tag:blogger.com,1999:blog-135978062008-03-23T01:31:32.363-07:00MycogenDon Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comBlogger36125tag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-56838662704716670752008-03-23T01:27:00.000-07:002008-03-23T01:31:32.394-07:00Film kareleri: They Live.<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://noe.futurevessel.com/flies/theylive/Picture%206.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px;" src="http://noe.futurevessel.com/flies/theylive/Picture%206.jpg" alt="" border="0" /></a><br /><a href="http://community.livejournal.com/film_stills/884185.html?#cutid1">http://community.livejournal.com/film_stills/884185.html?#cutid1</a>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-22977642548983088182008-03-19T00:49:00.000-07:002008-03-19T00:55:34.404-07:00Arthur C. Clarke öldü<table align="left" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0" width="760"><tbody><tr valign="top"><td colspan="5"> <br /></td> </tr> <tr valign="top"> <td colspan="3"> <!-- st_story --> <div class="storytext"><b>Eserleri arasında "2001: Uzay Macerası" da olan, ünlü bilim kurgu yazarı Sir Arthur Clarke 90 yaşında öldü.</b></div> <p class="storytext"> <table style="width: 114px; height: 36px;" align="right" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0"> <tbody><tr> <td rowspan="2" bgcolor="#ffffff"><br /></td> <td><br /></td> </tr> <tr> <td class="caption"><br /></td> </tr> </tbody></table> </p> <p class="storytext"><!-- end_story -->Arthur Clarke, Stanley Kubrick'in yönettiği aynı adlı unutulmaz filmin senaryosunu da yazmıştı. Milyonlar satan 100'den fazla kitap yazan Clarke'ın, geçirdiği solunum rahatsızlığı sonucu Sri Lanka'da öldüğü açıklandı. Sir Arthur Clarke, iletişim uydularının icadına önemli oranda katkıda bulunmuş bir yazardı. Clarke, kendisiyle yapılan söyleşide, bu fikrin aklına nasıl geldiğini anlatmıştı. </p> <p class="storytext">"Televizyon yayınları ikinci dünya savaşından hemen önce başlamış ancak kısa süre içinde durmuştu. Yayınların kapsadığı alansa, dünyanın eğiminden dolayı sınırlıydı, 10-20 mili geçmiyordu. Ben de bunun üzerine bir şeyin farkına vardım: Eğer uzaya, içinde verici olan bir uydu yerleştirebilirseniz, dünyanın yarısına yayın yapabilirsiniz." </p> <p class="storytext">Arthur Clarke bu görüşünü içeren bir yazıyı Wireless World dergisine göndermiş, kendisine yazı karşılığı 5 sterlin ödenmişti. Yazı ise milyonlarca sterlinlik bir sektörün kapısını açmıştı. Clark, henüz 50'li yıllarda romanlarında uzay mekiklerinden, süper bilgisayarlardan, hızlı iletişimi sağlayan özel sistemlerden söz ediyordu. </p> <p class="storytext">1940'larda da, insanoğlunun 2000'e kadar aya ulaşacağını savunmuş, o dönem kimse kendisine inanmamıştı. Ay'a 1969'da ayak basıldı. Sir Arthur Clarke, 1956'da, sona eren evliliği sonrası Sri Lanka'ya yerleşmişti. En büyük zevkleri, scuba dalışı yapmak ve masa tenisi oynamak olmuştu. 1998'de, 13 yaşında bir kız cinsel tacizde bulunmakla suçlanmış, o nedenle kendisine şövalye ünvanı verilmesi ertelenmişti. Arthur Clarke suçlamayı reddetmiş, yapılan soruşturma sonucu aklanmasının ardından, 2000'de ünvanına kavuşmuştu. Clarke'ın ilerleyen yaşı ve çocuk felci sonrasının sendromları yüzünden bedeni güçsüzleşmişti. </p> <p class="storytext">Ünlü bilim-kurgu yazarı, ömrünün yaklaşık son 13 yılını çoğunlukla tekerlikli sandalyede geçirdi. Ancak 80'li yaşlarında dahi, Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA'yla, bilgisayar yazılım devi Microsoft, onun geleceğe yönelik vizyonunun ne olduğunu öğrenmeye çalışıyordu.</p>Kaynak: <div class="six"> http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2008/03/080319_clarke.shtml</div> </td> <td><br /></td></tr></tbody></table>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-2367286828453860252007-10-13T11:51:00.000-07:002007-10-13T11:52:08.007-07:00Sifir Dedigimde yeni fragman<object width="425" height="350"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/gFPRj42KWM0"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/gFPRj42KWM0" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="350"></embed></object>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-36213149395733041122007-08-21T10:59:00.000-07:002007-08-29T09:35:00.439-07:00Kendi dışında düşünebilmek<a href="http://bp3.blogger.com/_Nn7nJBz63KY/RssspF1OMEI/AAAAAAAAABc/HEpwcXyAgIU/s1600-h/dusunmek.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5101220087378882626" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_Nn7nJBz63KY/RssspF1OMEI/AAAAAAAAABc/HEpwcXyAgIU/s400/dusunmek.jpg" border="0" /></a> <div><span style="font-family:verdana;color:#ffcc00;"><em>...</em></span></div><br /><div><span style="font-family:verdana;color:#ffcc00;"><em>Bilimkurgunun, salt saygı duyulur olma düzeyinden çok daha yükseklerde ataları vardır. Örneğin Homeros'un Odysseia'sı, bilimkurgu değil de nedir? Çok az insanın seyahat şansı olduğu günlerde, egzotik, gizemli ve heyecanlı öyküler için gerek duyulan ortamı Dünya'daki uzak ülkeler sağlıyordu. Şimdilerde yaşantılarımız, belki de fazlasıyla birbirine benziyor. O uzak mesafeler küçüldü ve toplumun yarattığı yapay eşitsizlikler azaldı. İnsan maddi anlamda hiç bu kadar iyi olmamıştı. Yine de bizi zengin kılan teknoloji dünyası, aynı zamanda kendine esir de ediyor bizi. Varlığımız; tiktaklarıyla, günü donuk bir monotonluğa bölen saat tarafından kontrol ediliyor.</em></span></div><div><span style="font-family:verdana;color:#ffcc00;"><em>...</em></span></div><div><span style="font-family:verdana;color:#ffcc00;"><em></em></span></div><div><span style="font-family:verdana;color:#ffcc00;"><em>Değişik canlı türleri arasında iletişimin mümkün olabileceği ortadadır. Alın size bilimkurguya mükemmel biçimde uygun bir konu. Yine de en azından bir yönden, konu neredeyse el sürmeden kalmıştır. Evet, insan ve diğer akıllı canlı türleri arasındaki teması konu ettiğini iddia eden bir sürü hikaye kaleme alınmıştır. Ama neredeyse dişe dokunur hiçbir şey başarılamamıştır. H.G. Wells'in yazdığı Gezegenler Savaşı, bu türde yazılmış hikayelerin belki de en ünlüsüdür, ama iletişim konusunda hiçbir şeyden bahsetmez. Marslılarla zihinsel iletişim sıfırdır. Bu türün en iyi hikayeleri, uzaylılara basitçe "kılık değiştirmiş insan" muamelesi yaparlar. Bu tabii ki konudan kaçmaktır.</em></span></div><div><span style="font-family:verdana;color:#ffcc00;"><em></em></span></div><br /><div><span style="font-family:verdana;color:#ffcc00;"><em>Zorluk, günümüzdeki düşünce kalıplarımızı ileriye götürmek ve kendimizin "dışında" düşünebilmek konusundaki yetersizliğimizde yatmaktadır. Bunu yapabilinceye kadar evrendeki yaratıkları sadece insan veya insanlık aşamasına ulaşamayanlar olarak gösterebiliriz. İnsan kendi dışında düşünebilmelidir. İşte budur zor olan... ... Her büyük sanatçı ya da bilimadamı bir dereceye kadar kendi dışında düşünebilen kişidir...</em></span></div><div></div><br /><div>Fred Hoyle - Astronomi profesörü, Cambridge Üniversitesi.</div><br /><div>Tercüme eden: Barış E. Alkım. Ray Bradbury'nin Mars Yıllıkları'nın türkçe baskısının önsözünden.</div>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-15825110551357775322007-05-17T06:34:00.000-07:002007-05-20T14:12:45.831-07:00Uzayda Piknik<span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;"><br /></span><a href="http://bp3.blogger.com/_Nn7nJBz63KY/RkxsooAnzmI/AAAAAAAAAA0/GX4vVcxx1gg/s1600-h/strugatsky-kardesler.jpg"><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5065543126075559522" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_Nn7nJBz63KY/RkxsooAnzmI/AAAAAAAAAA0/GX4vVcxx1gg/s400/strugatsky-kardesler.jpg" border="0" /></span></a><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;"><br /></span><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Arkady_and_Boris_Strugatsky"><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;">Arkadi ve Boris Ştrugatski</span></a><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;"> kardeşlerin </span><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Roadside_Picnic"><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;">Roadside Picnic</span></a><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;"> adlı romanının türkçe çevirisine verilen isim </span><a href="http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=GSI3F3YNSU5K2GUYUBR7&referer=78613"><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;">Uzayda Piknik</span></a><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;">. İyi bilimkurgunun nasıl bir şey olduğunu öğretebilecek seviyede bir eser. İlk kez karşıma garip bir şekilde çıkmıştı </span><a href="http://www.shnaresys.com/roadside/picnic/parallel.htm"><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;">ПИКНИК НА ОБОЧИНЕ</span></a><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;">. Yani Roadside Picnic. Yani Uzayda Piknik.<br /><br />"Bilim" adlı bir dergi yayınlanırdı ve her ay bir bilimkurgu öyküsü yayınlardı. Hafızam beni yanıltmıyorsa sene 1983'tü. </span><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Arthur_C._Clarke"><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;">Arthur C. Clarke</span></a><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;">'ın "Sultansofrası 1" (The Food of the Gods - ilk kez Mayıs 1964'te Playboy'da yayınlandı) ve "Tanrının Dokuz Milyar Adı" (The Nine Billions Names Of God - ilk kez 1953'te Star Science Fiction 1'de Frederik Pohl editörlüğünde yayınlandı) isimli öykülerini de bu dergide okumuştum. Hatta bir de bilimkurgu öyküsü yarışması açmıştı dergi ve ödül olarak ZX Spectrum ayarında bir bilgisayar olan "Laser" bilgisayar hediye edecekti ama yarışma sonuçlanamadan derginin yayın hayatına son verildi (tabi yine hafızam beni yanıltmıyorsa). "Bilim" dergisinde Uzayda Piknik'in giriş kısmındaki Doktor Valentin Pilman'la Harmont radyosu tarafından yapılan röportaj, bilimkurgu öyküsü olarak verilmişti ve okuduğumda "öykü" kafamı karıştırmıştı. "Herhalde modern bir öykü" dediğimi hatırlıyorum. Bu röportajın bir öykü değil de bir romanın ilk bölümü olduğunu, sonraları aldığım Uzayda Piknik adlı romanın girişini okuduktan sonra anlamıştım. Mycogen'in serlevhası olan "iyi bilmkurgu iyi edebiyattır" sözü de ПИКНИК НА ОБОЧИНЕ adlı sözünü ettiğimiz romanın, Antonina W.Bouis tarafından ingilizceye tercüme edilmiş MacMillan Publishing Co., Inc, New York baskısının giriş metninden alınmıştır. (kitap Türkçeye de bu ingilizce tercümeden tercüme edilmişti çünkü)<br /></span><a href="http://bp2.blogger.com/_Nn7nJBz63KY/RkxtOYAnznI/AAAAAAAAAA8/_lt0qkZS6mo/s1600-h/uzayda-piknik1.jpg"><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5065543774615621234" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_Nn7nJBz63KY/RkxtOYAnznI/AAAAAAAAAA8/_lt0qkZS6mo/s320/uzayda-piknik1.jpg" border="0" /></span></a><br /><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;">Uzayda piknik aslında bir bilimkurgu yazarının kafasının nasıl çalıştığına dair çok güzel bir ipucu veriyor. Gelin bir tahminde bulunma oyunu oynayalım. Hayal kuralım. Arkadi ve Boris kardeşler bu öyküyü nasıl kurmuş olabilirler? Ben kendi adıma aynı oyunu Asimov için de sıklıkla oynamışımdır.<br /><br />Uzayda Piknik, kabaca, insanlığın eriştiği bilgi ve teknoloji düzeyinden çok üstün bir uygarlığın dünyamıza yaptığı "öylesine" bir seyahati konu alıyor. Bu "uzaylılar" dünyamızda bazı bölgelerde ziyaretlerine dair izler bırakıyor. (büyük ihtimalle de gayri ihtiyari). Ve bir grup bilimadamı bazen tehlikeli olabilen fenomenleri de içeren bu izleri, yani "bölge"leri araştırmaya başlıyor ve elde ettikleri bilgileri sınıflandırıp mantıklı yargılara varmak için çabalıyorlar. Ancak hayat seviyesi bizlerden fersah fersah üstün bir uygarlığın arkasında bıraktıklarını anlamak o kadar da kolay olmuyor. Seyredenler hatırlayacaktır, Matrix üçlemesinden daha çok sempatimizi kazanan </span><a href="http://www.imdb.com/title/tt0328832/"><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;">Animatrix</span></a><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;">'teki </span><a href="http://www.intothematrix.com/rl_cmp/animatrix_beyond_gallery.html"><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;">Beyond</span></a><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;"> adlı kısa animasyonda da bir "bölge" kavramı mevcuttu. Algı ve mantık, gördüklerimiz ve mantığımız, çıkarımlarımız, tercihlerimiz üzerine bir hayli felsefi derinliği olan konuları tartışan kitap, bu yönüyle mistik filozof sinemacı </span><a href="http://www.imdb.com/name/nm0001789/"><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;">Andrey Tarkovski</span></a><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;">'nin de ilgisini çekiyor ve Ştrugatski kardeşlerle birlikte filmleştirmek için kolları sıvıyor, senaryoyu birlikte kuruyorlar. Ortaya çıkan film metal sütyenli kızlar, lazer tabancaları, pörtlek gözlü canavarlar olmadan çekilen bir bilimkurgu filmi olarak sinemaseverlerin ve bilimkurguseverlerin kalbinde taht kuruyor: </span><a href="http://www.imdb.com/title/tt0079944/"><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;">Stalker</span></a><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;">.<br /><br />Bir fotoğraf hayal edin: İki aileden oluşan bir grup insan bir otoyolun kenarında bir yerlerde sermişler örtülerini ve piknik yapıyorlar. Otoyol ve otomobillerin teknolojik dünyasından uzakta, vızıldayan arılar, böcü börtü, parlayan bir güneş, yemyeşil çimler. Bu iki ailenin beyleri çoluk çocuğun gürültüsü arasında, ilkin pek bir düşünceli görünüyorlar. Sonra kendi aralarında, diğerlerini ve çevrelerindeki doğayı unutmuşcasına hararetli bir sohbete başlıyorlar. Sohbetin konusunu oluşturan şey ise karınca kadar bir şey! Hatta bir karınca! Plastik piknik bıçağının tam da ağzında güçlükle yürümeye çalışan bir karınca... Belki bu iki bey'den birisi (belki Arkadi) o plastik bıçağın o karınca için ne acayip ve ne muhteşem bir şey olduğunu söylüyor. Diğer beyefendi (belki Boris) itiraz ediyor: "Bence muhteşem değil, tehlikeli... Baksana pek de hoşnut görünmüyor, güçlükle yol alıyor!" Kendilerini karıncanın yerine koymakla geldikleri nokta ise uygarlık düzeyleri arasındaki farkın, algı ve düşünce üzerine etkileri... Ve bu, pek bir hoşnut olduğumuz, kendimize ait düşünce ve algıların, "acziyet durumunda" nasıl bir hal alabileceğini tartışmaya kadar gidiyor, sohbet uzadıkça tartışmaya dönüşüyor, çocuklar kan ter içinde pikniğin tadını çıkarırken, dönüş saatini bile çoktan unutan yazar babaları </span><a href="http://moshkow.perm.ru/koi/STRUGACKIE/engl_picnic.txt"><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;">Uzayda Piknik</span></a><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffcc66;"> adında bir romanın temelini atmış oluyorlar.<br /><br />Bilimkurgu-kurgu denememiz burada kalsın. Modern fiziğin şaşırtıcı bulguları, bilim dünyasında tam anlamıyla bir "Uzayda Piknik" etkisi yapmıştı. Halen de yapmakta. Uzayda Piknik Einstein'in şu sözünü de derin derin düşünmemize imkan tanıyor belki: "Kainatın en anlaşılmaz özelliği, anlaşılabilir oluşudur". Öyle ya, koskoca evren, karınca kadar bile büyüklüğü olmayan insanoğlunun zihni için neden "anlaşılabilir" olsun? Bizden çok çok üst düzey bir uygarlığa ait boş bir kola kutusu, bir plastik çatal bulsak, algımızı ve aklımızı acaba hala kutsallaştırır mıydık? "Rasyonalizm iyi hoş ama nereye kadar?" mı derdik? </span>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-6575418689268463802007-03-30T02:37:00.000-07:002007-03-30T03:58:45.107-07:00Enrico Fermi ve Amerika'nın keşfi<a href="http://bp0.blogger.com/_Nn7nJBz63KY/RgzcEa856bI/AAAAAAAAAAs/lzsTRWLhbvE/s1600-h/fermi.gif"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5047651250887846322" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_Nn7nJBz63KY/RgzcEa856bI/AAAAAAAAAAs/lzsTRWLhbvE/s400/fermi.gif" border="0" /></a><br /><div><em>"İtalyan Gezgin Yeni Dünya'ya ayak bastı"</em> </div><br /><div>dedi Compton.</div><br /><div><em>"Yerliler nasıldı?"</em> </div><br /><div>diye sordu Conant.</div><br /><div><em>"Dost yanlısı"</em></div><br /><div>Nobel ödüllü A.H.Compton, Harvard başkanı James Conant'a ilk kontrollü zincirleme nükleer reaktörünün Enrico Fermi'nin izah ettiği gibi çalıştığını telefonda haber veriyor... (Enrico Fermi, fotoğrafta görülüyor.) (kaynak: Creating the New World: Stories &amp; Images from the Dawn of the Atomic Age By Theodore Rockwell)</div><div></div><div>İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlarla, sonrasında Ruslarla, Amerikalı bilimadamlarının önce nükleer bomba, sonra da nükleer reaktör konusunda kıyasıya yarıştıkları bir dönemdi. Bilimadamları savaş ganimeti gibi kaçırılmış ve inanılmaz bir casusluk macerasının içine atılmışlardı. Şikago'da, şehir merkezinde bile zincirleme reaksiyon denemeleri yapacak kadar çılgınlaşmıştı bu yarış. Bilimkurgu-casusluk romanı heyecanında gerçek olaylardı. Uzay yarışı sırasında da devam etti. Sputnik ile Ruslar ilk golü atmışlardı. Bu konuya daha sonra değinelim.</div>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-36195391683539711752007-03-07T01:43:00.000-08:002007-03-07T02:23:54.197-08:00Morgan Robertson<div><span style="font-family:trebuchet ms;">Morgan Robertson 1861-1915 yılları arasında yaşamış amerikalı öykü ve roman yazarı. İlginç bir adam olduğu şüphesiz, çünkü 1898 yılında yazdığı Futility adındaki bir öyküde devasa bir ingiliz yolcu gemisinin bir buzdağı ile çarpışması sonucunda sulara gömülmesini konu ediniyor. Morgan Robertson'un gemisinin adı Titan. Eğer 1912 yılındaki o "unsinkable" yani "batmaz gemi" aynı şekilde batmasaydı belki de Morgan Robertson bugün için hiçkimse tarafından hatırlanmayacaktı. Bugün de pek hatırlandığı söylenemez ama internet sayesinde onun hakkında bazı bilgi kırıntılarına ulaşabiliyoruz. </span></div><br /><div><br /><span style="font-family:trebuchet ms;">Robertson, </span><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Morgan_Robertson"><span style="font-family:trebuchet ms;">Wiki</span></a><span style="font-family:trebuchet ms;">'ye göre Beyond the Spectrum adını verdiği bir başka öykü yazıyor. 1914 yılında yazdığı bu öyküde de bir Japon-Amerikan savaşından bahsediyor bu savaşta Japonların San Fransisco'ya ani bir baskını söz konusu. Ayrıca bu öyküde Amerikalılar tarafından icad edilen ancak Japonların kullandığı bir silahtan bahsediyor. Bu silahın körlük, yoğun ateş ve yüzde yanıklar oluşması gibi sonuçları oluyor. Atom bombası ile benzeriliği bulunan bu silah ve öyküdeki kurgusal savaş ile 2.Dünya Savaşında gerçekleşen Japon-Amerikan savaşı arasındaki benzerlik bugün de pek çok kişi tarafından ilginç bulunuyor.</span></div><br /><div><span style="font-family:Trebuchet MS;"></span></div><br /><div><span style="font-family:Trebuchet MS;">Titanic ve Titan arasındaki rakamsal benzerliklere internet üzerinde küçük bir araştırma yaparak ulaşabilirsiniz. Öte yandan Morgan Robertson 1915'te 53 yaşındayken <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Protiodide">protiyodit</a> (civa-iyot bileşimi ve zamanında <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Syphilis">sifilis</a> tedavisinde kullanılan zehirli bir madde) zehirlenmesi nedeniyle bir otel odasında ölü bulunuyor. Aynı zamanda <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Periskop">periskop</a>un mucidi olan Morgan Robertson'un Futility adlı öyüküsünde kötü bir Yahudi karakter olması sebebiyle kitap, anti-semitist olmakla da suçlanmış...</span></div><br /><a href="http://bp3.blogger.com/_Nn7nJBz63KY/Re6R8Mf3x1I/AAAAAAAAAAM/GaYZ5uhwunk/s1600-h/newspapers.gif"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5039125496407246674" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_Nn7nJBz63KY/Re6R8Mf3x1I/AAAAAAAAAAM/GaYZ5uhwunk/s400/newspapers.gif" border="0" /></a>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-1154953287839916862006-08-07T05:21:00.000-07:002006-08-07T05:32:57.746-07:00Yassıyer<p style="color: rgb(192, 192, 192);" class="MsoNormal"><span lang="EN-US" style="font-family:Arial;font-size:130%;">DiyeIim ki, herkesin yamyassı olduğu garip bin ülkede yaşıyoruz. Bazılarımız üçgen, bazılarımız kare biçiminde olsun. Bazıları da daha karmaşık biçimli olsunlar. Yamyassı binaları­mızdan girip çıkıyor, yamyassı bürolara ve eğlence yerlerine gidip geliyoruz. Adına Yassıyer diyeceğimiz bu ülkede herke­sin genişliği ve uzunluğu var ama yüksekliği yok. Sol, sağ, ileri, ­geri kavramlarını biliyoruz, fakat yukarı aşağı kavramlarını bilmiyoruz. Yalnızca matematikçiler biliyorlar. Matematikçiler bize, “Dinleyin, bakın... Gerçekten çok kolay!. Sağı - solu düşünün. Tamam, ileri - geriyi düşünün o da tamam. Şimdi de başka bir boyut düşünün. Öyle ki, varolan çizgilerinize dik açı oluşturacak biçimde birer çizgi çıkın” diyorlar. Biz de, “Siz ne anlatmak istiyorsunuz?” yanıtını veriyoruz. “Yalnızca iki boyut biliyoruz. Üçüncüyü göstersene... Hadisene... Hani neredeymiş?” Bunun üzerine, matematikçiler, anlatamamanın ver­diği üzüntüyle çabalarından vazgeçiyorlar. Zaten matematikçi­lere de pek kulak veren olmuyor, sözünü ettiğimiz iki boyutlu varlıklardan.<o:p></o:p></span></p> <p style="color: rgb(192, 192, 192);" class="MsoNormal"><span lang="EN-US" style="font-family:Arial;font-size:130%;"><o:p> </o:p></span></p> <p style="color: rgb(192, 192, 192);" class="MsoNormal"><span lang="EN-US" style="font-family:Arial;font-size:130%;">Yassıyer’de yaşayan her kare yaratik, öteki kare yaratığı tek bir çizgi olarak, yani karenin kendine en yakın bölümünü çizgi olarak görmektedir. Karenin öte yanını, ancak oraya ka­dar kısa bir gezinti yapmak zahmetine katlanırsa görebilir. Fa­kat karenin içi hep bir sır olarak kalacaktir onun gözunde. Me­ğer ki, müthiş bir kaza ya da otopsi falan karenin içini açsın…<o:p></o:p></span></p> <p style="color: rgb(192, 192, 192);" class="MsoNormal"><span lang="EN-US" style="font-family:Arial;font-size:130%;"><o:p> </o:p></span></p> <p style="color: rgb(192, 192, 192);" class="MsoNormal"><span lang="EN-US" style="font-family:Arial;font-size:130%;">Günün birinde üç boyutlu bir yaratık -örneğin elma biçi­minde biri- Yassıyer’e gelir ve havalarda dolaşır. Cana yakın ve sevimli bir canlı-karenin evine girdiğini farkeden elma, boyutlararası bir dostluk gösterisiyle içi tutuşarak, “Merhaba” der. “Ben, Üçboyutlular diyarından bir ziyaretçiyim.” Zavallı canlı-kare evde çevresine bakar ve hiç kimseyi göremez. İşin tu­hafı, sesin yukarıdan geldigini anlayamayınca, kendi içinden gel­diği kuşkusuna düşerek durumu garipser de. Acaba rahatsız fa­Ian mıyım, der.<o:p></o:p></span></p> <p style="color: rgb(192, 192, 192);" class="MsoNormal"><span lang="EN-US" style="font-family:Arial;font-size:130%;"><o:p> </o:p></span></p> <p style="color: rgb(192, 192, 192);" class="MsoNormal"><span lang="EN-US" style="font-family:Arial;font-size:130%;">Bir ruh olduğu sanılmasından çekinen elma, Yassıyer’e iniş yapar. Yassıyer’liler diyarinda üç boyutlu bir yaratık ancak kıs­men varolabilir. Yalnızca bir kesiti görülebilir Yassıyer’de. Yani Yassıyer’in dümdüz yüzeyiyle temas halinde olan noktalarıyla kaimdir görüntüsü ancak. Yassıyer’de kaydırak gibi yürüyen el­ma önce bir nokta biçiminde görulecektir ötekilerin gözüne. Son­ra da giderek hemen hemen düzgün daire biçimindeki dilimler gibi. Kare yaratık iki boyutlu dünyasındaki odada önce bir nokta görecek, sonra da bu noktanın yavaş yavaş daire biçimini aldığını fark edecek. “Garip ve şekil değiştiren bu yaratık da ne­reden çıkıp geldi” diyecektir. <o:p></o:p></span></p> <p style="color: rgb(192, 192, 192);" class="MsoNormal"><span lang="EN-US" style="font-family:Arial;font-size:130%;"><o:p> </o:p></span></p> <p style="color: rgb(192, 192, 192);" class="MsoNormal"><span lang="EN-US" style="font-family:Arial;font-size:130%;"><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/1600/5679.png"><img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/200/5679.png" alt="" border="0" /></a>İki boyutlu dünyadan sıkılan elma, kare-yaratığa bir tekme atıp onu havaya gönderir. Böylece o da üç boyutlu dunyanın şaşırtıcı gizleri arasında dolaşır. Önce, kare neye uğradığını anlayamaz. Bilmediği bir dünyada bulmuştur kendini. Fakat az sonra, Yassıyer’e ilginç ve üstten bir yerden baktığını fark eder; “Yukarıya çıktım!” Kapalı odalara yukarıdan bakabilmektedir artık. Yamyassı arkadaşlarını üstten görmektedir. Başka bir boyutta yolculuk edebilmek bir tür X ışını görüşü ya da üstün bir görüş sağlar. Sonuçta düşen bir yaprak gibi, bizim canlı-kare yüzeye konar. Öteki kare yaratıklar açısından, kapalı oda­nın içinden kaybolan “bizimki” birden var olmuştur tekrar. Arkadaşları, “Neredeydin, seni göremedik?” diye sorduklarında, “bizimki” yanıt verir: “Az yukarılardaydım.” Omzuna vurur­lar geçmiş olsun der gibi. Bu aile üzülmeye zaten pek meraklıdır.<o:p></o:p></span></p> <p style="color: rgb(192, 192, 192);" class="MsoNormal"><span lang="EN-US" style="font-family:Arial;font-size:130%;"><o:p> </o:p></span></p> <p style="color: rgb(192, 192, 192);" class="MsoNormal"><span lang="EN-US" style="font-family:Arial;font-size:130%;">Madem ki, boyutlararası ilişkilerden söz açıldı, yalnızca iki boyutlular konusuyla yetinmeyelirn. Abbott’un önerisine uyarak bir tek boyutlu yaratıklar dünyasını gözönüne getirelim. Bu dünyada herkes bir çizgiden oluşuyordu. Hatta sıfır-boyutlu yaratıklar dünyasını gözönüne getirerek yalnızca noktalardan oluşanları da düşünelim. Fakat bu arada bir başka soru daha da il­ginç gelebilir. “Dördüncü bir fizik boyut olabilir mi?”<o:p></o:p></span></p> <p style="color: rgb(192, 192, 192);" class="MsoNormal"><span lang="EN-US" style="font-family:Arial;font-size:130%;"><o:p> </o:p></span></p> <p style="color: rgb(192, 192, 192);" class="MsoNormal"><span lang="EN-US" style="font-family:Arial;font-size:130%;">Şimdi bir küp oluşturalım, anlatacağım yoldan: Bir çizgi parçası alın. Belirli bir uzunluğu olsun. Bu çizgiye dik açı oluş­turacak biçimde aynı uzunlukta çizgi çizerek birleştirin. Bir ka­re elde ettik. Karenin dik açılarından çıkarak eşit buyüklükte çizgiler çizince bir küp elde ederiz. Bu küpün bir gölge verdiği­ni biliyoruz. Bu gölgeyi, köşe noktaları birbirine bağlı iki kare biçiminde çiziyoruz. İki boyutlu bir küpün gölgesini incelersek çizgiIerin birbirine eşit görünmediğini ve tüm açıların dik açı olmadıklarını gözleriz. Üç boyutlu cisim iki boyutlu duruma geçerken görüntüsü tam aktarılamamıştır. Geometrik projeksiyona başvurunca bir boyutun kaybıyla karşılaşırız. Peki, şimdi üç boyutlu küpümüzü alalım ve sahip bulunduğu dik açılardan çiz­giler çekerek dördüncü bir boyut verelim. Sağa-sola, öne-arkaya, yukarı-aşağı çizgiler çekerek değil, fakat aynı anda bu yönlere doğru tüm dik açılardan çizgiler çekerek. Bunun hangi yönde olduğunu sizlere gösteremem ama böyle bir durumda dört boyutlu bir küp, hiperküp yaratacağımızı biliyorum. Bu küpe Teseract adını veriyoruz. Size bir Teseract gösteremem çünkü üç boyut içinde kısılıp kalmış bulunuyoruz. Ancak size, bir Teseract’ın üç boyutlu gölgesini gösterebilirim. Bütün köşe­leri birbirine çizgilerle bağlantılı ve birbirinin içine yuvalanmış iki küp biçiminde görürüz. Fakat tam bir Teseract, yani dört boyutlu küp gösterebilmem için bütün çizgiler birbirine eşit ve tüm açılar dik açı olmalıdır.<o:p></o:p></span></p> <p style="color: rgb(192, 192, 192);" class="MsoNormal"><span lang="EN-US" style="font-family:Arial;font-size:130%;"><o:p> </o:p></span></p> <p style="color: rgb(192, 192, 192);" class="MsoNormal"><span lang="EN-US" style="font-family:Arial;font-size:130%;"><o:p> </o:p></span></p> <p style="color: rgb(192, 192, 192);" class="MsoNormal"><span lang="EN-US" style="font-family:Arial;font-size:130%;">Yassıyer benzeri bir evren düşünün. Bu evrenin sakinlerinin hiç haberleri olmadan iki boyutlu evrenlerini üçüncü bir fiziksel boyut nedeniyle yuvarlak yapalım. Yassıyer’liler kısa gezintilere çıkarlasa, evreni dümdüz görürler. Fakat biri, tümüy­le düz bir çizgi gibi görünen yolda uzunca bir gezintiye çıkar­sa, büyük bir sırla karşı karşıya gelir: Herhangi bir engelle karşılaşmadığı ve hiç bir geri dönüş yapmadığı halde, her nasılsa, hareket ettiği noktaya yeniden gelmiştir. İki boyutlu evre­ni eğrilip bükülerek bir kavis çizmiştir, üçüncü gizemli bir bo­yut yüzünden… Sözkonusu Yassıyer’li üçüncü boyutu bilmemekte ama anlayabilmektedir. Anlattığımız bu öyküdeki boyutları birer tane artırırsanız, bizlere uygulanabilecek durumu kavrarsınız.</span></p><p style="color: rgb(192, 192, 192);" class="MsoNormal"><span lang="EN-US" style="font-family:Arial;font-size:130%;">Kozmos’un merkezi nerededir. Evrenin bir ucu var mıdır? O ucun ötesinde ne vardır, nereye uzanıyor? Üçüncü bir boyut tarafından eğrilmiş bir evrende merkez yoktur -en azından kürenin yüzeyinde yoktur-. Böyle bir evrenin merkezi o evrende değildir Ulaşılamayan bir noktada, kürenin içinde, üçüncü bo­yuttadır. Kürenin yüzeyinde yalnızca bu denli geniş alanlar varolduğundan, bu evrenin ucu yoktur, yani sonu vardır, fakat sınırsızdır. Ve daha ötede ne vardır sorusu bir gizemdir. Yassı yaratıklar, kendi başlarına, iki boyutlu evrenlerinin dışına çıkamazlar.<o:p></o:p></span></p> <p style="color: rgb(192, 192, 192);" class="MsoNormal"><span lang="EN-US" style="font-family:Arial;font-size:130%;"><o:p> </o:p></span></p> <p style="color: rgb(192, 192, 192);" class="MsoNormal"><span lang="EN-US" style="font-family:Arial;font-size:130%;">Bütün boyutlar birer tane artırılırsa, bizlere uygulanabilen durum ortaya çıkar. Merkezi ve ucu olmayan, ötesi bilinmez dört boyutlu bir süper-küre biçimindeki evren…</span><span style="font-size:130%;"><br /></span></p><p style="color: rgb(192, 192, 192);" class="MsoNormal"><span style="font-family:trebuchet ms;font-size:130%;">Yazan : Carl Sagan, Çeviren: Reşit Aşçıoğlu</span><span style="font-size:130%;"><br /></span></p>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-1154505224253718452006-08-02T00:52:00.000-07:002006-08-02T00:53:44.543-07:00Bilimkurgu Öykü Yarışması<b style="color: rgb(102, 255, 255);">Türkiye Bilişim Derneği'nin geleneksel Bilimkurgu Öykü Yarışması'nın yedincisi başladı.</b><br /><br /> <p style="color: rgb(102, 255, 255);">Türkiye Bilişim Derneği'nin geleneksel Bilimkurgu Öykü Yarışması'nın yedincisi başladı. Dernek, düş gücüne ve kalemine güvenen herkesi yarışmaya katılmaya çağırıyor. Kazananların <strong>1 Kasım</strong>'da açıklanacağı ve ödül töreninin 8 Kasım'daki TBD Bilişim Haftası Etkinlikleri sırasında gerçekleştirileceği yarışmada, büyük ödül bir adet kişisel bilgisayar olacak. İkinci gelen yarışmacıya avuçiçi bilgisayar, üçüncü gelen yarışmacıya ise dijital fotoğraf makinesi verilecek. </p> <p style="color: rgb(102, 255, 255);">TBD Yönetim Kurulu üyeleriyle TBD Bilişim Dergisi Yayın Kurulu üyeleri dışında herkese açık olan yarışmaya katılacak olan öykülerin Türkçe yazılması, daha önce herhangi bir yarışmada ödül almamış olması gerekiyor. Her yazarın tek bir öyküyle katılabileceği yarışmada seçici kurul Hakan Erdem, Bülent Akkoç, Orhan Bursalı, Gökhan Tok ve Yasemin Altun'dan oluşacak. Dereceye girecek öyküler TBD Bilişim Dergisi'nde yayımlanacak. Öykülerin <strong>1 Ağustos</strong>'a kadar Türkiye Bilişim Derneği, Çetin Emeç Blv. 4.C. No: 3/11-12 06450 A. Öveçler, Ankara adresine gönderilmesi gerekiyor. E-postayla katılım için de öykülerin aynı tarihe kadar <a href="mailto:bilimkurgu@tbd.org.tr">bilimkurgu@tbd.org.tr</a> adresine gönderilmesi isteniyor</p><span style="color: rgb(102, 255, 255);"> </span>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-1151403454334773892006-06-27T02:53:00.000-07:002006-06-27T03:20:02.373-07:00Tesseract<a style="color: rgb(255, 255, 51);" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Tesseract">Tesseract</a><span style="color: rgb(255, 255, 51);">, bütün kenarları arasındaki açının 90 derece olduğu, bütün yüzeylerin eşit alana sahip olduğu, bütün ayrıtların eşit uzunlukta olduğu dört boyutlu bir kübün analojisine verilen isim... Biraz kafa yorunuz, işte dört boyutlu kübün iki boyuta indirgenmiş gösterimi:</span><br /><a style="color: rgb(255, 255, 51);" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/1600/Hipercube.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/400/Hipercube.jpg" alt="" border="0" /></a><span style="color: rgb(255, 255, 51);">İlk kez </span><a style="color: rgb(255, 255, 51);" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Carl_sagan">Carl Sagan</a><span style="color: rgb(255, 255, 51);">'ın </span><a style="color: rgb(255, 255, 51);" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Cosmos:_A_Personal_Voyage">Cosmos</a><span style="color: rgb(255, 255, 51);">'unda gördüğüm bir şekil. Yassıyer ise, iki boyutlu hipotetik varlıkların yaşadığı bir evren olsun... Bu iki boyutlu yaratıkların üçüncü bir boyutu anlaması imkansız. Kareler, çemberler, üçgenlerden oluşmuş bir evren. Otopsi, bu iki boyutlu yaratıkların bir kenarının kesilmesi anlamına geliyor. Aksi taktirde bir diğerinin "içini" göremiyorlar. Ve "yukarısı" onlar için anlamsız. "Yok canım, olmaz öyle şey". </span><br /><br /><span style="color: rgb(255, 255, 51);">Tesseract'ta bütün açılar dik mi? Köşe diyebileceğimiz bir yerden üç değil de dört tane mi dik eksen çıkıyor? Yok canım, olmaz öyle şey!</span><br /><br /><span style="color: rgb(255, 255, 51);">Yunanca </span><i style="color: rgb(255, 255, 51);">tesseres aktines</i><span style="color: rgb(255, 255, 51);"> = dört ışın kelimelerinden </span><a style="color: rgb(255, 255, 51);" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Charles_Howard_Hinton">Charles Howard Hinton</a><span style="color: rgb(255, 255, 51);"> tarafından türetildiğine inanılıyor. Kimileri de </span><span style="font-weight: bold; color: rgb(255, 255, 51);">tetraküp </span><span style="color: rgb(255, 255, 51);">demeyi tercih ediyorlarmış.</span><br /><br /><span style="color: rgb(255, 255, 51);">Dört boyutlu bir kübü yukarıdaki şekildeki gibi üç boyutta simüle etmek sağduyuya aykırı olsa da mümkün. Hatta şu an ekranınızda üç boyutlu küp de iki boyuta simüle edildiği için siz aslında dört boyutlu küp, tesseract'ın iki boyutlu bir analojisine bakmaktasınız. Pekala... Üç boyutlu bir kübü iki boyutta simüle edebilirsiniz. Çok basit; ilköğretimde defterlerimize çizdirilen küp resimleri... Defter iki boyutlu çünkü. Yukarıda yaptığımız gibi bir boyut daha aşağıya simüle etmeye ne dersiniz? Üç boyutlu bir kübü tek boyutlu bir doğru üzerinde nasıl gösterebilirsiniz? İşte size bir </span><a style="color: rgb(255, 255, 51);" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Thought_experiment">Gedankenexperiment</a><span style="color: rgb(255, 255, 51);">.</span>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-1138377333746133692006-01-27T07:44:00.000-08:002006-01-27T07:59:53.803-08:00Kara Koyun<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/1600/calvino.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/320/calvino.jpg" alt="" border="0" /></a><br /><span style="color: rgb(255, 204, 153);">Bir zamanlar herkesin hırsız olduğu bir ülke vardı. Geceleri herkes bir fener ve levye ile silahlanıp komşularının evine girerdi.Tan ağarırken çuvalını doldurmuş geri döndüğünde kendi evinin de soyulmuş olduğunu görürdü.Böylece herkes uyum içinde yaşardı , kimsenin durumu çok kötü değildi. Biri birini , o öbürünü soyar, böylece son insana kadar gelinir , sonuncu da o birinciyi soyardı.Bu ülkede ister sat , ister al sahtekarlık demekti. Hükümet insanlardan çalmak için kurulmuş bir suç örgütüydü , insanlar da bütün zamanlarını hükümeti aldatarak geçirirlerdi. Yaşam hiçbir sorun çıkmadan sürüyordu ; orada yaşayanlar ne zengindiler ne de yoksul.Sonra bir gün - nasıl olduğunu kimse bilmiyor - dürüst bir adam çıkageldi. Geceleri çuvalını alıp hırsızlık etmek için dışarıya çıkmak yerine evde oturuyor , piposunu tüttürüp roman okuyordu. Hırsızlar oraya gelip de ışık görünce geriye dönüyorlardı.Ama bu böyle gitmedi. Dürüst adama böyle rahat bir hayat yaşamakla havanın ona göre hoş olabileceğini , ama kimseyi çalışmaktan alıkoymaya hakkı olmadığını söylediler.Evde oturduğu her gece bir aile aç kalıyordu. Dürüst adam verecek yanıt bulamadı. O da tuttu tan yeri ağarana kadar geceyi dışarıda geçirmeye başladı , ama hırsızlık etmeye eli varmadı. Dürüsttü işte o kadar Köprüye kadar yürüyor , altından suyun akışını izliyordu. Sonra evine geliyor evini soyulmuş buluyordu. Bir hafta geçmeden dürüst adamın beş parası kalmadı , yiyeceği tükendi ; ev soyulup soğana çevrilmişti. Ama kendinden başka kimseyi suçlayamazdı. Sorun dürüstlüğüydü ; düzeni alt üst etmişti. Karşılığında kimseyi soymadan kendini soymalarına izin vermişti. Böylece her sabah birisi geri döndüğünde evini soyulmamış buluyordu - dürüst adamın bir gece önce soyması gereken ev- Çok geçmeden evler , evleri soyulmayanlar kendilerinin öbürlerinden daha zengin olduklarını gördüler elbette , onun için çalmak istemediler , öte yandan dürüst adamın evini soymaya gelenler elleri boş döndüler, yoksullaştılar.Zenginleşenler köprünün üzerinde dürüst adama katılmaya , onunla birlikte akan suyu seyretmeye başladılar. Bu karışıklığı daha da arttırdı. Zenginleşenlerin de , yoksullaşanların da sayısı arttı. Bu kez zenginler geceleri köprünün üzerinde geçirirlerse yoksullaşacaklarını gördüler. "Neden yoksullara biraz para verip bizim için çalmalarını sağlamıyoruz " diye düşündüler.Sözleşmeler imzalandı. Maaşlar yüzdeler belirlendi. Her iki tarafta pek çok sahtekarlıklar yaptılar elbette ; insanlar hala hırsızdılar. Ama sonuçta zenginler daha zengin , yoksullar daha yoksul oldular.Zenginlerin bir kısmı öylesine zenginleştiler ki , artık çalmaları ya da kendileri için çaldırmaları gerekmiyordu. Ama çalmayı bırakırlarsa çok geçmeden yoksullaşacaklardı ; yoksullar bunu sağlardı.Onun için yoksulların en yoksullarına mallarını öbür yoksullardan korumak için para verdiler. Böylece polis kuvvetleri kuruldu , hapishaneler açıldı. Dürüst adamın oraya gelişinden birkaç yıl sonra kimse çalmaktan , soyulmaktan söz etmez oldu , artık yalnızca ne kadar zengin ya da yoksul olduklarını konuşuyorlardı. Gene de bir miktar hırsız kalmıştı.Bir de dürüst olan o bir tek adam vardı , o da zaten çok geçmeden açlıktan öldü.</span> <span style="color: rgb(255, 204, 153);"><br />Italo Calvino - Kara Koyun</span>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-1138109267343189232006-01-24T05:18:00.000-08:002006-01-24T05:29:30.090-08:00I Robot, Ama Asimov Değil<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.infinitematrix.net/art/I-robot-story.jpg"><img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 200px;" src="http://www.infinitematrix.net/art/I-robot-story.jpg" alt="" border="0" /></a><br /><span style=";font-family:trebuchet ms;font-size:100%;" ><span style="color: rgb(255, 204, 51);">Cory Doctorow</span>'a ait ve bu yılın İngiliz Bilimkurgu Ödüllerine<span style="color: rgb(255, 102, 0);font-family:trebuchet ms;" >(</span></span><span style="color: rgb(255, 102, 0);font-family:trebuchet ms;" >British Science Fiction Awards)</span><span style=";font-family:trebuchet ms;font-size:100%;" > adaylardan finalist öyküsü <a style="color: rgb(51, 255, 255);" href="http://www.infinitematrix.net/stories/shorts/i-robot.html"><span style="font-weight: bold;">I Robot</span></a><span style="color: rgb(51, 255, 255);">'</span>u internet üzerinden de okuyabilirsiniz. Creative Commons ile lisanslanmış <span style="color: rgb(255, 102, 0);">The Infinite Matrix</span> webzine'da yayınlanan bu öykü dışında ingilizcesi olanlar için </span><span style="font-family:trebuchet ms;"><span style="font-size:100%;"><span style="color: rgb(255, 204, 0);">Charles Stross</span>'un </span></span><span style=";font-family:trebuchet ms;font-size:100%;" ><a style="font-weight: bold; color: rgb(51, 255, 255);" href="http://www.accelerando.org/book/">Accelerando</a> adlı romanını da online lisansı ile indirip okuyabiliyorsunuz.</span><span style=";font-family:trebuchet ms;font-size:100%;" ><br /></span>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-1137578920058129662006-01-18T01:00:00.000-08:002006-01-18T02:08:41.170-08:00Bilimkurgunun İşlevi<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/1600/OBEY.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/320/OBEY.jpg" alt="" border="0" /></a><br /><span style="font-family:trebuchet ms;">Milattan önce 2.yy'da Samasota'lı Lucian'ın, Güneş'e ve Ay'a yolculuğu anlatan romanslar yazarken, 1657-1662 yıllarında Cyrano De Bergerac'ın, <span style="font-weight: bold; font-style: italic;">Voyage dans la lune</span> ve <span style="font-weight: bold; font-style: italic;">L'histoire des etats et empires du soleil </span>isimli eserlerini kaleme alırken 1835'te Edgar Allan Poe'nun da<span style="font-family:trebuchet ms;"> </span><span style="font-weight: bold; font-style: italic;">The Unparalled Adventures of One Hans Pfall</span> adlı öyküsünü kaleme alırken birbirinden çok da farklı olmayan niyetleri beslediklerini düşünmek yanlış olmayacaktır...</span> <span style="font-family:trebuchet ms;">Ardından Jules Verne, HG Welles aynı ideallerle eserler ortaya koydular.<br /><br />Sözkonusu eserlere üstünkörü bakan birisi bile, bilimkurgunun en temel işlevlerinden birinin farklı düşünebilme becerisi ile ilgisi olduğunu anlayabilir. Farklı düşünmek deyince sadece bir çeşit fanteziler dünyası kurup eğlenmek gibi bir sonucun ortaya çıkacağı düşünülebilir ama işin aslı öyle değil... Örneğin Cervantes'in Don Quijote'si de pek çok yönüyle fantastik kabul edilebilir. Ne var ki okuyucularına çılgın bir adamın gözünden dünyaya bakmayı öğretir, Cervantes. Ve bu sayede toplumsal bazı sorunları görebilmeyi, eleştiriler getirmeyi ve belki de öneriler sunmayı başarır.<br /><br />Zaman zaman ömürlerine sığmasa da, farklı düşünmeyi bir yaşam tarzı haline getiren öncü beyinler toplumları değiştirmeyi başarmışlardır. Git gide daha fazla distopyalara benzeyen dünyamızda bilimkurgunun değeri de artmaktadır. Kalabalıklar her ne kadar uyuyor gibi görünse de bir şeylerin ters gittiğini de anlayabiliyorlar olsa gerek ki Matrix ve benzeri filmler bu kadar popüler oluyor. Öte yandan bilimkurgudan somut devrimci adımlar beklemek de hayal kırıklığı yaratabilir, bir film izleyip, ya da bir kitap okuyup dünyanızı değiştireceğinizi beklemek en azından her zaman gerçekçi olmayabilir. Ancak bilimkurgu farklı düşünebilmeyi bir disiplin haline getirme gücüne de sahiptir. Tam bir "B" film olan John Carpenter'ın They Live belki de birkaç karesiyle de olsa işlevi yerine getiriyor.<br /></span>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-1132045617259711552005-11-15T01:01:00.000-08:002005-11-16T10:13:16.290-08:0050 filmlik bir liste.<a href="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/1600/21[1].jpg"><span style="font-family:trebuchet ms;"><img style="TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/200/21%5B1%5D.jpg" border="0" /></span></a><span style="font-family:trebuchet ms;"><br /><span style="font-size:85%;"><span style="font-size:100%;">Phobos Entertainment'a göre görmeniz gereken 50 bilimkurgu filmi:</span> </span><br /><span style="font-size:85%;"></span><br /></span><pre><span style="font-family:trebuchet ms;">Film adı ...........................................Yönetmen<br /><br />Star Wars .........................................George Lucas<br />Metropolis ........................................Fritz Lang<br />Forbidden Planet .................................Fred M. Wilcox<br />Invasion Of The Body Snatchers ...............Don Siegel<br />The Fly ............................................David Cronenberg<br />The Thing From Another World ................Howard Hawks & Christian Nyby<br />The Thing ........................................John Carpenter<br />The Empire Strikes Back ........................Irvin Kershner<br />The Matrix ........................................Andy Wachowski &amp; Larry Wachowski<br /></span><span style="font-family:trebuchet ms;">Godzilla ...........................................Inshiro Honda<br />The Time Machine ...............................George Pal<br />War of the Worlds ...............................Byron Haskin<br />Star Trek: The Wrath of Khan ..................Nicholas Meyer<br />Planet Of The Apes ..............................Franklin J. Schaffner<br />The Andromeda Strain ..........................Robert Wise<br />This Island Earth .................................Joseph M. Newman<br />Them! .............................................Gordon Douglas<br />Five Million Years to Earth ......................Roy Ward Baker<br />2001: A Space Odyssey .........................Stanley Kubrick<br />The Terminator ..................................James Cameron<br />Blade Runner .....................................Ridley Scott<br />Altered States ...................................Ken Russell<br />Things to Come .................................William Cameron Menzies<br />Alien ..............................................Ridley Scott<br />Aliens .............................................James Cameron<br />The Day The Earth Stood Still .................Robert Wise<br />The Incredible Shrinking Man ..................Jack Arnold<br />The Day After ....................................Nicholas Meyer<br />Barbarella ........................................Roger Vadim<br />A Clockwork Orange ............................Stanley Kubrick<br />Sleeper ..........................................Woody Allen<br />Zardoz ...........................................John Boorman<br />Logan's Run ......................................Michael Anderson<br />Close Encounters Of The Third Kind ..........Steven Spielberg<br />Tron ..............................................Steven Lisberger<br />1984.............................................. Michael Radford<br />Akira .............................................Katsuhiro Otomo<br />Total Recall ......................................Paul Verhoeven<br />Independence Day ...............................Roland Emmerich<br />Galaxy Quest ....................................Dean Parisot<br />Fantastic Planet .................................Rene Laloux<br />Earth vs. The Flying Saucers ..................Fred F. Sears<br />The Rocky Horror Picture Show ...............Jim Sharman<br />Bride of Frankenstein ..........................James Whale<br />Plan 9 From Outer Space ......................Ed Wood<br />The Crawling Eye ...............................Quentin Lawrence<br />Dr. Strangelove .................................Stanley Kubrick<br />Road Warrior ...................................George Miller (II)<br />When Worlds Collide ...........................Rudolph Mate<br />Strange Days ...................................Kathryn Bigelow </span></pre>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-1131645909081401242005-11-10T10:03:00.000-08:002005-11-10T10:05:09.096-08:00Bilim-Kurgu<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/1600/23066.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/400/23066.jpg" alt="" border="0" /></a>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-1131476220840796852005-11-08T10:53:00.000-08:002005-11-08T11:01:27.460-08:00Dark City<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.cinematical.com/images/2005/11/darkcity.jpg"><img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 200px;" src="http://www.cinematical.com/images/2005/11/darkcity.jpg" alt="" border="0" /></a><br /><br /><span style="font-family:trebuchet ms;">Yönetmen Alex Proyas'ın yazıp yönettiği Dark City'nin yeni bir <a href="http://www.cinematical.com/2005/11/07/directors-cut-of-dark-city/">yönetmen kurgusuyla</a> DVD olarak piyasaya (yeniden) sürüleceği internet camisaında konuşuluyor. Kanımızca tekrar tekrar <a href="http://www.cinematical.com/2005/11/08/more-dark-city-details/">sıkılmadan izlenecek</a> bilimkurgu filmlerinden biri olan Dark City'nin bu yeni versiyonu da ilgi çekici olacaktır...</span>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-1128196058310721242005-10-01T12:41:00.000-07:002005-10-01T12:47:42.200-07:00Douglas Adams'dan Biz Vecize<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/1600/adams.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/400/adams.jpg" alt="" border="0" /></a><br /><span style="font-family:trebuchet ms;">"Nothing travels faster than the speed of light with the possible exception of bad news, which obeys its own special laws."</span> <span style="font-family:trebuchet ms;"><br /><br />"Hiç bir şey ışık hızından daha hızlı hareket edemez, bir de sadece kendi kurallarına uyan kötü haberler!"</span>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-1126105358346498452005-09-07T07:58:00.000-07:002005-09-07T08:16:10.053-07:00Martin Favelis'ten Gerçek Bir Hikaye<span style="COLOR: rgb(255,204,255);font-family:trebuchet ms;" ><span style="COLOR: rgb(204,204,255); FONT-STYLE: italic">"Yıldızlararası yolculuk mümkün değil", "robotların hayatımıza girmesine daha çook var", "Aya yolculuk imkânsızdır" vs. diyerek bilimkurguya burun kıvıranlara ithaf olunur.</span><br /><br />GERÇEK BİR HİKAYE<br /><br />12 yaşımdayken geleceğin bilgisayarlardan oluşacağı söylendi bana. Şok oldum. Büyük bir hesap makinesi, pahalı bir saat, filmleri olmayan bir televizyon ve aptal bir oyundan oluşan bir alet takımının nasıl olup da geleceğin sembolü olacağını göremiyordum. “Göreceksin” dediler, “Bir bilgisayar vasıtasıyla herşeyi yapabileceğiz”. Bu yıllarda denizde yüzer, bisiklet kullanır, judo çalışırdım…ve illüstrasyonsuz kitaplar okumaya başlıyordum. Bir Commodore 64 bu hobilerimden herhangi birini nasıl yapabilirdi ki?</span><br /><span style="COLOR: rgb(255,204,255);font-family:trebuchet ms;" ><br />Yetişkinler bana çok fazla septik olduğumu söyledikten sonra gelecekteki bilgisayarların müzik, güzel sanatlar ve birçok günlük faaliyette kullanılabileceğini anlattılar. Aslında gerçekten de piyano çalmak için bir PC’ye ihtiyacım yoktu; renkli kalemlerimle çizim yapmaktan hoşlanıyordum; ışıkları mükemmel bir şekilde kendim kapatıp açabiliyor, dışarı çıktığım zaman kapılarımı kilitleyebiliyor, anahtarlarımı da paspasın altında saklayabiliyordum. Internet ya da dijital sistemler olmadan da yapabilirdim.<br /><br />Ondan sonra geleceğin –bu 2000 yılıydı- süper arabalar, süper uçaklar ve gümüş renkli kıyafetler giyen ve hepsi de kel olan insanlardan oluşacağı inancı yayıldı. Bu inançla “Kuaförler, gelecekte de ayakta kalmak istiyorsanız bilgisayar bilimi çalışın” diyerek alay ettiğimi hatırlıyorum.<br /><br /><br /></span><span style="COLOR: rgb(255,204,255);font-family:trebuchet ms;" ><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/1600/homeimage1.jpg"><img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: pointer; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/320/homeimage1.jpg" border="0" /></a><br />Bilgisayarların gelişimine inatla direnç göstererek büyüdüm. Ve de aynı anda arkadaşlarımı kaybetmeye başladım. Ben inadımı sürdürürken onlar elektronik masa tenisi oynuyor, nehire taş atmaktansa uzay korsanlarını bir ekranda vuruyordu. Ama ben hala onların “daha keskin görüntü tanımı”, “daha hızlı işletim sistemi” ya da “daha fazla RAM” tanımlarına gülmeyi sürdürüyordum.<br /><br />Zaman geçti. Arkadaşlarımdan biri bilgisayar uzmanı oldu; diğeri çocuklara bilgisayar öğretti ve bir diğeri de bilgisayar oyunlarının yasa dışı kopyalarını sattı. Bir işe başvurmaya karar verdiğimde bir bilgisayar uzmanı olduğum konusunda yalan söylemek zorunda kaldım. PC’nin önüne bir kez oturduktan sonra hayatım süresince öğrenmeyi reddettiğim herşeyi birkaç ay içinde öğrenmek zorunda kaldım. Mouse’la yapmak istediğim bir iş konusunda başarısız olduğum zaman kuaförlerle ilgili yaptığım yorum geldi aklıma. En azından eğer bir kuaför olsaydım şimdiye kadar bilgisayarlarla ilgili birşeyler öğrenmiş olacaktım.<br /><br />İş hayatında yaşadığım baskı bilgisayarlarla iyi bir dil konuşmamı sağlamadı. Fakat satranç bunu sağladı. Amatör bir satranç oyuncusu olarak yenilmez PC’mle oynayarak çok şey öğrendim. Daha sonra bilgisayarlar için müzik programları ortaya çıktı ve yine amatör bir müzisyen olarak elektronik öğretmenimden çok şey öğrendim. Daha sonra Internet beni öyle bir yakaladı ki, PC’mden lavaboya gitmek için bile uzaklaşamıyordum.<br /><br />Bugünlerde sonunda bilgisayarına aşık bir insan olarak daha organize bir insan oldum. Şu andaki işim uzun saatler boyunca monitör karşısında oturmamı gerektiriyor, fakat uyumadan uyumaya bilgisayarımı kapatmayı başarabiliyorum. Yemek yemek için bile bunu yapabiliyorum.<br /><br />Eski arkadaşlarım şimdilerde en büyük uluslararası bilgisayar şirketlerinin başkanları ve benim için bunu söylemek zor olsa da öyle zenginler ki işlerinin başında onları bulmak imkansız. Dünyanın dört bir köşesinde otelden otele geziyor, ayda bir dizüstü bilgisayarlarına banka hesaplarına yatan yığınla parayı kontrol etmek için bakıyorlar.<br /><br />Şimdi ciddiye dönüyorum. Bu hikayenin ne vermek istediği bir ders, ne de öğretmek istediği birşey var. Bu sadece sıradan bir çocuğun anlattığı bir hikaye. Herhangi birinin hikayesi olabilirdi fakat benim oldu. Ve dürüst olmak gerekirse size birşey söylememe izin verin, kim ne derse desin bilgisayarlar insan hayatı için o kadar da hayati değil.<br /><br />Bitirmek için sadece iki kelime: <span style="COLOR: rgb(255,0,0)">Game Over</span><br /><br /></span><span style="COLOR: rgb(255,204,255);font-family:trebuchet ms;" ><span style="COLOR: rgb(204,204,255); FONT-STYLE: italic">Kaynak: http://www.nd-karikaturvakfi.org.tr/</span></span>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-1125191604255837852005-08-27T16:45:00.000-07:002005-08-27T18:19:39.776-07:00Robotiğin Üç Yasası<span style="color:#ffffff;"><span style="font-family:trebuchet ms;">Ne Robot AL-76 ne de Robot ZZ-3 hikayeleri benim ana düşünce akımımı temsil etmektedir. Gerçekte, Eylül 1940’da Super Science Stories dergisinde (editör tarafından seçilen ve bence kötü bir başlık olan “İlginç Oyun Arkadaşı” ismi ile) çıkan ilk robot hikayelerimden “Robbie” ile doğru bir başlangıç yaptım. </span><br /></span><span style="font-family:trebuchet ms;"><br /><a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6970/1201/1600/219-IRobot.jpg"><span style="color:#ffffff;"><img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6970/1201/320/219-IRobot.jpg" border="0" /></span></a><span style="color:#ffffff;">“Robbie” konuşamayan daha ilkel bir robot modeli hakkındadır. Çocuk bakıcılığı görevini yerine getirmek için tasarlanmıştır ve bu görevi övülecek kadar iyi yapmaktadır. İnsanoğluna tehdit olmaktan, yaratıcısını yoketmeyi istemekten veya dünyayı elegeçirmekten çok uzaktır. Sadece ne için tasarlandıysa onu yapmaya çabalamaktadır. (Bir otomobil uçmak ister mi? Bir elektrik düğmesi yazı yazmak ister mi?)<br /><br />1940’larda yazılan ve hepsi Astounding Science Fiction dergisinde yayınlanan sekiz hikayemde de bu patikayı izledim. Bu hikayeler; “Reason” (1941), “Liar!” (1941), “Runaround” (1942), “Catch That Rabbit” (1944), “Paradoxical Escape” (1945), “Evidence” (1946), “Little Lost Robot” (1947) ve “The Evitable Conflict” (1950)’di. </span></span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;"><br /><a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6970/1201/1600/I-Robot--C10100822.jpg"></a><a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6970/1201/1600/imageDB.jpg"><span style="color:#ffffff;"><img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6970/1201/320/imageDB.jpg" border="0" /></span></a><span style="color:#ffffff;">Bu sekiz hikaye artı “Robbie” bir araya getirilerek 1950’de Gnome Press tarafından basılan “I, Robot” kitabım oluşturuldu. Herzaman ki tekrar basım ve yabancı basımlardan sonra yayından kalktı, bundan sonra “iyi bir mal”ı hemen farkeden Doubleday&Company’den yatırım beyefendileri 1963’de yeni bir basım ayarladılar.<br /><br />Benim duyarlı, Mefistovari olmayan robotlarım gerçekte yeni bir tür değildi. 1940’dan öncede bu türde robotlar seyrek olsa dahi vardı. Aslında, mantıklı bir amacı hataya ve tehlikeye yolaçmadan yerine getirebilen bazı robotları İlyada’da bulabiliriz. Kitap XVIII’deki şu epikte, Thetis, oğlu Achilles için ilahi olarak dövülmüş mükemmel zırhı elde etmek amacıyla demirci tanrı, Hephaistos’u ziyaret eder. Hephaistos topaldır ve zorlukla yürür. Thetis’i karşılamak için dışarıya çıkmasını anlatan bir pasaj vardır (W.H.D. Rouse’un çevirisinden):<br /><br />“Sonra o .... yanında kendisini destekleyen bir çift yardımcı ile kalın bir bastona dayanarak dışarıya topalladı. Bu yardımcılar tam olarak yaşayan kızlara benzeyecek şekilde altından yapılmıştı, kafalarında zeka vardı, konuşabilir ve kaslarını kullanabilirlerdi, yün eğirebilir ve dokuma yapabilirlerdi, ve işlerini yapıyorlardı...”<br /><br />Kısaca bunlar robotlardı. </span><a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6970/1201/1600/robot2.jpg"><span style="color:#ffffff;"><img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6970/1201/320/robot2.jpg" border="0" /></span></a><span style="color:#ffffff;"><br /><br />Ve şimdiye kadar, o kadar da kısa sayılmayacak 2500 yılla sınırlı bir sahada ilk olmamama rağmen, “modern robot hikayesi”nin yaratıcısı ünvanını kazanmama yetecek derecede tutarlı arka planı hikayelerimde oluşturmayı başardım.<br /><br />Yavaş yavaş, hikaye hikaye, bu konu hakkındaki fikirlerimi geliştirdim. Benim robotlarımın platin-iridyum süngerinden yapılmış beyinleri ve pozitronların üretimi ve yokedilmesi ile ortaya çıkan “beyin yolları” vardı. (Hayır, bunun nasıl yapıldığını bilmiyorum.) Sonuçta benim yaratıklarım “pozitronik robotlar” olarak bilindiler.<br /><br />Benim robotlarımın pozitronik beyinlerinin tasarımı, teknolojinin geniş ve girift, benim “robotik” ismini verdiğim, yeni bir sahasının açılmasını gerektiriyordu. Bana bu kelime “fizik” veya “mekanik” ne kadar tabii ise o kadar tabii göründü. Ancak beni şaşırtarak icat edilmiş bir kelimeye dönüştü ve Webster’s Unabridged’in ne ikinci ne de üçüncü baskısında bulunabilir.<br /><br />Herşeyden önemlisi, robot beyinlerinin, kendi dışındaki bütün diğer şeyleri ikincil hale getiren temel tasarımına kelimelerle yerleştirilmesi amaçlanan, “Robotiğin Üç Yasası” olarak isimlendirdiğim metni kullanmamdı.<br /><br />Bu yasalar aşağıdadır:<br /><br />1. Bir robot, bir insana zarar veremez veya harekete geçmeyerek bir insanın zarar görmesine izin veremez.<br /><br />2. Bir robot, Birinci Yasa ile çelişmedikleri sürece bir insan tarafından verilen emirlere uymak zorundadır.<br /><br />3. Bir robot, bu koruma Birinci veya İkinci Yasa ile çelişmediği sürece kendi varlığını korumak zorundadır.<br /><br />Açıkçası, modern bilimkurgu edebiyatındaki robot hikayelerinin doğasında en fazla değişikliği sağlayan robotiğin bu yasalarıydı. Artık iyi bilimkurgu dergilerinin sayfalarında eski, yaratıcısına karşı çıkan tipte bir robot seyrek olarak görülecekti çünkü, en basit açıklamayla, bu Birinci Yasa’nın çiğnenmesi demekti. Robot hikayeleri yazan pekçok yazar, bu üç yasayı görünürde alıntılamaksızın kabul ettiler ve okurlarından da aynı şeyi yapmalarını beklediler. </span></span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;"><br /><a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6970/1201/1600/xx.jpg"><span style="color:#ffffff;"><img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6970/1201/320/xx.jpg" border="0" /></span></a><span style="color:#000000;"><span style="color:#ffffff;">Aslında , gelecek yıllarda eğer bir şekilde hatırlanacaksam bunun robotiğin bu üç yasası sayesinde olacağını söylüyorum. Bu bir şekilde beni rahatsız ediyor çünkü kendimi bir bilimadamı görüyorum ve var olmayan bir bilimin var olmayan temelini oluşturduğum için hatırlanacak olmam utanç verici. Ancak eğer robotik benim hikayelerimde anlattığım mükemmellik derecesine bir şekilde ulaşırsa belki robotiğin üç yasasına benzer birşey gerçekten ortaya çıkabilir ve eğer böyle olursa her zaman rastlanmayacak derecede benzersiz (ne yazık ki eğer olursa, insanüstü) bir zafer kazanmış olacağım.<br /><br />Benim pozitronik robot hikayelerim iki gruba ayrılabilir: Dr. Susan Calvin ile ilgili olanlar ve olmayanlar. Dr. Susan Calvin ile ilgili olmayanlar sıklıkla, sürekli deneysel robotların saha denemelerini yapan ve neredeyse sürekli bunlarla ilgili başları derde giren Gregory Powell ve Mike Donovan ile ilgilidir. Robotiğin Üç Yasası’nda, yeni hikayeler için gerekli belirsizlik ve çelişkileri sağlamaya yetecek kadar farklı anlamlara çekilebilme kapasitesi vardı ve benim için rahatlatıcı şekilde, bu Üç Yasa’nın altmış bir kelimesinden yeni bir açıyla düşünmek her zaman mümkün görünmektedir.<br /><br />“I, Robot”daki dört hikaye Powell ve Donovan ile ilgilidir. Bu kitap basıldıktan sonra, böyle bir hikaye daha yayınlandı veya daha doğrusu bu yalnız Donovan hakkında bir hikayeydi. Bir kez daha robotlarım pahasına komik oluyordum ama bu kez hikayeyi anlatan ben değil Donovan’dı ve ben ondan sorumlu değilim.<br /><br />“First Law” isimli bu hikaye ilk kez Fantastic Universe Science Fiction’ın 1956 Ekim sayısında yayınlandı.</span> </span></span><br /><br /><span style="font-family:trebuchet ms;"><span style="color:#99ff99;">Bu metin İsaac Asimov’un “Rest Of the Robots” isimli hikaye kitabında (Pyramids Books-1964) yazdığı bir hikaye tanıtım yazısıdır.<br /></span><span style="color:#ccccff;"></span></span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;"><span style="color:#ccccff;">Çev:White</span></span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;"><span style="color:#ffcccc;"></span></span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;"><span style="color:#ffcccc;">Not:</span> Bu arada "Robotiğin Üç Yasası" ilgili bir site <a href="http://www.asimovlaws.com/">burada</a>.<br /><br /><br /><br /></span><span style="font-family:trebuchet ms;"></span><span style="font-family:trebuchet ms;"></span><span style="font-family:trebuchet ms;"></span>Whitenoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-1125161415441744302005-08-27T09:48:00.000-07:002005-08-27T09:52:30.790-07:00Saygın Bilimkurgu Eserleri<span style="font-family:trebuchet ms;">İnternet şaşkınlık verici bir ortam. </span><a target="_blank" href="http://www.sci-fi.hut.ru/eng/books.html"><span style="font-family:trebuchet ms;">İşte size seçkin bilimkurgu yazarlarından</span></a><span style="font-family:trebuchet ms;"> zip, rar, txt formatında kitaplar. Hem de eksiksiz, İngilizce okuma yapmak isteyenler için... Aralarında dilimize daha önce çevrilmemiş olanlar da var.<br /></span>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-1123717918402246102005-08-10T16:12:00.000-07:002005-08-10T17:12:03.136-07:00Frankenstein'den Robotlara<span style="font-family:trebuchet ms;color:#ccccff;">Bir yazarın kabusunu duymak ister misiniz?<br /><a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6970/1201/1600/Mary.jpg"><img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6970/1201/200/Mary.jpg" border="0" /></a><br />Peki, o zaman, kendini Büyük Adam olarak gören , oldukça ünlü bir yazar hayal edin. Bir karısı var, kendi halinde bir kadın. Kadın da biraz yazar ama yazarlığı tabii ki ne kocasının ne dünyanın ne de (hepsinden önemlisi) kendi gözünde onun büyük, onun muhteşem kocasına göre bir hiç.<br /><br />Ve hayal edin, bir sohbetin sonucunda, kendi halindeki bu kadın belli bir konu hakkında bir roman yazacağını bildirir. Ve Büyük Adam, masumca gülümseyerek, “Tabii canım. Hadi bakalım yaz.” der.<br /><br />Ve kadın romanı yazar, roman yayınlanır ve tamamen devasa sayılacak bir heyecana yolaçar. Ve daha sonraki zamanlarda, Büyük Adam evrensel olarak büyük kabul edilmesine karşın sonsuza kadar hatırlanacak olan bu kendi halinde kadının romanı olur ve bu roman o kadar iyi bilinir ki romanın ismi İngiliz dilinde deyim haline gelir.<br /><br />Normalde ben merkezci bir yazar için ortaya çıkacak ne kadar dehşet verici bir durum.<br /><br />Ancak bunu kurgulamıyorum. Bu gerçek bir hikaye. Bu gerçekleşen bir olay.<br /><br />Büyük Adam, İngiliz dilinin muhteşem lirik şairlerinden biri olan Percy Bysshe Shelley’di. Yirmi iki yaşındayken, Mary Wollstonecraft Godwin ile gizlice kaçtı. Olay romantik olmasına rağmen, o sırada Shelley henüz evli bir adam olduğu için biraz kurallara uymayan şekilde oldu.<br /><br />Durum öyle aleniydi ki İngiltere dışına çıkmaları onlar için daha iyi oldu ve 1816 yılının yazında, Shelley kadar büyük bir şair ve dile düşmüş bir beyefendi olan Lord Byron olarak tanınan George Gordon ile beraber İsviçre’de Genova gölünün sahillerinde kaldılar.<br /><br />Bu sırada, bilim dünyası mayalanma süreçi içindeydi. !791’de İtalyan fizikçi Luigi Galvani, kurbağaların kaslarının eğer iki farklı metal dokundurulursa kasıldığını keşfetmiş ve bu ona yaşayan dokuların “hayvan elektriği” ile dolu olması gibi görünmüştü. Bu teori başka bir İtalyan fizikçi, Alessndro Volta tarafından, elektriğin canlı veya daha önce canlı dokular olmadan değişik metallerin yanyana konulması ile üretilebileceğini göstermesiyle şüpheli hale geldi. Volta ilk pili icat etmesini takiben İngiliz kimyacı, Humphry Davy 1807 ve 1808’de daha önce görülmemiş güçte bir pil üreterek bunu devamını getirdi ve bunun yardımıyla elektrik olmayan dönemde kimyacılar için imkansız olan çeşitli kimyasal reaksiyonlar gerçekleştirdi.<br /><br />Bunun için, elektrik gücü temsil eden bir söz oldu ve Volta’nın araştırmaları Galvani’nin “hayvan elektriği”nin yanlış olduğunu kısa sürede ortaya çıkarmasına rağmen bu söz halk arasında büyülü bir tabir olmayı sürdürdü. Elektriğin hayatla ilişkisine ilgi çok yoğundu.<br /><br />Bir akşam Byron, Shelley ve Godwin’in de bulunduğu küçük bir grup elektrik yoluyla gerçekten bir hayat yaratmanın mümkün olup olmadığını tartıştılar ve bu Mary’ye bu konu üzerine bir fantazi yazabileceğini hatırlattı. Byron ve Shelley bunu desteklediler ve aslında onlar da, bu kendi halinde arkadaşlarının özel eğlencesi için fantastik romanlar yazmayı düşündüler. Gerçekte bu fikri sadece Mary devam ettirdi. Bu yılın sonunda ilk Mrs. Shelley intihar ettiği için artık Shelley ve Mary evlenebilir ve İngiltere’ye dönebilirlerdi. Mary Shelley romanını 1817 yılında İngiltere’de bitirdi ve roman 1818’de yayınlandı. Bu roman, labaratuvarında bir varlığı bir araya getiren ve sonra elektrik yoluyla onu canlandırmayı başaran anatomi öğrencisi genç bir bilim adamı hakkındaydı. Bu varlık (isim verilmemişti) bütün görenleri nöbet geçirtecek kadar korkutan korkunç yüzü ile iki buçuk metrelik canavarımsı bir yaratıktı.<br /><br /><a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6970/1201/1600/Clive,%20Colin%20(Frankenstein)_021.jpg"><img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6970/1201/200/Clive%2C%20Colin%20%28Frankenstein%29_021.jpg" border="0" /></a>Bu canavar insan toplumunda kendine bir yer bulamaz ve sonuçta bundan duyduğu acı sebebiyle bilim adamına ve bütün sevdiklerine düşman olur. Bilim adamının akrabaları (evleneceği kız da dahil) birer birer yokedilir ve sonunda bilim adamı da ölür. Canavar, muhtemelen vicdan azabıyla ölmek üzere, vahşi tabiatta başıboş dolaşmaya başlar.<br /><br />Roman çok büyük bir heyecana yolaçtı ve ortaya çıkardığı bu büyük heyecan hiç bitmedi. Hangi Shelley’in genel olarak insanlar üzerinde daha büyük etki yaptığı konusunda sorgulamaya açıkça gerek yoktur. Edebiyat öğrencileri için Shelley denince akla gelen Percy Bysshe olabilir ama sokakta insanları durdurun ve onlara hiç <em>Adonias, The Cenci</em> veya <em>Ode to the West Wind’ı</em> duyup duymadıklarını sorun.Tabii duymuş olabilirler ancak duymamış olmaları çok daha muhtemeldir. Daha sonra <em>Frankenstein</em>’ı duyup duymadıklarını sorun.<br /><br />Frankenstein, Mrs. Shelley’in romanının ve bu canavarı yaratan genç bilimadamının ismiydi. Bundan sonra Frankenstein ismi, kendi yaratıcını yokeden herhangi birşey yaratan herkez veya herşey için kullanılan bir deyim oldu. Günümüzde sadece mizahi olarak kullanılan “Bir Frankenstein canavarı yarattım” ifadesi böyle basmakalıp bir söz haline geldi.<br /><br />Frankenstein’ın başarısını, en azından kısmen, insanoğlunun hiç bitmeyen korkularından birisi olan tehlikeli bilgiye karşı korkuyu yeniden ortaya koymasına borçluydu. Frankenstein, insan için anlamı olmayan bilgiyi arayan başka bir Faust’tu ve kendi Mefistovari cezasını yarattı.<br /><br />19. yüzyılın başlarında Frankenstein’ın yasak bilgiyi dine karşı saygısızca kullanımının gerçek doğası aşikardı. İnsanoğlunun ilerleyen bilimi ölü maddelere hayat verebilir ama bu Tanrı’nın özel bölgesi olduğu için insanoğlunun yapabileceği hiçbirşey bir ruh yaratamazdı. Bunun için Frankenstein’in en fazla yapabileceği ruhsuz bir zeka yaratmaktı ve sonuçta böyle bir ihtirasta günahtı ve azami cezayı hakediyordu.<br /><br />Teolojik “Yapmayacaksın” engeli 19. yüzyıl ilerledikçe insanoğlunun bilgisinin artması ve bilimin ilerlemesi ile zayıfladı. Endüstri devrimi genişleyip derinleşti ve Faust motifi, geçici olarak yerini ilerlemeye ve kaçınılmaz şekilde yaklaşan bilim ütopyalarına yönelik canlı bir inanca bıraktı.<br /><br />Maalesef, bu rüya I. Dünya Savaşı ile parçalandı. Bu korkunç katliam, bilimin neticede insanlığın düşmanı olabileceğini oldukça açık gösterdi. Bilim sayesinde, yeni patlayıcılar üretildi ve yine bilim sayesinde bu patlayıcıları daha önce güvenli sayılabilecek cephelerin gerisine ulaştırmak için uçaklar ve gemiler inşa edildi. Siperlerin en büyük korkusu olan zehirli gaz kısmen bilim sayesinde mümkün oldu*.<br /><br /><br />Sonunda, şeytani bilim adamı veya en iyi olduğunda dine karşı saygısız olan ahmak bilim adamı I. Dünya Savaşı sonrası bilimkurgusunda demirbaş karakter oldu.<br /><br />Savaştan hemen sonraki günlerde bu motifin yine yarı canlılar yaratılmasını irdeleyen dramatik ve etkili bir örneği ortaya çıktı. Bu Çek yazar, Karel Kapek tarafından yazılan R.U.R oyunuydu. Bu eser 1921 yılında yazıldı ve 1923 yılında İngilizce’ye çevrildi. R.U.R’un açılımı Rossum’s Univeral Robots’du (Rossum’un Evrensel Robotları). Rossum, Frankenstein gibi, yapay insanlar yaratmanın sırrının keşfetmişti. Bunlara, Çek dilinde “işçi” anlamına gelen bir kelime olan “robot” deniyordu ve takiben bu kelime İngilizce’ye girdi ve kalıcı oldu.<br /><br />Robotların, isimlerininde ima ettiği gibi, işçi olmaları beklenir ama herşey yanlış gider. İnsanoğlu motivasyonunu kaybettiği için üremeyi bırakır. Devlet yöneticileri robotları savaşta kullanmayı öğrenirler. Robotlar kendileri bir isyan başlatırlar, insanoğlunun kalanını yok ederler ve dünyanın sahibi olurlar.<br /><br />Bir kere daha bilimsel Faust yarattığı Mefistovari yaratık tarafından yok edilir.<br /><br />1020’lerde bilimkurgu ilk kez popüler bir sanat formu oldu ve artık sadece Verne ve Wells gibi seyrek çıkan bir ustanın elindeki bir oyun değildi. Sadece bilmkurguya tahsis edilmiş dergiler ortaya çıktı ve “bilimkurgu yazarları” edebiyat sahnesinde kendilerini göstermeye başladılar.<br /><br />Ve bilimkurgunun demirbaş konularından biri, genellikle ruhsuz veya duygusuz demir adamlar olarak resmedilen robotların icad edilmesiydi. Frankenstein ve Rossum’un ulaştıkları kaderlerinin ve iyi bilinen yaşanmış olayların etkisiyle bu konuda küçük değişikliklerle durmadan kendini tekrar görünmekteydi. –Robotlar yaratılır ve yaratıcılarını yok ederler; robotlar yaratılır ve yaratıcılarını yok ederler; robotlar yaratılır ve yaratıcılarını yok ederler-<br /><br />1930’larda bilimkurgu okuru oldum ve kısa sürede binlerce kere anlatılmış bu kısır hikayeden bıktım. Bilimle ilgilenen bir insan olarak bilimin bu saf Faustvari yorumuna içerlemeye başladım.<br /><br />Evet, bilginin kendi tehlikeleri vardı ama bunun karşılığında bilgiden vaz mı geçmeliydik? Daha sonra maymuna dönmeye ve yaptığımız hatalardan dolayı insanı insan yapan özü kaybetmeye mi hazırlanmalıydık? Veya bilginin kendini getirdiği tehlikelere karşı bir set olarak mı kullanmalıydık?<br /><br />Bir diğer deyişle, gerçekten Faust’un Mefisto ile yüzleşmesi zorunludur ama Faust’un yenilmesi zorunlu değildir.<br /><br />Bıçaklar sapları ile imal edilir ve bunun için güvenli olarak tutabiliriz, merdivenlerin trabzanları vardır, elektrik kabloları kaplanır, düdüklü tencerelerine buhar için güvenlik çıkışı yapılır- insan eliyle yapılan herşeyde düşünce tehlikeyi en aza indirmekdir. Bazen insan zekasının doğası veya tabiatın ortaya çıkardığı sınırlamalar sebebiyle elde edilen güvenlik yetersizdir. Bununla beraber, bu çaba ortadadır.<br /><br />Bir robotu da temelinde bir diğer insan yapımı alet olduğunu düşünün. Bu, Tanrı’nın özel alanına karşı, başka bir insan yapımı aletten daha fazla (veya daha az) bir ihlale yolaçmaz. Bir makine olarak robot şüphesiz mümkün olduğunca güvenilir şekilde tasarlanacaktır. Eğer robotlar insanların düşünme süreçlerini taklit edecek kadar gelişirtirilirlerse, kesinlikle bu düşünme sürecinin doğası insan mühendisler tasarlanacak ve içine güvenlik önlemleri eklenecektir. Bu güvenlik mükemmel olmayabilir (ne mükemmel ki?) ama insanların elinden geldiği kadar tam olacaktır.<br /><br />Bütün bunlar aklımdayken 1940’larda kendi robot hikayelerimi, ama yeni bir türde, yazmaya başladım. Benim robotlarım asla, amaçsızca sadece Faust’un suçunu ve cezasını, (sıkıcı) bir kez daha, göstemek için kendi yaratıcılarına karşı dönmediler.<br /><a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6970/1201/1600/robot.jpg"><img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6970/1201/200/robot.jpg" border="0" /></a><br />Benim robotlarım, imansızlar tarafından yaratılan insan benzerleri değil mühendisler tarafından tasarlanan makinelerdi. Benim robotlarım, “beyin”lerine üretimi sırasında konan mantık yollarına göre hareket ediyordu.<br /><br />Ancak, kabul etmeliyim ki seyrek de olsa ilk denemelerimde robotları bir eğlence figüründen daha fazlası olarak gördüm. Onu sadece yapması için tasarımlandığı görevi yapmaya çalışan tamamen zararsız bir yaratık olarak resmettim. İnsanlara zarar verebilme imkanları yoktu ancak bu zavallı makinelerin ölümcül derecede tehlikeli olduğu fikrinde ısrar eden, (buna bazı hikayelerimde verdiğim isimle) “Frankenstein kompleksi” taşıyan insanlar tarafından kurban ediliyorlardı.<br /><br />Bunun bir örneği 1942’de Amazing Stories’de ilk kez yayınlanan “Robot Al-76 Goes Astray”dır (Yolunu Şaşıran Robot Al-76).<br /><br /></span><span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;color:#ccccff;">* Bilimin I. Dünya Savaşı’ndaki Faustvari rolü, II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş sırasında oynadığı role göre neredeyse yok sayılacak kadar küçüktü. Hidrojen bombası ve biolojik savaşa göre zehirli gaz sadece küçük bir rahatsızlıktı.<br /></span><br /><span style="color:#99ff99;">Bu metin İsaac Asimov’un “Rest Of the Robots” isimli hikaye kitabına (Pyramids Books-1964) yazdığı önsözdür.<br /></span><br />Çev:WhiteWhitenoreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-1123670550494710852005-08-10T03:37:00.000-07:002005-08-10T03:43:46.170-07:00Lazy Men - Tembeller<span style="font-family:times new roman;font-size:130%;color:#ffffff;">Hazır Heinlein demişken:</span><br /><span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"><em><span style="color:#ffff66;"></span></em></span><br /><span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"><em><span style="color:#ffff66;">Progress isn't made by early risers. It's made by lazy men trying to find easier ways to do something.</span> </em></span><br /><p><span style="font-family:trebuchet ms;color:#66ffff;">"Gelişme" öncüler tarafından gerçekleştirilmez. O bazı tembel adamların, bazı şeyleri kolay halletmeye çalışmaları sırasında olur.</span></p><br /><br /><a href="http://www.quotationspage.com/quotes/Robert_Heinlein/"><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffffff;">Robert Heinlein</span></a><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffffff;">, </span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;color:#ffffff;">Time Enough For LoveUS science fiction author (1907 - 1988)</span>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-1122200158793824562005-07-24T02:57:00.001-07:002005-07-24T03:37:05.566-07:00Zamanda Yolculuk ve Heinlein<span style="font-family:trebuchet ms;">İsmet Berkan Radikal'deki köşesinde zamanda yolculuk fikri üzerine </span><a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=159570"><span style="font-family:trebuchet ms;">kısa bir yazı</span></a><span style="font-family:trebuchet ms;"> yazdı. Yazıda bir de bilimkurgu öyküsüne değiniliyor. Öykü Robert A. Heinlein'ın All You Zombies adlı öyküsü. Öykünün kısa bir özetini İsmet Berkan'dan aktaralım:</span><br /><span style="font-family:Trebuchet MS;"></span><br /><span style="font-family:Trebuchet MS;"><em>"Bir adam bara gelir ve barmenle sohbet etmeye başlar ve kendisini 'Evlenmemiş anne' olarak tanımlar. Barmen meraklanınca anlatır... Kendisi bir kız çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve doğumdan hemen sonra bir yetimhanenin önüne bırakılmıştır. O yüzden genç bir kızken kendi kendine söz vermiştir, 'Bir gün bir çocuğum olursa asla onu terk etmeyeceğim' diye. Ama bir gün karşısına bir adam çıkmış ve onu kandırmıştır, adamla beraber olmuş ve hamile kalmıştır ve bu arada adam da ortadan kaybolmuştur. Doğum çok ama çok zorlu geçmiş, sonunda bir kızı olmuştur. Doğumu gerçekleştiren doktorlar, başta rahmi ve yumurtalıkları olmak üzere bütün üreme organlarını aşırı tahribattan ötürü almak zorunda kalmış ve bu arada onun vücudunun içinde erkek organları da taşıdığını görmüş ve onu bir erkeğe çevirmişlerdir. O hastanede iyileşmeyi beklerken bebeği hastaneden çalınmıştır... O gün bugün sokaklarda sarhoş biçimde dolaşmaktadır... Öykü barmeni çok etkiler. Zaten barmen öyle sıradan bir barmen değildir, bir nevi zamanda yolculuk ajanıdır. Bizim adama, 'Gel seninle geçmişe gidelim ve sen seni kandırıp sonra terk eden o adamı bul' der. Adam kabul eder ve birlikte zaman makinesine biner, hamile kaldığı zamandan biraz öncesine giderler. Barmen adamı orada bırakıp 9 aydan biraz fazla ileriye gider ve hastanede doğmuş olan kız çocuğunu çalar, sonra o bebeği 18 yıl önceye götürüp bir yetimhanenin önüne bırakır. Sonra 18 yıl ileri gider ve adama geri döner. Adam o sırada bir genç kızla birlikte olmuştur. Adamı alır ve bugüne geri getirir. Aslında adam, kendi kendisinin hem annesi, hem babasıdır. Ve biraz sonra anlarız, barmen de adamın biraz daha yaşlanmış halidir sadece. Öykünün sonunda barmen, vücudundaki sezaryen izine bakar ve 'Ben nereden geldiğimi biliyorum ama peki ya siz Zombiler, siz nerden geliyorsunuz' der."</em></span><br /><em><span style="font-family:Trebuchet MS;"></span></em><br /><span style="font-family:Trebuchet MS;">heinleinsociety.org'ta yazarın 1959 yılında yazdığı bu öykü ile ilgili <a href="http://www.heinleinsociety.org/rah/works/shortstories/allyouzombies.html">kısa bir yazı</a> daha var. Bilimkurgunun bu büyük ustasının zamanda yolculuk fikrini adeta mıncıkladığı bu öyküsüne ait bir zaman grafiği ise şöyle çizilmiş: </span><br /><br /><p><a href="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/1600/Zombies.gif"><img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/400/Zombies.gif" border="0" /></a><span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;"> (resmin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz)</span></p><p><span style="font-family:trebuchet ms;">İzleyenler hatırlar; Geleceğe Dönüş (Back to the Future) film üçlemesinin ikincinsinde Dr.Emmet Brown da bu tablonun çok daha basit bir halini Marty McFly'a izah ediyor, ama paradoksal halden bizleri kurtaramıyordu. Isaac Asimov'un "Me, Myself and I" adlı öyküsü ve muhteşem romanı "End of Eternity"yi de zaman yolculuk fikrini "bitirmiş" bilimkurgu eserleri olarak hatırlatmakta fayda var. Zamanda yolculuk fikrine ait sözkonusu çağdaş bilimkurgu öykülerini hatırlatan bir "kıssa" da Kur'an'da var. Musa peygamber ve peygamber değil "nebi" olarak vasıflandırılmış Hızır AS'ın birlikte çıktıkları bir yolculukta Hızır'ın, Asimov'un End of Eternity'sindeki bir "teknisyen" gibi davrandığını görüyoruz. Bilemiyoruz Asimov, ünlü aktör Richard Burton kadar sık olmasa da Kur'an okumuş mudur yada göz atmış mıdır... </span></p>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-1122197689369107442005-07-24T01:46:00.000-07:002005-07-24T02:34:49.406-07:00Blade Runner<a href="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/1600/bladerunner2001.jpg"><img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/400/bladerunner2001.jpg" border="0" /></a><br /><span style="font-family:trebuchet ms;">Philip K. Dick'in <em>"Do Androids Dream Of Electric Sheep?"</em> adlı romanından uyarlanan, yönetmenliğini Gladiator ile oscarları toparlamış olan Ridley Scott'ın yaptığı, başrollerini<br /><a href="http://www.imdb.com/title/tt0083658/quotes">Rick Deckard</a> rolünde <a href="http://www.imdb.com/name/nm0000148/">Harrison Ford</a><br /><a href="http://www.imdb.com/title/tt0083658/quotes">Roy Batty</a> rolünde <a href="http://www.imdb.com/name/nm0000442/">Rutger Hauer</a><br /><a href="http://www.imdb.com/title/tt0083658/quotes">Rachael</a> rolünde <a href="http://www.imdb.com/name/nm0000707/">Sean Young</a><br /><a href="http://www.imdb.com/title/tt0083658/quotes">Gaff</a> rolünde <a href="http://www.imdb.com/name/nm0001579/">Edward James Olmos</a><br /><a href="http://www.imdb.com/title/tt0083658/quotes">Bryant</a> rolünde <a href="http://www.imdb.com/name/nm0001826/">M. Emmet Walsh</a><br /><a href="http://www.imdb.com/title/tt0083658/quotes">Pris</a> rolünde <a href="http://www.imdb.com/name/nm0000435/">Daryl Hannah</a><br /></span><span style="font-family:trebuchet ms;">nın paylaştığı, müziklerini Evangelos Papathanassiou'nun (nam-ı diğer Vangelis) yaptığı, "visual futurist" sıfatıyla karanlık, zaman zaman gotik, pis yağmurlu atmosferini Syd Mead'ın kurduğu; bilimkurgu ve sinema deyince oluşturulacak listenin en üst sıralarında kendine tartışmasız bir yer edinecek bir sinema filmi<a href="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/1600/bladerunner1.jpg"><img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/28/1162/400/bladerunner1.jpg" border="0" /></a> <a href="http://www.imdb.com/title/tt0083658/">Blade Runner</a>. Yapım yılı 1982.</span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;"></span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;">İçerdiği alt metindeki "varoluş" tartışmasıyla, "hayat" kavramı üzerine robot-insan anolojisini çok iyi bir aksiyon-düşünce oranında harmanlayan, polisiye, felsefe, aşk üzerine söyleyecek sözleri olan bir sinema filmi... Varlık-yokluk ve "hayat" kavramı; temelde ontoloji adını verdiğimiz disiplini kurcalayan, bugünün dünyasının karmakarışıklığı içinde unutup gittiğimiz ama insan olarak hiç bir zaman kaçamayacağımız soruları... kesinlikle doğru soruları soran bir film: Blade Runner.</span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;"></span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;">Ölüm üzerine daha naif, daha düşündürücü bir tartışma açmak her zaman mümkün olmaz. Blade Runner bunu başarıyor. Roy Batty ile özdeşleştiğiniz an, insan olarak kaçamadığınız sorularla yüzleşiveriyorsunuz. O güne kadarki kaçışlarınız etkisini yitiriyor. Roy'a "eğlen, hayatın tadını çıkar" öğüdü verildiğinde Roy'un yüzündeki ifade, sizin de "hayat" karşısında giymekten kaçamayacağınız bir giysi gibi... Bir yanda gerçek hayat (insan), bir yanda simulasyon hayat (robot). Ve simulasyon hayatı ve anlamını fazlasıyla ciddiye alan bir robot: "Yaşamak istiyorum"... Ölümsüzlük... </span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;"></span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;">Yağmurda kayboluveren gözyaşları gibi "yaşam"...<br /></span><span style="font-family:trebuchet ms;"></span>Don Quijotehttp://www.blogger.com/profile/10427222895422850561noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-13597806.post-1121605003252712812005-07-17T05:50:00.000-07:002005-07-17T06:04:04.133-07:00Bilimkurgu ve İmkanları<a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6970/1201/1600/pic0141g.jpg"><img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6970/1201/400/pic0141g.jpg" border="0" /></a><br /><span style="font-family:trebuchet ms;">"The branch of fiction that deals with the possible effects of an altered technology or social system on mankind in an imagined future, an altered present, or an alternative past."<br /><br />“(Bilimkurgu) hayal edilen gelecekte, değiştirilmiş şimdiki zamanda veya alternatif bir geçmişte değişen teknolojinin veya sosyal sitemin insanlık üzerine olası etkileri ile ilgilenen kurgu dalıdır.”<br />Barry M. Malzberg (1981)<br /><br /><br />Birçok insan hala bilimkurgunun işe yaramaz, değerlendirmeye değmez bir kaçış edebiyatı olduğunu düşünüyor. Doğru, bazı bilimkurgu eserleri sadece vakit geçirmek veya eğlendirmek için yazılmış olabilir ama hepsi değil. Özellikle bilimkurgunun kaşıç edebiyatı olduğunu söyleyenlere JRR Tolkien’in fantazi edebiyatı için kullandığı cevap verilebilir: Bir hapishanede dört duvar arasında yaşayan bir mahkumun kaçmayı düşünmesinin nesi kötüdür.Bununla beraber iyi bilimkurgu eserleri, okuyucusunu düşündürür, “eğer şöyle olursa veya olsa veya olsaydı” sorularının cevaplarını merak ettirir ve dünyamıza yeni bir bakış açısından bakmasını sağlar. Bu iyi bilimkurgu eserlerini zamanının en iyi edebiyatının içine sokar. </span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;"></span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;">En iyi bilimkurgu eserlerinden bir kısmı toplumu uyarmak için yazılmıştır. Bunlar toplumda sağladıkları etkiyle sıklıkla normal edebiyat eserleri olarak sınıfına sokulurlar. 1984, Fahrenheit 451, A Clockwork Orange (Otomatik Portakal) ve Brave New World (Cesur Yeni Dünya) gibi romanlar hem bilimkurgu okurlarından hem de normal okurlardan aynı saygıyı görmüştür. Bu kitaplar geleceğin disütopik bir görüntüsünü ortaya koyarlar ve toplumu anlattıkları geleceğe karşı uyarmaya çalışırlar. Böyle disütopik bakış açısına sahip çok bilinmeyen başka bilimkurgu eserleri de vardır. Mesela, “Make room! Make room!” (Yer açın! Yer açın!) içinde 35 milyon aç insanın yaşadığı New York kentini anlatır. Amerikan toplumunun nüfusun fazla artmasına karşı gelişen korkusunu yansıtır. Bir diğer disütopik konu nükleeer kıyamettir. Canticle for Leibowitz’de Walter Miller nükleeer savaş sonrası gelişen toplumu tasvir etmiştir. </span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;"></span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;">Yelpazenin diğer tarafında görüşlerinin ne kadar çekici olduğunu göstermek için ütopya kavramını kullanan yazarlar vardır. Edward Bellamy sosyalizmin ABD’de nasıl olacağını göstermek için (tabii, sosyalizm ABD’de düşman sayılmadan önce) Looking Backward’ı yazmıştır. Looking Backward’da geleceğe yolculuk eden yolcu, sınıf farklarını ortadan kaldıran 20. yüzyıl ABD’sının ne kadar mutlu olduğuna şahit olur (Yanlış tahmin!). Ütopyalar bilimkuguda bazı politik felsefeleri anlatmak için de kullanılmıştır. Robert Heinlien The Moon is a Harsh Mistress’de liberal bir toplumun nasıl işleyebileceğini göstermek istemiştir. Ursula K. Le Guin de anarşist bir ütopya yazmıştır. Henlein’in kapitalist ütopyası karşı, hiç kimsenin mülkiyet sahibi olmadığı bir anarşist toplum hakkında bir ütopya olan The Dispossessed’i (Mülksüzler) öne sürmüştür. “The Dispossessed” bir toplumun nasıl yürüyebileceği ve kusurlarını anlatmak için mükemmel bir örnektir. </span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;"></span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;">Tabii ki, toplumla veya politik konularla ilgili bilimkurgu eserlerinin çoğu ne ütopya ne de disütopyadır. Sadece okurların içinde bulundukları toplum hakkında düşünmesini sağlamak için yazılmışlardır. Örneğin, Ursula K. Le Guin’in The Left Hand of Darkness toplum ve cinsiyeti konu alır. Neal Stevenson’un Zodiac, The Diamond Age ve Snow Crash romanları toplum hakkında bilimkurgunun bakış açısından çağdaş sorunları konu alır. </span><br /><br /><span style="font-family:trebuchet ms;">Bazen bir fikire saldırmanın en iyi yolu onunla karşı karşıya tartışmak değil onu insafsızca hicvetmek olmuştur. Bilimkurgunun anlatım için, sadece yazarın hayal gücüyle sınırlanabilen, neredeyse sınırsız olanak sağlaması sebebiyle, hiciv için mükemmel bir yoldur. Heinlein’in Farnham Freehold’u beyazların köle olduğu ve özgürlükleri için mücadele ettikleri bir geleceği anlatır. Anthony Burgress, Clockwise Orange’da suçlulara karşı uygulanan adaleti hicvederken kişisel özgürlüğü vurgular. Belki hicivlerin içinde en ünlüsü Gulliver’s Travels’dır. Şu anda bilimkurgu değil bir klasik gibi görünse de yazıldığında dünyanın tam keşfedilmemiş olduğu düşünüldüğünde o gün için bilimkurgudur. </span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;"></span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;">Bilimkurgu moral değerlerin sınırlarını görmek için de kullanılmıştır. Orson Scott Card’ın eserleri çoğu kez tüm toplumun menfaatleri için bir kişinin kendini feda etmesinin gerekliliği üzerinedir. Örneğin, Ender’s Game’de insanlığın geleceği 6 yaşındaki bir çocuğun ellerindedir. Pastwatch: The Redemption of Christopher Columbus’da bir uygarlık kendinden sonra geleceklerin iyiliğini garanti altına almak için kendini yoleder. The Worthing Chronicle’da kendini feda etmeyi tekrar tekrar inceler ve sonunda kendini feda etmenin olmadığı bir insanlığın ilerlemisinin durup tıkanacağı sonucuna varır. </span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;"></span><br /><span style="font-family:trebuchet ms;">Sonuçta, bütün bu kitaplar bilimkurgunun sosyal ve politik konuları diğer edebiyat türleri için imkansız sayılabilecek yollarda ortaya koyabildiğini göstermektedir. Açıkça bilimkurgu sadece genç erkekler için yazılmış bir kaçış edebiyatı değildir. En azından bir kısmı önemli konularla uğraşan ve toplumu etkileyebilen ciddi bir edebiyattır.<br /><br /></span><span style="font-family:trebuchet ms;"></span>Whitenoreply@blogger.com