul ya aleyhinizedir veya bir menfaati yoktur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine biz bayram günlerinde Peygamber Efendimiz’in sünnetini yerine getirmek için güzel koku kullanırız. Sizin öyle bir niyetiniz olmadığından karşılık alamıyorsunuz. &lt;br /&gt;Bizim çoluk çocuğumuza yaptığımız ikramlar sünnete mutabaat niyetiyle olacağından sevab umarız. Sizin öyle bir niyetiniz olmadığından sevabınızda yoktur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri Bitlisli Süleyman Efendi´den; &lt;br /&gt;-Kalb hastalıkların en kötüsü sana göre hangisidir? diye sordu. O´da; &lt;br /&gt;-Riyadır kurban dedi. Bana da aynı soruyu sorduğunda cevaben &lt;br /&gt;-İnsan mizacının sertliğidir, kurban dedim. Bana &lt;br /&gt;-Gazap, celâle tebdil olduğunda sertlikden kolaylıkla kurtulunur. &lt;br /&gt;Daha sonra Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri İmam Gazâlî’den naklederek şöyle buyurdu. &lt;br /&gt;-Hasetten kurtulmak, diğer kalb hastalıklardan kurtulmaktan zordur. &lt;br /&gt;Ben kendisine nefsimde haset kalmadığını, zira daha önce herkesten daha fazla Üstad´a yakın olmayı arzu ettiğimi, şimdi ise daha çok yakın olanları gördüğümde haset duymadığımı söyledim. &lt;br /&gt;Seyday-i Tâği, &lt;br /&gt;-Hayır, ben haset sahibi olmamakla bilindiğim, şan ve şöhreti ayağımın altına aldığım halde ve haset kalbimde sabit olmamasına rağmen, yine hasetten korkuyorum. &lt;br /&gt;Bu sözlerin devamından anlaşıldı ki, şeriattaki gıpta etmek kötü bir haslet değilse de, tarikat-ı aliyede kötülenmiştir. Daha sonra şunları söyledi. &lt;br /&gt;-Salihlerin kalb hastalıkları başkalarının kalb hastalıklarına benzemez. Onlardaki gıpta şeriata zarar vermiyorsa da tarikata zarar verir.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18812815-5443320521077507784?l=hubabi.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hubabi.blogspot.com/feeds/5443320521077507784/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=18812815&amp;postID=5443320521077507784&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/5443320521077507784'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/5443320521077507784'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hubabi.blogspot.com/2008/03/abdurrahman-taiden-tler.html' title='Abdurrahman Taği’den Öğütler'/><author><name>sadık yalsızuçanlar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02328724852375096593</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='17152589723815895763'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-18812815.post-7018896025564125562</id><published>2008-03-22T21:21:00.001+02:00</published><updated>2008-03-22T21:21:39.337+02:00</updated><title type='text'>Muhammed İkbal</title><content type='html'>Muhammed İkbal&lt;br /&gt;İslam alimi. Kurtuluş savaşı yıllarında zor durumda Pakistan halkını, Türk halkının milli mücadelesine destek vermek için örgütlemiş, milli mücadelede kullanılmak üzere Pakistan halkından 1.5 milyon sterlin toplayıp Ankara hükümetine yollatmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğumu &lt;br /&gt;1873&lt;br /&gt;Pakistan'ın Pencap eyaletine bağlı Siyalkut&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümü&lt;br /&gt;21 Nisan 1938&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkbal, Farsça, Arapça edebiyat dersleri görmüş, Lahor'da yüksek felsefe derslerine devam etmiştir. Avrupa'ya geçerek uzunca bir dönem Cambridge'de felsefe çalışmış, Münih'te felsefe yapmıştır.&lt;br /&gt;Lahor'da İngiliz Edebiyatı ve felsefe profesörlüğü görevinde bulunmuştur.&lt;br /&gt;M. İkbal, sanatla tefekkürü kendisinde birleştiren bir hüviyettir. Onun şiirinin mayası tefekkürdür.&lt;br /&gt;Onu Avrupa felsefesi doyuramadı. İkbal’e göre kurtuluş, garbin aklî verimliliğini sentez yapmakla mümkün olabilecektir.&lt;br /&gt;August Comte'den Goethe'ye kadar bütün bu filozofların felsefesini noksan buluyordu. Çünkü (Bunlar) ruh ve gönül nedir, bilmiyorlardı.&lt;br /&gt;Garb tefekkür dünyası zirvelerini senelerce dolaştıktan sonra, yuvasını Mevlâna’nın şahikasında kurdu. Mevlana hakkındaki bir manzumesinde: "Ben bir dalgayım, parlak bir inci vücuda getirmek Muhammed İkbalin onun denizine yerleşmişim..." der.&lt;br /&gt;1927'de Pencap yasama meclisine seçilen Muhammed İkbal "Bağımsız Pakistan" fikrini ortaya attı.&lt;br /&gt;"Şark’tan Haber", "Sonsuzluk, Sark Milletleri ne yapmalı","Cebrail'in Kanadı", "Hicaz armağanı", "İktisat Bilimi", "İslam’da Dini Tefekkürün Yeniden Teşekkülü" önemli kitapları arasındadır.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk kılavuz istemez, tek başına yol alır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâşâ ben ölümden korkmuyorum. Çünkü ben Müslümanım. Her Müslümana yakışan da ölümü tebessümle karşılamaktır. Hakikaten ölüm ebediyet âlemine açılan ilk perdedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletler şairlerin kalbinde doğar, politikacıların ellerinde büyür ve ölürler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsana sığabilene kâinat, kâinata sığamayana insan derim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlâna, aşkın rehberidir; sözleri susuzlara çeşme, vücudu vecd-ü heyecandır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rumî’yi takip ediniz, o nereye giderse siz de gidiniz ve bir müddet başkalıkları terk ediniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlim, apaçık bir sualdir. Aşk ise gizli bir cevaba benzer. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harekette birlik olmazsa, fikirde birlik faydasızdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uykuyu hafif bir ölüm, ölümü de ağır bir uyku bil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bab-i Cibril'deki duası...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DUA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allahım, lütfunla, kereminle bu milletin ağacı yeşildir,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin kereminden bu millet bugün hâlâ yaşayabilmektedir!&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allahım, İslam milletine kıpırdanış, silkiniş imkanı bağışla,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz.Ali gönlü, Hz.Ebubekir sadakati ve ihlası bağışla!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ümmetin ciğerine Muhammed aşkının okunu sapla,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniden dünyaya hakim olma arzusu uyandır onlarda!&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle ki, senin gök kubbende daima parlak kalsın yıldızlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin dünyanda gecelerini ibadetle geçirenler selamette kalsınlar!&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam gencine ciğer ateşi İslam’a hizmet harareti lûtfet,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona benim Peygamber aşkımı, derin görüşümü nasip et!&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim gemimi içinde bulunduğu girdaptan kurtar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona hızlı gitme gücü bağışla, yavaş gitmesinden kurtar!&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allahım, ölme yaşama sırlarını öğret bana,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bütün bu kâinat senin ilmin içindedir daima.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uykusuz gözlerim senin için yaşlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin için kalbimde dayanılmaz dertler saklıdır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahlara kadar feryat ve niyazlarım senin için,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnızlığımda ve meclislerde yanıp yakılışlarım senin için.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heyecanlarım, arzularım, burkuluşlarım senin için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umutlarım, aranmalarım hepsi, hepsi senin için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benlik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhammed İkbal&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeviren&lt;br /&gt;Yusuf Salih Karaca&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benliğinizi altın gümüş karşılığında satma, &lt;br /&gt;Kıvılcım karşılığında alev vermezler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürmesinden acemin gözü ince görüşlü olan &lt;br /&gt;Ve hakikatleri gören Firdevsî şöyle der: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Para uğruna kötü ve alçak tabiatlı olma! &lt;br /&gt;Para olmasa da iyi huyunu terkedenlerden olma! ’. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurtuba Camii&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhammed İkbal&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeviren&lt;br /&gt;Yusuf Salih Karaca&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece ile gündüz zinciri, hadiselerin görünüş tablosudur, &lt;br /&gt;Gece ile gündüz zinciri, hayat ile ölümün aslıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece ile gündüz zinciri iki renkli ipek ipliğidir sanki, &lt;br /&gt;Bunlardan örer zat-ı ilahî kendi sıfatlarının elbisesini. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ezel sazının tellerinden çıkan feryattır gece ile gündüz zinciri, &lt;br /&gt;Bunlarla yapmakta Allah teala tiz ve pes perdelerini. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu beni de seni de kontrol etmektedir, &lt;br /&gt;Gece ve gündüz zinciri, kâinatın sarrafıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MUHAMMED İKBAL’DEN ŞİİRLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkçesi: Prof. Dr. Halil Toker&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pakistanlı şair ve yazar Muhammed İkbal (1873-1938)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EĞİTİM&lt;br /&gt;Yaşam başka bir şey, ilim ise bambaşka&lt;br /&gt;Yaşam cismin ciğeri, ilim zihni aydınlatmakta&lt;br /&gt;İlimde zenginlik, güz ve zevk varsa da&lt;br /&gt;Bir soru var ki hâla kafamı kurcalamakta&lt;br /&gt;Şaşılacak ne var senin kadehin boş kalmışsa&lt;br /&gt;Görüş sahipleri az da, âlimler çok ortada&lt;br /&gt;Medrese şeyhinin tarzında gönül ferahlığı ne arar&lt;br /&gt;Kibrit ne işe yarar ampulü tutuşturmakta!&lt;br /&gt;(Zarb-ı Kelîm, s.79, Külliyât-i İkbâl (Urdu), s.&lt;br /&gt;541)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÖRÜŞ ZEVKİ&lt;br /&gt;Şu ölüme mahkûm Çinlinin ne yüce idi benliği&lt;br /&gt;Ki idam ânı geldiğinde şöyle dedi cellâda:&lt;br /&gt;Dur! Biraz dur da bakayım kılıcın güzelliğine&lt;br /&gt;Çünkü cezp ediyor gönlümü bu hoş manzara!&lt;br /&gt;(Zarb-ı Kelîm, s. 132, Külliyât-i İkbâl (Urdu), s.&lt;br /&gt;594)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ŞAİR&lt;br /&gt;Kavim vücutsa eğer, onun azaları fertler&lt;br /&gt;Kavmin sanatkârları kavme el ayaklık eder&lt;br /&gt;Onlarla düzeni kaim hükümetin, onlar güzel&lt;br /&gt;yüzü kavmin&lt;br /&gt;Kavmin gözünü aydınlatır güzel sözlü şu şairler&lt;br /&gt;Bir uzuv ağrırsa eğer, gözler her dem yaş akıtır&lt;br /&gt;Tüm vücudun dert ortağıdır kavmin gözü şu&lt;br /&gt;şairler&lt;br /&gt;(Bâng-ı Derâ, s. 61, Külliyât-i İkbâl (Urdu), s.&lt;br /&gt;61)&lt;br /&gt;Sen ne yeryüzü, ne gökyüzü içinsin&lt;br /&gt;Dünya senin içindir sen dünya için değil&lt;br /&gt;Bu akıl ve gönül de aşk ateşinin kıvılcımı&lt;br /&gt;Akıl çerçöp, gönül sazlık ateşinden başka bir şey&lt;br /&gt;değil&lt;br /&gt;Ah ile feryat makamıdır şu çimenlik ve çayır&lt;br /&gt;Gül bahçesi değil o, yuva yeri hiç değil&lt;br /&gt;Engin denizlere açılmak için yaratılmıştır gemin&lt;br /&gt;Ravi, Nil ve Fırat’ta oyalanmak için değil&lt;br /&gt;Zamanında yıldızlara yol gösterenler&lt;br /&gt;Yol bilen biri gelir diye beklemekteler&lt;br /&gt;Yüce görüş, güzel söz, cesur yürek hep birden&lt;br /&gt;Kervanın önderi için yolda azık görevi görürler&lt;br /&gt;Basit bir laftı bu, Acem düşününü takip edenler&lt;br /&gt;Geliştirip karıştırdı onu, destan gibi süslediler&lt;br /&gt;Boğazımdaki nağme Cebrâil’i sarsacak türden&lt;br /&gt;Ve de “Lâ-mekân” için sakladığın o kelimeler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Bâl-i Cibrîl, s. 49-50, Külliyât-i İkbâl (Urdu), s.&lt;br /&gt;341-342)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DOĞU EDEBİYATI (KÜLTÜR, SANAT VE EDEBİYAT DERGİSİ), YIL: 1, SAYI: 1, İLKBAHAR-YAZ 2007&lt;br /&gt;47&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski ateşi gözden kayboldu Doğu hayatının &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhammed İkbal&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeviren &lt;br /&gt;Vehbi Taşar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski ateşi gözden kayboldu Doğu hayatının &lt;br /&gt;Nefesi durakladı ve ruhu terketti vücudunu — &lt;br /&gt;Bir resim gibi zincirsizdir nefesi — &lt;br /&gt;Ve bilmez hayatın nedir tadı. &lt;br /&gt;Kalbi kaybetti arzuyu ve hasret çekmeyi, &lt;br /&gt;Flütü bıraktı çıkarmayı notanın sesini. &lt;br /&gt;Ben ayrı bir şekilde beyan ediyorum kendi fikirlerimi, &lt;br /&gt;Ve Mahmud’un kitabına cevap vermek için yazıyorum bunu. &lt;br /&gt;Şeyhin devrinden beri, &lt;br /&gt;Hiçkimse hayatımıza ateşten kıvılcım vermedi. &lt;br /&gt;Yeryüzünde yatıyoruz vücudumuzun etrafında kefenlerle, &lt;br /&gt;Ve yaşamadık bir tek ölüp te yeniden dirilme olayını. &lt;br /&gt;O Tebriz’li akıllı adam tanık oldu gözlerinin önünde &lt;br /&gt;Cengiz’in saldırısından sonuçlanan felaketlere. &lt;br /&gt;Ben başka türlü bir devrim gördüm: &lt;br /&gt;Çıkışını yeni bir güneşin. &lt;br /&gt;Çıkardım anlayışın yüzünden duvağı, &lt;br /&gt;Ve güneşi verdim ellerine bir toz tanesinin. &lt;br /&gt;Sanmazmısın sarhoş olduğumu benim şarapsız? &lt;br /&gt;Ve masallar çevirdiğimi şairler gibi. &lt;br /&gt;İyilik görmezsin aşağılık bir insandan, &lt;br /&gt;Beni şair olmakla suçlayan. &lt;br /&gt;Yapacak hiçbir şeyim yok benim sevgilinin sokağıyla, &lt;br /&gt;Ve ne keder çeken kalbim var ne de sevgili için bir özlemim; &lt;br /&gt;Ne de tozudur benim yeryüzüm caddenin, &lt;br /&gt;Ne de bir kalp vardır çamurumda benim kontrolunu kaybeden kendisinin. &lt;br /&gt;Hayatta görevim benim aynı saftadır Doğru Sözlü Cebrail’le. &lt;br /&gt;Ne rakibim var, ne bir haber verenim, ne de ben bir hamalım. &lt;br /&gt;Dilenci olmama rağmen, Musa’nın gereçleri vardır bende: &lt;br /&gt;Krala yakışan bir ihtişamı altında dilenci giysisinin. &lt;br /&gt;Eğer ben yeryüzüysem, çöl alamaz beni içine; &lt;br /&gt;Su olsam, nehir kuşatamaz beni. &lt;br /&gt;Bir taşın kalbi titrer camımda benim, &lt;br /&gt;Okyanusu sahilsizdir düşüncemin. &lt;br /&gt;Perdemin gerisinde pek çok alın yazısı gizli yatar &lt;br /&gt;Ve bir çok ölüp te yeniden dirilmeler doğar elime benim. &lt;br /&gt;Bir an için kendi köşeme çekildim, &lt;br /&gt;Ölümsüz bir dünya yarattım. &lt;br /&gt;“Utanç duymam ben böyle şiirden, &lt;br /&gt;Çünkü bir ‘Attar gibisi yüz senede bir bile gelmeyebilir’” &lt;br /&gt;Bir yaşam ve ölüm savaşı veriliyor ruhumda, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözüm perçinlenmiştir ölümsüz hayatın üzerine, &lt;br /&gt;Senin çamurunun hayata yabancı olduğunu gördüm, &lt;br /&gt;Bu yüzden verdim senin vücuduna nefesini kendi ruhumun. &lt;br /&gt;Bütünüyle tesiri altındayım sahibi olduğum ateşin: &lt;br /&gt;Aydınlat gecenin karanlığını benim lâmbamla. &lt;br /&gt;Kalp vücudumun toprağına dikildi benim bir tohum gibi, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir nasip yazılıydı benim kitâbeme. &lt;br /&gt;Khudi’nin ideali tatlı bal gibidir benim için. &lt;br /&gt;Başka ne yapabilirim ben? Bütün mevcut malım bu deneyimden ibaret. &lt;br /&gt;İlkönce kendim tadına baktım bu deneyimin, &lt;br /&gt;Sonra karar verdim onu paylaşmaya insanlarıyla Doğu’nun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer Cebrail bakabilseydi bu kitabın içine, &lt;br /&gt;İlâhi Işığı bir tarafa atardı sanki tozmuş gibi o; &lt;br /&gt;Hayıflanırdı kendi düşük makamından, &lt;br /&gt;Ve haber verirdi Tanrı’ya kalbinin halini: &lt;br /&gt;“Artık istemem ben örtüsü kaldırılmış bir Tanrıyı görmeyi, &lt;br /&gt;Arzu etmem başka hiçbir şey gizli kalp-yarasından. &lt;br /&gt;Hazırım vaz geçmeye ebedi birleşmeden, &lt;br /&gt;Çünkü şimdi anlıyorum ne tatlılıklar olduğunu ağlayıp sızlamanın içinde! &lt;br /&gt;Ver bana gururunu ve boyun eğişini insanın, &lt;br /&gt;Ver kalbime benim yanışını ve tüketilişini insanın.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlana’yla İlgili Sözleri :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah, önümüze bir merdiven koydu.&lt;br /&gt;Onu basamak basamak çıkmak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;......&lt;br /&gt;Allah'ın nimetine, lütfûna şükretmeye çalışmak,irade-i cûziyedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin cebriliğin ise, o lütfu inkârdır.&lt;br /&gt;Onun verdiği nimete şükretmek kudretini artırır&lt;br /&gt;Cebir ise, Allah'ın nimetini elinden alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;......&lt;br /&gt;Bizim dininmizde iş, cihadda ve mücalededir.&lt;br /&gt;İsa dini ise dağa ve mağaraya çekilmedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;......&lt;br /&gt;İnsan, kıyamete kadar sınanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;......&lt;br /&gt;İnsan nohut misalidir; pişmelidir ki gıda olsun,&lt;br /&gt;Kuvvet olsun, ormanlarda arslan kesilsin.&lt;br /&gt;"Allah kalple tecelli ettiği müddetçe vücûd atıl kalmaz&lt;br /&gt;İnsan ağacı hiçbir zaman hareketsiz değildir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her an dünya yenilenir; fakat biz dünyayı&lt;br /&gt;daima durur gördüğümüzden sürekli değişmeden &lt;br /&gt;haberdar olmayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat tıpkı su gibidir; yeniden yeniye hep akıp gider&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18812815-7018896025564125562?l=hubabi.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hubabi.blogspot.com/feeds/7018896025564125562/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=18812815&amp;postID=7018896025564125562&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/7018896025564125562'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/7018896025564125562'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hubabi.blogspot.com/2008/03/muhammed-ikbal.html' title='Muhammed İkbal'/><author><name>sadık yalsızuçanlar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02328724852375096593</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='17152589723815895763'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-18812815.post-4910336768353168735</id><published>2008-02-25T19:56:00.000+02:00</published><updated>2008-02-25T19:57:48.682+02:00</updated><title type='text'>Perde</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mehmet DOĞRAMACI&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Akşam eve döndüğünde her zamankinden daha yorgun olduğunu hissetti.Kitap okumak şöyle dursun sayfa açmaya mecali yoktu. Kendini koltuğa bıraktığında bedeninin çuval gibi yığılışına karşı koymaya, tonlarca yük binmişçesine ağırlaşan göz kapaklarını aralamaya güç yetiremiyordu. Lisede edebiyat öğretmenlerinin yaptırdığı gibi; bir kelimeyi ele alıp onunla ilgili manaları sıralamayı düşündü.&lt;br /&gt;Akşamüstü şekerlemesine böyle dalarsa belki Üstadının vurguladığı rüyaları yönlendirme sırrını yakalayabilirdi. Nefsi seslendi öte yandan: "Bedenine dahi hakim olamadın,rüyana mı hakim olacaksın?!" Olsun, yine de bir kelime seçip düşünmeliydi. Perdeye ilişti gözü. "Perde" sözcüğü etrafında uzunca bir seyahate çıktı.&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Akşam kızıllığı şehre çökerken, aile reisi ihtiyar baba kızını uyardı:&lt;br /&gt;-Perdeleri çek artık.&lt;br /&gt;Kız,zamane gençlerine özgü havailikle:&lt;br /&gt;-Aman babaaa!... Herkesin avizeleri görünüyor açık perdelerden. Hala köylü gibi perde çektirirsin, diye burun kıvırdı. Son dönemlerde açık perde ile oturmak, avizelerini göstermek, mahremiyeti ifşa etmek moda olmuştu kentte. Baba:&lt;br /&gt;-Aile mahremiyeti için perde eminliktir kızım, diyerek ısrar etti.&lt;br /&gt;O akşam da perdeler dış dünyaya kapandı ve huzur içinde sofradaki yerlerini aldılar.&lt;br /&gt;…..&lt;br /&gt;Ana caddede aniden meydana gelen çökme, dolmuşun aşağı yuvarlanmasına neden olmuş, basit bir sebepten 3 can gitmişti. Onlarca yaralı da cabası!... Yol günlerce trafiğe kapalı kalacaktı. Yolun alt kısmında süren inşaatın istinat duvarı, perde betonu zayıf olduğundan çökmüştü.&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Olay yeri inceleme ekibi cinayeti tetkik etti. Failler kaçmışlardı. İz sürülecek, perde ardındaki azmettiriciler bulunacak yada faili meçhuller zincirine yeni bir halka eklenecekti. Günler geçti, cinayetin üzerindeki sis perdesi aralanamadı.&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Şehir Tiyatroları yeni sezona perdelerini açıyordu. Televizyon ve video Yeşilçam'ın Beyaz Perdesine darbe vursa da halen tiyatro sevdalıları vardı. Lüküs Hayat kim bilir kaç yüzüncü defa perde diyordu.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Bekir Sıtkı Erdoğan'ın dizelerinde aradı perdeyi:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Gurbetten gelmişim yorgunum hancı&lt;br /&gt;Şuraya bir yatak ser yavaş yavaş&lt;br /&gt;Aman karanlığı görmesin gözüm&lt;br /&gt;Beyaz Perdeleri çek yavaş yavaş.&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Ahmet Haşim, muhtemelen Boğaziçi'ne nâzır bir köşkte meşhur "Merdiven" şiirini, güneş kırmızı yorganını denize çekerken guruba karşı söylemişti:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Sular sarardı, yüzün perde perde solmakta&lt;br /&gt;Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;İki deniz arasını bir perde ile ayırmıştı Allah:İki denizi birbiri üstüne salan O'dur. Bu, tatlı ve yürek ferahlatıcı; şu, tuzlu ve acı. Ve ikisinin arasında bir berzah, geçişi engelleyen bir perde koymuştur.(Furkan-53)&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Hz.Musa, İki Denizin birleştiği yerde buluşacaktı Hızır'la. Zahir-Kesret perdesi Musa Hızır yolculuğunun anlamını teşkil edecekti. Hızır, perdesiz görüyordu hakikati:&lt;br /&gt;-Kararını ver, bana dayanamazsın, benimle arkadaşlık edemezsin, dedi Hızır.Musa:&lt;br /&gt;-N'olur geleyim, dayanırım, diye ısrar etti.Hızır:&lt;br /&gt;-Sebepleri sormayacak, işime karışmayacaksın, dedi.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Musa, tamam dese de her olayda sebep sordu, bazılarına da itiraz etti.Yolculuk bitince Hızır:&lt;br /&gt;-Başta söylemiştim, bana dayanamazsın.&lt;br /&gt;Kesret ve Zahir perdesi yırtılmadıkça Hakikati, Vahdeti anlamaya imkan yoktu..&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Hz.Muhammed (s.a.v) Cebrail'e sordu:&lt;br /&gt;-Vahyi nereden alırsın? Cebrail:&lt;br /&gt;-Perde gerisinden Ya Rasulallah, dedi.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hz.Muhammed (s.a.v):&lt;br /&gt;-Hiç baktın mı ne var perde gerisinde? Cebrail:&lt;br /&gt;-Bakmadım, dedi.&lt;br /&gt;Hz.Muhammed (s.a.v):&lt;br /&gt;-Bir daha ki gelişine bak öyleyse oldu mu, dedi..&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bir süre sonra Cebrail tekrar vahiy getirdi. Hz.Muhammed(s.a.v) sordu:&lt;br /&gt;-Ne gördün perde ardında?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Cebrail:&lt;br /&gt;-Seni gördüm Ya Rasulullah, meğer ben vahyi senden alır sana verirmişim…&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hz.Muhammed (s.a.v) sadece gülümsedi. Cebrail hayretler içindeydi. Muhammedî bilince eren müminler, bütün sırların kendilerinde olduğunu, ilim ve hikmet akışının özden olacağını bu olayla düşüneceklerdi…&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Rasülullah(a.s) hicret için evinden çıktığında kapıda bekleşen kafirler Onu göremediler. Yasin Suresini okumuş,yüzlerine toprak saçarak yürüyüp geçmişti.&lt;br /&gt;Cenab-ı Allah, Rasül'ünü perdelemiş, korumuştu. Sevr mağarasında perde görevini&lt;br /&gt;güvercinle,örümcek üstlenecek, müşrik sürüsü eğilip bakmayı akıl edemeyecekti.&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Allah, kimilerinin kalplerini ve gözlerini perdelemişti. Yarasalar dayanamazdı ışık görmeye!.. Rahmeti, gereği yarasalara acımış, ışığa kapamıştı gözlerini. Işık etrafında pervane olan kelebeklerin olması kadar, yarasaların varlığı da Sünnetullah gereğiydi:&lt;br /&gt;Kur'an okuduğunda,seninle, âhirete inanmayanlar arasına gizli bir perde çekeriz.&lt;br /&gt;(İsra-45)Onlar, gözleri benim zikrim/Kur'anım karşısında perde içinde olan insanlardı. Dinlemeye dayanamıyorlardı.(Kehf-101)Hayır! Onlar o gün Rablerine karşı tam bir şekilde perdelenmişlerdir. (Mutaffifin-15)Allah, kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş;gözlerine de bir perde inmiştir. Bunların hakkı pek büyük bir azaptır.(Bakara-7)&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Aşkın Sultanı Mevlana'ya sordu: "Perde ne ola sultanım?" Mevlana:&lt;br /&gt;-Mesnevi'de yazdık ya!.. Eğer bilirsen Mesnevi; perdeyi aralamaktır aslında!..&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Mesnevi'ye göz attı. Perde geçen cümleleri not etti:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;-Gözün, aklın ve kulağın saf olsun dilersen; tamah perdesini yırt!&lt;br /&gt;-İnsan dilinin altında gizlidir. Dil; gönül kapısına perdedir. Rüzgar eserse perde açılır, iç görülür.&lt;br /&gt;-Nakış ve suret; manayı görmeye perdedir.&lt;br /&gt;-Allah bir kimsenin perdesini yırtmak dilerse o kişiyi temiz kimseleri ayıplamaya sevk eder. Ayıbını örtmek dilerse o kişi kimse hakkında konuşamaz hale gelir. Yardım etmek dilerse ona yalvarma ve yakarış kapısını açar.&lt;br /&gt;-Geçmişe üzülmek, gelecekten tedirgin olmak; Allah'la arandaki perdedir. O perdeyi ateşe ver ki; ardından Allah görünsün!&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Sakarya Irmağı kenarına düştü yolu. Salkım söğütler altında bir derviş çıkınını açmış, azığını yiyordu. Usulca yaklaştı. Selam verdi:&lt;br /&gt;- Selamunaleykum Erenler!...&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Derviş başını çevirince gözleri yerinden fırlayacak şekilde hayret etti. Yunus'tu bu!… Bizim Yunus!.. Taptuk Emre'nin bendesi Yunus… Heyecandan kalbi yerinden çıkıverecek gibi oldu. Yunus:&lt;br /&gt;- Ve aleykumselam delikanlı. Buyur otur, hoş sefalar getirdin!..&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Oturdu Yunus'un yanına… Yunus:&lt;br /&gt;- Nereden gelir,nereye gidersin? Ne ararsın bizim illerde,diye sordu.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kekeleyerek cevapladı:&lt;br /&gt;- Şeyyyyy….Kesretten gelirim, Vahdete gitmek isterim, yol var mıdır?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yunus:&lt;br /&gt;- Zor iş!... Kolay gidilmez o tarafa!.. Ama söyle bakalım ne istersin?&lt;br /&gt;- Şeyy… Perde sırrına taktım bu ara!.. Perde ne ola ki Baba Erenler?!&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yunus:&lt;br /&gt;- Baba; Taptuk'tur. Biz bendesiyiz Erenlerin. Siz perde dersiniz, biz Hicab deriz:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hicabdasın, bugün seni göstermezler belki sana&lt;br /&gt;Hicab dediğimi anla dünyeliktir gözden bırak&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;- Demek en büyük perde Dünya öyle mi?!.. Dünyaya bakarsam göremez miyim Vahdet sırrını?!..&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yunus:&lt;br /&gt;-Çok acelecisin çooook!... Sabır,sabır,sabır!... Dünya mı en büyük perde?Güldürme insanı!... En büyük perde dünya değil… Sabret de dinle bir yol!..&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Özür diledi.. Yunus devam etti:&lt;br /&gt;Varlıktır hicab kat'i,kim yıka bu hicâbı&lt;br /&gt;Dost yüzünden nikâbı götürmeye er gerek&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;- Demek ki en büyük perde kendini var kabul etmek öyle mi?.. İyi de, ben nasıl ererim Vahdete?..&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yunus, yerinden doğruldu:&lt;br /&gt;-Çok işim var çocuk!.. Daha Yukarı İller gezilecek!... Kurak, çorak gönüllere Gönül Testisinden Aşk Şarabı dökülecek!.. Sulanacak nice fidan beni bekler!.. Vaktim yok!.. Kal sağlıcakla!...&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yunus'un eline yapıştı:&lt;br /&gt;- Dur gitme hele!.. Deyiver bir kez, ben nasıl soyunurum hicaptan? Nasıl aralarım perdeleri?...&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yunus, asasına dayanarak son sözlerini söyledi:&lt;br /&gt;- Hala BEN derken, hiçbir şey göremezsin! Sen senlikten geçmeden göremezsin!&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Demek perdelerin en büyüğü BENLİKti… KENDİNİ VAR SANMAKTI..&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Üstadını düşündü.. Hatırlamaya çalıştı… Nasıl diyordu O?..&lt;br /&gt;Perde;basiretimizde mevcut olan, anlayışımızı–kavrayışımızı idrâkımızı- tefekkür kâbiliyetimizi kısıtlayan şeylerdir.Tek`liği örten perdeler, yine kendinden kendine olan perdelerdir."Perde"den kasıt, kişinin bahsi geçen konuyu kavramasına engel olan şartlanma bilgileridir. Bu şartlanma ile o konuya bakışını kaldırınca, kavrama ve bunun sonucunda da kişide idrâk açılması oluşur.. Elbette ki tek tek olur.&lt;br /&gt;En büyük ve en kalın perde olan "BENLİK" perdesi kalkmış olsa, görecekler ki; varlık, "BENLİK" hep Hak'ka ait!. Bu durumda bilecekler ki, O dilediğini yapıyor ve hep O'nun hükmü, takdiri yerine geliyor!. Kendileri hakkındaki takdir de her ne ise o, muhakkak yerine gelecektir!.(*)&lt;br /&gt;Nasıl olacaktı BENi terk? Ne verilirse bu terk yaşanırdı? Neyi varsa infak edebilirdi ama benliği nasıl verecekti? Ayette şöyle diyordu Allah: "SEVDİĞİNİZ ŞEYLERDEN İNFAK ETMEDİKÇE BİRR'E EREMEZSİNİZ". (A.İmran-92) BİRR neydi acaba? Perdeyi aralayacak şey BİRR miydi yoksa?&lt;br /&gt;"BİRR"e ermenin yolu "BEN"i terkten geçer!. "BEN" kalmazsa, elbette "BENİM" de sözkonusu olmaz!. "BEN" kalmazsa, hep "O" olur!. Hep "O" olunca, artık, benim, senin, onun kavramı kalmaz. Sevdiğin, nerede ve kiminle olursa olsun, gerçekte hep seninledir!. Çünkü hep O'nunladır!. Bu yaşamda ise, artık birimsellikten ileri gelen kavramlar eriyip gider; "ALLAH"la olmak sana yeter!Bu sebepledir ki, şeklen, sevdiğini bağışlamak, vermek; gerçekte benliğini terketmek ve arınmaktır... Ki bu yol da vuslat kapısını açar!.(*)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bir el kolunu silkeliyordu. "Baba kalk sofra hazır!" Küçük oğluydu bu. Güç yetiremedi babasına, annesine döndü: "Anneeee babam uyanmıyoooo!" Gözlerini araladı. "Haydi seni bekliyoruz" dedi eşi.&lt;br /&gt;- Perde açıldı mı, diye sordu.&lt;br /&gt;"Ne açılması, akşam oldu perdeleri çektik! Amma uyudun, kalk kendine gel!&lt;br /&gt;- Niye kaparsınız ki, açık dursa!..&lt;br /&gt;"Sen iyice daldın.. Kalk Ya Huuu!"&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kalktı. Gözü hala perdedeydi.&lt;br /&gt;Bütün perdeler yırtılsa kıyamet mi kopardı?&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18812815-4910336768353168735?l=hubabi.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hubabi.blogspot.com/feeds/4910336768353168735/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=18812815&amp;postID=4910336768353168735&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/4910336768353168735'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/4910336768353168735'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hubabi.blogspot.com/2008/02/perde.html' title='Perde'/><author><name>sadık yalsızuçanlar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02328724852375096593</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='17152589723815895763'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-18812815.post-620840288555680721</id><published>2008-02-13T20:00:00.000+02:00</published><updated>2008-02-13T20:01:06.951+02:00</updated><title type='text'>Kawa Efsanesi</title><content type='html'>Nevruz’un tarihsel kökenine inildiğinde günümüzden yaklaşık 4350 yıl gerilere dayanan bir geçmişinin olduğu görülmektedir. Bu dönemde Gutilerin tapınaklarda Zagmuk adında bir bayram yaptıkları bilinmektedir. Zagmuk da ‘Yeni gün’ anlamındadır. Zagmuk bayramı törenlerinde ateşler yakılır ve kral halkın arasına girer. Daha sonraki yüzyıllarda Zagmuk geleneğinin Zerdüştlükte de ortaya çıktığı görülür ve bu tören gelenekleri Gutilerden sonra Hurriler, Kassitler, Mitaniler, Urartular ve Medler zamanında da korunur.&lt;br /&gt;Bugün Nevruz efsanesi olarak bilinen ve özgürlük tutkusuyla bütünleşmiş olan Demirci Kawa efsanesi şöyledir:&lt;br /&gt;Bundan çok eski zamanlar öncesinde, daha yeryüzünde kimsenin olmadığı dönemlerde Zervan isimli tanrının iki oğlu olmuştur. Birinin adı Hürmüzdür ve bereket ve ışık saçan anlamına gelmektedir. Diğerininki ise ise Ehrimandır ve kötülük ve kıtlık saçan anlamındadır. Fırat ve Dicle’nin yaşam bulduğu, AhuraMazda’nın kutsadığı topraklarda Hürmüz hep iyinin ve uygarlığın temsilcisi, Ehriman da onun karşıtı olmuştur.&lt;br /&gt;Hürmüz, dünyada kendisini temsil etmesi için Zerdüşt’ü gönderir ve yüreğini sevgi ile doldurur. Zerdüşt ise buna karşılık oğullarını ve kızlarını Hürmüz’e hediye eder. Ehriman bu durumu kıskanır ve yüzyıllar boyunca sürecek olan iyilerle savaşına başlar. Tüm iyilere, Zerdüşt’ün soyuna ve iyiliklere Medya coğrafyasındaki yaşamı çekilmez bir duruma getirir. Ehriman bazen gökten ateşler yağdırır bazen fırtınalar koparır ve iyiliğe ve iyilere hep zulm eder. En sonunda da içindeki nefreti ve kötülük zehrini zalim Kral Dehak’ın beynine akıtır ve onu bir bela olarak Asur ve Med halkının üzerine salar. Dehak’ın bildiği tek şey kötülük etmektir. Zalim Dehak halkının kanını emerken beynindeki zehir bir ura dönüşür ve onu ölümcül bir hastalığın pençesine düşürür. Dehak acılar içinde kıvranırak yataklara düşer ve hastalığına bir türlü çare bulanamaz. &lt;span class="fullpost"&gt;Dönemin doktorları acılarının dinmesi ve yarasının kapanması ve hastalaığıjnın iyileşmesi için yaraya genç ve çocukların beyinlerinin sürülmesini önerirler. Böylece kürtlerin yaşadığı coğrafyada aylarca hatta yıllarca süren bir katliam başlar; her gün zorla anne babalarındna alınan iki gencin kafası kesilip beyinleri merhem olarak Dehak’ın yarasına sürülür. Bu katliam sürerken, sıra Med halkının çocuklarına gelir. Gençler öldükçe Fırat’ın, Dicle’nin, Mezrabotan’ın hali perişan ve içler acısıdır. Halk çaresiz ve güçsüz düşmüştür. Gençler katledilirken sıra bir gün daha önce bu şekilde 17 oğlunu kaybetmiş olan Kawa adındaki demircinin en küçük oğluna gelmiştir&lt;br /&gt;Kawa, 20 Martı 21 Marta bağlayan gece sabaha kadar demir ocağının başında sabahlar ve oğlunu zalim Dehak’ın katlinden kurtarmak için çareler düşünürken imdanıdna göğün yedinci katındaki iyiliğin temsilcisi Hürmüz, Ninowa'lı Kawa'nın yüreğini sevgi ve umutla doldurur ve bileğine güç, aklına ışık verir. Ona Zalim Dehak'tan kurtuluşun yolunu öğretir. 21 Mart sabahı, gün doğdoğduğunda, Kawa oğlunu kendi eliyle Dehak’a teslim etmek ister ve zulmün ve kötülüğün kalesi olan Dehak'ın sarayına girer. Oğlunu zalim Dehak’ın huzuruna çıkarırken yanında getirdiği örsünü Dehak’ın kafasına vurur. Dehak’ın ölü bedeni Demirci Kawa’nın önüne düştüğü anda kötülüğün alevi Ninowa’da söner. Kısa sürede bütün Ninowa ve bölge halkı isyan eder ve ateşler yakarak saraya yürürler. Zulme karşı isyanı başlatan Kawa, demir ocağında çalışırken giydiği yeşil, sarı, kırmızı önlüğünü isyanın bayrağı, ocağındaki ateşi ise özgürlük meşalesi yapar. Ninowa cayır cayır yanarken meşaleler elden ele dolaşır, dağ başlarında ateşler yakılır ve kurtuluş coşkusu günlerce devam eder. Zalim Dehak’tan kurtulan halklar 21 Mart’ı özgürlüğün, kurtuluşun ve halkların bayramı olarak kutlar. Demirci Kawa; başkaldırı kahramanı, Newroz ise; direniş ve başkaldırı günü olarak tarihe geçer. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kawa’ya ilişkin bir başka rivayet ise şöyledir :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt mitolojisindeki Kawa efsanesine göre, Kürtler günümüzden(2007) 2500-2600 yıl öncesinde Zuhak (Bazı kaynaklara göre Dehak)adında Asurlu çok ama çok zalim bir kralın altında yaşayan Kawa adında bir demirci vardı. Bu kral tam bir canavardı ve efsaneye göre her iki omuzunda da birer yılan bulunuyordu. Her gün bu iki yılanı beslemek için Kürtlerden iki kişiyi sarayına kurban olarak getirtip aşılarına bu iki çocuğu öldürtüp beyinlerini yılanlarına yemek olarak verdiriyordu. Aynı zamanda bu canavar kral ilkbaharın gelmesini engelliyordu[2]. En sonunda bu zulümden bıkan ve bir şeyler yapmak isteyen Armayel ve Garmayel adlı iki kişi kralın sarayına mutfağa aşçı olarak girmeyi başarırlar ve Kralın yılanlarını beslemek için beyinleri alınarak öldürülen çocuklardan sadece birini öldürüp diğerinin gizlice saraydan kaçmasına yardımcı olurlar[3]. Böylece ellerindeki bir insan beyni ile kestikleri bir koyunun beynini karıştırarak yılanlara vererek her gün bir çocuğun kurtulmasını sağlamış olurlar. İşte bu kaçan kişilerin Kürtlerin ataları olduğuna inanılır ve bu kaçan çocuklar Kawa adlı demirci tarafından gizlice eğitilerek bir ordu haline getirilirler. Böylece Kawa'nın liderliğindeki bu ordu bir 20 Mart günü zalim kralın sarayına yürüyüşe geçer ve Kawa kralı çekiç darbeleri ile öldürmeyi başarır. Kawa etraftaki tüm tepelerde ateşler yakar ve yanındakilerle birlikte bu zaferi kutlarlar. Böylece Kürt halkı zalim kraldan kurtulmuş olur ve ertesi gün ilkbahar gelmiş olur.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18812815-620840288555680721?l=hubabi.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hubabi.blogspot.com/feeds/620840288555680721/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=18812815&amp;postID=620840288555680721&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/620840288555680721'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/620840288555680721'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hubabi.blogspot.com/2008/02/kawa-efsanesi.html' title='Kawa Efsanesi'/><author><name>sadık yalsızuçanlar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02328724852375096593</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='17152589723815895763'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-18812815.post-718895767139040673</id><published>2008-02-13T19:59:00.000+02:00</published><updated>2008-02-13T20:00:28.696+02:00</updated><title type='text'>Mehmed Uzun Ya da Sanat Dünya Vatandaşıdır</title><content type='html'>“Atasözleri bana hep Fırat’ı hatırlatır. Fırat’ın coşkusu, gürül gürül akan suyu, bembeyaz dalgaları, kadim zamanı ve insana insanlığını hatırlatan uğultusu; Fırat, ataların yalın, duru sözleriyle hep birdir benim için. (…)&lt;br /&gt;O zamanlar her şey doğal akışı içindeydi, insanlar binlerce yıldan o günlere kadar oldukları gibi, fazla bir değişime uğramadan yaşıyorlardı. Fırat’ın suları henüz barajlarla yaralanmamış, akışı insana hem bir çoşku hem de bir korku veriyordu. Türkçe radyo ve televizyonlar insanların duygu ve düşünce dünyasını dumura uğratmamış, dil tüm doğallığıyla, tıpkı Fırat gibi, çağlıyordu. Nar, olgunlaştığında dalında çatlıyor, balıklar tam da yumurtlama döneminde Fırat’ın akıntılarına karşı bir insan boyu kadar havalanıyor, turnalar zamanında geliyor, kırlangıçlar hep aynı kırlangıçlarmış gibi, aynı mevsimlerde, aynı güzellikle Fırat’ın sularına dalıp dalıp havalanıyorlardı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmed Uzun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört yıl önce dün Cemal’e yürüyen bilge kralların sonuncusu Aliya İzzetbegoviç, ‘edebiyat, farklı milletleri birbirine yakınlaştıran en değerli iletişim alanıdır’ demişti.&lt;br /&gt;Bugün bu büyük ‘kral’ın farklı yönlerini, İlmi Etüdler Derneği’nin düzenlediği bir toplantıda anmaya, anlatmaya çalışacağız. &lt;br /&gt;İzzetbegoviç’in ifadesi bize, sanatın dünya vatandaşı olduğunu da ima eder.&lt;br /&gt;Sanatın ‘milli’ niteliğini inkarın saçmalığı ortada, sanatkar da doğduğu ve yaşadığı yere benzer, dili, soluk alıp verdiği coğrafyanın toprağı gibi kokar, içinden geldiği toplumsal kültürün dilini konuşur, o dilin sınırlarını genişletir, düşünceyi zenginleştirir, insanı yatay olandan dikey olana çağırır, soyutlamalar ile gündelik ve geçici olandan kurtarır, daha bütüncül bakmanın yollarını açar, her şeye bir çocuğun hayret’iyle bakar, bize daha önce akledemediğimizi gösterir..Bu yönleriyle de sanat, aynı zamanda cihanşümul bir dile ve doğaya sahiptir. Hangi kavimden, hangi dilden, hangi coğrafyadan konuşursa konuşsun, kozmik vasıflarıyla öne çıkan her hakiki sanatçı, sanatın sonradan üretilmiş bütün sınırlarını aşar, bize, sınırın sınırsızlıkta olduğunu gösterir.&lt;br /&gt;Bilge Kral, Doğu Batı Arasında İslam adlı görkemli eserinin ‘sanat ve tenkid’ bölümünde şöyle der : 'Sanatçı için eser, ıstırap ve başından geçenlerin etkisiyle hareketlenen içsel bir vizyondur. Tahlil ve mantıksal düşünmenin sonucu değildir. Picasso'nun deyişiyle, 'sanat acının çocuğudur.'&lt;br /&gt;Sanırım Picasso’nun başka bir belirlemesi daha vardır : ‘Sanat insanı hakikate götüren en büyük yalandır.’&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Acının çocuğu ve bizi hakikate götürme azmiyle yola çıkmış bir yazarı yenilerde kaybettik. Mehmed Uzun’dan söz ediyorum.&lt;br /&gt;O’nu, Türkçeye çevrilen ilk romanı, Yitik Bir Aşkın Gölgesi’nde ile tanımıştım.&lt;br /&gt;Ahmed-i Hani’lerin, Mele Ceziri’lerin geldiği bereketli bir edebi geleneğin dilinin zamanla paslanmasının getirdiği güçlüklerle boğuştu durdu.&lt;br /&gt;Bir yandan politize olmanın, şiddeti bir konuşma biçimi olarak seçmiş örgütün ve onun da içinde bulunduğu gerilimli sorunun ağırlığı altındaydı, diğer taraftan edebiyatın evrensel dilinin zenginliğine açılmıştı.&lt;br /&gt;Kürt dilini, yeniden bir edebiyat dili haline getirmenin kapısını araladı.&lt;br /&gt;Uzun’un kitaplarının farklı dillere çevrilip, geniş bir okura ulaşması, ‘mahalli’ bir noktadan yola çıkmasına rağmen, evrensel bir yere varmış olmasıyla ilgiliydi.&lt;br /&gt;İzzetbegoviç’in ima ettiği hakikatin farkındaydı, insanları ancak böylesi kozmik bir dilin ve duyarlığın bir araya getirebileceğini biliyordu.&lt;br /&gt;11 Ekim’de yitirdiğimiz Uzun, ülkesinden uzakta geçirdi yaşamını. Göçmenliğin Derrida’nın söz ettiği varoluşsal boyutunu onda çarpıcı biçimde görmek mümkündü. İnsan çocukluğudur gerçi. Uzun da, yazdığı binlerce sayfa hikayelerde, kendi kişisel, ait olduğu kavim ve giderek insan’ın öyküsünü anlatarak yaşadı. &lt;br /&gt;İş başa dönermiş, sonunda doğduğu yere döndü, zeminini oluşturan toprağa rücu etti.&lt;br /&gt;İşin başa dönmesi, hakikatin kürevi niteliğindendir.&lt;br /&gt;İnsan yedisinde neyse yetmişinde odur gerçeği burada da belirdi ve Uzun, Kürtlerin macerasını, kendi kişisel hikayesinin içinden geçerek anlattı, çocukluğunun o muazzam sözlü anlatı geleneklerini yeniden üretti.&lt;br /&gt;Kürtlerin sorunlarını böylesi bir dille ifade etmeleri gerektiğini ısrarla vurguladı.&lt;br /&gt;PKK’nin tehdidine maruz kaldı. Bir gerilim içinde kendisini tekrar Avrupa’ya attı. Lakin dediğim gibi, orada da olsa burada da ölse, insan çocukluğundan ibaret olduğu için, aynı hikayeyi başladığı yerde bitirdi.&lt;br /&gt;Edebiyat, altmışlı yıllardan itibaren aşırı biçimde politize oldu. Bizim modern zamanlarda yaşadığımız bu kabz (daralma) halinden çıkışımızın son derece değerli bir imkanı edebiyatın kozmik diliyledir.&lt;br /&gt;Zira, Şerif Mardin’in dediği gibi, örneğin pozitivizm insanın içindeki şiiriyeti inkar ettiği için her yerde başarısızlığa uğramıştır.&lt;br /&gt;Bu hazin macerayı biz de yaşadık, yaşıyoruz.&lt;br /&gt;Sorunları samimi, sahici ve adil biçimde konuşmayı bir türlü başaramıyoruz. Çünkü insan merkezli bir bakış açısından, bir yaklaşımdan uzaklaşmış durumdayız.&lt;br /&gt;Sorunlarımızı insan üzerinden, insan merkezli, insani bir dilin içinden konuşamadıkça da sahih çözüm yolları bulabilmemiz imkansız.&lt;br /&gt;Mehmed Uzun gibi sanatkarlar, sanatın dünya vatandaşı olduğu gerçeğini kendi kavmine en doğru anlatacak ve gerilimli dilin sıkıştırdığı zihinlerin genişlemesini sağlayacak sanatkarlardır.&lt;br /&gt;Gerçi Uzun da modernleşmeden nasibini almıştı, kendi irfani geleneğinin diline aşinalığı azdı, azalmıştı. Oysa Kürtlerin son derece gürbüz bir irfani gelenek damarı vardır ve son yüzyılda, o zamanlar ‘Kürdistan’ tabir edilen o coğrafyada onlarca büyük bilge yetişmiş, yüzlerce kıymetli eser telif edilmiş, binlerce yolgösterici yerel kılavuz boy göstermiştir. Kürtlerin irfani geleneklerinin medrese ve dergahların kapatılmasından sonra tümüyle kuruduğu, kurumaya yüz tuttuğu sosyolog ve tarihçilerin araştırmalarının doğruladığı bir vakıadır.&lt;br /&gt;Uzun’un Yitik Bir Aşkın Gölgesinde başta olmak üzere, bütün romanlarında, irfani gelenekle arasındaki bağların gevşemesinin izlerini bulmak mümkündür. Buna rağmen, o muazzam gelenekten çok güzellik devşirmiş, yeni yapılar inşa etmiştir.&lt;br /&gt;Bu yapıların dili, bugün ülkemizin ve dünyanın sorunlarını anlamamıza ve özgürce konuşabilmemize imkan verecek niteliktedir.&lt;br /&gt;Mardinkapı mezarlığına gömülen bu hazinenin kıymeti zamanında ne yazık ki bilinemedi, bari yeni Uzun’ların değeri bilinse…En insani ve kozmik dil olan edebiyatın gürbüzleşmesi yönünde çaba gösterilse. Bir iç-duyum hali olarak ‘hayret’e bürünebilsek. Bilmediğimiz dünyalara kulak kabartabilsek. Hayret’in öğrenmenin, empati yapabilmenin biricik yolu olduğunu görebilsek. &lt;br /&gt;İnsan, daha önce hiç görmediğini gördüğünde, duymadığını duyduğunda, tahayyül etmediğini ettiğinde şaşırmadan öte bir şey yaşar.&lt;br /&gt;Burada hayret, hem hayreti gerektiren halin ateşleyicisidir hem de sonuçlarındandır.&lt;br /&gt;Ateşleyicisidir, çünkü, bir nesneye, olguya, varolana veya varlığa, ‘hayret’le bakıldığında, ondaki gizli yüz görünebilir. Sonucudur, çünkü, insan hayret ederek hayran olabilir ve baktığında yeni bir veçhe görebilir.&lt;br /&gt;Böylece, hayret, hem bir tür düşüncedir hem de dönüşümdür.&lt;br /&gt;Sadece düşünce değildir, çünkü hakikat düşüncelerde değildir.&lt;br /&gt;Hakikatin görünümleri ancak, bir deneyim sonucu düşüncede gerçekleşen değişiklikle belirebilir. Yani bir ‘gerçek’, insanın elinden tutarak, onu bir başka ‘gerçeğe’ götürebiliyorsa geçerlidir ve dolayısıyla gerçektir.&lt;br /&gt;Belki bu yüzden, Wittgenstein, kelimelerin sadece hayatın akışı içinde anlamlı olduğunu söyler.&lt;br /&gt;Varlığın sesine kulak kesilen ve onu duymağa çalışmayı felsefi etkinlik yani düşünme olarak gören Heidegger’den de bir kez daha öğreniyoruz ki, insanın körlüğü gözlerinde değildir. Asıl körlük, göğsümüzdeki tahttadır.&lt;br /&gt;Hayret etmeyi, düşünmenin arkhesi olarak önümüze getiren Heidegger şöyle der : ‘İnsanlar, hayretin içinden geçerek hem şimdi, hem de ilk olarak düşünmenin egemen başlangıcına vardılar’&lt;br /&gt;Hikmetin kurucu ögesi hayrettir.&lt;br /&gt;Hikmet, varlığın içyüzünü okumaktır.&lt;br /&gt;Peki neler oluyor burada?&lt;br /&gt;Heidegger’e göre, ‘hayret sırasında kendimize tutunuruz.Varolanın karşısında, onun varolması ve nasılsa öyle ve başka türlü olmaması karşısında geri adım atarız. Hayret etme, varolanın varlığı karşısında geri adım atmayla son bulmaz. Aksine o, bu geri adım ve kendine tutunma olarak aynı zamanda karşısında geri adım attığı şey tarafından ona doğru çekilir ve tutsak alınır.’&lt;br /&gt;Varlığa uygun olarak konuşmayı sağlayan hayret, insanı, kendini yok eden benliğin sınırlarından kurtarır ve zihnini genişletir. Zihin darlığı, insanın temel zaafıdır.&lt;br /&gt;Fazlurrahman’dan öğrendiğimize göre, tüm Arap dilbilimcileri, bize, ‘zulüm’ sözcüğünün yaygın anlamının, ‘birşeyi uygun olmadığı yere koymak’ olduğunu söylüyorlar.&lt;br /&gt;Öyleyse yanlışın, yanlış yönelimin, yanlışa yönelmenin ve yanlışta ısrarın her türlüsü zulümdür.&lt;br /&gt;Bunu irtikab etmeninse, göğüsteki gözün, yani iç gözün kalın gaflet perdeleriyle örtülü olmaktan ileri geldiği apaçıktır.&lt;br /&gt;Görüşü keskinleştirmenin bir adı hayrettir ve bu içduyum haliyle insan, gerçeği sürekli tecrübe eder ve deneyimleri, onu hayranlık vadisinde tutar.&lt;br /&gt;Bu varlığın içinde olmaktır. &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18812815-718895767139040673?l=hubabi.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hubabi.blogspot.com/feeds/718895767139040673/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=18812815&amp;postID=718895767139040673&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/718895767139040673'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/718895767139040673'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hubabi.blogspot.com/2008/02/mehmed-uzun-ya-da-sanat-dnya-vatandadr.html' title='Mehmed Uzun Ya da Sanat Dünya Vatandaşıdır'/><author><name>sadık yalsızuçanlar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02328724852375096593</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='17152589723815895763'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-18812815.post-2966618621189403146</id><published>2008-02-13T19:57:00.002+02:00</published><updated>2008-02-13T19:59:38.171+02:00</updated><title type='text'>Fetih Suresi’nin Koruduğu Bilge :  Mele Ceziri</title><content type='html'>“iki ömrü kolkola yaşadım &lt;br /&gt;biri nergis bahçesi, diğeri mahşer yeri” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılmaz Odabaşı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nubihar adı birçoğumuza bir şey ifade etmeyebilir fakat sessiz sedasız biçimde yaptığı güzelim işlerle ehlinin gönlünde taht kurmuş bir yayınevidir.&lt;br /&gt;Başta Risale-i Nur olmak üzere birçok irfani eserin Kürtçe çevirisine, süreli bir yayının da içinde olduğu Nubihar’dan ulaşabiliyoruz. Örneğin Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sindeki öyküleri okura ulaştırdılar. Mesnevi-i Şerif’in mesellerinin tümü artık Kürt dilinden okunabilecek. (Çiroken Mesnewiya Hz. Mewlana) Fonetik ve sözlük açısından özgün diline yakın bir başka dilden okura ulaşması, bu coğrafyanın gönlü yaralı insanları için manevi bir şifa damlası olabilir diye düşünüyorum. Nubihar, Murad Celali’nin Diroka Pexemberan adlı eserini de yayınladı, Kuran’da geçen Peygamber kıssaları bunlar. Ve İki görkemli divan : Mela Zahire Tendureki ile (Kent’ten) Molla Ahmed-i Ceziri. İkisi de birer hazine değerinde. Ceziri, Ahmed-i Hani gibi büyük bir bilge, irfani geleneğin yetkin isimlerinden. Kürtlerin Şeyh Galib’i, Seyyid Nesimi’si bir bakıma. Osman Tunç’un göz nurunu ve yüreğini verdiği bu muhteşem çeviri için emeği geçenlere minnet ve şükran borçluyuz.&lt;br /&gt;Ceziri, dizeleriyle Risale-i Nur’u şenlendiren bilge-şairlerden.&lt;br /&gt;“Güzelliğin seyrine koşup gelmiş herkes her taraftan&lt;br /&gt;Süslenmiş sevgililer gibi, senin cemalinle nazdarlık ediyorlar’&lt;br /&gt;Risale-i Nur’u okuyanlar açısından bu aşina dizelerin, Bediüzzaman’ın Barla’daki çileli ve bereketli yaşamında ayrı bir yeri vardır.&lt;br /&gt;Divan’ı Türkçeye kazandıran Tunç, bunu şöyle dile getiriyor : &lt;br /&gt;“Evet, şairimizin bu latif ve narin beyti esaret yıllarındaki Said-i Nursi’nin rakik olan kalp ve ruhunda şimşekler çaktırmış olacak ki, bu mısralardan ilham alarak Barla’da Çam dağında; çam, katran, ardıç ve karakavak ağaçlarının heybetli ve hayret verici manzaralarını seyre dalıp şiir üslubunda bir mektubu kaleme almasına vesile olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki, Molla Ceziri’nin aşk meşrebinde takip ettiği yol, Celal ve havf yolundan ziyade, cemal ve reca yoludur. Aşk yolunda akıl ayağıyla gidilemeyeceğini, hiç kimsenin marifet cevherine akıl ile ulaşamadığını; çünkü ilahi sırları anlamada aklın aciz kaldığını söyler Ceziri. O halde marifete ulaşmanın başka bir yolu olmalı. İşte Molla Ceziri, marifete ulaşmanın yolunun aşktan geçtiğini, bu makama ulaşmak için de aşk yolunda helak olmayı göze alarak her türlü maddi ve nefsani dürtülerden ve bağlantılardan kurtulmak gerektiğine işaret eder. Aşk yolcusunun en önemli ve en zorlu mücadelesinin, ruhu, balçıktan kurtarma hadisesi olduğunu söyleyen şair, ruhun ten kafesinde hapsedilmiş olmasından yakınır.”&lt;br /&gt;Bu sırrı, İbn Arabi’de, Hz. Mevlana’da, Şeyh Galip Dede’de, Ahmed-i Hani’de, Eşrefoğlu Rumi’de, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’ta da buluruz.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;İbn Arabi, ‘beşeri’likten ‘insani’liğe yücelme macerası olan dünya yaşamında, ‘en yakınınızdaki kafirden başlamak üzere savaşın’ ayetini yorumlarken, ‘insanın en yakınındaki kafir, nefsidir, dolayısıyla asıl savaş nefsle yapılandır’ der, ‘dolayısıyla fetih, nefsin kapılarının açılmasıdır.’&lt;br /&gt;Bu yetkinleşme ve Tunç’un ifadesiyle ‘balçıktan ruha yükselme’ derdi, bizim irfani geleneğin bilge şairlerinin dizelerinde kimi zaman bir ‘meyhane sembolizmi’ne dönüşür, kimi zaman, ‘sevgili’ metaforu ile, bir yüz sembolizminin kapısını aralar.&lt;br /&gt;Buradan hareketle denilebilir ki, irfani geleneğin sözlük ve sembolizmini bilmeksizin ne İbn Arabi doğru okunabilir ne Seyyid Nesimi ne de Kürtlerin büyük bilgesi Ahmed-i Ceziri…Ceziri’nin şiirlerindeki dil, tıpkı Kadı Burhaneddin ve Şah Hatayi’de rastladığımız türden meyhane ve yüz sembolizmi çevresinde gelişir ve bütün soyutlama kalıpları karşımıza tekrar çıkar. ‘Fetihle ilgili ayetin, çevresinde sur olduğu’ şahlar şahı, bir toplumsal gönderme olduğu kadar, mecazi bir atıftır da ve tümüyle ‘kendi derdin söyleyen, gayrı hikayet etmeyen’ Ceziri’nin kendi şahsi gerçekliğini de kuşatmaktadır.&lt;br /&gt;Bediüzzaman, Fatiha’ya ilişkin bir risalesinde, eserin Fatiha’nın emriyle yazıldığını söyler. İbn Arabi’de de bu türden vizyonlara rastlarız, ilk kadın mürşitlerinden el-Müsenna’nın hizmetine bu sure verilmiştir. Allah, kimi sureleri, kamil velilerinin ‘hizmetine’ verebilir, yardımına gönderebilir.&lt;br /&gt;Molla Ahmed-i Ceziri, irfani geleneğimizin seçkin bir bilgesi olarak, ölümünden üç yüzyıl sonra, Barla’da sürgün yaşamı süren Bediüzzaman’ın gönlüne bir bağ atabilmiş ve onu kendisine bağlayabilmiştir. Böyle değil midir aşk? Kalbimize birinin bir yerden bir kement atması ve önceki bağların tümünü yıkarak kendi bağlarını kurması değil midir?&lt;br /&gt;Kürtlerin irfani geleneğinin en değerli kaynaklarından birini oluşturan Ceziri’nin Divan’ını şerhedebilmek ve ‘kültürler mozayiği’ olmaktan çok bir irfani zenginlik taşıyan bu dünyayla yeniden bağ kurabilmek için söz ettiğim sembolizme aşina olmak gerekir. Tunç’tan dinleyelim : “Örneğin meyhanenin gönül, sakinin insan-ı kamil, pir-i harabatın mürşid-i kamil, put’un sevgili, sema’ın vecdi, zülfün gaybi hüviyeti, la’lin dervişin gönlünü, firakın vahdetten uzaklaşmayı, çevganın Allah’ın takdirini, yanaktaki benin hakiki vahdeti ifade ettiğini ve daha bunlar gibi bir çok ıstılahın, bildiğimiz sözlük anlamları dışında kullanıldığını bilmekle bilmemek arasındaki farkı fark etmenin ne denli önemli olduğu aşikardır. Ceziri’nin hemen her gazelinde, kasidesinde ve rubaisinde meyden, badeden, şaraptan söz etmesi tuhaf karşılanmamalıdır.’&lt;br /&gt;Bunu, Mesnevi’deki kıssalarını artık Kürt dilinden de okuyabileceğimiz Hz. Mevlana, ‘üzüm sarhoşluğu değil bizim sarhoşluğumuz, bizim sarhoşluğumuzun sonu yok’ diye dile getirmekte, büyük Arap bilge-şairi İbn Farıd (İbn Farıd da Risale-i Nur’da adı ve bahsi geçen sufilerdendir) ise, ‘biz sarhoş iken henüz üzüm yaratılmamıştı’ biçiminde ifade etmektedir. Buradaki mey’in ve onun yol açtığı sarhoşluğun, ‘hakikat-i Muhammediye’ olduğunu, Hayyam’ın sembolizminin yüksek bir dil oyunu olduğunu söyleyen Seyyid Hüseyin Nasr özellikle belirtmektedir.&lt;br /&gt;‘Bir an olsun sensiz yaşamak mümkün değil billah&lt;br /&gt;Ruhumuz sensin çünkü, sadece ona bir kafesiz biz’ dizelerinde özlemi çekilen kaynak nedir, sevgili kimdir?&lt;br /&gt;Ceziri’nin hasreti Mehmed Akif’inkiyle aynı değil midir?&lt;br /&gt;Sürgün şiiriyle Sezai Karakoç aynı özlemin ateşine düşmemiş midir?&lt;br /&gt;Modern zamanlarda bu zengin irfani geleneğin, ‘Anadolu mayası’nın damarları kesildiğinden, uğradığımız bu travmanın sancıları bize, yıkıcı toplumsal sorunlar biçiminde geri dönmektedir.&lt;br /&gt;Hakan Albayrak’ın bir yazısında belirttiği gibi, “Selahattin Demirtaş, Birinci Cihan Harbi'nde ve İstiklal Harbi'nde emperyalistlere karşı beraberce savaşıp şehit olan Türklerden ve Kürtlerden söz ediyor… O zamanlar cari olan İslam Milleti anlayışının yerine doğru dürüst bir anlayışın konulamadığına dikkat çekiyor…”&lt;br /&gt;Emperyalistlere karşı aynı cephede ‘cihad’ eden kardeşlerin bugün düçar oldukları bela’dan kurtulmanın esenlikli bir yolunun, Molla Ceziri gibi bilgelerin taşıdığı irfani gelenekle bağların yeniden kurulması olduğu aşikar.&lt;br /&gt;Bediüzzaman, Ahmed-i Ceziri, Ahmed-i Hani gibi yetkin insanların ‘ulusal kimlik’leri değil, dile getirdikleri irfan kozmiktir, kuşatıcıdır ve şifa vericidir.&lt;br /&gt;Divan’dan birkaç dizeyle bitirmek isterim :&lt;br /&gt;“Varlıkla ayanı tersine çevirir sevgi/Bir iksirdir aşk, bizse gümüş bakırız&lt;br /&gt;Gaybı ilham eden Allah böyle icra eder hükmünü/Ruhu’l-Kudüs’ten gelir medet feyzimiz&lt;br /&gt;Çok yüce unsurdandır varlık cevherimiz Mela/Doğrusu, süfli ve aşağı bir unsur değiliz biz”&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18812815-2966618621189403146?l=hubabi.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hubabi.blogspot.com/feeds/2966618621189403146/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=18812815&amp;postID=2966618621189403146&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/2966618621189403146'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/18812815/posts/default/2966618621189403146'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hubabi.blogspot.com/2008/02/fetih-suresinin-koruduu-bilge-mele.html' title='Fetih Suresi’nin Koruduğu Bilge :  Mele Ceziri'/><author><name>sadık yalsızuçanlar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02328724852375096593</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='17152589723815895763'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-18812815.post-1400945911286133055</id><published>2008-02-13T19:57:00.001+02:00</published><updated>2008-02-13T19:59:26.777+02:00</updated><title type='text'>"Kürtlerin Homerosu"  Evdale Zeynike</title><content type='html'>"Kürtlerin Homerosu" &lt;br /&gt;Evdale Zeynike&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı dili olarak Kürtçe ve lehçeleri, yüzyılın başlarından itibaren paslanmaya yüz tutmuş, etnik milliyetçi ve seküler karakterli modernleşme çabalarından nasiplenerek de irfani gelenekten arınmış, tümüyle gündelik yaşamda kullanılan seküler bir dil haline gelmiştir. Kürtlerin zengin şifai anlatı geleneklerinin çoğu bugün birkaç Kürt dili ve edebiyatı uzmanının çabalarının umuduna terkedilmiş durumdadır. &lt;br /&gt;Bu bakımdan Ahmet Aras’ın Deng Yayınları’nca yayımlanan Şaire Kurda ye Efsanevi / Efsanevi Kürt şairi Evdale Zeynike adlı çalışması son derece önemlidir.&lt;br /&gt;Aşağıda, Şahin Alpay’ın kendisiyle yaptığı bir söyleşiyi okuyacaksınız :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evdale Zeynike kimdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evdal, bir Kürt ozanı. 1800'lerin başlarında doğmuş, 1913'te öldü; 110 yıl yaşadı. Kürt halk edebiyatı içinde çok önemli bir yere sahip. Tarihin değişik dönemlerindeki olaylar halk ozanları tarafından destan ve destansı türküler biçiminde söylenerek kuşaktan kuşağa aktarıldı. Bu sözlü edebiyat, bir nevi tarih arşivi gibidir.&lt;br /&gt;Evdal, hem binlerce yıl önce yaratılmış olan destanları kendi üslubuyla söyledi, hem de yaşadığı dönemindeki pekçok olayı destanlaştırdı. Bu nedenle ona "Kürtlerin Homeros'u" deniyor.&lt;br /&gt;Eskiden Tükler arasında olduğu gibi Kürtler arasında da halk ozanlarının seçkin bir yeri vardı. Dönemin beyleri ve paşaları hep nam salmış ozanları yanlarına aldı.&lt;br /&gt;Anadolu'da binlerce bey gelip geçmiş, ama hiçbiri şimdi belleğimizde yok. Fakat Köroğlu vasıtasıyla Bolu Beyi 'ni ve Dadaloğlu vasıtasıyla Kozanoğlu 'nu çok iyi biliyoruz. Evdal da döneminin ünlü Kürt beyi Sürmeli Memed Paşa 'nın ozanıymış, uzun zaman onun yanında kalmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürmeli Memed Paşa kim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürmeli Memed Paşa, Doğubayazıt 'taki sarayın sahibi ünlü İshak Paşa 'nın torunu. 1865 yılında Osmanlı yönetimi Adana yöresindeki Kozanoğlu isyanını bastırmak üzere büyük bir askeri güç gönderirken, Sürmeli Memed Paşa'dan da destek istemiş. Paşa 400 süvarisiyle Kozan üzerine giderken Evdal'ı da beraberinde götürmüş. İsyanın bastırılmasından sonra 50 binden fazla Türkmen yerlerinden sürülmüş ve pekçoğu kılıçtan geçirilmiş.&lt;br /&gt;Savaşın hemen ardından kolera hastalığı çıkmış. Osmanlı Ordusu'nun çok sayıdaki askeriyle birlikte Memed Paşa'nın 300'den fazla süvarisi de ölmüş. Yani hem yenen, hem de yenilen tarafta büyük trajedi yaşanmış. Orada birbirlerinden habersiz olarak karşılaşan büyük Kürt ozanı Evdal ile ünlü Türk ozanı Dadaloğlu, bu trajik olayı destanlaştırmışlar.&lt;br /&gt;Aradan bunca zaman geçmiş olmasına rağmen, Evdale Zeynike'nin Kozan Destanı (Wey Xozane) bugün halk arasında hala canlılığını koruyor.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evdale Zeynike üzerine araştırmanızı nasıl gerçekleştirdiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evdal'ın adı üzerinde yaratılmış olan efsaneler herkes tarafından konuşuluyordu, ama kimse onun hayatı konusunda birşey bilmiyordu. Liseyi bitirdiğim 1961 yılında yaşlı bir adamla tanıştım. Ondan aldığım bilgilerle yola çıkıp, 1964 - 68 arasında pekçok yeri dolaşıp, çok sayıda kimseyle konuşarak Evdal'ın yaşam öyküsünü aydınlığa çıkardım. 1971 - 78 arasında yurt dışında kaldım. Dönüşte araştırmayı tamamladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt edebiyatının zengin olmadığı iddiaları konusunda ne düşünüyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtlerin zengin bir sözlü edebiyatları var. Kürtçe'nin uzun süre yasaklı olması nedeniyle yazılı edebiyatın fazla gelişmediği doğru. Ama zengin bir Kürt klasik edebiyatı mevcut. Eli Heriri, Melaye Cüzeyri, Fekye Teyran, Ehmede Hani, Melaye Bate, İsmaile Bazidi, Şerefxane Hekari gibi çok sayıda şari ve yazar, 12. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar birçok eser verdi. Bunların çoğu, Kürt sözlü edebiyatından yararlandı. Xaris Bitlisi 'nin Leyl u Mecnun, Fekye Teyran 'ın Şexe Senan, Ehmede Xani 'nin Mem u Zin, Ereb Şemo 'nun Kela Dımdıme gibi eserleri bunlara örnek. Bundan 300 yıl önce, eski Kürt destanı Meme Alan 'ın konusunu işleyerek Mem u Zin 'i yazan Ehmede Xani, Avrupalı doğubilimcilerce Firdevsi ve Shakespeare ile mukayese ediliyor. Melaye Bate 'nın yüzyıllardır halk arasında okunan Kürtçe Mevlid'i kendi türünün en iyi örneklerinden biri sayılmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt edebiyatı araştırmaları ne durumda?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt edebiyat araştırmaları, çoğunlukla yurt dışında olmak üzere bütün hızıyla sürüyor. Değişik dallarda pek çok eser yayımlandı. Türkçe'ye çevrilenler de var, ama okuyucuya ulaşanı pek fazla değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'de Kürtçe kitaplar bir baskıyla karşılaşıyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baskılar yine var, ama artık kimse aldırmıyor. Savcılar ve polis, daha çok siyasi koku alınca kitapların peşine düşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtçe kitaplara talep nasıl?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek fazla değil. En iyi kitabın satışı 2 bini zor bulur. Bunun bir nedeni, kaotik ortam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öteki Kürtçe kitaplarınız hangileri?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiye kadar çok sayıda destan ve halk ezgileri derledim, ama bunlardan ancak 3 tanesini yayınlıyabildim. Kerr u Kulık ve Siyabende Sılivi 1993'te yayınlandı. Birincisi 1995'te İsviçre'de Almanca olarak da basıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt kökenli bir aydın olarak, Türkiye'nin "Kürt sorunu" hakkında ne düşünüyoruz? Bu sorunu nasıl çözeceğiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sorun olduğunda ne yapılır? Sorun enine boyuna incelenir, üzerine tartışılır ve bir çözüme ulaşılır. Bizde böyle yapılmıyor. Sorunun tam bir özgürlükle tartışılması engelleniyor. Böyle olunca da içinden çıkılmaz bir durum yaratılıyor. Sorunun çözümü bence yönetimlerin tavrına da bağlı. Eğer yönetimler kendini "bölünme paranoyası" ndan kurtarır, Kürtlerin varlığını ülkenin geleceği için bir tehdit olarak görmekten vazgeçerse, sorun çözüm yoluna girer.&lt;br /&gt;Kürtlerin kesinlikle ayrılma niyeti ve talebi yok. Ayrılmanın objektif şartları da yoktur. Türklerle Kürtler, Türkiye'nin her yöresinde içiçe yaşıyor. Kürtlerin çoğunluğu ülkenin batı bölgelerinde. Bu durumdaki insanları kim, nasıl ayırabilir? Kürtler Türkiye'nin tümünü öz yurtları olarak benimsedi. Ayrılmak istemiyorlar, ama temel insan haklarının tanınmasını istiyorlar. Bu ülkenin Türklerin ve Kürtlerin ortak yurdu olduğu gerçeği her kademede kavranırsa, sorun kolaylıkla çözüme kavuşabilir. Böyle bir çözümü kimler sağlayabilir? Demokratik güçler, soruna ırkçı bir tavırla yaklaşan kesimleri geriletip makul bir çözüm için yolu açmazsa, Türkiye yine bölünmez, ama daha uzun süre acı çekmeye devam ederiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci Mevlana&lt;br /&gt;Mevlana Halid-i Bağdadi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl adı Halid Bin Ahmet’tir. İslam dünyasında Mevlana Celaleddin-i Rumi’den sonra ‘Mevlana’ lakabıyla anılan ve bu isimle ünlenen ikinci kişi olduğuna bakılırsa etkinlik alanı anlaşılmış olur. Bir süre Bağdat’ta kaldığı için kendisine Mevlana Halid-i Bağdadî de denmektedir. Bu isimle anılmasında Kürt olduğunun bilinmesinin istenilmemesi gibi siyasi nedenleri de vardır ancak icazetnamesinde Ebu’l-Bahâ Eşşeyh Ziyâeddin Mevlânâ Hâlid bin Ahmed bin Hüseyin eş-Şehrezûrî el-Kürdî olarak isimlendirilmiştir. Caf aşiretinden olan Halid, 1777 yılında (bazı kaynaklar 1778 ve 1779 demekte) Şehrezor’da dünyaya geldi. Kendi döneminin ünlü bilginlerinden ve Muhammed Adem-i Kurdî, Salihê Kurdî, Mıstefayê Kurdî gibi Kadirî tarikatı alimlerinden icazet aldı. Özellikle Kürt başkaldırısının büyük bir dönemine öncülük yapan Berzencî ailesinin ünlü alimlerinden Abdurrahim ve Abdulkerim Berzencî kardeşlerin yanında uzun süre kalarak Mantık ve Kelam ilimleri üzerine yoğunlaştı. Daha sonraları Doğu Kürdistan’daki Senendec’te Muhammed Kuseym’den matematik, geometri, mühendislik gibi bilimleri öğrendi. Eğitimi için gittiği Bağdat’tan Süleymaniye’ye döndü ve Şeyh Abdulkerim Berzencî’nin ölümü üzerine genç yaşta Süleymaniye Medresesi’nin sorumluluğunu üstlendi. Yedi yıl burada kaldıktan sonra 1805′te Hicaz’a gitmeye karar verdi. Bir süre Şam’da oturdu, Medine’ye ve oradan Mekke’ye geçti. Hacı olduktan sonra tekrar Süleymaniye’ye döndü, Sinê ve Hamedan’da öğretmenlik yaptı. 1809 yılında arkadaşı Mîrza Azîmabadî ile Hindistan’a gitmeye karar verdi. İran üzerinden Hindistan’a altı ay boyunca yürüdü ve yol boyunca İslam alimleriyle mülahazalarda bulundu. Bu kısa süre içerisinde 50 milyona yakın insanın Kuran’la ilgili yorumunda değişiklikler yarattığı söylenir. Cihanabad’ta (bazı kaynaklara göre Delhi) Abdullah Dehlevî tarafından büyük saygıyla karşılandı. Burada irşad icazetini alarak 1811 yılında Kurdistan’a geri döndü. Bir süre yine Süleymaniye’de kaldıktan sonra Bağdat’a giderek İhsanîye Medresesi’ni açtı. Bu medrese ilk Halidîye tekkesi oldu. Burada hem Kadirî hem de Nakşi şeyhi olduğu için kendisine Zülcenaheyn (iki kanatlı) ünvanı verildi. Bağdat’ta bir süre kalıp Süleymaniye’ye döndü ve burada ikinci bir tekke açtı. Eğittiği haleflerini Müslüman ülkelere gönderdi. Tekrar Bağdat’a, oradan da Şam yakınlarındaki Salihiye’ye gitti. Orada da bir tekke açtı. 16 Haziran 1826 tarihinde Şam’da başgösteren veba hastalığındandan 49 yaşında vefat etti. Mezarı Şam’ın Salihiye ilçesindeki Kasyun tepesinin eteğindedir. Sultan I. Abdülhamid’in emriyle mezarının üstüne bir kümbet yaptırılmıştır. Farsça ve Kürtçe şiirleri de vardır. Dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusa sahip ülkesi olan Endonezya’da çok sayıda müridi olduğu, bunların pek çoğunun Mevlana Halit’ten aldıkları ilhamla, etnik hiçbir ilişki olmamasına karşın Kürt isimlerini kullandıkları bilinmektedir. Mevlana Halid’in kişiliği ve öğretisi, Nakşibendi tarikatı içerisinde büyük değişiklikler meydana getirdi. Nakşibendi geleneğinin geçmişte de Kürtler arasında önemli bir rolü vardı. Tarikatın etkinliği, Mevlana Halit’le birlikte önemli oranda artmıştır. Osmanlılardaki Nakşibendilerin çoğu Mevlana Halid’e katılmıştır. Başta akaid ve fıkıh hakkında olmak üzere birçok konu hakkında eserleri vardır. Başlıca eserleri; Mîssbahud’Dîvan (Şiir-Farsça, Arapça, Kürtçe - İstanbul, 1844; Mecdî Tadîfî Menaqîbî (İstanbul, Menkıbe, 1875), Eqîda Kurdîya (Kürtçe elyazması akide), Risaleya Rabita (Rabıta Risalesi), Mektûbat (Öğrencilerine yazdığı Arapça, Farsça mektuplar), Adab Risalesi, Zikir Adabı Risalesi, Tarîk Risalesi, Cila’ül-ekdâr, Fera’idü’l-Fevâid, Hosînameya Mevlana (Mevlana Halid’in Vasiyeti), Akd-ul Cevherî fi Farki Beyne Kesb-îl Matûrîdî (Eşarîlerle Maturidîlerin kesb ve irade-i cüziyye konusundaki görüşlerini inceler – Abdulhamit Harputi tarafından yazılan bir şerhi vardır), Zübdetü’r-Resail Umdetü’l-Vesail (Mektubat ve diğer risalelerden alıntılar), Makamat-ı Ali-i Hariri-i Kurdî, Cem-ul Fuad kitabı üzerine bir “haşiye”, Nîhayeyî Remelî (Cuma bahsi, 2 cilttir), Şerha ‘Eqayida ‘Eddûdî (Şerh- Hanefi mezhebinden Şafi’î mezhebine geçenler için bir kılavuz), Seyalekûtî (1804’ten önce yazıldığı biliniyor), Halîbet-il Ekrad fî Teqelubat-îl Emsar, Feraîl-il Fevaid, Cela-ul Ekdar we Seyf-il Bîtarî we Selewat, Rîsala Adabên Şêx û Mirîdan (Şeyh ve Müridler için Zikir Adabı), Rîsala Zikrkirina di Tefrîka Nakşibendide (Nakşibendi tarikatında Zikrin Kuralları hakkında risale), Akidenâme-i Kurdî.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmed Karâzî Diyârbekîrî &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlana Hâlid-i Bağdadî'nin halifelerinden Şeyh Muhammed Hani tarafından ye¬tiştirilmiştir. Adı Ahmed olup, Karazî ve Diyarbekiri nisbeleriyle bilinir. Di¬yarbakır iline bağlı Karaz'da dünyaya gelmiştir. Aynı yerde vefat etmiştir. Doğum ve ölüm tarihleri belli değildir. Küçük yaştan itibaren ilim tahsil etti. Mevlana Hâlid-i Bağdadî'nin halifelerinden Şeyh Hâlid-i Cezerî'nin sohbetlerinde bulundu. Onun ve¬fatı üzerine Şam'a gidip, pirdaşı Şeyh Muhammed Hânî Hazretleri'ne bağlandı. Uzun süre hizmette bulunup Hânî Hazretlerinden manevi yolculuğunu tamamladı. Şeyh Muhammed Hânî kendisine hilafet vererek irşad için onu Di-yarbakır taraflarına gönderdi. O yörede Nakşibendiyye'nin Hâlidiyye ko¬lunu yaymak için elinden geleni yaptı. Geniş bir talebe çevresine irşad ve fey¬zini yaydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmed Mürşidi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adı Ahmed Mürşidî'dir. Diyarba¬kır'da doğmuştur. Doğum tarihi belli değildir. Küçük yaşta tederrüse başlayan Ahmed Mürşidî Efendi, Birecikli Ebubekir Efendi'den irfani geleneği öğrendi ve ondan hilafet aldı. 1174 (m.1760) yılında Diyarbakır'da Cemal’e yürüdü. Şehre bir saat uzaklıktaki Ali Pınarı köyü ile şehir merkezi arasında bir yere defnedildi. Ahmed Mürşidî Efendinin yazdığı "Ahmediyye" adlı eser, sonradan çok ünlenmiştir. Eserin Ahmed Bîcan’a ait olduğu sanılmışsa da, onunla yoktur. Bu eser, daha çok Türkçe manzum bir fıkıh kitabıdır. Ahmed Mürşidî Hazretlerinin ayrıca "Yusuf ve Züleyhâ" ile "Mevlid-i Nebi" adlarında manzum eserleri bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sâdık Ali Efendi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarı Saltuk bilgelerinden olup, adı Sâdık Ali'dir. Diyarbakır'da doğdu. 1553 yılında yine Diyarbakır'da vefat etti. Rum Kapısı adı verilen yerde, mescit yakınında gömüldü. Kanunî Sultan Süleyman döneminde yaşamıştır. Sadık Ali Efendi'nin babası Diyarbakır'da ticaretle yapıyordu. Çok zengin olmuştu. Bir gün Sadık Efendi, babasının dükkânında çalışırken, Pir İbrahim Gülşenî Hazretleri o şehre gelmiş dükkânlarının önünden geçiyordu. İbrahim Gülşenî, Sadık Ali Efendi'ye nazar etti. Bu bakışın etkisiyle kendinden geçip, cezbeye girdi ve gönlüne İlahi aşk doldu. Bunun üzerine hemen Kara Mescit denilen yere, Pir Hazretleri'nin sohbetine koştu. Sonra da taliplerinin arasına katıldı. Sadık Ali Efendi'nin başından geçenlere ve yeni sevdasına babası çok sevindi. Bundan sonra Sadık Ali Efendi Pir Gülşenî Hazretleri'nin tavsiyeleri doğrultusunda yaşadı. Bir süre sonra da mürşidinden hilafet aldı. Babasının ölümü üzerine, kılavuzunu görmek için Mısır'a gitmek üzere yola çıktı. Urfa'ya geldiğinde mürşidinin İstanbul'a gelmekte ol¬duğunu öğrendi. Kendisi de İstanbul'a geldi. Buluşup hasret giderdiler. Gülşenî Hazretleri ona: "Aferin Ali. Sen sadık imişsin'' buyurup, onun bağlılığını takdir etti. O zamandan sonra Ali Efendi, "Sadık Ali Efendi" diye çağrıldı. Daha sonra ziya¬ret için Mısır'a kadar da gidip geri döndüğü bilinmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müştak Baba &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adı, Muhammed Mustafa Müştak Efendi'dir. Babası Seyyid Süleyman Efendi olup, anne tarafından soyu Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri'ne ulaşır.1758 yılında Bit¬lis'te doğdu. 1831 yılında Muş'ta, şehit edildi. Kabri, Muş mezarlığında orta yerde olup, halen ziyaret yeridir. Müştak Efendi Hazretleri tahsilini Bitlis civarında tamamladı. İlk hocası, amcası Hacı Mahmud Efendi'dir. Ataları, Hakkâri beylerinden Müştak Kadirî'nin idaresinde yirmi iki köy vardı. Amcası Hasan Ş,rvanî Hazretleri'nin soh¬betlerini dinlemesi sırasında kalp gözü açıldı, ilahî aşka tutuldu. Beyliğini ve malını mülkünü görmez oldu. Hocası Şirvanî'den hiç ayrılmadı. Onun ileri ge¬len talebelerinden oldu. Yetişip kemale erdi.&lt;br /&gt;“Pirimiz, sultanımız Hacı Hasan Şirvani'dir. &lt;br /&gt;Ahsen-i Takvim'e hayran olmuşuz, hayranıyız”&lt;br /&gt;beytini sık sık okurdu. Tasavvuf yolunda araştırmalarım devam ettirdi. Bir ara Bağdat'a gitti. Abdülkadir-i Geylani Hazretleri'ni ziyaret etti. Müştak Baba, Bağdat'a gidişi¬nin bir davet üzerine olduğunu kaydeder. Oradan Hindistan'a, oradan da Hi¬caz'a gitti ve hacı oldu. Hac dönüşü İstanbul'a geldi. Oradan Trabzon'a geçti. Kudüs ve Şam'a gitti. Müştak Kadiri Baba Hazretleri 1790–1814 yılları arasında İstanbul'da bulunup, Eyüp'te Selami Efendi Dergâhı’nda kaldı. Orada Bitlis'e döndü. Bu¬rada İbrahim-i Ethem adında bir oğlu oldu. Bu oğlu Ethem Baba adıyla meşhur oldu. İki kızından birini saraydan Ahmed Bey'e, diğerini Ahmed Muhlis Paşa'ya nikâhladı. Müştak Efendi, Konya'ya Mevlana Hazretleri'ni ziyarete gitti. Orada be-reketlenmek için Mesnevî Şerif okuttu. Konya eşrafında çok yakın ilgi gördü. Konya'dan İstanbul'a, oradan da Muş'a döndü. Muş'ta tedrisata devam etti. Bir ara Erzurum'a uğradı. Orada çilehanesi vardı. Çok talebe yetiştirdi. Erzu¬rum'da kendilerine hilafet verdikleri zatlar şunlardır:&lt;br /&gt;Oğlu Hacı İbrahim Ethem Efendi Hazretleri&lt;br /&gt;İstanbul-Etyemez'deki Gümüş Baba Dergâhı şeyhi Seyyid Sadullah Efendi Hazretleri&lt;br /&gt;Erzurumlu İbrahim Ethem Hazretleri,&lt;br /&gt;İstanbul-Haseki Başmak-ı Şerif Dergâhı şeyhi Musullu Baba Efendi Haz¬retleri&lt;br /&gt;Mehmed Celal Paşa&lt;br /&gt;Ahmed Cemal Paşa ve diğerleri.&lt;br /&gt;Müştak Efendi, uzun boylu, geniş göğüslü, nuranî yüzlü, ela gözlü, çek¬me burunlu, heybetli, hoş sohbetli, fakir fukaraya yardımı çok seven bir zattı. Hakkâri beylerinden olduğu halde dünya malından ve rütbelerinden yüz çevirmiştir. Manevî saltanat ona dünyanın yanında üstün ve kıymetli ol¬muştur. Kadiriyye yolu önde gelenleri arasına girmiştir. Ömrünü insanların hizmetinde geçiren Müştak Baba Hazretleri, Muş'ta iken bozuk itikat sahibi kimselerin hücumuna uğradı. Evinde, seccadesi üze¬rinde ibadetle meşgul iken boğularak şehit edildi. Şehit edileceğini önceden dostlarına haber vermişti. Kendisi bu ilahî takdire boyun eğdi. O sırada yetmiş beş yaşında idi. Farsça olarak yazdığı çok kıymetli şiirleri vardır. Bu şiirlerini:&lt;br /&gt;Divan,&lt;br /&gt;Asâr-ı Müştak Esrar-ı Uşşak,&lt;br /&gt;Mektûbât-ı Müştak,&lt;br /&gt;Baharnâme eserlerinde toplanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yusuf Harpûtî &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ba¬basının adı Muhammed Efendi'dir. Neseb yönünden Peygamber Efendimiz'e dayandığı söylenir. Şeyh Yusuf Harpûtî veya Hacı Yusuf Harpûtî diye meşhur olmuştur. Şeyh Yusuf Harpûtî Hazretleri 1822 yılında Bilgöl iline bağlı Kiğı ilçesinin Zermek (Yeldeğirmeni) köyünde doğdu. Tahsilini Erzurum'da tamamladı. Zamanında, okunması adet olan ilimlerin tamamını okuyarak icazet aldı. Yusuf Harpûtî Hazretleri daha sonra tasavvufa yöneldi. Baba ve dedele¬rinin de mensubu olduğu Nakşibendiyye tarikatına girdi. Erzurum'dan Harput'a giderek arkadaşı Mahmud-ı Sâni ile birlikte Şeyh Ali Septî Hazretleri'nin sohbetlerine devam etti. Bu sırada Harput halkı kendisini çok sevdikleri için "Harpûtî" Harputlu diye anmaya başladılar. Kısa sürede ilerleyip sülûkünü tamamlayarak mürşidi tarafından kendi köyüne irşadda bulunmak üzere gönde¬rildi. Köyünde önce bir irfan ve irşad ocağı açtı. Oğlu Şeyh Hacı Muhammed Efendi, "İmam Efendi" lakabıyla meşhur olup Osman Bedreddin Efendi ve Şeyh Abdullah Efendi onun isimleri hiçbir zaman unutulamayacak talebelerindendirler. Bu arada meşhur "İmâdiye'l-İslâm" adlı eserini yazdı. Oğlu Muhammed Efendi ile birlikte Hacca gitti. Bu yolculuk sırasında da onun derslerini ihmal etmeyip yetişmesini sağladı. Dönüşte oğluna hilafet vere¬rek irşad için onu Erzurum'a gönderdi. Yusuf Harpûtî Hazretleri 1326 1908 yılında doğum yeri olan Bin¬göl'ün Kiğı ilçesine bağlı Zermek (Yeldeğirmeni) köyünde vefat etti. Köyün¬de kendi konağının bahçesinin bir kenarında defnedildi. Bu bahçenin bir kenarında da cami vardır. Sonradan kabrinin üzerine oğulları tarafından türbe yaptırıldı. Bugün kabri sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir. Yusuf Harpûtî Hazretleri'nin "İmâdiye'l-İslâm" adlı eserinin kendi el ¬yazması orijinali de halen elde mevcut bulunmaktadır. Yusuf Harpûtî Hazretleri'nin dört oğlu vardır. Bunlardan birinci oğlu, kendisinde sülûkünu tamamladıktan sonra irşad için Erzurum'a gönderilmiş, uzun süre hizmetten sonra, babası Yusuf Harpûtî Hazretleri'nin kabrini ziyarete gelirken Murad Suyu'nda boğulmuş, naaşı Kiğı ilçesine getirilerek Kiğı Camii'nin bahçesinde defnedilmiştir. İkinci oğlu Necib Efendi, Erzurum'da han, hamam ve işyeri sahibi bir zengin olmuş, servetini cömertçe fakirlerle paylaşmasını bilmiştir. Üçüncü oğlu Hacı Hafız Ziya Bey Erzurum milletvekili olmuştur. Kabri Eyüp Kabristanı’ndadır. Dördüncü oğlu Mustafa Efendi tahsilini Kiğı ve Erzurum'da yaptı. Kiğı kaymakamlığında bulundu. Yusuf Harpûtî Hazretleri'ne ait olduğu söylenen bir şiiri şöyledir :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşmüşem bir nâr-ı aşka, tâ kıyamet yanarım,&lt;br /&gt;Şem'a pervaneye karşı ağlayuben dönerim.&lt;br /&gt;İçmişem aşkın serabın, nûş edüben kanarım.&lt;br /&gt;Bülbülem, güldür muradım, intizarım yâ Rasûl!&lt;br /&gt;Bülbül güle, ben Allah'a âşık oldum yanarım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah Şemdînî &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslen Şemdinli’lidir. Nakşibendî tarikatı mensubudur. Önce Irak'ta med¬resede ilim tahsil etti. Burada Halid Bağdadî Hazretleri ile arkadaş oldu. Onunla şöyle bir anlaşmaya vardılar: Hangisi kâmil bir mürşid bulursa aldığı fe¬yizden diğerini istifade ettirecektir. Halid-i Bağdadî Hazretleri Hindistan'a kadar gelerek Abdullah Dehlevî Hazretleri'nin en gözde halifesi oldu ve sonra da Bağdat'a döndü. Şeyh Ab¬dullah onu Bağdat'ta ziyaret etti. Ondaki manevî yüceliği görünce bir zamanlar arkadaş olduğu bu zata mürid olmak için tereddüt göstermedi ve intisabından sonra kısa sürede ilerlemeler kaydederek Halid Bağdadî Hazretleri'nin en göz¬de yakını oldu. Daha sonra da halifesi olarak pek çok insan yetiştirdi. Vefatına kadar doğduğu yer olan Şemdinli'nin Nehri kasabasında yöre halkını irşad etti. Daha sonra Türkiye, Irak ve İran'dan birçok talebeleri oldu. Bu üç ülkede tekke ve zaviyeler yaptırarak, gayet düzensiz bir şekilde aşiret hayatı yaşayan çevre halkının ıslah olup toparlanmasında önemli tesirleri oldu. Nehri'de vefat edip orada defnolundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebu'l-Berekât Emevî Hakkâri &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adı Sahr, künyesi, Ebü'l-Berekât'tır. Hocası, Adiy b. Müsafir'in kardeşinin oğludur. Emevi ve Hakkâri nisbet edilmiştir. Aslen Lübnan-Ba'lebek yakınlarında Beyt-i Far beldesinde doğdu. On üçüncü asrın sonlarında Hakkâri’de vefat etti. Amcasının inşa ettirdiği ve kendi¬sinin ders verdiği zaviyede gömüldü. Her üyesi İlahi aşkla yanıp tutuşan bir ailenin evladı olan Ebü'l-Berekât Emevi Hazretleri, küçük yaştan itibaren yetkin âlimlerin meclislerine devam ederek ilim tahsilinde bulundu.  Abdülkadir-i Geylanî'nin halifelerinden olan amcası Adiy b. Müsafir, o sırada Hakkâri civa¬rında irşad etkinliklerinde bulunuyordu. Ebü'l-Berekât'ı Hakkâri gibi bir mah¬rumiyet bölgesine çeken onun yüce şahsiyeti idi. Kısa zamanda amcasının elinde yüce makamlara ulaştı. O da amcası gibi Hakkâri’nin yüksek yaylalarında İslam’ı yaymak ve taliplerini irşad etmekle meşgul oldu. Amcasının ölümü üze¬rine onun görevini de üstlendi. Dostlarından Ebu'l-Feth Nasr b.Rıdvan anlatıyor: "Bir ilkbahar günü Ebü'l-Berekât Hakkâri, öğrencileri ve birçok Allah dostları ile birlikte dergahtan çıkıp dağa doğru tırmandılar. İçlerinden biri: "Bugün canımız ne kadar nar istiyor. Acı tatlı fark etmez" dedi. Sö¬zünü bitirmeye fırsat kalmadan çevredeki meşe ağaçları narla doldu. Ebu'l-Berekât Hazretleri, narları toplayıp yemelerini söyledi. Toplayıp yediler. Sonra dergaha döndüler. Bir saat sonra hocalarından ayrılan bir grup öğrenci biraz ön¬ce nar yedikleri yere gittiler. Ağaçlarda narın eseri bile yoktu." Öğrencilerinden Nasrullah b.Ali Humeydî, bir gün yüksekçe bir dağın doruğuna yakın bir yerinde yürüyordu. Ebü'l-Berekât Hazretleri de dağın eteğinde oturuyordu. Birden bir rüzgâr çıktı. Nasrullah b. Ali dengesini yitirdi. Yuvarlanmaya başladı. Ebü'l-Berekât Hazretleri, rüzgârın dinmesi için dua etti. O anda rüzgâr dindi ve Nasrullah da bulunduğu halde kı¬pırdamadan durdu. Ebü'l-Berekat Hazretleri, rüzgâra emredip, Nasrullah'ı al¬dığı yere bırakmasını söyledi. Allah’ın izniyle rüzgâr dindi. Ebu'l-Berekât Emevî Hazretleri'nin sözlerinden : &lt;br /&gt;“Muhabbet sarhoşluğu ile mest olan bir kimse, ancak mahbubunu, sevdi¬ğini görmekle ayılabilir.” &lt;br /&gt;“Muhabbetin esası vefa, edep ve mürüvvettir. &lt;br /&gt;Vefa: Kalbin, ezeliyetin nuru ile yakınlık kurması, Allah'tan başkasına muhabbeti bırakarak, Ona bağlılıkta ısrarlı olmasıdır. &lt;br /&gt;Edep: Kulun Allah’a karşı ödevlerini, vakitlerini nasıl ayarla¬yacağını, kendini O'ndan uzaklaştıran şeylerden nasıl korunacağını bilmesidir.&lt;br /&gt;Mürüvvet: Allah’tan başka hiçbir şeyi hatırlamayan kalple O’nu anmayı sürdürmek, sözlerinde ve işlerinde Allah’a uymak, içte ve dışta Allah'tan başka her şeyden uzak durmak, kendisine bir sermaye olan vaktini iyi değerlendirmekten ibarettir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyyid Tâhâ el-Hakkârî&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdülkadir Geylanî Hazretleri'nin on birinci kuşaktan torunudur. Mevlana Halid-i Bağdadî Hazretleri'nin önde gelen halifelerindendir. Doğum tarihî bilinmemektedir. 1853 yılında Şemdinli il¬çesi yakınında bulunan Nehri'de vefat etti. Kabri orada olup, ziyaret edilmektedir. İleride kamil bir insan olacağı görenlerce çocukluğunda anlaşılmış, ona gö¬re tahsil ve terbiyesine dikkat edilmiş, tahsil için Süleymaniye, Kerkük, Erbil ve Bağdat gibi yerlerde bulunmuştur. Amcası Seyyid Abdullah, daha küçük yaşta bulunan Seyyid Tâhâ Hazretleri'nin pirdaşı Mevlana Halid Bağdadî Hazretleri'ne Süleymaniye'de götürüp teslim etmiş, o da Seyyid Tâhâ Hazretleri'ne önce büyük ceddi Abdülkadir Geylanî’nin türbesinde önce istihare yapmasını öğütlemiş, dedesi, onu terbiye ve teslim olması için Halid Bağdadî Hazretleri'ne göndermiştir. Seyyid Tâhâ Hazretleri, bağlanmasının ilk günlerinde dergaha dağdan taş ta¬şıdı. Verilen her emre kayıtsız şartsız teslim oldu. Mürşidinin yanında seksen gün hizmette bulunup, hilafetle onurlandı. Seyyid Tâhâ Hazretleri, hilafetini alıp, Mevlana Halid-i Bağdadî tarafından büyük cemaatle Berdesur'a uğurlandı. Bu ayrılış sırasında dergâhtan epeyi uzaklaştığında atına binmek isteyen Seyyid Tâhâ Hazretleri, bir kimsenin üzengisini tuttuğunu fark etti. Baktığında Mevlana Halid’i gördü. Bir süre atının dizginini elinde taşıdı. Uzun yolculuktan sonra Berdesur'a geldi. Amcası Seyyid Abdullah'ın irşatta bulunduğu yer, Berdesur'a çok ya¬kındı. İkisinin de bir yerde hizmetinin hikmetini önceleri kavrayamayanlar ol¬du. Kısa bir süre sonra Seyyid Abdullah Hazretleri'nin vefatı ile bu sır açığa çıkmış oldu. Seyyid Tâhâ el-Hakkarî Hazretleri bir süre sonra Berdesur'dan Nehri'ye geldi. İrşad hizmetlerine burada devam etti. Kırk iki yıl Nehri'den ayrılmadı. Seyyid Tâhâ’nın sohbetiyle pek çok kimse Allah’ın rızasını kazandı. Seyyid Tâhâ el-Hakkarî, vefa ve bağlılıkta Hazret-i Ebu Beki’i, cesaret ve adalette Hazret-i Ömer'i, hayâ ve ilimde Hazret-i Osman'ı, bilgelikte Hazret-i Ali'yi  temsil ederdi. Tıpkı Allah Resulü’ne