tag:blogger.com,1999:blog-184775722008-07-17T23:09:45.146+03:00Sadık Yalsızuçanlarsadık yalsızuçanlarhttp://www.blogger.com/profile/02328724852375096593noreply@blogger.comBlogger282125tag:blogger.com,1999:blog-18477572.post-28066762562262705402008-06-30T21:33:00.000+03:002008-06-30T21:35:27.473+03:00Ulusal darbe hareketi<span style="font-weight:bold;"><br />Etyen Mahçupyan</span><br /><br /> <br /><br />Galiba bundan sonrası bilinçli bir ahmaklığa ne denli razı olduğumuzla ilgili... Çünkü AKP’yi iktidardan indirmek, AB sürecini durdurmak ve vesayet rejimini tahkim etmek için yapılanlar o denli açık seçik ki, bu durumu görmezden gelmek mümkün değil. Bu durumda da söz konusu darbeyi desteklemenin tek yolu ahmaklığı ‘bilinçli olarak’ tercih etmeyi gerektiriyor. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin kararından sonra bunu bir ‘hukuk devrimi’ olarak niteleyen, ya da “Anayasal rejimin temel ilkeleriyle oynanamayacağı ortaya çıkmıştır” türünden ifadeler kullanan malum köşe yazarları oldu. Söz konusu kişiler cahil olamayacak kadar deneyimliler. Ama belki de bu tür deneyim, yani devlete kapılanmışlığın ima ettiği ruhsal ihtiyaçlar kişiyi cahilleştiriyor. Aksi halde bu yazarların tutumunu psikolojik açıdan yorumlamak ve ‘kapıkulu sendromu’ yaşadıklarını söylemek durumundayız. Kişiliğini devlet illiyeti içinde arayanların, devletin yaptığı haksızlıkları aklama konusunda gayet cevval olduklarını tarih bize göstermekte. Bu tutumu sürdürürken kendi gözünde aşağılanmamanın yolu ise cehaletin bilinçli olarak taşınması... Böylece söz konusu ‘bilinç’ eksik olan kişiliği bir nebze tamamlıyor herhalde.<br /><br />Eğer böyle bir ruhsal gereksinim içinde değilseniz, mesele neredeyse yavan olacak kadar açık: AKP’nin iktidara gelmesi ile birlikte Jandarma Komutanı’nın başkanlığı altında Cumhuriyet Çalışma Grubu diye bir faaliyet başlatılmış. Diğer taraftan Jandarma Genel Komutanlığı Planlama, Koordinasyon ve Güvenlik Dairesi’nin yönlendirilmesiyle ‘Ulusal Birlik Hareketi Sivil Toplum Kuruluşu Platformu’ diye bir ‘sözde sivil’ örgüt oluşturulmuş. Darbe günlüklerinde ortaya çıkan girişimlerin asker içinde anlaşma sağlanamaması sonucu akim kalmasıyla birlikte, CHP’yi, baroları, üniversiteleri ve yargıyı kuşatan bir eylem programı izlenmeye başlanmış. Bu arada rektör atamalarına müdahale edilmeye çalışıldığını, makbul rektörlerin de o Jandarma Komutanı’na gidip şikâyetlerde bulunduklarını, ilköğretime el atılmasını tavsiye ettiklerini, Genelkurmay’ı ve bizzat Jandarma’yı ‘göreve’ çağırmayı da ihmal etmediklerini, ortaya çıkan toplantı notlarından biliyoruz. Derken CHP üzerinden ulusal medyaya el atıldığı, aynı zamanda da‘cumhuriyet mitinglerinin’ düzenlendiği 2007 yılına geliyoruz. O dönemde söz konusu Jandarma Komutanı emekli olup Ergenekon çetesinin baş tarafına geçmiş bile... Böylece özellikle gayrimüslimleri hedef alan bir dizi cinayet üzerinden kargaşa yaratma ‘stratejisine’ girişiliyor. Ancak bütün bunlara rağmen seçimler yapılıp AKP bir daha iktidar olunca 2008 yılı başında yeni bir eylem planının ortaya çıktığı anlaşılıyor. Nitekim şubat ayında Ergenekon çetesiyle yakın bağları olan bir ‘Cumhuriyet’ yazarı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na Anayasa Mahkemesi’ne dava açması ve AKP’nin kapatılmasını sağlaması için çağrıda bulunuyordu. Bundan yaklaşık on gün sonra bir toplantıda hareketin bütün ‘büyük başlarının’ hazır bulunduğu ortamda bir konuşmacı “Hukukun dışına çıkılacağı günler geliyor... Bazı durumlarda hukukun askıya alınmasında bir zarar yoktur” diye konuşuyor ve hararetle alkışlanıyordu... Nihayet bütün bu darbe hareketliliği süresince ilişki içinde olunduğu raporlardan anlaşılan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bilinen davayı açtı ve Anayasa Mahkemesi’nin bilinen 9 üyesinin bilinen tavrı veri alındığında –toplumun müdahalesi dışında- AKP’nin kapatılmasını engelleyecek hiçbir şey kalmadı...<span class="fullpost"><br /><br />Bu süreç asker ve yargı bürokrasisinin vesayet rejimini sürdürme kararlılığını ortaya koyarken, Türkiye’de devletin demokrasiye ‘karşı’ olduğunu da gösteriyor. Söz konusu ideolojik güç odağının faşizme yatkın kişiler için bir çekim merkezi oluşturacağı ise açık... Nitekim bugün üniversite rektörlerinden hukukçulara, oradan köşe yazarlarına ve muhtemelen mafyatik teşkilatlara kadar uzanan ‘bilinçli’ bir darbe destekçiliği mevcut. Bu ‘balık’ ağının ortasında ise sırf laik oldukları için bunu desteklemek durumunda olduğunu ve böylece ‘siyasi’ bir tavır sergilediğini sanan birtakım ‘alık’ kimlikdaşlarımız yer alıyor.<br /><br />Bu tabloyu görmek için artık gayret gerekmiyor. Her şey önümüzde... Her şey gözümüze sokarcasına yapılıyor... Müdanasızlık ahlakı ayaklar altına almaya hazır olduğunda, o bataklıktan çıkmak ancak insanlık onuruna dayanarak olabilir. Dolayısıyla soru, kaç insanın insanlık onuruna sahip çıkacağıdır.<br /><br />Taraf, 15.06.2008</span>sadık yalsızuçanlarhttp://www.blogger.com/profile/02328724852375096593noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-18477572.post-47114946177871320502008-06-30T21:32:00.001+03:002008-06-30T21:34:45.574+03:00Genelkurmay ve dört gazete...<span style="font-weight:bold;"><br />Ahmet Altan</span><br /><br /><br />Dün, Doğan grubunun dört gazetesiyle Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamasını görünce “ne oluyor” dedim.<br />Önce Genelkurmay’dan başlayalım.<br />Genelkurmay’ın açıklamasında benim yazımdan alıntı yapıldığına göre mesele biraz kişiselleşiyor.<br />En baştan şunu söyleyeyim ki üsluplarından hiç hoşlanmadım.<br />Bunu her kim yazdıysa ya da yazdırdıysa üslubuna biraz dikkat etmeli, babaannemin deyimiyle, “ben sizin ağzınızın kaşığı değilim”, öyle aklınıza geleni yazamazsınız.<br />Kullandıkları kelimelere bakın, “maksatlı, seviyesiz, bayağı, saldırgan.”<br />Bence daha saygılı bir üslup seçmeye özen gösterin.<br />Saygı görmek için saygı göstermek gerektiğini de hatırınızdan çıkarmayın.<br />Şimdi gelelim açıklamanın özüne.<br />Açıklamadaki şikâyetlerinde haklı oldukları iki nokta var.<br />Bir generalin sağlık durumuyla, bir başka generalin yaptığı bir gezideki fotoğraflarının yayınlanmasını eleştiriyorlar.<br />Bizim gazetecilik anlayışımıza göre bu tür haberler ayıptır.<br />Bizim gazetemize bu konularda haber girmez.<br />Girmedi de.<br />Generallerden hiçbirinin özel hayatıyla, ailesiyle, sağlığıyla, seyahatiyle, kısacası kişisel dünyasıyla ilgili haber yapmayız biz.<br />Çünkü bunlar bizi ilgilendirmez.<span class="fullpost"><br />Elimize gelen dosyaların hiçbirini basmadık, basmayız.<br />Ama bir kuvvet komutanı, Anayasa Mahkemesi’nin üyelerinden biriyle gizlice buluşursa, bunu haber yaparız çünkü bu bütün ülkeyi ilgilendirir.<br />“Suça bulaşmış iki kurum” dememden alınmışlar.<br />Muhtıra vermek suçtur... Anayasa Mahkemesi’nin anayasayı çiğnemesi de suçtur.<br />Suçlu duruma düşmek istemiyorsanız hukukun çizgileri dışına çıkmayın, yasaları çiğnemeyin.<br />Genelkurmay, “yargı önünde hesap vereceğimi” söylüyor.<br />Ben bu ülkede otuz yıldır yazı yazıyorum, o sanık sandalyesine çok oturdum.<br />Sorun, yazarlar sık sık sanık sandalyesine otururken, suç işleyen generallerden hiçbirinin o sandalyeye oturmaması.<br />Aramızda böyle bir eşitlik oluştuğunda Türkiye de düze çıkacaktır, emin olun.<br />Ama en iyisi, hiçbirimizin o sandalyeye oturmadığı, herkesin hukuka saygılı olduğu bir ülke kurabilmektir.<br />Bizim amacımız da zaten budur.<br />Bunun için hukuka uymayan eylemleri eleştiriyoruz.<br />Şimdi gelelim Doğan grubunun “dört” atlısına.<br />Bugün Radikal gazetesinin manşetini gören okurlarıyla yazarlarının çoğunun utandığını düşünüyorum doğrusu.<br />Çünkü utanç verici bir manşetti.<br />Radikal’e göre, bir kuvvet komutanıyla bir yüksek yargıcın, ülkenin içinde bulunduğu bu şartlarda “gizli” bir buluşma yapmasını haberleştirmek “acemi bir psikolojik savaşmış”, öyle diyorlar.<br />Böyle bir buluşma olmasına değil, bu buluşmanın ortaya çıkarılmasına itiraz ediyorlar.<br />Ve, bunlar da gazeteci.<br />Vatan gazetesi de Radikal’e katılıyor manşetinden.<br />Milliyet’le Hürriyet ise, bu “gizli buluşmanın” nedenlerini ve içeriğini hiç merak etmeden, bu haberin yayınlanmasının “Paksüt’ün izlendiğinin kanıtı” olduğunu söylüyorlar.<br />Dördünün de pek sevimli olmayan bir telaşı var.<br />Belli ki, gerçek gazetelerin “yeni bir 28 Şubat’ın oluşmasını” engellemek istemesinden rahatsızlar.<br />Halkın iradesini ve sivil siyaseti devre dışı bırakacak her aranışa destek oluyorlar.<br />Ordunun muhtırası, Anayasa Mahkemesi’nin anayasayı çiğnemesi onları hiç huzursuz etmiyor ama “gizli” buluşmalar ortaya çıkınca, bu gerçeği gözlerden saklayabilmek için kendilerini parçalıyorlar.<br />Aynı grubun dört gazetesi birden bize ateş ediyor.<br />Bu gazetelerin hepsinin de aynı insana ait olması herhalde tuhaf bir “tesadüf”.<br />Paksüt’ü savunabilmek için sayfalarını ayırmışlar ama fazla telaşlı olduklarından Hürriyet’in Ankara temsilcisi Enis Berberoğlu’nun yazısını okumayı unutmuşlar.<br />Berberoğlu, “buluşma” haberinin onlara da geldiğini, Paksüt’e bunu iki kere sorduklarında ve Paksüt’ün her iki seferde de bunu inkâr edip, yalan söylediğini yazıyor.<br />Anayasa Mahkemesi’nin yargıcı, gerçeği ancak bizim gazete bunun haberini yaptıktan sonra kabul etti.<br />Zaten bu gazetelerin yöneticilerini, okuyucularını ve orada çalışan dürüst insanları da üzecek bir çarpılmayla “meselenin üstünü kapatmak” için hareketlendiren de, bizim gazetenin onların sakladıklarını ortaya çıkarması.<br />Yalanı bitirmesi.<br />Bu gazetelerin yöneticileri, bizim gerçekleri yazmamamızı engelleyebilmek için bizimle bir çatışmaya girmek istiyorlar sanırım.<br />Denesinler bence.<br />Dürüstlüğün öfkesiyle, “bükülmüşlüğün” kurnazlığı çarpıştığında kimin kazanacağını görelim.<br />Bakalım kim acı çekecek, kim rezil olacak.<br />Bu ülkede, bazen muhtırayla, bazen yasaları çiğneyen hukukla, bazen Ergenekon çetesiyle demokrasi dışı bir darbe gerçekleştirilmeye çalışılıyor.<br />Eski deyimle söylersek, saflar da ayrışıyor.<br />Bizim yerimiz belli.<br />Onların yeri de artık iyice açığa çıktı.<br />Hadi bakalım darbenin “iyi çocukları” gösterin gücünüzü.<br />Bir gücünüz varsa tabii...<br /><br />Taraf, 15.06.2008<br /></span>sadık yalsızuçanlarhttp://www.blogger.com/profile/02328724852375096593noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-18477572.post-63941750309513255142008-06-08T23:17:00.000+03:002008-06-08T23:18:12.389+03:00Sakarya Türküsü<span style="font-weight:bold;">Necip Fazıl Kısakürek</span><br /><br /><br />İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya: <br />Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya. <br /><br />Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak; <br />Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak. <br /><br />Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir: <br />Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir. <br /><br />Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat: <br />Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat! <br /><br />Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne? <br />Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine: <br /><br />Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için. <br />Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin? <br /><br />Rabb'im isterse, sular büklüm büklüm burulur. <br />Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur. <br /><br />Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük? <br />Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!.. <br /><br />Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya! <br />Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya? <br /><br />İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal; <br />Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal, <br /><br />Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan: <br />Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan! <br /><br />Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân; <br />Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an! <br /><br />Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu? <br />Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu? <br /><br />Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna? <br />Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna? <br /><br />Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir? <br />Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir! <br /><br />Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler; <br />Sakarya, kandillere katran döktü geceler. <br /><br />Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya. <br />Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya! <br /><br />İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su: <br />Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu. <br /><br />Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek: <br />Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? <br /><br />Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl! <br />Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl! <br /><br />Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun, <br />Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun! <br /><br />Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız; <br />Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız! <br /><br />Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader; <br />Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider! <br /><br />Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz: <br />Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz! <br /><br />Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya: <br />Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!sadık yalsızuçanlarhttp://www.blogger.com/profile/02328724852375096593noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-18477572.post-88444931874431677572008-06-08T23:16:00.000+03:002008-06-08T23:17:37.468+03:00İrfan ve İnsan Sempozyumu<span style="font-weight:bold;">Halit Güler</span><br /><br /><br />Baharın güzelliği ve topluma kazandırdığı canlılık, ilmî toplantılara da tesir etti. Mevsimin getirdiği serinlik, yeşillik ve renklilik; zihinleri güzel şeyler düşünmeye, örnek davranışlara ve faydalı organizasyonlara sevk ediyor. Kışın insanlar; taş gibi sertleşir, tipi gibi hoyratlaşır ve karlar gibi beyazlaşır. Yazın insanlar; teller gibi gevşer, nadas edilmemiş tarlalar gibi çoraklaşır ve yeller gibi tembelleşir. Bahar ve Sonbahar mevsimlerinde insanlar; dışa açılmaya, çevre ile ve sosyal etkinliklerle ilgilenmeye başlarlar. <br />Bendeniz de Baharın davetine uyarak mevsim sonuna kadar Konya’dan ayrıldım. İlmin beşiği ve tarımın öncüsü Çumra Sempozyumundan sonra, baharın güzelliğini ve renklerini sergilediği Antalya’ya geldim. On gündür Akdeniz’in yeşil yamaçlarındayım.<br />Buraya kadar olan ifadeler, baharın merkezi, toprağın ve denizin nefesi Antalya da olduğumu, ben bir şey belirtmesem bile, nasıl da ele veriyor.<br />Çumra Sempozyumunun bütünüyle üzerimdeki tesiri devam ederken, Konya’da detaylarını çok iyi bilmediğim Asrı Saadet Sempozyumunun yapıldığını gazetelerde gördüm. Asrı Saadet Sempozyumu, Kutlu Doğum Haftasında yapılması gereken bir toplantının gecikmişi gibi geldi bana. Böyle bir organizasyondan haberim olmadığı için üzüldüğümü söylemezsem yalan olur. Haberim olsaydı zevkle ve onurla takip eder ve müstefit olurdum. <br />Bu tarz toplantılara ilgi gösterilmediğinden, hatta salonların boş kaldığından şikâyet ederiz. Herhalde salonların boş kalmasında işin sahiplerinin de ihmalleri ve kusurları var. Duyurma işlerini iyi yapamıyoruz. Veya bu, ilmi bir toplantı merak edip gelenler bize yeter diyoruz.<span class="fullpost"><br />Ben böyle düşünüyorum, ama Asrı Saadet Sempozyumunu kimin düzenlediğini de iyi bilmiyorum. Bu yazıyı herhangi bir kimseyi veya bir kurumu suçlamak için de yazmıyorum. Herkes benim gibi düşünmek ve değerlendirmek zorunda değil. Birisi çıkıp, bizim nasıl haberimiz olmuş ve gelmiş isek senin de haberin olsaydı da bizim gibi gelseydin diyebilir. Kendine göre o da haklı. Aslında bu tarz toplantıları takip etmek ve toplantının yapılacağı salonda hazır bulunmak bizim görevimiz. Niyetimiz ve azmimiz dinî ve millî içerikli ilmî toplantılardan yana olmasına rağmen maalesef bazen, bazen değil çoğu zaman bu toplantılardan haberimiz olmuyor veya olmayabiliyor. Keşke haberimiz olsa da gitmeyen ve suçlanan biz olsak.<br />Antalya da iken cep telefonuma bir mesaj geldi. Mesajı okudum MERKAM (Meram Belediyesi Konevî Araştırma Merkezi) Dedeman Otelinde 1.Uluslararası Sadreddini Konevi sempozyumunun yapılacağını haber veriyor. Aynı zamanda bu sempozyuma bir davetiyedir. Zamanımızda demek ki herhangi bir kimseyi bir toplantıya davet etmenin çeşitli yolları ve usulleri varmış. Bu haberi bana ulaştıran MERKAM’ı dikkat ve nezaketleri sebebiyle kutluyorum. Ayrıca, takip edememekten büyük üzüntü duyduğum Sadreddin Konevî Sempozyumunu tertip edenleri tebrik ediyorum. İnşallah hayırlı olur.<br />Dedim ya; baharla birlikte ilmî toplantılar ve ziyaretler canlanıyor. İşte bu güzel toplantılardan birisi de Antalya’da yapıldı:<br />Akdeniz Kültür ve İletişim Kulübü (AKİK), Sinani Ümmi Kültür ve Sanat Etkinlikleri dizisinden; Elmalının Canları İrfan ve Sevgi Sempozyumu ismi altında Antalya Latanya Otelinde 17 Mayıs 2008 Cumartesi günü bir toplantı düzenledi. Sempozyum güzel bir salonda protokol konuşmalarından sonra Prof. Dr. Mustafa Kara’nın Tasavvuf ve Kültürümüz başlıklı konuşmasıyla başladı ve Prof. Dr. Raşit Küçük’ün Sevgi Medeniyetimiz konulu konuşmasıyla devam etti.<br />Prof. Dr. Raşit Küçük’ün başkanlığını yaptığı birinci oturumda; Yrd. Doç. Dr. Mustafa Tatçı, Dr. Abdürrezzak Tek, Doç. Dr. Vecdi Bilgin, Prof. Dr. Ali Yılmaz daha çok Elmalı’nın kültür ve tasavvuf hayatını ifade eden tebliğlerini sundular.<br />Nefis bir öğle yemeğinden sonra Prof. Dr. Ali Yılmaz’ın başkanlığını yaptığı ikinci oturumda; Doç. Dr. Celal Türer, Doç. Dr. Ahmet Öğke, Sadık Yalnızuçanlar, Prof. Dr. Bilal Kemikli, birinci oturumda olduğu gibi Elmalının Canları Vahab Ümmi, Ümmi Sinan, Niyazi Mısri’nin şiirlerinden örnekler verdiler.<br />Değerlendirme toplantısında Akdeniz Kültür ve İletişim Kulübü Başkanı Dr. Mehmet Karakaya da tebliğcilere ve katılımcılara teşekkür konuşmasından sonra Sempozyumla ilgili görüş ve düşüncelerini dile getirdi.<br />Sempozyumun değerlendirme oturumuna Prof. Dr. Ümit Meriç Yazan’ın da katılması büyük bir sürpriz oldu ve Sempozyuma renk kattı. Bu tarz kuruluşlar birlik ve beraberliğe, dayanışmaya, mensuplarını bu tarz toplantılara katılmaya teşvik etmeleri konusunda yaptığı konuşma ilgi ve takdirle izlendi.<br />Sempozyum olgun ve dolgun bir hava içerisinde geçti. Anadolu’nun mütevâzi bir köşesinde yoğunlaşan manevi hava ve tasavvufi aşk toplantıyı takip edenleri heyecanlandırdı. Vahab Ümmi. Sinan Ümmi gibi ulu kişilerin, Bektaşilik ve Halvetilik gibi tasavvuf akımlarının kaynağı olan Elmalı’da doğup büyümüş olmaları ve Elmalı’da medfun bulunmaları bölgenin manevi derecesini artırdı ve Elmalı, Sempozyumun ilgi odağı haline geldi. <br />Tarihte Elmalı, Bektaşiliğin ve Halvetiliğin önemli merkezlerinden birisiydi. Günümüzde yine Elmalı’dan tefsir sahibi Hamdi Yazır, Diy. İşl. Başkanlığı yapmış İbrahim Elmalı gibi ilim ve irfan sahibi kimseler yetişmiş <br />Prof. Dr. Bilal Kemikli’nin şu tespiti de güzeldi: “Bu sempozyumlar çok yararlı oluyor. Ben de kaybolan Bursa’nın sempozyumunu yapacağım. Çünkü Bursa kayboldu. Bursa’da tarihi eserler ve mezarlıklar kayboldu. Bursa’da dil kayboldu. Bunları konuşmak ve tartışmak lazım.”<br />Kaybolan yalnız Bursa mı? Eğer bir şehir tarihi eserleriyle ve kültürleriyle var sayılacaksa, o kadar kaybolan şehrimiz var ki her biri için ayrı ayrı sempozyumlar yapmak gerekir. Bunu da işin çilesini çeken Bilal Kemikli gibi ilim adamlarımız yapabilir.<br />Yard. Doç. Dr. Mustafa Tatçı’nın şu sözü de enteresandı: Elmalı’nın önemini dile getirirken: “Dışarıdakiler Elmalı’ya gelmeli. Elmalı da kendine gelmeli.” Ah bir kendimize gelebilsek.<br />Bu Sempozyumla ilgili çok şey yazmak mümkün. Tebliğler ve tebliğ dışı konuşmalar kitap haline getirileceği için piyasaya çıkınca mutlaka alıp okunmalı. Böylesine seviyeli bir Sempozyumu tertipleyen ve konuklara ev sahipliği yapan AKİK’İ tebrik ediyorum. İkinci günkü Elmalı gezisine katılamayışımı da bir kayıp sayıyorum.<br /><br /><br />Merhaba, 23.5.2008</span>sadık yalsızuçanlarhttp://www.blogger.com/profile/02328724852375096593noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-18477572.post-12994053127925776822008-06-08T23:13:00.001+03:002008-06-08T23:15:40.528+03:00Bir mezar taşının düşündürdükleri<div class="image"> </div><div class="image"> <img src="http://www.memleket.com.tr/images/news/508.jpg" alt="" /> </div> <div class="top_content"> <div class="title">Bir mezar taşının düşündürdükleri</div> <div class="short_content">İstanbul Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi A. Halim Koçkuzu bir Mevlana dostunun mezarını yazdı.</div> <div class="date">26 Mayıs 2008 / 17:12</div> </div> <p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;">“İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar”<o:p></o:p></p><em>(Die Menschen schlafen, wenn sie sterben, erwachen sie)</em><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><em><o:p></o:p></em></p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><b><o:p> </o:p></b></p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><strong><o:p> </o:p>A. Halim Koçkuzu<o:p></o:p></strong></p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><o:p> </o:p></p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><o:p><img src="http://www.memleket.com.tr/images/news/24692.jpg" align="right" height="190" width="275" /></o:p></p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;">2003 yılında vefat eden ve Almanya’nın Bonn kentinde medfun olan Prof. Dr. Annemarie Schimmel’in Mezar taşında tasavvuf ehlinin sıkça kullandığı hadislerden biri olan “İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar” ibaresini görünce insan ister istemez müteveffa ya da merhumenin tasavvufla ve İslam kültürü ile nasıl hemhal olduğunu anlıyor.</p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><o:p><strong></strong></o:p> </p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;">Efendim Müslüman oldu mu olmadı mı, mezar taşındaki hadis sahihtir, mevzu’dur tartışmasını bir kenara bırakarak geride bıraktığı eserleriyle onu anmak ve anlamaya çalışmak herhalde en doğru yol olsa gerek.</p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><o:p></o:p> </p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><o:p><img src="http://www.memleket.com.tr/images/news/24693.jpg" height="340" width="454" /></o:p></p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><o:p></o:p> </p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;">Kendisini Oxford’da 1998 yılında “Hüsn-i Hat Sanatı ve Tasavvuf İlişkisi” konulu konferansta ilk ve son kez dinleme imkânı bulmuş ve konferans sonrası yanına giderek tanışmıştım. İslam’a ve Tasavvufa ömrünü adamış olan Schimmel’in etrafını saran gençler kendilerini tanıtarak bazı konularda kendisine sorular yöneltiyorlardı, Schimmel soru soran kişinin anadili ne ise o dilde cevap veriyordu. Bu durum beni oldukça etkilemiş idi. Batı’nın Şarkiyatçı yetiştirme konusuna ne kadar ciddiyetle eğildiğinin en iyi örneği Prof. Dr. Annemarie Schimmel’dir diye düşünüyorum. <span style=""> <strong>(MemleketDERGİ)</strong></span><span style="color:darkred;"><o:p><strong> </strong></o:p></span></p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 35.4pt; text-align: justify;"><span style=";font-family:Verdana;font-size:10;color:darkred;" ><o:p></o:p></span></p><span style=";font-family:Verdana;font-size:10;color:darkred;" ><o:p> </o:p></span><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong>Annemarie Schimmel (1922-2003)<o:p></o:p></strong></p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><o:p> </o:p></p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><o:p> </o:p></p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;">Ünlü Alman İslam bilimcisi Annemarie Schimmel 7 Nisan 1922’de Erfurt’ta doğdu. </p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;">İslamiyet ile 15 yaşında ilgilenmeye başlayan Schimmel, Türkçe, Arapça, Farsça ve diğer bazı doğu dillerini öğrenmiş ve birçok şiirin çevirisini yaptı.</p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;">1941’de Berlin Üniversitesi’nde İslâmî Araştırmalar sahasında doktora yaptı. </p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;">1946-54 yılları arasında Marburg Üniversite’nde, 1954-59 yılları arasında da Ankara İlahiyat Fakültesi’nde Dinler Tarihi dersleri verdi. </p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;">Bonn ve Harvard Üniversitelerinde çalıştı. Çok sayıda uluslararası ödül aldı ve çeşitli ilmî kuruluşlarda başkanlık ve üyelik yaptı. </p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;">Almanca, İngilizce ve Türkçe olmak üzere 80’den fazla yayına imza attı. Arapça, Farsça, Urduca, Türkçe ve Sindçe’den Almanca’ya çeviriler yaptı. </p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;">Çalışmaları özellikle tasavvuf büyüklerinden Mevlânâ, İbn Atâullah ve Hallâc üzerinde yoğunlaştı. <span class="fullpost">Çeşitli ülkelerde konferanslar verdi. 100’e yakın kitabı yayınlandı. </p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;">Uzun yıllar Almanya’nın Eschweiler kentinde bulunan Almanya Müslümanlar Merkez Konseyi üyeliği yaptı.</p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;">İslam dünyasıyla Batı dünyası arasında köprüler kuran Scihimmel 81 yaşında öldü. Almanya Müslümanlar Merkez Konseyi; 22 Ocak 2003’te Ankara, Bonn, Harvard, New York ve Londra’da üniversitelerde eğitim veren Schimmel ile ilgili, “Dünyada hiçbir İslam ülkesi yoktur ki, Schimmel’in ölümü büyük üzüntü yaratmasın” ifadesini kullandı.</p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;">Hakkında ölüm fetvası verilen “Şeytan Ayetleri”nin yazarı Salman Rüştü’yü “Müslümanların duygularını çok kaba şekilde rencide ettiği” gerekçesiyle eleştiren Schimmel, bu nedenle Avrupa’daki bazı barış grupları tarafından tepki almış, buna rağmen 1995 yılında Alman Kitapçılar Birliği’nin Barış Ödülü’nü kazanmıştı. </p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;">ESERLERİ:</p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;">1-Hz. Muhammed, Profil Y.</p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;">2-Ruhum Bir Kadındır, İz Y.</p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;">3-Halifenin Rüyaları, <i style="">İslam’da Rüya ve Rüya Tabiri,</i> Kabalcı Y.</p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;">4-Tanrının Yeryüzündeki İşaretleri, Kabalcı Y.</p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;">5-İslam’ın Mistik Boyutları, Kabalcı Y.</p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;">6-Sayıların Gizemi, Kabalcı Y.</p><p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;">7-Cavitname, M. İkbal’den çeviri, Kültür B.</p></span>sadık yalsızuçanlarhttp://www.blogger.com/profile/02328724852375096593noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-18477572.post-44968089150438116502008-06-08T23:12:00.001+03:002008-06-08T23:12:38.524+03:00Yargımızın resmidir<span style="font-weight:bold;">Eser Karakaş<br /></span><br /><br />Bir süredir ülkemizde egemen hukuk ideolojisi ve yargı üzerine düşüncelerimi aktarmaya gayret ediyorum. <br /><br />Varabildiğim sonuç, uluslararası meşruiyet açısından, hukuk düzeyimizin ekonomik gelişmişliğin yaklaşık otuz sene gerisinde olduğu. <br /><br />Bu karara varmamda en temel etken hukuka mukayeseli bir pencereden bakmaya çalışmam; Türkiye ekonomisi senede yaklaşık yüzotuz milyar dolar ihracat yapıyor, bu ürünlerin artık çok büyük bölümü imalat sanayi malları, yani dünya artık Türkiye ekonomisinin ürettiği malları tüketiyor yani uluslararası mal piyasaları bizim üretimimize meşruiyet veriyor. <br /><br />* * * <br /><br />Oysa, yüksek yargı organlarının üretimi olan hukuk kararları başka bir uluslararası test mekanizması diyebileceğimiz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden en çok dönen kararlar, diğer bir ifadeyle uluslararası meşruiyet konusunda yüksek yargı üretiminin düzeyi mesela Beko ürünlerinin çok gerisinde. <br /><br />Bu tür bir mantık kimilerini kızdırabilir ama ben meselelere böyle bakılmasını savunuyorum. <br /><br />* * *<br /><br />Söz konusu meşruiyet meselesinin kökeninde de yüksek yargı kararlarının ABD Federal Mahkemesi ya da AİHM kadar özgürlük meselesini içselleştirmemesi, devleti hep bireyin önüne çekme gayreti yatıyor. <span class="fullpost"><br /><br />AİHM daha 1976 senesinde ünlü Handyside kararında ‘ifade ozgurlugu sadece hosa giden dusunceler icin degil, devleti ve toplumun herhangi bir kesimini inciten, soke eden ya da rahatsız eden goruşler icin de gecerlidir. Bu durum coğulculuk, hoşgoru ve acıkgörüşlülük temelinde sozkonusudur.’ <br /><br />Aynı Mahkeme (AİHM)1998 senesinde verdiği Sosyalist parti kararında da şöyle diyor: ‘Siyasi partilerin program ve projelerinin Turk devletinin mevcut ilkeleri ve yapısı ile uyuşmaması onların demokrasi ile de bağdaşmadığı anlamına gelmemektedir. Devletin yapılandıgı mevcut sekli sorgulasa bile, demokrasinin kendisine zarar vermediği muddetçe, farklı siyasal programların onerilmesine ve tartışılmasına izin verilmesi demokrasinin özünü teşkil etmektedir.’ <br /><br />Gelelim ABD Federal Mahkemesi’nin kilometre taşı bazı kararlarına: <br /><br />Teksas/Johnson 1989; Bayrak yakma davası : ‘Eğer Anayasanın birinci ekini belirleyen temel bir prensip varsa o da devletin bir fikri sadece toplum onu rahatsız edici ve kabul edilemez buluyor diye yasaklayamamasıdır.’ (meshur yargıç Brennan). <br /><br />* * *<br />Thomas/Collins 1945 (izinsiz konusma yapan sendikacı Teksas kanununa gore mahkum oluyor; ifade ve toplanma ozgurlugunu ihlali davası): ‘Halkı zararlı fikirlere karsı korumak devletin vazifesi ya da hakkı olamaz. First amendment ‘ın (ABD Anayasası’nın birinci eki) temel amacı kamusal makamların basın,ifade ve inançları sınırlamak suretiyle toplumun zihnini korumaya kalkışmasını onlemektir’ (meshur yargıç Jackson). <br /><br />Batı Virjinia Eğitim Konseyi/ Barnette, 1943(bayragı selamlamayan okul cocugu davası) : ‘Anayasal sistemimizde değismeyen tek sey, resmi görüşlere itaat, siyasette mutlak doğrular, milliyetçi anlayış, din ya da başka yerleşik görüşler değil, yurttaşların kendilerini ifade edebilme özgürlükleridir.’ <br /><br />* * *<br /><br />Bu kararları neden aktarıyorum diye sorarsanız yegane muradım kendi ülkemin de yüksek yargısının bu tür kararlarına olan özlemimdir. <br /><br />Kimi önemli kararların yanında da yargıçların adları var ve bu kararlar bu yargıçların adları ile anılıyor. <br /><br />Ben yargıç olsam türbanın üniversitelerde kullanımının laikilk ilkesi ile çeliştiği kararını veren değıl, Handyside’ın altına imza atan bir yargıç olmak ister, adımın da Handyside kararı ile anılmasını arzu ederdim. <br /><br /><br />Star, 28.05.2008<br /></span>sadık yalsızuçanlarhttp://www.blogger.com/profile/02328724852375096593noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-18477572.post-51568797137538265732008-06-08T23:11:00.000+03:002008-06-08T23:12:01.417+03:00Sivas’ın Doğusu<span style="font-weight:bold;">Mehmet Altan<br /></span><br /><br />Dün öğle saatlerinde. CNN’in başına oturmuş. Dikkatle Başbakan’ın Diyarbakır’da açıkladığı ‘GAP eylem planı’nı dinliyordum. Ekrana bir ‘son dakika’ haberi düştü: ‘Ahmet Türk DTP Grup Başkanlığı’ndan istifa etmişti’... <br /><br />Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın değişiyle ‘Sivas’ın doğusuna’ geçen iki parti var: Birisi AK Parti, diğeri Demokratik Toplum Partisi... <br /><br />Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kapatılmasını istediği bu iki parti, Güneydoğu halkının neredeyse yüzde doksanını temsil ediyor... AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Erdoğan, Türkiye’de tüm partilerin, özellikle de Kürt siyasetçilerin gözardı ettiği iddialı bir ‘bölgesel kalkınma’ planı açıklıyordu... Bu, bir anlamda, yaklaşan yerel seçim sürecinde izlenecek siyasetinin de ipuçlarını vermekteydi... Peki, Sivas’ın doğusundaki diğer ikinci parti olan DTP’de ne oluyordu? <br /><br />* * * <br /><br />DTP grup başkanlığı görevinden istifa eden Türk’ün yerine DTP Genel Başkan Vekili ve Mardin Milletvekili Emine Ayna getirilmişti... <br /><br />DTP Meclis grup toplantısının basına kapalı bölümünde, grup başkanlığı için seçim yapılmış ve Ayna, DTP Mardin Milletvekili Ahmet Türk’ün yerine grup başkanlığına seçilmişti... <br /><br />Olayın ‘perde arkası’ ile ilgili olarak dün bizim star’da ‘DTP’de Türk-Ayna savaşı şiddetleniyor’ başlığıyla okuduğum haber aklıma geldi: <br /><br />‘DTP’nin eski genel başkanı şimdiki grup başkanı Ahmet Türk ile İmralı’ya yakın isimlerden DTP Genel Başkanvekili Emine Ayna arasında bir süredir devam eden gerilim açık savaşa dönüştü. <span class="fullpost"><br /><br />Kuzey Irak’a gittiği sırada Ayna’nın DTP Genel Başkanvekili seçilmesi bardağı taşırdı. Türk, kendilerine haber verilmeden yapılan girişim üzerine istifayı gündemine aldı. Türk’ün, grup başkanı makam odasını boşaltma girişiminde bulunduğu, Ayna’dan da milletvekili odasını boşaltmasını talep ettiği öne sürüldü. Türk’ü, kendisine destek veren ılımlı vekiller engellemeye çalıştı.’ <br /><br />Haberin dibinde bir de ‘şahin’ ve güvercin tasnifi yer almaktaydı: ‘Önceki kongrede parti yönetimine getirilen Nurettin Demirtaş-Emine Ayna grubu, partide ‘şahinler’ olarak bilinen kesimi temsil ediyor. Abdullah Öcalan’a yakın grupta Genel Merkez yöneticileri ile vekillerden Osman Özçelik, Pervin Buldan, Gülten Kışanak, Sebahat Tuncel, İbrahim Binici, Ayla Akat, Özdal Üçer gibi isimler yer alıyor. DTP’nin ‘güvercinler’ olarak nitelenen liberal kanatta yer alan isimleri arasında ise DTP Grup Başkanı Ahmet Türk’ün yanı sıra milletvekilleri Aysel Tuğluk, Sırrı Sakık, Hasip Kaplan, Sevahir Bayındır, Selahattin Demirtaş, Nuri Yaman’ın ismi geçiyor.’ <br /><br />Temmuzdaki parti kongresinde bir değişiklik olmaz ise, yerel seçimler sırasında DTP’nin de ‘şahin’ çizgisi öne çıkacaktı... <br /><br />* * *<br /><br />Bir taraftan Başbakan’ı izlemeye, diğer yandan da bir süre önce Ahmet Türk, Emine Ayna ve Selahattin Demirtaş ile yediğimiz basın yemeğini düşünüyorum... O gece ile ilgili izlenimlerimin bir bölümü şöyleydi: <br /><br />‘Önceki gece DTP yöneticileriyle konuşurken, Birinci Cumhuriyet’in ‘asker-sivil’ mutabakatının yenilenmesini istediklerini sezinledim. Onlar bunu anayasaya eklenecek dört beş madde olarak görüyorlardı ama bence daha temel bir anlayış devrimine ihtiyaç var. <br /><br />Cumhuriyet’in mutabakatını yenilemek gerekiyor. Ama nasıl? Türküyle Kürdüyle bütün siyasetçilerin aklı fikri ‘yönetmekte’... <br /><br />Ben ise devlet-birey ilişkilerinin demokratikleştirilmesine odaklıyım.’ <br /><br />* * *<br /><br />DTP’lilerin istedikleri anayasal değişikler etnisiteyi, ana dilde eğitimi, yerel yönetimlerde özerkliği, anayasa giriş kısmının değişimini içeriyordu... <br /><br />Siyasal öneriler çok öndeydi ve ‘bölgesel kalkınma’ konusu ise hiç yoktu... <br /><br />Başbakan Erdoğan’ın GAP Eylem Planı ise yoğun bir şekilde sosyo-ekonomik içerikli, az miktarda ise siyasal idi... <br /><br />Yerel seçimlere doğru Sivas’ın doğusundaki iki partinin bölgesel siyaseti böyle özetlenebilir... <br /><br />* * * <br /><br />AK Parti’nin ekonomik kalkınma ile sorunu çözmeye yönelik azimli ve hışımlı tavrını... <br /><br />Şahinler radikal bir tırmanışla mı önlemek istiyor? İki partinin çekişmesi, ‘ırk’ ve ‘din’ ekseninde bir ayrışmaya yol açar mı? <br /><br />Bugünden o güne, hiçbir şeyin değişmeyeceğini varsayarsak, AK Parti’nin ezici bir seçim zaferi ‘Kürt Sorununu’ bitirir mi? <br /><br />Bunlar benim sorularım... <br /><br />* * * <br /><br />Kürt Sorunu’na çözüm önerim ise ‘insan odaklı’ yeni bir devlet örgütlenmesi... <br /><br />AK Parti’nin yapacağı ilk icraat olarak söz verdiği ‘sivil anayasa’ gerçekleşseydi, dün Başbakan’ın ‘eylem planı’ onun üzerine oturmuş bir gökdelen olabilecekti... <br /><br />‘Sivil anayasa’ da sükûtu hayal yaşandığı için, baktım haber sitelerindeki okur yorumlarında Erdoğan’ın açıklamalarına temkinli bir yaklaşım var: Sencel, ‘düşünce güzel, uygulanma bilinmiyor, sonuç bilinmiyor’ diye yazmış... Erdem ise ‘kulağa hoş geliyor, lafta kalmaması dileğiyle’ diye eklemiş... <br /><br />Sivas’ın doğusu da aslında berisi gibi... <br /><br />‘İnsanca’ bir yaşama hasret... Bu hasret dinmedikçe ‘Kürt Sorunu’ da bitmez... <br /><br /><br />Star, 28.05.2008</span>sadık yalsızuçanlarhttp://www.blogger.com/profile/02328724852375096593noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-18477572.post-91658895943539734292008-06-08T23:10:00.000+03:002008-06-08T23:11:21.382+03:00Adnan Bey’i ben de özledim Aydın BeyAziz Üstel<span style="font-weight:bold;"><br /></span><br />Geçen gün star’da Aydın Menderes’in bi söyleşisi yayınlandı. Babası, rahmetli Adnan Menderes’i ne kadar da özlediğini anlatıyordu... <br /><br />O yazıyı okuduktan sonra şöyle bi arkama yaslandım ve çok eskilere... ta küçüklüğüme döndüm... Suya ‘bu’ dediğim günlere... <br /><br />Ne bayramıydı hatırlamıyorum. Ama ulusal bayramlardan biriydi... <br /><br />Rahmetli Dayım, Muammer Çavuşoğlu, Nazlı’yı (Ilıcak), Ömer’i (Çavuşoğlu) ve beni arabasına alıp Çankaya’ya götürmüştü... <br /><br />Öyle, hayal meyal her şey... Kopuk kopuk... Sanki eski, siyah beyaz bir sinema filmi gibi... Ama unutmadığım şeyler var... Örneğin Nazlı’nın kocaman beyaz kurdelesi... Ömer’in boynunu sıktığı için, ikide bir gevşetmeye uğraştığı kravatı... Ve yepyeni, altı da üstü gibi gıcır gıcır, siyah ayakkabılarımın ikide bir kayması sonucu ayakta durabilmek için verdiğim akıllara ziyan uğraş... <br /><br />Sonra birden araba durdu... <br /><br />Dayım önde biz arkasında yürüdük... <br /><br />Çimenlerin üzerinde... <br /><br />Koltukta bi adam oturuyordu... saçlarının, arkaya doğru taralı olduğunu anımsıyorum. Siyah elbise giymişti. Beyaz gömlek, kravat... Ve sol üst cebinde beyaz bir mendil... <br /><br />Belki benim de sol üst cebimde mendil taşıma alışkanlığım o gün başladı... Kim bilir?<span class="fullpost"> <br /><br />Neyse... Adamın sesini anımsıyorum çok iyi... Neler söylediğini değil de. Yumuşak, sıcacık, güven veren. Elini öptük birer birer. O da bize harçlık verdi... Kağıt para... Yanağımı, saçımı okşadığını hatırlıyor gibiyim.. <br /><br />Sonra Ömer’le biz uzaklaştık... Oynadık bahçede... Ya da ben oynadım, Ömer, benden büyük olduğu ve ciddi durmak gibi kendi başına bi görev üstlendiği için, bi ağacın altında durup beni izledi.. <br /><br />Ama Nazlı, Adnan Menderes ve Muammer Dayım, yani babasıyla birlikte oturdu.... Bunu çok iyi hatırlıyorum. O dimdik oturuşunu... Ve başındaki beyaz kurdelesini.. <br /><br />Aradan üç beş yıl geçmiş geçmemişti ki... Adnan Bey’i bi kez daha gördüm.... Ankara’da, Aydınlıkevler’de bi golf kulübü vardı. Hafta sonları annemle babam bizi oraya götürürdü; top oynardık, koşardık, kuyu suyundan dolma havuza girer, donardık... <br /><br />Gene bi hafta sonu gittiğimizde, bi telaş, bi koşuşturma... Ve Adnan Bey geldi, yanında Fatin Rüştü Bey’le birlikte... Tam yanımdan geçerken durdu. Bana baktı.. <br /><br />Eğildi. ‘Sen Muammer Bey’in yeğeni değil misin’ diye sordu. <br /><br />‘Evet..’ <br /><br />‘Maşallah çok büyümüşün... Okula da gidiyorsun..’ <br /><br />‘Evet... İlkokula gidiyorum... Ankara Koleji’ne..’ <br /><br />‘Aferin sana...’ <br /><br />Gene başımı ve yanağımı okşadı... Yürüdü gitti... <br /><br />Bütün anımsadığım bu.. <br /><br />Sonra... Olanlar oldu... Ve astılar benim saçımı ve yanağımı okşayan, bana bayram harçlığı veren o zarif, o şık, o nazik, küçücük bir çocuk için bile üç beş lafı olan beyefendiyi... Dayımı da önce Yassıada’ya sonra Kayseri’ye yolladılar. <br /><br />Bundan 48 yıl önce.. <br /><br />O gün.. <br /><br />Yani 48 yıl önce dün... <br /><br />Ömer’le Nazlı’nın kalbini kırdılar.. <br /><br />Öyle kolay kolay, bir daha onarılmayacak bi biçimde... <br /><br />Galiba en çok buna kızdım ben... <br /><br />Daha sonra da... Aydın Bey’i öksüz bırakmalarına...<br /><br />Star, 28. 05. 2008<br /></span>sadık yalsızuçanlarhttp://www.blogger.com/profile/02328724852375096593noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-18477572.post-40145328744935301312008-06-08T23:09:00.002+03:002008-06-08T23:10:28.152+03:00Şerif Mardin’in gördüğü<span style="font-weight:bold;">Mustafa Akyol</span><br /><br /><br />Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük sosyolog olan Prof. Şerif Mardin, bir yıldır ağızlara sakız edilen ‘mahalle baskısı’nın gerçekte ne olduğunu geçen hafta sonu anlattı. Bunu yaparken de çok önemli bir şey daha dedi. Cumhuriyet’in, daha öncesinde dinle belirlenen ‘iyi, doğru, güzel’ kavramlarının yerine din-dışı bir alternatif getirmeye çalıştığını, ancak bunda pek başarılı olamadığını söyledi. Sebebini de, bazılarının hep yaptığı gibi ‘mürteci komplosu’na değil, Cumhuriyet projesinin sığlığına bağladı. ‘Cumhuriyet’te ‘iyi, doğru ve güzel’ hakkında çok derine giden bir düşünce, araştırma yok’ dedi. ‘Orada binlerce sayfa tartışma bulamazsınız.’ <br /><br />Belki burada ‘Cumhuriyet’ kelimesiyle kast edilen şeyin, 1923’te ilan edilen ve milli hakimiyete dayanan ‘idare şekli’ olmadığını belirtmek gerek. O Cumhuriyet’in meclisinden, önce Jakoben bir CHP, hemen sonra da liberal/muhafazakar Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) çıkmıştı. Ancak CHP kısa süre sonra TCF’yi tasviye ederek bizim kibarca ‘tek parti rejimi’ dediğimiz otoriter düzeni kurdu. Şerif hocanın anlattığı işi de CHP yaptı. Ancak Cumhuriyet’e sahip çıkarak CHP’ye karşı durmak o zaman da mümkündü, bugün de mümkündür. <br /><br />Neyse, sonuçta CHP yapacağını yaptı, ama Şerif hocanın dediği gibi sığ bir şekilde yaptı. Din-dışı bir felsefe üretmekten çok, kanun, mahkeme ve inzibat yoluyla dini toplum hayatından kazımaya çalıştı. Tabii Türkiye’de seküler (din-dışı) düşünce üretenler de oldu, ama bunlar çoğunlukla Marksizm’den çıkıyordu, onun da artık barutu tükendi. Bugün geriye kala kala elleri sopalı ‘rejim bekçileri’ ile kıyafetleri markalı ‘Nişantaşı gençleri’ kalmış durumda. Siyaseten liberal çizgide duran derinlikli seküler entelektüeller de var; ama sayıları çok az. <span class="fullpost"><br /><br />Ben bu noktada Şerif hocanın söylediğine bir şey eklemek istiyorum: ‘Cumhuriyet öğretisi’nin ‘iyi, doğru ve güzel’ hakkında sığ kalmasının feci sonuçları olmuştur. Bunlardan biri, inandırıcılıktan yoksunluğudur. Okul yıllarından hatırlıyorum, çatık kaşlarıyla ‘vatan-millet-Sakarya nutukları’ atan müdür ve muavinler karşısında öğrenciler bıyık altından kıkırdardı hep. Sanırım öğretmelerin çoğu da yasak savıyordu. Zaten her Allah’ın günü ‘yüce devlet’ söylemine maruz bırakılmış bir toplumun, bir yandan da ‘devletin malı deniz, yemeyen domuz’ gibi ‘özdeyiş’ler üretmiş olması epey mánidardır. Biraz Sovyetler’deki ‘Büyük Yalan’ gibi, herkesin diline doladığı ama pek azının gerçekten inandığı bir resmi ideolojimiz var. <br /><br />Peki ya bu ideolojiye inananlar? Onların durumu daha da beter. Bunlar, devleti; kendilerini yoktan var eden, besleyip-büyüten, ‘iç ve dış düşmanlar’dan koruyan ve her daim haklı çıkan kutsal bir ‘baba’ gibi gördükleri için, her türlü resmi ceberrutluğa cán-ı gönülden destek çıkıyor. Devlet ideolojisinden başka bir değerler manzumesi kalmayınca, devletin her yaptığı doğru olmuş oluyor. <br /><br />Amerikalı Katolik düşünür Richard Neuhaus, laikçiliği eleştiren ‘Çıplak Kamusal Alan’ adlı kitabında tam da bu tehlikeye dikkat çekerek şöyle der: <br /><br />‘İnsanlara değer yargıları sağlayan dini geleneklerin kamusal alandan dışlanması, ‘iyi yönetim’ veya ‘adil yönetim’ kavramlarını anlamsız kılar. Çünkü iyiliğin veya adaletin devletin kendinden başka bir ölçüsü kalmamıştır.’ (The Naked Public Square, 1997, s.159) <br /><br />Neuhaus’a göre sağlıklı bir demokrasi kurmanın yolu ise, devleti laik tutarken, ‘kamusal alan’ı hem seküler hem de dini düşünceye açık kılmaktır. Bunlar, birbirlerini eleştirerek, aşırılıklarını dengeleyerek, gelişim ve dinamizm sağlayacaktır. <br /><br />Zaten Papa XVI. Benedict’in de söylediği gibi ‘seküler düşünce din için iyidir; ona öz eleştiri ve yenilenme fırsatı verir’. Türkiye’deki sorun, ‘seküler düşünce’den çok ‘laik dipçik’le karşılaşmamız. Sebebi de Prof. Mardin’in tespit ettiği sığlık... <br /><br /><br />Star, 28.05.2008 <br /></span>sadık yalsızuçanlarhttp://www.blogger.com/profile/02328724852375096593noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-18477572.post-21476175818417888242008-06-08T23:09:00.001+03:002008-06-08T23:09:46.915+03:00“Yalnız ve güzel ülkem”<span style="font-weight:bold;">Gülay Göktürk</span><br /><br /><br />Nuri Bilge Ceylan'ın o sözleri neden bu kadar içime işledi bilmiyorum. Yalnız ve güzel ülkem... Galiba ben de, aynen böyle hissediyorum Türkiye için; güzelliği her bakışımda içimi aydınlatıyor; o mahzun yalnızlığı ise yüreğimi titretiyor.<br />Herkesin ülkesini sevişi farklı farklı. Kimisi onu sarıp sarmalayan bir ana kucağı gibi hissediyor vatanını. En zor zamanlarda, en büyük yenilgilerden sonra yara bere içinde koşup sığınabileceği ve yeniden küçük ve aciz bir çocuk gibi olabileceği bir sığınak gibi seviyor. Kimisi ise onunla hep gurur duymak istiyor; her şeyde birinci olsun, hep en iyisi, en güçlüsü olsun; herkes önünde selam dursun... <br /><br />Güçle ilgili olarak taşıdığı bütün takıntıları onun üzerinden gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu zorlayan, hırpalayan bir sevgi türü ve kaçınılmaz hayal kırıklığının ardından da öfke geliyor. Ben çocuğunu bütün zaaflarıyla, günahlarıyla kabullenen bir anne gibi seviyorum Türkiye'yi. Koruyucu, kollayıcı, affedici bir şefkatle seviyorum. Bazen, buluğ çağında, kimliğini tam bulamamış, ne yapacağı pek belli olmayan bir genç kızın annesinin duyduğu tedirgin sevgiye benziyor sevgim. Onun için hep endişe duyuyorum. <br /><br />Onun kendine zarar vermesinden, kendi kendini incitmesinden korkuyorum. Kendini incittiği zaman da başına kakmak gemiyor içimden. Gelsin, başını dizime koysun, "üzülme güzelim, bir dahaki sefere... bir dahaki sefere birlikte başaracağız" diye avutayım istiyorum. Bazen de hayatı acılar içinde geçmiş, kadri bilinmemiş, itilmiş, kakılmış ama çektiklerini kader diye sineye çekmiş, asla isyan etmemiş yorgun, yaşlı bir bilge oluyor. Ama hep kadın... <span class="fullpost"><br /><br />Ben onun savaşkan, iddiacı, "erkek" hallerini sevmiyorum. Öyle olduğu zaman uzaklaştığımı hissediyorum. "Yalnız ve güzel" Evet çok güzel... <br /><br />Her geri dönüşümde onun kimselere benzemeyen o gizemli güzelliğini yeniden keşfedip yeniden hayran oluyorum. Ama ille de o yalnızlığı nasıl da içime dokunuyor. Hayatları boyunca hiçbir yere tam ait olamamışlarda, iki arada bir derede kalmışlarda; kendini bir türlü tam olarak anlatamamışlarda, anlaşılamamışlarda görülen hüzünlü bir yalnızlık bu... <br /><br />Son sevgilisi de "Biz farklı dünyanın insanlarıyız" deyip çekip gitmiş; bir türlü dengini bulamamış soylu güzeller gibi, iki dünyanın arasında bir yerde, bir başına öylece yapayalnız duruyor. <br /><br />Bugün, 28.05.2008</span>sadık yalsızuçanlarhttp://www.blogger.com/profile/02328724852375096593noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-18477572.post-17332692044075879232008-06-08T23:08:00.000+03:002008-06-08T23:09:05.685+03:00Cübbeli isyan<span style="font-weight:bold;">Mustafa Erdoğan</span><br /><br /><br />Önce Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun sadece hükümete değil aynı zamanda parlamentoya da ‘haddini bildiren’ buyurgan bildirisi, ardından onu destekleyen Danıstay açıklaması... Türkiye’nin oryantal demokrasisinde hiç de şaşırtıcı değil. <br /><br />Bu bildirilerde ifadesini bulan ana fikrin demokrasi karşıtlığı olduğu çok açıktır. Ama burada dile getirilen ‘hukukun üstünlüğü’ de değildir. Yüksek yargıçlarımız açıkca ‘yargının üstünlüğü’nü veya ‘yargının iktidarı’nı savunmaktadırlar. <br /><br />Aslında yargısal olmaktan çok doğrudan doğruya politik nitelikteki bu bildirilerde, medeni toplumun gerekleriyle uyuşmayan, basbayağı ‘kabileci’ bir zihniyet yansımaktadır: Yüksek yargıçlar Türkiye Cumhuriyeti’ni kendi içine kapalı, otarşik bir egemenlik alanı olarak tasarlamaktadırlar. O kadar ki, Avrupa Birliği’ne uyumun gereği olarak yürütülmekte olan görüş alışverileri ile AB temsilcilerinin Türkiye’nin tam üyelik taahhüdünün gereği olan izleme ve değerlendirme faaliyetleri bile onları rahatsız ediyor. <br /><br />Diğer bir ana fikir de, basbayağı politik olan adalet sisteminin yeniden düzenlenmesi işinin yargısal işleve dahil olduğu zannıdır. Onun içindir ki, gerek Yargıtay gerekse Danıştay hükümetin yargı sistemini reforme etme niyetini ve bu alandaki hazırlığını ‘yargı bağımsızlığı’na bir müdahale olarak görüyorlar.<span class="fullpost"> <br /><br />Özellikle Yargıtay bildirisinin verdiği mesajların başında, AKP’ye karşı açılmış olan kapatma davasında Yargıtay’ın taraf olduğunu açıkça ilan etmesi gelmektedir. Nitekim, bildiride kapatma davası iddianamesine sahip çıkılmakta, davalı parti aleyhine ileri sürülmüş olan iddialar onaylanmakta, sunulan kanıtların hukuka uygun olduğu peşinen iddia edilmekte, hatta partinin ‘lehte sonuç alma hevesi’ kınanmaktadır. <br /><br />Hakkında açılmış olan bir davanın kendi lehine sonuçlanmasını istemesinin davalının kötü niyetinin bir kanıtı olarak sunulabileceği herhangi bir medeni ülke tasavvur edebiliyor musunuz?!... <br /><br />Bu zihniyetteki yargıçların mahkemelerin tarafsız olması zaruretine atıf yapılmasını bir ‘aldatmaca’ olarak görmelerinden daha tabii ne olabilir?... Böyle görmek zorundalar; aksi halde, bir parçası olduklarını -gayet isabetli olarak- düşündükleri ‘statüko’nun bekçiliği rollerini nasıl meşrulaştırabilirlerdi ki!.. <br /><br />Yargıtay bildirisiyle ilgili çok önemli, daha doğrusu vahim bir nokta da, Anayasa değişikliğinin ne zaman, hangi kapsamda ve nasıl yapılabileceğine ilişkin parlamentoya yönelik buyurgan ifadelerinden anlaşılacağı gibi, Yargıtay kendisini ‘kurucu iktidar’ sanmaktadır. Bunun siyaset diline tercümesi ‘demokrasi karşıtlığı’dır. <br /><br />Bu arada, kapatma davası iddianamesinin eleştirilmesini yargı bağımsızlığına bir müdahale olarak gösterme çabasının da hiçbir hukuki temeli yoktur. Çünkü, yargılama hukuku açısından, dava açan bir iddianamenin ‘yargı kararı’ olmadığı açıktır. Şu da var: Eğer, buyurduğunuz gibi, bu konudaki ‘kötü niyetli’ eleştirilerin yargı kararını ‘etkileyebilmesi’ zaten mümkün değilse, (bundan nasıl bu kadar emin olduğunuz ayrı bir mesele), o zaman eleştirenlere niçin kızıyor ve onlara uygunsuz yakıştırmalar yapıyorsunuz? <br /><br />Bir şeye çok şaşırdım: Yüksek yargının ideolojik etki altında olduğunu zaten biliyordum ama, durumun bu kadar vahim olduğunu tahmin edemezdim. Öyle ya, otuz küsur kişilik bir yargıçlar heyeti içinde demokrasiye ve hukuka sahip çıkacak birkaç kişi bile yer alamadığına göre... <br /><br /><br />Star, 24.05.2008</span>sadık yalsızuçanlarhttp://www.blogger.com/profile/02328724852375096593noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-18477572.post-44098488598907284212008-06-02T19:06:00.002+03:002008-06-02T19:09:20.007+03:00İDO…İDO…/İDO ile Felsefe<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.kitapturk.com/img/Metas/g/975263074x.jpg"><img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px;" src="http://www.kitapturk.com/img/Metas/g/975263074x.jpg" border="0" alt="" /></a><br /><br /><span style="font-weight:bold;">Fatma K. Barbarosoğlu</span><br /><br /> <br />Her yerde felsefe var… <br />Evet bu hafta her yerde felsefe var. Konya'da ilk defa Sadreddin Konevi sempozyumunun düzenlemesini heyecanla karşıladığımı sizlerle paylaşmak istiyorum. İstanbul'da İbn el Arabi, Konya'da Arabi'nin öğrencisi Sadrettin Konevi üzerine tebliğler sunulacak. Son Konya seyahatimde Konevi türbesinin metruk görüntüsünü unutmamı sağlayacak bir sahiplenme içine girer inşallah Konyalılar.Çünkü üzülerek göndüm ki,Konevi hazretleri, Konya'da tanınmıyor. Tanınmıyor deyince halkı kast etmediğimi söylememe gerek yok zannederim. <br />Yargı ile iktidar çatışmalarının yeniden alevlendiği, safların sıkıştığı bir zamanda ben nelerden bahsediyorum?!.Sanat ve felsefe kişilerin esneklik kapasitelerini arttırır.Esneklik ile omurgasızlığın bir alakasının olmadığının altını bir defa daha çizelim. Kişiliği ve kimliği ne olursa olsun; ilkeli, ancak esnek düşünen insanlara ihtiyacımız var. Bu bakımdan İbn Sina ve İbn el Arabi ve Sadrettin Konevi sempozyumlarından nasibini alanlardan olalım inşallah. <br />İbn El Arabi sempozyumuna katılacak olanların özellikle Sadık Yalsızuçanlar'ın “Gezgin” romanını okumalarını tavsiye ediyorum. Roman İbn El Arabi ile İbn-i Rüşd'ün “karşılaşma” sıyla başlıyor.”Gezgin”in ağzından çıkan “evet” ile onaylandığını düşünen İbn Rüşd'ün birkaç saniye sonra yine “Gezgin”in ağzından çıkan “hayır” ile sarsılışı.Muhakak okumalısınız:”İlahi esinle bana bildirilen bu iki kelimedir,”evet ile hayır” la başlar boyunlarından ayrılır,ruhlar bedenlerinden uçurulur.” <br />Muhakkak okumalısınız dediysem zinhar yanlış anlaşılmasın.Felsefeye meyli olanları kastediyorum.Yoksa abur-cubur okumalar ile kendini muhkem okuyucu sananlara değil davetimiz. <span class="fullpost"><br /><br />Yeni Şafak, 23 Mayıs 2008 Cuma</span>sadık yalsızuçanlarhttp://www.blogger.com/profile/02328724852375096593noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-18477572.post-72226012714906180652008-06-02T19:02:00.002+03:002008-06-02T19:05:58.674+03:00“Türkler, Kürtler, Ermeniler en iyi arkadaş olmalı”<p class="MsoNormal" style="line-height: 14.4pt;"><b><span style="">Ara Sarafyan :<br /><!--[if !supportLineBreakNewLine]--><br /><!--[endif]--><o:p></o:p></span></b></p> <p class="MsoNormal" style="line-height: 14.4pt;"><b><span style="">“Türkler, Kürtler, Ermeniler en iyi arkadaş olmalı”</span></b><span style="color: rgb(51, 51, 51);font-size:14;" ><br /><!--[if !supportLineBreakNewLine]--><br /><!--[endif]--><o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="line-height: 14.4pt;"><span style="">Memik Horuz<br /></span><span style=""> </span><span style="color: rgb(51, 51, 51);"><br /><!--[if !supportLineBreakNewLine]--><br /><!--[endif]--><o:p></o:p></span></p> <div style="text-align: right;"><span style="font-style: italic;font-size:10;color:black;" >İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’nin “24 Nisan 1915’te Ne oldu?” başlığıyla, Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde düzenlediği panele katılan Ara Sarafyan, “Ermeniler Neden 24 Nisan 1915’i Ermeni Soykırımının Başlangıcı Olarak Kabul Ediyorlar?-Eleştirel Bir İnceleme” adlı bir sunum yapmıştı. </span><br /><span style="font-style: italic;font-size:10;color:black;" > Ara Sarafyan’ı, 1915 üzerine Ermenilerin temel belgesi olarak bilinen Mavi Kitap’ın 2000’lerde yapılan yeni baskısının editörü olarak tanıyoruz. Bu tartışmaları; Türkiye halklarının kafasında oluştuğunu düşündüğümüz başka soruları ve 24 Nisan 1915’te ne olduğunu, sorularımızı dili döndüğünce Türkçe yanıtlayan Ara Sarafyan’a sorduk. </span><br /><span style=";font-size:10;color:black;" ></span></div><br /><p class="MsoNormal" style="line-height: 14.4pt;"><span style=";font-size:10;color:black;" > </span><span style="color:black;"><br /><b><i>Sizi daha çok Mavi Kitap’ın editörü olarak tanıyoruz. Üzerinde yoğun tartışmalar yürütülen Mavi Kitap meselesi nedir?</i></b><br />Mavi Kitap’a, ‘Bunlar Ermeni yalanları’, ‘İngilizler propaganda için havadan, hayali şeyler uydurarak yazdı’ dediler. Kitabın orijinali ve ‘ne nerede nasıl olmuş’a dair belgeler-mektuplar İngiltere’de duruyor. İngiltere’den başlayarak serüvenini takip ettim; Amerika’ya, <span class="yshortcuts">Boston</span>’a, Washington’a... Buradakilerle karşılaştırdım, gördüm ki yalan değil, gerçek belgelerdir. Soykırım tezinin oluşmasına yol açan şey; değişik bölgelerden gelen bilgilerde, uygulamanın benzer olmasıdır. Buradan, merkezi planlanmış bir uygulamanın yapıldığı sonucuna varıyorlar ve Osmanlı devletinin yönetimi İttihat ve Terakki’yi suçlu buluyorlar.<br />Türk milliyetçileri bunlar hakkında bir şey söylemiyor, bazı isimlerin neden konmadığını sorguluyorlar. O zamanlar hâlâ Osmanlı topraklarında konsolosluğu devam eden bazılarının isimleri o belgeye konmamış, sorun budur. Böyleyken İngilizler gizli bir indekste isimleri muhafaza ediyorlar. Bunları bulduk ve Mavi Kitap’ın 2000 yılı baskısında bu isimleri de koyduk.<br />Bütün bu gerçekliklere rağmen Türk milliyetçileri hâlâ Mavi Kitap için ‘Ermeni yalanları’ diyorlar.<br /><br /><b><i>İngiliz tarihçi Toynbee’nin; ‘İngiliz propagandasına alet edildik’ açıklaması var. Toynbee yazdıklarını inkar mı ediyor</i></b><i>?</i><br />Hayır. Toynbee, İngiliz propagandacılarla çalıştı ama bu onun yazdıklarının yalan olduğu anlamına gelmez; bakabiliriz ki, ne yalan, ne değil? Bu konuda Taner Akçam’ın verdiği bir örnek var: ‘Mesela Azerbaycan Karabağ Hocalı’da bir katliam oldu diyoruz ve buradan Ermenilere karşı propaganda yapıyoruz. Bu, o katliam olmadı demek mi? Tabii ki oldu ve biz de onu propaganda için kullanıyoruz.’ Toynbee ölene kadar hiçbir zaman söylediklerini yalanlamadı. ‘60’lı yıllarda hâlâ Osmanlı’daki bu soykırımdan konuşuyordu, Cenosid kavramını kullanarak.<br /><br /><b><i>Panelde Harput üzerinde çok durdunuz; soykırımı tartışırken Harput’un ne gibi bir özelliği var</i></b><i>?</i><br />Danimarkalı bir misyonerin ve oralarda yaşayan başkalarının Harput’ta geçen günlüklerini İngilizceye çevirdik ve yayınladık. Harput’ta aşağı yukarı 40 bin Ermeni vardı, bu büyük bir nüfus demektir. İkincisi; Kuzey Doğu’nun ‘tehcir’ yolu Harput’tan geçiyordu. Amerikalılar görüyordu ki, kafilelerin içinde erkek yoktu, durumları kötüydü ve yürüyerek daha Suriye’ye gideceklerdi. Üçüncüsü; Harput’ta hiçbir savaş yoktu ve Ermeniler devlete hiç karşı çıkmadılar. Bunun için Harput’ta ne olduğuna kolayca bakabiliriz. Van tarafı zordur, çünkü orada Ermeniler devlete karşı çıktılar, Ruslar geldiği için başka sorunlar yaşandı; ama Harput, tartışma götürmeyecek kadar açık, anlaşılır bir olgudur. Yine de devlet, kuzu gibi davranan buradaki Ermenileri sürdü ve çoğunu oralarda kestiler, kalanları da Mezopotamya’ya gönderdiler.<span class="fullpost"><br /><br /><b><i>Rusya Van’a doğru geldiğinde, oralarda Ermeniler ne yaptı?</i></b><br />Bu, zor ve karmaşık bir konudur. Van’ın yarı nüfusu (30-40 bin) Ermenidir. Bende Ermeni kaynaklarında geçen bilgiler var; ancak daha fazla bilgiye ihtiyaç vardır. Ermeni kaynaklarına göre Nisan 1915’te, askere alınan gençleri savaşın ilk günlerinde kesmeye başladıklarında, gençler kaçıyorlar. Ermenilere silah verilmemiş ve Amele Taburlarında görevlendirilmişlerdi. Sağlıksız koşullar nedeniyle ölüme gönderilenler yanında infazlar da başlayınca gençler firar ediyor ve çatışmalar çıkıyor.<br />Devlet, kaçan ve diğer gençleri de askere istediğinde Ermeniler; ‘Vermeyeceğiz, verirsek de buralarda kalacaklar’ diyerek karşı çıkıyorlar. Devletle görüşmeye giden Ermeni reisler de orada katledilince, Ermeniler bulundukları bölgelerde savunmaya geçtiler; ‘Ermeni Bölgeleri’ oluştu ve Osmanlı ordusuyla savaş başladı. Ermeniler daha önceden İran üzerinden silah getirerek silahlanmışlardı. Ruslar geldiğinde Ermenileri bu durumdan kurtardı. Van dışında kalabalık nüfusa sahip oldukları Harput, Diyarbakır, Sivas gibi yerlerde tipik Ermeni reaksiyonu; savaşmak, karşı çıkmak değil, emirlere itaat etmek; “Ne istiyorsanız vereceğiz ama lütfen bize dokunmayın” olmuştur. Hatta Diyarbakır’da Ermeni reisleri, savaşan devrimci gençleri götürüp devlete (‘Al istediğini yap’ şeklinde) teslim etmiştir ki, saldırmak için bir bahaneleri kalmasın. Fakat bunların hiçbirisi Ermenileri hazin sondan kurtaramamıştır.<br /><br /><b><i>Rusların işgaliyle birlikte Ermeni çetelerinin Türk köylerinde katliamlar yaptığı konusu var; neler oldu orada?</i></b><br />Evet, ilk o zamanlar oldu ama az oldu. Ruslar daha sonra 1916’da yeniden geldiler; o zaman Ermeni çeteler daha kötülük yaptılar; Erzincan’da, Kars’ta...<br /><br /><b><i>Buna da mı ‘az oldu’ diyorsunuz?</i></b><br />Az mı çok mu bir şey diyemeyeceğim, çünkü Ermeni kaynakları bu konuda pek konuşmuyorlar. Bunlar günahtır, insan öldürmek günahtır. Ama bu başka bir şeydir. Ermeni soykırımı deyince o bambaşka bir şeydir. Aynı olaydır, karşılıklı çarpışmadır denemez. İkisi de yanlıştır, insan öldürmek yanlıştır ama iki olay aynı şey değildir. Ermeni soykırımı deyince biz, İttihat ve Terakki devletinin yaptığı bir günah hakkında konuşuyoruz.<br /><br /><b><i>Televizyonlarda, ‘Ermenilerin katlettiği Türklerin olduğu’ söylenen toplu mezarlar gösteriliyor; bunların gerçekliği nedir?</i></b><br />Olabilir, ama o mezarların tam gerçekliğini bilmiyorum, çünkü bu işi yapanlar Türk milliyetçisi olduklarından, güvenmiyorum. Mezarlar belki Ermenilere ait de olabilir, Türk de olabilir; gerçekten bilmiyorum.<br /><br /><b><i>Paneldeki dinleyicinin dediği gibi; 30 yıldır süren ‘Kürt Savaşı’na kıyasla Ermeni direniş-başkaldırısının boyutu çok küçük kalır. Şimdi bu bahane edilerek Kürtlerin topyekün topraklarından silinmesi, tehcir ve yollarda yok edilmesi haklılık kazanabilir mi?</i></b><br />24 Nisan’da İstanbul’dan gönderilenler ne yaptılar, suçları neydi? Varsa bir suçları mahkemelerde yargılanırlardı. Ama öldürmek, ittihatçıların planının bir parçasıymış.<br /><br /><b><i>24 Nisan 1915’te ne oldu?</i></b><br />O gece İstanbul’da 220 civarında Ermeni gazeteci, yazar, doktor, milletvekili, profesör, rahip ve cemaat önderi gözaltına alınmış; Ayaş’ta ikiye ayrılarak 70’i <span class="yshortcuts">Ankara</span> Sincan’a, 120’si de Çankırı’ya götürülmüştür. Çankırı’ya götürülenlerden 20’si sağ dönmüş; yarısı kesilerek öldürülmüş ve bir kısmı bırakılmıştır. Bu ne demektir? Devletin elinde olan insanlar hiçbir yargılama yapılmaksızın nasıl olur da kesilir? Ama kesilmiş.<br /><br /><b><i>Bunun amacı nedir?</i></b><br />Takip eden gelişmeler ve sonuçtan da ortaya çıkıyor ki bu, Ermeni soykırımının ilk adımlarından birisiymiş. Çünkü önce kafaları kesiyorsun, sonra diğerleri başsız kalınca onları yok etmek kolaylaşıyor.<br /><br /><b><i>Memleketim Antep’ten Lübnan’a gönderilen Ermenilerden bazıları Fransız ordusuna katılarak, Antep’in işgal edilmesinde yer alıyor; şimdi bu olayı nasıl değerlendirmek gerekir?</i></b><br />Evet, Antep’te kesme olmadı, gönderildiler. Ama onlar da kötü durumda kalmışlar, çoğu ölmüş.<br />Şimdi 1918 yılında Ermeniler bakımından ne yapabilirlerdi?<br />Ermeniler soykırıma uğratılarak yerlerinden yurtlarından atılmışlar. Onlar gittikleri yerde ne yapabilirdi? Türklere de güvenmiyorlar; Fransızlara destek vererek yeniden yurtlarına dönüp yerleşebileceklerini düşünüyorlar. 1918’de durum artık değişmiştir: Bunun soykırım ve tehcire haklılık kazandırması söz konusu bile edilemez. Kimi Ermeniler “soykırım 1915’ten 1923’e kadar” diyorlar; bilemiyorum ama bence bu sürecin 1918’e kadar olandan sonrası başka bir şeydir. Başka bir durum vardır artık.<br />Türkler bakımından da durum değişmiştir. Türkler ne yapabilirdi; çünkü onlar da işgale uğrayan ülkelerini kurtarmak ve özgürlük istiyorlardı. İşgalcilere karşı mücadele ediyorlardı. 1918 sonrası bu nedenle ayrı bir olaydır; ayrı ayrı bakmak gerekir.<br />Hep merak ediyorum; biz aynı milletten geliyor gibi bir birimize bu kadar yakınız ama aynı zamanda aramızda kan var. Barışmak lazım. Çünkü Türkler, Kürtler, Ermeniler en iyi arkadaş olmalıdırlar. Bunun için de gerçeği hepimizin öğrenmesi gerekir.<br /><br /><b><i>Türkiye halkları gerçeği idrak ettiğinde barış nasıl oluşacak?</i> </b><br />Bence çok kolay olacak. Baktık ki Ermenilerin hepsi öldürülmüş, sürülmüş; bunları açıkça konuşacağız, Türklerden de öldürülenler olmuş; birlikte ağlayacağız, başka ne yapacağız?<br />Bundan sonra böyle bir şey olmayacağının güvencesini oluşturacağız. İki tarafın milliyetçileri de bu konu üzerinde oyunlar oynuyorlar. Ama onlar azınlıktalar; bizler çözebiliriz bu sorunları. İngiltere’de de faşistler var. Bütün faşistler bu konuya kendilerine göre bir renk veriyorlar ve Ermenilerle Türkleri birbirlerine karşı korkutuyorlar; konuşmamızı engelliyorlar. ABD, her yıl soykırım yasasını gündeme getirip Türk devletiyle pazarlık yapıyor, tavizler kopartıyor; bu tutumlar doğru değildir. Gerçekliği kabul etmek ve çözüm aramak en doğru yoldur. Biz konuşursak, sorunlarımızı çözebiliriz. Ermenistan ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti iyi ilişkiler kurmalıdır, keşke sınırlar açılsa da birbirimizle diyalogumuz gelişse. Bu, Türkiye için de iyi olacaktır.</span></span></p><p class="MsoNormal" style="line-height: 14.4pt;"><b><span style="color:black;">Keşke yeniden komşu olabilsek</span></b><span style="color:black;"><br />Toprak ve <span class="yshortcuts">kan</span> bedeli talebi ya da Ermenilerin dönüp Türkiye’de yaşama isteği gibi konular olabilir mi?<br />Ermeni toplumu köylü ve çiftçi değil ki, toprağa ihtiyacı olsun. Kan bedeli ise günahtır ve zaten gideni hiçbir para yerine getiremez. İnsan canının para karşılığı yoktur. Böyle taleplerde bulunmamız söz konusu değildir. Devlet diyebilir ki; tamam bir yanlışlık oldu, siz bu devletin bir parçasısınız, isteyen gelip burada yaşasın, bundan ne kötülük çıkar ki? Ayrıca kaç Ermeni gelir ki; bugün Ermenistan’da bile kalmıyorlar. Biz artık o köylü Ermeni değil, başka bir milletiz şimdi.<br />Devletlerarası ilişkiler açısından da bugün sınırların yeniden çizilmesi gibi bir durum olamaz; oralarda 10-12 milyon Türk ve Kürt yaşıyor, bu kez de onları sürüp orayı Ermenistan’a mı vereceğiz? Bu çok aptalca olur. Bunlar hayalciliktir; böyle söyleyenlerin de Ermeni toplumunda kayda değer bir etkileri yoktur. Tamam, soykırım oldu ama sınır değişimi bambaşka bir şeydir. Fanatik Ermeni Taşnaklar ideoloji bakımından böyle konuşur ama ciddi değildir. İki tarafın milliyetçileri, birbirini hem körüklüyor hem de besliyorlar.<br />Sorunlarımızı demokratik, insan haklarına dayalı ve sansürsüz ortamda rahatça konuştukça, yeniden güven tesis edilecektir. Bunun için de önce demokratik toplumun oluşması gerekiyor. Aslında Türkler, Kürtler iyi insanlardır. Diyelim ki siz, geçmişte yaşananlara ne diyebilirsiniz: ‘Ah Ara, ne kötü oldu; sadece siz değil biz de kaybettik; zayıf düştük, kültürümüzden eksiklik var şimdi...’ Başka ne diyebiliriz? ‘Keşke sizinle yeniden komşu, arkadaş olabilsek’ diyebilirsiniz...</span><span style="color: rgb(51, 51, 51);"><o:p></o:p></span></p>sadık yalsızuçanlarhttp://www.blogger.com/profile/02328724852375096593noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-18477572.post-21161879584267601362008-06-02T19:00:00.000+03:002008-06-02T19:02:22.746+03:0027 Mayıs'ın en büyük tahribatı, darbeci zihniyetin yolunu açmasıdır<span style="font-style:italic;">Adnan Menderes Hükümeti'nde Milli Eğitim Bakanı olarak görev yapan ve 1960 askeri darbesinin ardından tutuklanarak Yassıada'ya nakledilen Tevfik İleri'nin Kızı Cahide İleri Aksoy, 27 Mayıs ve sonrasında yaşadıklarını anlattı.</span><br /><br /><br />İleri'nin döneme tanıklık eden Kızı Aksoy, "27 Mayıs'ın en büyük tahribatı darbelerin yolunu açması, darbe edebiyatını ortaya çıkarmasıdır" dedi. <br />27 Mayıs, demokratik hayatta yol açtığı darbe geleneğinin yanısıra yargılama şekli ve sonrasıyla da tartışılmaya devam ediyor. 48'inci yılına girilen darbe, getirdiği haksız uygulamaların yanısıra çok sayıda siyasiyi ve ailesini mağdur etti. <br /><br />Bu çerçevede, dönemin mağdurlarından biri gençliğinin ilk dönemlerinde türlü sıkıntılarla karşılaşan DP'li Tevfik İleri'nin Kızı Cahide. Babası Yassıada'da yargılanan, aldığı idam cezası müebbet hapse çevrilen İleri, sürecin tanığı olarak 27 Mayıs ve Yassıada sürecinden söz etti. Kocatepe'deki evinde dönemi ana hatlarıyla anlatan Cahide İleri, 27 Mayıs'ın en büyük mirasının memleketteki darbelerin yolunu açması dolduğunu kaydetti. <br />Türkiye'nin o zamana kadar darbe görmediğine işaret eden Menderes kabinesinin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri'nin Kızı, "Bu tür hareketler Ortadoğu'da görülüyordu, biz dâhil kimse böyle bir darbeyi beklemiyordu. Menderes'e darbe ihbarları geldiğinde 'Ordu bunu niye yapsın' sözlerini sarf ettiğini hepimiz biliyoruz" diye konuştu. <br />Cahide İleri Aksoy, 27 Mayıs 1960'taki askeri ihtilalin ardından her 10 senede bir darbe beklentisi içine girildiğini ifade etti. 27 Mayıs'la seçimle iş başına gelen iktidarın askeri darbe yoluyla indirildiğine işaret eden İleri Aksoy, hareketle hem de DP'ye hem hukuka vurulduğunu belirtti. <br />Aksoy, darbenin ilk TBMM'ye karşı yapıldığını sandıklarını açıklarken, Eskişehir'de Menderes'in yakalandığını öğrendiklerini ve 27 Mayıs'ın DP'ye yönelik olduğunu anladıklarını söyledi. <br />Ailece yaşadıklarına da açıklık getiren İleri Aksoy, Sıhhiye'deki evlerinden tank seslerini duyduklarını dile getirdi. İleri, sonraları babasının, Harbiye'ye götürüldüğünü öğrendiğini belirtti. Kapılarına asker konulduğunu ve evden çıkışlarının yasaklandığını hatırlatan Cahide İleri Aksoy, yakınlarının asker süngüleri arasında kendilerine erzak getirdiğini açıkladı. Tevfik İleri'nin Harbiye'de kendisiyle ilgili rivayetlere ve endişelere rağmen sükûnetini koruduğunu, rahat rahat uyuduğunu anlatan Kızı, derin uykusunu memleket sorunlarını düşünmemesine bağladığını, huzur içinde yattığını söylediğini aktardı. <span class="fullpost"><br />"BİRÇOK MEKTUP BABAMA ULAŞTIRILMADI; MEKTUPLARIMIZIN KİMİLERİ YIRTILDI, SEVGİ İFADELERİMİZ KARALANDI" <br />Menderes'in Milli Eğitim Bakanı olan Babası'nın Yassıada'ya nakil şartlarının uygunsuz olduğunu savunan Kızı, "Uçakta elleri kelepçeli, yerde seyahat etti. Tekme atıldığını, uçaktan yuvarlayarak indirdiklerini biliyoruz. Bunun yanı sıra onlara güç kullanma yoluyla film çektirdiler. Değerli insanları film senaryoları içinde yaşattılar. Maddi ve manevi işkencelere tabi tuttular" şeklinde konuştu. <br />Cahide İleri Aksoy, Yassıada'da kalan Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'dan aldıkları bilgiye dayanarak, babasının gözüne darbe aldığını ve morluk oluştuğunu anlattı. Mektupların 50 kelimeyle sınırlı tutulduğunu bildiren Cahide İleri, her gün göndermelerine rağmen birçok mektubun babasına ulaştırılmamasından yakındı. <br />Mektuplarda kullandıkları sevgi ifadelerinin kalemlerle çizildiğini, mektuplarının yırtıldığını aktaran İleri Aksoy, kimi duygu ve düşüncelerini şifrelerle belirttiklerini söyledi. <br />Daha 19 yaşındayken döneme tanıklık eden İleri Aksoy, babasını inancı güçlü ve vatanına, milletine bağlı biri olarak nitelendirdi. Babasının iyi bir milliyetçi olduğunun altını çizen Cahide İleri Aksoy, merhum Milli Eğitim Bakanı'nın hayatını vatan sevgisiyle geçirdiğini vurguladı. <br />Aksoy, babasının Yassıada'da başına gelenleri büyük bir tevekkülle karşıladığına işaret ederek, mektuplarında sıkıntıları yerine kuşlardan, çiçeklerden söz ettiğini açıkladı. Babasının ailesine bağlı olduğunun altını çizen Kızı, Tevfik İleri'nin mektuplarında eşine hitaben 'Seninle namazlarda buluşuyoruz" ifadesini kullandığını aktardı. <br />"MENDERES, KONUŞMA MELEKESİNİ KAYBETMİŞTİ; KENDİSİNE İLAÇ YA DA UYUŞTURUCU VERİLMİŞ OLABİLİR" <br />Menderes'in de Yassıada'daki şartlarına değinen Cahide İleri Aksoy, Başbakan'a da işkence yapıldığına, odasındaki ışığın gece gündüz açık tutulduğuna dikkat çekti. Bakanların 4'er kişilik odalarda tutulduğu bilgisini veren İleri, Menderes'in odasında yalnız kaldığını ve dışarı çıkmaktan mahrum edildiğini açıkladı. <br />İleri Aksoy, Adnan Menderes'in yaşadıklarının ardından konuşma melekesini kaybettiğine temas ederken, kendisine ilaç ya da uyuşturucu verilmiş olabileceğini dile getirdi. <br />27 Mayıs sonrasında ailece yaşadıkları dramdan da bahseden Aksoy, maddi durumlarının iyi olmadığını söyledi. İşe girmek suretiyle çalıştıklarını ve babasına para gönderdiklerini belirten Cahide İleri, "İş ararken pek çok yere müracaat ettik. Başvurularımızda soyadımız ortaya çıktı ve firmalar bizi çalıştıramayacaklarını söyledi. Ben daha sonra Hollanda Sefareti'nde çalışmaya başladım" dedi. <br />İleri Aksoy şöyle devam etti: "O sıralar biz üç kardeş eğitim görüyorduk. Öyle büyük bir mal varlığından söz edemezdik. Sıhhiye'de kiralık bir evde oturuyorduk. Zaten askeri darbeden sonra olanlara da el konulmuştu. <br />Babam ve DP'lilerin ellerindeki her şey alındı. Türk siyasal hayatında ve öncesinde hiçbir siyasi zümre, bu kadar denetimden geçtikten sonra temize çıkmamıştır. <br />Bununla birlikte 27 Mayıs'tan sonra 7 ya da 8 asker bir akşam evimizi basmak suretiyle evimize girdi ve kitaplığı aşağı indirdi. Annemin yatak odasına girip mahrem kıyafetlerini ortaya döktüler, mücevher aradılar." <br />"27 MAYIS'IN ARDINDAN DARBE EDEBİYATI ORTAYA ÇIKTI" <br />Cahide İleri Aksoy, aile hayatlarına tahribat veren 27 Mayıs'ı memlekete yönelik bir felaket olarak nitelendirdi. 27 Mayıs'tan sonra darbe edebiyatının ortaya çıktığına dikkat çeken İleri Aksoy, "Başka ülkelerde ne zaman sorunlar yaşansa seçimlerle noktalanır. Ancak bu teamüle rağmen ülkemizdeki herhangi bir sorun karşısında kimi aydın çevreler davetkâr bir biçimde ordunun müdahalesini istiyor. İşte 27 Mayıs'ın en büyük tahribatı budur" şeklinde konuştu. <br />CHP'nin orduyla birlikte başa gelebileceğini ima eden İleri Aksoy, söz konusu siyasi teşekkülün halkın oylarıyla iktidara gelemeyeceğini bildiğini ve başka yollara tevessül ettiğini ifade etti. <br />Milletin yapılanları unutmayacağını vurgulayan Tevfik İleri'nin Kızı, Babasını Kayseri Cezaevi'nde ziyarete gittiklerini ve halkın kendilerine ikramlarda bulunduğunu kaydetti ve "Onlar bizim için buradalar" dediklerini aktardı. <br /><br />23 Mayıs 2008, Cuma<br /></span>sadık yalsızuçanlarhttp://www.blogger.com/profile/02328724852375096593noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-18477572.post-39691624588137036772008-05-13T21:52:00.000+03:002008-05-13T21:54:02.610+03:00Göz açıcı bir romanTaha Kıvanç<br /><br /><br />Selefi örgütün liderinin banka hesabını boşaltmakla meşgulüm" diyor adam; "Namaz arkadaşlarından birinin bunu yaptığını düşündürecek şekilde hem de; onu öldürür artık..." <br />'Adam' dediğim CIA'nin bir yan biriminde çalışan ajan. 'Yan birim' kimsenin ruhu duymadan işler çeviriyor. Hedef alanı İslam Dünyası; izlemeye aldıkları kişilerin ıcığını cıcığını biliyor, bütün hareketlerini izliyorlar... <br />Yıllar önce 'Ergenekon' örgütü için kolları sıvayanlar elektronik bir altyapı oluşturup para hareketlerini izlemeyi öngörmüşlerdi; herhalde hatırlıyorsunuz. Washington Post'un Türkiye'ye de sıkça gelen yazarı David Ignatius bizdeki haberlerden mi esinlendi bilinmez, yeni çıkan 'Body of Lies' adlı romanında CIA'ye böyle bir birim kurduruyor. Onların da ilk yaptığı iş, tahmin edeceğiniz üzere, para hareketlerini izlemeye almak oluyor... <br />İlginç bir roman bu; romanın Ürdün merkezli çalışan CIA ajanı kahramanı bir iz şaşırtma göreviyle Ankara'ya da geliyor, oradan Adana/İncirlik'e geçiyor. O bölümde, yazar, Ankara'ya dair yanlış gözlemlerini okurlarıyla şöyle paylaşıyor: "Uzun yıllar önce burası yüzlerce caminin olduğu, ama ortalıkta Müslüman görünmeyen bir kent gibiydi; ordu lâik ilkeleri öylesine sıkı uyguluyordu çünkü. Şimdi ise Türkiye İslâm'ı keşfetmiş durumda; öyle ki, kentin yabancıların oturduğu bölgesi dışında başı açık kadına nadiren rastlanıyor..." <br />Roman Amerika'yı tehdit eden bir terör örgütü liderine yönelik insan avı etrafında dönüyor. Avrupa'daki belli başlı hedeflere karşı eylemler yapıyor bu yeni liderin örgütü. 'Süleyman' kod adlı lider hakkında fazla bir bilgisi yok CIA'nin. Bütün dert, karanlıkta iş tutan Süleyman'ı ortaya çıkarıp yakalamak... <br />Nasıl yapacaklar bunu? Bölgeyi ve insanını iyi tanıyan, Arapçayı ana dili gibi konuşan CIA ajanı yöntemi öneriyor: Takiye... "Müslümanlar" diyor, "Zorda veya baskı altında kalırlarsa inançlarına aykırı bir şeyi bile yaparlar, buna takiye denir; biz de aynısını yapalım..." Kendi eylemlerini aslında eylemci olmayan birine mal etmeye başlıyorlar; bununla da, sanal eylemciyi Süleyman'a rakip hale getirip kıskançlığını tahrik ederek ortaya çıkmasını sağlamayı amaçlıyorlar... <br />Adana/İncirlik'te, Amerikalı erlerin kaldığı yatakhanede, içindekiler Noel tatiline gitmişken, güçlü bir bombayı CIA patlatıp sanal eylemciye mal ediyor. Medya 'İslâm terörü' diye ayağa kalkıp ortalığı toz duman ediyor. <span class="fullpost"><br />Çok yabancımız olmayan senaryolar bunlar. Roman Amman/Ürdün ile Washington'da geçiyor daha çok, ama Ignatius'un esinlediği yerin Türkiye olduğuna eminim. <br />Beni daha çok ilgilendiren, yazarın hayalinin ürünü elektronik cihazlarla donatılmış CIA biriminin neler yaptığı... Telefon, GPS, bilgisayar, internet dünyasında adam gibi terörist olmak bile mümkün değil. Her şeyi, ama her şeyi birebir izliyorlar. 'Anlık istihbarat' deniyor ya, öylesine sağlam bir istihbarat izlemesi bu... <br />"El-Kaide'yi kendilerini gözleyebileceğimiz bir yere sıkıştırmamız yetiyor" diyor bir roman kahramanı. "Takip edebileceğimiz cep telefonlarıyla konuşmuyorlarsa, davranış biçimlerini değiştirmek için korkutuyoruz. Her yeni hareketleri, yeni sinyal demek... Cep telefonlarını yeniliyorlar, oysa yenisini de izliyoruz. Bilgisayarlarını yenileyerek takipten kurtulacaklarını sanıyorlar; oysa sanal âlem bütünüyle kontrolümüz altında. Dünyada nüfuz edemeyeceğimiz tek bir e-posta servisi yok. Herkesin, nerede olursa olsun, hard diskine ulaşabiliriz. Ne kadar şaşırtmaca yaparlarsa yapsınlar, elektronik imza bırakıyorlar. Her şeyin bir imzası var sanal âlemde." <br />Ne diyelim, hayrını görsünler... <br />Teröristler de örgütlü de, onların örgütü süper bilgisayarlar karşısında çaresiz. İsterseniz "Roman canım, aldırma" deyiniz, isterseniz romanda tarif edilen türden bir izleme biriminin orada/burada faaliyet gösterdiğini kabul ediniz, fark etmiyor; uydular, bilgisayarlar, elektronik cihazlar istihbarat örgütlerinin emrinde. Büyük birader gerçekten çalışıyor. <br />Örgüt güvenilir bir seyahat acentası kullanıyor uçuşlarında; 'güvenilir' işlemlerin hepsi anında Langley'de izleniyor. Acentanın içindeki dört kameraya takılanlar da... <br />Para transferi için alternatif yollara başvuruyor örgüt; zaten bütün yasal bankalar, finans kuruluşları 11 Eylül sonrasında kıskaca alındığı için ortada pek fazla alternatif kalmadı. Romandaki CIA birimi, örgütlerin paralarını sağa-sola yollamalarını kendi kurduğu altyapıyla sağlıyor. <br />Sözün kısası, eylemcileri bir yerden diğerine taşıyan da, paralarını havale eden de CIA. <br />Göz açıcı bir roman yazmış Washington Post yazarı.<br /><br />Yeni Şafak, 06 Mayıs 2008</span>sadık yalsızuçanlarhttp://www.blogger.com/profile/02328724852375096593noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-18477572.post-3198087313614373402008-05-13T21:51:00.001+03:002008-05-13T21:51:36.631+03:00Hızır-İlyas bayramı nasıl Hıdırellez oldu?Ahmed Şahin<br /><br /><br /><br />Her sene bahar mevsiminde yeşilliğin iyice canlandığı 6 Mayıs'tan itibaren Hıdırellez bayramı kutlamaları başlar.. Bu bayramda insanlar ateşler yakıp üzerinden atlayarak zorlukları yeneceklerini, kısmetlerini bulacaklarını, içine girecekleri bir eve sahip olacaklarını, daha birçok kötülüklerden kurtulup güzelliklere kavuşacaklarını ümit ederler.. <br />Her ülke ve bölgede farklı âdet ve alışkanlıklarla kutlanan bu Hıdırellez bayramının aslı nedir, nasıl olup da tarihten önceki devirlerde başlatılan bir bayram günümüze kadar gelmeyi başarmıştır? Hızır-İlyas bayramı nasıl olup da Hıdırellez olup çıkmıştır? <br />Bu konudaki birçok farklı rivayetleri birleştirerek özetleyecek olursak, yaşanmış şöyle bir olay çıkar karşımıza. <br />Hazreti Musa Aleyhisselam zamanında bir hükümdarın tek oğlu kendini dini hizmete verir, babasının hükümdarlığı, saltanatı, şan ve şöhreti onu tatmin etmez. Bu, Rabb'imizin de hoşuna gider. Ona kerametler ihsan eder. Nitekim irşat için geçtiği yerlerde bastığı çorak topraklar, yürüdüğü yol kenarları, oturduğu kuru zeminler yemyeşil hale gelir, bahar çiçekleri açmaya başlar. Arapçada yeşilin bir adı (hazr) olduğundan çorak yerlerin yeşillendiğini gören halk, 'buradan bastığı yeri yeşillendiren genç geçmiştir' manasında Hızır geçmiştir diyerek gence Hızır adını verirler. Artık halkın dilinde Hızır adını almış olan bu genç, mayısın başlarında görmeyi çok istediği İlyas Peygamber'le de bir buluşma gerçekleştirir. Bu buluşmaya büyük değer veren halk, iki sevilen insanın buluştuğu bu günü Hızır-İlyas bayramı olarak ilan ederler. Dilden dile söylene söylene Hızır-İlyas bayramı, Hıdırellez bayramı olarak gelir. Tıpkı Hoca merhumun, oğlunuzun adını Eyyüb koyarsanız dikkatli söyleyin, söylene söylene ip kalır, demesi gibi olur. Hızır-İlyas isimleri söylene söylene Hıdırellez şeklini alır. <span class="fullpost"><br />Burada asıl mühim konu şudur: <br />Bastığı çorak zeminleri yeşillendirme kerametine sahip olduğundan dolayı kendisine Hızır adı verilen hükümdarın bu oğluna bir de peygamberlik verilmiş mi verilmemiş mi? Hızır'ın kendisi sadece büyük bir veli mi, yoksa görüştüğü İlyas Peygamber gibi bir de nebi mi olduğu yolundaki rivayetlerin manası ne? Ayrıca halen yaşıyorlar mı, yoksa dünyadaki insanlarla ilgileri kesilmiş mi? <br />Hemen ifade etmeliyim ki, bu iki zat da kendilerine mahsus özellikteki hayatlarıyla hayattadırlar, yaşıyorlar. Ancak hayatı, sadece bizim yaşadığımız beşerî hayatla sınırlı görenlere göre, bunların halen yaşıyor olmaları mümkün değil ise de, hayat sadece bizim hayatımızla sınırlı olmayıp üst üste beş basamaklı hayat basamaklarının da bulunduğunu da hatırlarsak, sözünü ettiğimiz bu iki zatın da bu beş basamaklı hayatın ikinci derecesinde yaşadıklarını kabullenmekte hiç de zorlanmayız. Bu ikinci derecedeki hayatı yaşayanlar bizim gibi maddî şartlarla kayıtlı değildir. Bir anda birçok yerlerde bulunabilir, darda kalanların imdadına yetişebilir, çeşitli görüntülere girip muhtaçlara yardımda bulunabilirler. <br />Hatta bizim hayatımızı yaşayanlardan bazı seçkin veliler, Hızır makamına kadar yükselip Hızır'dan ders alırlar. Hızır gibi darda kalanların yardımına onlar da koşarlar. Bunlar da çoğu zaman Hızır sanılır, gerçek Hızır'la karıştırılırlar. <br />Bediüzzaman Hazretleri, bu konuda Mektubat kitabında soru cevap şeklinde fevkalade dikkat çekici açıklamalarda bulunur. <br />Her kutsal geceyi Kadir, her iyi insanı da Hızır bil! Olması mümkündür çünkü!.<br /><br />Zaman, 06 Mayıs 2008</span>sadık yalsızuçanlarhttp://www.blogger.com/profile/02328724852375096593noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-18477572.post-82237391944526074792008-05-13T21:32:00.000+03:002008-05-13T21:50:49.990+03:00Militarist polis devletiDr. ümit Kardaş <br /><br /><br />Osmanlı Devleti'nde olduğu gibi Türk Devleti de bugün askerî vesayet rejimi ve polis-devlet anlayış ve uygulamalarıyla (Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu'ndaki son değişiklikler, 301. maddeye yapılan makyaj, 1 Mayıs kutlamalarına karşı takınılan ceberut tavır ve faşizan polis uygulaması) tarihsel gelenek ve çizgisi doğrultusunda çelikten bir devletin bütün niteliklerini taşımaktadır. Ve sorun tam da burada bulunmaktadır. Bu sorun aşılmadan demokrasiye ve hukuk devletine doğru yol almak olanaksızdır. 12 Eylül yapılanması ve anlayışıyla güçlenen askerî bürokrasinin gücü ile siyasetteki antidemokratik yapılanmanın ve özellikle sol muhalefet yokluğunun birbirini beslemesi ve bürokrasi ile bürokrasinin uzantısı siyasî partilerin ve devletin ideolojik aygıtı olarak görev yapan STK'ların direnişleri nedeniyle Türkiye, özgürlüklerin güvence altına alındığı demokratik bir hukuk devletine gidecek yolu açamamaktadır. Devletin baskıcı ve ideolojik aygıtları olarak davranan STK'lar dışında kalan sivil toplum örgütleri, kısıtlanmış ifade özgürlüğünün daraltılmış sınırları içinde etkili olamamakta, medya ise rejimi payandalayarak gerçek sorunları tartışma alanı dışında tutma işlevini görmektedir. Rejim siyaseti çözüm üretemez, üniversiteleri kaliteli bilimsel etkinlikte bulunamaz, aydınları ve gerçek sivil toplum örgütlerini fikir ve çözümlerini ifade edemez, medyayı gerçek haber ve objektif yorum yapamaz duruma getirmiştir. Bu tablo iç dinamiklerin iflasıdır. Enerjisini boşa harcayan Türkiye, hiçbir gerçek sorununu tartışamamakta, hatta bu sorunlarından kaçmaktadır. Ekonomik ve sosyal sorunlarını hiçbir çözüm üretmeden, IMF tarafından sunulan reçeteleri kabul ederek tartışma alanından çıkarmıştır. Siyasî ve hukukî sorunları ise sadece Avrupa Birliği'ne girmek için uyulması istenen normlar bağlamında düşünerek tartışma alanının dışına itmeye çalışmaktadır. Siyasî-hukukî sorunların çözümünü Avrupa Birliği karşıtı milliyetçiler ile Avrupa Birliği taraftarı hainler arasındaki bir mücadele noktasına getirmek akıl dışı, gerçeklerden uzak, vasat altı bir anlayışın ürünüdür. Türkiye, gerçek sosyal, ekonomik, siyasî, tarihî ve hukukî sorunlarını Avrupa Birliği normları gerektirmese de kendi halkının çıkarları nedeniyle tartışıp çözmek zorundadır. Özgürlükleri güvence altına alan demokratik bir hukuk devletini sağlamazsanız ne ekonomik, ne sosyal ne de etnik hiçbir sorununuzu çözemezsiniz. <span class="fullpost"><br />Halkı ergen olmayan, kendini idareden aciz, güvenilmez gören bir anlayışın yarattığı bir rejim. Anayasası, Siyasi Partiler Yasası, Seçim Yasası ve ceza yasaları ile çoğulculuğa geçit vermeyen, farklılığa tahammül edemeyen, katılımın önünü kesen, askerî vesayeti korkular üzerinden içselleştirmiş bir anlayış ve yapılanma. Dünya tarihi ve özellikle de tarihimiz göstermiştir ki siyasete sokulan ordu hiziplere ayrılır, bölünür ve güçsüzleşir. Silahlı Kuvvetler'in görevi kendisini sivil siyasetin öngördüğü yönde bir dış tehdide karşı hazırlamaktır. Ancak gelinen noktada askerî bürokrasi her siyasî gelişme konusunda görüş beyan etmeye, internet ortamında darbe sayılacak muhtıralar yayımlamaya başlamıştır. AKP iktidarı ilk yıllarında AB sürecini hızlandırmıştı. Bu sürecin devamı askerî bürokrasinin iktidardan uzaklaşması, siyaset ve toplum alanını tanzim etmekten vazgeçmesi, imtiyazlarını yitirmesi, en önemlisi gerçek bir demokrasiyle yönetilen ülkelerde olduğu gibi şeffaflaşması, parlamenter denetim ve gözetim altına alınması, millî güvenlik siyaset belgesinin halkın katılımıyla parlamentoca hazırlanması anlamına geliyordu. AKP, demokratikleşme konusunda başarılı ve yeterli olmamasına, demokrasiyi ve özgürlükleri içselleştirmemesine rağmen böyle bir açılımı yapabilecek tek tehlikeli seçenek olarak gözüktüğü için kendisine karşı cephe alındı. AKP'nin en zayıf olduğu nokta, laiklik ve türban meselesiydi. Türbanda MHP tarafından açıkça tuzağa düşürüldü. Demokratikleşmeyi bir bütün olarak düşünmeyen ve demokrasi cephesini genişletecek açılımları yapma niteliği ve kapasitesi bulunmayan lider kadrosuyla AKP beceriksizce sonunu hazırlarken, iktidarda kalabilme uğruna uzlaşma yolunu seçmiştir. Şemdinli'de yakasını kaptırmış, 27 Nisan muhtırasını verenleri, Sarıkız ve Ayışığı darbe girişimcilerini yargılayamamıştır. İktidar, ağır suçlar oluşturan bu eylemlere seyirci kalmış, uzlaşma yolunu seçerek, sorunların çözümünde inisiyatif alma gücünü yitirmiştir. Böylece asker-sivil bürokrasi, CHP ve MHP'den oluşan blok gerçek bir demokratikleşmeye yeltenecek siyasî bir oluşumun iktidar olmasına izin vermeyeceklerini göstermişlerdir. <br />Polise son değişikliklerle tanınan yetkiler ve bu yetkilere dayanılarak yapılan uygulamalar ve 1 Mayıs'ta yaşananlar, siyasî iktidarın ve emrindeki idarenin polis-devlet anlayışının temsilcileri olduklarını göstermiştir. Yurttaşlarına hak ve özgürlükleri kullanma konusunda hukuk güvenliği sağlamayan organizasyon devlet olamaz. Hukuk güvenliği bulunmayan, ülkeyi halk adına yönetenlerin ve bürokrasinin kendilerini istedikleri zaman hukukla bağlı saymadıkları bir yerde barış, huzur, kamu düzeni ve demokratik otorite sağlanamaz. Yurttaşlarına hangi dinî inançtan veya etnik kümeden olursa olsun eşit yaklaşmayan, sürekli belli inanca veya ırksal kimliğe vurgu yapan, ideolojik duruşu olan, bir arada yaşamanın ortamını oluşturmayan, hakemlik yapmayan, adil yargılama hakkının en temel ilkelerini kâğıt üzerinde bile sağlamayan (yargılama birliği, tabii hakim, hakim bağımsızlığı, tarafsızlığı ve güvencesi ilkeleri), yargının kaliteli işlemesinin altyapısını oluşturmayan bir devletin hukuk devleti olması olanaksızdır. <br />Asker-sivil bürokrasinin askerî vesayeti ile oluşan militarist anlayışla, siyasî iktidarın polis-devlet anlayışı devlete çelikten bir nitelik vermektedir. Bu anlayıştan hak ve özgürlükleri güvence altına alan demokratik bir hukuk devletine geçmek zor gözükmektedir. <br /><br />Zaman, 06 Mayıs 2008<br /></span>sadık yalsızuçanlarhttp://www.blogger.com/profile/02328724852375096593noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-18477572.post-62514709345275672652008-05-02T00:18:00.001+03:002008-05-02T00:20:24.627+03:00Rahmet Peygamberinin Dilinden DualarDamla damla dökülen gözyaşları,<br />Adım adım huzura yöneliş,<br />Ve dalga ralga yükselen bir nida...<br />“Dua edin kabul edeyim”<br /><br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://foto.sezgiler.com/dosyalar/reklamlar/rahmetpeygamberinin.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 110px; height: 110px;" src="http://foto.sezgiler.com/dosyalar/reklamlar/rahmetpeygamberinin.jpg" alt="" border="0" /></a>Sadık Yalsızuçanlar’ın yayına hazırladığı “Rahmet Peygamberinin Dilinden Dualar” “adlı kitap Nisan 2008 de Timaş Yayınları tarafından yayınlandı.<br />En güzel dua metinlerini Allah ve Resulü’nün dilinden bizlere aktaran bu kitap, müminlerin anneleri ve sahabeler tarafından rivayet edilen hadislerle bize duanın, ibadetin ruhu olduğu gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor. Allah’ın sonsuz kudreti karşısında boyun eğmektir dua, dua da aslolan kendi zayıflığımızı hissetmenin sırrıdır. Güçsüzlüğünü bilmek Kudret Sahibine sığınmaktır, O’nun rahmet kapısını çalmaktır.<br />Araf suresinde Yüce Allah şöyle buyurur:<br />”Rabbinize yalvara yakara, gizlice dua edin.<br />Kuşkusuz O, sınırı aşanları sevmez” (Araf/55)<br />Bir de<br />“Bana yakarın, sizin için kabul edeyim. Kuşkusuz bana dua etmekten kibirlenenler, yakında alçak olarak cehenneme gideceklerdir” diye buyurmuştur Allah. Allah kendisine saf bir yürek ve arı bir dille yalvaran herkesin duasına cevap verir.<br />“Rahmet Peygamberinin Dilinden Dualar” kitabıyla duanın zamansız ve mekansız olduğunu öğreniyoruz. Adem’den aleme bütün kainatın dilinden dökülen ve yeniden hayat bulacağımız cümleler, Yaratıcı’yla olan bağımızı inşa edecek satırlar, Hz Peygamber’in dua iklimine yapacağımız benzersiz bir yolculuktur...O’dur Rahmet Peygamberi. O’nun mübarek ağzından dökülen bu güzel yakarışlarından oluşan bir bahçedir bu kitap ki bize Allah’ın sonsuz merhamet denizinden bir damla dilenmekten başka çaremiz olmadığını, O’nun eşiğine yüz sürmekten bir an teberi etmemeyi öğretiyor:<br /><br />“Allah’ım, Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim,<br />Nefsime zulmettim. Kötü işlerde bulundum. Senden başka günahlarımı bağışlayacak hiçbir kuvvet yoktur. Sen, ‘Beni bağışla’ diyeni, akın halindeki karıncalar kadar günahı olsa da bağışlarsın, beni affet.”<br /><br />Dua...bütün sır bu üç harfte gizlidir. “Duanız olmasa ne öneminiz var” ifadesi kulluğun özünü oluşturan duanın değerine ve nadideliğine işaret eder. Alemlere rahmet olarak gönderilen yüce elçi Hazreti Muhammed Efendimizden dinlediğimiz bu birbirinden güzel yakarışları bize yalvarmanın, yakarmanın, dilemenin, istemenin, beklemenin, sığınmanın, boyun eğmenin, kendimizi silerek adeta yok ederek vazgeçmenin, O’nun eşiğinde bir köle olduğumuzu fısıldamanın, O’nun rahman ve rahim olan kapısından ayrılmamanın, orada zamanı yok sayarak beklemenin, O’nun Rahmet ve İnayetini umarak, O’nun alemleri kuşatan sonsuz merhametine, esirgeyiciliğine iltica etmenin önemini ve aslında derdin derman olduğunu öğretiyor. İnsan olmanın yüce anlamının sırrı duadan geçtiğini hatırlatıyor bize Efendimizin duaları.<br />Duanın sınırı, kuralı, kaidesi, sözlüğü yoktur. Dua içtenlikle olandır.<br />En makbul dua ise,insanın kendi dileklerini yok edip Allah’ın muradıyla muratlanmak istemesidir. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla bilendir.<br />Efendimizin dua bahçesinin kapısından geçenin, Allah’a dua ve kullukla yanaşanın elleri boş dönmeyecektir.sadık yalsızuçanlarhttp://www.blogger.com/profile/02328724852375096593noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-18477572.post-62569185618788788732008-05-02T00:15:00.002+03:002008-05-02T00:17:54.391+03:00Yaşarken Yarım Kalmış Hayatlar, RomanlarSadık Yalsızuçanlar<br /><br /><br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.kitapturk.com/img/Metas/d/978-975-991-700-5.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 121px; height: 163px;" src="http://www.kitapturk.com/img/Metas/d/978-975-991-700-5.jpg" alt="" border="0" /></a>Selim İleri’nin Dün Gibi’si, kırk yıllık Corona ile başlıyor, Asaf Halet Çelebi’nin dizeleriyle sonlanıyor :<br />geçip gittiğim yerlerden<br />iç içe<br />öne<br />ve arkaya bakan<br />bir sürü<br /> ben<br /> ler<br /> koymuşumdur<br />eskileri çocuk<br />şimdikiler ihtiyar’<br />Çelebi’nin bu dizeleri, aslında Selim İleri’nin bu anlatılarla ne yaptığını güzel özetliyor.<br />Edebiyat bir yol, bir yordam olunca, insan yazarken, ‘geçmiş, bir daha geri gelmeyecek zamanlar’ın içinde birer işaret taşı gibi bıraktığı ben’in içinde, çevresinde, gerisinde ve ilerisinde dönenip duruyor.<br />Bunlar yaşarken geride bırakılan, geçmekte ve gelmekte olanın içindeki hüznü anlatan, öteki için bir anlam ifade ettiğine inanılan ‘hayat-ı hakikiye ve hayaliye sahneleri’…İnsanın başkaları için anlamlı olan deneyimleri, gerçekte ben’in öyküsüdür. Ben’in içinde benler olduğunu, bu benlerin her birinin ayrı ayrı öykülerinin birleştiğinde varlığın hikayesini oluşturduğunu en çok Selim İleri bilir. Bunlar onun sonbahar sofralarıdır.<br />Esasen Selim İleri –an azından benim severek ve canım yanarak okuduklarım bunu söylüyor, örneğin Hüzün Kahvesi, Her Gece Bodrum, Yaşarken ve Ölürken…- hüznün yazarıdır. Eylülün, Pastırma Yazının, hissettirmeden, kendi kendine, sessizce çöken yapıların, yiten, pörsüyen dostlukların, içsizleşen ilişkilerin, samimiyetini kaybedenlerin, toplumsal ideallerinin o mutantan dünyasında bütün bütün boğulan, umutsuzlaşan, kendini yitirenlerin, hatırlanmayanların, en çok bilinmesi gerekirken en az bilinenlerin, özetle zamanın kıydığı, görkemli görkemsiz kaybedenlerin anlatıcısı. İleri bunu bıkıp usanmaksızın, hep alçakgönüllü, telkari ustası titizliğinde, sessizce yapar. Bir geçmiş zaman çelebisi gibi.<br />Öyledir, “Pişman değilim.<br />Yaşarken, yarım kalmış bir roman yayımlıyorum. Sizin ne diyeceğiniz, nasıl yorumlayacağınız umurumda değil.<br />Ben yaşarken, yarım kalmış.<br />Yukarıda okuduklarınız da birkaç ‘roman’ sayfası. Sonrakiler gibi”dir ama biz Dün Gibi’yi de, diğerleri gibi, dün-bugün-yarın olarak okuruz. Selim İleri, edebiyatımızın, yüzyılın başlarında köktenci biçimde gelenekle bağlarını koparmaya çabaladığını ve bunun bizim kolektif belleğimiz açısından ne denli yaralayıcı sonuçlar ürettiğini de içerden hisseden yazarlardandır. Divan geleneğine olan ilgisi, Necatigil gibi, sanatı bir kanaviçe gibi ruhuyla dokuyan şair/şiirle yakınlığı, son yüzyıl edebiyat hafızamızdan ve toplumsal yaşamımızdan bir dalgıç gibi devşirdiği hüzünlü pırlantalar, elmaslarla, edebiyatın bir gelenek meselesi olduğunu da göstermiştir. Onun son örneğini Dün Gibi’yle önümüze getirdiği, bu yakın tarih belleği araştırması, hem kendi şahsi hikayesini hem de öteki benliklerle ve tarihle bunun bağını, kalemi artık yıllanmış şarap gibi dil döken bir yazarın nasıl bir sürek avında olduğunu da göstermektedir. Dün Gibi’yi, içim acıyarak, burkularak, ama diğer İleri romanları gibi bir çırpıda okudum. Bediüzzaman’ın, ‘mazi kabrinin hayaletleri’ diye nitelediği bir ‘oyun’un kişilerinin hüzünlü öykülerini, ‘sahneye giriş sırasıyla’ Selim İleri ne güzel anlatıyor.<span class="fullpost"><br />Sanatı bir nakış gibi dokuyan, ayrıntı ustası ve en mağrur kahramanları karşısında bile soylu bir tevazuu elden bırakmayan Selim İleri gibi yazarlara hep gıpta etmişimdir. Selim İleri bize, Dün Gibi’yle ve ondan önceki bütün anlatılarıyla, edebiyatın kökeninin ‘edep’ olduğunu göstermiştir. ‘Başa dönüp okusanız bile bir şey değişmeyecek; oyun size görünmeyecek. Beni terk edip gidenlerden biliyorum : Hiçbirine görünmedi. Kimseye gösteremedim. Yağmur çıkmışken, ezdiğiniz sümüklüböceklerdi yazdıklarım. Bu ‘ölü roman’ı kimseye adamayacağım.’ Deyişinden bellidir ki, bu yüzyılın büyük düşünürü Wıttgensteın’ı doğrular : ‘Şeylerin nasıl olduğu değildir gizemli olan, olduğudur…’ Zira, zatenr var olmak, soluk alıp vermek, acı çekmek, gizli sandukalarda anılar ve acılar biriktirmek, Lale Müldür’ün deyişiyle, kendisinden bile gizlediği korkunç sırlarla yaşamak, hep bir şeylerin anısıyla ve acısıyla yaşamak, bütün bunlar bize, yaşamın sandığımızdan daha gizemli olduğunu gösterir.<br />Selim İleri’nin bu yaralanmış, örselenmiş, bizi yetimane hüznün kucağına iten öykülerin sahibi kişileri, aslında, O’nun –belki Kemal Tahir’in tezgahından geçmiş olmanın etkisiyle veya ateşleyici, hazırlayıcı yönüyle- Tanpınar’ın, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde, Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’da, Vüs’at Bener’in, Yusuf Atılgan’ın romanlarında daha çok ironik boyutuyla anlattığı modernleşme maceramızın da en çelişik yanlarını ele verir. İnsanın, Tarkovski’nin dediği gibi, kendisine ve ötekine acı vermeden yaşayabilmesi için, toplumsal ve ahlaki bir ideali olmalıdır. Bir değerler karmaşasında, artık bu idealini yitirmiş bir toplumun bireyleri, Selim İleri’nin anlattığı türden acıları yaşamaktan kurtulamazlar. Bunun dibinde, Selim İleri’nin bize duyurmaya çalıştığı daha derin bir şey de vardır: Yaşamın geçiciliğinin ruhu solduran etkisi. Belki de, bunu aşma iştiyakıdır bütün bu hüzünlü hayatlar, ihtiraslarının kurbanı kişiler, zamanın pörsüttüğü bedenler, unutturduğu ruhlar ve giderek birbirini çürüten insanlar. Bu bela, küreseldir ve en yaralayıcı örneklerini bizim coğrafyamızda bırakmıştır.<br />Selim İleri, merhametli yazarlar kuşağının son örneklerindendir. Yaşama ve insanlara her şeye rağmen sevgiyle, şefkatle, anlayışla bakabilen yazarların.<br />Sanırım Necatigil’in, ‘sevgi de bir çözümdür’ umudunu en çok o korumuştur.<br />Bir dönem anlatısı olan ama dediğim gibi üç ayrı zamanın iç içeliğini daima hissetiren, İttihat Terakki ile aynı çizgide görülebilecek son büyük filizkıran fırtınası12 Eylül arasında gidip gelen, bir romanın nasıl varlık kazandığının da öyküsünü barındıran, “Geçmiş, Bir Daha Geri Gelmeyecek Zamanlar” başlığında topladığı Nehir Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın, Gramafon Hâlâ Çalıyor, Cemil Şevket Bey, Aynalı Dolaba İki El Revolver, Solmaz Hanım, Kimsesiz Okurlar İçin ve Daha Dün dikkatle ve bir arada okunduğunda İleri’nin, çağdaşlarından kendisini ayıran bu niteliği açıkça görülebilecektir.<br />Selim İleri’nin ‘yazınsal yalnızlığı’ en çok bu kitaplarda belirginleşmiştir.<br />Kendisinin söz ettiği ‘öfke’nin, yine hep hüzünle karılması ve alttan alta hissettiren umut ve şefkati bu yalnızlığı kaçınılmaz kılmıştır.<br />Daha Dün’ü de okurken, İleri’nin şu önemli sözlerini zihninizin bir köşesinde tutunuz : “Aslında hep hüz