tag:blogger.com,1999:blog-183384862009-02-21T17:01:58.528+02:00beyazyelkenli denize açıldıi gemicihttp://www.blogger.com/profile/00554129080673876701noreply@blogger.comBlogger17125tag:blogger.com,1999:blog-18338486.post-64501595778913336472007-09-13T17:17:00.000+03:002007-09-13T17:22:09.914+03:00<div style="margin: 1ex;"> <div> <p align="center"><span style="font-family:Arial;font-size:6;color:#ff0000;"><b>ANITKABİR FARİZASI</b></span></p> <p align="justify"><span style="font-family:Arial;font-size:100%;"><b>Engin Ardıç</b></span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Başlığı böyle attım ama kuşkuluyum: Şimdi birçok solcu ve de halkçı, “fariza ne demek” diye soracak, sinirimi bozacak. Hani hac mevsiminin “Bu sene kurban bayramına” denk gelmesine şaşan gazeteci kızlar vardı ya, onlar gibi... </span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Kimi hayvan da “Osmanlıca konuşuyorsun, demek ki hükümete yağ çekiyorsun” diyebilir.</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Deniz Baykal, partisinin kuruluş yıldönümünde, yanına binlerce adamını alıp Anıtkabir’e çıkmış. “İzdiham” yaşanmış, falan filan.</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Orada gelenektir, “şeref defteri” imzalanır ve daha önce iki satır da bir şeyler yazılır. Atatürk kalkıp onları okuyamayacağına göre, arkada bekleyen mu-habirlerin okumaları ve gazetelerine bildirmeleri için.</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Yazılanlar genellikle ya imza sahibinin “Atatürk’ün ne kadar izinde oldu-ğunu” belirtmeye yöneliktir, ya da bir şeyler ya da birileri bu yoldan “Atatürk’e şikâyet” edilirler. Elbette şikâyet edildikleri merci, aslında Cumhuriyet Gazetesi ve Genelkurmay falandır.</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Bu ziyaret yerli yersiz, vara yoğa yapılan bir ziyarettir. Milli bayramlarda da oraya gidilir, maç kazanıldığı zaman da, parti kuran da soluğu orada alır, ih-racat rekoru kıran da.</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Bir örneği başka bir ülkede yoktur. Sovyet yöneticileri bile resmi törenlerde Lenin’in anıtkabirinin içine girmezler, damına çıkarlardı...</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Bir arkadaş, 10 Kasım günleri Ankara’ya gidemediği için Dolmabahçe Sarayı’na gidiyor, yani Atatürk’ün yattığı yere ulaşamayınca öldüğü yeri tavaf ediyor, bunu her sene yapıyor ve okuyucularına da hararetle tavsiye ediyordu...</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">(Fariza, izdiham, hararet, şikâyet, tavaf, muhabir, sene... Sen iyice gerici oldun be Engin Ardıç!)</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Aynı arkadaşlar, halk kadınları bağlı başlarıyla türbe türbe gezip çaput bağlayınca çok kızarlar.</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Yapılan, temelde aynı şeydir.</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Eh, Nutuk’u kutsal kitap, Çankaya’yı Kâbe, Atatürk portrelerini ikona, ilkokul öğretmenlerini rahip, tayyör-etek giyen iri kalçalı memur hanımlarını da rahibe gibi algılarsan, Anıtkabir’i de elbette peygamber türbesi kabul edeceksin!</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Onlar çaput bağlayacaklar, sen şeref defterine yazı yazacaksın.</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Onlar dua edecekler, sen esas duruş göstereceksin.</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Orada ezan okunacak, burada Onuncu Yıl Marşı.</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Sonra da ya kızıp köpüreceksin, ya da kara kara soracaksın, “Biz nerede yanlış yaptık”...</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Atatürk’ü sevdirmediniz, insanları ondan soğuttunuz, bıktırdınız, yanlışı orada yaptınız.</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Öğretmediniz, ezberlettiniz. Düşündürtmediniz, korkuttunuz. Özgür bırakmadınız, ezdiniz. Açıklamadınız, yasakladınız. Tartışmadınız, örtbas ettiniz.</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Atatürk size hedef olarak çağdaş yaşama biçimini, rehber olarak da bilimi gösterdi, siz tuttunuz bir “Kemalizm dini” icat ettiniz.</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Üstüne üstlük, faşizmi de solculuk diye satmaya kalktınız.</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Bir kısım basın yuttu ama halk yutmadı.</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Atatürk’ü anmak mı istiyorsun sevgili dostum?</span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Andrew Mango’nun mükemmel Atatürk biyografisini oku... </span></p> <p align="justify"><span style="font-size:100%;"> </span><span style="font-family:Arial;font-size:100%;">Lord Kinross’a da, Şevket Süreyya Aydemir’e de beş basar. Üstelik kırk sekiz Anıtkabir ve de yirmi altı Dolmabahçe ziyaretinden daha faydalıdır. Zihnin açılır.</span></p> </div> </div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18338486-6450159577891333647?l=beyazyelkenli.blogspot.com'/></div>i gemicihttp://www.blogger.com/profile/00554129080673876701noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-18338486.post-1172833529695766052007-03-02T12:59:00.000+02:002007-03-02T13:05:29.696+02:00<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/1160/1792/1600/367867/h%3F%3Frriyet%201.%20sayfa.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/1160/1792/320/888860/h%3F%3Frriyet%201.%20sayfa.jpg" alt="" border="0" /></a><br />Yukarıdaki Hürriyet Gazetesi'nin birinci sayfası benim doğduğum gün yayınlanmış. Aradan geçen bunca zaman zarfında neler değişti?<br /><br />Demin, Fransız yazarı Andre Gide'nin bir sözünü okudum ve sizlerle paylaşmak istedim. Bu söz bile neden yazdığımı anlatmağa yetiyor: <p class="MsoBodyText3"><span style="" lang="DE"><span style="font-weight: bold;font-size:130%;" >Anı yazmak, ölümün elinden birşeyler kurtarmaktır.</span><o:p></o:p><br /></span></p><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18338486-117283352969576605?l=beyazyelkenli.blogspot.com'/></div>i gemicihttp://www.blogger.com/profile/00554129080673876701noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-18338486.post-1172832967560418302007-03-02T12:49:00.000+02:002007-03-02T12:56:07.573+02:00<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/1160/1792/1600/603592/firewall%20film.jpg"><img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/1160/1792/320/254008/firewall%20film.jpg" alt="" border="0" /></a><br /> <p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"><span style="font-size:14;">Uzun zamandır kaliteli bir film seyretmenin arayışındaydım.<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"><span style="font-size:14;">Son zamanlarda yapılan filmlerden zevk alamıyorum. Bunda etken olan nedir, tam olarak bilemesem de, klasik olarak sınıflandırılan filmleri daha bir zevkle seyrediyorum. Neyse, sağı-solu araştırdım, sonunda başrolünde Harrison Ford’un (hani şu meşhur İndiana Jones) oynadığı “Firewall” filmini buldum. </span><img src="file:///C:/DOCUME%7E1/BILGIS%7E1/LOCALS%7E1/Temp/moz-screenshot.jpg" alt="" /></p> <p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"><span style="font-size:14;">Yaklaşık iki gün uğraştıktan sonra filmi internetten indirdim. Türkçe altyazısını da bulup, yerleştirdim. Sonra CD’ye kaydedip, filmi başlattım.<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"><span style="font-size:14;">İlk karesinden başlayarak, büyük bir heyecanla “Firewall” isimli filmi seyrettim. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan film bitti. Konusu kısaca şöyle: ABD’deki bir bankanın üst düzey yöneticisi olan Harrison Ford (filmdeki ismi pek fazla önemli değil) ve ailesi, bankayı soymak isteyen ‘modern’ haydutlar tarafından rehin alınırlar. “Amerikan Rüyası”nın örnek ailelerinden birinin reisi olan Harrison Ford, hem ailesini kurtarmak hem de bankasının soyulmasına engel olmak için büyük bir mücadeleye girişir. Sonunda (tabii ki) iyi adam, kötü adamları alt eder ve film “mutlu son” ile biter.<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"><span style="font-size:14;">Tipik bir Amerikan filmi olan “Firewall”, her ne kadar, alttan alta ABD propagandası yapıyor olsa da, her şeye rağmen “seyirlik” olarak belli bir seviyeyi yakalamayı başarıyor.<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"><span style="font-size:14;">Buraya kadar söylenecek fazla bir şey yok. Ancak şunu hiç bir zaman göz ardı etmemek gerekiyor: Amerikan Rüyası’nın sona ermesini istemeyen ABD’li yöneticiler ve onların dümen suyunda giden Hollywood’da çöreklenmiş olan statükocu film yapımcıları bu çeşit filmleri yapmağa ve o filmler de sinema salonlarında gösterilmeğe devam edecektir. “Firewall” bittikten sonra kendi kendime “kamera”nın ne kadar önemli bir silah olduğunu bir kere daha düşündüm. Günümüz dünyasında (kitle imha silahlarının ne kadar önemli olduğunu göz ardı etmeden) toplumları en fazla etkileyen silahların kamera, kalem ve internet olduğunu idrak ve kabul etmek lazım. İstediğiniz kadar güçlü ateşli silahlarınız olsun ve o silahları kullanarak, dilediğiniz ülkeyi işgal edin. Eğer arkanızda kamera ve internetle desteklenmiş bir medya gücü yoksa, işgal nedeniniz istediğiniz kadar haklı olsun, o savaşı baştan kaybetmiş durumdasınız, demektir.<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"><span style="font-size:14;">ABD, bu kadar güçlü silahlara sahip de olmasına rağmen, Afganistan ve Irak’da savaşı niye kaybetti? (Eğer İran'a saldırırsa, ki hiç sanmıyorum, çöküşünü biraz daha hızlandıracaktır.) ABD’nin elinde en güçlü ateşli silahlar var mı? Var. Kameradan güç alan televizyon ve sinema sanayisi var mı? Var. ABD’yi ölümüne savunan kalem sahipleri var mı? O da var. Pekâlâ, ne eksik? Cevap: İnternet. Yani var da, tam olarak değil. Kontrol edilmesi imkânsız hale gelmiş olan “sanal ağ” yani internet, diğerlerine tek başına karşı koyuyor. Yanlış anlaşılmaması için belirtmeden geçemeyeceğim; Iraklı direnişçilere destek olanların elinde sadece internet değil, kamera ve kalem de var. Hatasıyla sevabıyla “Guantanamo” adlı film bile tek başına, ABD savunucularının tekerine çomak sokmağa yetti de, arttı bile...<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"><span style="font-size:14;">Mümkün olduğunca (bu konu da tartışılır) objektif haber yapmağa çalışan televizyon kanalları ve haber yorumcuları, ABD’nin korkunç taarruzuna karşı koymağı ve Iraklı direnişçilerin haklılıklarını anlatmağı başarıyorlar.<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"><span style="font-size:14;">İnternet ve gazeteci-yorumcular başka bir yazının konusu. Irak’ın işgali güncel olduğu için öncelikle bahsettim. Amerika kıtasının cani Avrupalılar tarafından nasıl işgal edildiğini tarih kitapları yazsa da, Hollywood çıkışlı binlerce film ve diz film sayesinde dünya kamuoyu tam tersine inandırılmağa çalışıldı. <i style="">“Yabanî” Kızılderililer, “uygar” Avrupalılar tarafından “medenileştirildi” </i>anafikri, sinema ve yan ürünleri tarafından milyarlarca insanın beynine çakıldı. Yeryüzünde yaşayan milyarlarca insan tarih kitaplarında okuduklarına değil de, çok sevdiği aktör ve aktrislerin oynadığı filmlerde anlatılan öykülere inanmağı tercih ettiler ve etmeği de sürdürüyorlar.<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"><span style="font-size:14;">Yukarıda kısaca anlatmağa gayret ettiğim nedenlerden ötürü, bizim de “kendimize ait” filmler çekmemiz lazım. Bu konuda yapılmış birkaç başarısız deneme olsa da, çaba göstermeğe devam etmeliyiz. Yoksa gün gelir, atalarımızın kanlarıyla sulayarak fethettikleri bu toprakları terk etmemiz gerektiğini söyleyen bazı gafillere inanmak zorunda kalabiliriz. İşte bütün bu sebeplerden dolayı, anne ve babalara büyük görevler düşüyor. Çocuklarımızın hangi filmleri seyrettiğini ve orada anlatılanlara ne kadar inandığını kontrol etmek zorundayız.<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt;"><span style="font-size:14;">Tamam, kabul ediyorum ki, bu zamanda çocukların ve gençlerin her yaptıklarını tam anlamıyla denetlememiz mümkün değil. Ancak hiç olmazsa, büyük oranda kontrol etmeğe çalışalım. Geleceğimizi emanet edeceğimiz gençlerimizin sorularına doğru cevaplar verelim; eğer bilmiyorsak da, bilen birilerini bulup, onların temiz dimağlarının yanlış bilgilerle dolmasına engel olalım.<o:p></o:p></span> </p><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18338486-117283296756041830?l=beyazyelkenli.blogspot.com'/></div>i gemicihttp://www.blogger.com/profile/00554129080673876701noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-18338486.post-1148285370436116662006-05-22T11:05:00.000+03:002006-05-22T11:28:41.970+03:00<a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1160/1792/1600/louvre211.jpg"><img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1160/1792/320/louvre211.jpg" border="0" /></a><br /><br /><br /><strong><span style="font-size:130%;">Sinemaya Koşun!<br /></span></strong><br />Geçtiğimiz birkaç yıl içerisinde bütün dünyada satış rekorları kıran romandan uyarlanan “Da Vinci Şifresi – Da Vinci Code” adlı film, Türkiye’de gösterime girdiği ilk gün rekor sayıda seyirciyi sinema salonlarına çekmiş ve Tom Hanks’in başrolünde oynadığı eseri tam 129 bin 825 kişi izlemiş. Daha önce ülkemizde vizyona girdiği ilk gün en büyük ilgiyi gören film olan “Truva”yı ancak 82 bin 930 biletli seyirci seyrederken, Da Vinci Şifresi’ni izlemek için insanları kamçılayan ne?<br /><br />“Kızıl Nehirler”in yazarı Jean C. Grange gibi “final yazmasını beceremeyen” bir yazar olan Dan Brown’ın kaleme aldığı aynı adlı romanın dünya genelinde satış listelerini alt üst etmesine kimse inanamamıştı. Şimdi filmin bu kadar alaka görmesine de herkes hayret edecek. Fakat kanaatimce, insanların bu şekilde tepki vermesi gayet normal.<br /><br />Çünkü bütün dünyada yoğunlaşan ABD karşıtlığının doğurduğu genel hava, Hıristiyanlığa karşı da muhalif bir duygu selinin oluşmasına neden oluyor. Bir yandan “sevgi, barış, demokrasi, insan hakları” diyeceksin, sonra da bu maskenin arkasına saklanarak, “kurtarmağa gittiğini iddia ettiğin” insanları kelimenin tam anlamıyla katledeceksin. Artık kimse kör değil.<br /><br />Yıllarca Hollywood silahını kullanarak, dünya kamuoyuna cici ve sevimli görünmeği başaran Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin yüzündeki maske düşmüş durumda. İşin tuhafı, bu, yine bir ABD ürünü olan internet sayesinde meydana geldi.<br /><br />Amerikan askerlerinin acımasızca cinayet işlemesi, ibadethanelere saygı göstermeden girip barbarlıklarını sergilemesi, insanlara tecavüz etmesi, kendilerini “yarı-tanrı” gibi görmeleri; fitili ateşledi ve bu husustaki yazılar, fotoğraflar internet ağı sayesinde dünyanın her tarafına ulaştı. Artık kimse, ABD’lilere filmlerde olduğu gibi “kurtarıcı, kahraman” gözüyle bakmıyor.<br /><br />ABD ve yandaşı ülkelerin Hıristiyan olması, ezilen ve işkenceye tâbi tutulan kitlelerin ikisine birden tepki vermesine neden oldu. Bu reaksiyonlarını Irak’taki direnişçiler gibi silahla gösteremeyen geniş halk toplulukları, daha gösterime girmeden bazı yerlerde protesto edilen Da Vinci Şifresi filmine giderek “siz öyle yaparsanız, ben de size olan nefretimi ortaya böyle koyarım” mesajını veriyorlar.<br /><br />Kimse, “ABD ve İngiltere genel olarak Protestan; filmde eleştirilen Hıristiyanlık ise Katoliklik” demiyor. İnsanların “Hıristiyan mı, Hıristiyan! Öyleyse ben de tepkimi onlara karşı ne şekilde koyabilirsem, koyarım” düşüncesi ön plana çıkıyor. <a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1160/1792/1600/tom-k.0.jpg"><img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1160/1792/320/tom-k.0.jpg" border="0" /></a><br /><br />Keşke filmle ilgili olarak bu olumsuz fikirler hakim olmasaydı da, onu sinema yönünden tenkit edebilseydik…<br />Tom Hanks gibi Oskar ödülü sahibi birisinin sürüklediği başrolde, Jean Reno’nun rolü zayıf kalmış, diyebilseydik.<br />Yönetmen Ron Howard “Akıl Oyunları” filminde olduğu gibi başarılı bir performans ortaya koymuş, tebrikler, deyip; sarfedilen emeği sinema sanatı adına alkışlayabilseydik.<br />Romanda ve filmde anlatılan, Hıristiyanlık ögeleri ile pagan düşüncenin nasıl harmanlandığı meselesine Dan Brown’ın bakış açısını konuşabilseydik.<br />Ama günümüzde politika, sanatın da önüne geçtiği ve sanat eserlerinin ideolojiler tarafından nasıl birer silah olarak kullanıldığını görünce, insanların aklına şu saydığım hususlar hiç gelmiyor.<br />Şimdi gidip filmi seyretmeli ve heyecanlı geçen iki saatin arkasından biraz daha fazla düşünmelisiniz.<br /><br />Çünkü insanlar “düşününce”, birileri oturdukları koltuklarda “korkuya” kapılıyorlar.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18338486-114828537043611666?l=beyazyelkenli.blogspot.com'/></div>i gemicihttp://www.blogger.com/profile/00554129080673876701noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-18338486.post-1148285086124173412006-05-22T11:03:00.000+03:002006-05-22T11:57:28.850+03:00<a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1160/1792/1600/askedi_050329_235756.jpg"><img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" height="325" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1160/1792/320/askedi_050329_235756.jpg" width="250" border="0" /></a><br /><strong><span style="font-size:130%;">Kâbustan Uyanmak</span></strong><br /><br />Güneş daha doğmamıştı, kediciğimin zorlamasıyla uyandım. Dışarıdan kuş sesleri geliyordu. İlkbahar bu yıl İstanbul’a biraz geç teşrif ettiği için, Mayıs ayının ortasına gelmiş olmamıza rağmen pencereler hâlâ kapalı. Aslında bu bahar gönlümün pencerelerini daha açamamıştım. Neden bilmem? Acaba olması gerekenden daha soğuk geçen bir kışın arkasından, çok sıcak bir yaz mevsimi yaşanacağını söyleyen bilim adamları yüzünden mi? Yoksa İran’a saldırıp da ülkemizi yine ateşin ortasında bırakmak isteyen ABD mi sebep? Son aylarda piyasada hakim olan durgunluk ve Çin mallarının Türkiye ekonomisine vurduğu darbeyi mi dert edinmişim kendime?<br /><br />Bütün bu saydıklarımın muhakkak ki etkisi var sabahın kör vaktinde uyanmamın üzerinde. Ancak tuz biber eken olay, bütün bir sezon boyunca 1. ligi lider olarak götüren Fenerbahçe’nin son gün, son saniyelerde şampiyonluğu pagan Galatyalılar’ın günümüzdeki temsilcisi, Türkiye’de “yabancılaşma” çılgınlığını başlatan lisenin ismini taşıyan takıma kaptırması… Olamaz böyle bir şey! Yüzüp de kuyruğuna geldikten sonra, “arabacı” takımı diye hor görülen BJK başkanının yaptığı konuşmayla herkesi töhmet altında bırakmasından sonra, “artık şampiyonluğu kaptırmaz” diye düşündüğüm Fenerbahçe, at gözlüğü takmış bir Alman yüzünden yıkıldı. Zaten bu Almanlar’dan sadece şimdi değil, tarihte de çok çekmiştik. Daum’un hataları, acı pastanın kreması oldu.<br /><br />Fenerbahçe’nin şampiyonluğu kaybetmesine en çok sevinenler eminim ki, Avrupalılar olmuştur. Çünkü kendilerinin Türkiye’deki “temsilcisi” olan, bebek katilinin taparcasına sevdiği Galatasaray, bir misyonun en belirgin mümessili. Zaten Fenerbahçeliler’den başka herkesin “sevdiği” kalın kafalı Alman, sanki bir Truva Atı’ydı. Zaman zaman Türkleri çok sevdiğini söylemesine rağmen, çılgın bakışlı gözbebeklerinin arkasında yatan düşüncesi, sanki Fenerbahçe’nin bir dünya devi olmasına engel olmak idi. Nitekim yaptığı bilinçli hatalarla bunu da başardı. C. Daum’u tebrik etmek lazım. Görevini başarıyla sonuçlandırdı.<br /><br />En iyisi, bu düşüncelerden bir müddet uzaklaşıp kitap okumak. Zaten havaların “ısınacağı” günler yakındaymış gibi bir his var içimizde. Alttan alta kaynayan bölgemizin sorumsuz çocuğu İsrail, uluslararası ilişkiler uzmanlarının söylediğine göre, 500 adet nükleer oyuncağıyla büyük bir tehdit oluştururken, Türkiye’nin mantıklı bir dış politika üretmesi beklenirken, maalesef ülkemizin yöneticileri gündelik politik hesapların kısırdöngüsünde boğulmayı tercih ediyorlar. Halkın yüzde 90’ının en büyük güvence olarak gördüğü ordunun konvansiyonel silahlara sahip olması, konunun uzmanları tarafından endişe kaynağı olarak belirtiliyor. Asıl büyük tehlike, sahip olunan silahlar değil, bakış açılarının konvansiyonel olması. Halbuki güvenliğini generallere bırakan Türk halkı, kendisini biraz daha emniyette hissetmek istiyor.<br /><br />Geçenlerde yurt dışında iş yapan bir müteahhidin ifadesi beni dehşete düşürmüştü. İş adamımız kendisini Türkiye’de güven içinde hissetmediğinden bahisle “eğer burada bir karışıklık olursa, bir ayağımın yurt dışında olması gerekiyor” demişti.<br /><br />İş adamlarımız, müteahhitlerimiz canını ve malını emniyette hissetmedikleri müddetçe, Türkiye’de yatırım yapmazlar. Nitekim başbakan, yabancı iş adamlarını ülkemizde yatırım yapmağa davet ederken, Türk iş adamlarının sermayelerini başka memleketlere taşıdıklarını görmüyor mu?Bir ülkenin yükselmesi için, sadece bir alanda değil, iktisat, spor, kültür, sanat ve teknolojik olarak da gelişmiş olması gerekiyor. Yoksa kendimiz çalıp, kendimiz oynarız. Emperyalizmin baş temsilcisi olan ülkeler de bizim bu halimize gülüp, bildiklerini okurlar.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18338486-114828508612417341?l=beyazyelkenli.blogspot.com'/></div>i gemicihttp://www.blogger.com/profile/00554129080673876701noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-18338486.post-1148279821372621972006-05-22T09:31:00.000+03:002006-05-22T09:37:01.383+03:00<strong><span style="font-size:130%;">Suya, sabuna dokunmak<br /></span></strong><br />Fitili ateşleyen küçük bir kıvılcımdır.<br />Bundan sonra “suya, sabuna dokunan” yazılar yazmayacağım. Hem ne gereği var ki?<br /><br />Çünkü:<br />Bu ülkede hayat tozpembedir. En küçük bir olumsuzluk yoktur.<br />Bu ülkede insanlar gayet mutludur.<br />Bu ülkede geçen hafta sonu Galatasaray değil, Fenerbahçe şampiyon olmuştur.<br />Bu ülkede “bebek katilleri”, Galatasaray taraftarı değildir.<br />Bu ülkede Alman teknik direktörler, kalın kafalı da değildir.<br />Bu ülkede her kitap yüzbinlerce adet basılır ve insanlar, her gün kitap satın alarak evlerine giderler. Pazardan, manavdan önce kitapçıya uğranılır çünkü.<br />Bu ülkenin mantıklı bir dış politikası vardır.<br />Bu ülkenin istikrarlı bir ekonomisi vardır.<br />Bu ülkede kara para aklanmaz.<br />Bu ülkenin çocukları sokaklarda para karşılığı pazarlanmaz.<br />Bu ülkede kimse uyuşturucu kullanmaz.<br />Bu ülkede fahişelik yapılmaz. Çünkü kimse fuhuşun ne olduğunu bilmez.<br />Bu ülkenin nükleer silahları vardır.<br />Bu ülkenin çevresindeki bütün komşuları dosttur.<br />Bu ülkenin ittifak yaptığı ülkelerin hiç birisi, bölücülere destek vermez.<br />Bu ülkenin başındaki idareciler, halkının bamteline basmazlar.<br />Bu ülkenin işçilerinin hakları kesinlikle yenmez.<br />Bu ülkenin işverenleri vergi kaçırmaz.<br />Bu ülkede suçlular cezasını bulur. Mağdurlar, haklarını aramak için mahkeme koridorlarında yıllarca sürünmezler.<br />Bu ülkenin işadamları yeni yatırımlar yapmak için yabancı memleketlere gitmezler.<br />Bu ülkede yabancılaşma diye bir kavram hiç var olmamıştır. Herkes gelenek ve göreneklerine bağlı olarak yaşar.<br />Bu ülkede kimse atalarına küfür etmez.<br />Bu ülkenin televizyon ve radyo kanalları, gençlerin ahlakını yerle bir edecek yayın yapmazlar.<br />Bu ülkenin gençleri mecburi askerlik yapmazlar.<br />Bu ülkenin sporcuları dünya çapında başarılar elde ederler.<br />Bu ülkede şike yapılmaz.<br />Bu ülkede hortumculuk kesinlikle yoktur.<br />Bu ülkede herkes belgesel seyretmeyi çok sever.<br />Bu ülkenin televizyonlarında yayınlanan programlardan dolayı cinayet işlenmez.<br />Bu ülkede herkes Türkçe’yi mükemmel konuşur. Hele de radyo ve televizyonlarda sunuculuk yapanlar.<br />Bu ülkede dilekçe yazmaktan aciz olanlar, kitap yazarak insanın sinirlerini bozmazlar.<br />Bu ülkede hakaret içermeyen köşe yazıları ve haberler, gazete sütunlarından, internet haber sitelerinden kaldırılmaz, yayına girecekken “son anda” gelen bir telefonla geri çekilmez.<br /><br />Yani:<br />Bu ülkede her şey gayet iyidir, bütün işler yolundadır.<br /><br />Öyleyse, ben bundan sonra “niye suya, sabuna dokunan” yazılar yazayım ki?<br />Bundan böyle ot, böcek, çiçek yazıları yazacağım.<br />Bundan böyle “Hayat ne kadar güzel. Bak, dışarıda güneş açmış, bulutlar rüzgârın önünde engin denizlere yol alıyor. Bu yıl bahar yine gecikti. Bu yaz tatilimi Kuşadası’nda mı geçirsem yoksa, Kanarya Adaları’na mı gitsem” tarzında metinler için klavyemin tuşlarına dokunacağım.<br />Bundan böyle ben de, Can Dündar, Kürşat Başar, Cezmi Ersöz, Tuna Kiremitçi, Ayşe Arman, Kanat Atkaya, Haşmet Babaoğlu, Tuğçe Baran vs. gibi yazılar yazacağım.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18338486-114827982137262197?l=beyazyelkenli.blogspot.com'/></div>i gemicihttp://www.blogger.com/profile/00554129080673876701noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-18338486.post-1134072703237433122005-12-08T22:06:00.000+02:002005-12-08T22:11:43.246+02:00<a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1160/1792/1600/kitap.jpg"><img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1160/1792/320/kitap.jpg" border="0" /></a><br /><br /><p>Uzun yıllar bekledikten sonra nihayet yeni kitabım çıktı. Her ne kadar Haluk ile birlikte ve ben takma isimle çıkardıysam da sonuçta bir iş yapılmış durumda.</p><p>Umuyorum ki, yakında kendi ismimle ve insanların gerçekten beğeneceği kitaplarım da piyasada olacak. Birkaç haftadır geceli gündüzlü bir romanı bitirmek için çabalıyorum.</p><p>3-4 tane de bitirmek üzere olduğum romanım sırada.</p><p>Bunlar çıkış kitabı olduğu için üzerinde fazla durmamak gerek.</p><p>Kaptanlar geriden gelirmiş...</p><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18338486-113407270323743312?l=beyazyelkenli.blogspot.com'/></div>i gemicihttp://www.blogger.com/profile/00554129080673876701noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-18338486.post-1132311696012307172005-11-18T12:58:00.000+02:002005-11-18T13:01:36.023+02:00<span style="font-size:130%;"><strong>EDEBİYATI TEKELİNDE TUTANLAR</strong></span><br /><br /><span style="font-family:arial;">(bu yazı 1967 yılında Güney Sanat Dergisi'nde yayımlanmış. yazıyı kaleme alan fevzi yetiker, acaba bugünleri düşünerek mi bu yazıyı yazdı? okuyunca, aradan sanki 38 yıl hiç geçmemiş gibi hissedeceksiniz.)</span><br /><br /><br />Fevzi Yetiker<br /><br /> Toplumsal yaşantımızın hemen bütün katları, konuları ne olursa olsun, kendi özellikleri kıvamında bir dokunulmazlık sınırına girmeyi başarmıştır. Bunu, siyasal toplulukların kutsal bileşiminden tutunuz, yediğimiz ekmeğin üretim koşullarını hazırlayan kişilerine, sınav veren öğrencinin çevresindeki geçerli ortama dek örneklemek kolay. Bir iş mi tutacaksınız, radyoevinde bir konser mi dinleyeceksiniz, ya da bir tiyatro topluluğunda oynamak mı geçiyor içinizden? Ne yaparsanız yapınız, önce suyun başını tutanlara şapkanızı çıkarıp, biraz ilgi, biraz sevimli görüş isteyeceksiniz. Belki de günlerce o erdemli bildiğiniz kişinin sadık uyduluğunu yapmaya kalkışacaksınız.<br /> Okumaktasınızdır, hergün gazete köşelerinde, dergi yapraklarında sinema eleştirmenleri ünlemekten kalemlerini kırmışlar, sinema borsasını, sanatını tekelinde tutan işletmeci - yönetici kadrosuna yazmadık yergi koymamışlardır. Seyretme kaderimizin yerli malı görüntüsünü hizaya getiren bu adamların düzenlerine yenilik getirecek, devrimci olacak, kafa tutacak kişinin vay haline...<br /> Siyasal yaşantımızdaki tek düzeliğin, hatta gerilemenin nedeni de yine yönetim çıkarcılığının tek elde avuca alınması değil midir? Meclis adayları kulağımızdan tutarak, sandık başında zorla oy kullandırtmıyor mu?<br /> Herkes gücünün yettiği yettiğine. Konusuna göre aslan kesilen, hemen buyurgan bir er kişi oluveriyor. Önce ben diye başlıyor, söze, sonradan yine ben varım, kurallarım var diye devam ediyor. Kendisinden yüce, soylu bir ozan, bir öykü yazarı, bir deneme ustasını anaların kolayca doğuramayacağını saptamaya çalışıyor. Hep kendisini salık veriyor.<br /> Bir edebiyatımız var mıdır, yok mudur, onun tartışmasını yapmıyoruz. Vardır elbet, yok demek için ya insafsız, ya da deli olmak gerek. Ama bunun yanında kendi dünyalarını, çabalarını öneren, başka değerler bulunmadığını savlayan bir edebiyatçı kuşağımız da var.<br /> Türk edebiyatındaki tekelci tutum, kuşkusuz yararlı olmaktan uzaktır. Anadolu çocuğunun gelişme ortamını baltalamak, etkisiz kılmak için -gülmeyin- çoğu bu işle ilgili yargıçlar tutarlar aralarından. Çetin sınavlara hazırlanan bu çocuğun kolu kanadı budanır, üstelik yazdıklarına da umursamaz olurlar. Saygı değer düzenleri aşamasını bitirmiştir... Daha yeni, daha devrimci bir düzenin onlara ortak çıkması için, önce şapkayı açmalı, biraz gülmeli, okşamasını bellemelidir. Yoksa öfkelenirler, kızarlar. Ne yaparlar? En azından Sartre'dan, Kafka'dan, Camus'den aktardıkları düzmece cümlelerle, bilgiççe seni yıkmaya, vurmaya savaşırlar. Erdemin, bilginin, sanatın yolu bizim tekelci edebiyatçının yoludur.<br /> Edebiyatımızın yeni değerleri yadsıdığı yolunda öne sürdüğümüz görüşler, bugün sanırız birçok okurlar ve sanatçı kişilerce de pay edilmektedir. Meyhane söyleşileri sürgit salon edebiyatına, daha soylu geçinen kurumlu toplumlara dönüşmüş, edilen konular, davranışlar daha bir batılı özentinin yoğun havasını benimsemiştir. Sanatın yazı alanında modasını yarattığını sananlar, bu moda geçerli bir ortam yakalamış olsa da, bir süre sonra ona kınayarak bakarlar.<br />Dikkat buyurunuz, dergi yapraklarında boy gösteren sanat adamlarımızın adları yıllar geçse de, hep yerli yerindedir. Bunlar arasında zamanla yorulan, yiten, bu tekelcilikten bunalanlar olmuyor değil. Bu haksız koşu bir bölüğünü kervanın dışına itiveriyor bir yerde. Ne oluyor sonra? Şapkanızı yürekle başınızdan çıkarıp -cebinizden çıkaracak değilsiniz ya- siz boşalan iskemleye aday olmayı içinizden geçirdiğinizi belirtiyorsunuz. Ve böylece evrende var olan üreme yasasına bütün gücünüzle saygınızı söylüyorsunuz. Ve bu iş böylece sürüp gidiyor. Şapkanızı çıkarmayı, boyun kırmayı bir ar-namus sorunu yaparsanız, yaşamanız boyunca sabırlı, katkısız bir sanatsever kalıyorsunuz. Yazmıyor, ama onların yazdıklarını da okumaktan geri durmuyorsunuz. Yeri geldiğinde savunuyorsunuz da kendi sessizliğinizin nedenlerini araştırmaksızın. Siz yine belki Anadolu kokacaksınız, değer yargılarınız, yaratıcılığınız yine işlenmemiş katı bir özlem gibi duracaktır. Ama kişiliğinizle, gururunuz aynı çizgide kalacak, değişmeyecektir. Açıkçası satmayacaksınız kendinizi.<br /> Bu sözlerimize bazılarınız karşı çıkıp:<br /> - Haksızlık ediyorsun, yeryüzünde değerli olan, güzel olan herşey bizlerin kabulüdür, diyeceksiniz.<br /> Öyle değil baylar, bu görüşe saygılı olmayan, bilerek üstüne üstüne giden nice sanatçımız öfkeli kaplanlar gibi dolaşmakta, ısıracak adam aramaktadır.<br />Kimbilir, belki de biz düş görmeye başladık.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18338486-113231169601230717?l=beyazyelkenli.blogspot.com'/></div>i gemicihttp://www.blogger.com/profile/00554129080673876701noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-18338486.post-1131011645951870372005-11-03T11:44:00.000+02:002005-11-09T12:27:29.290+02:00<strong>güzel türkçemiz...<br /></strong>geçenlerde discovery kanalını seyrederken, kaybolmakta olan ırklar ve topluluklar üzerine yapılmış olan dolgu programlara rast geldim.<br />afrika'daki büyük sahra'da kalan bir kavmin son 5 üyesine mi, yoksa himalaya dağlarının zirvesine yakın bölgelerde yaşayan bir topluluğa mı ah edeyim, diye düşünürken, litvanya veya estonya'da yaşadıklarını tam olarak hatırlayamadığım karay türkleri'nden bir genç kızın sözlerine şahit oldum. kız konuşurken arada bir günümüz türkçesinden kelimeler kulağıma çalındı. nasıl üzüldüğümü anlatamam. hemen google'dan arama yaparak, karay türkleri ile ilgili bilgilere ulaşıp okudum. zavallı soydaşlarımızın tarih içerisinde yaşadıklarını öğrenince, üzüntüm daha da arttı. bir zamanların en büyük imparatorluklarından biri olan hazar devleti'nin son kalıntıları diyebileceğimiz karay türkleri, bugün için <strong>"kaybolmakta olan topluluklar"</strong> statüsünde...<br />bunları düşünürken, türkçü yazarlardan nihal atsız'ın "milleti millet yapan özelliklerden birinin dil değil de, kan olduğu" meâlindeki cümlesini hatırladım. halbuki büyük sahra'da yaşayan kız ise "ırkımızın devamını sağlayan dilimizi konuşan yeryüzünde son 5 kişi kaldı" diyordu. demek ki neymiş, <strong>milleti tarihin derinliklerinden geleceğe taşıyan en önemli unsur lisanmış</strong>.<br />işte tam bu sıralarda prof. dr. mehmet kerem doksat'ın turk.internet.com sitesindeki güzel yazısına denk geldim. <a href="http://turk.internet.com/haber/yazigoster.php3?yaziid=13626">http://turk.internet.com/haber/yazigoster.php3?yaziid=13626</a><br /><strong>"ithâl kelimeler ve kavramlar"</strong> başlıklı yazıda dilden yola çıkan yazar, fikir akımları, kelimelerle kavramların nasıl karıştırıldığını, yabancı kelimelerin türkçemize nasıl kazandırılabileceğini, siyasi grupların kimler olduğunu, gerçek ile hakikatin farkını o kadar güzel anlatmıştı ki, sizlerle paylaşmadan edemedim.<br /><br />prof. dr. kerem doksat, düşüncelerime tercüman olarak "dille ilgilenenleri" 3 gruba ayırmış:<br /><strong>1.</strong> <span style="color:#6633ff;"><strong>hepsini aynen ve orijinalleriyle yazarak, kullanmaktan yana olanlar:</strong></span> bunlar "top <strong>out</strong>a çıkmasına rağmen, hakem <strong>goal</strong> kararı verdi ama <strong>stadium</strong>daki <strong>anarchy </strong>ve <strong>tension</strong> bir anda arttı" gibi cümleler kurarlar. Ama artık bu kümede olanların pek taraftarı kalmamış durumda...<br /><strong>2.</strong> <strong><span style="color:#6633ff;">kelimeleri türkçe'de okunduğu şekliyle kullanmaktan yana olanlar:</span></strong> bunlar ise "top <strong>aut</strong>a çıkmasına rağmen, hakem <strong>gol</strong> kararı verdi ama <strong>stadyum</strong>daki <strong>anarşi</strong> ve <strong>tansiyon</strong> bir anda arttı" diyenlerdir. bu yaklaşımın epeyce taraftarı var.<br /><strong>3.</strong> <strong><span style="color:#6633ff;">hepsine illâ ki türkçe karşılık bulup, yoksa da uydurup kullanmak isteyenler:</span></strong> bunlar da "top <strong>dışarı</strong> çıkmasına <strong>karşın</strong>, <strong>yargıman kalegirdi</strong> kararı verdi ama <strong>topluseyirlikteki karmaşa </strong>ve <strong>gerilim</strong> bir anda arttı" gibilerinden birşeyler söylerler. son zamanlarda bu tavır pek moda; <strong>"yorumsamacı ve özdekçi düşün adamlarının yaşamsal ergileri erkin ekinselliği vasamamasına öykünmemek olmalıdır"</strong> gibi lâflardan müteşekkil "tümceleri" de yazanın anca kendisi anlar tabii ki!<br />fakirin (yani prof. dr. m. kerem doksat) bu konudaki görüşü mutedil. (<em>ben de aynısını düşünüyorum.</em>) ithâl kavram (concept) veya mefhumlara (notions) tekabül eden ve (menşei ne olursa olsun) bizim malımız olmuş kelimeler varsa, onları kullanalım: "sermaye" varken "kapital" denmese de olur, diyeni de kınamamak gerekir; ammaaa... "kapitalizm" bizim kavramımız da değil, fikrimiz de, tıpkı "sosyalizm" gibi. işte bu gibi kelimeleri türkçe okunuşlarıyla aynen kullanmaktan yanayım. çünkü herkes kendi kafasına göre "tilcik" uydurup yazınca, böyle kitapları okumak ve anlamak imkânsızlaşıyor. (<em>hatta bu gibi metinleri anlayabilmek için bir de "uydurukça sözlüğü" edinmek gerekiyor</em>.) bu itidalli tavrı tercih ettiğimi belirttikten sonra, bununla paralel bir yarı muhayyel sohbeti sizlerle paylaşmak istiyorum.<br /><br />evet, prof. dr. doksat'ın yazısı bu şekilde başlayıp, çok güzel bir örnekle ve konudan konuya geçişlerle devam ediyor. yukarıda linkini verdiğim yazıyı oradan okuyabilirsiniz. (aslında kopyalayıp buraya almak isterdim ama :-) maalesef turk.internet.com sitesinin sayfalarında 'kopyala, yapıştır' komutları bir türlü çalışmıyor.)<br /><br />türkçemizi bilerek ve bilmeyerek katledenleri görünce çıldırmamak elde değil. geçtiğimiz hafta içerisinde türk futbol federasyonu'nun merkez hakem komitesi başkanı ufuk özerten adlı şahıs, eski hakemlerden ahmet çakar'ı eleştirirken bir cümle içerisinde <strong>"mefta"</strong> diye bir sözcük kullandı. Allah aşkına, mefta diye bir kelime duyanınız var mı? ne türkçe'de, ne arapça'da ve ne de farsça'da böyle bir kelime var mı? adam, yüzlerce yıllık "mevta" kelimesini "mefta" diye telaffuz etti ve daha da vahimi yazılı basının değerli (!) muhabirleri de bu yanlışı aynen koruyarak (<strong>zaten doğruları korumayız ama yanlışa da sonuna kadar sahip çıkarız.</strong> ne hikmetse?) gazete sayfalarında kullandılar.<br /><br />lûtfen dilimize sahip çıkalım, yanlış kullananları uyaralım, yeri gelirse kavga bile edelim. çünkü sen, ben, o lisanımıza sahip çıkmazsa, gün gelir hititçe, sümerce, soğdca gibi tarihin karanlıklarında kaybolup gider.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18338486-113101164595187037?l=beyazyelkenli.blogspot.com'/></div>i gemicihttp://www.blogger.com/profile/00554129080673876701noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-18338486.post-1130844691348783142005-11-01T13:27:00.000+02:002005-11-01T13:41:09.623+02:00<strong><span style="font-size:130%;">YAŞAMAK ZOR<br /></span></strong><br />evden internete daha fazla girebileyim diye adsl'yi birkaç ay önce bağlattırdım. şimdi pişmanım.<br />bütün dünyada ucuz olan birşey bu memlekette de pahalı olmasın yahu! ne bu rezillik?<br />dünyanın en pahalı benzini, dünyanın en pahalı arabası, dünyanın en yüksek vergisi, dünyanın en pahalı cep telefonu konuşması, dünyanın en pahalı ev telefonu konuşması, dünyanın en pahalı ve kalitesiz beyaz eşyaları...<br />sayın sayabildiğiniz kadar.<br />bütün bunların yanında da DÜNYANIN EN DÜŞÜK MAAŞIYLA ÇALIŞAN İNSANLARIYIZ! (ismail sefa yine itiraz etti: neymiş efendim, biz çinlilerden, hintlilerden, afrikalılardan ve güney amerikalılardan daha yüksek ücret alıyormuşuz! eskimoları saymağı unuttun be abi!)<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18338486-113084469134878314?l=beyazyelkenli.blogspot.com'/></div>i gemicihttp://www.blogger.com/profile/00554129080673876701noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-18338486.post-1130765641015421232005-10-31T15:24:00.000+02:002005-10-31T15:34:01.030+02:00<span style="font-family:trebuchet ms;"><strong>BATININ IŞIKLARI</strong></span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;"><strong></strong><br />Hamburglu Wolfgang Dircks, on sekiz katlı bir apartmanın bir dairesinde yalnız yaşayan 43 yaşında bir Alman vatandaşı idi. 1993 yılının sonlarında bir akşam evinde televizyon seyrederken öldüğünde, komşularının bundan haberi olmadı.<br /><br />Ertesi gün de kimse fark etmedi Wolfgang'ın öldüğünü.<br />Ertesi hafta, ertesi ay, ertesi yıl da...<br />"Niçin fark etsinler?" de diyebilirsiniz; Wolfgang'ın borçlarını, otomatik ödeme talimatlı banka hesabı gün geçirmeden ödüyordu. Nihayet beş sene sonra banka hesabı suyunu çekince Wolfgang'ı arayan birisi çıktı.<br />Ev sahibi kirayı almak için gelmiş, ancak zile cevap veren olmamıştı. Kapıyı zorla açıp içeri girdiğinde, televizyon karşısında oturmuş Wolfgang'ın iskeletiyle karşılaştı. Televizyon seti çoktan iflâs etmişti. İskeletin kucağındaki televizyon dergisinin 5 Aralık 1993 tarihli sayfası açık duruyordu. Odada "canlı" olan tek şey Noel ağacıydı; onun rengârenk lâmbaları hâlâ yanıp sönmeye devam ediyordu. Wolfgang'ın komşuları da, Noel ağacı gibi, durumdan habersizdi. Aradan geçen beş yıl içinde ne kimse Wolfgang'ın kapısını çalmış, ne ondan bir haber soran çıkmıştı.<br /><br />Bu taraftan bakıldığında ne kadar ayıplanmaya değer bulunursa bulunsun, Wolfgang'ın hikâyesi, AB standartları içinde pek de yadırganacak bir olay sayılmaz.<br />Avrupa gazetelerinde her ay buna benzer birkaç haber çıkar; ara sıra bu haberler karşısında "Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?" şeklinde bir iki ses çıksa da pek cılız çıkar; sonra herşey unutulur gider. Zira Batı uygarlığının değerler sistemi içinde varlık veya yokluğunuzun fark edilmesi, tümüyle maddî ilişkilerinize ve tüketim çarkı içinde kaç paralık yer işgal ettiğinize bağlıdır. Eğer itibar gören bir diri ve arkasından ağlanacak bir ölü olmak istiyorsanız, borçlu olmak ve borçlu ölmekten başka hiçbir şey bunu size o kadar kesin bir şekilde garantileyemez. <strong>Kimseyle aranızda bir alacak-borç ilişkiniz yoksa, fark edilmeniz için de bir neden yoktur; banka hesabınız elektrik faturalarını ödemeye devam ettiği sürece Noel lâmbaları iskeletinizi eğlendirmeye devam edebilir!</strong><br /><strong></strong><br />Yadırganacak birşey varsa, o da böyle bir uygarlıktan yarar umanların halidir ki, bugünlerde böylesine özlemlerin pek sık dile getirildiğine tanık oluyoruz. Gerçi bir tarafta İslâm dünyasının yoksulluğuna, diğer tarafta Batı uygarlığının ışıl ışıl manzaralarına bakıldığında, bu uygarlığın İslâm dünyasına refah getireceği hayaline kapılmak çok da zor değildir. Lâkin medeniyetleri karşılaştırırken lâmbalar yerine değerleri esas almak, çok daha sağlıklı sonuçlar verir. Bir de Rahibe Teresa'nın bir Üçüncü Dünya ülkesine ait şu anısına bakın:<br /><br />Sekiz çocuğuyla günlerdir aç durumdaki bir anneyi haber aldığında, Teresa, ona bir miktar pirinç götürür. Anne pirinci alır almaz ortadan kaybolur, bir süre sonra döner. Geri dönünce, Rahibe Teresa ona nereye gittiğini sorar.<br /><strong>"Pirincin yarısını komşuma götürdüm"</strong> der anne. <strong>"O da günlerdir bizim gibi aç."</strong><br />İşin bir başka ilginç yönü ise, anne ile çocukların, günlerdir sürüp giden açlıklarına rağmen, içinde bulundukları durumdur. Rahibe Teresa <strong>"Yüzlerinde açlık acısı vardı,"</strong> diyor.<strong> "Ama mutsuzluk veya üzüntü ifadesi görmedim."</strong> (Meraklısına not: Pirinci paylaşan aç ailelerden biri <em>Hindu</em>, diğeri ise <em>Müslümandır</em>.)<br /><br /><strong>Gövdesi hamburger yağıyla şişirilmiş Batı insanının suratında ise açlık acısı yok belki; ama mutsuzluğunu ve huzursuzluğunu bütün yüz hatları çok sesli bir koro halinde haykırıyor!</strong> Buna karşılık, lâmbaları var Batının-ruhundan sonra bedeni de çürüyüp gitse, o kurukafanın karşısında aynı coşkuyla yanıp sönmeye devam eden lâmbaları.<br />Kendi insanına böyle bir cehennemî haleti armağan eden ve böyle bir sonu hazırlayan Batının, bir de bize revâ gördüğü şeye bakın:<br />İslâm dünyasının gırtlağına çizmesini dayamış, "Beni seveceksin" diyor!<br /><br /><span style="font-size:78%;"></span></span><span style="font-size:78%;">Ümit Şimşek'ten alıntı</span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18338486-113076564101542123?l=beyazyelkenli.blogspot.com'/></div>i gemicihttp://www.blogger.com/profile/00554129080673876701noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-18338486.post-1130673817026365562005-10-30T13:37:00.000+02:002005-11-01T13:26:43.720+02:00<span style="font-family:trebuchet ms;font-size:130%;"><strong>ÇOCUKLUĞUMDAN...</strong></span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;"></span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;">bir roman konusu daha geldi aklıma.</span><br /><br /><span style="font-family:trebuchet ms;">özellikle ortaokul ve lise çağlarında yaşadıklarımızı niye yazmıyoruz ki? halbuki eğer yazmış olsak, bizler de amerikalılar veya avrupalılar gibi bu anılardan filmler çıkarırız, geleceğe ait eserler bırakırız. üşengeç davranmayalım lûtfen!</span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;"><br />ortaokuldayken bir gün son iki ders boştu (öğlenciydik). ikindiye doğru sınıfın bütün erkekleri, merkez ortaokulunun arkasındaki arsa'ya (biz arsa derdik. aslında orada 2-3 tane değişik inşaat vardı ve temelleri atıldıktan sonra, sebebini bilmediğimiz ve de umurumuzda olmadığı biçimde yarım bırakılmıştı. bu yüzden maç yapmağa müsaitti) top oynamağa gittik.<br />erkek çocuklar olarak ikiye ayrıldık ve maça başladık.<br />bir de baktık ki, sınıfımızın kızları da gelmiş bizi seyretmeğe başlamışlar.<br />eh o kızların arasında da benim aşık olduğum müge var. (şimdi herhalde evlenmiş, 5 çocuk annesi filan olmuştur. gerçi o zengin bir ailenin kızıydı. 5 çocuk doğurmamıştır. en fazla iki tane. babası gaziantep çimento fabrikasının müdürüydü ve kendileri de adanalı idilerdi.)<br />müge beni seyrediyor ya, top benim ayağıma gelince, heyecandan ben mi topa vuruyordum, top mu bana vuruyordu, anlamıyordum. topu yuvarladığım zaman top nereye gidiyordu, pas attığım zaman arkadaşım alabiliyor muydu? hiç birinin farkında değildim. aklım fikrim müge'deydi.<br />o da maç seyretmeğe gelecek zaman bulmuştu ha!<br />o gün o futbol maçı nasıl bitti, neler oldu, ya maçtan sonra bir tane piçle yaptığım döğüşün daha sonra büyümesi...<br />kavga ettiğim itin bir de izzet adında arkadaşı vardı. ikisi de sınıfın o zamanki "azılı"ları olduklarından millet onlara bulaşmazdı.<br />ama ben o sıralarda çok fazla karate filmi seyrettiğim ve atalarımızın zaferlerini anlatan bir sürü tarihî roman okuduğum için acayip biçimde motive olmuş durumdaydım. :))))))<br />güya çok samimi olduğum birkaç da arkadaşım vardı ama baktılar ki, iş ciddi, hiç de bulaşmadılar döğüşe. sadece birisinin bana yardım maksadıyla gözlüğümü alıp da tuttuğunu hatırlıyorum. sağolsun, kırılmasın diye bana kıyak yapıyordu. gözlük kırılsa, babamdan işiteceğim azarın haddi hesabı yoktu.<br />tabii biz döğüşürken hava kararmıştı ve kızlar da yanımızdan ayrılmışlardı. iyi ki kavgayı seyretmediler. döğüşü kazanamadım ama yenilmedim de... fakat iyi hırpalanmıştım.<br />o günden sonra kavga konusunda hem kendime daha fazla güvenir olmuştum hem de sınıftakilerin gözünde cesur bir insan olmuştum. :)))</span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18338486-113067381702636556?l=beyazyelkenli.blogspot.com'/></div>i gemicihttp://www.blogger.com/profile/00554129080673876701noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-18338486.post-1130504206417406692005-10-28T11:33:00.000+03:002005-11-01T13:33:43.263+02:00<strong><span style="font-size:130%;">HABER VE ROMAN KONUSU</span></strong><br /><br />27 ekim 2005 tarihli bir haber:<br /><br />"Kanadalı iki ünlü bilimadamı astrofizikçi Hubert Reeves ve genetikçi David Suzuki, küresel ısınmaya dikkati çekerek, bunun <strong>insanların yeryüzünden yok olmasına dahi yol açabileceği</strong> uyarısında bulundu.<br />İki ünlü bilimadamı, Dünya'nın kaynaklarının aşırı israfının, insanların yok olmasına yol açabilecek bir ısınmaya neden olabileceğine işaret ettiler.<br />Aralarında dinozorların da bulunduğu çok sayıda türün geçmişte yok olduğunu hatırlatan Hubert Reeves, "Yeni bir türün yok olmasına neden olabiliriz" dedi.<br />Reeves, bu meseleyi çözecek olanın da insan olduğunu, çünkü küresel ısınmanın en az yüzde 90'ının nedeninin insan faaliyeti olduğunu ve bunu hesaba katmak gerektiğini söyledi.<br />David Suzuki de 1992'deki Rio ve 1997'deki Kyoto anlaşmalarını imzalamasına rağmen, Kanada hükûmetini sera etkisine yol açan gazların salımını azaltmakta üzerine düşeni yerine getirmemekle suçladı."<br /><br /><strong>yukarıdaki bu haberin peşine aşağıdakini de okuyunca, insanın hemen bir roman yazası geliyor. :)))</strong><br /><br />28 ekim 2005<br />"Uluslararası bir araştırma, 21. Yüzyıl'da Avrupa kıtasında küresel ısınmadan <strong>en olumsuz etkilenecek bölgelerin Akdeniz havzası ve Alpler olduğunu</strong> belirledi.<br />Avrupa'daki 16 araştırma enstitüsünün çalışmasıyla hazırlanan ve Science dergisinde yayımlanan raporda, küresel ısınmanın bugünden 2080'e kadar Avrupa'da çevre ve topluma yapacağı etki incelendi.<br />Raporda, Avrupa'daki tüm bölgeler arasında, Akdeniz havzasının küresel ısınmadan en çok etkilenecek bölge olduğu, <strong>hava sıcaklıklarının artması ve yağışların azalmasının bölgede kuraklığın ortaya çıkmasına yol açacağının tahmin edildiği</strong> belirtildi.<br />Kuraklık nedeniyle bölgede orman yangınları çıkacağı ve tarım alanlarının bir kısmının kaybedileceğinin tahmin edildiği belirtilen rapora göre, Akdeniz halklarının yüzde 14-38'i su sıkıntısı çekilen bölgelerde hayatını sürdürecek.<br />Araştırmaya göre, küresel ısınma, Alpler'deki kar tabakasını da olumsuz etkileyecek. Alpler'de bugün 1300 metre yüksekte kar tabakası bulunurken, bu yüksekliğin gelecekte 1500-1700 metreye çıkacağı, kayak yapılabilecek alanların azalacağı, Avrupa'da ortalama hava sıcaklığının 2080'e kadar 2,1 ila 4,4 derece artacağı tahmin ediliyor."<br /><br />yukarıdaki haberlere ek olarak, "Küresel ısınma ve yerel çevre etkileri yüzünden Afrika'nın en yüksek noktası Klimanjaro Dağı'nın buzullarla kaplı zirvesi erimeye başladı. Birleşmiş Milletler, tedbir alınmazsa 15 sene sonra bütün buzulun tamamen yok olacağını saptadı" cümlelerine ne dersiniz?<br /><br />evet, ben bu konuları değerlendirip, biraz da hayal gücümü devreye sokarak bir roman yazmağa başlayayım ya da birbirinden bağımsız bir sürü hikâye yazayım. ama hepsi bu konuyla ilgili olsun.<br />sonra arka arkaya eklerim hepsini. al sana roman gibi bir kitap. nasıl fikir ama?<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18338486-113050420641740669?l=beyazyelkenli.blogspot.com'/></div>i gemicihttp://www.blogger.com/profile/00554129080673876701noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-18338486.post-1130416800365748402005-10-27T14:29:00.000+03:002005-11-01T13:35:21.060+02:00<strong>ABD'nin Irak'ta Ne İşi Var?</strong><br /><br />şu an için sadece not etmek istiyorum, unutmayayım diye. daha sonra bu konuda da yazacağım:<br /><br />ABD, Irak'ta <strong>"büyük bir toplumsal laboratuar"</strong> kurdu ve burada sosyolojik deneyler yapıyor. oradaki toz-duman arasında gözden kaçan en önemli unsur bence bu.<br /><br />petrol, demokrasi, özgürlük, saddam, bop (büyük ortadoğu projesi), kürtler, şiiler, iran filan hepsi detay.<br /><br />ırak meselesine biraz makro açıdan yaklaşırsa, bunu herkes görebilir. tarih ve sosyoloji biliminin, diğer ilim dalları gibi bir laboratuar kurma şansı olmadığı için, olaylar ve olgular yaşanır, bilim insanları da verileri değerlendirerek bir neticeye ulaşırlar.<br /><br />ama Amerika Birleşik Devletleri, tarihte bir ilki gerçekleştirerek, Irak'ı dev bir turnusol kâğıdı filan yapmak gibi basit bir işle uğraşmıyor; doğrudan laboratuar haline getirmiş, orada yaşayanlar da kobaylar... zaten Irak'dan gelen gazeteciler <strong>"ölen ABD askerlerinin sayısı tabii ki bu kadar az olur. çünkü Amerikan birlikleri, Iraklıları hiç görmüyorlar. devriyeye çıkanlar da zırhlı araçların içinde olmak kaydıyla caddelerden hızla geçip gidiyorlar"</strong> diyorlar. öyle olunca da, mevta olan ABD'lilerin sayısı daha dün 2 bini buldu. sıkıysa çıksalar ya sokağa... istedikleri kadar robot gibi giyinip kuşansınlar, sonları aynı: ölüm!<br /><br />zaten ABD, Irak'tan çekilmek için hazırlıklara başladı. bugünkü gazete haberi: ABD, IRAK'TA YEŞİL BARIŞ GÜCÜ İSTİYOR.<br /><br />yani, "eh artık bize müsaade" pozisyonunda kahraman Amerikalılar. hele onlar gittikten sonra neler olacak, asıl gümbürtüyü o zaman seyredin... ABD taraftarı olanlar, bakalım nereye kaçacaklar?<br /><br />neyse, şimdi işim var. sonra bu konuya da devam etmek ümidiyle...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18338486-113041680036574840?l=beyazyelkenli.blogspot.com'/></div>i gemicihttp://www.blogger.com/profile/00554129080673876701noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-18338486.post-1130409445559633402005-10-27T13:24:00.000+03:002005-11-07T13:49:17.903+02:00<strong>GERÇEĞE DOĞRU!</strong><br /><br />batılıların caniliği ve insafsızlığı ile ilgili yazdığım yazı için ismail sefa da şu düzeltmeleri yapmış:<br /><br />"<span style="font-family:arial;">Bütün kadınlar orospu denmemeli, çoğu ifadesi vebalden kurtaracaktır.<br />Ayrıca Colomb'un Amerika'yı keşfe giderken İspanya kralından aldığı ve diğer ülke krallarının da onayladığı "Colomb ve adamları suçları ne olursa olsun Avrupa'nın hiçbir ülkesinde yargılanmayacaklardır" garantisi de Amerika'nın ve Batı'nın gerçek yüzünü ortaya koyması bakımından önemlidir. Eline sağlık..."</span><br /><br />evet, belki amerikalı ve avrupalı kadınların tamamına orospu demem hataydı. ama söylemek istediklerimi henüz bitirmedim. mesela, "kraliçe margot" filminde de açıkça anlatıldığı gibi, margot, henry ile evlendiği gece eski sevgilisinin koynuna girmek istiyor, kocasını da gerdek odasının kapısından kovuyor. sevgilisi olan kont, margot'yu yalnız başına bırakıp gidince de, bir kız arkadaşını yanına alarak sokaklarda "yok mu bu gece benimle yatacak erkek" diye düşünerek, erkek arıyor. tabii sokakta dolaşırken, halk kendisini tanımasın diye de yüzüne maske takıyor.<br /><br />bu kadar rezaleti yaşayan fransız kraliçesi margot, tarihte gerçekte yaşamış birisidir. film için uydurulmuş bir karakter değildir. hele annesi catherine de medici'nin öz kızı margot'yu ağabeyi olan kralın koynuna sokmasına ne demeli?<br />bunlara "münferit olaylar" diyebilir miyiz? bence hayır. avrupa'nın tarihi bu tip olaylarla dolu. daha doğrusu toplum yapıları böyle. bize tuhaf geliyor ama öyle...<br />ben bunları söylerken, "bizim tarihimiz sütle yıkanmıştır" falan gibi bir iddiada değilim. muhakkak ki, dedelerimiz de yanlış işler yapmıştır, hataları da vardır, sevapları da...<br /><br />ancak, şunu göğsümüzü gere gere söyleyebiliriz: "bizim geçmişimiz kesinlikle bu kadar kirli değildir. avrupalılar pislik içinde yüzerken, ceddimiz pir-ü pak yaşıyordu. daha 100 yıl öncesine kadar yıkanmak nedir bilmeyen batılılar, günümüzde bize temizlik dersleri veriyorlar."<br /><br />bu da zoruma gidiyor...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18338486-113040944555963340?l=beyazyelkenli.blogspot.com'/></div>i gemicihttp://www.blogger.com/profile/00554129080673876701noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-18338486.post-1130408233373014482005-10-27T12:40:00.000+03:002005-11-01T13:36:32.736+02:00<strong><span style="font-size:130%;">ÇOK YARDIMSEVERİZ CANIM!</span></strong><br /><a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1160/1792/1600/kedicim.jpg"><img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1160/1792/320/kedicim.jpg" border="0" /></a><br />geçen hafta bir arkadaşımla telefonda konuşurken bana "eşim şimdi kuaförde. o geldikten sonra pakistan depreminde mağdur olanlara yardım için bankaya gidip 5 YTL yatıracağım" diyordu.<br /><br />ben de "ya, ya... çok iyi edersin" demiştim.<br /><br />bu konuşmayı yaptıktan sonraki gün de ben, çok sevdiğim kedim için (ismi aslan'dır ve dünyanın ennnn tatlı kedisidir) iki paket mama aldım ve tam 50 YTL verdim.<br /><br />bazen insanın basireti bağlanıyor herhalde. hatırıma sonradan geldi: arkadaşımın eşi, kuaföre en az 20 YTL verecek. ne için? sadece saçlarının bakımı için.<br />pekâlâ ben 50 YTL'yi ne için verdim? kedimin karnı doysun diye.<br /><br />pakistan'da deprem sebebiyle zor durumda olan yüzbinlerce insan için kaç kuruş yardım yaptım? 0 (yazıyla sıfır) lira.<br /><br />kendi adıma üzüldüm.<br /><br />dün bir arkadaşımın söylediği "ben yardım parasını bankaya yatıracağım. banka, yardım paralarını günlerce repoda tutup, tomarla para kazanacak. daha sonra da lûtfen, ana parayı pakistan'a yollayacak. bu yüzden ben bankaya yatırmıyorum, elden yollayacağım" lafı da züğürt tesellisinden başka birşey değil.<br /><br />acaba ben de züğürt tesellisi yapıp, kendimi avutsam mı? en azından bu yılki fitremi geciktirmeden verdim. evet, evet... ben de böyle diyerek teselli bulayım. eğer insan kendisini kandırmasa, deli olurmuş.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18338486-113040823337301448?l=beyazyelkenli.blogspot.com'/></div>i gemicihttp://www.blogger.com/profile/00554129080673876701noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-18338486.post-1130381822603830072005-10-27T05:04:00.000+03:002005-10-31T15:52:10.886+02:00<strong>İKİ FİLM VE HATIRLATTIKLARI</strong><br /><br /><a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1160/1792/1600/kucukagac2.jpg"><img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1160/1792/200/kucukagac2.jpg" border="0" /></a>Dün akşam Martin Scorsese'nin yönetmenliğini yaptığı ve başrollerinde Leonardo Di Caprio, Daniel Day Lewis, Cameron Diaz ve Liam Neeson'ın oynadığı <strong>"Gangs of New York"</strong> (New York Çeteleri) filmini (2002) seyrederken, yıllar önce başrolünde Isabelle Adjani'nin oynadığı bir Fransız filmi olan <strong>"La Reine Margot"</strong> (Kraliçe Margot) adlı sinema eserini hatırladım.<br /><br />Hani zaman zaman bizi yani Türkleri "barbarlık ve katliam" yapmakla suçluyorlar ya... Aslında kendilerinin dönüp de tarihlerine bakmaları lazım. Batı tarihi (Avrupalılar ve onların soyundan gelenleri kastediyorum) yamyamlık, cinayetler, katliamlar, komplolar, soygunculuk, hırsızlığın her türü, pislik ve ahlaksızlıklarla dolu...<br /><br />Özellikle katliamlarla ilgili olarak da Sefa Yürükel'in yazdığı <strong>"Batı Tarihinde İnsanlık <a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1160/1792/1600/kucukagac.jpg"></a><a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1160/1792/1600/kucukagac.jpg"></a>Suçları"</strong> adlı kitaba bakmak gerekiyor.<br /><br />Önce yönetmenliğini Patrice Chereau'nun üstlendiği ve bir Fransız, Alman, İtalyan yapımı (1994) olan "Kraliçe Margot" filminin konusuna göz atalım: 24 Ağustos 1572 gecesi yaşananlar, <strong>'St. Bartholomew katliamı'</strong> olarak biliniyor. Bir gecede tam beş bin (rakamla 5000) kişinin (protestanın), katolik Fransızlar tarafından insafsızca öldürüldüğü bu katliamla birlikte, Fransa topraklarını kasıp kavuran mezhepler savaşı da başlamıştır. Taraflar arasında barışı sağlamak için asiller arasında zoraki bir evlilik ayarlanır. Aciz kral 9. Charles (Şarl)'ın kız kardeşi Margot ile Hugenot kralı Henri de Navarre (Anri dö Navarre) evlenecektir. Margot ve kral 9. Charles'in annesi Catherine de Medici (Katrin dö Medici) ise, iktidarı ele geçirmek için cinayet, entrika ve zehirlerle dolu ölümcül bir mücadele yürütmektedir.<br /><br />Film, intikam, aşk (cinsellik) ve nefret üzerine bina edilmiş... Bu alışılmış saray temalarının yanısıra, 16. yüzyıl Fransası'nı saran kaosa yöneltilmiş sert ve etkili bir bakış ve ensest (aile içi) ilişki içeren sahneler de filmde ön plana çıkmakta.<br /><br />Filmi seyrederken "Batılıların gerçek yüzünü görmek isteyen bütün gençlerin bu filmi seyretmeleri gerekiyor" diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Tıpkı dün akşam "New York Çeteleri" filmini izlerken kapıldığım düşünce gibi...<br /><br />Çok değil daha 150 sene öncesinde (1846 ve 1862 yıllarında geçiyor) pislik içinde yüzen bir New York... Kan, hırsızlık ve entrikalarla dolu bir Amerika... Avrupa'da ne kadar katil, hırsız, soyguncu, yankesici varsa hepsinin gemiler doldurularak Amerika kıtasına akın akın geldiği yıllar... Kadınlarının çoğunluğunun orospu, erkeklerinin üçkâğıtçı, dolandırıcı, menfaatçi, cani, katil, yalancı olduğu bir ABD... Hani internette son yıllarda dolaşan geyiklerden birinde, Amerikalılar için <strong>"Büyük dedenizin dünyanın hiç bir ülkesinin kabul etmediği eli kanlı bir cani olduğunu bilirsiniz"</strong> yazılıdır ya... İşte aynen bu cümlede alay edildiği gibi...<br /><br />Çetelerin şehri ele geçirmek için verdikleri amansız mücadeleyi seyrederken, kelimenin tam anlamıyla midem bulandı, tiksindim. Bu film de, tıpkı "Kraliçe Margot" gibi bütün Türk gençleri tarafından bir ibret vesikası olarak kesinlikle seyredilmesi gereken bir sinema eseri.<br /><br />Kendilerini uygarlığın, demokrasinin ve özgürlüğün hamisi olarak lanse eden Batılıların gerçek yüzleriyle ilgili yazmağa devam edeceğim...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/18338486-113038182260383007?l=beyazyelkenli.blogspot.com'/></div>i gemicihttp://www.blogger.com/profile/00554129080673876701noreply@blogger.com3