tag:blogger.com,1999:blog-145100872009-07-09T21:31:42.563+03:00Sibelin KahvesiKeyifli zamanları, mutfaktaki kokular, renkler ve tatlarla birlikte zaman zaman sanatın ve hayatın içine yapılan yolculukları da bir fincan kahveyle birlikte paylaşmak için...Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.comBlogger285125tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-87184539430251017522009-07-09T09:17:00.007+03:002009-07-09T10:06:32.371+03:00Görebilmek, sevebilmek ve yazabilmek üzerine..<a href="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SlWVkwBgE1I/AAAAAAAABsw/kRFQeqyRZ_0/s1600-h/blindness-korluk.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356351790426100562" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 266px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SlWVkwBgE1I/AAAAAAAABsw/kRFQeqyRZ_0/s320/blindness-korluk.jpg" border="0" /></a><strong>KÖRLÜK<br /></strong><br /><div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div><a href="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SlWL4mnFLPI/AAAAAAAABsY/3IVEOJRV3Tk/s1600-h/blindness-korluk.jpg"></a></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div>Nobel ödüllü yazar <strong>Jose Saramago</strong>’nun <em>"Körlük" </em>adlı romanını 7 yıl önce, elimden hiç bırakmayarak, sanırım 1-2 gün içinde okuyup bitirmiş ve allak bullak olmuştum. O nasıl şiirsel bir anlatımdı, onlar nasıl karakter analizleriydi, o nasıl bir finaldi… hemen ardından Saramago’nun başka kitaplarını da almıştım okuma listeme. </div><br /><div></div><div>Körlük’ün gün gelip sinemaya aktarılacağını ise ancak hayal edebilirdim sanırım. Nitekim bunu hayal eden sinemacılar da olmuş, ama hiçbiri cesaret edememişti muhtemelen. Zor bir öyküydü çünkü, çok derin toplumsal eleştiriler içeriyordu, bir kişi hariç tüm karakterler kördü, bunları hakkıyla peliküle aktarmak hiç de kolay değildi… </div><br /><div></div><div>Ama oldu sonunda.<br /><strong>Fernando Meirelles</strong>’in yönetiminde, <em>Don McKellar</em>’ın yazdığı senaryo ile, o muhteşem kitabın hakkını veren bir film çekildi. Festivalde izleyememiş ve çok üzülmüşken, vizyona da girdi ve ben müthiş bir keyif alarak izledim.<br /><br />Tüm insanlar birden görme yetilerini kaybederlerse ne olur?<br />Acaba insan denen varlık, sadece diğerleri tarafından görünür olduğu zaman mı “ahlaklı” ve iyi”dir?<br />Ya hiçkimse bizi görmezse?<br />Ya biz hiçkimseyi göremezsek?<br /><br /><a href="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SlWL4wPWblI/AAAAAAAABsg/HJC0PCfvms0/s1600-h/körlük.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356341138965294674" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 250px; CURSOR: hand; HEIGHT: 250px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SlWL4wPWblI/AAAAAAAABsg/HJC0PCfvms0/s400/k%C3%B6rl%C3%BCk.jpg" border="0" /></a>İşte Körlük, bu sorulardan yola çıkıyor ve herkes bir salgın hastalığa yakalanıp teker teker kör olduğu için korkunç bir kaosa sürüklenen bir ülkede, medeniyetin tam ortasında bir büyük kentte, insanların vahşi hayvanlar gibi hayatta kalma çabasını anlatıyor. Etkilenmemek olanaksız…<br /><br />Daha önce benimsenmiş / ezberlenmiş olan tüm medeni davranışlar ve tüm ahlak ölçütleri, körlük kaosu içinde yerlebir oluyor. Sadece ne kadar yiyecek kaldıysa paylaşabilmek ve hayatta kalanlardan olmak önem kazanıyor, başka herşey önemini yitiriyor. Kapatıldıkları hastanede karantina altında tutulan ilk körler, kentin geri kalanının da kör olduğunu ve kendilerinin oraya boşuna kapatıldıklarını anladıklarında, toplu halde ve birbirlerine tutunarak dışarı çıkıyorlar. İşte finale doğru muhteşem bir görsellikle anlatılan esas hayat mücadelesi de ondan sonra başlıyor…<br /><br />Sadece bir kişi var hala görebilen, göz doktorunun karısı!<br />Görebildiğini uzun süre gizlemek zorunda kalıyor, içeride tutulan kocasına ve diğer insanlara yardım ve rehberlik edebilmek için. Çok şeyler görüyor, çok yıpranıyor bu süreçte, ama vazgeçmiyor. Bu arada, oyunculuğunu daima çok beğendiğim <em>Julianne Moore</em> bu rol için çok iyi bir seçim olmuş diye düşünüyorum. Hayat verdiği karakterin yaşadığı zorlukları, çelişkileri, çektiği acıları sadece bakışlarıyla öyle güzel yansıtıyordu ki.<br /><br />Bu filmi izleyin, halen Anadolu sinemalarında gösteriliyor, kaçırdıysanız da DVD’sini beklemeyi not edin bir kenara. Bu arada da <em>Can Yayınları</em>’ndan <em>Aykut Derman</em>’ın leziz çevirisiyle çıkan kitabını okuyun. Has edebiyat lezzeti kalacak damaklarınızda...<br /><br /><a href="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SlWL5ZK8VFI/AAAAAAAABso/egPtm_zNnhY/s1600-h/zBK331699BA531_250.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356341149952660562" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 250px; CURSOR: hand; HEIGHT: 250px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SlWL5ZK8VFI/AAAAAAAABso/egPtm_zNnhY/s400/zBK331699BA531_250.jpg" border="0" /></a><strong>KENTLERİN KRALİÇESİ</strong><br /><br />Tarihi romanlardan çok keyif alan biri değilim ben.<br />Saraylarda geçen entrikalar, savaş dönemlerinde arka planda yaşanan aşklar, ihanetler, düşmanlıklar çok da ilgimi çekmiyor. Açıkçası bu tür hikayelerin biraz suyunun da çıkarıldığını düşünüyorum, ne yalan söyleyeyim..<br /><br /><strong>Hakan Senbir</strong>'in<em> yazdığı “Kentlerin Kraliçesi”</em> de tarihi roman kategorisine alınabilir, üstelik bir (yoksa iki mi demeli) aşk öyküsü anlatıyor. İlgimi çekme nedeni ise bunun 1955’in İstanbul’unda ve 1453’ün henüz fethedilmemiş <em>Poli</em>’sinde geçen iki zamanlı bir aşk öyküsü olması…<br /><br />Osmanlı tarihi aşığı Bedri, bir sahafta bulup aldığı 1453 tarihli gizemli bir elyazmasını çevirmesi için İstanbul aşığı Yunanlı Katina ile anlaşır. O yılların Türkiye’si karışık, dönem 6-7 Eylül olaylarına gebedir. Bedri ve Katina ise, İstanbul'un fethinden önce Bizanslı yüzbaşı Aleksios'a aşık olup evlenen ve içinde sevdiği adamla yaşamak istediği, çocuklarının büyümesini istediği kenti, kendi milletine karşı savunmak zorunda kalan Türk kızı Esma’nın tuttuğu elyazması günlük ile geçmişe uzanırlar..<br /><br />Esma’nın çektiği acıların gözyaşı izleri halinde hala capcanlı durduğu elyazması, başlangıçta müthiş siyasi fikir ayrılıkları yaşayan Katina ile Bedri’yi birbirlerine yaklaştırır. Hatta öyle ki, elyazmasının sayfaları fetih tarihine doğru ilerlerken, kendileri de 6-7 Eylül olaylarına doğru ilerlemektedir ve 1453’te yaşanmış bu öykünün iki kahramanı ile kendilerini özdeşleşirler. Kaçınılmaz olan aşk, inançlarını ve doğrularını yeniden sorgulamalarına neden olacak, Şişli’de, yaşlı bir Rum kadının evinde okudukları son sayfalardan sonra kendi kaderlerini çizmeleri gerekecektir.<br /><br />İçine bir kez dalınca kolayca okunan ve bir çırpıda biten hoş bir roman Kentlerin Kraliçesi. Hani tatil bavuluna atılabilecek, “yormayan” romanlardan. Herkesin mutlaka kendine göre bir “tatil kitabı” kategorisi vardır ya, ben kumsalda ya da uzun yolculuklarda tercih etmezdim belki ama tarihsel roman meraklılarına bu kitabı tavsiye edebilirim rahatlıkla..<br /><br /><em>"Sadece iyi insanları seviyorum... Kalbine Sokrat ya da Mevlana düşmüş herkesi..."</em><br /><br /><a href="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SlWL4fLvE7I/AAAAAAAABsQ/hIY_2SkDpjs/s1600-h/9756287012ktlgrl.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356341134386729906" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 290px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SlWL4fLvE7I/AAAAAAAABsQ/hIY_2SkDpjs/s400/9756287012ktlgrl.jpg" border="0" /></a><strong>İSTİFA </strong></div><strong></strong><br /><div><strong>Akça Zeynep</strong>’in <em>"İstifa"</em>sı uzunca bir zaman yatağımın başucunda durdu aslında.. İlk başladığınızda hemen sarıvermeyen kitaplar vardır hani.. Anlatımında, kurgusunda, öyküsünde de bir sorun yoktur aslında. Ama sarmaz, çünkü o anki ruh halinize ya da o anki “siz”e uygun değildir!<br /><br />Benim kitaplarımla ilişkim böyle…<br />Kütüphanemde duran nice kitabıma bakıp “ben bunu nasıl okudum?” demişimdir sonradan, ki okuduğuma inanamadığım bu kitapların bazıları üniversite yıllarındayken akademisyen olma hevesiyle yuttuğum kitaplardır. Nicelerine de bakıp “şimdi olsa alıp okur muydum?” diye düşünmüşümdür, ama başka benlik ve başka başka ruh hallerindeyken zevkle okumuşumdur. </div><div></div><br /><div>Zamanlarüstü kitapları elbette ayrı tutuyorum… Öyle kitaplar vardır ki, her zaman, her durumda, her yaşta size birşeyler söyler, bir yerinizden yakalar.<br /><br />İstifa, nedenini bilmediğim bir şekilde nicedir duruyordu başucumda. Bitmeyen iştahımla yeni kitaplar sipariş ettiğim bir günde aklıma geldi, evde henüz bitmemiş ve muhtemelen bana küsmüş bir kitabımın olduğu. Yeniden ısınabilecek miyim, devam edebilecek miyim endişesiyle usulca elime aldım o akşam. Ve bir daha da bırakamadım… İstanbul içinde yapılabilecek en uzun yolculuklardan birinde, sevgilim omzuma yaslanmış uyuyorken, otobüsün sarsıntıları arasında satırları zorlukla çizerek ve sayfalar arasında sık sık uzaklara bakıp düşünerek bitirdim.<br /><br /><em>Maya Lale</em>’nin öyküsü bana çok tanıdık gelen bir öyküydü, yazıyla sancılı bir ilişki yaşayan herkese tanıdık gelebilecek bir öyküydü aynı zamanda. Okuma sürecinde bir yandan satırları çizip bir yandan Maya Lale’yi etkileyen kitap ya da filmleri not alırken, bol bol "hiç olmazsa…", "ama...", "mutlaka.." ile başlayan cümleler kurdum, kendi yazma ya da yaz(a)mama ritüellerimi / serüvenlerimi düşünerek…<br /><br />Maya Lale’nin güzel kalemlere ve defterlere duyduğu aşk, günlerini kendisine ilham verecek sanat yapıtlarını –kimi zaman kitaplığında, kimi zaman CD çalarda ya da filmlerde- arayarak geçirmesi, üstüste koyduğu kitapları ve karalama notları, ne zaman yazmak istese günlüklerine yönelmesi çok tanıdık geldi bana. Kafelere kapanıp bol bol kahve ve şarap içerek (Paris’te!) yazmaya çalışmasını, bu arada ruh halini bir türlü dengeleyemeyip psikanalizde çözüm aramasını, yani bir yandan “normalleşme” çabasını sürdürürken bir yandan da 35 yaşından önce mutlaka kitap yazma kararıyla edebi ritüellere sarılmasını yüzümde hep bir gülümsemeyle okudum.<br /><br />Kitabı bitirdiğimde neden günlerce başucumda durduğunu da anladım, sadece zamanını bekliyordu. Okuma lambasına bir an önce kavuşmayı bekleyen yeni şifonyerimin ilk çekmecesine defterlerimi ve kalemlerimi hevesle yerleştirdim o akşam… Bir kitabın yazma ilhamı vermesi kadar güzel ne olabilir?</div><div></div><br /><div><em>"Sapına kadar bireyciliğe gömülmüş Batı toplumunda, arasıra kafelerde insan sıcaklığına rastlamak bana çok hoş geliyor. Bu yüzden kafeleri seviyorum."</em></div><div><em></em></div><br /><div><em>"İnsanın yeryüzü macerası uzun bir yalnızlık öyküsünden başka birşey değil aslında. Çaresizce yalnızlıkları paylaşmaya çalışmak değilse nedir yaptığımız?"</em><br /></div><div></div></div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-8718453943025101752?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com5tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-39092757618302119792009-07-04T18:42:00.004+03:002009-07-04T19:25:05.704+03:00Kirazlı Çikolatalı Kek<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Sk95JIkmtII/AAAAAAAABr4/EwPO2taEhuM/s1600-h/kirazl%C4%B1-kek3.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 300px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Sk95JIkmtII/AAAAAAAABr4/EwPO2taEhuM/s400/kirazl%C4%B1-kek3.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5354631679793607810" border="0" /></a><br />Kahvenin mutfağından taze taze...<br /><br />Az önce pişti, evimizi mis gibi kokusuyla boyadı, bir fincan sade kahveyle birlikte öğleden sonranın tadı oldu. Hemen paylaşmak istedim, bizim gibi haftasonları evlerinde illa ki kek pişenlere fikir versin, ilham versin istedim.<br /><br />Cumartesi günlerinin yarısını çalışarak geçirenlerden biri olsam da, şikayetçi değilim. Sabah her zamanki saatten biraz daha geç gitmenin ayrıcalığını daha fazla uyumak için kullanmıyor, saatimi aynı şekilde ayarlayıp erkenden ekolojik pazara gidiyorum. Ofisteki zaman ise sakin sakin akıp geçiyor; hafta boyunca birikenler masadan kaldırılıyor, dosyalanıyor, yeni hafta planlanıyor, başkaca da birşey yapılmıyor çoğu kez. Telefonların az çalması bile bir nimet...<br /><br />Evime market alışverişimi de yaptıktan sonra dönüyorum. Pazar günüm bana kalsın diye haftalık temizliğimi yapıyorum daha sonra.. Ama eğer kendime bir iyilik yaparak Cuma akşamından hallettiysem bu işi, o zaman Cumartesi eve döner dönmez mutfağa girip kolları sıvıyorum, haftasonu için ya bir kek, ya da kurabiye pişirmek üzere... Kurabiyesiz, keksiz bir mutfağı sevmiyorum ben. Teneke kurabiye kutusunda çaya kahveye eşlik edecek atıştırmalık kurabiyelerim olmalı, her haftasonu taze bir kekim olmalı antredeki masamda, fazlasını dondurucuya atmalıyım ki hazır bulunsun acil durumlarda... Ne zaman birileri uğrasa, ikram edecek birşeylerim olmalı hazırda.<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Sk95ITGmEqI/AAAAAAAABro/MQ1XGNJERfc/s1600-h/kirazl%C4%B1+kek1.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Sk95ITGmEqI/AAAAAAAABro/MQ1XGNJERfc/s400/kirazl%C4%B1+kek1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5354631665440658082" border="0" /></a><br />Kirazlı kek daha önce denememiştim; ama vişne ve erik gibi meyvelerin girdiği kekleri seviyorsam, kirazlısını da severim diye düşünerek, evde bugünlerde bol bol tüketilen kirazlardan bir ufak kaseyi ekleyiverdim kekime. Sabah pazardan aldığım kuru üzüm ve günkurusu kayısıdan da ekledim. Biraz da bitter çikolata... Tereyağından dolayı vicdanımı rahatlatmak için de kepekli un karıştırdım Altın Harman'ıma. Sonuç; mis kokulu, dolgun, hani bir dilimi doyuracak cinsten bir kek oldu. Ben de Söke un paketindeki bir tariften esinlenerek, hayatımın ilk kirazlı kekini yapmış oldum, tavsiye ediyorum.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">Malzemeler:</span><br /><br />- 4 adet yumurta <span style="font-style: italic;">(oda ısısında)</span><br />- 1 su bardağı toz şeker<br />- 200 gr tereyağı <span style="font-style: italic;">(eritilip ılıtılmış)</span><br />- 1 Türk kahvesi fincanı su<br />- 2 su bardağı beyaz un<span style="font-style: italic;"></span><br />- 1,5 su bardağı kepekli un<br />- 1 paket kabartma tozu<br />- 1/2 su bardağı çekirdekleri çıkartılıp doğranmış kiraz<br />- 1/2 su bardağı çekirdeksiz kuru üzüm<br />- 4 adet günkurusu kayısı<br />- 60 gr bitter çikolata<br /><span style="font-style: italic;">*Söke'nin mavi paketli Altın Harman'ını özellikle tavsiye ediyorum</span>.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">Yapılışı:</span><br /><br />1. Öncelikle kuru kayısı ve kirazları doğrayın, çikolatayı ufak ufak kırın. Kuru üzümleri 10 dk kadar ılık suda beklettikten sonra kağıt havluyla kurulayın. Tüm bu malzemeyi bir kaseye alıp bir tutam un ekleyerek iyice una bulayın.<br /><br />2. Yumurtaları şekerle birlikte mikserin önce düşük sonra giderek yüksek ayarında 7-8 dk çırpın.<br /><br />3. Erimiş tereyağını ve suyu ekleyin, düşük hızda biraz daha çırptıktan sonra un ve kabartma tozu karışımını azar azar ekleyin. Sadece un gözden kaybolana kadar çırpın.<br /><br />4. Başta hazırlamış olduğunuz una bulanmış meyve ve çikolataları hamura ekleyip tahta kaşıkla yedirin. 26 cm.lik kelepçeli kalıbın dibine yağlı kağıt döşeyin, hamuru kalıba aktarın.<br /><br />5. Ben önceden ısıtılmış 180 derece fırında 35 dk kadar pişirdikten sonra fırını kapatıp 5 dk daha beklettikten sonra çıkarttım. Siz de kendi fırınınızda alıştığınız şekilde pişirebilirsiniz.<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Sk-CFlhx6rI/AAAAAAAABsA/i-2R0ZISlfY/s1600-h/kirazl%C4%B1+kek2.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 300px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Sk-CFlhx6rI/AAAAAAAABsA/i-2R0ZISlfY/s400/kirazl%C4%B1+kek2.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5354641514451561138" border="0" /></a><br />Öğleden sonra ne zaman akşama vardı anlamadım ama akşam yemeği için mutfağa girme vaktim gelmiş de geçiyor bile!<br /><br />Güzel geçsin haftasonunuz...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-3909275761830211979?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com11tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-62323039131383670772009-06-26T09:29:00.005+03:002009-06-26T10:47:10.848+03:00Güle Güle Michael...<a href="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SkR5uCIqf4I/AAAAAAAABqo/jFsqIh8kbzw/s1600-h/1bff09f6e6a8839922db25edefeb48a2_9bd.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5351536088977145730" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SkR5uCIqf4I/AAAAAAAABqo/jFsqIh8kbzw/s400/1bff09f6e6a8839922db25edefeb48a2_9bd.jpg" border="0" /></a><br /><div>Bir yandan inanmak çok zor...</div><div>Bir yandan da biliyorum ki, göklere ait olan yıldızlar yeryüzünde fazla kalamazlar.</div><div>Bir gün yaşlanacağını düşünmüyordum ki hiç.. </div><div>Erken gidecektin sen de elbet. </div><div>Yine de inanmak zor....</div><div></div><div><br />Seninle çocukluğumdan bir parça daha gitti...<br /></div><div></div><div><a href="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SkR6BMTz-dI/AAAAAAAABqw/zMHzMoELUPI/s1600-h/childhood.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5351536418125773266" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 116px; CURSOR: hand; HEIGHT: 98px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SkR6BMTz-dI/AAAAAAAABqw/zMHzMoELUPI/s200/childhood.jpg" border="0" /></a></div>Ama gitmeni anlıyorum...<br />Seni hep anladığım gibi, seni hep sevdiğim ve hep seveceğim gibi...<br />Başka birşey diyemiyorum, çünkü boğazımdaki düğümü çözemiyorum...<br /><br /><em><br />"and you're always... in my heart..."</em><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-6232303913138367077?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com7tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-28190192758722172362009-06-25T09:54:00.005+03:002009-06-25T10:51:07.440+03:00Portakallı İrmik Helvası<a href="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SkMo68qTW4I/AAAAAAAABqY/_hHvcD5V_sY/s1600-h/helva1.JPG"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5351165775427361666" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SkMo68qTW4I/AAAAAAAABqY/_hHvcD5V_sY/s400/helva1.JPG" border="0" /></a><br /><div>Aslında uzun zaman olmamıştı... </div><div>Annem buradayken bir akşam yemek sonrası mutfağa girmiş, Lost'tan sonra yeni bir <a href="http://www.fringetr.com/">diziyi</a> daha bize bulaştırmak üzere olan kardeşim için, epeydir canının istediğini bildiğim irmik helvası yapmıştım. (Yeni dizi annemi bile etkiledi ancak Lost gibi bir diziden sonra bir başka diziyi sevip ona bağlanabilmek ne kadar zor, ancak bilenler bilir... neyse!) </div><div></div><br /><div>Uzun zaman olmamıştı diyorum, çünkü helva gibi tatlılar bizde yılda 1-2 kez ancak yapılır. Sevilmez mi, sevilir elbette. Ama sütlü tatlılar dolaptan hiç eksik olmadığı için mi bilmem, diğer tatlılara sıra gelmez pek. Geldiği zaman da genelde başıma kalır, çünkü sevgilim dolapta puding türü birşey göremeyince "tatlı yok mu?" der. Dün de öyle oldu ve geçenlerde sevgili Yasemin'in tarifiyle yaptığım <a href="http://ordanburdanhayattan.blogspot.com/2009/06/chokellal-supangle.html">supangle</a>den son kalan kaseyi o yedi, sıcak sıcak helva kaşıklamak bana kaldı. Tabi üzerine dondurma koyarak! </div><br /><div></div><div>Helvayı tamamen sütle ve elbette tereyağıyla yaparsanız inanılmaz lezzetli oluyor. Zaten lütfen margarin kullanmayın... Helvaya asıl lezzetini veren tereyağı. Güzel aromasını ise portakaldan alabilir, daha önce denemeyenlere kesinlikle öneririm. </div><br /><div></div><div>Fotoğraflarım yine fazla sarışın oldu, biraz helvamın sarışınlığından; biraz da televizyonda başlamak üzere olan (hatta ben çekimleri yaparken başlayan) Moonwalker'ı bir kez daha sevgilimle izlemek için acele ettiğimden! İkimiz de gençliğimizde (!) MJ fanatiğiymişiz, tüm şarkılarını ezbere biliyoruz hala:)) Filmden yine çok keyif aldık tabi.<br /><br /></div><div></div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5351165779553414802" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SkMo7MCB7pI/AAAAAAAABqg/psLNcrnNhs8/s400/helva2.JPG" border="0" /><br /><div></div><div><strong>Malzemeler:</strong></div><br /><div></div><div>- 100 gr tereyağı</div><div>- 1 çorba kaşığı çam fıstığı<br />- 250 gr irmik<br />- 500 ml süt<br />- 250 gr şeker<br />- 1 portakal kabuğu rendesi <em>(ben kışın şekerleyerek kavanoza koyduğum ve buzdolabında sakladığım portakal kabuklarından 1 tatlı kaşığı kullandım)</em> </div><br /><div></div><div><strong>Yapılışı:</strong></div><br /><div></div><div>1. Sütü ve şekeri tencereye alıp orta ateşte şeker eriyene kadar karıştırın, kaynatın. </div><br /><div></div><div>2. Diğer yandan tereyağını tavada eritin. İçine çam fıstıklarını ve irmiği koyup tahta kaşıkla sık sık karıştırarak orta ateşte kavurun. Fıstıklar pembeleşince ve irmiğin rengi hoş bir sütlü kahveye dönüp güzel kokular gelince yeterince kavrulmuş demektir.</div><br /><div></div><div>3. Ocağın altını iyice kısın, sıcak sütü yavaş yavaş tavaya ekleyin, karıştırın. </div><br /><div></div><div>4. Tavanın kapağını kapatarak kısık ateşte 5-10 dk kadar demlenmeye bırakın. Bu süre helvayı nasıl sevdiğinize bağlı aslında. Tane tane seviyorsanız 10 dk yeterli bir süre, hafif nemli severseniz (ki ben aslında öyle severim) sütü tamamen çekmesini beklemeyin. Benim gibi televizyona filan dalıp dibini hafif tutturursanız da hiç fena olmuyor tadı:)</div><br /><div>5. Altını kapattıktan sonra portakal kabuğunu ekleyip karıştırarak hemen servis yapın. Ortasına kaymaklı dondurma koymanız servis önerisidir... </div><br />Bu vesileyle hem kandilinizi kutluyor, hem de bugün özellikle mutfağa girip birşeyler yapmak ve paylaşmak isteyenlere bu güzel helvayı tavsiye ediyorum. Elbette bir başka tavsiyem daha var; çay yanında peynirle birlikte başka birşey aratmayan mis kokulu <a href="http://sibelinkahvesi.blogspot.com/2006/10/kandil-simidi.html">kandil simidi</a>! Helvadan sonra bir de bugün işyerine getirmek için gecenin 12'sinde kandil simidi yaptım.<br /><br />Mutfağın bana verdiği enerjiyi seviyorum..<br />Normal mi bilmiyorum bu hal, bir çeşit deliliktir belki de:) Ama gecenin bir vakti birşeyler pişirip, bir de evini dağınık görmeye tahammül edemediği için hem ortalığı hem de mutfağı toplamadan uykusu gelmeyen, bu süreçte bulaşık yıkamak dahil mutfakta olduğu her andan keyif alan benden başka deliler de vardır diye umuyorum!<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-2819019275872217236?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com17tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-32676817326917846212009-06-12T10:22:00.009+03:002009-06-12T13:19:21.495+03:00Annemin elinden dolma...<a href="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SjIHcFpyRZI/AAAAAAAABp4/yC5jb1SllCA/s1600-h/dolma2.JPG"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5346343886777370002" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SjIHcFpyRZI/AAAAAAAABp4/yC5jb1SllCA/s400/dolma2.JPG" border="0" /></a><br />Başlığa ne yazayım bilemedim..<br />Ege usulü zeytinyağlı dolma desem, soğuk yenen, içine genelde kuşüzümü ve dolmalık fıstık koyulan, o hafif tatlımsı, meze gibi yenen dolmalar gelecek belki akla. Ama öyle değil. Soğuk yenmesi tamamen tercihe bağlı, tarafımızca sıcak sıcak, yanında bol naneli bir cacıkla birlikte tüketilen, annem usulü (onun köylü usulü dediği!) zeytinyağlı dolmadan bahsedeceğim.<br /><br />Zeytinyağlı dolmaya kuşüzümü ve fıstık konulduğunu, sıcak yenen dolmaların ise kıymalı ya da etli olduğunu sonradan öğrendim ben. Hele bizim bildiğimiz sarmaya da bazı yerlerde yaprak dolması dendiğini duyduğumda iyice kafam karışmıştı. Herkesin kendi yetiştiği kültürde edindiği damak zevkinin daima onun için "en güzel" olacağını anladığım ilerki yaşlarımda ise, kuşüzümlü dolma denemeleri yapmaktan da geri kalmadım. Ama annemin yaptığı ve yeni tutmaya başladığım "aile tarifleri" defterime özenle kaydettiğim dolmalar benim için daima en güzeli olarak kaldı ve kalacak da...<br /><br />Daha önce bu tarifi niye blog arşivime almadığımı bilmiyorum. Bu yaza kısmetmiş demek ki. Bu arada annemin evinde iken dolma pişirme sayım 2-3'ü geçmemiştir, itiraf etmeliyim. Zorluğundan değil, annemin el lezzeti çok başka olduğundan:) Yoksa gerçekten çok kolay bir yemek bu. Tarife geçmeden önce birkaç püf noktasını yazmak istiyorum:<br /><br />* Kuru patlıcanlar önceden haşlanıyor olsa da, pişerken renk bırakabiliyorlar. Biberleri karartmaması için siz de annem gibi onları birarada değil de ayrı kaplarda pişirmeyi tercih edin.<br /><br />* Pişme süresi fırında da ocakta da hemen hemen aynı, ancak fırında pişirirken iç malzemeyi önceden mutlaka ocakta kavurmak gerekiyor. Tencerede pişirirken ise iç malzemeyi tercihinize göre çiğden de koyabilirsiniz (ben kavrulmuşunu daha çok seviyorum).<br /><br />* İlk kez yapacak olanlar için kaç tane bibere ne kadar iç malzemenin yeteceği tam bir muammadır genelde. En azından benim için öyle olmuştu:) Annem aşağıda ölçülerini vereceğim malzemelerle ufak bir tencerede 8 adet kuru patlıcan (ocakta), kare borcamda ise 12-13 kadar biber dolması (fırında) pişirmiş. Sadece biber yapmak isterseniz 18-20 adet biber bu ölçülerle normal ebatta bir tencere için yeterli olur.<br /><br />* Eğer iç malzemeniz yine de artacak olursa, biberiniz de kalmadıysa 1-2 tane domatesin içini oyup doldurabilirsiniz.<br /><br /><strong>Malzemeler:</strong><br /><br />- 1 ufak çay bardağı zeytinyağı<br />- 2 adet kuru soğan<br />- 4-5 adet sarımsak<br />- 1/2 yemek kaşığı biber salçası<br />- 3-4 adet domates<br />- 1/2 demet maydanoz (ince kıyılmış)<br />- 1 çay kaşığı nane<br />- 1/2 çay kaşığı karabiber<br />- 1,5 tatlı kaşığı tuz<br />- 2 su bardağı pirinç<br />- Yeteri kadar dolmalık biber ve kuru patlıcan<br /><strong><br />Yapılışı:</strong><br /><br />1. Ön hazırlık olarak;<br /><br />* Biberlerin ağzını kapatmak üzere domateslerden biber sayısı kadar kapak çıkartın (yanlarından keserek bir domatesten 4-5 tane ufak kapak çıkartabilirsiniz).<br />* Biberlerin sap ve çekirdeklerini çıkartmak için, sap çevresini bıçakla hafifçe çizip baş parmağınızla içe doğru bastırın, sapı çekerek çıkartın.<br />* Kuru patlıcanları 20-25 dk kadar haşlayın. Yumuşayıp yumuşamadıklarını çatalla kontrol edebilirsiniz.<br /><br />2. Geniş bir tavada zeytinyağını ısıtıp küp doğranmış soğanları ve ince kıyılmış sarımsakları kavurun. Biber salçasını ekleyin. Kapak yaparken kestiğiniz domateslerin kalan kısımlarını doğrayarak ekleyin. Pirinci de ekleyin ve bir müddet bu şekilde kavurun.<br /><br />3. 1 bardak sıcak su ekleyin, kapağını kapatarak suyunu çektirin. Çabucak çekecektir, kontrol edin. Bir müddet demlenmeye bırakın. Daha sonra maydanozları ve baharatlarını ekleyip karıştırın.<br /><em><br />İç malzemeyi çiğden koymak isterseniz; maydanoz, soğan, sarımsak ve domatesleri rondodan geçirin (ya da elinizle ufak ufak doğrayın). Tuz, baharatlar ve salçayı ekleyip, zeytinyağını ve pirinci ilave edin.</em><br /><br />4. Biberlerin içlerini 3/4 oranında doldurun. Hazırladığınız domates kapaklar ile ağızlarını kapatın. Ocakta pişirmek isterseniz tencereye dik olarak, fırında pişirmek isterseniz borcama yanyana (yatay olarak) dizin, biberlerin yarısına gelecek kadar su ekleyin. Annem iç malzemeden kalan suyun çok lezzetli olduğunu söyler ve suyu bu kaba / tavaya koyup şöyle bir çalkalar, döküverir tencereye:)<br /><br />5. Ocakta pişirmek için harlı ateşte kaynamasını bekledikten sonra altını kısıp kapağını kapatarak yaklaşık yarım saat pişirin. Fırında pişirmek için önceden 180 derece ısıtılmış fırına verip 10 dk, üstleri kızarana kadar bekleyin. Daha sonra maşa yardımıyla biberleri ters çevirin ve 10-15 dk daha pişirin.<br /><br />6. Kuru patlıcanları pişirmek için; içlerini 3/4 oranında doldurun. Bunlara kapak koymak yerine içiçe kapatın, yani karşılıklı iki dolmanın açık kısımlarını birleştirin (biri diğerinden ufak olursa daha kolay olur). Tencereye yatay olarak dizin. Harlı ateşte kaynadıktan sonra altını kısarak yarım saat kadar pişirin.<br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5346343882360430802" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SjIHb1MtINI/AAAAAAAABpw/p4ao5ZYYyOY/s400/dolma1.JPG" border="0" /><br />Pişen dolmaları sıcak ya da ılık olarak, yanında buz gibi cacık ile servis yapmak en güzeli. Cacık için biz kabuğu soyulmadan küp doğranmış salatalıkları (rendelenmiş sevmiyoruz) ayrandan daha koyu kıvamlı hazırladığımız süzme yoğurt içine koyup sarımsak ekliyoruz ve üstüne bol nane serpip zeytinyağı gezdiriyoruz. Üstte görünüyor:)<br /><br /><div>Bu dolmaları bir diğer yeme şekli de ertesi gün buzdolabından çıkartıp soğuk soğuk, üzerine bolca limon sıkarak ayaküstü atıştırmak!<br /><br /></div><div></div><div>**********************************************<br /></div><div></div><div><br />Dün akşam yoğurt yaptık Aysun hanımın sütünden. </div><div>Bu hafta başında aldığım 3 litre sütün yarısıyla...</div><div>Bu macerayı anlatmam gerek!<br /></div><div></div><div><br />Eve geldiğimde sütü ısıtmıştı annem, gel dedi, "kontrol et sıcaklığını da, öğren". Anlaşıldığı üzere bir türlü yoğurt tutturamadım kendi başıma, ne ayıp değil mi? İşte tam da bu yüzden yazıyorum, yapmayanlara ya da tutturamayanlara cesaret vermek için, herkesin evinde doğal yoğurt yapmasını istediğim için. Ama dikkatinizi çekiyorum, kullandığımız süt pastörize değil.. Kaynatılıp soğutulmuş, daha sonra tekrar ısıtılmış çiğ süt. İstanbul dışında olanların çiğ süt bulmaları biraz daha kolay, İstanbul'da olanlar ise hala tanışmadılarsa <a href="http://sibelinkahvesi.blogspot.com/2009/01/sutcu.html">şu yazıma </a>bakarak tanışabilirler Aysun hanımın sütüyle.<br /></div><div></div><div><br />Serçe parmağımı azıcık daldırdım süte, çekiverdim hemen, "sıcak!" diyerek. Güldü annem. <em>"Elini yakmayacak sıcaklıkta olacak"</em> derdi hep, ben de doğru yaptığımı zannederdim. Ne bileyim, benim elim hemen yanıveriyormuş meğer, onun eli dayanıklıymış! O zaman bu kuralı şöyle değiştirdik, <em>"benim elimi hafifçe yakacak sıcaklıkta..."</em><br /></div><div></div><div><br />Sütü 1,5 kiloluk tava yoğurdu kabına boşalttık. Yaklaşık 1,5 litre süte 1 dolu yemek kaşığı köy yoğurdu koyduk, biraz sütle sulandırıp yavaş yavaş ekledik ve karıştırdık. Sonra yeni öğrendiğimiz yöntemle, fazla buharı emsin ve yoğurt daha koyu kıvamlı olsun diye üzerine bir mutfak bezi örttük. Kapak kapatmadık, onun yerine doğrama tahtası olarak kullandığım ince birşey koyarak üzerine diz battaniyemi attık. 2,5 saat sonra bir bakmalı dedi annem. Garantiye almak içinmiş... Eğer koyduğumuz gibi duruyorsa üşümüş demekmiş..<br /></div><div></div><div><br />Baktık, üşümüştü anlaşılan. Çaresi var dedi annem, hemen su kaynattı biraz, yavaşça ufak fırın tepsisine aldı yoğurt kabını, ve fırın kabına su koydu. Bu şekilde sıcak su içinde de 2 saat beklerse tutması garantiymiş...<br /><br />Öyle de oldu! </div><div>Gece hemen buzdolabında yer açıp usulca koydum ilk yoğurdumu dolaba.<br />Sabaha hazırdı artık. </div><div>Tatmak akşama kaldı.<br /></div><div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5346343890283168914" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SjIHcStohJI/AAAAAAAABqA/2_RumuzzDNw/s400/nohut+mayal%C4%B1.JPG" border="0" /><br /><div>Nohut mayalı ekmek de yapıldı tabi...</div><div>Kardeşimin evinde mayalandı, pişirildi, bir kısmı bizim dondurucuya transfer edildi 2 poşet halinde.. Pazar kahvaltılarına saklanacaklar özellikle... Yine dondurucuya atılmış karacotlu peyniri (Aydın'a özgü çörekotlu ve tuzlu bir çökelek) zeytinyağlayıp banmak üzere...<br /></div><div></div><div><em><br />Bizden haberler böyle... </em></div><div><em>Pazar sabahına annemin dönüş biletini aldık.</em></div><div><em>Daha önceki dönüşleri gibi olmayacak bu kez, artık yalnız değilim çünkü. Ama yine de bir parça hüzün olacak, elde değil... Benim için biraz da Ege özlemiyle karışık bir hüzün bu. Belki ancak Ayvalık'a kaçışın dindirebileceği... zamanı belirsiz, ama çok özlenmiş bir kaçışın...</em></div><div></div></div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-3267681732691784621?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com35tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-13126397197187859002009-06-09T11:55:00.008+03:002009-06-09T13:38:01.132+03:00Yaz geldi...<a href="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Si4y-H0lWpI/AAAAAAAABpo/GMCTgrDXEaE/s1600-h/ot-patates.JPG"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5345265850568235666" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Si4y-H0lWpI/AAAAAAAABpo/GMCTgrDXEaE/s400/ot-patates.JPG" border="0" /></a><br /><div>Uzun zaman oldu biliyorum…<br />Bazılarınız artık bıktı, her gün uğramaktan vazgeçti. Bazılarınız arada bir uğrar oldu, hayal kırıklığına uğrayıp çıktı. Biliyorum. Bir zaman sonra artık ne yazsam da güzel bir dönüş olsa diye düşünmeye başladım. Bir türlü yazamadım. Araya işler girdi, mutfağa girilemeyen günler, hatta filmlerin ve kitapların bile uzak olduğu günler! Siz hep arayıp sordunuz, teşekkür ederim. Ben iyiyim, bu kez çok uzun sürdü kahve molası, ama affettiyseniz birkaç şey paylaşmak isterim…<br /><br />Bir haftadır annem yanımızda. Bir bizde, bir kardeşimin iki sokak ötedeki evinde… Memleketime kavuşmuş gibiyim. Egemin toprağında yetişmiş otlar, sebzeler, meyvelerle doldu soframız. Annemin eli değdi hepsine. O pişirdi, ben işten gelince misler gibi anne yemeği kokan evimizde, hepsi önceden düşünülüp alışverişleri bile yapılmış çeşit çeşit yemeklerden kurulan sofralara oturdum. Keyfimi nasıl anlatayım?<br /><br />Tabi bir süre sonra annem mutfağı ele geçirdi ama hiç şikayetim yok doğrusu. Aydın’daki evimizin mutfağında arada sırada da olsa yaşanan çekişmeler bile uzakta olunca aranıyor. Annem bardakları raflara keyfine göre diziyor, aradıklarını bulamayıp evde yok zannederek alışverişler yapıyor, sonra da konuşup gülüyoruz. </div><div></div><div></div><div><br />İlk akşam yanında getirdiği birkaç ottan karışık kavurma yapmıştı benim için. Oğulları için de tabi ki onların en seveceği şeyler; patates kızartması ve çok beğenilen köftesi. Zeytinyağına kıyıp patatesleri onunla kızartmıştı üstelik, Aydın’da hep yaptığımız gibi! Öyle olunca dayanamadım, ben de alıverdim tabağıma. Kızartmanın tadı hiç unutulmuyor, hiç…<br /><br /></div><div></div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5345252677745533714" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Si4m_XO6YxI/AAAAAAAABpI/70n0Ls-C-rw/s400/DSC01105.JPG" border="0" /><br /><div>Sezonun sonunu yakalayıp iç bakla almıştı köylü pazarından, bir akşam da onunla yaptığı yemeği yedik afiyetle. Annem mevsiminin geçtiğini söylüyor ama ben yine de tarifini not aldım. Çok tazesini bulmak şu an mümkün olmasa da elimizin altında olsun bu tarif:<br /><br /><strong>İÇ BAKLA YEMEĞİ</strong><br /><br /><strong>Malzemeler:<br /><br /></strong>- 1,5 kg bakla (ayıklanmış halde ½ kg)<br />- 1 orta boy kuru soğan<br />- 3-4 kaşık zeytinyağı<br />- 2-2,5 bardak sıcak su<br />- Bir tutam dereotu<br />- Tuz<br />- ½ kaşık biber salçası<br />- Üzeri için; sarımsaklı süzme yoğurt<br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5345254741416680322" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Si4o3fAdG4I/AAAAAAAABpg/_Uv6UzWXFbQ/s400/i%C3%A7+bakla.JPG" border="0" /><br /><strong>Yapılışı:</strong></div><strong></strong><div><br />1-Soğanı yemeklik doğrayıp zeytinyağında kavurun. Biber salçasını ekleyin.</div><div><br />2-Ayıklanıp temizlenmiş iç baklaları ekleyin. Bir müddet birlikte kavurun. </div><div><br />3-Ocağı kısarak sıcak su ekleyin, tuzunu koyun ve kapağını kapatıp pişmeye bırakın. Arada kontrol ederek suyunu çekene ve yumuşayana kadar pişirin. Gerekirse su ilave edebilirsiniz.</div><div><br />4-Ocağı kapatmadan önce doğranmış dereotunu ekleyin. Bir müddet dinlendirin. Sarımsaklı süzme yoğurtla birlikte, ılık ya da soğuk olarak servis yapın.<br /></div><div><br />Bazı yemekler var ki onların farklı tariflerini duysam, hatta tadıp onları da beğensem dahi, annemin tarifinden şaşmam. Mesela biber dolması, mercimek çorbası, zeytinyağlı kereviz gibi… Taze fasulye de bunlardan biri. Annemin soğanları tencerenin dibinde bırakarak üzerine bolca kırmızı toz biber serptiği, sonra fasulyeleri yerleştirip bolca da domates doğradığı, en son sızmayı gezdirip tuzunu serperek hiç su koymadan kısık ateşte pişmeye bıraktığı fasulyesi parmak yedirten lezzetlerdendir benim için. Şeker koymaz o, ben birazcık da şeker eklerim, tabi buradaki fasulyelerde o lezzeti bulamadığım için. Domatesin tadı da önemli elbette…<br /><br /></div><div></div><div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5345252680353914034" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Si4m_g8zHLI/AAAAAAAABpQ/cTpmk1Fcn8o/s400/DSC01111.JPG" border="0" /></div><div></div><div><br />Dün akşam yeni bir yemek vardı masada, daha önce bize hiç yapmadığı bir şey… Makarna sosu yapmak için mantar almış, kalanını da başka bir işe yaramaz diye düşünerek kızartmış! Çok güzeldi, lezizdi, kaptırsam hepsini yerdim! Değişik bir ara sıcak alternatifi olarak not aldım hemen..<br /></div><div><strong><br />MANTAR KIZARTMASI</strong></div><br /><strong>Malzemeler:</strong><br /><strong></strong><br />- 1 kase mantar<br />- 1 yumurta<br />- Tuz, karabiber<br />- Galeta unu<br />- Kızartmak için sıvıyağ<br />- Üzeri için sarımsaklı süzme yoğurt<br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5345254737564023506" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Si4o3Qp6OtI/AAAAAAAABpY/yFbsI8R_xGk/s400/DSC01121.JPG" border="0" /> <strong>Yapılışı:</strong><br /><strong></strong><br />1-Mantarları temizleyin, çok irileri varsa 2-3 parçaya bölün, 10 dk haşlayın. Süzgece çıkartıp iyice süzülmesini bekleyin.<br /><br />2-Yumurtayı derin bir kaseye kırıp tuz ve biber ekleyerek çırpın. Mantarları ekleyip karıştırın.<br /><br />3-Yumurtalı mantarları galeta unu koyduğunuz başka bir kaseye aktarın ve iyice galeta ununa bulanmalarını sağlayın.<br /><br />4-Mantarları teflon tavada kızdırılmış az miktarda sıvıyağa aktarın, maşayla çevirerek her iki tarafını kızartın.<br /><br />5-Sarımsaklı süzme yoğurt ile sıcak servis yapın.<br /><br />Biga yoğurdu bulup almış annem, bizim cadde üzerinde –varlığından bile haberdar olmadığımız- bir dükkandan:) Mevsim yaz olmasa yoğurdu da Aydın’dan getirirdi tabi! Kocaman bidona bakıp bize ne kadar dayanabileceği hakkında tahmin yürüttüm, bakalım tutacak mı:) Sevgilimle karar verdik, bundan sonra ya bu güzel yoğurttan alacağız evimize, ya da ben yapacağım, marketlerdeki katkı maddeli yoğurtlar girmeyecek dolabımıza.<br /><br /><a href="http://sibelinkahvesi.blogspot.com/2009/01/sutcu.html">Aysun hanım</a>dan aldığım nefis sütle henüz bir yoğurt denemem olmamıştı, anneme kısmetmiş. Rabia ablamdan öğrendiğim yöntemle annemin yıllardır yaptığı yöntemi birleştirip, olabilecek en güzel yoğurdu yapmaya kararlıyız. Sonucu yazarım!<br /><br />Annemi ekmek makinemle de tanıştırdım nihayet. Akşamdan ekmeği yapıp beze sarılı halde bırakıyorum masaya, sabah kahvaltı etmesi için. Ama <a href="http://sibelinkahvesi.blogspot.com/2005/08/nohut-mayal-ekmek.html">nohut mayalı ekmek</a> gibisi var mı… O kadar sayıkladık ki, taze taze orada yapayım diye nohutları bile kırıp getirmiş yanında gelirken. Dün gece kurdu mayayı, tutarsa akşama ekmeklerin kralı olacak soframızda…<br /><br />Pazar günü Büyükçekmece sahiline götürdük anneleri…<br />Uzun yol ve sıcak hava yordu yormasına, ama çok da keyifliydi.<br />İsmail Şafak’ın meşhur dondurması ile de tanıştım nihayet!<br />İçinden çakıl taşı büyüklüğünde çikolata parçaları çıkmasıyla bilinen çikolatalı dondurması gerçekten nefisti. Sadece ondan alsam bile olurmuş.<br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5345251722622205042" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Si4mHxHw_HI/AAAAAAAABpA/gKQO50AVuNE/s400/DSC01120.JPG" border="0" /><br />Haberler böyle işte dostlar…<br /><br />Güneşin içimi sıcacık ısıtmasını özlemişim ben, şikayetim yok hiç.<br />Yaz geldiğinden, daha doğrusu büyük bahar temizliğinden beri mutfağım daha bir güzel, evim daha bir güzel sanki... Daha çok ve daha güzel lezzetlerle, yeni fotoğraflarla, yeniden elimi uzatacağım kitaplarla, filmlerle burada olacağım.<br /><br />Tekrar kahveye beklerim!<br /><div></div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-1312639719718785900?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com35tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-4858965294606946342009-04-20T16:29:00.004+03:002009-04-20T16:44:46.188+03:00Öteki olmak, çaresizlik ve AŞK üzerine...<a href="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Sex6bob9FQI/AAAAAAAABnY/viDnWFU4bfg/s1600-h/Milk-poster.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5326767074402178306" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 135px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Sex6bob9FQI/AAAAAAAABnY/viDnWFU4bfg/s200/Milk-poster.jpg" border="0" /></a>MILK<br /><br /><em>Gus Van Sant</em>, ismi beni heyecanlandıran yönetmenlerden biri. Vizyona giren her filmini heyecanla beklediğim, hakkında yazılanları merakla okuduğum has sinemacılardan biri o. <em>Sean Penn</em> ise oyunculuğunu her zaman takdir ettiğim bir isim. İkisi bir araya gelip iki de Oscar’la taçlanınca, Milk’i heyecanla beklemek kaçınılmazdı. Festivalin bilet bulamayacağımızı düşündüğüm filmlerinden birine, hem de Pazar günkü bir gösterimde yer bulmak sevgilimi de beni de mutlu etti. Festival ruhunun en güzel hissedildiği Emek sineması tıklım tıklım doluydu o gün.<br /><br />Milk, ABD’de eşcinselliğini saklamaksızın meclise giren ilk politikacı olan <em>Harvey Milk</em>’in yaşamından bir kesiti, (40. yaşgününden ölümüne kadar) anlatıyor. Küçük bir mahallede başlayan, dostluklar ve aşklarla birlikte büyüyen bir mücadele, onun çevresinde kenetlenen insanlar ve tabi bir kesimin ona duyduğu öfke ve nefretin getirdiği kaçınılmaz son… Çok iyi yazılmış bir senaryo, arşiv görüntüleriyle desteklenmiş tarihsel bir öykü ve müthiş bir oyunculuk.. Sean Penn asla abartıya kaçmadan, yapay olmadan, rol kesmeden, eşcinsel bir erkeği o kadar iyi oynuyor ki gözlerinize inanamıyorsunuz. Bu bizim bildiğimiz Sean Penn mi yahu? diyorsunuz. Adam adeta Milk’i giyiniyor üstüne, Milk oluyor. Gerçek oyunculuk da böyle bir şey zaten, fazla söze gerek var mı?<br /><br />Festivalde kaçırdıysanız, 8 Mayıs’ta vizyona girmesini beklemeniz gerekecek. Mutlaka izleyin, etkileyici finalinden sonra gerçek Harvey Milk’in fotoğrafı perdeye yansıdığında siz de Sean Penn’i alkışlamak isteyeceksiniz. Zor bir film değil, yani zorlayıcı sahneler yok, ama bu benim fikrim elbette. Sean Penn bolca erkeği öpüyor, buna hazır olun yeter!<br /><br /><a href="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Sex6B8BgT0I/AAAAAAAABnI/-cD2Iz8SIQ0/s1600-h/atlari_da_vururlar016e0e49011f669aby.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5326766632983351106" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 160px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Sex6B8BgT0I/AAAAAAAABnI/-cD2Iz8SIQ0/s200/atlari_da_vururlar016e0e49011f669aby.jpg" border="0" /></a>ATLARI DA VURURLAR<br /><br /><em>Sydney Pollack</em>’ın bu kült filmini daha önce izlememiş olduğum için, festivalin “anılarına” bölümünde gösterilecek olmasına çok sevinmiş, ama yine dişçi randevum olduğu için belki yetişemem diye bilet almamıştım. Dişçiden umduğumdan çabuk çıkınca koşarak Beyoğlu’nda, Atlas sinemasında aldım soluğu. Yine şanslıydım, çünkü koskoca salonda yer kalmamış ama bir lale kart sahibi iade etmişti biletini, o sayede iyi bir yerde izleyebildim bu güzel filmi.<br /><br />1969 yılında 9 dalda Oscar adayı olan filmde, günümüzde iyice çığrından çıkan tv yarışmalarında insanların para ve şöhret uğruna düştükleri durumları çağrıştıran bir yarışmadan yola çıkarak, ve ülkenin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik durumu da göz önüne alarak müthiş bir toplumsal eleştiri getiriyor Pollack. Sarsılıyor, afallıyor, hele finalde allak bullak oluyorsunuz. Evet elbette günümüzde bu tür yarışmaların iyice çığrından çıktığını, insanların para ve şöhret uğruna her şeyi göze alır duruma geldiklerini biliyorsunuz ama “bu kadar mı? bu kadar olur mu?” diyorsunuz yine de.. Ben özellikle Jane Fonda’nın oynadığı Gloria için film boyunca o kadar üzüldüm ki film bittiğinde dayak yemiş gibi oldum.<br /><br />Boş bir arazide, özgürce koşan bir at görüntüsüyle açılır film. Bir yandan paralel kurguyla genç bir adamın hapse atılışını izleriz. At düşer ve sakatlanır, tahmin ettiğiniz acı son bekler onu.. Ardından uzun bir kuyrukta, bir yarışmaya seçilebilmek için çabalayan yarışmacı adaylarıyla tanışırız. Ve seçimler sonrası, bir sirki andıran dans pistinde dans etmeye başlarlar. Yarışma acımasızdır; sadece 2 saatte bir 10 dk mola vererek, yemeklerini bile dans pistinde yiyerek, günler boyunca dans edeceklerdir. Hepsi pes edene, geriye sadece bir çift kalana dek… Amerika’da büyük buhran yıllarıdır, sadece 1500 $’lık ödül uğruna yarışmacılar her şeyi göze almışlardır... Ve günler sürecek yarış başlar… Bir süre sonra, insanlık dışı koşullarda ve gösteri dünyasının acımasız kuralları içinde, hayatta kalma mücadelesine dönüşecektir. Hatta artık kimin kazanacağının bile önemli olmadığı bir mücadeleye…<br /><br />2 saatlik süresine rağmen senaryo öyle güzel ilerliyor ve yarışma rutinleştiğinde bile karakter tahlilleri ve çatışmalar filmi öyle güzel dolduruyor ki, yönetmenin ustalığına şapka çıkartıyor ve saygıyla anıyorsunuz. Oyuncuları ayrıca alkışlamak gerek. Hepsi çok iyi oynuyorlar, hem korkunç yorgunluklarını, hem de umut ve dirençlerini olabilecek en gerçekçi şekilde yansıtıyorlar oyunlarına. Öyle ki onlarla birlikte benim de tabanlarım ağrıdı izlerken, benim de nefesim sıkıştı. Hele Jane Fonda.. Dedim ya, dayak yemişten beter etti beni finalde.<br /><br />Bu filmi henüz izlemediyseniz, mutlaka edinip izleyin…Hem çaresizlik, umut, mücadele gibi kavramlar üzerine, hem günümüzde malesef hala ilgi çeken bu tür yarışmalar üzerine, hem de ekonomik krizin getirdikleri ve getirebilecekleri üzerine yeniden düşüneceksiniz.<br /><br /><a href="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Sex6Bm1VFvI/AAAAAAAABnA/1lAD8tj4iCg/s1600-h/ask.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5326766627295139570" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 137px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Sex6Bm1VFvI/AAAAAAAABnA/1lAD8tj4iCg/s200/ask.jpg" border="0" /></a>AŞK<br /><br /><em>“AŞK’ın hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.<br />Başlı başına bir dünyadır aşk.<br />Ya tam ortasındasındır, merkezinde,<br />ya da dışındasındır, hasretinde…”</em><br /><br />Böyle başlıyor AŞK.<br />Eğer ne olduğu anlatılabilseydi, ancak böyle anlatılırdı…<br /><br /><em>Elif Şafak</em>’ı okumaya <em>Mahrem</em>’le başlamış, ustalıklı kelimelerinin büyüsüne daha ilk sayfalarda kapılmış, günümüzde pek rastlanmayan ölçüde yetkin bir hikaye anlatıcısıyla tanıştığımın ayırdına varmıştım. Mahrem’den sonra, yazdığı ve yazacağı tüm kitapları okuma listeme aldım. Kısa bir süre sonra <em>Araf</em> yayınlandı. Tam da ben, kendi hayatımın arafındayken! Hiçbir şey tesadüf değil ki…<br /><br /><em>Siyah Süt</em> yayınlandığında, annelik üzerine yıllardır düşündüğüm ama kendime sormaya korktuğum sorular, sorgulamalarla yüzleştim. Ve yanıtlarla buluşuverdim… Aslında bundan daha fazlasını yaptı bu kitap. Beni içimde yaşayan diğer kadınlarla tanıştırdı. Elif Şafak kendi içindeki kadınları yazmasaydı da tanışırdım onlarla belki, ama kimbilir ne zaman olurdu bu…<br /><br />Mevlana ve Şems üzerine bir hikaye kaleme almakta olduğunu bir röportajında okuduğumda ise hiç şaşırmadım. Sanki bunu bekliyordum. Elif Şafak nihayetinde AŞK’ı yazacaktı. Kitabın elime ulaşacağı günü beklemeye başladım. Nihayet o gün geldiğinde, hep beklediği armağan eline verilmiş bir çocuk kadar sevinçliydim. Kitabı içime sindire sindire, ağır ağır okudum… Bir çırpıda bitebilecekken, bitmesin bu hikaye(ler), uzun zaman benimle kalsın istedim. Şeker pembe kapaklı bu kitap günlerce çantamda, başucumda, çekmecemde durdu… Günlerce kafamın içinde, not kağıtlarında dönüp dolaşan cümlelerle nefes aldım. Sayfalar arasında ilerledikçe, aylardır kapağını açmadığım defterime yöneldim nihayetinde, yani kendi içime… Günlerdir kendime sorular sorup duruyorum, sorular sorup defterime yazıyorum içime doğan –ve pek çoğunu Sufilerin kırk kuralında bulduğum- yanıtları…<br /><br />Kendi hikayemin tesadüf gibi görünen ama asla öyle olmayan bir yaşantılar zinciriyle şekillendiğini hep biliyordum.<br />Aşkın beni değiştirip başka biri yapacağını ise şimdilerde öğrendim.<br />Buna direnmek yerine, teslim olmam gerektiğini anladığımda huzurla doldu içim.<br />Benlik, boşluk ve hiçlik üzerine düşünürken bugünlerde, kelimeleri bir araya getirmekte zorlanıyorum…<br />O nedenle, AŞK üzerine daha fazla yazamayacağım…<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-485896529460694634?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com27tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-90764153481408336222009-04-13T13:33:00.007+03:002009-04-14T09:34:12.986+03:00Bir film.. Bir kitap...<a href="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SeMXFKMe13I/AAAAAAAABmg/gz_M6hY2wnE/s1600-h/996868_cherry_blossom.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5324124561885550450" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SeMXFKMe13I/AAAAAAAABmg/gz_M6hY2wnE/s400/996868_cherry_blossom.jpg" border="0" /></a><br /><div><div><div>Festivalde izlediğim ilk filmin bu kadar güzel, bu kadar etkileyici olmasını beklemiyordum aslında diyeceğim, neden diye düşüneceğim sonra… Sanırım o gün henüz festival havasına girememiş olmamdan… </div><div></div><div></div><div><br />Festival kitapçıklarını çıkar çıkmaz edinen, gideceği filmlere önceden bilet ayarlayan biri olarak bu sene hayat telaşesine kapılıp geç kalmıştım festival ruhuna girmek için, belki ondan.. </div><div></div><div>Yoksa.. yoksa festivali hep Beyoğlu sokaklarında kovalamaya alışkın olduğumdan, bu ilk filmi evime çok yakın olmasına rağmen alışamadığım / bilmediğim Nişantaşı’nın o lüks alışveriş merkezinde, devasa cam duvarlı asansörle çıkılan bir sinemada izleyecek olmanın tuhaf yabancılık duygusu muydu bu? Evet.. muhtemelen buydu sebep…<br /><br />Festivalin ilk günü olan Cumartesi öğleden sonrasında, epey canımı sıkan diş problemlerimin halledilmesi için oturduğum dişçi koltuğundan ilk seansın bitmiş olmasının rahatlığıyla kalkmış, Nişantaşı’na yollanmıştım. Henüz çenemin uyuşukluğu geçmediği için acı hissetmiyordum. Başka bir alternatif bulamayıp Gloria Jeans’te bir tost ve güzel bir fincan kahveyle akşam yemeğimi geçiştirdikten sonra sinema salonuna çıktım. Bilet kalmamıştı ama biraz beklersem sahibi gelmeyen davetiyelerden alabilecektim. Nihayet biletime kavuşup çok da iyi bir yerde olduğumu görünce gevşeyerek yayıldım rahat kırmızı koltuğa. Festival ruhu ancak o zaman sarmaya başladı beni, ışıkların söndüğü o an… Yaklaşık 2 saat süren, hiç bitmesin istediğim o rüya böyle başladı… Çenemin nasıl sızladığını, filme ara verilmeyeceğini unutup yanıma bir şişe su bile almadığımı ancak bittiğinde fark ettim.<br /><br />Bir hastane odasında açılır film. Ciddi yüzlü doktorlar, karşılarında oturan ve endişesi yüzünden okunan Trudi’ye, kocası Rudi’nin hastalığıyla ilgili kötü haberi vermektedir. Ardından bu yaşlıca çiftin rutin hayatından kesitler izleriz. Her gün aynı saatte aynı şeyleri yapmaya alışmışlardır, şimdi belki de değişen tek şey, kadının kocasından gizlice akıttığı gözyaşlarıdır. Trudi, bu rutine alışmış ve yerinden kıpırdamak istemeyen kocasını uzun bir seyahate çıkmaya ikna etmenin yolunu bulur. Gidip her biri farklı yerlere dağılmış ve farklı hayatlar yaşayan çocuklarını göreceklerdir.<br /><br />Çocukları, anne-babalarının bu ani ziyaretine şaşırdıkları kadar rahatsız da olurlar. Onlara iyi vakit geçirtme çabaları, günlük hayatlarının yoğun temposu içinde sıkıcı bir zorunluluk halini alır. Patlamaya hazır bir aile çatışmasının ortasında kalacakları sırada, lezbiyen olan kızlarının sevgilisi, Trudi’yi bir <em>butoh*</em> dansı gösterisine götürür. Trudi gözyaşlarıyla izler sahnedeki dansçıyı... Onun gizli hayali bir butoh dansçısı olmaktır. Rudi ise bu dansı “aşırı ve uç” bulduğu için desteklememiştir bu hayalini, Trudi de sadece dans makyajı ve kostümleriyle fotoğraflar çektirebilmiştir. O gece otelde kocasına sarılıp danseder onunla, sırtında bir kimonoyla. Rudi ise şaşkınlıkla eşlik etmeye çalışırken <em>“neler oluyor sana böyle?”</em> der sadece, karısının ruhunda kopan fırtınalardan haberi olmadan… Trudi o gece sonsuz uykusuna dalar..<br /><br />Rudi karısının öldüğüne inanamaz... Girdiği şok ve acıdan daha baskın olan duygu, onsuz bir yaşama dair hiçbir fikri olmamasıdır, şimdi ne yapacağını bilmemektir endişesi... Çocukları da aynı düşünceler içinde –ama başka çaresi yok diyerek- babalarını evine yolcu ederler. </div><div></div><div><br />Boş eve girdiği ilk gece, eşinin kimonosuyla birlikte uyur Rudi.. Şimdi baskın olan duygu, eşine sevgisini yeterince gösteremediği duygusudur. Ertesi sabah nereye gideceğini bilerek uyanır. Karısını anlama ve tanıma yolculuğunda (acı verici olan bu yolculuğa onu yitirdikten sonra çıkmasıdır zaten), onun hep hayalini kurduğu Japonya’ya, tam da kiraz festivali zamanında gidecektir.<br /><br />Japonya’da yıllardır görmediği oğlunun evine sığınır. Tam anlamıyla “sığınır”, çünkü hem gidecek yeri yoktur hem de oğluyla arasında uçurumlar vardır. Oğlu devasa bir binadaki hücresinde yoğun bir tempoyla çalışıp, tek başına yaşadığı dairesine ancak uyumaya gelirken, Rudi kiraz çiçeklerini görmeye, sokaklara çıkar… Bir parkta tanıştığı 18 yaşındaki butoh dansçısı Yu, ona yeni ufuklar açacaktır. Annesinin ölümünden sonra, onu hissedebilmek için dans ettiğini anlatır Yu. Butoh gölge dansıdır, aslında siz dans etmezsiniz, gölgeniz dans eder, siz onun peşinden gidersiniz. Gölge, yakalamak istediğiniz her şey olabilir... Sokaklarda yaşayan bu genç kız ve yaşlı adam arasında ortak acılarından kaynaklanan bir dostluk kurulur kısa zamanda.<br /><br />Yu, Fuji dağını da görmek isteyen Rudi’ye eşlik edecektir. Filmin başında çıkacakları seyahatten bahsederken <em>“belki de artık Fuji’yi görmeliyiz”</em> diyen karısına, <em>“ne olacak ki.. bütün dağlar gibi bir dağ işte” </em>diyen Rudi, onun ölümünden sonra bulduğu ve Fuji’nin mitolojik resimlerini içeren kitabın sayfalarını büyülenerek çevirmiştir. Ama Fuji yüzünü her zaman ve her isteyene göstermez.. Böyle der Yu, onu olası bir hayal kırıklığına hazırlamak için. Rudi yerleştikleri pansiyonda, sabah sisleri arasından Fuji’nin görkemli zirvesinin görünmesini sabırla bekleyecektir…<br /><br />Alman yönetmen <strong><em>Doris Dörrie</em></strong>’nin çarpıcı filmi <strong>"Kiraz Çiçekleri",</strong> geçtiğimiz yıl çeşitli festivallerde ödüller almış. Vizyona gireceğini sanmam, dvd’si çıkar mı bilinmez… Ne mutlu bana ki festivalde izleme şansına sahip oldum. Festivaller işte bunun için güzel, böyle şanslar, böyle armağanlar sundukları için.<br /><br /><a href="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SeMYJI7J9SI/AAAAAAAABmo/9cFh1JQHpUo/s1600-h/gkrellShoot_04-17-06_084547_0.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5324125729775547682" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 133px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SeMYJI7J9SI/AAAAAAAABmo/9cFh1JQHpUo/s200/gkrellShoot_04-17-06_084547_0.jpg" border="0" /></a>* BUTOH: Japon kültürünün içinden doğan ve 1950'lerden sonra gelişen Butoh Dansı, bir anlamda Japon sanatçıların 2. Dünya Savaşından çıkmış bir dünyada, kendilerini ifade etmek için geliştirdikleri dans formudur. Butoh dansçıları bedenlerine ve bedenin hareket ettiği uzama, modern dansın o zamana kadar yaklaştığı biçimlerden çok farklı biçimlerde yaklaşır. Doğa ve evrenle bir olmak düşüncesi önemlidir. Beyaza boyadıkları bedenlerini iyice nötrleştirir, cinsiyetlerden sıyrılırlar. Butoh dansçısının beyazlatılmış yüzü dinamiktir, masumiyet, endişe, korku ve sonsuzluk gibi ifadeleri içerir. (Alıntı: <a href="http://www.sahneden.com/">http://www.sahneden.com/</a>)<br /></div><br /><div></div><div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5324125730315103346" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 138px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SeMYJK7y7HI/AAAAAAAABmw/OmG-qmCaXuc/s200/214811_2.jpg" border="0" />1903 yılında Paris’te dünyaya gelip 1977’de Los Angeles’ta ölen, Henry Miller’in büyük aşkı olarak bilinen <strong>Anais Nin</strong>’le benim ilk tanışmam, günlükleriyle olmuştu. Kalemi eline aldığı günden beri durmaksızın yazan, ölümünün ardından ciltler dolusu günlükleri bulunan bu kadının yazma tutkusu kadar, ruhu da etkilemişti beni o günlüklerden bir kısmını okuduğumda. Sanata ve aşka duyduğu sonsuz tutkuyla, o tutkudan aldığı cesaret ve güvenle, özgür ruhu ve zamanına göre çok ileri düşünceleriyle farklı bir kadındı Anais. </div><div><br />5 kitaptan oluşan <em>“İçsel Kentler”</em> dizisini okumaya başladığımda açıkçası ilk iki kitap <em>(“Ateş Merdivenleri” </em>ve <em>“Albatros’un Çocukları”),</em> bana hayal ettiğim edebi tadı vermemişti. Bir şeyler eksik kalmıştı sanki o kitaplarda, başka bir şeyler olması bekliyordum sanki, daha derin bir şeyler... Bu duygumun nedenini üçüncü kitabı okumaya başladığımda anladım. Bitirdiğimde, ilk iki kitabın, bu “dört odalı kalp”e ve aslında “içsel kentler”e girmek için birer merdiven olduğuna emin oldum. İşte şimdi İçsel Kentler’deydim ve coşkuyla yazıyordu Anais Nin, kalemini sonsuzca özgür bırakarak, adeta günlüklerine yazdığı gibi yazıyordu.<br /><br />Dört Odalı Kalp’te, kahramanları Djuna ve Rango’nun dalgalı deniz üstünde bir mavnada yaşadıkları kırık dökük aşklarını anlatırken hem kadının hem de erkeğin iç dünyasına derinden dalmayı başarıyor yazar. Kadın ve erkeğin aynı şiddette duydukları bir aşkı bile nasıl da farklı hissettiklerini, farklı yaşadıklarını ve aşk duygusunun nasıl da anlaşılmaz olduğunu öyle güzel anlatıyor ki… Aşk’la çarpışmış, yara almış olsun, yaralarını sarıp huzur bulmuş olsun, Aşk’la bir şekilde tanışmış herkesin satır altlarını çize çize okuyacağını düşünüyorum bu şiirsel metni..<br /><br /><em>“Hiçbir çekim anı yoktur ki, geçmişe uzanan, uzun kökleri bulunmasın; hiçbir çekim anı çıplak, çorak toprakta yetişmez; bu rasgele bir güzellik çarpması değil, büyük kederlerin, pişmanlıkların, inkişaf ve çabaların, emeklerin getirdiği, yol açtığı bir çarpılmadır.<br />… aşk, o yüce uyuşturucu, bütün gizli benlikleri gün ışığına çıkaran</em> <em>agent provocateur”<br /><br />“Aşk hiçbir zaman doğal nedenlerle ölmez. Ölür, çünkü biz onun kaynağını beslemeyi bilmeyiz; körlük ve hatalar ve ihanetler yüzünden ölür. Hastalıklardan, aldığı yaralardan ölür; bıkkınlıktan, bakımsızlıktan, susuzluktan, donukluktan ölür, ama asla doğal nedenlerle değil.”<br /><br />“Taraf tutmalısın, siyasi bir parti seçmelisin, bir felsefe seç, bir öğreti seç deyip duruyorlar… Ben insan aşkını, o rüyayı seçtim. Birleştiğim, ittifak kurduğum tek şey, aşk… Onunla trajediyi yenmeyi, şiddeti alt etmeyi umuyorum. (…) Bu düşte hiç kimse ölmüyor, kimse hastalanmıyor, kimse ayrılmıyor. (….) karanlığa, labirente, sevdanın kızgın fırınlarına güvenle dalıyorum. Kimileri, hayal kaçıştır diyor. Kimileri de hayal deliliktir. (….) aşk afyonunun tarafını tuttuğun zaman, tek başınasın. (….) sevdiğin bile o tehlikeli yolculuğa seninle birlikte çıkmaz….”</em> </div><div></div></div></div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-9076415348140833622?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com5tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-81867720687486439292009-04-06T15:33:00.006+03:002009-04-07T13:05:52.356+03:00İlhan İrem'e Saygı Konseri<a href="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Sdn7X-ddZbI/AAAAAAAABmI/zMnjlTgwhkM/s1600-h/posterkonser4.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5321560824037074354" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 280px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Sdn7X-ddZbI/AAAAAAAABmI/zMnjlTgwhkM/s400/posterkonser4.jpg" border="0" /></a><br /><div>Bu onların üçüncü konseri..</div><br /><div>Ben henüz İrem bağının güzel dostlarıyla tanışmamış ve tabi ruh eşimle de karşılaşmamışken, iki konser vermişlerdi bile... Ben onları ancak dvd'den izleyip, üçüncü ve benim de orada olacağım konserin hayallerini kurmuştum o günden beri... Sevgilim ise uzun zamandır kuruyordu bu hayali... </div><div></div><br /><div>İlhan İrem'in 35. sanat yılı etkinliklerinden biri olarak planlanan "İlhan İrem'e Saygı Konseri"nin günü ve yeri belli olduğunda hepimiz çok heyecanlandık... Yaşayan bir sanatçı için Türkiye'de kurulmuş olan ilk tribute grubu, tam da o sanatçının doğumgününü izleyen haftasonunda sahneye çıkacaktı ve ben tümü can dostum olan grup üyelerinin arasında sevgilimi de sahnede izleyebilecektim! Sıklaşan ve uzayan prova saatleri, evdeki çalışmalar, grup buluşmaları derken geri sayım başladı... </div><div></div><br /><div>Katastrof konseri, Bulutumsu Organizasyonu ile, 12 Nisan Pazar günü saat 14.00'te, Beşiktaş'ta, <a href="http://www.chadir.net/">Çadır</a>'da. </div><div>Giriş ücretsiz. </div><div></div><div></div><div>Afişteki sırayla;</div><div>Flütte Belgin Ayhan, klavyede Ozan Argun, çelloda Gökhan Faruk Ünal, vokalde İlhan Akboğa, bas gitarda Mustafa Aypolat, elektro gitarda Ozan Aktaş ve davulda Fırat Ormanbaba (sahne adıyla:) </div><br /><div>Her biri bize ayrı kapılar, pencereler açmış İlhan İrem şarkılarını bu kez Katastrof çalıp söyleyecek, biz de tüm yüreğimizle eşlik edeceğiz. </div><br /><div>Bizimle olmak isteyen herkesi bekleriz... </div><div></div><div><span style="color:#ff0000;"><em><br />Ekleme:</em></span></div><div><em><span style="color:#ff0000;"></span></em></div><div><span style="color:#ff0000;"><em>Bu güzel haberi bir saygısızlık haberiyle gölgelemek istemezdim ama mecbur hissettim kendimi, sizler de bilin istedim. Daha önce reklam amaçlı sitelerde tariflerimizin kopyalandığını, fotoğraf ve yazılarımızın çalındığını görmüştük ama bizler gibi bir blog sahibi bunu hiç yapmamıştı. Sonunda bu da oldu!<br /></em></span></div><div><a href="http://www.sedailemiskokulutarifler.com/2009/02/besamel-soslu-frnda-karnbahar.html">http://www.sedailemiskokulutarifler.com/2009/02/besamel-soslu-frnda-karnbahar.html</a></div><div></div><div><span style="color:#ff0000;"><em><br />Bilmeden yapılmış bir hareket olmadığına emin olsam da, blog sahibi özür dileyip yazıyı</em> </span><em><span style="color:#ff0000;">kaldırırsa kendimi bu derece kötü hissetmeyeceğim...</span> </em></div><div></div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-8186772068748643929?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com13tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-2613371063116784742009-03-29T22:06:00.004+03:002009-03-29T22:53:24.413+03:00Zeytinyağlı Bakla<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Sc_Iyb3C1LI/AAAAAAAABlg/V5XuzkPp4XE/s1600-h/DSC00994.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Sc_Iyb3C1LI/AAAAAAAABlg/V5XuzkPp4XE/s400/DSC00994.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5318690453745489074" border="0" /></a><br />O kadar özlemiştim ki...<br />Tıpkı çok sevdiğim yeşil erik gibi, bakla da baharın habercisi...<br />Yaza kadar bizimle kalmayan, hemen bir kucaklaşıp ayrıldığımız lezzetlerden biri.<br />Belki de bu yüzden çok özleniyor ya!<br /><br />Bugün ilk kez İstanbul'da baharı hissetmek benim gibi bir kışsever için bile güzeldi. Kardeşim ve sevgilimle birlikte oylarımızı kullanıp kendimizi daha iyi hissettikten sonra Taksim'e yol aldık. Sevgilim provaya, ben kardeşimin kahve ısmarlama önerisine hayır diyemeyerek İstiklal'e... Öyle uzun zaman olmuş ki yürümeyeli sevgili caddemde. Film afişleri, dükkanlardan yükselen müzik sesleri, kahve ve kitap kokuları... Özlemişim!<br /><br />Sokak arasında bir kahvecide kahve ve pasta keyfimizi yaptıktan sonra festival kitapçıklarımızı aldık, biraz da dergi ve dvd bakınıp eve döndük. Bu kadarı bile İstanbul'da mutlu olmaya yeterli benim için... (ben denizi vapurundan öte, kitapçıları ve sinemaları için gelmedim mi bu şehre?)<br /><br />Eve dönünce önce günlük ekmeğimiz için ekmek makinesini çalıştırdım, sonra da akşam yemeğimizi hazırladım. Anneciğimin hafta başında gönderdiği koliden çıkan güzelliklerden biriydi bakla. Arapsaçını, pazıyı, ebegümeciyi, hardalotunu tüketmiştim çoktan! Hatta annemin soba üstünde kavurduğu mis kokulu yerfıstıklarının bile dibini bulmuştuk:) Baklayı ve kerevizi ise haftasonuna saklamıştım. Önceliği baklaya verdim, baharın hissedildiği bu güzel Pazar gününün akşamına o yakışacaktı.. Süzme yoğurdumuzu da sarımsakladıktan sonra mısırlı pilav eşliğinde sofraya getirdim baklayı. Sızmanın en hasından mı, baharın ilk tazelerinden olmasından mı, annemin pazar tezgahından sevgiyle seçip göndermesinden mi bilmem.. bu yıl pişirdiğim ilk bakla bambaşka bir güzellikteydi. Paylaşmazsam olmazdı!<br /><br />Annem baklayı ayıkladıktan sonra limonlu suda bekletir miydi, kararmasın diye pişerken un serper miydi hiç hatırlamıyorum, sormadım da.. Ama öyle yapsa hatırlardım diye düşünüyorum. Nedim Atilla'nın bir yazısında baklanın pişirilmeden önce limonlu suda bekletildiğini ve bir fiske de un eklendiğini okumuştum. Memleketlim ve ustam sayarım kendisini, o yüzden tavsiyesine uydum ve böyle denedim.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">Malzemeler:</span><br /><br />- 1/2 kg taze bakla<br />- 1 kahve fincanı zeytinyağı<br />- 1 baş kuru soğan<br />- 1 tatlı kaşığı tuz<br />- 1 tatlı kaşığı toz şeker<br />- Bir tutam un<br />- 1 su bardağı sıcak su<br />- Bir tutam dereotu<br />- Üzeri için sarımsaklı süzme yoğurt<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Sc_Iyw6VIrI/AAAAAAAABlo/1qSu9HDBmSc/s1600-h/DSC01001.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Sc_Iyw6VIrI/AAAAAAAABlo/1qSu9HDBmSc/s400/DSC01001.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5318690459396416178" border="0" /></a><br /><span style="font-weight: bold;">Yapılışı:</span><br /><br />1. Öncelikle baklayı ayıklayın. Uç kısımlarını aldıktan sonra yıkayın ve yarım limon sıktığınız suda 10-15 dk kadar bekletin. Sonra suyunu süzün ve istediğiniz şekilde doğrayın (ben tıpkı taze fasulyeyi yaptığım gibi 3-4 cm uzunlukta doğruyorum)<br /><br />2. Soğanı küçük küçük doğrayın. Tencerede zeytinyağını ısıtıp soğanı pembeleştirin.<br /><br />3. Baklayı tencereye alın, bir tutam un, tuz ve şeker ekleyin. Üzerine 1 bardak sıcak su ilave ettikten sonra kapağını kapatın. Kısık ateşte yarım saat pişirin. Ilıkken sarımsaklı yoğurtla birlikte servis yapın... <br /><br /> ***************************<br /><br />Küçük mutluluklar günüydü bugün..<br />Film festivali kitapçığıma da kavuştum, az sonra heyecanla sayfalarını çevirip izlemek istediğim filmleri işaretlemeye başlayacağım. Ne kadarını izleyebilirim bilmiyorum ama olsun! O filmler var ve benim şehrime geliyorlar ya..<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Sc_JYxxaLPI/AAAAAAAABl4/ixPmzT2BY6Q/s1600-h/DSC01009.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 300px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Sc_JYxxaLPI/AAAAAAAABl4/ixPmzT2BY6Q/s400/DSC01009.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5318691112462462194" border="0" /></a><br />Son aylarda severek takip ettiğim Evim dergisinin yeni sayısı çıkmıştı, henüz Mart bitmeden kavuştum dergime. Bahar gelince benim gibi evciller kırdan bayırdan önce bahar temizliğiyle ve eviyle uğraşmaya başlıyor, değil mi?<br /><br />Bahar hoşgelsin...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-261337106311678474?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com22tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-74721171612818466992009-03-25T11:28:00.004+02:002009-03-25T12:17:59.505+02:00Çikolatalı Kek<div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5317056026583309426" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Scn6SQNZHHI/AAAAAAAABlI/qTKVgVR3Wow/s400/%C3%A7ikolatal%C4%B1+kek2.jpg" border="0" /><br /><div>Herkesi mutlu edeceğini tahmin ettiğim bir tarif eklerken çok keyifli oluyorum:) Şu anda da öyleyim! Epeydir çikolatalı kek yapmıyordum. Sevgilimle ilk zamanlarımızda başka türlü bir kek yapmazdım halbuki.. Zamanla çok sevdiğim meyveli, limonlu, portakallı, haşhaşlı vb. kekleri pişirmeye ve bak böyle de güzel diyerek yedirmeye başladım ona. Şimdiye dek olmamış dediği bir kek olmadı ama çikolatalı bir kek pişirdiğimde keyfi daha bir yerine geliyor, o başka:)</div><br /><div></div><div>Bu keki haftasonunda sevgilimin grubu <a href="http://katastrof.melektozlari.com/">Katastrof</a> için yaptım. Bu aralar her haftasonu prova halindeler, büyük bir heyecanla... Bir önceki haftasonunda Nezaket'in <a href="http://www.acikbufe.biz/acb/?p=511">portakallı kekini </a>yapmıştım onlara, bayılmışlardı. Evde dinlenmeye ihtiyacım olduğu için bu kez ben katılmadım provaya ama keki dilimleyip paketleyerek gönderdim. Kendime de ayırdım tabi, öğleden sonra kitap okurken eşlik etsin diye.. </div><br /><div></div><div>Sonuç, vanilya aromasını biraz fazlaca kaçırmış olmamın dışında (tarifte olması gereken miktarı yazdım) kusursuz bir kekti. Dr. Oetker'in diğer pekçok tarifi gibi başarılı oldu. Fırat eve döndüğünde önce provayı sonra keki sordum nasıldı diye:) Hazır brownieleri andıran ama onlardan çok daha hafif olan kekim epey beğeni toplamış. Tabi bu durumda arşive eklenmeyi de hakediyor... </div><br /><div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5317056025838390194" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/Scn6SNbyi7I/AAAAAAAABlA/BCnVbNU-eJc/s400/%C3%A7ikolatal%C4%B1+kek1.JPG" border="0" /><br />Eğer çikolatalı kekleri seviyor (sevmeyen var mı!), çikolatası yoğun olsun ama ağır olmasın istiyorsanız tam size göre bir tarif bu. Deneyip kararı siz verin:) </div><div></div><br /><div><strong>Malzemeler:</strong></div><div></div><br /><div>- 150 gr tereyağı - oda sıcaklığında <em>(Dr.Oetker tariflerinde hep margarin diyor ama margarini sevmiyoruz biz tabi)</em></div><div>- 2 çay bardağı toz şeker</div><div>- 3 adet yumurta - oda sıcaklığında</div><div>- 150 gr bitter çikolata</div><div>- 1/2 çay kaşığı vanilya <em>(benim kullandığım koyu renkli sıvı vanilya, mümkünse siz de poşet vanilya kullanmamaya çalışın)</em></div><div>- 1,5 su bardağı elenmiş un</div><div>- 1 paket kabartma tozu</div><br /><div></div><div><strong>Yapılışı:</strong></div><div></div><br /><div>1. Öncelikle bitter çikolatayı benmari usulü eritin. </div><div></div><br /><div>2. Çikolata erirken 26 cm.lik kelepçeli kalıbın dibine yağlı kağıt döşeyin. Fırını 170 dereceye ayarlayıp ısıtmaya başlayın.</div><div></div><br /><div>3. Yumurtaların aklarını sarılarından ayırın. Önce şekerin 1 çay bardağı ile yumurta aklarını mikserle 4-5 dk çırpın. Mikser uçları temizken bunu yapmamız gerekiyor, ardından uçları yıkamaya gerek olmadan diğer çırpma işlemlerine geçebiliriz.</div><div></div><br /><div>4. Ayrı bir kapta mikserle tereyağını çırpın. Kalan 1 çay bardağı şekeri ekleyip çırpmaya devam edin. Sırasıyla vanilya, erimiş çikolata ve yumurta sarılarını (teker teker) ekleyin. En son un ve kabartma tozunu ilave edin.</div><div></div><br /><div>5. Yumurta aklarını hamura tahta kaşıkla yavaşça ekleyin. Hamur oldukça koyu kıvamlı olacak, endişe etmeyin, kaşığın tersiyle bastırıp düzelterek kalıba yayın. </div><div></div><br /><div>6. Isınmış fırında yaklaşık 40 dk pişirin. 10 dk kalıpta beklettikten sonra çıkarın. Çok narin bir kek oluyor sıcakken, o yüzden benim gibi acele etmeyip biraz soğuduktan sonra servis kabına aktarırsanız daha iyi olur.</div><div></div><br /><div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5317066957224824594" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/ScoEOgBaTxI/AAAAAAAABlY/QI-LLB9m0_U/s400/%C3%A7ikolatal%C4%B1+kek3.JPG" border="0" /></div></div><br /><p><em>Servis önerisidir:</em><br />Yanına misler gibi bir kahve ya da iyi demlenmiş çay, ince bellide...<br />Bir de iyi bir kitap olursa...<br /><br />Kendinizi en son ne zaman ödüllendirdiniz?<br /></p><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-7472117161281846699?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com21tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-41660912912429855162009-03-22T15:03:00.003+02:002009-03-22T15:42:58.533+02:00Sıcak Şarap<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/ScY5V8iv85I/AAAAAAAABkY/8WxvIdm-dI4/s1600-h/s%C4%B1cak+%C5%9Farap.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/ScY5V8iv85I/AAAAAAAABkY/8WxvIdm-dI4/s400/s%C4%B1cak+%C5%9Farap.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5315999459349361554" border="0" /></a><br />Geçenlerde sevgilimle daha önce hiç sıcak şarap içmediğimizi ve bir kışın daha bitmekte olduğunu farkedince acilen bahane aramaya başladım. Ne zaman yapsam, nasıl bir sürpriz hazırlasam diye... Sonunda, muhtemelen yılın son soğuk günlerini yaşarken, ve sevgilim geçen hafta yeni işine başlamışken, hem kışa veda edelim hem de yeni işi kutlayalım diye düşündüm.<br /><br />Böylece dün gece mutfağım bir cadının mutfağına dönüştü:)) Tencerede türlü baharatlar kaynarken tüm evi saran kokuyu keyifle içime çekiyor, bir yandan da niye daha önce yapmadım ki diye kendime kızıyordum. En son sıcak şarabı Sevim'le birlikte -ikimiz de evlenmeden önce- içmiştim sanırım. Ne çok zaman geçmiş! İşten gelir gelmez pişirdiğim tarçınlı kurabiyeler sıcak şaraba eşlik etmek için bekliyordu masanın üzerinde. Sonunda en sevdiğimiz kupalarımıza şaraplarımızı koyup kurabiye tabağımızı da alarak kanepeye yayıldık ve kimbilir kaçıncı kez "Kaldırım Serçesi"ni izledik dvd'de.<br /><br />Daha önceki sıcak şarap denemelerimde kök zencefil ve kakule kullanmamıştım. Ama yemekbiz mail grubumuzda epey zaman önce sıcak şaraptan bahsedildiğinde bu iki baharatı not almıştım bir kenara. Bu kez Müge'nin anlattığı şekilde denedim ve yaptıklarımın en güzeli oldu diyebilirim. Bu iki karakterli baharat öyle güzel aromalandırdılar ki şarabı, tadına doyamadık! Bir sonraki kışa, en azından sonbahara kadar epey özleyeceğimiz kesin:)<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/ScY5WDVjRII/AAAAAAAABkg/HYCsPSGX-_k/s1600-h/s%C4%B1cak+%C5%9Farap+2.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 300px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/ScY5WDVjRII/AAAAAAAABkg/HYCsPSGX-_k/s400/s%C4%B1cak+%C5%9Farap+2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5315999461173052546" border="0" /></a><br /><span style="font-weight: bold;">Malzemeler:</span><br /><br />- 1 büyük şişe kırmızı şarap<br />- 2 su bardağı içme suyu<br />- 2 adet çubuk tarçın<br />- 5 adet kakule<br />- 7 adet karanfil<br />- 3 adet kök zencefil<br />- 1 adet yeşil elma<br />- 1 adet portakal kabuğunun rendesi<br />- 5 çorba kaşığı toz şeker<br /><br /><span style="font-weight: bold;">Yapılışı:</span><br /><br />1. Öncelikle 2 bardak suyu tencereye baharatlarla birlikte alarak kaynatın. Kaynadıktan sonra suyun yarısının buharlaşmasını bekleyin.<br /><br />2. Tencerede kalan 1 bardak kadar su ve baharatların üzerine şarabı boşaltın. Elmayı kabuklarıyla birlikte, 4'e bölerek ekleyin. Portakal kabuklarını ve şekeri de ekleyip karıştırın.<br /><br />3. Tencerenin başında bekleyerek kaynamasına izin vermeyin. İçilecek sıcaklığa gelip gelmediğini tadına bakarak kontrol edebilirsiniz. Yeterince sıcak olduğunda süzgeçten geçirip baharatlarını çıkartın ve mis kokulu şarabınızı kupalara koyarak servis yapın.<br /><br />Sıcak şarap artarsa soğumasını bekleyip cam şişe içine alarak buzdolabında 2 güne kadar saklayabilirsiniz. Daha sonra cezvede ısıtarak içebilirsiniz, tabi aroması biraz daha keskin olacaktır.<br /><br />Yanına tarçınlı kurabiye o kadar yakışıyor ki!<br />Bu ağızda dağılan güzel kurabiyelerin tarifi için sizi <a href="http://www.acikbufe.biz/acb/?p=117">Açık Büfe</a>'ye yönlendireceğim. Sevgili Nezaket, bu muhteşem kurabiyeleri paylaştığın için çok teşekkürler!<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/ScY5WvH7lBI/AAAAAAAABko/ZAJkROvst4c/s1600-h/tar%C3%A7%C4%B1nl%C4%B1+kurabiye.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/ScY5WvH7lBI/AAAAAAAABko/ZAJkROvst4c/s400/tar%C3%A7%C4%B1nl%C4%B1+kurabiye.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5315999472927085586" border="0" /></a><br />İşte size kış bitmeden mutlaka denemenizi önerdiğim iki lezzet...<br />Bahar geliyor nasılsa, arkası yaz...<br />Benim gibi kışseverlerin, havanın kapalı ve yağışlı olduğu bu son günlerin keyfini çıkartması gerek!<br /><br />Ben artık Pazar keyfime çikolatalı kekim ve yanında kitabım ile devam edeyim...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-4166091291242985516?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com17tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-79956102301752819362009-03-18T11:50:00.002+02:002009-03-18T12:00:15.255+02:00Kitaplar... Kitaplar...<a href="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/ScDEV8BfciI/AAAAAAAABkQ/L7sfwvyRNA0/s1600-h/124907_2.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5314463441465864738" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 139px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/ScDEV8BfciI/AAAAAAAABkQ/L7sfwvyRNA0/s200/124907_2.jpg" border="0" /></a><em>Perihan Mağden,</em> "Topladım Dağılan Kalbimin Herrr Köşesini"<br /><br />Seviyorum ben Perihan Mağden’i. Aklındaki, kalbindeki, ruhundakileri hiçbir şeye ve kimseye aldırmadan kelimelere döküverişini… Dille oynayışını, son derece doğallıkla, öyle içinden gelerek kelimeler “yaratıklandırma”sını… İçtenliğini, hesapsızlığını, ama en önemlisi kaleminin ve tabi yüreğinin cesaretini! Kendini sevdirmeye hiç mi hiç çalışmamasını seviyorum en çok. Bana hep “iyi ki böyle kadınlar var, iyi ki yazıyorlar” dedirten yazarlardan biri o. Radikal’deki nice yazısını kesip saklamışımdır, ama elbette okuyamadığım yazıları da var ve bu kitap onların bir kısmının derlemesi. Yine gülümseyerek, satırların altını çize çize okudum. Hele kitabın en sonundaki <em>“İnsan Zehirlenmesi”</em>ni okurken kendime öyle yakın buldum ki neredeyse her satırı çizmişim! (ama buraya alıntılayacağım kısım o yazıdan değil)<br /><br /><em>“Bilmiş bilmiş oğlan çocuk olmaz hakikaten.<br />Hep kızlar bilmiş bilivermiş olurlar. Zavallılar!<br />Belki hayatta kalma güdüsüdür, kadınların o her kılığa girme, her koşula ADAPTE olma, her şifreyi çözüverme yetenekleri…<br />Kız çocukların hayatı çabucak çakıvermeleri.<br />Hayatı çabucak çakıp, hayatı formüle edip kendilerini öyle daha ilk günden hale yola sokuvermeleri.<br />(….) Netice itibariyle Uyuyan hep Prens aslında.<br />(….) Uzun zamanlar bilmeme, anlamama, uyanmama, görmeme lüksünü ben de isterdim şahsen.<br />Bir anne olarak sunmaya çalıştığım kızıma, tam da budur: Ne kadar uyuyabilecekse masumiyetin ve saflığın salıncağında o kadar uyusun.<br />Ne kadar geç büyümesi mümkünse, o kadar geç büyüsün. Büyümek zor, acıtıcı ve nerdeyse gereksiz zira.” </em><br /><div><div><br /><a href="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/ScDEV2S0yXI/AAAAAAAABkI/JtbMpYPIcaM/s1600-h/babaya-mektup-cemal-ener.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5314463439927953778" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 125px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/ScDEV2S0yXI/AAAAAAAABkI/JtbMpYPIcaM/s200/babaya-mektup-cemal-ener.jpg" border="0" /></a><em>Franz Kafka,</em> "Babaya Mektup"<br /><br />Kafka’yla ilk tanıştığım zaman, üniversiteye henüz başlamış bir öğrenciydim. <em>“Dönüşüm”</em> bende tokat etkisi yaratmış, kahramanı <em>Gregor Samsa</em>’yla tanışan herkes gibi ben de onu hiç unutamamıştım. Ardından <em>“Dava”</em> geldi, sonra <em>“Milena’ya Mektuplar”</em>… Bundan sonraki Kafka serüvenim <em>“Amerika”</em>yla devam edecek.<br /><br />“Babaya Mektup”, Kafka’nın evliliğine karşı çıkan babasına –onun karşısında konuşarak kendisini ifade edemediği için- yazdığı ama hiç göndermediği, yanıt niteliğindeki uzun mektubun metnini ve bu mektupla ilgili çeşitli notları ve yazıları içeriyor. Ölümünden sonra bütün yapıtlarının yakılmasına dair vasiyetine ihanet eden (ama iyi ki etmiş diyebileceğimiz) dostu Max Brod tarafından diğer yapıtlarıyla birlikte bu mektup da yayınlanmış. Mektup, hem Kafka’yı Kafka yapan en önemli etkenlerden biri olan, içinde bulunduğu aile yapısı ve toplumsal çevre hakkında birinci elden bilgi veriyor, hem de büyük bir yazarın babasıyla bir nevi hesaplaşma sürecindeki duygu ve düşüncelerine ışık tutuyor, onu daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor. Bu anlamda çok önemli bir kitap...<br /><br /><em>“….senin yüzünden böyle olduğumu iddia etmekten kaçınıyorum; sen yalnızca olan bir şeyi güçlendirdin, ama aşırı güçlendirdin, çünkü benim karşımda çok güçlüydün ve tüm bu gücünü kullandın.”<br /><br />“Söz konusu olan, çocuklarına vermen gereken bir ders değil, örnek oluşturacak bir hayattı (…..) bu doğal olarak ve bir kez daha bir suçlama değil, senin suçlamalarına karşı bir savunmadır.”<br /><br />“….. başarılar hep böyle sürüp gitti. Buradan bir güven doğmadı gerçi, tersine ne kadar başarılı olursam, her şeyin o ölçüde kötü sonuçlanacağından emindim daima – ve senin umursamaz tavrında bunun mükemmel bir kanıtını buluyordum.” </em></div><em><div><br /></em><a href="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/ScDEVi0RfVI/AAAAAAAABkA/woKXCGnyISQ/s1600-h/06072621.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5314463434699537746" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 129px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/ScDEVi0RfVI/AAAAAAAABkA/woKXCGnyISQ/s200/06072621.jpg" border="0" /></a><em>Vaslav F. Nijinsky,</em> "Nijinsky’nin Günlüğü" </div><div><br />Ömrünün yarısını akıl hastanelerinde geçiren dahi Rus balet Nijinsky’nin, ileride yayınlanabilecek bir kitap olması niyetiyle kaleme aldığı notlarından oluşan günlük/defteri, yazıldıktan ve yazarının ölümünden yıllar sonra, çok sevdiği biricik kızı Kyra’nın eşyaları arasında tesadüfen bulunur. Bu cümle bile trajediyi anlatmaya yeterli belki… </div><div> </div><div>Nijinsky, yeryüzüne gönderilen huzursuz ruhlu tüm büyük sanatçılar gibi, yaşamı boyunca korkunç acılar çeker. Muhteşem dansıyla sahnede kendisini izleyenleri büyülerken, odasına kapanıp yorgunluktan bitap düşene kadar yazdığı uykusuz gecelerinde, Tanrı’yı arama yolculuğuna da çıkar kendi içinde. Kendini sakalsız ve bıyıksız bir İsa’ya benzetir, et yemeyi reddeder, fazla yemeyi de reddeder, ruhunun kendisine yeteceğine inanır ve çevresindekilerin sürekli hasta olduğunu düşünmesinden nefret eder. İlaçlara ihtiyacı yoktur. Nihayet hastalığını kabul ettiğinde bile aklının değil, ruhunun hasta olduğunu söyler, yaşamı boyunca yeryüzünün tüm acılarını ruhunda hissetmiştir.<br /><br />Nijinsky’nin kimi zaman birbirine karışıp dağınık bir yumağa dönüşen, ama kendini ifade edebilmek için ne kadar çırpındığının hep hissedildiği cümlelerini içimde sürekli bir burukluk duyarak okudum. Kitabın son sayfasında, aslında onu gerçek yolculuğunun başında bıraktığımda boğazımda bir düğüm vardı, şu satırları yazarken yine hissettiğim bir düğüm…<br /><br /><em>“……. son hızla karanlık yolda aşağı doğru inmeye başladım, bir ağaç yüzünden durmak zorunda kaldım. Bir uçurumun kenarında duruyordum ve o ağaç beni kurtarmıştı. Sıcaklığını içime çekip, kollarımla sarmaladığım ağaca teşekkür ettim. O da benimkini hissetmiş olacak ki, benimle duygularımı paylaştı. Hangimizin, ötekinin sıcaklığına daha çok ihtiyaç duyduğunu bilmiyorum.”<br /></em></div></div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-7995610230175281936?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com12tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-78983628298220650882009-03-13T09:55:00.006+02:002009-03-13T11:16:42.421+02:00Karmaca<img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5312581478949829794" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SboUtTUfvKI/AAAAAAAABjg/i_LLGIzRSz0/s400/karmaca1.JPG" border="0" /><br /><div>Sebze ve meyveleri mevsiminde bol bol tüketmek, onlardan maksimum yararı almamızı sağlıyor. Ben de bunu kendime sürekli hatırlatabilmek için, daima çantamda taşıdığım küçük bloknottaki alışveriş listeme, içinde bulunduğumuz ayın sebze-meyvelerini yazıyorum. Böylece alışveriş yaparken, tezgahlarda artık herşey bulunsa da, onlara gözüm takılmadan hemen mevsim ürünlerine yöneliyorum. </div><div></div><br /><div>Bu ayın sebze listesinin en üstüne "pırasa" yazmışım. Bu kış çok fazla tüketmediğimiz pırasayı, mevsimi geçmeden pişirebilmek için bolca aldım geçen hafta. Önce çok sevdiğim bir şeklini, omletini pişirdim. Omlet tarifini isteyecekler olabilir, hemen onu da yazayım, çok basit: Kişi başına 1 pırasa hesabı ile (eğer incecik pırasalar bulabilirseniz daha fazla olabilir), incecik doğradığınız pırasaları biraz zeytinyağında soteliyorsunuz. Daha sonra ayrı bir kapta yine kişi sayısına göre çırptığınız yumurtalara karabiber, pul biber ve tuz ekleyip, pırasalarla karıştırıyorsunuz. Kapağını kapatıp kısık ateşte pişirdikten sonra ters çevirip üstünü de kızartıyor ve dilimleyip servis yapıyorsunuz...</div><div></div><br /><div>Kalan pırasalarla da "karmaca" yaptım dün akşam. "Akşam bize uğra iş çıkışı" dediğim kardeşime, ne pişireceğimi şöyle açıkladım msn'de, "bir çeşit pırasalı börek.." Gerçekten de öyle, hatta börek de değil, pırasalı kek gibi. Çok çabuk pişiyor, sıcak sıcak afiyetle yeniyor ve bir dilim daha isteniyor! Biz özellikle yanında yoğurtla birlikte çok sevdik. Aslında kardeşimin de, sevgilimin de pırasayla arası kötü değildir. Sebzelerin tadını bilen erkekler onlar:) Ama yine de karmacayı iştahla yemeleri ve tepside sadece üç dilim kalması beni sevindirdi. Üzerine de Yılmaz'ın gelirken Bolulu Hasan Usta'dan aldığı kazandibi çok iyi geldi:) </div><br /><div></div><div>Geçelim tarife...</div><div></div><br /><div><strong>Malzemeler:<br /></strong></div><div><strong></strong></div><div><strong></strong></div><div><br />- 1 kg pırasa</div><div>- 3/4 su bardağı zeytinyağı (ya da başka sıvıyağ)</div><div>- 1 su bardağı yoğurt</div><div>- 2 tane iri yumurta</div><div>- 250 gr mısır unu</div><div>- 2 çorba kaşığı beyaz un</div><div>- 1 paket kabartma tozu</div><div>- 2 tatlı kaşığı kuru nane</div><div>- Deniz tuzu, karabiber, kırmızı toz biber<br /><br /><strong>Yapılışı:</strong></div><br /><div></div><div>1. Pırasaları ayıklayıp yıkadıktan sonra incecik doğrayın.<br /></div><div></div><div></div><div></div><div><br />2. Geniş bir tavaya sıvıyağın yarısını koyun ve ısıtın. Pırasaları ekleyip biraz tuz serpin, yüksek ateşte sık sık karıştırarak soteleyin. Pırasalar miktar olarak azalacak, ancak sulu kalmamasına dikkat edin. Ilınmaya bırakın. </div><br /><div></div><div>3. Ayrı bir kapta yumurtaları yoğurt ve kalan sıvıyağ ile birlikte tel çırpıcı ile çırpın. Pırasaları ekleyip kaşıkla karıştırın. Mısır unu, beyaz un, kabartma tozu, tuz ve naneyi ekleyin, hepsi iyice karışana dek karıştırın. Kek hamuruna benzer bir hamur olacak. </div><div></div><br /><div>4. Fazla büyük olmayan bir fırın tepsisine yağlı kağıt döşeyin. Hamuru tepsiye dökün, üzerine kırmızı biber serpin. </div><br /><div></div><div>5. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında, üzeri kızarana kadar (bana 20 dk yetti) pişirin. Sıcak sıcak dilimleyip yanına yoğurt koyarak servis yapın.<br /></div><br /><div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5312581478851306402" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SboUtS9AY6I/AAAAAAAABjo/0hmndojpMdU/s400/karmaca2.JPG" border="0" /></div><br /><p>Haftasonu alışveriş listenize pırasayı ekleyin ve bu basit tarifi deneyin diyorum, zahmetsiz bir akşam yemeği için ideal:) Ben yanına hiçbir şey yapmadım ama güzel bir salatayla da ikram edilebilir. Aslında bir parça peynirle birlikte, çayın yanında da yenebilir, neden olmasın?<br /></p><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-7898362829822065088?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com34tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-67398461490503712292009-02-19T16:39:00.004+02:002009-02-19T17:01:52.152+02:00Son zamanlarda okuduklarım..<em>Blogumun yeni şekli ile ilgili planlarımın arasında, okuduğum kitaplarla ilgili bazı düşüncelerim de vardı. Halen de var! Ama sağ sütunda sizlerle son zamanlarda hangi kitapları okuduğumu paylaşmaya başladıktan sonra, bunlardan bazılarını yorumlamak da istedim ve hemen başlamaya karar verdim. Zaman zaman böyle "tarifsiz", ama keyif alacağınızı umduğum yazılar yazacağım...</em><br /><br /><a href="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SZ1vmfRvoqI/AAAAAAAABig/1NAomW6U0ho/s1600-h/179954_2.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5304518643133948578" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 138px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SZ1vmfRvoqI/AAAAAAAABig/1NAomW6U0ho/s200/179954_2.jpg" border="0" /></a>Ortaokul yıllarında çok severek bol bol okuduğum ve sonra birdenbire bıktığım Agatha Christie romanlarından sonra polisiye okumadığımı ve hatta sevmediğimi itiraf edeyim öncelikle. Bolca cinayet içeren ve başka da bir derdi olmayan kanlı öyküler ne kadar itiyorsa beni; travmalar, kişilik bozuklukları, deliliğin türlü çeşitli hallerine varan ruhsal durumlar ve bunlarla örülmüş gerilim ve kimi zaman felsefe soslu öyküler o kadar çekiyor. <strong>Ahmet Karcılılar</strong>’ın adını ilk kez bir romanı ile magazin gündemine düştüğü zamanlarda duymuş, ciddiye alınacak bir yazar olarak görmeyip pek de merak etmemiştim. Daha sonra internette dolanırken rastladığım <strong>"Akrep ve Semender"</strong>in arka kapak yazısı o kadar çekiciydi ki, bu kitabı hemen okuma listeme almama yetti:<br /><br /><em>“Binyıllardır birbirimizi arıyoruz biz. Binyıllardır parçalanmış ruhumuzu bir araya getirmek, tamamlanmak için uğraşıyoruz. Binyıllardır birbirimizi bulmak için işaretler bırakıyoruz ya da işaretler arıyoruz dünyada. Anlamıyor musun, belki de ilk defa bu kadar yakınız tamamlanmaya. Bıraktığım bütün işaretleri buldun sen. İşaretleri izleyip buraya kadar geldin. Bak! Bütün gözlerinle bak!”<br /></em><br />Yazar bir mitten yola çıkıyor ve oradan dört elemente (hava, su, toprak, ateş) ustaca bağladığı olaylar zinciriyle örülmüş inanılmaz bir aşk ve arayış öyküsü anlatıyor. Aynı zamanda polisiye bir öykü ama cinayetler alışık olduğum(uz) türden değil! Bölümler arasında yaptığı geçişler dışında hiç paragraf kullanmıyor, ama kitap o kadar akıcı ki bu durum rahatsız etmiyor hiç. Bazı okuyanlara belki rahatsızlık verebilecek tek şey var, o da yazarın tuhaf bir biçimde kadın argosu kullanması. Ben ilk sayfalarda biraz afalladım ama öykünün içine girdikçe bu dile alıştım. Tuhaf bir öykü, yer yer rahatsız edici olsa da soluksuz okudum ve günler boyu da etkisinde kaldım. Hala zaman zaman kitabın kahramanlarını düşünürken buluyorum kendimi.<br /><br /><a href="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SZ1vmAx288I/AAAAAAAABiQ/wULXnGgWpmY/s1600-h/050406010.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5304518634947146690" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 141px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SZ1vmAx288I/AAAAAAAABiQ/wULXnGgWpmY/s200/050406010.jpg" border="0" /></a><strong>Melih Cevdet Anday</strong> ve <strong>Arif Damar</strong>’ın ortak eseri olan <strong>"Yağmurlu Sokak"</strong> uzun zamandır okuma listemdeydi. Nihayet elime ulaştıktan sonra siz de kapağını sağ sütunda görmeye başladınız ama uzun sürmedi, çünkü iki günde okuyup bitirdim. İki usta şairin şiirsel diliyle su gibi akan bu roman, edebiyattaki öyküleri gerçek hayatta arayan bir genç adamın öyküsünü anlatıyor. Kahramanımızın başkentte, romantik hayallerle başladığı yolculuğu 1940’li yılların Anadolu’suna, ve orada yaşanan ya da yaşanmaya çalışılan hayatlara uzanıyor. Zaman zaman gerçeküstü görünen, bu anlamda gülümseten, bazen de eski Türk filmlerini anımsatan olaylarla akıp gidiyor öykü...<br /><br /><em>“Benim gibi birinin bu yüzyılda yeryüzünde bulunabileceğine kimse inanmaz. Ben çağdışı bir insanım. Ya eskiden kalmayım, ya geleceğin işaretiyim. Fakat herhalde bugünün insanlarına benzemiyorum.”</em><br /><br /><a href="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SZ1vmeyRzrI/AAAAAAAABiY/iXburDuOEVA/s1600-h/9753166303.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5304518643001970354" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 136px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SZ1vmeyRzrI/AAAAAAAABiY/iXburDuOEVA/s200/9753166303.jpg" border="0" /></a>Öyküden çok roman okumayı seven bir okurum ben. Güzel bir romana kendimi kaptırıp uzunca zaman onun dünyasında kalmayı severim… Öyküler ise, çok güzel de olsalar, bittiğinde ağzıma bir parmak bal çalınmış gibi hissettirip hayal kırıklığına uğratır beni. Bengal’li kökleri olup Londra’da doğan ve Rhode Island’da büyüyen <strong>Jhumpa Lahiri</strong>’nin, 2000 yılında Pulitzer ödülü alan öykü kitabı <strong>"Dert Yorumcusu"</strong>nu, buna rağmen büyük bir keyifle okudum.<br /><br /><div></div><div>Lahiri, Kalküta’ya tatillerde sık sık gittiği için köklerini hiç unutmamış ama bambaşka bir yaşam sürmüş. Bundan olsa gerek, öykülerinde büyük dünya ülkelerinin metropollerinde yolunu kaybetmiş ya da yeni dünyalarına bir biçimde eklemlenmiş ama bir türlü kendilerini ifade edemeyen Hindistan ya da Pakistan kökenli insanlara dair öyküler anlatıyor. “Aidiyet” gibi zor bir meseleden yola çıksa da öykülerini öyle renkli ve ustaca kurguluyor ki büyük zevkle okunuyor kitap. Özellikle ilk öykü olan “Geçici Arıza”yı çok sevdim.<br /><br /></div><div></div><div><em>“Böyle şeyleri hep yapardı. Hep sürprizler hazırlardı; iyi veya kötü. Hoşuna giden bir etek veya cüzdan görürse iki tane alırdı. İşyerinden aldığı ikramiyeleri, kendi adına ayrı bir banka hesabında biriktiriyordu. Shukumar buna aldırmıyordu. Babası öldüğünde annesi perişan olmuş, Shukumar’ı büyüdüğü evde tek başına bırakıp Kalküta’ya geri dönmüştü. Shoba’nın farklı olması hoşuna gidiyordu. İleriyi görebilme yeteneği Shukumar’ı hayrete düşürüyordu. Alışveriş yaptığında, arka kapının önü, İtalyan veya Hindistan yemeklerinden hangisini yapacaklarına bağlı olarak fazladan zeytin ve mısır yağı şişeleriyle dolu olurdu.”</em></div><div></div><div><br />Her öyküden sonra bir müddet onun tadını almak için diğer öyküye hemen geçmemek gerekiyor, ben zor da olsa öyle yaptım ama bu öykünün bitmesine üzülüp “acaba daha sonra neler oldu?” diye düşünmeme engel olamadı (böyle düşüncelere bazı romanların ve filmlerin sonunda da kapılırım). Lahiri işte böylesine keyifli, kahramanların “yaşadığı” öyküler yazmış… </div><div></div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-6739846149050371229?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com18tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-30466165274983362072009-02-13T10:27:00.006+02:002009-02-13T11:23:29.325+02:00Bayatlamayan (Sodalı) Poğaça<a href="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SZUwG0xnVfI/AAAAAAAABho/3QmktWf4yCY/s1600-h/sodal%C4%B1+po%C4%9Fa%C3%A7a.JPG"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5302197030102717938" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SZUwG0xnVfI/AAAAAAAABho/3QmktWf4yCY/s400/sodal%C4%B1+po%C4%9Fa%C3%A7a.JPG" border="0" /></a><br /><div>Yine bir sodalı tarif.. </div><div>Bu tarif üye olduğum yemek grubumuzda o kadar çok konuşuldu ki ben de denemek için fırsat kollamaya başladım. Bereketli bir poğaça olduğunu bildiğimden, kalabalık bir misafire yaparım diye düşünüyordum (gerçi bizde dondurucuda her daim poğaça bulunur, bahaneye de ihtiyacı yoktur ama:) Tarifi grupla ilk paylaşan kimdi hatırlamıyorum şimdi, ama gerçekten çok fazla kişi denedi, bloglarında yayınlayanlar da oldu, daha önce rastlamış olma ihtimaliniz yüksek. Ama ben yine de arşivimde bulunmasını istedim bu kurtarıcı tarifin.</div><br /><div>Poğaça türü mayalı hamurişlerini tazeyken (ve hatta sıcakken) seviyoruz, bayatlamasına izin vermeden aynı gün dondurucuya attığım için de her zaman taze yeme şansımız oluyor. Ama bu kez ertesi gün gelecek misafirler için bir gece önceden hazırlamam gerekiyordu ve bu tarifi olmasaydı muhtemelen poğaça yapmayacak, onun yerine böreği iki çeşide çıkaracaktım. Poğaçalar fırından ilk çıktıklarında o kadar puf puf ve yumuşaktılar ki ertesi gün de bu halde olacaklarına çok emin olamadım başta.. Soğuduktan sonra bezle örttüm ve sabah uyanır uyanmaz kontrol ettim. Hala yumuşacık olduklarını görünce de rahatladım. Akşam olduğunda da tazeliklerini koruyorlardı. 3-4 gün boyunca bayatlamadıkları söyleniyor deneyenler tarafından. Ama ben yine de misafirlerim gidince kalanları dondurucuya attım.<br /></div><div></div><div></div><div><br />Bu tarifi deneyen pekçok kişinin de verdiği olumlu referansla, sizlerle gönül rahatlığı ile paylaşıyorum. Denerseniz bu yumuşacık, pastane poğaçası kıvamındaki poğaçaları severek yiyeceğinizi düşünüyorum. Siz yine de fazla bekletmeden ilk gün yemeye bakın:) Zaten karşı koymak zor, hele de sıcacık çayla birlikte haftasonu kahvaltısında (üstelik erken kalkmanıza da gerek kalmaz, geceden yapıp sabah sıcak fırında hafifçe ısıtabilirsiniz).<br /></div><div></div><div></div><div><strong><br />Malzemeler:</strong> </div><div><br />- 1 küp yaş maya<br />- 1 su bardağı ılık süt<br />- 1 su bardağı sıvıyağ (soya yağı kullandım)<br />- 1 şişe soda (oda sıcaklığında)</div><div>- 2 tatlı kaşığı tuz<br />- 2 yemek kaşığı toz şeker</div><div>- Alabildiği kadar un<br /></div><div><em></em></div><div><em></em></div><div><em><br />İç malzemesi için:</em></div><div>- Siyah zeytin ezmesi; kekik ve pul biber eklenmiş, </div><div>- Haşlanıp ezilmiş patates; pul biber, karabiber ve tuz eklenmiş,</div><div>- Maydanoz ve beyaz peynir karışımı<br /></div><div></div><div><strong></strong></div><div><strong><br />Yapılışı:<br /></strong></div><div></div><div></div><div><br />1. Derin bir yoğurma kabının içine ılık sütü ve şekeri koyup yaş mayayı eritin.<br /></div><div></div><div></div><div><br />2. Üzerine sıvıyağ, soda, tuz ve un koyup yoğurun, gerektikçe un eklemeye devam ederek elinize yapışmayan yumuşak bir hamur elde edin.<br /></div><div></div><div></div><div><br />3. Hamurun üzerini streç filmle örtün, 50 derece ısıtılmış fırına alıp 45 dk kadar mayalandırın. Bu sürede 2-3 katı kabaracak.</div><div></div><div></div><div><br />4. Hamurdan yumurta büyüklüğünde parçalar koparıp açın, ortasına dilediğiniz iç malzemeyi koyup yuvarlak şekilde kapatın. Ben hamuru 3 parçaya bölüp yazdığım alternatif 3 malzemeyi de kullandım.<br /></div><div></div><div></div><div><br />5. Poğaçaları yağlı kağıt serili fırın tepsilerine dizin (ben 30'dan fazla poğaça elde ettim, 2 büyük ve 1 küçük tepsi kullanmam gerekti). Tepside de tekrar kabarıncaya kadar bekletin. Yaklaşık yarım saatte kabarıyorlar.<br /><br /></div><div></div><div></div><div>6. Poğaçalarınızın üzerine yumurta sarısı sürün, dilerseniz susam ve çörekotu serpin. Ben patateslilere susam, peynirlilere çörekotu serptim belli olması için, zeytin ezmelilere birşey serpmedim.<br /></div><div></div><div></div><div><br />7. Önceden ısıtılmış 190 derece fırında pişirin. Güzelce kızarınca alın, ılıdıktan sonra temiz bir mutfak beziyle sararak servise kadar bekletebilirsiniz.<br /></div><div></div><div></div><div><br />Kalan poğaçaları hava almayacak şekilde saklarsanız bayatlamazlar. Benim yaptığım gibi dondurucuya atarsanız, ısıtmak için poğaçaları soğuk fırına koyup fırını 150 dereceye getirin, 15-20 dk içinde tazecik oluyorlar. O arada da çay demliyorsunuz:)<br /></div><div></div><div></div><div><br />Grupta bu poğaçaya dair paylaşılan diğer alternatifleri de yazıp bitireyim:</div><div>- Peynirli iç malzeme olarak rendelenmiş tulum peyniri &amp; maydanoz, ya da lor &amp; dereotu ve taze soğan</div><div>- Her hamurun içine birer tatlı kaşığı nutella:) (buna özellikle çocuklar bayılmışlar, ama bizim de bayılacağımız kesin.. tabi bu durumda hamurdaki tuzu biraz azaltmak iyi olabilir)</div><div>- İç malzeme koymadan sandviç ekmekleri gibi yapabilir, sonra içine dilediğiniz malzemeyi koyup ufak sandviçler yapabilirsiniz. </div><div>- Hamuru yarı yarıya tam buğday unu ile hazırlayabilirsiniz.<br /></div><div></div><div></div><div><br />Haftasonu geliyor, Cumartesi günü çalışmayan şanslılardansanız hadi bu akşam kolları sıvayıp yarınki kahvaltı için poğaça yapın... Bir tek Pazarınız varsa benim gibi, yarın akşama saklayın hevesinizi. Mis gibi kokusu evi sarınca sabahı beklemek zor oluyor biraz ama sabredin, gece gece yemeyin:) Dışarda muhtemelen yağmur yağan tembel bir kış sabahında, demlenmiş çay kokusuna karışan sıcak poğaça kokusu kadar güzel şey var mı evde olmaya dair? </div><div></div><div></div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-3046616527498336207?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com42tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-46961285067730349532009-02-09T09:50:00.005+02:002009-02-09T11:06:35.523+02:00Sodalı Börek<a href="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SY_kVjrF9gI/AAAAAAAABhY/ehwM9RIMk5I/s1600-h/sodal%C4%B1+b%C3%B6rek.JPG"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5300706345442735618" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SY_kVjrF9gI/AAAAAAAABhY/ehwM9RIMk5I/s400/sodal%C4%B1+b%C3%B6rek.JPG" border="0" /></a><br /><div>Menümüzdeki lezzetlere sodalı börekle devam etmek istiyorum. Pekçok kişinin bildiği bir tariftir bu ama arşivimde bulunmasını istedim, çünkü kurallarına uygun yapıldığı zaman sonucu garantili, nefis bir börek bu. Benim güzel yapmayı başardığım ilk börek sayılabilir aynı zamanda:) Yıllar önceki ilk börek denemelerimden birinde sodalı börek yapmış, annemi bile şaşırtmıştım. En son denememde bu böreğin en önemli sırrı olan buzdolabında bekletme kısmını önemsememiş, bunun ne kadar önemli olduğunu da o zaman anlamıştım:) </div><div></div><div><br />Türkmenciğimin en sık yaptığı börektir, benden öğrendiğini söyler. Misafirleri için sürekli yapıyordu, bense sürekli yeni denemeler peşinde olduğumdan unutmuştum bu güzel böreği. Menümü planlarken tuzlulardan aklıma ilk olarak o geldi Türkmen sayesinde. Bir gün önceden yapılıp misafirler gelmeden önce pişirilebilmesi bu böreğin en güzel tarafı..</div><div></div><br /><strong>Malzemeler:</strong><br /><br /><div>- 5 adet yufka<br />- 1 çay bardağı sıvıyağ</div><div>- 1 kase beyaz peynir, kaşar peyniri, örgü peyniri karışımı<br />- ½ demet kıyılmış maydonoz<br />- 3 adet yumurta<br />- 2 şişe soda </div><div></div><div><strong><br />Yapılışı:</strong></div><div><br />1. Sıvıyağı bir kaseye alın, fırın tepsisini fırçayla yağlayın, üzerine 1 tane yufka serin. Yufkanın üzerini de fırçayla yağlayın. </div><div></div><div><br />2. Geri kalan yufkaların hepsini 4 parçaya bölün. Bu parçalardan 6 tanesini (yani 1,5 yufkayı) tepsiye döşeyin, her katın arasını yağlayın. </div><div></div><div><br />3. Peynirleri rendeleyip kıyılmış maydanozla karıştırın, tepsideki yufkaların üzerine yayın. </div><div></div><div><br />4. Kalan yufka parçalarını da aralarını yağlayarak tepsiye döşeyin. Yağın tamamını kullanın. Hepsi bitince keskin bir bıçakla böreği dilimleyin. Bir püf noktası da böreğin çok iyi dilimlenmesi, böylece dökeceğiniz soda ve yumurta karışımı tüm böreğe eşit yayılır ve böreğiniz kuru kalmaz. </div><div></div><div><br />5. Yumurtaları çırpıp böreğin üzerine dökün. En son olarak sodaları dökün. Böreğinizi bu şekilde en az 1-2 saat buzdolabında bekletin (1 gece beklerse daha güzel oluyor). 190 derecede pişirin. Eğer böreği gece boyu dolapta beklettiyseniz fırını önceden ısıtmayın, soğuk fırına verin, bu da bir başka püf noktası...</div><div></div><div><br />Püf noktaları Türkmenciğime aittir! Teşekkürler canımcım:)<br /><br /></div><div></div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5300706349937748882" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SY_kV0aya5I/AAAAAAAABhg/BNxWJbwcLos/s400/muzlu+kek.JPG" border="0" /><br />Bu gördüğünüz kek, olabilecek en güzel muzlu kek olsa gerek...<br />Cafe Fernando'daki <a href="http://cafefernando.com/turkce/?p=69">bu tarifi</a> daha önce de yapmıştım dostlarımız için, hem de çift ölçü olarak (Cenk'in tariflerine güvenim sonsuz). Bu kez normal ölçülerle, küçük baton kalıbımda pişirdim, ölçüler tam geldi. Menüde çeşit çok olduğu için yeterli de oldu, hatta kalan birkaç dilimi sonraki gün kahvaltıda Nutella ile yedik:) Bu kez yarım küçük paket bitter çikolatayı da kırarak ekledim hamura. Her hali çok güzel bu kekin.. Nemli dokusuna, muzun çok net hissedilen aromasına bayılıyor herkes. Yeni denemeleri çok sevsem de bir başka muzlu kek tarifi arayacağımı hiç sanmıyorum artık.<br /><br />Kış bitmeden mutlaka deneyin derim...<br />Kış zamanı, kek ve kahve zamanıdır.<br />Bir de yanında mutlaka güzel bir kitap...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-4696128506773034953?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com15tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-79822274348689335012009-02-06T10:00:00.005+02:002009-02-06T10:39:28.642+02:00Közlenmiş Biberli, Çamfıstıklı Humus<a href="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SYvus17btnI/AAAAAAAABhA/gXpywS6xbx0/s1600-h/humus1.JPG"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5299591840689534578" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SYvus17btnI/AAAAAAAABhA/gXpywS6xbx0/s400/humus1.JPG" border="0" /></a><br />Dün akşam sevgili dostlarımızı evimizde ağırladık, uzun bir zaman sonra... Günler öncesinden başlayan menü planlama süreci, yerini Salı ve Çarşamba geceleri hazırlık sürecine bıraktı. Mutfakta her zaman keyifle çalışıyorum ama dostlarımı ağırlayacağım zaman daha bir artıyor keyfim. Sevgiyle yapılan herşey güzel olur, o yüzden hazırladığım herşey sevilerek yendi ve bir kez daha bana bir kafe açma planları yapıldı:)<br /><br />Yemek masamız fazla büyük olmadığından, 10 kişi için açık büfe yapmanın en iyisi olduğuna karar verdim ve atıştırmalık yaramaz yiyecekler hazırladım:) Menümüzü paylaşmak istiyorum, Türkmenciğim çok dengeli ve uyumlu olduğu yorumunu yapmıştı öncesinde (ne çok kafasını şişirdim bilseniz:), belki sizlere de fikir verir kalabalık davetleriniz için:<br /><br />- Közlenmiş biberli ve çamfıstıklı humus<br />- Mercimek köftesi<br />- Sodalı börek<br />- Peynirli / patatesli / zeytin ezmeli poğaça<br />- Alim'in getirdiği etli ve etsiz çiğköfte<br />- Muzlu kek<br />- Korova kurabiyeleri<br />- Karamelli sütlü irmik tatlısı<br /><br />Menüden ilk olarak paylaşacağım tarif, Ahmet abimin çektiği bu güzel fotoğraflar nedeniyle, humus olacak... Bazılarınızın tahmin ettiği üzere, tam bir <a href="http://mutfaktazen.blogspot.com/">Tijen</a> abla tarifi! Hem klasik (ve aynı zamanda vejetaryen) bir lezzet, hem ona değişik bir yorum getirilmiş, hem de çamfıstıklı.. Bu üçü birarada olunca tarifin Tijen ablamdan olması kaçınılmaz neredeyse:) <em>"Her Güne Bir Yemek"</em> kitabına sık sık başvuruyorum bugünlerde, humus tarifi tam benim davet günüme rastlıyordu üstelik. Klasik humusu herkesin seveceğinden emin olamadığım için yaptım biraz da.<br /><br />Anneciğimin Aydın'dayken verdiği güzel nohutları sabahtan haşladım, hiç kabuk bırakmadan yumuşacık piştiler. İşten eve dönünce de hemen diğer malzemelerle birlikte blendera attım. Kaseye aldıktan sonra da geniş bir tabağın ortasına oturtup kenarlarına Tarihi Harbiye Fırını'nın harika anasonlu ve zeytinli kıtır ekmeklerini yerleştirdim (ve herkesten çok ben yedim itiraf ediyorum).<br /><strong></strong><br /><strong>Malzemeler:</strong><br /><br /><div></div><div>- 1,5 su bardağı haşlanmış nohut</div><div>- 3-4 adet közlenmiş kırmızı biber (konserve kullandım)</div><div>- 2 çorba kaşığı zeytinyağı</div><div>- 3 diş sarımsak</div><div>- 1/4 su bardağı tahin</div><div>- 1/2 limon suyu</div><div>- Kırmızı toz biber, tuz<br />- 1 çorba kaşığı çamfıstığı </div><div> </div><div></div><div></div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5299591844733289762" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SYvutE_ihSI/AAAAAAAABhI/s_W46ojuHtY/s400/humus2.JPG" border="0" /><strong><br />Yapılışı:</strong> <p>1. 1 su bardağı nohutu bir gece önceden ıslatın. Ben kaynar su dolu tencerede ıslatıp kapağı kapalı olarak sabaha kadar bekletiyorum. </p><p>2. Ertesi gün nohutları süzüp tekrar kaynar suya alın ve yaklaşık 45 dk, iyice yumuşayana kadar haşlayın. Piştikten sonra altını kapatın, hemen süzmeyip suda bir müddet daha bekletin (ben akşam eve dönene dek beklettim, ama siz evdeyseniz bu kadar bekletmenize gerek yok).</p><p>3. Nohutları süzün, suyunun bir kısmını ayırın, belki gerekebilir. 1,5 bardak nohutu blender haznesine koyun. Kalan nohutu poşetleyip çorba ve pilavlarınız için dondurucuya atabilirsiniz. </p><p>4. Közlenmiş kırmızı biberlerin kabuklarını soyup blendere atın. Ben konserve biber kullandım, biberler ince ince kesilmiş olduğu için 4 kaşık kadar koydum.</p><p>5. Zeytinyağı, sarımsak, tahin, limon suyu, tuz ve kırmızı toz biberi ekleyin, blenderi çalıştırın. Tüm malzemeyi iyice püre haline getirin. Eğer kıvamı koyu olursa nohutun haşlama suyundan ekleyebilirsiniz, ben 1 kaşık kadar ekledim. Tadına bakarak tuzunu ayarlayın.</p><p>6. Üzerini süslemek için yağsız tavada çamfıstıklarını kavurun. Humusunuz hazır, artık bir kaseye alıp süsleyerek kıtır ekmeklerle servis yapabilirsiniz... </p><p>Tam benlik bir lezzet bu.<br />Humusa zaten bayılıyorum, bir de içine közlenmiş biber girince inanılmaz oluyor. Mutlaka deneyin derim. Humusla aranız çok iyi olmasa da seveceksiniz, iyiyse bayılacaksınız, garanti ediyorum:) Anasonlu kıtırlar da yanına çok yakıştı, iyi ki güleryüzlü satış görevlilerinin tavsiyesini dinlemişim... </p><p></p><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-7982227434868933501?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com16tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-76744793476463559412009-02-03T09:27:00.007+02:002009-02-03T10:30:33.915+02:00Üç renkli patates salatası<img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5298473231247805186" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SYf1VNBxCwI/AAAAAAAABgo/YnaDyv0UxZ4/s400/3+renkli+patates+salatas%C4%B1.JPG" border="0" /> <div></div><div><br />Geçtiğimiz Pazar günü Özlemciğimde toplandık. Yine benden önce davrandı, ben çağırmayı düşünüyordum bu kez dostlarımızı. Bizdeki toplantıyı hafta içinde bir akşama almaya karar verip Pazar günü Özlemlerde buluştuk. Ben sabahtan yaptığım poğaçaları alıp erkenden gittim, Özlem'e yardım etmek için. O nefis börekler hazırlarken ben de Seran'ın doğumgünü için <a href="http://sibelinkahvesi.blogspot.com/2009/01/ikolata-soslu-muzlu-pasta.html">pasta</a> yaptım. </div><div></div><div></div><div><br />Özlem'in patates salataları meşhurdur, yine harika bir salata yaptı. Bu kez fotoğrafını çektim ve pek fazla salata tarifi bulunmayan kahve arşivine bu lezzeti kazandırmak istedim. Ben bu tür salataları başlıbaşına bir yemek gibi görüyorum aslında, özellikle de ofise ve pikniğe taşımak için ideal olduklarını düşünüyorum. Böyle bir salata yanında yoğurtla pek güzel bir öğle yemeğidir benim için:) Ama tabi ki bir davet sofrasında çok şık ve güzel duruyor. Özlemciğim, tekrar ellerine sağlık! Şimdiden bol bol reklamını yapıyorum ki blogunu açtığında okurun çok olsun:))</div><div></div><div><strong></strong></div><div><strong><br />Malzemeler:<br /><br /></strong></div><div><strong></strong></div><div></div><div>- 10-12 adet mandalinadan biraz büyük patates</div><div>- 1 silme çorba kaşığı tereyağı </div><div>- 2 çorba kaşığı zeytinyağı </div><div>- 3 adet orta boy havuç</div><div>- 1 adet kırmızı lahana</div><div>- Tuz, karabiber</div><div>- 1 adet limon</div><div>- Dilediğiniz kadar mısır </div><div></div><div><strong></strong></div><div><strong><br />Yapılışı:</strong></div><div></div><div></div><div><br />1. Patatesleri soyup küp küp doğrayın ve içine tuz attığınız suda haşlayın.<br /></div><div><br />2. Patatesler haşlandıktan sonra süzün, içine tereyağ ekleyip püre haline getirin. Özlem en iyisinin blender olduğunu ama kendisinin ısrarla patates ezicisi kullandığını söyledi bu işlem için:)<br /><br />3. Patates püresinin 2/3 sini alıp altına streç film serdiğiniz borcama koyun, üzerinden bastırıp düzleştirin. Biz telaşla unuttuk bu aşamayı, o yüzden de borcamdan servis ettik. Bence böyle de çok güzeldi görüntüsü.. Ama streç film sererseniz ters çevirip dilimleme şansınız olur serviste. </div><div></div><div></div><div><br />4. Havuçları soyup rendeleyin ve 1 kaşık zeytinyağında rengi soluncaya kadar kavurun. İçine tuz, çok çok az karabiber, 1/2 limon suyu ve kalan patatesin yarısını ekleyip iyice karıştırın. Borcamdaki patatesin üzerine koyup bastırın.</div><div></div><div></div><div><br />5. Kırmızı lahananın yarısından biraz fazlasını (küçükse tamamını) birkaç parçaya bölüp robota atın, içine 1/2 limon, tuz, 1 kaşık zeytinyağı ve az karabiber ekleyip incecik kıydırın. </div><div><br />6. Kırmızı lahanayı kalan patetes ile karıştırıp en üste koyun, üzerini düzleştirip mısır serpiştirin. Eğer ters çevirecekseniz mısırı ters çevirdikten sonra serpebilirsiniz. </div><div></div><div></div><div><br />Bunlar da Özlem'in nefis peynirli börekleri... Buzlukta hazırdı, hemen tepsiye alıp üstlerine yumurta sarısı sürdü, susam serpti ve fırına attı. Çıtır çıtır oldular..<br /><br /></div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5298473237866266946" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SYf1VlruwUI/AAAAAAAABgw/Qq7FI1H5abs/s400/%C3%B6zlemin+peynirli+b%C3%B6re%C4%9Fi.JPG" border="0" /><br />Ve hamurunu Özlem'in hazırladığı, şekillendirmesini benim yaptığım <a href="http://sibelinkahvesi.blogspot.com/2008/08/susaml-tuzlu-kurabiyeler.html">susamlı tuzlu kurabiyeler</a>.. Özlem bu kurabiyeleri çok sevmiş, sık sık yapıyor.. Tazeyken ağızda dağılan, çok leziz kurabiyeler bunlar gerçekten. Ben bir de bu kalp şeklindeki tabağa bayılıyorum:)<br /><div><div><br /></div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5298473242178810306" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SYf1V1v68cI/AAAAAAAABg4/h_6648hDKmc/s400/susaml%C4%B1+tuzlu+kurabiye.JPG" border="0" /> </div><div></div><div><br />Seran'a da çok güzel bir sürpriz oldu, muhtemelen beklemiyordu, çünkü zaten toplanacaktık o gün... Biz ışıkları söndürüp pastayla salona girdiğimizde çok şaşırdı, "bugünkü 4. pastam!" derken gözleri ışıl ışıldı:) nice güzel yaşlara Serancığım! </div><div><br />Ben de Perşembe akşamı için menümü şimdiden planladım, hazırlıklarımı da bu akşam ve yarın akşam yapacağım. Uzun zaman sonra, güzel bir sofra etrafında dostlarımızı evimizde ağırlayacağımız için çok heyecanlıyım...<br /><div></div></div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-7674479347646355941?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com18tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-26811801277101232202009-01-27T09:31:00.005+02:002009-01-27T11:17:11.108+02:00Sütçü!<a href="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SX666U3TJHI/AAAAAAAABgA/-ry6G1zyxSk/s1600-h/bal+%26+kaymak.JPG"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5295875723030111346" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SX666U3TJHI/AAAAAAAABgA/-ry6G1zyxSk/s400/bal+%26+kaymak.JPG" border="0" /></a><br />Sonunda şehr-i İstanbul'da bir de sütçü buldum.<br />Aslında o beni buldu desem daha doğru olur!<br /><br />Mail kutuma düşen blogla ilgili sürpriz mailler beni her zaman heyecanlandırır. Kimi zaman benimle tanışmak isteyen coşkulu bir okur-dost, kimi zaman bana ürünlerinden göndermek isteyen bir firma, kimi zaman bir reklam ya da röportaj talebi olur bu. Bazen de işte böyle güzel insanlar bulur beni, sütçümün bulduğu gibi.<br /><br />Ona sütçüm diyorum, çünkü o da kendine öyle diyor. İşine aşık insanlardan biri Aysun hanım. Yaptığı iş öyle önemli ve öyle güzel ki! Artık en doğal -olması gereken- yiyeceklerin bile katkı maddeleriyle dolu olduğu, saf lezzetlere ulaşmanın giderek imkansızlaştığı koca bir metropolde, henüz sağılmış taze sütleri anneler çocuklarına içirsin diye, ev yoğurtları yapılsın, ocaklarda mis kokan sütlaçlar kaynasın diye evlere taşıyor Aysun hanım. Silivri'de <strong>"Gündönümü"</strong> adını verdiği bir çiftliği, çiftlikte işte bu kadar çok sevdiği inekleri var!<br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5295874270179715154" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SX65lwkxaFI/AAAAAAAABfQ/t21LEQQmGGc/s400/aysun_wth_the_cow%5B1%5D.JPG" border="0" /><br />Aysun hanım bana yolladığı ilk mailinde <a href="http://sibelinkahvesi.blogspot.com/2005/12/bol-tarnl-salep-keyfi-hindistancevizli.html">salep</a> tarifim için teşekkür ediyor, taze sütleri ile bu lezzeti deneyeceğini söylüyordu. Benim de denememi istiyordu ama... İstersem bana da bir şişe süt getirebilirdi. Hayır diyebilir miydim hiç buna? Heyecanla bekledim sütümün bana ulaşmasını. Ulaşınca da bu güzelliği sizlerle paylaşmak için sabırsızlandım. Ama paylaşmak ancak ikinci siparişte mümkün oldu. İlk gelen süt ve onun güzel kaymağı o kadar kısa zamanda tükendi ki...<br /><br />Son iki haftadır, Pazar sabahı uyandığımda telefonumda sütçümden gelen mesajı görmek de çok keyifli:) Geçen Pazar gelen mesajda, o sabah çok güzel bir yağmur yağdığını ve bunun ineklerin yulafları için ne kadar iyi olduğunu yazıyordu mesela! Mesajı sipariş ettiğim süt miktarını yazarak yanıtladım:) Dün getirdiği sütümü akşam eve gider gitmez kaynattım yine ve soğuması için buzdolabına kaldırdım. Gece boyunca buzdolabında dinlenen sütün görüntüsü, sabah dolaptan çıkardığımda böyleydi..<br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5295875330763303266" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SX66jfjmqWI/AAAAAAAABf4/xubSGqeUGDI/s400/tencerede+s%C3%BCt.JPG" border="0" /><br />Hemen delikli kepçeyle bir güzel sıyırdım üstündeki kaymağı. Tabağa aldıktan sonra da yanına bal ve marmelat çıkardım, geceden pişirdiğim mis gibi ekmeğimden dilimledim. Sizlerle bu güzelliği paylaşabilmek için de çok erken kalkıp böyle ballı kaymaklı bir kahvaltı etmem gerekti bugün:))<br /><br />Aysun hanıma ulaşmak isterseniz <a href="mailto:aysun@gundonumu.biz.tr">aysun@gundonumu.biz.tr</a> adresine bir mail atabilirsiniz. Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri bizzat kendisi dağıtım yapıyor. İsterseniz işyerinize (eğer ofisinizde sütü akşama kadar muhafaza edebileceğiniz bir buzdolabı varsa), isterseniz de evinize teslim ediyor. Evlere teslimde 5 lt altında dağıtım yapmıyor; ama zaten haftalık olarak bu miktarda süt alan pekçok müşterisinin süt, yoğurt, sütlü tatlı gibi ihtiyaçlarının tamamını karşıladığını söylüyor.. Ben sütümü işyerimde teslim alıyorum 2 litrelik şişelerde, ama sanırım önümüzdeki haftadan itibaren bu miktarı ben de artıracağım, çünkü artık dışarıdan yoğurt almak istemiyorum! Süzme yoğurdumu bile kendim yapmak niyetindeyim (bu denemelerimin sonuçlarını da paylaşacağım daha sonra). Evde tüketilen sütlü tatlı miktarı ise inanılmaz boyutlarda zaten.. Dahası, yaptığım pekçok ekmeğe süt koyuyorum, çorbalara eklemeyi seviyorum, eh arada kek filan da yapıyorum:)<br /><br />Daha önce üyesi olduğum bir mail grubuna sevgili <a href="http://fikirsahibidamaklar.blogspot.com/">Defne Koryürek</a>'ten gelen bir maili Aysun hanım bana ulaştıktan sonra yeniden hatırladım ve arşivimden bulup bir kez daha okudum. Defne hanım çok önceden tanışmış meğer bu güzel sütle.. Hatta blogundaki son yazısında yaptığı denemelerden de bahsediyor. Pastörize ve uht'lenmiş sütlerin sindirim sistemimiz tarafından tanınmaz hale geldiğinin ve bizlere bu nedenle yarardan çok zarar verdiğinin, uzun zamandır sadece bizim değil Avrupa ve Amerika'nın da gündeminde olduğunu yazıyordu bu mailde. Sonunda, "gerçek süt içmek, içirmek isteyenlerle paylaşın lütfen mektubumu" dediği için, yazısından bir alıntı yapmak istiyorum:<br /><br /><em>"Diğer taraftan, mesele hijyen olduğu icin yıllar önce sokak sütünün zararlı, şişe sütün sağlıklı olduğunu bellemişiz. Bellemişiz diyorum ama, aslında biraz düşününce binlerce yıl mesele olmayan, kimseyi kırıp geçirmeyen bir "risk"in nasıl olup da büyük bir konu haline geldiğini düşününce.. asıl konunun sanayiileşme olduğunu idrak ediyor insan. Binlerce hayvanın sütünü onbinlerce kilometre ötede satılmaya yollamaksa hedef, elbette raf ömrünü uzatmak ve hijyene dair riskleri elimine etmek gerekiyor."</em><br /><br />Evet aynen öyle!<br />Elbette sokaktan geçen herhangi bir sütçünün sütünü almazdı benim annem de, ama küçük şehirde yaşamanın getirdiği bir güzellik olan, "satıcıyı tanımak" şansına sahipti o. Ve tıpkı yumurtasını, tereyağını, peynirini aldığı birileri olduğu gibi sütçüsü de oldu hep ve bizi o sütlerle büyüttü. Elimize tencere verip sokağa yollardı bizi, sütçünün arabası mahalleye geldiğinde. Süt alan diğer komşularla ayaküstü sohbet eder, eve selamlarını götürür, süt tenceresini de hemen ocağa koyardık. Ertesi sabah annemin kahvaltı sofrasına koyduğu kaymağı ise yemelere doyamazdık.. Sonraları yağsız kutu sütlere nasıl alıştım hala bilmiyorum inanın... Ama damak bir kez bir lezzeti tanıdığında onu bellek kaydediyor, asla unutmuyor. Ben de çocukluğumda içtiğim sütün, yediğim kaymağın lezzetini hiç unutmamış olduğumu bu sayede anladım...<br /><p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5295875323396694850" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SX66jEHRI0I/AAAAAAAABfo/pCA-51gqu3M/s400/kaymakl%C4%B1+ekmekler.JPG" border="0" /><br />Marmeladımın tarifini paylaşmak istiyorum son olarak.<br />Yemek grubumuza bu tarifi sevgili Erva göndermişti. İlk kez denediğim armut marmeladını ben çok sevdim, geçenlerde kahvaltıya gelen bir arkadaşım da çok sevince bir kavanozunu ona hediye etmiştim. Kalanının da tadını çıkarıyorum şimdilerde Pazar kahvaltılarında.. Yapımı çok basit ve denemeniz için şimdi tam zamanı.. Pazardan mevsimin en güzel armutlarından alın ve haftasonu kahvaltı sofranıza farklı bir lezzet koymak, dostlarınıza hediye etmek için deneyin derim.</p><p><strong>Malzemeler:</strong><br /><br />- 1 kg armut (yumuşak cins olmalı)<br />- 1/2 kg toz şeker<br />- 2 adet karanfil</p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5295874292538946306" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SX65nD3oMwI/AAAAAAAABfg/8G-EMkpOZH0/s400/ayva+marmelad%C4%B12.JPG" border="0" /><br /><strong>Yapılışı:</strong> <p>1. Armutları yıkayıp soyun, 4 eşit parçaya bölün. Çekirdeklerini çıkarıp, çekirdek yataklarını temizledikten sonra tencereye koyun. </p><p>2. Tencereye bir miktar su ve karanfilleri koyduktan sonra kapağını kapatın, orta ateşte pişirin. Armutlar sularını salıp tekrar çekmeye başladıkları zaman ateşten alın. </p><p>3. Armutları tahta bir kaşıkla bastırarak ezin. Ben süzgeçten geçirmedim ama isterseniz geçirebilirsiniz. Şekeri ekleyin ve tekrar ocağa alın. </p><p>4. Dibini tutmaması için sık sık tahta kaşıkla karıştırarak, marmelat kıvamını buluncaya kadar kaynatın (bende tüm pişme aşamaları -ezmeden önce ve sonra- toplamda 40 dk kadar sürdü). Ateşten aldıktan sonra ılındığında cam kavonazlara alabilirsiniz.</p><a href="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SX66jPWFZzI/AAAAAAAABfw/NdkRjpgaiEs/s1600-h/ayva+marmelad%C4%B13.JPG"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5295875326411630386" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SX66jPWFZzI/AAAAAAAABfw/NdkRjpgaiEs/s400/ayva+marmelad%C4%B13.JPG" border="0" /></a> <p>Tadını en iyi çıkartmak için; ev ekmeği üstüne önce kaymak, sonra marmeladınızdan koyuyorsunuz:)<br /><br />Gerçek lezzetleri hiç unutmamak dileğiyle... </p><p></p><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-2681180127710123220?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com45tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-90307005495546389332009-01-23T09:20:00.007+02:002009-01-23T10:07:31.652+02:00Brüksel Lahanası Sotesi<a href="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SXlxw7fXtsI/AAAAAAAABew/741ZHtrbaNo/s1600-h/DSC00386.JPG"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5294387922367657666" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SXlxw7fXtsI/AAAAAAAABew/741ZHtrbaNo/s400/DSC00386.JPG" border="0" /></a><br /><div></div><div>Brüksel lahanası deyince hep aklıma yıllar önce annemin pazarda yaşadığı bir diyalog gelir. Hiç brüksel lahanası görmemiş olan genç bir pazarcı çocuk, annemin torbasındakileri görünce "teyze onlar ne?" demiş, annemin "brüksel lahanası oğlum" demesi üzerine "ne ola ki o?" diyerek yakından görmek istemişti. Annem gösterince gülmeye başlayan çocuk, "anaaa bakın bakın! lahanalar güççülmüş!" diyerek hem annemi hem çevredekileri gülmekten kırıp geçirmişti:)</div><div><br />Bizim kendisi ile tanışmamız çok eskiye dayanmaz, sanırım pek çoğunuz için de öyledir. Hemen hemen brokoli ile aynı zamanda tanışmıştık belki de kendisiyle.. Ama kendini hemen sevdiren bu minik lahanalar, en sevdiğimiz kış sebzeleri arasına giriverdi. Onunla bildiğiniz diğer sebzeler gibi salçalı tencere yemeği yapabilirsiniz, sadece haşlayıp üzerine zeytinyağı-limon dökerek salata gibi yiyebilirsiniz, ya da soteleyebilirsiniz. Benim en sevdiğim versiyonu da bu gibi sotelerdir işte..<br /><br /></div><div></div><div>Bunca sevdiğim bu sebzenin bir tarifinin, dördüncü kış mevsimini yaşayan Kahve'nin arşivinde yer almaması şaşırtıcı tabi.. Bunu da şimdi farkettim ve üzüldüm, haksızlık etmişim bu güzel sebzeye.. İşte şimdi bu hatamı telafi etmek adına, parmak yedirten bir sote tarifi vermek istiyorum. </div><div></div><div><br />Dün akşam eve erkence gitmiştim. Erken gideceğimi bildiğim için de önceki akşamdan yemek yapmamıştım. O yüzden hemen mutfağa girdim ve geçen hafta ekolojik pazardan aldığım brüksel lahanalarını -bir yandan söylenerek- ayıklamaya başladım. Söylenerek diyorum, çünkü çok miniklerdi! Kendime kızdım, "bunun organiğinde toz olur toprak olur Sibel, illa ki en ufaklarını seçmek zorunda mıydın?" diye.. Neredeyse yaprak sarsam sarabileceğim kadar bir sürede temizleyebildim lahanalarımı. Ama sonuca da çok memnun oldum doğrusu, çok lezzetlilerdi ve çabucak piştiler. Aslında başlangıçta onları haşlayıp salata yapmak niyetindeydim, ama sevgilim yemeğini yap deyince sotelemeye karar verdim.<br /><br /></div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5294386171157921122" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SXlwK_ubvWI/AAAAAAAABeo/lK76SF1C3bc/s400/DSC00389.JPG" border="0" /><br />Gelelim tarife.. Fikir internetten alındı, nerede görüldüğü şimdi hatırlanmıyor.. Tarafımızdan çok sevildi ve bir oturuşta tüketildi. Yanına da brokoli ve patates yaptım fırında.. Sevgilim tabi ki süzme yoğurtla birlikte sevdi, bense sade olarak.. Kocaman birer tabak yedik afiyetle.. İçindeki limondan dolayı Fırat'ın sevmeyebileceğinden korkuyordum aslında (daha önce yaptığım limonlu makarnadan bir çatal alıp gerisini bana bırakmıştı:) ama öyle olmadı, o da benim kadar keyif aldı. (Ben de sebze yiyen bir eşim olsun dualarım kabul edilmiş olduğu için bir kez daha mutlu oldum:)<br /><br /><strong>Malzemeler:</strong><br /><em>(2 kişilik)</em><br /><br />- 1/2 kg brüksel lahanası<br />- 1 çorba kaşığı tereyağı<br />- 1 çorba kaşığı zeytinyağı<br />- 1 adet kuru soğan<br />- 3 diş sarımsak<br />- 1 çorba kaşığı limon suyu<br />- 1 tutam limon kabuğu rendesi<br />- Deniz tuzu, karabiber<br />- Parmesan (veya tulum peyniri) rendesi<br /><br /><strong>Yapılışı:</strong><br /><br />1. Brüksel lahanalarını yıkayın, ayıklayın. Ayıklamak için, lekesiz kısımlar gözükene kadar dış yapraklarını atın, tepesindeki sert kısmı da çok az kesin. Yıkadıktan sonra eğer irilerse içlerinin de pişmesi için tepelerinden derince çizin.<br /><br />2. Tereyağını zeytinyağıyla birlikte geniş bir tavaya alıp eritin. Soğanı yemeklik doğrayıp ekleyin, brüksel lahanalarını da ekleyin. Daha sonra kapağını kapatın, kısık ateşte, birkaç dakikada bir karıştırmayı unutmayarak 10 dk kadar soteleyin.<br /><br />3. Sarımsakları tuzla birlikte ezin, tavaya ilave edin. Limon suyu ve kabuğunu da ekleyin. Bir 5 dk kadar daha pişirdikten sonra altını kapatın. Servis tabaklarına alıp üzerlerine parmesan rendesi serperek sıcak sıcak servis yapın.<br /><br />Yanına makarnanın da çok yakışacağını düşündüm sonradan...<br />Bence deneyin, ya da bu size fikir versin, siz kendi yemeğinizi yaratın. Sizin evde sizden başka sebze yiyen olmasa bile sizin 2 günlük şahane bir yemeğiniz olur. Brüksel lahanasının tam zamanı şimdi..<br /><br />Yarın ekolojik pazara gidince yarım kilo daha alırım (çok miniklerden değil!), bu kez sadece haşlayıp yağlar, limonlar, afiyetle yerim diye düşünüyorum. Siz de o sıralarda sotesini dener, kulaklarımı çınlatırsınız belki...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-9030700549554638933?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com25tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-62794744984849665572009-01-21T10:56:00.009+02:002009-01-21T12:01:01.203+02:00Yeni lezzet keşifleri...<img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5293668929684709202" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SXbj2DBhH1I/AAAAAAAABeI/X7brUppfIUs/s400/DSC00260.JPG" border="0" /><br /><div><div>Vazgeçilmez bitter lezzetini damağınıza bir güzel yaydıktan sonra boğazınızı yakıp geçen bir çikolata için ne düşünürsünüz? Çikolatayı aşka benzetirseniz eğer pekçok şey söylenebilir sanırım:) Biberli çikolata böyle birşey.. Benim en vazgeçilmez çikolatam oldu bu ikinci tadışımdan sonra. Son nokta diyorum, daha ötesi olamaz herhalde artık! Herkese göre değil ama, onu baştan söyleyeyim.. (yine de deneyin derim).<br /><br /></div><div></div><div></div><div>Son günlerde keyif kahvelerimin yanında azar azar yiyerek tadını çıkardığım bu yaramaz lezzetleri paylaşmak istedim bugün. Bunlar da "zakuska" denilen Bulgaristan kurabiyeleri.. Emelciğim getirdi tadayım diye, seveceğimi biliyordu tabi..<br /></div><div><br /></div><div></div><div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5293670310408464674" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SXblGantqSI/AAAAAAAABeQ/cTmMf5GQUY8/s400/DSC00360.JPG" border="0" /></div><div><br />Çikolata kaplı bisküvinin tadı da harika....<br /><br /></div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5293670314000324114" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SXblGoAFFhI/AAAAAAAABeY/xnB_I__48Pw/s400/DSC00368.JPG" border="0" /> <div></div><div><br />.... çikolata kaplı kurabiyenin de. </div><div><br /></div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5293668922584652050" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SXbj1oku2RI/AAAAAAAABeA/YbB7XbOaOoA/s400/DSC00362.JPG" border="0" /><br />Bunlar biraz ekleri andırıyor şekil itibariyle. Isırdığınızda ise çikolata ile birleştirilmiş iki yumuşacık (kek kadar yumuşak) kurabiye olduğunu ele veriyor. Kahveyle de tadına doyulmuyor hani.. </div><div></div><div></div><div><br />Farklı ve yöresel lezzetler keşfetmeye bayılıyorum.. Hele bunlar tatlı olurlarsa daha da mutlu oluyorum. Emelciğim sağolsun, eve gittikçe tekrar getireceğini söyledi. Şımarıp hani birileri de Kavala kurabiyesi getirse ne güzel olurdu diyorum:)</div><div></div><div><br />Kış mevsimi böyle yapıyor insanı...</div><div></div><div></div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-6279474498484966557?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com16tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-21610582616413190262009-01-20T09:56:00.005+02:002009-01-20T11:30:49.482+02:00Çikolata Soslu Muzlu Pasta<img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5293282399776582962" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SXWETC6CrTI/AAAAAAAABdw/AiZKabpQfbk/s400/DSC00288.JPG" border="0" /><br />Bu sayfalarda pasta görmeye alışkın değilsiniz biliyorum. En son ne zaman bir pasta tarifi yayınladığımı ben bile hatırlamıyorum zaten. Bunun bir nedeni sadece özel zamanlarda pasta yapışım ise, bir nedeni de zaten hakkını vererek pasta yapan pekçok blogger oluşu ve benim de pasta yapacağım zaman onların tariflerini tercih edişim..<br /><br />Bu tarifi paylaşmak istememin ise iki nedeni var, birincisi onca zaman sonra çikolatalı bir tarifi yeni makinem sayesinde fotoğraflamayı başarabilmem:) Diğer neden ve daha önemlisi ise, bu pastanın kekini tadan herkesin çok başarılı bulması, yapımının kolay ve sonucun çok lezzetli olması.. Yani pratik ama lezzetli bir pasta tarifi arayanlar varsa hemen deneyebilecekleri bir pasta bu. Üstündeki bol çikolata sosu ve onun altındaki muz dilimleri yiyenleri mutlu etmeye yetiyor!<br /><br />Bir süre önce yemekbiz mail grubumuzdan sevgili Özgül, çocuklarına doğumgünlerinde yaptığı pasta olduğunu söylediği bir tarif göndermişti ve ben de farklı bir pandispanya olduğu için not almıştım. Özellikle çok sevdiklerini söylediği pasta kremasının da hoş olabileceğini düşünerek tarifi denemeye karar verdim. İlk kez pandispanyada yoğurt kullandım, ondan mı bilmiyorum ama sonuçta kek hafif ıslak bir dokuda oldu ve ayrıca ıslatmama gerek bile kalmadı.<br /><br />Pastayı geçen Cumartesi yaptım ve ertesi gün Filiz anneme gittiğimizde ona götürdüm, erken bir doğumgünü kutlaması olsun diye:)<br /><br /><div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5293282395528899538" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SXWESzFUK9I/AAAAAAAABdo/bP4iwTKueqk/s400/DSC00306.JPG" border="0" /></div><div></div><div><div><div><strong><br />Malzemeler:</strong></div><div></div><div><em></em></div><div><em><br />Keki için;</em></div><div>- 3 adet yumurta (oda sıcaklığında)</div><div>- 1 su bardağı toz şeker<br />- 1 çorba kaşığı yoğurt<br />- 1 su bardağı un</div><div>- 1 paket kabartma tozu</div><div></div><div><em></em></div><div><em><br />Ara kreması için;</em></div><div>- 2 su bardağı süt</div><div>- 3 çorba kaşığı un (tepeleme)</div><div>- 1 adet yumurtanın sarısı</div><div>- 1 çorba kaşığı tereyağı (tepeleme)</div><div>- 1,5 çay bardağı pudra şekeri<br />- 1 çay kaşığı vanilya aroması</div><div></div><div><em></em></div><div><em><br />Üstü için;</em></div><div>- 3 adet muz</div><div>- 1 paket Dr.Oetker çikolata sosu<br />- 1 poşet krem şanti ya da 1 ufak paket (200 ml) çiğ krema </div><div>- Sosların gerektirdiği miktarda süt</div><div>- Dilediğiniz pasta süsleri</div><div></div><div><strong></strong></div><div><strong><br />Yapılışı:</strong></div><div></div><div></div><div><br />1. Yumurtalarla şekeri mikserin önce düşük sonra yüksek devrinde yaklaşık 10 dk çırpın. Yoğurdu ekleyip kısa bir süre daha çırpın. </div><div></div><div></div><div><br />2. Unu ve kabartma tozunu eleyerek ekleyin, hafifçe, sadece un hamurda kaybolana kadar karıştırın. </div><div></div><div></div><div><br />3. Yağlı kağıtla kaplanmış 26 cm.lik kelepçeli kalıba hamuru dökün. Çok ince bir tabaka oluyor ama merak etmeyin güzel kabarıyor. Önceden ısıtılmış 160 derece fırında yaklaşık 25 dk pişirin. Kekin üzeri güzel kızardıysa kürdan testini yapıp fırından alabilirsiniz. 10 dk bekledikten sonra kalıptan çıkartın, soğumaya bırakın. </div><div></div><div></div><div><br />4. Bu arada kremayı hazırlayın. Süt, un ve yumurta sarısını çırparak pişirin. Kaynadıktan 2-3 dk sonra altını kapatın, hemen tereyağı, pudra şekeri ve vanilyanızı ekleyin. Mikserle 10 dk kadar yüksek devirde çırpın. Soğumaya bırakın.</div><div></div><div></div><div><br />5. Çikolata sosunu ve krem şantiyi üzerlerindeki tarife göre hazırlayın, sosu oda sıcaklığında soğumaya bırakın. Şantiyi buzdolabına kaldırın. Şanti olarak çiğ krema tercih ederseniz (ki ben bundan sonra onu tercih edeceğim) kremaya damak tadınız kadar pudra şeker ekleyip mikserin yüksek devrinde çırpın. Beklemeden hemen kullanabileceğiniz için bu işlemi en son yapabilirsiniz. </div><div></div><div></div><div><br />6. Tüm malzemeleriniz soğuduktan sonra pastayı oluşturmaya geçebilirsiniz. Keki ip yardımıyla ortadan ikiye bölün. Arasına kremayı sürün, diğer katı kapatın. Üstünü ve kenarlarını krem şanti ile kaplayın. </div><div></div><div></div><div><br />7. Yuvarlak dilimlediğiniz muzları pastanın üstüne sıralayın. En son çikolata sosunu pastanın ortasından başlayıp kenarlarından akıtarak dökün. Düzgün yayılmazsa kaşıktan yardım alabilirsiniz. Dilediğiniz gibi süsledikten sonra pastanızı servise kadar dinlenmesi için buzdolabına kaldırın.<br /></div><div></div><div></div><div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5293282409514193810" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SXWETnLq05I/AAAAAAAABd4/kNu2K-pYG4M/s400/DSC00286.JPG" border="0" /></div></div></div><br /><p>Yanına kahve tabi ki çok yakışıyor:)<br />Siz de bu yakınlarda doğumgünü olan birilerine sürpriz yapabilir, misafirleriniz için, çocuklarınız için, hiçbiri olmazsa sadece kendi keyfiniz için deneyebilirsiniz bu pastayı...<br /></p><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-2161058261641319026?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com20tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-58486115463362759362009-01-17T10:25:00.009+02:002009-01-17T12:43:05.559+02:00Patates kazıması ve başka güzel şeyler..<img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5292180548493126674" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SXGaK3AqLBI/AAAAAAAABdY/uPyP8e5V1tY/s400/DSC00218.JPG" border="0" /> <div><div><br /><div>Ekolojik pazarıma hafif yağan yağmur altında gidip haftalık alışverişimi yaptıktan sonra ofiste sıcacık çayımı içmenin keyfiyle yazıyorum bu sabah... Torbama mis kokulu muzlar, kütür kütür elmalar, sulu armutlar, yeşil yeşil sebzeler-otlar, köy yumurtaları girdi bu hafta.. Nasıl keyifli olmam? Üstelik dün akşam hem sevgilim, hem Emelciğim, hem de kardeşciğim Yılmaz bana sürpriz yaptılar.. Sevgilimden en sevdiğim biberli çikolata (bu akşam törenle açacağım paketi:), Emelciğimden bana özel bir Bulgar yemeği, kardeşciğimden de yepyeni bir fotoğraf makinesi geldi! Canlarım, son günlerde hiç gülmeyen yüzümü güldürmek için seferber olmuşlar adeta...<br /></div><br /><div><div>Önce yemeğimizden bahsedeyim.<br />Emel, Yılmaz'ın sevgilisi, bizim için artık aileden biri. Bulgaristan göçmeni oldukları için oldukça değişik şeyler öğreniyorum ondan, yemek kültürleri ile ilgili.. Ailesi uzun yıllardır Bursa'da yaşıyor, Emel'in öğrenciliği Aydın'da geçtiği için Ege mutfağına da hiç yabancı değil.. Dün yemeğe gittiğimizde güzel bir mantar sote ve bulgur pilavı yanında, bana tattırmak için bir de "patates gazması (kazıması)" dedikleri bir yemek yapmıştı. Aslında bana çok da yabancı gelmedi, buna benzer birkaç tarif görmüşlüğüm, hatta denemişliğim vardı. Ama bu güzel tarifin arşivde mutlaka bulunmasını istedim. Bence hem akşam yemeğinde bir sıcak olarak, hem de kahvaltıda keyifle yenebilir. Yapımı çok kolay ve malzemeleri çok basit.. Sadece patates, soğan ve bolca baharattan oluşuyor..<br /><br /></div><div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5292178468099986850" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SXGYRw8SFaI/AAAAAAAABco/be5nveP7zUQ/s400/DSC00216.JPG" border="0" /><br /><strong>Malzemeler:</strong></div><div><em>(4 kişilik)</em></div><div></div><div><br /></div><div>- 4 adet patates</div><div>- 2 adet kuru soğan</div><div><div>- Kuru nane</div><div>- Pul biber</div><div>- Kırmızı biber</div><div>- Karabiber</div></div><div>- Tuz</div><div>- Kızartmak için 1 kaşık tereyağı</div><div><br /></div><div></div><div><strong>Yapılışı:</strong></div><div><br /></div><div></div><div>1. Patatesleri ve soğanları soyduktan sonra rendeleyin. </div><div></div><div></div><div><br />2. Baharatları göz kararı, sevdiğiniz ölçüde koyarak harmanlayın. </div><div><br /></div><div></div><div>3. Büyük bir tava yerine iki adet orta boy teflon tavaya tereyağını paylaştırıp eritin. Ebatları küçük olursa ters çevirmeniz daha kolay olur. </div><div><br /></div><div></div><div>4. Hazırladığınız malzemeyi avucunuzda sıkarak fazla suyunu atın, daha sonra iki tavaya paylaştırıp kaşığın tersiyle bastırın, kenarlarını düzeltin. Kısık ateşte, kapağı kapalı olarak pişirin. </div><div></div><div><br /></div><div>5. Altı iyice kızardığında kapak yardımıyla ters çevirin, diğer yüzünü de kızartın. Sıcak sıcak hemen servis yapın.<br /><br /></div><div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5292178483229867586" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SXGYSpThvkI/AAAAAAAABc8/pEq9lmhiRus/s400/DSC00220.JPG" border="0" /></div><div></div><div><br />Bu da Emel'in yemek sonrası kahveleri yapmak için mutfağa gittiğinde bize hazırladığı lezzet.. Öğrencilik döneminde kafede çalışıyormuş, bu da kafede yaptıkları tatlılardan biriymiş.. Verev doğranan muzlar tabağa diziliyor, üzerlerine bal gezdirildikten sonra dövülmüş ceviz serpiliyor.<br /></div><div><br /><a href="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SXGYrdl8PeI/AAAAAAAABdI/PSmvEquhEOE/s1600-h/23541.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5292178909582605794" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 121px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SXGYrdl8PeI/AAAAAAAABdI/PSmvEquhEOE/s200/23541.jpg" border="0" /></a>Herhalde çok az şey beni yeni bir makine kadar mutlu edebilirdi.. Yazmıştım daha önce, blogu sık güncelleyemeyişimin sebebi biraz da evdeki kötü ışık koşullarında emektar Kodak'ımın artık çekim yapamıyor olmasıydı. Hayallerim(iz)de Canon'un son modellerinden biri varsa da, ona kavuşmak için daha epey zaman vardı. Aslında bir de Sony'm vardı ama onu Yılmaz'ın bir arkadaşında unutmuş, ve artık bize geri dönmesinden çoktan umudu kesmiştik. Yılmaz biraz bunu telafi etmek için, biraz da bloguma yeni bir şekil vermekle meşgul olduğundan benim güncelleme aralarımı sıklaştırmak için olsa gerek, yeni bir makine almış bana. Kaybettiğimiz makinenin üst modellerinden biri. Loş ışıkta daha net fotoğraflar için ve özellikle makro çekimler için yüksek hassasiyette kullanım kolaylığı sağlıyormuş, yani tam benim istediğim şeyi... Bu tarifin fotoğrafları yeni makinemin deneme safhasında çekildi, daha iyilerinin geleceğini düşünüyorum:) </div><div></div><div><br /></div><div><a href="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SXGYrUBfhdI/AAAAAAAABdQ/tNwlvjcAsA4/s1600-h/safran+sar%C4%B1.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5292178907013809618" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 134px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SXGYrUBfhdI/AAAAAAAABdQ/tNwlvjcAsA4/s200/safran+sar%C4%B1.jpg" border="0" /></a></div><div>Son zamanlarda okuduğum en güzel romandı "Safran Sarı". İnci Aral'ın su gibi akan kalemini severim, Türk edebiyatının sağlam kadın yazarlarından sağlam romanlar okumayı ne kadar seviyorsam o kadar... <em>"Yeni Yalan Zamanlar"</em> üçlemesinin son kitabı bu, bir önceki <em>"Mor"</em>du, ilki ise <em>"Yeşil"</em> adıyla yeniden basıldı ve benim okumadığım tek o kaldı. Eylem'in, okuyanı içine çeken, bazen kenarda durup izlemesine, bazen çok iyi anlamasına, bazen de kızmasına neden olan öyküsü, romanın diğer kahramanlarından daha fazla etkiledi beni. Hele öykünün sonlandığı an, bir film noir'in hüzünlü atmosferinde buldum adeta kendimi ve "keşke filme çekilse!"dedim. Sevdiğim roman kahramanlarını perdede kanlı canlı görmeyi severim ben, zaman zaman o görüntü kafamda yarattığımdan çok farklı olup hayal kırıklığı yaratsa da... </div><div><br /></div><div></div><div><a href="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SXGv8jzfrrI/AAAAAAAABdg/i9-OAtM2W1w/s1600-h/image002.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5292204492075282098" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 138px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SXGv8jzfrrI/AAAAAAAABdg/i9-OAtM2W1w/s200/image002.jpg" border="0" /></a>Bu da son zamanlarda izlediğim en güzel Türk filmlerinden... Vizyona girdiğimde kaçırdığım, sonra dvd listeme eklediğim filmlerden biriydi. Evde yalnız olduğum bir akşam, kendime kahve yapıp yanına çikolatamı da alarak oturup izledim. Üç insanın bir sokakta, hatta bir çöp konteynirinin çevresinde kesişen bu hüzünlü öyküsünü ben çok sevdim. İyi ki film hakkında yazılan olumsuz eleştirilere kulaklarımı tıkamışım. Böyle filmleri sıkıcı bulanlar olabilir, ama ben de onların sevdiği aksiyonları sıkıcı buluyorum zaten:) Feridun Düzağaç daha fazla filmde oynamalı! Mesleği müzisyenlik olan biri, bir kağıt toplayıcısını ancak bu kadar güzel oynayabilir... Yelda Reynaud'a zaten söyleyecek söz yok, çok iyi bir oyuncu. Filmi idefix stoklarından aldım, eğer hala varsa fiyatı 2.5 ytl...</div><div></div><div> </div><div>İşte böyle..<br />Kitaplar, filmler ve güzel lezzetlerle dolu bir haftasonu daha...</div><div> </div><div> </div></div></div></div><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-5848611546336275936?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com20tag:blogger.com,1999:blog-14510087.post-2432998286167396632009-01-14T09:49:00.005+02:002009-01-14T10:27:31.999+02:00Annemin kereviz yemeği<a href="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SW2ZY-riPPI/AAAAAAAABb0/5zyf806QBXM/s1600-h/101_2978.JPG"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5291053791651708146" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SW2ZY-riPPI/AAAAAAAABb0/5zyf806QBXM/s400/101_2978.JPG" border="0" /></a><br /><div>Ah ne çok severim... Bizim Ege usulü, annem usulü kereviz yemeğini ne çok severim...</div><div>Ne çok yenirdi bizde, yazın taze fasulyenin yendiği kadar çok.. kışın en sevilen sebzelerindendi kereviz. </div><br /><div></div><div>Yapraklarının kurutulup baharat yapıldığını öğrendiğimde de, şehr-i İstanbul'a gelince manavların o güzelim dalları ve yaprakları çöpe atıp sadece kafasını sattıklarını gördüğümde de, kerevizi kokusuna dayanamadıkları için sevmeyenler olduğunu farkettiğimde de çok şaşırmıştım. Onlardan biri de sevgilim.. Pırasayı, brokoliyi, hatta benim ısrarlarım sonucu karnabaharı bile sevmesine rağmen, kereviz yerken tabağımı ondan uzak tutmaya çalışıyorum, zira kokuyor! Bence misler gibi kokuyor tabi.. </div><br /><div></div><div>Geçen bayram tatilimizde bir akşam, eve pek aç dönmediğimiz halde annemin kerevizinden koca bir tabak yemiştim, ertesi gün yola çıkacaktık ve aklımda kalacaktı, annemin de içinde kalacaktı tabi aynı zamanda. O yüzden tok da olsam yemiştim, hem de iştahla:) Tabağımı silip süpürmeden önce de aceleyle fotoğraflamıştım, bir gün tarifini yazmalıyım diyerek.. Gün bugünmüş. Kışın da bol bol sebze yemek gerek, yazdan dondurucuya attığınız fasulyeleriniz, patlıcanlarınız olabilir ama onlar tazecik mevsim sebzelerinin yerini tutmazlar. Dün akşam bugün işten dönünce ısıtıp hemen yiyelim diye sevgilimin de yardımlarıyla bir borcam dolusu organik sebze ayıklayıp soslayıp fırına verdikten sonra bunlardan bahsetmek aklıma geldi işte.. Arşivde fotoğrafı bekleyen kereviz yemeği ile beraber! Hemen tarifi not ettim (evet, sık yapmadığım burdan belli!) </div><br /><div></div><div><a href="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SW2eE734D5I/AAAAAAAABb8/SNDoK1qfXSM/s1600-h/101_2918.JPG"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5291058944858918802" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 150px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzZiYLxEJPM/SW2eE734D5I/AAAAAAAABb8/SNDoK1qfXSM/s200/101_2918.JPG" border="0" /></a>Neyse ki bir tesellim var, ekolojik pazarıma geliyor bizim kerevizlerden. Dalıyla yaprağıyla.. Eğer siz de bu yemeğin tadını bilenlerdenseniz, ya da denemek isterseniz muhtemelen İstanbul'da bulamıyorsunuzdur böyle kerevizler. Manavınıza rica ederseniz kereviz geldiğinde size dallı yapraklı halde ayırır belki. Ya da üşenmeyin, bir Cumartesi sabahı sıkı giyinip erkenden yolunuzu Feriköy pazarına düşürün. Filenizi sağlıkla doldurun, pazarcıların deyimiyle:) </div><br /><div></div><div><strong><br />Malzemeler:</strong> <em>(3-4 kişilik)</em></div><br /><div></div>- 1 adet kereviz<br />- 1 adet havuç<br />- 1 adet kuru soğan<br />- Dilerseniz 1-2 çorba kaşığı konserve domates<br />- 1/2 çorba kaşığı domates salçası<br />- 1/2 çorba kaşığı toz kırmızı biber<br />- 1 çay kaşığı deniz tuzu<br />- 4 çorba kaşığı zeytinyağı<br />- 1 avuç kadar haşlanmış nohut<br /><br /><strong>Yapılışı:</strong><br /><br />1. Kerevizin kafasını kuşbaşı doğrayın. Yeşil yapraklarının kötü olan kısımlarını atıp taze olanları iri iri doğrayın. Saplarının da taze olanlarını 3-4 cm uzunluğunda doğrayın (eğer saplar kolayca kırılmıyorsa taze değildir ve kolay pişmez, onları atabilirsiniz). Doğradığınız tüm kereviz parçalarını geniş bir kaba alıp bol suyla yıkayın.<br /><br />2. Soğanı yemeklik doğrayıp zeytinyağında pembeleştirin. Havucu uzunlamasına dörde bölerek doğrayın, soğanlara ekleyerek birkaç dakika kavurun. Bu aşamada dilerseniz birkaç kaşık domates konservesi ekleyebilirsiniz.<br /><br />3. Salçayı ve kırmızı biberi ekleyin. Karıştırdıktan sonra kerevizleri ilave edin, tuz ekleyin ve kapağını kapatıp kısık ateşte 5 dk kadar pişirin.<br /><br />4. Tencerenize kerevizlerin üzerini örtecek kadar sıcak su ekleyin. Kısık ateşte, kerevizler yumuşayana kadar pişirin. Ortalama 20 dk kadar sürüyor, arada kontrol edersiniz.<br /><br />5. En son severseniz eğer nohut ekleyin yemeğinize. Nohut hem yemeğinizin besleyiciliğini artırır hem de kerevize çok yakışır.<br /><br />Hımmm.. yanında ne yiyelim.. Yanında ben yoğurt severim:) Yoğurt ve ev ekmeği yeter bana. Ama hani güzel bir pirinç pilavı da yakışır.<br /><br />Sağlıklı yemek ne güzel şey.. ne iyi geliyor insana.. Cumartesi olsa da pazarıma gitsem yine, geçen hafta işe gitmeden önce üşenmeyip sabahın köründe gittiğim gibi.. Eve döndüğümde hem burnumun ucu, hem de parmaksız eldivenlerim yüzünden parmak uçlarım donmuştu resmen ama mutfağıma taşıdığım sağlıktan dolayı çok mutluydum. Size de öneririm:)<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14510087-243299828616739663?l=sibelinkahvesi.blogspot.com'/></div>Sibelhttp://www.blogger.com/profile/09510641102593077480sibelyesilcay@hotmail.com21