tag:blogger.com,1999:blog-154736702009-07-11T14:10:44.710-05:00Gece YolculuguEdebiyat, sinema, Chicago, Istanbul, fotograf, muzik, yasam, siir, denemeler, yemek, gezi, seyahat, gunce.Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.comBlogger430125tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-79675152234732669252009-07-11T11:44:00.009-05:002009-07-11T12:02:59.510-05:00Güzel şeyler<span style="font-size:78%;"><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SljCCJ-kyFI/AAAAAAAAIXY/3Br6HJcTK50/s1600-h/IMGP1548.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 214px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SljCCJ-kyFI/AAAAAAAAIXY/3Br6HJcTK50/s320/IMGP1548.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5357245099051108434" border="0" /></a><span style="font-family:arial;">Fotoğraf: Sleeping Bear Dunes, Michigan</span></span><br /><br /><br /><span style="font-family:arial;">Şu sıralar hayatımdaki mutluluk verici şeyler:<br /><br />1 - Geçtiğimiz haftasonu 1. yılımızı kutlamak için arabayla 4 günlük bir seyahate çıktık. 4 günde arabamızla 2000 kilometreye yakın yol katettik. Bir çok kasaba ve şehir gezdik, hem ormanların, hem de yukarıdaki gibi kum tepelerinin gölle birleştiği enfes güzellikteki yerlerin içinden geçtik. Döndüğümüzde biraz yorulmuştuk ama öylesine güzel bir geziydi ki yorulduğumuza değdi. 1. yıldönümü kutlamamızı hiç unutmayacağız!<br /><br />2 - Sonunda Türkiye biletlerimizi aldık! Eylül ayının neredeyse tamamını ve Ekim'in ilk haftasını güzel İstanbul'da geçireceğim. Sonunda hasret bitiyor ve Eylül'ü iple çekiyorum. Ne kadar mutluyum anlatamam :)<br /><br />3 - Kütüphanedeki araştırmalarıma tekrar başladım, tez konusu konusunda kafamda bir kaç fikir oluştu, bir kaç hocayla görüştüm, insanlara e-mailler attım. Türkiye'ye gidince orada da bayağı bir araştırma yapmam gerekcek gibi görünüyor. Bir de yakında kendi deneyimlerimden yola çıkarak blog'umda 'doktora sınavlarıyla nasıl başa çıkılır?' konulu bir rehber yazı yazmayı planlıyorum. Çok yakında! (Kendimi Show TV Haber Bülteni gibi hissettim)<br /><br />4 - Bu sefer hayatımdan şekeri tamamen çıkarmaya karar verdim. Türkiye'de kuzenimin düğününe katılacağım için doktora sınavları süreci esnasında aldığım 2-3 kilo birden gözüme çok korkunç görünmeye başladı. Her gün en az 45 dakika spor ve 'sıfır tatlı' günlerime geri döndüm. Meyvelerin gücünü yeniden keşfettim!<br /><br />5 </span><span style="font-family:arial;">- Az sonra küçük bir kase dolusu en çok sevdiğim meyveden, yani blueberry (yaban mersini) yiyeceğim! </span><span style="font-family:arial;"><br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-7967515223473266925?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com1tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-30051436236739813272009-07-08T13:13:00.007-05:002009-07-08T13:49:04.024-05:00Doğrunun sesiyiz!<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SlTkE7cuR-I/AAAAAAAAIWY/W5_deawdZ6o/s1600-h/3639493164_10c31d1aca.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 234px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SlTkE7cuR-I/AAAAAAAAIWY/W5_deawdZ6o/s320/3639493164_10c31d1aca.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356156630179137506" border="0" /></a><br /><span style="font-family: arial;"><span style="font-size:78%;">Fotoğraf: <a href="http://www.flickr.com/photos/fhashemi/3639493164/">.faramarz</a></span><br /><br />İnternet, nasıl büyük bir devrim sürecini başlattı, farkında mısınız?<br /><br />İnternet, Facebook, bloglar ve Twitter sayesinde, artık dünyanın ücra bir köşesinde parlayan bir kıvılcım, dünyanın çok uzak diğer bir köşesinde bir yangın başlatabiliyor.<br /><br />Bilginin yayılma hızı ve gücü inanılmaz boyutlara ulaştı. Artık dünyanın her yeri, dünyanın internete bağlı her bireyi, birbirine kopmaz bağlarla bağlanmış durumda. Devasa bir iletişim ve haber ağının bir parçasıyız.</span><br /><span style="font-family: arial;"><br />Artık insanlar, haberleri tek bir kaynaktan ya da devlet kontrolündeki medyadan değil, bir çok farklı yerden, hatta birbirlerinden alıyorlar. İnsanlar, haberleri artık kendi yazıyor. Blog'larda, twitter'da, dünyanın dört bir yanında. Tahran'da bir sokakta dövülen, hırpalanan protestocuların fotoğrafları 30 saniye sonra New York'ta ofisinde masasının başında oturan bir iş kadınının ekranında belirebiliyor.<br /><br /></span><span style="font-family: arial;">Etki-tepki arasındaki süre çok kısalmış durumda. Bir haber, haber niteliğini kazandığı andan itibaren tepkiler, yorumlar ve cevaplar yağmaya başlıyor.<br /><br />'Bana dokunmayan yılan bin yaşasın' devri artık kapandı. O yılan artık herkese dokunuyor, her gün ekranlarımızda dünyanın dört bir köşesinde yaşayan insanların acılarını, çaresizliklerini, çektiklerini izliyoruz. Kayıtsız kalmak zorlaşıyor, tepkiler artıyor.<br /><br />Bence internetin ve blog yazarlarının görevi ve önemi çok büyük bu süreçte. Haberleri kendimiz yazdığımız için, bu devasa iletişim ağını güçlendiren ve büyüten de bizleriz. Tarihi biz yazıyoruz yani, bir bakıma.<br /><br />Farkında mısınız bilmiyorum ama, baskıcı rejimlerin en çok korktuğu da bu zaten. Bundan dolayı bugün Çin'de Uygurların başına gelenler dışarıya sızmasın diye, hükümet Facebook ve Twitter'a girmeyi yasaklıyor. İran'da blogcuların ya da Twitter kullananların IP adresleri alınarak evleri basılıyor ve tutuklanıyorlar. Türkiye'de ise saçmasapan bir 'Youtube yasağı' hala devam ediyor.<br /><br />Ama bu yasakçı ve baskıcı zihniyet, bence yüzyılımızda son demlerini yaşamakta. Otoriter ve baskıcı devletin son kaleleri de düşüyor. Halkın ve doğrunun sesi, bastırılamayacak kadar yükseldi. İletişim ve dayanışma ağı, geniş çapta devrimleri, özgürlük hareketlerini mümkün kılıyor.<br /><br />İnternet ve bilgi devrimi henüz yeni başladı sayılır. Etkileri ise çok uzun yıllar boyunca dünyamızı değiştirmeye devam edecek.<br /><br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-3005143623673981327?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com0tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-11993693704772198302009-07-07T11:11:00.005-05:002009-07-07T11:29:07.372-05:00Beşir'le Vals<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SlN0iadyajI/AAAAAAAAIEs/rWflYP7tQMs/s1600-h/waltz-with-bashir.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 242px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SlN0iadyajI/AAAAAAAAIEs/rWflYP7tQMs/s320/waltz-with-bashir.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5355752516442286642" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;">Bir savaşta neler olur? Bir asker, bunların ne kadarını, nasıl hatırlar? Ölümle, kanla, vahşetle burun buruna geçirilen dakikalardan, saatlerden, günlerden ne kalır geriye? Hafızamız, anılarımızı değiştirir mi? Geriye dönüp baktığımızda, ne görürüz o sepya tonundaki geçmişte?<br /><br />Ortadoğu'nun kanlı, acı tarihini, mesleğim gereği yüzlerce farklı kitaptan, yüzlerce farklı bakış açısından defalarca okudum. Bu film, o yüzlerce bakış açısından sadece biri. Tarihi açıdan 'doğru' olup olmadığı, gösterdiği olaylar, kimin kiminle savaştığı...bunların hepsi sembolik aslında, ve o kadar da önemli değil bence filmin bütününde. Bu film asıl olarak hafızanın aldatıcılığına, insanoğlunun çaresizliğine ve zalimliğine, savaşın renksiz, hissiz, ışıksızlığına yakılmış bir ağıt.<br /></span><br /><span style="font-family:arial;">Enfes çizgiler, biraz 'Waking Life'ı hatırlatan renkler, animasyon, diyaloglar.. Hele de o son. İnsanın boğazına bir yumruk gibi oturan, gözlerinden bir kaç damla acı yaş akıtan o son.<br /><br />Beşir'le Vals, son zamanlarda izlediğim en etkileyici filmdi.</span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-1199369370477219830?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com4tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-81175364599518876682009-07-02T12:12:00.001-05:002009-07-02T12:13:35.132-05:00Geçen sene 5 Temmuz sabahı<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SkzqqAIqe2I/AAAAAAAAIEM/XZ7qCxV5ChQ/s1600-h/DSC00332.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 240px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SkzqqAIqe2I/AAAAAAAAIEM/XZ7qCxV5ChQ/s320/DSC00332.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5353912064348420962" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;"><span style="font-style: italic;">'Something old, something new<br />Something borrowed, something blue'<br /></span><br />Yüzümde bir gülümseme, içimde bir kıpırtıyla uyandım. İşte bu eski İngiliz tekerlemesi aklımda dönüp duruyordu. Anneannemin 40 senedir takmakta olduğu ve bana hediye ettiği güzel küpeleri taktım (Eski bir şey). Yine canım anneannemin benim için önceki hafta alıp bana hediye ettiği bileziği koluma geçirdim (Yeni bir şey) </span><span style="font-family:arial;">Elime küçük beyaz saten çantamı aldım (ödünç alınmış bir şey).</span><span style="font-family:arial;"> Gelinliğimin içine minik mavi bir nazar boncuğu taktım (mavi bir şey). İçimde kelebekler, yüzümde gülücüklerle ayakkabılarımı giydim, elime beyaz gül buketimi aldım. Bart'ımın elini tuttum. Hikayemiz o gün başladı işte.<br /><br />Aradan 365 gün geçmiş. 1 sene.<br /><br /></span><span style="font-family:arial;">Birlikte zaman ne çabuk geçti Bart'ım.. 3 gün sonra birinci senemiz doluyor. Tanışmamızın ise 3. yılı olacak neredeyse.<br /><br />Bir yıl, deli dolu, kahkahalarıyla ve gözyaşlarıyla..<br /><br />Bir yıl içinde, çok şeyi anladım.<br /><br />Anladım ki, insan, en karanlık anlarında, stres ve korkuyla dolu bir anda ağlarken bile, eğer onu sımsıkı saracak iki kol varsa eğer, herşeye katlanabilirmiş bu hayatta..<br /><br />Anladım ki, bazen evimizin içindeki eşyalara bakıp 'Bunlar ikimizin eşyaları, burası bizim evimiz' diye hala şaşırıp, seviniyorum :)<br /><br />Anladım ki, evlilik ne mükemmel bir peri masalı, ne de korkunç bir kabusmuş. Hayatın kendisi gibi, hem pamuk şekeri kadar tatlı, hem de bazen bir zeytin gibi burukmuş.<br /><br />Anladım ki, evlilik herkese göre değil, ama kesinlikle bana göreymiş.<br /><br />Anladım ki, gerçek sevgi, sevdiğini her halinde, günün her saatinde görüp, ona rağmen çok ama çok sevmekmiş. 'Hastalıkta ve sağlıkta', ölüm bizi ayırana dek 'biz' olmakmış.<br /><br />Anladım ki, sabaha karşı, gecenin en karanlık saatlerinde kabuslardan uyanıp sol tarafıma döndüğümde varlığını hissetmek, dünyanın en huzur verici hissiymiş.<br /><br />Anladım ki, ileride dönüp geçmişe baktığımızda ve bu yılları düşündüğümüzde 'Küçücük bir evimiz vardı ama ne kadar mutluyduk' diyeceğiz :)<br /><br />Anladım ki, insanın eşinin aynı zamanda 'en iyi arkadaşı' olması, insana bahşedilen en büyük lütuflardan biriymiş.<br /><br />Anladım ki, şu dünyada hepimiz bir yarım elmayız. Benim diğer yarım, sensin. Kaderimde yazılı olan, ruhumun tamamlayıcısı, içimin huzuru.. Sensin.<br /><br />İnşallah birlikte 50. yılımızı da kutlarız, hayat arkadaşım.<br /><br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-8117536459951887668?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com6tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-5205468176939063312009-06-30T22:53:00.004-05:002009-06-30T23:19:43.077-05:00Chicago'da gece<span style="font-family: arial;"><br />Zaman, saniyeleri dakikalara, dakikaları saatlere, saatleri günlere tamamlıyor. Günler hızla geçiyor.<br />Kedicik, halının üzerine uzanmış, uyukluyor. Arada bir sanki rüya görüyormuş gibi 'gurrr'luyor.<br />Yan dairede bir bebek ağlıyor.<br />Evimiz sessiz, pencereden tatlı bir meltem giriyor içeri. Bazen sokaktan geçen arabaların sesleri.<br />Ben tıkır tıkır klavyede bir şeyler yazıyorum. <br />Dışarıda serin bir yaz gecesi.<br />Haziran ayının son gününün gecesi. Yazın üçte biri bitti bile. Annemin deyişiyle 'Göz açıp kapayıncaya kadar kış gelir'.<br /><br />Yarın, tekrar kütüphaneye gitme ve araştırma yapma günlerim başlıyor. Kitapların kokusunu, kütüphaneyi, orada arkadaşlarımı görmeyi özledim. Kampüsümü çok seviyorum. Havada asılı duran kahve kokusunu, ahşap masa ve sandalyelerdeki 'yaşanmışlık çizgileri'ni, duvarlardaki eski portreleri, kampüsteki kafeleri, gotik binaları, asırlık ağaçları, nilüfer yapraklarıyla kaplı minik göletimizi, yemyeşil çimleri, kampüste yürürken heyecanlı heyecanlı konuşan öğretmen ve öğrencileri, kısacası 'akademi'yi çok seviyorum! Öğrenmek ve öğretmek, hayatta en çok sevdiğim şeyler ve sanırım ben bunları yapmak için doğmuşum.<br /><br />Bir yandan da mis kokulu annemi, canımın içi babamı çok ama çok özledim. İstanbul'u da. Eylül ayını iple çekiyorum.<br /><br />Bir de bugünlerde canım feci şekilde 'buğdaylı yoğurt çorbası' çekiyor. Yapıp, buzdolabında soğutup, serin serin yemek istiyorum şu yaz günlerinde. Şöyle naneli filan, üstü de kavrulmuş soğanlı...mmmm :)<br /><br />Chicago'da bir Haziran ayı daha, böyle bitiyor işte..<br /><br /><br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-520546817693906331?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com0tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-10996806268147750592009-06-29T10:27:00.006-05:002009-06-29T10:58:09.629-05:00Türk Sinemasından iki klasik<span style="font-weight: bold;font-family:arial;" >1 - Vesikalı Yarim</span>:<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Skjdt2Vb59I/AAAAAAAAIA0/paNkYDjrbdQ/s1600-h/6_29vesikaliyarim.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 238px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Skjdt2Vb59I/AAAAAAAAIA0/paNkYDjrbdQ/s320/6_29vesikaliyarim.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5352771936879110098" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;"><span style="font-style: italic;font-size:85%;" >'Çok eskiden rastlaşacaktık...'<br /><br /> Sabiha (Türkan Şoray), Vesikalı Yarim<br /></span><br /><br />1968 yapımıdır. Tüm Türk filmleri içinde en çok sevdiğimdir. Benim için bir 'kült film'dir. Türkan Şoray'ın bu filmdeki güzelliğinin ve oyunculuğunun yanına, bence başka hiç bir Türk kadın oyuncu yaklaşamaz. Ne kadar gençtir, ne kadar güzeldir ve sarışınlık bile ona ne kadar yakışmıştır bu filmde! Ömer Lütfi Akad yönetmenliğini konuşturmuştur, siyah-beyazlığı ise filme ayrı bir hava katmıştır. Sabiha ve Halil'in aşkı, dünyanın en naif, güzel ve masum aşklarından biridir ve hep öyle kalacaktır benim için. Hikayenin gerçekçiliği ve hüznü, insanın içine işler. 'Kalbimi kıra kıra...' şarkısı ise uzun süre aklına kazınır bu filmi izleyenin.<br /><br />Orhan Pamuk da en sevdiğim kitabı olan 'Kara Kitap'ta bahseder bu filmden. Benim için değeri hiç azalmayacak, hatta </span><span style="font-family:arial;">yıllar geçtikçe şarap gibi değerlenecek </span><span style="font-family:arial;">enfes bir klasiktir.<br /><br /><br /><span style="font-weight: bold;">2 - Sevmek Zamanı:<br /><br /><br /></span></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Skjggw8KuyI/AAAAAAAAIA8/uqvZ0_uup5M/s1600-h/bscap0010oc6.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 244px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Skjggw8KuyI/AAAAAAAAIA8/uqvZ0_uup5M/s320/bscap0010oc6.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5352775010627533602" border="0" /></a><br /><span style="font-family: arial;font-size:85%;" ><span style="font-style: italic;">'Sana, dünyada hiçbir erkeğin hiçbir kadını sevemeyeceği kadar aşığım. Sana aşık olarak kalmak istiyorum. İşte hepsi bu kadar.'<br /><br /> Halil (Müşfik Kenter), Sevmek Zamanı<br /><br /></span></span><span style="font-family: arial;"><br /><br />Bir gün bir adam, tanımadığı bir kadının fotoğrafına aşık olur. Bu aşkı gözünde öyle büyütür ki, kadının gerçek haliyle tanışmayı bile reddeder bundan sonra.<br /><br />1965 yapımı, yönetmeni Metin Erksan. Başrollerde hayranı olduğum Müşfik Kenter ve Sema Özcan var. Müşfik Kenter o kadar genç ki.. Gözlerime inanamadım. Önce onun o buğulu sesini duyacağım diye düşünürken, sesinin dublajlanmış olduğuna biraz şaşırdım ve hayalkırıklığına uğradım açıkçası. Ama sonradan farkettim ki filmin havasına öylesi daha uygunmuş. İlginçtir ki, bu filmde de yine Halil adında bir erkeğin aşk hikayesini izliyoruz. <br /><br />Film hakkında ne söylesem bilmem ki.. İlk aklıma gelen şey, şimdiye kadar böyle bir Türk filmi izlememiş olduğum. Hem gerçeküstü sahneleri vardı, hem de gayet klasik Türk filmi diyalogları geçiyordu bazen karakterlerin arasında.. Bazı sahneleri, bir Tarkovsky ya da Bergman filminden alınmış kadar estetik ve güzeldi. Sinematografi, kadrajlar, siyah ve beyazın muhteşem uyumu, enfes güzellikte 'eski İstanbul' ve yağmur görüntüleri.. Hayran kaldım. Tasavvufta çok görülen bir tema olan 'Surete aşık olma' teması filmin ana çerçevesini oluşturuyor. Senaryo ve oyunculuklar konusunda ise yorum yapmıyorum. Bu klasik filmi, izleyip kendiniz karar verin bence. Eminim ki daha önce kesinlikle böyle bir Yeşilçam filmi izlememişsinizdir.<br /><br /></span><span style="font-family:arial;"><br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-1099680626814775059?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com2tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-45411570214177402912009-06-29T10:09:00.005-05:002009-06-29T10:27:03.014-05:00Everything is Illuminated<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SkjaP7YIksI/AAAAAAAAIAk/_tzaENy2smI/s1600-h/everything_is_illuminated.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 217px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SkjaP7YIksI/AAAAAAAAIAk/_tzaENy2smI/s320/everything_is_illuminated.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5352768124301644482" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;">Musevi bir Amerikalı, 2. Dünya Savaşı'nda dedesinin Nazilerden kaçmasına yardım eden Ukraynalı kadını bulmak için yollara düşerse ne olur? Biliyorum, Nazi Soykırımı ve İkinci Dünya Savaşı konuları artık uzatıla uzatıla sakız halini aldı. Ama bu film biraz farklı işlemiş konuyu. Çok daha sıcak, samimi, eğlenceli bir film olmuş böylece.<br /><br />Her ne kadar Elijah Wood'u her gördüğümde 'Aaaa, hobbit!' diye seslenmek istesem de kendisine, ve film her ne kadar bazen Hollywood klişelerine yenik düşse de, inanılmaz eğlenceli bir filmdi. Özellikle ilk yarısında Alex karakterinin Ukrayna aksanlı İngilizcesi insanı yerlere yatırıyor gülmekten. Alex de zaten Gogol Bordello grubunun solisti olan Eugene Hütz'müş, sonradan öğrendim.<br /><br /></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Skjb8TDh87I/AAAAAAAAIAs/TXN6N5Z12_w/s1600-h/everything-is-illuminated.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 186px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Skjb8TDh87I/AAAAAAAAIAs/TXN6N5Z12_w/s320/everything-is-illuminated.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5352769986083550130" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;">Film tam bir yol filmi, işte böyle 'gözlere ziyafet' bir sahne de var içinde. Bir de süper eğlenceli şarkı 'Start Wearing Purple'la bitiyor. Bunlar bile yeter bence izlemek için bahane olarak :)<br /><br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-4541157021417740291?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com4tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-58422118713731664122009-06-25T22:22:00.005-05:002009-06-26T01:43:10.538-05:00Elveda M J<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SkQ_FXpnBBI/AAAAAAAAIAc/thcqqO2H7K8/s1600-h/Michael_jackson_bad_cd_cover_1987_cdda.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SkQ_FXpnBBI/AAAAAAAAIAc/thcqqO2H7K8/s320/Michael_jackson_bad_cd_cover_1987_cdda.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5351471618703426578" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;">Bilgisayarımın başına oturdum. Komaya girdiği haberini aldım.<br /><br />Dışarı çıktık, göl kenarında yarım saat koştuk. Geri dönünce tekrar bilgisayarımın ekranına göz attım. Korktuğum haber oradaydı.<br /><br />Jacko, çocukluğumun ve ilkgençliğimin çok büyük bir parçasını da alarak yanına, gitmişti.<br /><br />Annem, Elvis Presley ya da Cem Karaca öldüğünde neden o kadar çok ağlamış, şimdi anlıyorum. Benim neslimin ortak kültürünü oluşturan en büyük yıldızlardan biri kayarken, ben de aynı acıyı hissediyorum.<br /><br />'anneni daha sık anımsıyorsan hatta anlıyorsan...' diyordu Sezen. Yaşlanıyor muyum?<br /><br />Elveda M.J..<br /><br /><br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-5842211871373166412?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com4tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-82518468158806616122009-06-24T13:02:00.006-05:002009-06-24T13:33:24.526-05:00İyi ki doğdun Susam Sokağı!<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SkJqYtJH7aI/AAAAAAAAH_0/IdOLMUaDTz4/s1600-h/sesamestreet-group.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 273px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SkJqYtJH7aI/AAAAAAAAH_0/IdOLMUaDTz4/s320/sesamestreet-group.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5350956279936839074" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;">Susam Sokağı, bu yıl 40 yaşında! Newsweek'te okuduğum bir makaleye göre Susam Sokağı'nın ilk bölümünün 1969'da A.B.D'de yayımlanmasının üzerinden tamı tamına 40 yıl geçmiş. Bu 40 yıl içinde bu çocuk programı, dünya çapında yüzlerce ülkede gösterildi, yüzlerce dile çevrildi, bir değil bir çok nesil onunla büyüdü. Şimdi dünyanın birbirine çok uzak iki ülkesinden iki çocuk bir araya gelse, birbirlerinin dilini anlamasalar bile ikisi de Kurbağacık'ı tanıyordur büyük bir olasılıkla. Evrensel bir dil oluşturdu Susam Sokağı, dünya çocuklarının arasında.<br /><br />Benim gibi 80lerin sonu ve 90ların başında çocukluğunu yaşayanlar için unutulmazdır Susam Sokağı. Kardeşim okumayı bu programdan öğrendi. Ben Büdü'yü oradan öğrendim. Ben küçükken sürekli kitap okuduğum için ve kardeşim de beni kitap okurken 'Hadi oyun oynayalım!' diye rahatsız ettiği için ona Edi derdik, bana da Büdü. Susam Sokağı olmasaydı, 'Dağdan geliyor bir kız döne döneee..' ya da 'Çek çek kürekleri, sür arabayıııı...' gibi eğlenceli şarkılardan hiçbirini öğrenemez, muhteşem ve karizmatik 'Sayıların Kontu'yla asla tanışamazdık. 'Bir iki üç dört beş altı yedi sekiz dokuz on on bir on ikiiiiiiii' diye biten şarkıyı da hiç söyleyemezdik kardeşimle. Bizim neslin ortak kültürünün çok büyük bir parçasıdır Susam Sokağı. Türkiye'de yayınlanan bölümleri de ayrı güzeldir. Çocukken Nihat Amca, Tahsin Usta, Zehra Teyze, Zeynep Abla ve Hakan Abi'nin yaşadığı o eğlenceli ve mutlu dünyada yaşamayı çok istemişimdir!<br /><br />Susam Sokağı'yla ilgili bilinmeyen gerçekler:<br /><br />- 1969'da Susam Sokağı ilk çıktığı zaman, A.B.D'de ırkçılık hala varlığını sürdürüyormuş. Susam Sokağı'nın temelinde yatan fikir, yani farklı ırklardan ve türlerden varlıkların barış ve huzur içinde birlikte yaşayabileceği fikri, ırkçılığa vurulan ilk darbelerden biriymiş.<br /><br />- Susam Sokağı, A.B.D'de siyahi vatandaşların alt rollerde (hizmetçi, dadı, hademe...vs) gibi gösterilmeyip beyazlarla eşit rollerde göründüğü ilk televizyon programlarından biriymiş. Hatta sırf bu yüzden, Amerika'nın bazı eyaletlerinde çok büyük bir tepkiyle karşılanmış ve mesela Mississippi eyaletinde Mayıs 1970'de gösterimi yasaklanmış. Ama halkın (özellikle Afrikalı-Amerikalıların) çok büyük tepkisiyle karşılaşmışlar ve 22 gün sonra bu yasak kaldırılmış!<br /><br />- Susam Sokağı yayımlanmadan önce, okul öncesi çocukların zekası, çok hafife alınıyormuş. Çocuklara 6-7 yaşından önce bir şeyler öğretmenin gereksiz olduğu düşünülüyormuş. Kimsenin aklına, çocuklara okuldan önce de çok şey öğretilebileceği, bunun da bazen televizyon aracılığıyla yapılabileceği gelmiyormuş. Susam Sokağı bu konuda bir çığır açmış durumda.<br /><br /></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SkJxSiLYMbI/AAAAAAAAH_8/UnXi0CB_WYs/s1600-h/sesame_street.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 226px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SkJxSiLYMbI/AAAAAAAAH_8/UnXi0CB_WYs/s320/sesame_street.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5350963870495682994" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;"><br />- Susam Sokağı sayesinde şu anda dünyanın her yerinde okul öncesi yaş grubunda milyonlarca çocuk, 1'den 100'e kadar sayabiliyor, renkleri, şekilleri tanıyor. :)<br /><br />- 1998'de İsrail ve Filistin'de ortak yayınlanan Susam Sokağı 'Ortadoğu Versiyonu'nda, Yahudi ve Arap karakterler birbirlerini ziyaret ediyor, birlikte huzur içinde yaşıyorlarmış. Daha sonra Filistin'de intifada hareketi başlayınca, bu program yayından kaldırılmış. Şu anda Filistin'de gösterilen Susam Sokağı'nda hiç Yahudi karakter yok.<br /><br />- 11 Eylül saldırılarından sonra yayınlanan bir Susam Sokağı programında Elmo karakteri, mutfağında yağın yanmasıyla çıkan basit bir ateş karşısında dehşete düşüyor ve gerçek hayatta New York - Harlem'de çalışan itfaiyecileri ziyaret ediyormuş! Amerikalıların 11 Eylül'den sonra nasıl paranoyak bir ruh hali içine girdiklerini çok iyi betimlemiş bence.<br /><br />- A.B.D'deki Hispanik (Latin Amerikalı) nüfus, Susam Sokağı'nı, içinde hiç Hispanik bir karakter barındırmadı diye yıllardır eleştiriyormuş!<br /><br />Ne ilginç değil mi, basit gibi görülen bir çocuk programının bile dünya olaylarından ve politikadan bu kadar etkilenmesi? Kim ne derse desin, bence Susam Sokağı'nın etkisi önümüzdeki senelerde de devam edecek. Nice nesil, bu güzel programla büyüyecek.<br /><br />Biraz nostalji yaşamak isteyenler <a href="http://www.youtube.com/watch?v=CkGl9QXgIcU">şuraya</a> ve <a href="http://www.youtube.com/watch?v=C7PO6-Zf7X8">şuraya</a> bakabilirler :)<br /><br />İyi ki doğdun Susam Sokağı, iyi ki varsın!<br /><br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-8251846815880661612?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com2tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-68742896579844343102009-06-22T10:15:00.015-05:002009-06-22T11:21:21.012-05:00Ne yesem?<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Sj-iKpkUIsI/AAAAAAAAH9k/wGmJyvZ8QmY/s1600-h/fruitveg.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 250px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Sj-iKpkUIsI/AAAAAAAAH9k/wGmJyvZ8QmY/s320/fruitveg.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5350173186179998402" border="0" /></a><br /><br /><span style="font-family:arial;">A.B.D'ye geldiğimden beri, ne yediğime ve içtiğime inanılmaz ölçüde takmış durumdayım. Türkiye'de hiç böyle bir sorunum yoktu. Tabii ki oradayken annemin enfes ve sağlıklı yemeklerini yiyor olmanın da bunda bir rolü vardır elbet! Annem, sağlıklı yemek pişirme konusunda inanılmaz bilinçlidir. Yemeklerin içine zeytinyağından başka yağ koymaz. Zeytinyağını bile ölçüp, iki yemek kaşığından fazla koymaz. Evimize ayçiçek yağı, tereyağı...vs girmez. Evimizde kızartma hayatta yapılmaz. Organik ve kepekli ekmek yemeye dikkat ederiz. Bol bol salata, zeytinyağlı sebze yemekleri, az yağlı beyaz et, meyve ve lifli besinler yeriz. Evimize kola, gazoz....vs gibi meşrubatlar hiç bir zaman girmedi. Şekersiz siyah ya da yeşil çay içeriz. Unlu ve yağlı kekler, börekler, çörekler, hazır bisküviler, gofretler....vs hayatta bulunmaz bizim evde. Ayrıca annem genelde hep günlük ya da iki günlük, taze yemek yapar, o yemek bitmeden başka yemek yapılmaz. Ben de anneme çekmişim, buzdolabımda biraz fazla yemek birikse korkuyorum, bunları nasıl yiyeceğim diye :)<br /><br />Annem o kadar bilinçli yemek yapıyor ki, ne zaman Türkiye'ye gitsem ve evimizde bir iki ay kadar kalsam, onun hafif yemekleriyle kesinlikle bir kaç kilo veririm.<br /><br />Ama Amerika'ya geldiğimden beri yemek seçimi olayı zor olmaya başladı. Bu ülkede süpermarketler öylesine geniş ve devasa, insana sunulan ürünler öylesine çeşitli ki, 'bu akşam ne yesek?' sorusu bile ızdıraba dönüşebiliyor. Her gün, ayrı bir besin maddesinin ne kadar 'zararlı' olduğuna dair makaleler çıkıyor. Kırmızı et damar tıkar, peynir aşırı yağlı, tereyağı desen öyle, meyve-sebzeler organik değilse içinde kimyasallar var, soya aşırı işlenmiş, süt laktozlu olduğundan gaz yapıyor, ekmekler zaten sünger gibi ve ekmekten başka her şeye benziyor...Geriye ne kaldı ki zaten? Sürekli yediklerimiz hakkında vicdan azabı hissetmemizi sağlayan mekanizmalar var. Ama işin garip ve ironik yanı ise, A.B.D'de şu anda 40 milyon kadar obez insanın yaşaması. Yediklerinden suçluluk duydukça daha da çok yiyen, garip bir toplum.<br /><br />Bir haftalık <a href="http://gece1.blogspot.com/2008/04/yeni-bir-deney.html">vegan deneyim</a> sonucunda anladım ki o da bir hayat şekli olarak çok zor bir seçim. Vejeteryanlığı ise, bir ahlaki seçim olmaktan çok bir 'moda' haline dönüştüğü için sevmiyorum. Vejeteryanların çoğunda olan 'Ah size acıyorum, ölmüş cesetleri yemek ne kadar kötü, ben sizden ne kadar da üstünüm, en doğru seçimi ben yapıyorum....' tavrından hiç hazzetmiyorum. Neden et yiyenler kararından memnun mesut yaşarken vejeteryanlarda sürekli bir misyonerlik azmi ve herkesi kendine benzetme isteği var ki? Herkes seçimiyle mutlu olsun, değil mi?<br /><br />Ayrıca son zamanlarda okuduğum <a href="http://www.time.com/time/health/article/0,8599,1889742,00.html">şu makaleye</a> göre gençlerin çoğu, hayvanlar çok umrunda filan olduğu için değil, düpedüz zayıflamak için seçiyormuş vejeteryanlığı. 'Vejeteryan' olduğunu söyleyenlerin yarısı da, tavuk ve balık eti yemeye devam ediyormuş aslında!<br /><br />Benim şimdiki yemek planım şöyle:<br /><br />- Amerika'dayken dışarıda (restoranda, kafede...vs) deniz ürünleri dışında başka bir et yemiyorum. Etlerin nereden geldiği meçhul olduğu için, artık dışarıda et yemeyi midem kaldırmıyor.<br /><br />- Burada bildiğimiz bir kasaptan aldığımız etleri, kendi evimde pişirip yiyorum. Böylece etin içine hangi yağı koyduğumu, etin nasıl piştiğini bilerek içim rahat olarak yiyorum.<br /><br />- Meyve ve sebzelerden mutlaka organik alınması gerekenleri öyle alıyor ama diğerleri konusunda çok da dikkat etmeye gerek olmadığını düşünüyorum. 'Hangilerini organik almalıyız?' diye soruyorsanız, <a href="http://momgrind.com/2008/04/15/foods-you-should-always-buy-organic/">şuraya</a> bakabilirsiniz.<br /><br />- Süt ve süt ürünlerinin tamamen yağsız ya da çok az yağlı olanlarını tercih ediyorum. Böylece çok yağ tüketmeden protein ihtiyacımı karşılamış oluyorum.<br /><br />- Kahvaltımı çok güçlü yapmaya, öğle yemeğimde bol sebze yemeye, akşam yemeğinde ise mümkün olduğu kadar hafif yemeye çalışıyorum. Bunun için takip edilmesi gereken prensip 'Sabah bir kral gibi, öğlen bir prens gibi, akşam ise bir çiftçi gibi yiyin.' imiş.<br /><br />- İşlenmiş ve rafta bir ay dursa bozulmayacak her türlü yiyecekten (cips, kraker, bisküvi, kurabiye....vs.vs.) kaçınmaya çalışıyorum. Tatlı seçimimi küçük bir parça siyah çikolatadan yana kullanıyorum genelde.<br /><br />- İçecek olarak süt, su, maden suyu, ayran ve şekersiz çaydan başka bir şey içmemeye çalışıyorum. İçeceklerden neredeyse hiç şeker almıyorum.<br /><br /><br />A.B.D'deki yemek endüstrisi ile ilgili bir kaç film:<br /><br />- <a href="http://www.imdb.com/title/tt0390521/">Super Size Me</a>: Amerika'nın 'beslenme makinesi'nin korkunç gerçeklerine gözümü ilk açan film. Bu ülkede yaşayan herkesin en az bir kez, mümkünse bir kaç kez izlemesi gerektiğine inanıyorum.<br /><br />- <a href="http://video.google.com/videoplay?docid=6361872964130308142">Earthlings</a>: Beni 'neredeyse vejeteryan' yapan, hayvanlarla olan ilişkimizdeki tüm gerçekleri göz önüne seren inanılmaz film. Verdiğim linkte filmin tamamı var. İçerdiği görüntüler öyle herkese göre değil, benden söylemesi. Ama gerçekle yüzleşmeye korkmayan bütün 'dünyalı'ların bir kez izlemesi gerekiyor bence.<br /><br />- <a href="http://www.imdb.com/title/tt0460792/">Fast Food Nation</a>: Richard Linklater'ın ilginç bir filmi. A.B.Ddeki 'Fast-food' Endüstrisinin gerçek yüzünü anlatıyor. Kurgusal bir film olmasına rağmen tabii ki filmdeki gerçeklik payı bariz bir şekilde ortada. Henüz geçen hafta izledim. 'Hamburgerimdeki et nereden geliyor, içinde neler var?' diye merak eden herkes izlesin. İzledikten sonra bir daha hamburger yiyemeyebilirsiniz, söylemedi demeyin ;) <br /><br />- <a href="http://www.foodincmovie.com/">Food, Inc</a>: Bu da yine yemek şirketleri ve yiyecek endüstrisiyle ilgili, A.B.D sinemalarına yeni gelmiş olan bir film. Henüz izleyemedim ama en kısa zamanda izleyeceğimden emin olabilirsiniz! Çok bilgilendirici olacağa benziyor.<br /><br /><br /></span><span style="font-family:arial;">Düşününce, beslenme gerçekten o kadar önemli ki. Her gün bir kaç kez yaptığımız bir seçim, vücudumuza yani en değerli varlığımıza neler verdiğimiz.<br /><br />'Sağlıklı beslenme' konusunda sizin düşünceleriniz nedir? Bana verebileceğiniz tavsiyeler var mı?<br /><br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-6874289657984434310?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com6tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-3392458868349805052009-06-20T11:40:00.008-05:002009-06-22T11:28:20.030-05:00Revolutionary Road<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Sj0ROo9VsFI/AAAAAAAAH9c/n6HvqhfCH0M/s1600-h/revolutionary-road-2.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 219px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Sj0ROo9VsFI/AAAAAAAAH9c/n6HvqhfCH0M/s320/revolutionary-road-2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5349450875596550226" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;">Kate Winslet ve Leonardo DiCaprio'nun, 'Titanik' zamanlarından bu yana ne denli olgunlaşmış olduklarını görmek çok ilginç gerçekten. Gözlerimizin önünde oyunculukları evrildi ve gelişti ikisinin de. Çok daha sofistike, çok daha derin ve incelikli rolleri üstlenebilir oldular. Sam Mendes'in filmi Revolutionary Road da bunun bir kanıtı zaten. A.B.Dnin banliyölerindeki, küçük kasabalarındaki o boğucu havayı, 'yaşayan ölü' gibi otomatiğe bağlanmış olarak yaşayan insanları çok güzel betimlemiş yönetmen. Filmi izlemek çok kolay değil ama. Birincisi, aşırı derecede negatif enerji yüklü bir film. İnsan, iki karakterin çarpışmalarını, kavgalarını izlerken bile boğulacak gibi oluyor. Bütün film boyunca sürekli bir sürtüşme, kıvılcımlanma, nefretin alevlenmesi hissi bizi sarmalıyor.<br /><br />Ayrıca filmi izlerken bir çok sahnede kendimi bir tiyatro oyunu izliyormuş gibi hissettim. Oyunculuklar gerçekten fazla teatral ve abartılı geldi bazı yerlerde, sanki sinema için değil de bir piyes için oynanmış gibi. <span style="font-family:arial;">Bu boğucu hislere rağmen başarılı bir film olmuş.<br /><br />İnsanların, 'bilinmeyen'den ölesiye korkarak hayallerini ertelemeleri ve bildikleri yerlere, insanlara, kişilere, işlere tutunmaları ne acı. Bu yüzden nice insan, gerçekten sevdiği işi yapamıyor, gerçekten istediği yerde yaşayamıyor, gerçekten sevdiği insanlarla bir arada olamıyor. Daha sonra ise pişmanlık, bütün hayatının ana teması oluyor. Bu filmdeki karı-kocanın hikayesi, bunun en güzel örneği.</span></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-339245886834980505?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com2tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-87521800803599996062009-06-20T11:01:00.006-05:002009-06-20T11:39:19.818-05:00Stalker<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Sj0IHVKiCeI/AAAAAAAAH9U/MmSV7FXpZu0/s1600-h/Stalker_cap_26c.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 237px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Sj0IHVKiCeI/AAAAAAAAH9U/MmSV7FXpZu0/s320/Stalker_cap_26c.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5349440854419442146" border="0" /></a><br /><span style="font-style: italic;font-family:arial;" >'Il y a un autre monde mais il est dans celui-ci.'</span><br /><br /><span style="font-style: italic;font-family:arial;" >Paul Eluard</span><br /><span style="font-family:arial;"><br /><br />Andrei Tarkovsky’den bir şaheser daha.. Stalker, sanki insanın uykusunun en derin yerinde gördüğü bir rüya gibi. Çok derin, bambaşka bir boyuta götürüyor insanı.. Tek başıma, düşünceler içinde izledim. Güzel ve lezzetli bir meyveyi ağır ağır yer gibi. Tadına vara vara, hiç acele etmeden. </span>S<span style="font-family:arial;">ahnelerin hepsi bir fotoğraf güzelliğindeydi. Tabii ki ortalama bir Hollywood sineması izleyicisi için izlemesi çok zor olabilir. O yüzden ben de bu tür 'felsefi' filmleri tek başıma izliyorum zaten, sonradan kimsenin şikayetlerini, 'niye böyle sıkıcı bir film seçtin' demesini dinlememek için :) Tek başıma izleyince inanılmaz huzurlu ve mutlu oluyorum.<br /><br />'Sinema tarihinin en güzel sahneleri' arasına koyabileceğim sahne ise, demiryolu rayları üzerinde üç adamın 'The Zone' adı verilen gizemli bölgeye gittikleri sahneydi. Kamera, adamların çok yakın plan olarak başlarının arkasını ve profillerini çekiyor. Arka planda ise, değişen manzaralar, Sovyetlerin o endüstriyelleşmiş, metal ve beton dolu görünümü. Siyah-beyaz olan bu dünyadan, renkli dünyaya, doğaya ve 'The Zone'a yani 'Bölge'ye ilk geçiş anı. Bu kadar şiirsel bir sahne izlememiştim. 'Başka bir boyuta geçiyor olma' duygusu bu kadar mı güzel verilir? Bahsettiğim sahne <a href="http://www.youtube.com/watch?v=Rk1PxpZ-hfE">şurada</a> izlenebilir. enfes güzellikteki rüya sahnesini ise <a href="http://www.youtube.com/watch?v=-CA0RfdeM8A">şurada</a> bulabilirsiniz.<br /><br />Tarkovsky külliyatıma daha nice güzel filmi eklemek dileğiyle..<br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-8752180080359999606?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com3tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-26102802307989306202009-06-14T22:58:00.010-05:002009-06-14T23:15:58.168-05:00Rüzgar<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SjXInwI_lnI/AAAAAAAAH3g/BYvWrQQS8r8/s1600-h/55554445_251105f135.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SjXInwI_lnI/AAAAAAAAH3g/BYvWrQQS8r8/s320/55554445_251105f135.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347400717835409010" border="0" /></a><span style="font-size:78%;">Fotoğraf:<a href="http://www.flickr.com/photos/ladybugsleaf/55554445/"> Lady-Bug</a></span><br /><br /><span style="font-family: arial;">Bugünlerde kendimi hayatın rüzgarında bir o yana, bir bu yana savrulan minicik bir yaprak gibi hissediyorum.<br /><br />Zaman ve hayat, gittikçe artan bir hızla sürüklüyor beni. Bu hızdan korkuyorum.<br /><br />İnsanlarla konuşuyorum. Zaman geçiyor. Okuyorum ve yazıyorum. Zaman geçiyor. Gülümsüyorum. Yemek yapıyorum. Dans ediyorum. Çığlık atıyorum. Koşup terliyorum. Ağlıyorum. Şarkı söylüyorum. Kahkaha atıyorum. Zaman geçiyor.<br /><br />Zaman korkutucu bir hızla, beni de katmış önüne, koşuyor.<br /><br />Hayatım bir rüzgar gibi. Son hızla esen, delidolu, çılgın bir rüzgar.<br /><br />Bu rüzgar başımı döndürüyor bazen. Sersemletiyor beni. Pır pır uçuruyor yüreğimi. Sanki gözlerimin önünden çıldırtıcı bir hızla geçen, sessiz bir siyah-beyaz film şeridi gibi.<br /><br />Ve ben katılmışım önüne o rüzgarın, uçuyor, uçuyorum.<br /><br /> </span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-2610280230798930620?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com4tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-64573654093156436242009-06-14T14:39:00.010-05:002009-06-14T15:18:42.489-05:00Riyad Kızları<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SjVR-MAhvQI/AAAAAAAAH3Y/n4n1M-nph7c/s1600-h/girls+of+riyadh-+rajaa+alsanea.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 213px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SjVR-MAhvQI/AAAAAAAAH3Y/n4n1M-nph7c/s320/girls+of+riyadh-+rajaa+alsanea.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347270261389507842" border="0" /></a><span style="font-family:arial;"><br />Riyad Kızları, Suudi Arabistan'da yaşayan dört genç kızın hayatlarından kesitler sunan bir roman.</span> <span style="font-family:arial;">Zaten Ortadoğu'da ve İslam'da Kadın ve Kadının Yeri konusunu araştırıyor ve bu konuda makaleler yazıyorum. Bu kitabı da hocamın tavsiyesi üzerine okudum. </span><span style="font-family:arial;">Basit bir dille yazılmış olmasına ve edebi açıdan (bence) çok da kayda değer bir kitap olmamasına rağmen konusu bence çok ilginçti. Suudi Arabistan'da özellikle üst tabakaya mensup, zengin ailelerden gelen genç kadınların hayatlarını, orada büyümüş bir yazarın dilinden okumak çok şey öğretti bana.<br /><br />Suudi Arabistan'da kadınlar ve erkekler sosyal ortamlarda hiç bir zaman bir araya gelemedikleri için aşk, flört ve evlilik safhaları bu toplumda Batı'ya oranla çok farklı. Kitapta da okuduğum kadarıyla, gençler arasındaki en büyük iletişim şekli cep telefonu ve internet. Aşkın ve bir ilişkinin bütün safhaları, bu sebepten dolayı telefonda ya da internette yaşanıyor. Zaten bu kitap da kimliği belli olmayan genç bir kadının bir e-mail grubuna gönderdiği e-mail metinlerinden oluşuyor. Genç kadın, dört arkadaşının maceralarını, bazen komik, bazense hüzünlü bir dille okuyucuya aktarıyor. Gamra, Mişel, Sadim ve Lamis, dünyanın başka ülkelerinde yaşayan 20li yaşlardaki genç kızlardan farklı değiller. Onlar da aşk, güzel bir yaşam ve kalıcı dostluklar peşindeler. Tek fark, geleneklerle boğulmuş ve aşırı tutucu, kapalı bir toplumda yaşamaları. Her ilişkinin kapalı kapılar ardında yaşanması ve gizli tutulması gereken bu toplumda, bu dört arkadaş, bir çok macera yaşıyor, mutluluklarını da, hayalkırıklıklarını da gizlemeyei öğreniyorlar.<br /><br />Kitabın başlıca dezavantajı sadece çok zengin ailelerden gelen, elit bir kesimin hayatlarını anlatması sanırım. Okuduktan sonra Suudi Arabistan'daki orta ya da alt tabakalardan gelen genç kızların hayatlarını da merak ettim mesela. Bu konuda da bir kitap yazılsa çok ilginç olabilir.<br /><br />Benim için gerçekten öğretici oldu 'Riyad Kızları'. Dinin değil de daha çok ataerkil aile yapısının ve kabile geleneklerinin, bir genç kadını nasıl boğabileceğini, yaşamını nasıl bir kabusa çevirebileceğini gördüm. Öyle bir toplumda yaşamadığım, öyle şartlarda büyümediğim için de şükrettim açıkçası.<br /> </span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-6457365409315643624?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com0tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-49550316278341185742009-06-09T12:38:00.004-05:002009-06-09T12:49:20.023-05:00Ah İstanbul....<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Si6ghuhxeDI/AAAAAAAAH2g/Y1xjY-KPYP0/s1600-h/DSC04986.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Si6ghuhxeDI/AAAAAAAAH2g/Y1xjY-KPYP0/s320/DSC04986.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5345386309021169714" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;">Chicago'ya yaz gelmek bilmiyor. Pek karanlık, yağmurlu, 12-13 derecelerde dolaşan, tatsız bir Haziran ayı yaşıyoruz.<br /><br />Çok feci şekilde İstanbul'um geldi benim.. Çok ama çok özledim güzel İstanbul'u. Canım İstanbul'u. Sıcacık İstanbul'u.<br /><br />Facebook'ta insanların İstanbul fotoğraflarına bakıyorum, videolarını izliyorum. Sürekli İstanbul şiirleri okuyorum. Ağlayasım geliyor.<br /><br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-4955031627834118574?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com8tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-54964870163038288932009-06-08T09:15:00.011-05:002009-06-08T12:14:24.271-05:00Up<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Si0dMA1IxII/AAAAAAAAH1Q/PT1JlFo-CDo/s1600-h/uphome2.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 142px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Si0dMA1IxII/AAAAAAAAH1Q/PT1JlFo-CDo/s320/uphome2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5344960424977155202" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;">Çok şirin, bulut yumuşaklığında, uçan balon renklerinde bir film. Blog'umu takip edenler bilir zaten, Pixar'ın çıkardığı işlerden beğenmediğim çok az film vardır. Tam bir Pixar hastasıyım.<br /><br />Hayatımda ilk kez, üç boyutlu (3-D) gözlüklerle bir film izledim. O da böylesine şirin ve tatlı bir Pixar filmine rastladı, çok şanslıyım! Gerçekten ilginç bir deneyim. Ben belki de çok farklı olmaz diye düşünüyordum ama gerçekten farkediyor. Ekranda bazı nesneler önde, bazı nesneler (ya da katmanlar) arkadaymış gibi görünüyor ve izlediğiniz filme gerçek bir derinlik duygusu katılmış oluyor. Ekrana doğru uçan bazı nesneler üzerinize doğru geliyormuş gibi hissediyorsunuz, hatta bazen çok ani olduğunda bu olay, irkildiğiniz bile oluyor. Ama gerçekten ilginç bir teknolojiymiş, ilk defa böylesine keyifli bir filmde denediğim için çok mutluyum!<br /><br /><br /></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Si0gUhyaRrI/AAAAAAAAH1Y/aFRMVnpVl9U/s1600-h/UP_Poster2.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 215px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Si0gUhyaRrI/AAAAAAAAH1Y/aFRMVnpVl9U/s320/UP_Poster2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5344963869797926578" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;"><br />Up, yani 'Yukarı', Pixar'ın sanırım daha bir çocuklara yönelik ve dolayısıyla biraz yumuşatılmış filmi olmuş. Yaşlanmış, eşini kaybetmiş ve çocukları olmayan yaşlı bir adamın, evinin üstüne uçan balonlar bağlayarak Güney Amerika'ya uçmak istemesinin ardından yaşadığı maceralar. Ona yardım etmeye and içmiş küçük bir izci çocuğunun komiklikleri ve dostluğu da cabası. (Ki Pixar'ın çocukları nasıl bu kadar şirin ve gerçekçi canlandırabildiğine hayran kalıyorum her zaman. sinema perdesine doğru uzanıp çocuğun şipşirin dobi yanaklarını sıkası geliyor insanın!)<br /><br />Filmde hüzün ve nostalji de var, ama diğer filmlerine oranla biraz daha az gibi geldi bana. Özellikle gökyüzünde geçen sahnelerde ve 'uçan ev' kavramında büyük üstad Miyazaki'den bayağı etkilenilmiş gibiydi, özellikle de üstadın 'Howl'un Uçan Şatosu' ve 'Gökyüzündeki Şato' filmlerinden. Yaşattığı duygu yoğunluğu olaraksa benim en çok sevdiğim Pixar filmlerinden olan 'Oyuncak Hikayesi'ni ya da 'Kayıp Balık Nemo'yu ya da yakalayamasa da çok ama çok keyifliydi. Zaten gittiğimiz sinema da çocuk doluydu! Çocuklarla dolu olan bir yerde filmdeki sahnelere onlarla birlikte kıkır kıkır gülmekten daha keyifli az şey var herhalde :)<br /><br />Kısaca derim ki bir Pixar filmine gittiğinize pişman olmak çok zordur herhalde zaten, gidin, görün!<br /><br /><br /><br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-5496487016303828893?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com3tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-13686490048249953862009-06-08T09:04:00.002-05:002009-06-08T09:14:19.036-05:00Melquiades Estrada<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Si0ar2bBS-I/AAAAAAAAH1I/SIkcvAFqjf0/s1600-h/three-burials-of-melquiades-estrada.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 214px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Si0ar2bBS-I/AAAAAAAAH1I/SIkcvAFqjf0/s320/three-burials-of-melquiades-estrada.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5344957673404189666" border="0" /></a><br /><span style="font-family: arial;">Teksas-Meksika sınırında geçen bu 'Sınır filmi'ni, Tommy Lee Jones yönetmiş ve başrolünde oynamış. Filmle ilgili düşündüğüm ilk şey, havası ve atmosferinin No Country for Old Men'e ne kadar benzediği oldu. Ama bu film ondan iki sene önce çekilmiş. Belki de bu filmin havası, Coen kardeşleri etkilemiştir kimbilir?<br /><br />Tommy Lee Jones başrolde yine harika bir iş çıkarmış. Hikaye çok etkileyici, vurucu. Bize çöller, kayalıklar ve yasadışı göçmenlerle dolu olan A.B.D-Meksika sınırının nasıl bir yer olduğunu çok iyi hissettiriyor film. Bazen geçmişe, bazen geleceğe atlayan sahneleriyle, amerikalılar ve Meksikalılar arasındaki gergin ilişkiyi anlatmasıyla ve çoğu sahnesiyle nefesinizi kesiyor. Bir insan öldürmenin bedeli ve sonuçları, insan ruhunun bu ağır yükün altında nasıl ezilebileceği, arkadaşlığın ve dostluğun anlamı.. Sınırda kalmış, yitip gitmiş, hayatla birlikte sürüklenen yaşamlar.. Çok etkileyici bir film, 'Melquiades Estrada'nın Üç Kez Toprağa Verilişi'.<br /> <br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-1368649004824995386?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com0tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-33923194385134929772009-06-08T08:55:00.003-05:002009-06-08T09:03:55.588-05:00Karamel<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Si0Ylp3z5FI/AAAAAAAAH1A/wQZs9tMr1WA/s1600-h/caramel.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 210px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Si0Ylp3z5FI/AAAAAAAAH1A/wQZs9tMr1WA/s320/caramel.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5344955367932814418" border="0" /></a><span style="font-family: arial;"><br />Doğrusunu söylemek gerekirse bu filmi çok büyük beklentilerle izlemedim. Hatta filmi izleme sebebim, dişçinin tamamen uyuşturmuş olduğu alt çenemin evde tekrar normal haline dönmesini beklerken oyalanmaktı! Koltuğun üzerine uzanıp izlemeye başladım. Belki de çok büyük beklentilerle izlemeye başlamadığım için film bana sandığımdan çok daha sempatik ve sıcak göründü.<br /><br />Film, Lübnan'da (Beyrut'ta) bir güzellik salonunda çalışan dört kadının hayatlarından kesitler sunuyor bize. Daha önceden hiç bu şehirde geçmiş olan bir film izlememiştim. Karakterler çok gerçekçi ve hayatın içindendi. Hem Müslüman, hem Hristiyan Arapların yaşadığı bu toplumda kadınların aşkları, toplumla olan iliişkileri, evlilikleri, güzellik anlyaışları...bunların hepsini görebilmek ve izleyebilmek güzeldi. Film bittiğinde içimde buruk bir hüzünle kaldım, 'ne hayatlar var bilmediğimiz, ne insanlar var...' diye düşündüm içimden. Lübnan'lı kadınlarla Türk kadınları arasında aslında o kadar da fark olmadığını farkettim. Aynı coğrafyanın içindeyiz ve aynı zorluklarla karşı karşıyayız. Kadın olmak, dünyanın her yerinde aynı oranda zor sanırım. <br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-3392319438513492977?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com0tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-10116380270038269522009-06-04T22:19:00.007-05:002009-06-04T22:31:02.745-05:00Suskunlar<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SiiPRQSPBgI/AAAAAAAAH0g/v74D21u9i7M/s1600-h/suskunlar.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 214px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SiiPRQSPBgI/AAAAAAAAH0g/v74D21u9i7M/s320/suskunlar.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5343678484467090946" border="0" /></a><br /><span style="font-style: italic;">'Belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu...'<br /><br /></span><span style="font-family:arial;">İhsan Oktay Anar'dan, ya da nam-ı diğer 'Uzun İhsan Efendi'den büyülü bir masal daha.. Anar romanlarını okurken öylesine efsanevi bir dünyanın içinde buluyorum ki kendimi, oradan çıkıp gerçek hayata dönmek zor oluyor. Alessandro Perevelli ile, Davut ve Eflatun ile, İbrahim Dede Efendi ile, Neva ile, Rafael, Bağdasar ve Kirkor ile birlikte benzersiz bir nağmenin ezgilerinde kaybettim kendimi.. Yine o masalsı dünyada, eski İstanbul'da kayboldum, Sofuayyaş mahallesinde yaşadım ben de, zamanda bir ileri bir geri gittim, yegah, dügah, segah makamlarının tınısı çınladı kulaklarımda.. Bir eflatun düşün içinde yitip gittim..<br /><br />Susmanın, gerçeği anlatmanın en güzel ve belki de tek yolu olduğunu, ben de anladım. Kitabın son sayfasını çevirip arka kapağını kapattığımda, sükutun da kendine has bir musikisi olduğunu kavradım.<br /><br />Teşekkürler İhsan Oktay Anar!<br /><br /><span style="font-style: italic;"></span></span><span style="font-style: italic;"><br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-1011638027003826952?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com3tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-59622990660981807692009-06-01T10:00:00.016-05:002009-06-02T10:36:47.813-05:00Bir okuma serüveni - 2<span style="font-family:arial;">Okuma serüvenime kaldığım yerden devam ediyorum. Geldik ortaokul ve liseye...<br /><br />Hazırlık sınıfına geldiğimde İngilizce öğrenmiş olmanın verdiği istekle ve şevkle İngiliz ve Amerikan edebiyatı klasiklerini sadeleştirilmiş olarak okumaya başladım. Jane Austen'la bu yıllarda tanıştım, Gurur ve Önyargı kitabını okumamla birlikte. Unutulmaz Heathcliff karakterinin yer aldığı Emily Bronte'un tek romanı olan 'Uğultulu Tepeler'i de çok severdim. İngiltere'nin ne kadar büyülü bir yer olduğuna inancım o yaşlarda başlamıştı!<br /><br /></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SiSJ_JxKD9I/AAAAAAAAHxo/VV0lKHF0n_A/s1600-h/Edgar_Allan_Poe_2.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 255px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SiSJ_JxKD9I/AAAAAAAAHxo/VV0lKHF0n_A/s320/Edgar_Allan_Poe_2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5342546776015114194" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;">Sherlock Holmes'un maceralarına bayılırdım. Heyecanlı dedektif öyküleri, beni çok daha ilginç bulduğum gerilim / korku edebiyatına da yaklaştırdı ve gerçek aşkım Edgar Allan Poe'yla da işte bu sıralarda tanıştım. O sıralar en sevdiğim hikayesi olan 'Kuyu ve Sarkaç'ı (The Pit and the Pendulum) defalarca okuduğumu hatırlarım. Daha sonra saplantıya dönüşecek olan Poe sevgimin temelleri çok sağlam bir şekilde atılmıştı o zaman.<br /><br />Dedektif demişken, Agatha Christie'den bahsetmemek olmaz. Edebi açıdan çok hafif bulunsa da çok severim ben Agatha Christie kitaplarını. Ortaokulda okuyup en çok hayran kaldığım kitabı 'On küçük zenci'ydi. İkinci ve üçüncü sırada 'Doğu Ekspresi'nde Cinayet' ve 'Mezopotamya'da Cinayet' gelir. Hercule Poirot gibi sevilesi bir karakteri yarattığı için Christie'ye minnettarım!<br /><br />Korku edebiyatından Mary Shelley'in Frankenstein'ına hayran kalmıştım. Hala, okuduğum en hüzünlü kitaplardan biri olduğunu düşünürüm. Toplum tarafından bir canavar olarak algılanan yaratığın insanlara kendini kabul ettirme çabası ve dışlanmışlığı, içimi acıtır hep.<br /><br />Bir insanın iki farklı yüzünü en çarpıcı şekilde anlatan kitapsa Doktor Jekyll ve Mr Hyde'dır bana göre. Aynı insanın içindeki birbirine tamamen zıt kişilikleri bu kadar iyi anlatabilen başka bir kitap tanımıyorum.<br /><br /></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SiSK1UPA23I/AAAAAAAAHxw/dB_-pAyUg08/s1600-h/0140437843.01.LZZZZZZZ.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 203px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SiSK1UPA23I/AAAAAAAAHxw/dB_-pAyUg08/s320/0140437843.01.LZZZZZZZ.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5342547706537630578" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;"><br />Ortaokul yıllarımda beni en çok etkileyen kitaplardan biri olan, ve ikinci edebi aşkım olan Oscar Wilde'la tanışmamı sağlayacak olan kitapsa onun tek romanı olan 'Dorian Gray'in Portresi'ydi. Bence dış görünüş ve güzellik takıntılarına getirdiği eleştirilerle bu harika kitap şimdiki zaman için de hala o kadar geçerli ki.. Kitabın sonunu şok içinde okuyup kalakaldığımı hatırlıyorum. Wilde takıntımın başlangıcı da işte bu zamanlara dayanır!<br /><br />Batı'nın doğuyla olan ilişkilerini ve sömürgeci kafa yapısını anlatan kitaplar serisinden beni en çok etkilemiş olanı Steinbeck'in 'İnci'sidir. Fakir balıkçı Kino ve ailesi, küçük bebeği Coyotito ve hüzünlü hikayeleri içimde bir yerlerde silinmeyecek şekilde durur. Tekrar okumak istediğim o çok değerli kitaplardandır bu kitap. Aynı şekilde o zamanlarda Rudyard Kipling'i ve hayvanlarla ilgili hikayelerini keşfetmiş ve çok ama çok sevmiştim. Onun en sevdiğim hikayesi ise 'Just So Stories' serisinden '<a href="http://www.boop.org/jan/justso/cat.htm">The Cat That Walked by Himself'</a>tir (Kendi başına yürüyen kedi). Bence kedisi olan herkes bu hikayeyi okumalı!<br /><br />Yine ortaokul yıllarımda bir ara bilim-kurgu kitaplarına takmıştım kafayı. Özellikle H.G. Wells'in 'Zaman Makinesi' kitabı ve Isaac Asimov'un 'Ben, Robot' romanı en sevdiklerim arasındaydı. 'Robot Yasaları'yla ilk kez o zaman tanışmıştım, bir gün gerçekten böyle akıllı robotlar olsa ne yaparız acaba diye düşünür dururdum..<br /><br />Gerçeküstü edebiyatın bence en büyük klasiği olan Alis Harikalar Diyarı'nı da bu zamanlarda okumuştum.. Gülümsedikçe görünmez olan Cheshire kedisi en sevdiğim karakterdi! İngilizce'de öğrendiğim ilk deyimlerden biri olan 'Off with his/her head!'i de bu kitap sayesinde öğrenmiştim! Zalim kraliçeye herkesin başını uçuruyor diye içten içe çok kızardım.<br /><br /></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SiSLFXfCmRI/AAAAAAAAHx4/RZsLafoRBoA/s1600-h/910-Yas-On-Yedi.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 200px; height: 306px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SiSLFXfCmRI/AAAAAAAAHx4/RZsLafoRBoA/s320/910-Yas-On-Yedi.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5342547982288066834" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;"><br />İtiraf ediyorum, 'Ergen genç kızları hedef alan saçmasapan kitaplar' kategorisinden de bir sürü kitap okudum o sıralar :) İpek Ongun'un 'Yaş Onyedi' ve 'Bir Genç Kızın Gizli Defteri' kitapları gibi mesela. Gülten Dayıoğlu'nun 'Yeşil Kiraz' adındaki kitabını ve V.C. Andrews'in 'Çatı' serisini de bu kategoriye dahil edebiliriz. Ama doğrusunu söylemek gerekirse 'Çatı' serisi kitapları (Çatı, Çatıdaki Rüzgar, Çatıdaki Dikenler, vesaire vesaire.....) saçma olmalarına rağmen çok heyecanlıydılar. Sıkıcı derslerde sıranın altında gizli gizli okuduğumu hatırlıyorum bu seriyi!<br /><br />Bence ergenlik çağındaki bir genç kızın okuması gereken en güzel kitaplardan birisi, hayatımda çok büyük izler bırakan 'A Tree Grows in Brooklyn' (Bir Genç Kız Yetişiyor) kitabıdır. 14 yaşımda annem 'Artık bu kitabı okuyabilirsin' diye elime tutuşturmuştu. bir solukta okumuştum! Francie Nolan'ın hayatı o kadar sıcak, o kadar gerçek ve öylesine bana yakındır ki, kitabın çoğu yerini ezbere bilirim neredeyse. Her akşam yatmadan önce okusam yine de sıkılmayacağım kitaplardandır. Belki edebi açıdan bir şaheser kategorisine sokulamaz ama benim kalbimde yeri ayrıdır. Bir kızım olur da 14 yaşına gelirse ona mutlaka hediye edeceğim bir kitaptır.<br /><br /></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SiSLWQ6Z3cI/AAAAAAAAHyA/HvztE0kuMVc/s1600-h/DEC062284_hi_DARK_TOWER_GUNSLINGER_BORN.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 214px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SiSLWQ6Z3cI/AAAAAAAAHyA/HvztE0kuMVc/s320/DEC062284_hi_DARK_TOWER_GUNSLINGER_BORN.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5342548272581565890" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;"><br />Ortoakulun sonlarına doğru Stephen King kitaplarına dadandım. 'Carrie' (Göz) romanıyla başlayan bu takıntı, adamcağızın bütün romanlarını okuyup bitirene kadar durmadı. O kadar çok okuyordum ve koltukta okurken o kadar garip şekillere giriyordum ki farkında olmadan, annemler endişelendiler bir süre sonra. Zaten gözlük numaram da bir hayli ilerlemişti. Artık sadece salondaki masada, doğru düzgün bir ampulun altında ve dik oturarak okuyabilecektim! Bu bile beni yıldırmadı ve King'in bütün romanlarını okudum. Stephen King'in benim gözümde efsane niteliğindeki kitapları ise tabii ki 'Kara Kule' serisidir. Ben ölmeden (ya da Stephen King vefat etmeden!) bu serinin sonunu dünya gözüyle görebildiğim için çok şanslı sayıyorum kendimi!<br /><br />Orta üçte geçirdiğim trafik kazası sonucu bir ay yatarken de sürekli kitap okumuştum. O sırada okuduğum ve beni en çok etkileyen kitap 'Şeker Portakalı'dır. Minik Zeze'nin maceralarını büyük bir ilgiyle okumuş, yıllar sonra serinin devamı olan 'Güneşi Uyandıralım'ı da bir solukta bitirmiştim. O kitap, sonunda hüngür hüngür ağladığım nadir kitaplardan biridir.<br /><br /></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SiSLpXfyi2I/AAAAAAAAHyI/1Di6LlIiZN4/s1600-h/jonathan-livingston-seagull.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 187px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SiSLpXfyi2I/AAAAAAAAHyI/1Di6LlIiZN4/s320/jonathan-livingston-seagull.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5342548600766499682" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;"><br />Ortaokul yıllarımda okuduğum ve hayatıma yön veren bir diğer kitap da 'Martı Jonathan Livingston'dır. Çoğu insana basit görünebilecek bu incecik kitap beni çok etkilemişti. 'Yeniden doğma' diye bir şey varsa bir sonraki hayatımda martı olmak istiyordum, ve Jonathan gibi göklerde süzülmek..<br /><br />Hayat felsefemi etkileyen bir kitap da o sıralarda çok popüler olan 'Simyacı'ydı, Paulo Coelho'nun romanı.. Şimdi geriye dönüp baktığımda bu kitabı da basit bulsam da o zamanlar 'Rüyanı takip et' felsefesini beynime kazıdığı için çok minnettarım bu kitaba.. Belki de bu kitap sayesinde, küçük ve boğucu bir ofis bölmesinde sıkıntıdan patladığım bir işte zoraki çalışmak yerine şimdi çok sevdiğim bir mesleği yapıyorum.<br /><br /></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SiSP8rEwfXI/AAAAAAAAHyY/HEk-mcGwAgQ/s1600-h/2414736771_8e24f6ac36.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 217px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SiSP8rEwfXI/AAAAAAAAHyY/HEk-mcGwAgQ/s320/2414736771_8e24f6ac36.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5342553330485853554" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;"><br />Beni felsefeyle tanıştıran kitap ise, o zamanlar yine 'Migros Bestseller listesi'nde bir numarada olan 'Sofi'nin Dünyası' kitabıydı. Herkes bu kitabı satın almıştı ama kaç kişi başından sonuna kadar okumuştur hiç bilmiyorum. Bana çok ilginç gelmişti kitabın tanıttığı filozoflar, sorduğu sorular.. Bir gün arabada babamın bir yerden dönmesini beklerken bu kitabı okuduğumu ve kendi kendime sorduğum felsefi ve varoluşçu sorularla adeta içmeden sarhoş olduğumu ve başımın döndüğünü hatırlıyorum :)<br /><br />Ortaokulun sonlarında, bu sefer de Susanna Tamaro takıntım başladı. Bu kadın acaba Türkiye'den başka ülkelerde de bu kadar meşhur olmuş mudur merak ediyorum gerçekten! 'Herkes okuyor, ben de okuyayım' mantığıyla okumuştum aslında biraz da. Şimdi yine dönüp baktığımda çoğunu gayet sıradan ve vasat bulduğum kitaplarını, o zamanlar yutarcasına okurdum. 'Yüreğinin Götürdüğü Yere Git' ve 'Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum, Ağladım' kitaplarından aklımda nerdeyse hiç bir şey kalmamış. Biraz duygu sömürüsüydü sanki bu romanlar, öyle hatırlıyorum. Susanna Tamaro'nun sanırım en başarılı kitabı, en az bilinenlerden biri olan 'Anima Mundi'dir. O kitap hala beğendiğim tek kitabıdır.<br /><br />Lise 1de ve devamında ise artık klasikleri hatmetmeye başlamıştım. Bütün klasikler içinde beni en çok etkileyen roman olan Soljenitsin'in 'Kanser Koğuşu'nun ruhumda bıraktığı izlerden <a href="http://gece1.blogspot.com/2008/08/elveda-aleksandr-soljenitsin.html">şurada</a> bahsetmiştim. Yazın sıcak ve uzun günlerinde bütün klasikleri teker teker devirdim, o bir kaç yılda. Kütüphanemizden herhangi bir klasiği seçer, koltuğa uzanır ve sessiz, sıcak yaz saatlerinde kitabın o muhteşem dünyasına dalardım.<br /><br /><br /></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SiSL7AD3VoI/AAAAAAAAHyQ/OdujWG130DM/s1600-h/14469270_0.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/SiSL7AD3VoI/AAAAAAAAHyQ/OdujWG130DM/s320/14469270_0.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5342548903713003138" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;"><br />Dostoyevski'nin 'Suç ve Ceza'sında Raskolnikov'la birlikte cinayetin karanlığını gördüm. Dickens'ın 'İki Şehrin Hikayesi'nde ayakkabı tamir eden yaşlı adamı izledim.<br />Flaubert'ten 'Madam Bovary'de arseniğin acı tadını, korkunç sancılarını tattım.<br />Ivo Andriç'in 'Drina Köprüsü'nde, bir adam nasıl kazığa geçilir, dehşetle izledim.<br />Stendhal'ın 'Kırmızı ve Siyah'ında Julien'in çapkınlıklarına tanık oldum.<br />Goethe'den 'Genç Werther'in Acıları'nda platonik aşkın ve saplantının kapkara sonunu gördüm.<br /></span><span style="font-family:arial;">Balzac'ın 'Goriot Baba'sında, yaşlılığın getirdiği acizliği ve dışlanmışlığı acıyla öğrendim. </span><span style="font-family:arial;">Emile Zola'nın 'Therese Raquin'de ihtiras ve hırslarına yenilen bir kadının boğucu dünyasına girdim.<br />Turgenyev'in 'Babalar ve Oğullar'ında, hayatımda ilk defa 'nihilizm' sözcüğünü gördüm ve böyle bir hayat görüşü olduğunu öğrendim.<br /><br />Kitapların dünyasında o kadar mutluydum ki... Belki de biraz da bu yüzden, 'büyüyünce' kendime okumayı ve yazmayı meslek olarak seçtim!<br /></span><span style="font-family:arial;"><br /><br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-5962299066098180769?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com10tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-64463343358124486152009-05-25T15:40:00.024-05:002009-05-25T16:44:42.861-05:00Bir okuma serüveni - 1<span style="font-family:arial;"><a href="http://frailsoul.blogspot.com/">Serablog</a>'dan Sera beni mimlemiş, soru ise şu: 'Okuma serüveninizde unutamadığınız, hayatınızın bir dönemine, özellikle de çocukluğunuzun ve ilkgençliğinizin hayal dünyasının oluşumuna etki eden yazar kim?'</span><br /><br /><span style="font-family:arial;">Bu mim gerçekten çok özel benim için. Daha önce hiç, çocukluğum ve ilkgençliğimde okuduğum kitapları listelememiştim. Soru çok güzel ve özel, cevabı ise biraz uzun olacak. Çünkü, 1- Ben de aynı Sera gibi okumaya 5 yaşında başlamışım. 2- <a href="http://gece1.blogspot.com/2008/09/hafza-bir-nimet-mi-bir-lanet-mi.html">Şu yazımda</a> bahsettiğim fil hafızam sayesinde okuduğum neredeyse bütün kitapların isimlerini ve ana karakterlerini hatırlıyorum. 3- Çocukluğum ve ilkgençliğimde hiç durmadan, hiç yorulmadan tonla kitap okuduğum için beni etkileyen onlarca yazar var :)<br /><br />O kadar çok isim hatırladım ki okuma serüvenimi ikiye bölmeye karar verdim.<br /><br />Birinci yazıda (bu yazı) Okul öncesi ve ilkokul yıllarımda beni etkileyen kitaplar:<br /><br /><br /><br /></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShsFMmcgOXI/AAAAAAAAHtU/h_Vl0AZgLmg/s1600-h/U453740F1APMICXEM.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 233px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShsFMmcgOXI/AAAAAAAAHtU/h_Vl0AZgLmg/s320/U453740F1APMICXEM.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339867497214523762" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;"><br />İlk okumayı öğrendikten sonra evimizin kütüphanesine saldırmıştım tabii ki ilk olarak. O kütüphane benim için eşi benzeri bulunmayacak bir hazineydi. Evimiz her zaman kitap dolu bir ev olmuştur. Çok mutlu bir çocukluk geçirmemin en büyük sebeplerinden biri de budur! Bizde fazla çocuk kitabı yoktu, bu yüzden doğrudan ansiklopedilerden başlamıştım..Ansiklopedilere bayılırdım! Hele de renkli ve bol resimli, kocaman fontları olan, ve aklınıza gelebilecek her konuda bilgi sahibi olabileceğiniz 'Hayat Ansiklopedileri' en sevdiklerimdi. Oturup saatlerce ansiklopedi maddelerini okuduğumu hatırlıyorum. Bir keresinde, işim gücüm yokmuş gibi oturup 'Alçı' üzerine olan maddenin hepsini baştan sona okumuştum. Ne işim olacaksa o yaşta duvar alçılarıyla! Çok alem bir çocukmuşum!<br /><br /><br /></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShsGAdjEgHI/AAAAAAAAHtc/U1CJotdMAh4/s1600-h/lot-4%5B1%5D.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 238px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShsGAdjEgHI/AAAAAAAAHtc/U1CJotdMAh4/s320/lot-4%5B1%5D.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339868388179345522" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;"><br />'Hayat Ansiklopedileri'nden sonra çocukluğumu en çok etkileyen yayın Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Doğan Kardeş'tir. Çocukluğumun dergisidir ve iddia ediyorum ki Türkiye'de bugüne kadar çıkmış olan en kaliteli çocuk dergisidir. 1988-1993 yılları arasında çıkıyordu. Şimdi yeniden çıkarıyorlar galiba ama hala eski kalitesinde mi, hiç bilmiyorum, yenisini henüz okuyamadım. George Orwell'in Hayvan Çiftliği'ni (Animal Farm) ilk defa bu dergide okumuştum, çizgi roman olarak (Resimde sol alt köşedeki dergi kapağı). Queen diye bir grubun varlığını ilk bu dergiden öğrenmiştim! Ozan Hugo ve maceraları, 'Altın Beyinli Adam' hikayesi, Yalvaç Ural bilmeceleri, bir tanesi kurta dönüşebilen ikiz kardeşler çizgi romanı...Bunlar dergiden en çok aklıma kazınan şeyler olmuş.<br /><br />Ayrıca Doğan Kardeş'in bir sayısında benim de 'Kelebek' adında bir şiirim yayınlanmıştı nacizane, inanılmaz mutlu olmuştum! Moonshine'ın yazarlık serüveni işte o yıllara dayanır :)<br /><br />Çocukluğuma damgasını vuran başka kitaplar da vardı tabii. İlkokulda okuduğum Andersen'in 'Çirkin Ördek Yavrusu' masalını çok severdim.. Küçük ve dışlanmış siyah ördek yavrusunun güzel bir kuğuya dönüşmesi çok mutlu ederdi beni. Adeta bir metamorfoz simgesiydi benim için.<br /><br />Üçüncü sınıftaydım sanırım, annem bana Selma Lagerlof'un 'Nils ve Uçan Kazlar' kitabını hediye etti. Kutup soğuğu diye bir şey olduğunu ve Laponlar diye bir halkın varlığını ilk defa o kitaptan öğrenmiştim. En sevdiğim kitaplardan biridir, Nils'in parmak kadar küçülüp kazlarla dünyanın uzak yerlerine uçtuğu bu kitap.<br /><br />'İnsanın yüreğini parçalayan masallar' kategorisinden ise 'Kibritçi Kız' ve 'Karlar Kraliçesi' çok etkilerdi beni. Boğazımda düğümlenirdi gözyaşlarım, ağlayamazdım da. Ama bu iki masal hep içimi acıtmıştır. 'Çocuk hikayeleri' adı altında neden böyle acıklı şeyler yazılır hala anlayamamışımdır. Çoğu klasik çocuk masalında bir drama, bir trajedi var dikkat ederseniz.<br /><br />Çocukken en çok korktuğum kitap ise, evimizde tesadüfen bulduğum 'Ömer Seyfettin'den Seçme Hikayeler' kitabıydı. Şimdi hatırlayınca bile ürperiyorum. Küçücük bir çocukken okuduğum o kanlı, vahşet dolu ve korkunç hikayeler, ruhuma işlemişti adeta. Özellikle 'Bomba' hikayesini her okuduğumda ayrı bir korkar, sonunu görmemek için o sayfayı atlamaya çalışırdım. Sahi, neden ilkokul çağındaki çocuklara 'Bomba' ve 'Diyet' gibi korkunç hikayeler okutulur bizde?<br /><br />İlkokulda okuduğum ve beni en çok etkileyen çocukluk kitabım Kenneth Grahame'dan 'Dört Arkadaş'tır. (The Wind in the Willows) Bu kitaptaki Köstebek'in, Kurbağa'nın, Susamuru'nun ve Fare'nin maceralarını hiç unutmadım. İleride çocuğum olursa ona mutlaka okuyacağım kitaplardan biridir bu güzel kitap.<br /><br />Yine çok küçükken dayımın kitapları arasında bulduğum 'Allah Rahatlık Versin' adındaki masal kitabı, okuduğum en huzur verici kitaplardan biridir. Oradaki her masalı defalarca okumuşumdur. Oradaki en sevdiğim masalsa, Fıldırfış adında bir bezelye tanesinin maceralarından oluşan masal idi!<br /><br />Klasiklerin sadeleştirilmiş versiyonlarını da okudum tabii ki: Neredeyse bütün Jules Verne kitaplarını, Güliver'in gezilerini, Heidi'yi, Robinson Crusoe'yu, İki Yıl Okul Tatili'ni, ve çok sevdiğim Küçük Kemancı'yı.. O kitaptaki 'Peskeria'da bir göl vardı....' cümlesi hala aklıma kazınmıştır. O güzel gölü ve ışıltılarını hayal eder dururum. Belki bir gün giderim diye umutlanırım!<br /><br />Yerli edebiyattan 'İpekkulak' adında bir eşeğin hikayesini anlatan ve çok sevdiğim turuncu kapaklı bir kitap okuduğumu hatırlıyorum. Bir de 'Sakıncalı Yumurcak' diye bir kitap vardı, haylaz bir çocuğun maceralarını anlatan.. Sanırım Milli Eğitim Bakanlığı yayınlarından çıkmıştı. Çok severdim onu da, yer yer hüzünlü, yer yer komik, harika ve akıcı bir kitaptı.<br /><br />Yine çok küçükken okuduğum 'Prenses ve Yeraltı Cüceleri' diye bir kitap olduğunu hatırlıyorum.. Gerçeküstü öğeleri beni çok etkilemişti ve sanırım okuduğum ilk 'fantastik edebiyat' örneğiydi! Irene adında bir prensesin maceralarını anlatıyordu. Şimdi internette aradım ve gördüm ki George Macdonald adında bir yazar yazmış bu kitabı ve yeni ismi 'Prenses ve Goblin' olmuş.<br /><br /><br /></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShsPdWTFCfI/AAAAAAAAHtk/Td4B55cDFdQ/s1600-h/3767032_0.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 239px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShsPdWTFCfI/AAAAAAAAHtk/Td4B55cDFdQ/s320/3767032_0.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339878780054079986" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;"><br />Küçükken çok gözümüzde büyüttüğümüz ve 'Dünyanın en güzel kitabı' benzeri övgülerle pazarlanan 'Çocuk Kalbi' kitabı ise benim için tam bir hayalkırıklığı olmuştur! Okuduğumda alelade bir kitaptan daha üstün olmadığını görmüştüm. Yukarıdaki gördüğünüz resim, benim okuduğum kopyasının kapağıyla aynı. Kapağın altındaki 'övgü satırları'na bakar mısınız? Kime göre, neye göre yani? Çok gülünç bence:)<br /><br /><br />Ortaokul ve lisedeki okuma serüvenim bir sonraki yazıda!<br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-6446334335812448615?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com5tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-19833804529861771592009-05-25T10:40:00.014-05:002009-05-25T11:38:04.854-05:00En güzel evlilik hediyelerim<span style="font-family:arial;">Geçen sene bu zamanlarda evlilik hazırlıkları, taşınma, benim final sınavlarım...vs gibi bir çok sebepten inanılmaz yoğun günler geçiriyorduk. Yine bir yaz daha kapıya dayandı (1 yıl nasıl geçti anlayamadan) ve yine herkes evlilik telaşesi içinde. Bu yaz davetli olduğum bir çok düğün, davet...vs var ve hediye seçmek, almak o kadar zor ki! Bazen düşünüyorum da Türkiye'deki altın verme adetimiz ne kadar güzel (ve herşeyi o kadar kolaylaştırıyor ki!) Benim gibi arkadaşları evlenen varsa yardımcı olması açısından kendi deneyimlerimi paylaşayım dedim.<br /><br />Evimize hem Türkiye'deki hem de Amerika'daki aile üyeleri, akraba ve arkadaşlarımızdan gelen bütün hediyeler çok düşünceli, çok güzel hediyelerdi. Hepsini kullanıyoruz, neredeyse hiçbiri kenara atılmadı. Bizi düşünen ve bize yeni hayatımızda kullanacağımız hediyeleri alma inceliğini gösteren herkese de buradan ayrıca tekrar teşekkür ediyorum :)<br /><br />Bütün bu hediyeler içinde en çok öne çıkanlarsa, sanırım el emeği ve göz nuru olanlar ve kişiselleştirilmiş olanlardı (Yani özel olarak Moonie ve Bart için yapılanlar). Çok sevdiği birinin kendi eliyle yaptığı hediye insanı çok mutlu ediyor. Yıllar boyu saklanacak bir yadigar oluyor.<br /><br />Aynı şekilde günlük hayatın içinde kullanılabilecek hediyeler de çok yararlı oluyor ve makbule geçiyor. Mesela bize pilav tenceresi alan arkadaşımız S.yi her pilav yapıp yediğimizde anıyoruz :)<br /><br />Evet şimdi hediyelerimize geçelim:<br /><br /><span style="font-weight: bold;">1- Çeyiz Sandığım:<br /><br /></span></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Shq-zAJ6hEI/AAAAAAAAHsU/xv1U7CrOTXs/s1600-h/L1010667.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 180px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/Shq-zAJ6hEI/AAAAAAAAHsU/xv1U7CrOTXs/s320/L1010667.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339790091625333826" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;"><span style="font-weight: bold;"><br /></span>Evet yanlış görmediniz, bu minicik ve dünya tatlısı sandık benim çeyiz sandığım! Annem, ben hiç bir zaman evliliği bir hayat amacı gibi görmediğim için hiç bir zaman bana çeyizler düzmedi, sandıklar dolusu eşyalar toplamadı. Benim için de, annem için de eğitimim her zaman daha ön plandaydı. Hiç bir zaman 'Evlensem, çoluk çocuk sahibi olsam' diye rüyalar kuran kızlardan da olmadığım için benim öyle dantelli havlularım, saten yorganlarım filan da olmadı hiç. İyi ki de olmamış, şimdi herşey gayet kolay satın alınabiliyor ve zaten bence evli bir çifte bir yorgan iki yastık ve iki çarşaf takımı yeter de artar bile! Daha önce de söylediğim gibi evde çok fazla eşya olursa korkan, minimalist bir kızım ben!<br /><br /></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShrAw8OrzeI/AAAAAAAAHsc/cK_2pdY-F-Y/s1600-h/L1010668.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 180px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShrAw8OrzeI/AAAAAAAAHsc/cK_2pdY-F-Y/s320/L1010668.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339792255235116514" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;"><br />Bu güzel çeyiz sandığını da bana canım A. ablam hazırladı. Kendi elleriyle süslediği bu güzel sandığın içinde benim için hepsi birbirinden değerli ve hazine değerinde olan ciciler var. Ayrıca A. ablam o kadar ince düşünmüş ki, Bart'ın bana nişanımızda getirdiği güzel çiçek buketinin incilerle süslenmiş tülünü, sandığın iç kapağını süslemek için kullanmış. Böylece sandığım benim için daha da anlamlı oldu. Tekrar çok teşekkürler A. ablacığım!<br /><br /><br /><span style="font-weight: bold;">2- Resim:<br /><br /></span></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShrBaUdLu9I/AAAAAAAAHsk/2brsTZUEbhc/s1600-h/L1010664.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 180px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShrBaUdLu9I/AAAAAAAAHsk/2brsTZUEbhc/s320/L1010664.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339792966113016786" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;">Annem ve babamın ressam arkadaşları İclal Erentürk'ün bizim için yaptığı resim. İsmi 'Köprüdeki Aşıklar'. O kadar güzel ki evimizin baş köşesinde duruyor. Bu resmi bize hediye ettiğinde ne kadar mutlu oldum anlatamam, sadece bizim için yapılmış ve eşi benzeri olmayan, harika bir hediye. İnsanın evinde imitasyon olmayan, orijinal bir sanat eserinin olması çok güzel gerçekten. İclal Erentürk'ün resimlerine ve iletişim bilgilerine <a href="http://lebriz.com/pages/exhibition.aspx?exhID=351&lang=ENG">şuradan</a> ulaşabilirsiniz.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">3- Tabak:<br /><br /></span></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShrC24FDEsI/AAAAAAAAHss/z2k1WTt_ES8/s1600-h/L1010666.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 180px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShrC24FDEsI/AAAAAAAAHss/z2k1WTt_ES8/s320/L1010666.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339794556223427266" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;">Yine çok şirin ve düşünceli bulduğum, İngiltere'de yaşayan kuzenimiz A.nın bize hediye ettiği tabak. Tabağın üzerinde Bart ve Moonie var gördüğünüz üzere. İşin güzelliği de resimlerin bize çok benzemesi! Hatta benim kafamda duvağım bile var gördüğünüz üzere :) Alttaki tarih ise evlilik tarihimiz. Bundan daha düşünceli ve güzel bir hediye düşünemiyorum.</span> <span style="font-family:arial;">Yıllar boyu saklanacak, evladiyelik bir hatıra.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">4 - Saat:<br /><br /></span></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShrIUXQ3ofI/AAAAAAAAHs0/-XdSmoZ1kNI/s1600-h/L1010665.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 180px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShrIUXQ3ofI/AAAAAAAAHs0/-XdSmoZ1kNI/s320/L1010665.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339800560368853490" border="0" /></a><br /><span style="font-family: arial;">Minimalist ve sade olan herşeyi çok sevdiğimi bilen canım arkadaşım N, bize evlilik hediyesi olarak bu kocaman ve çok güzel saati almış. Dikkatli bakarsanız hafif kabartmalı sayılar görülüyor. Bembeyaz saatimiz duvarımıza o kadar yakıştı ki, ve o kadar güzel bir yerinde ki evimizin, ona da her gün defalarca bakıyoruz. Baktıkça da canım arkadaşım N.yi hatırlıyoruz :) Böyle güzel ve düşünceli bir hediye aldığı için ona da çok teşekkürler!<br /><br /><br />İşte bunlar arkadaşlarınızdan ya da ailenizden evlenecek olanlara verilebilecek bir kaç güzel hediye fikri.<br /></span><span style="font-family:arial;"><br /></span><span style="font-family: arial;">Mutlu haftalar,</span><br /><br /><span style="font-family: arial;">Moonie</span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-1983380452986177159?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com0tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-81425436178818223642009-05-21T00:52:00.023-05:002009-05-22T10:55:27.854-05:00Affetmek ve karşılıksız sevgi<span style="font-family:arial;">Bu dünyada -bence- insanı inanılmaz özgürleştiren ve rahatlatan iki şey var:<br /><br />Biri affetmek.<br />Diğeri karşılıksızca sevmek.<br /><br />İkisi de çok kolay görünmesine rağmen aslında hayata uygulaması inanılmaz zor olan kavramlar. Bizi üzen ya da yaralayan birini affetmek, bazen çok ama çok zor gelebilir. Aynı şekilde karşılık beklemeden sevgimizi vermek de. Dünya üzerinde hiç bir karşılık beklemeden sevgisini sınırsızca en kolay ve en doğal şekilde verebilen tek varlık ise annenizdir. Anneniz, siz ne yaparsanız yapın, sizi aynı koşulsuz, saf ve sınırsız sevgiyle sever. İyi evladı olan anne de, evlatları onu üzen anne de aynı sevgiyle sever çocuğunu. Bir annenin çocuğundan tamamen nefret etmesi imkansız gibi bir şeydir.<br /><br />Bu ne kadar büyük bir mucize aslında, değil mi? Bir insana sevgimizi / zamanımızı / sabrımızı / emeğimizi <span style="font-weight: bold;">hiç bir karşılık beklemeden</span> verebilmek... Çoğu insan birine bir iyilik yaparken, 'ileride benim de ona işim düşer, belli mi olur' ya da 'artık bana borçlu, ben ona iyilik yaptıysam o da bana yapmak zorunda' gibi düşünür. Halbuki bence gerçek iyilik, size iyiliğin karşılığını geri vermeyeceğini bildiğiniz birine bile aynı şevkle yardım edebilmektir. Hiç bir karşılık beklemeden, beklentilerle dolmadan. İşte asıl zor olan da budur: İnsanları, annenizin sizi sevdiği gibi koşulsuz ve karşılıksız sevebilmek. Sevgiyi bir para birimi gibi değil, yüreğinizden çağlayan bir pınar gibi algılayıp etrafınıza özgürce ve koşulsuzca dağıtabilmek.<br /><br />Karşınızdakinden bir karşılık beklemeyi kestiğiniz anda aynı zamanda inanılmaz özgürleşiyorsunuz. Birini sevmek, bir borç-alacak durumu olmaktan çıkıyor çünkü. O insan sizi sevse de sevmese de siz ona sevginizi veriyorsunuz ve karşılığında bir şey beklemediğiniz için, hayalkırıklığına uğrama olasılığınız yokoluyor. Siz çağlayan bir pınarsınız, suyunuzdan isteyen içer, istemeyen içmez, ama siz çağlamaya ve mutluluk saçmaya devam ediyorsunuz. Bundan daha özgürleştirici ve huzur verici bir şey olabilir mi? Ayrıca belli mi olur, belki sularınız en kurak ve sert sandığınız toprakları bile yumuşatır, yeşertir günün birinde! Sevginin gücü, şaşırtıcı derecede muhteşemdir.<br /><br />Aynı şekilde sizi çok derinden yaralayan birini bile çabucak ve kolayca affedebilmek.. Ne kadar özgürleştirici. İçinizde yıllar boyu biriken, sizi de zehirleyen, bitiren bir kin duygusunu saklamadan.. Canınızı yakan insandan nasıl intikam alacağınızın planlarını yapmadan.. O anda, hemen ve çabucak affetmek.. Çok zor belki, ama sizi kuşlar gibi hafifletecek bir erdem..<br /><br /><br />Bu yazıyı okuduktan sonra düşünün: Sizin onları affetmenizi bekleyen birileri var mı şu anda? Affetmek o kadar zor değil.. İki içten kelime gerekiyor sadece..<br /><br />Düşünün: Sevdiklerinizi, akrabalarınızı, arkadaşlarınızı, iş arkadaşlarınızı... Karşılıksız mı seviyorsunuz? Yoksa bir gün çıkarlarınız gereği onlara ihtiyacınız olabileceği ihtimalinden dolayı mi?<br /><br /><br /><br /><span style="font-size:85%;"><span style="font-style: italic;">Fotoğraf: Papa II. John Paul, kendisine suikast girişiminde bulunan Mehmet Ali Ağca'yı affederken.<br /><br /></span></span></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShTw_v5xacI/AAAAAAAAHl4/rqZlLm6q3s0/s1600-h/CR17pg07_1.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 246px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShTw_v5xacI/AAAAAAAAHl4/rqZlLm6q3s0/s320/CR17pg07_1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5338156436322085314" border="0" /></a><br /><br /><span style="font-family:arial;"><br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-8142543617881822364?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com2tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-58370630844965479082009-05-19T21:30:00.012-05:002009-05-19T22:00:57.434-05:00Neden Türkçe öğreniyorsunuz?<span style="font-family:arial;">Blog'umu takip edenler bilir belki, öğretmekten çok büyük keyif alıyorum. Öğrencilerime bir bilgiyi aktarabildiğimde gözlerinde beliren ışıltı, benim için çok büyük bir mutluluk sebebi. Burada kendi üniversitemde, Türkçe öğrenmek isteyen lisans ve lisansüstü Amerikalı öğrencilere ders veriyorum. Sınıfımda şimdi 10 öğrenci var. Sadece 8 aydır Türkçe öğreniyorlar, ama epeyi ilerleme kaydettiler. Bundan da gurur duyuyorum tabii ki!<br /><br />Öğrenciler hem derste, hem de ödevlerinde inanılmaz komik ve şirin tavırlarıyla beni gülmekten kırıp geçiriyorlar. Ellerim ve pantolonum tebeşir tozu içinde kalsa da ben öğretmeyi çok ama çok seviyorum! Hele kendi anadilimi yabancılara öğretmek gerçekten büyük bir keyif benim için.<br /><br />Bu arada öğrencilerim ya da 'Günaydın çocuklar!' filan diyip duruyorum onlara ama aslında lisansüstü olanlarının çoğunun yaşı benden daha büyük! Böyle de komik bir durum :)<br /><br />Öğrencilerime 'Neden Türkçe öğreniyorsunuz?' sorusunu sordum ve cevabını yazıp bana ödev olarak vermelerini istedim. Çok komik ve şirin cevaplar geldi. Siz de okuyasınız diye buraya da koyayım dedim.<br /><br />Kathryn adında bir öğrencim 'Türkçe öğrenmek ve konuşmak çok ilginç. Belki çünkü profesorlarım çok güzel.' yazmış. 'Öğretmenim çok iyi' demek istiyor herhalde, ben de bu cümleyi okuyunca mutluluktan uçtum!<br /><br />(Resimleri üzerlerine tıklayıp büyütebilirsiniz)<br /><br />En sondaki Michael'ın yazdıklarına dikkat! :)<br /><br /></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShNtoW52ANI/AAAAAAAAHkQ/R3Px_DQ1qD4/s1600-h/L1010659.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 180px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShNtoW52ANI/AAAAAAAAHkQ/R3Px_DQ1qD4/s320/L1010659.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5337730523474559186" border="0" /></a><br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShNvazUvcCI/AAAAAAAAHkY/k6ysihDoFOw/s1600-h/L1010661.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 180px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShNvazUvcCI/AAAAAAAAHkY/k6ysihDoFOw/s320/L1010661.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5337732489608654882" border="0" /></a><br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShNwMnB9UQI/AAAAAAAAHkg/spuCbRGlSp8/s1600-h/L1010662.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 180px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShNwMnB9UQI/AAAAAAAAHkg/spuCbRGlSp8/s320/L1010662.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5337733345302106370" border="0" /></a><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShNxBbshimI/AAAAAAAAHko/57bcNbiO_Ok/s1600-h/L1010663.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 180px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShNxBbshimI/AAAAAAAAHko/57bcNbiO_Ok/s320/L1010663.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5337734252792482402" border="0" /></a><br /><br /><br /><span style="font-family:arial;"><br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-5837063084496547908?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com5tag:blogger.com,1999:blog-15473670.post-32085820272289273712009-05-17T14:39:00.010-05:002009-05-17T15:02:40.168-05:00Sunshine<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShBoFTu1BnI/AAAAAAAAHio/Y3FNAh4cafM/s1600-h/20suns-600.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 160px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_NnAHAB2AEak/ShBoFTu1BnI/AAAAAAAAHio/Y3FNAh4cafM/s320/20suns-600.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5336879998839359090" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;">Bir gün, bize hayat, sıcaklık ve ışık veren güneşimiz sönme tehlikesiyle karşı karşıya kalırsa ne olacak? Güneşin olmaması, buzullarla ve buz fırtınalarıyla kaplı bir dünya demek. Ve güneş de her yıldız gibi ömrünü tamamladığında ve yakıtını bitirdiğinde ya bir kara delik, ya bir beyaz cüce ya da süpernova gibi ayrı bir yapıya dönüşecek. O zaman dünya üzerindeki yaşamın biteceğine neredeyse kesin gözüyle bakabiliriz sanırım.<br /><br />Danny Boyle'un yine 'Kıyamet günü' teorisi üzerine kurulmuş bir başka bilim-kurgu filmi 'Sunshine'. 28 Gün Sonra filmindeki gibi insan ırkı yokolma tehlikesiyle karşı karşıya, ve yine o filmde başrolde oynayan Cilian Murphy bu filmde de başrol oyunculuğunda. Güneş sönme tehlikesiyle karşı karşıya olunca, dünyadan bir grup bilimadamı, güneşin içine devasa bir bomba bırakarak güneşi tekrar 'ateşlemek' için görevlendirilirler ve Ikarus adındaki uzay gemisiyle yıllar sürecek bir yolculuğa çıkarlar. Görevi tamamlamak ise sandıklarından biraz daha zor olacaktır tabii ki.<br /><br />Ben, uzayla ilgili herşeyi çok ilginç bulurum. <a href="http://gece1.blogspot.com/2007/08/niversite-eitiminin-nemi.html">Üniversitem</a>de son sınıftayken kendi çalıştığımız konunun dışında projeler yapmamız gerekiyordu ve benim seçtiğim proje 'Yıldız Evrimi Projesi' olmuştu. Yıldızların hayat evrelerini, doğumlarından ölümlerine dek ayrıntılı olarak araştırıp incelemiştik. Uzayda olan herşey beni öylesine büyülüyor ki, kendi konumla çok alakasız olmasına rağmen gidip Stephen Hawking'in <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Black_Holes_and_Baby_Universes_and_Other_Essays">'Kara Delikler ve Bebek Evrenler'</a> kitabını bile okumuştum bu sevda uğrunda.<br /><br />Film, insana felsefi sorular sordurmasıyla ve uzay gemisinin içindeki o değişik havayı izleyiciye hissettirmesiyle bana 'Solaris' ve tabii ki '2001: A Space Oddyssey'i anımsattı. Böyle uzayda geçen ve insanı düşünceler içinde bırakan filmleri çok seviyorum. Evrendeki yerimiz nedir? Nereden geliyoruz ve nereye gidiyoruz? Zaman nedir? Nereye gidiyor? Sonsuzluk nasıl bir şeydir?<br /><br />Böyle soruları sorup kendi kendime, içmeden sarhoş oluyorum :)<br /><br /><br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15473670-3208582027228927371?l=gece1.blogspot.com'/></div>Moonshinehttp://www.blogger.com/profile/09565026715448488630geceyolculugu1@gmail.com2