tag:blogger.com,1999:blog-131998642009-03-12T17:59:57.605+02:00H2OsferKızgın kumlardan...erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.comBlogger31125tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1155550888829524882006-08-14T13:21:00.000+03:002006-08-26T23:55:37.953+03:00<P>Efendim Google gün geçmiyor ki bizi şaşırtmasın, afallatmasın. Desktop Search, Web Accelerator, Maps ve Earth, Gmail, Calender, Notepad ve Spreadsheets ile giderek işletim sistemine ihtiyacınız yok, bilgisayarınızda bir internet tarayıcı olsun yeter demeye getiren Google'ın başka bir güzelliği de yakın zamanda satın aldığı ve halen klasik davetiye yöntemi ile yayılmasını sürdüren Writely. Microsoft'un Word kelime işlemcisine benzeyen uygulamaya www.writely.com dan giriyorsunuz ve karşınıza yeni dökümanlar yaratabileceğiniz, arkadaşlarınızla paylaşıp internet üzerinden ortaklaşa değişiklikler yapabileceğiniz, hatta onları hemen blogunuza gönderip orada yayınlamaya başlayabileceğiniz bir uygulama çıkıyor. Ben de bu iletiyi Writely üzerinden yazdım ve siz okuyabildiğinize göre bloga da sorunsuz yollayabildim demektir. Ayrıca başarabilirsek yine bu dosyayı <SPAN style="COLOR: rgb(0,0,153)">Aurora hanım</SPAN> <SPAN style="COLOR: rgb(0,0,153)"><SPAN style="COLOR: rgb(0,0,0)"></SPAN></SPAN>(Senin rengin beyaz, benim rengim beyaz... Bundan sonra senin rengin bu olsun.) ile paylaşacağız ve diyecek bir şeyi olursa o da istediği yerine ekleyebilecek. Link ve resim ekleme denemeleri de ileriki bir zamanda yapılacaktır, duyurulur.</P> <P><FONT color=#000099>Ettik davetiyeyi kabul, eyledik viran. Lakin vakit olsa da keşfeylesek keşke işbu fasiliteleri ah ah der deli gönül... Aurora. </FONT></P> <P>Etmişsiniz efenim gayet güzel daha ne olsun :)<BR></P><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-115555088882952488?l=hikio.blogspot.com'/></div>erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.com3tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1153829983241377882006-07-25T15:06:00.000+03:002006-07-26T20:29:44.453+03:00KUTU-EVLER...<a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7439/1201/1600/kon4.16.jpg"><img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7439/1201/320/kon4.6.jpg" border="0" /></a><br />İnşaat alanlarında beyaz kutucuklar vardır hani... Konteyner gibi acayip de bir isimleri vardır, ben kutu-ev diyeceğim kendilerine. Bizlerin “ay sığamıyorum odamaa, eşyalarım taşıyor” deyip de şımardığımız birer oda kadar kutunun içinde bir sürü inşaat işçisi yaşar. Kendilerinin belki de ömür boyu yaşa(ya)mayacakları konforlu evler inşa etmek için gün boyu ter döktükten sonra başlarını soktukları geçici yuvalardır buralar. İşte iki ay üç ay, ya da ne bileyim belki bir yıl, birkaç yıl kalacakları bu evleri anında benimseyivermeleri, kapısına hemen bir saksı çiçek kondurmaları dikkatimi çekegelmiştir gelip geçerken gözüm takıldıkça (Hikio Bey tespit böcüğü diyecek bana yine ama ne yapayım, takılıyor gözüme işte :). Konteynerın önüne derhal bir miktar beton dökülür, holivud filmlerinde gördüğümüz gibi bir nevi ‘veranda’ oluşturulur. Üzerine plastik masa sandalye, pencere önüne bir iki teneke içine çiçek ekilir. Bir tek o filmlerdeki gibi salıncak eksiktir verandada. Akşamları orada güzeeel bir çay içerler, şıngır şıngır çay kaşığının sesini duyan benim gibi çay manyaklarını özendirerek. Dışarı çakılan çivilerde kıyafetleri gömlekleri asılıdır, gardrobları bu kadardır yani, ve ortadadır. Sabah yüzler inşaatın yanındaki depodan akan suyla yıkanır, öğlen yemekleri verandada değilse inşaatın bir köşesinde yenir, yemekten sonra, kimi uzanıp kestirirken kimi hiç yorulmamış gibi bir de güreş tutar eğlenir. Bunlar dışardan gözüme çarpanlar, kim bilir görüp bilemediğimiz daha neler olur biter aralarında. Nasıl hayat hikayeleri vardır da kazandıkları parayı ailelerine mi gönderirler kendileri gibi bir odada dokuz kişi yaşayan ya da günübirlik yer içer gezeler mi bilinmez...<br />E kız kısmısı olarak da fazla uzun uzun bakıp alenen inceleyemeyiz tabii şantiye ortamlarını. Bunları yazmamı tetikleyen de bizim evin tam karşısında kurulmuş bulunan şantiye oldu zaten. Bir aydır ister istemez gözüme çarpıyor oradaki yaşam. Her gün kutu-eve yeni birşey ekleniyor, kah bir teneke içinde çiçek daha, kah verandaya gölgelik... Hatta gönül isterdi ki fotoğraflarını çekeyim, sahici bir fotoğraf olsun yukarıdaki. Ama çaktırmadan çekemedim, çaktırarak çekmeye de cesaret edemedim :)<br />Aslında beni esas tetikleyen, her gün iş çıkışı servisle geçerken bir iki saniyeliğine tepeden görebildiğim bir kutu-ev ve arkasındaki tarla(!) oldu. Büyükdere caddesinin Tem ile bağlandığı kavşaktaki metro inşaatı şantiyesi burası. Konteynerı, inşaatı çevreleyen duvara çaprazlama yerleştirmiş amcalar, haliyle kutu-evin arkasında üçgen şeklinde bir boşluk oluşmuş. E boş duracak değiller ya, o üçgeni de derhal ufak çaplı bir tarlaya çevirmişler!! Görebildiğim kadarıyla da en az 3 çeşit sebze ekili minyatür tarlalarında, muhtemelen domates, biber gibi salatalık malzemeler. Akşam çayının yanındaki peynire katık mı olur, öğlen yemeğinde mi yenir bilmem artık. Kim bilir buradan ne hikayeler çıkar der giderim her akşam üstü yanlarından geçerken...<br />Böyle işte. Gideyim ben.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-115382998324137788?l=hikio.blogspot.com'/></div>Auroranoreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1150462851977527062006-06-16T15:37:00.000+03:002006-06-16T17:37:51.766+03:00Sevimli Misiniz Nesiniz?<a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7439/1201/1600/pinnnnnnnnn.jpg"><img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7439/1201/320/pinnnnnnnnn.jpg" border="0" /></a><br /><span >Biraz gecikmeyle de olsa, hiç yazamamaktan iyidir diyerek başlayalım söz verdiğimiz </span><a href="http://www.pinhani.com"><span >Pinhani </span></a><span >yazımıza efendim. 26 Mayıs’ta Hikio beyle birlikte Kemancı’daki performanslarını görüp daha da bir sevdiğimiz yeni -pek de yeni sayılmaz gerçi artık- keşfimiz, güzide grup Pinhani’nin sesinin duyulmasına az da olsa katkımız olsun dedik. Gerçi kendi adıma bir itirafta bulunmam gerekirse eskiden, lise yıllarımda mesela, benim keşfettiğim ve yalnızca benim dinlediğimi zannettiğim bir müzisyeni/grubu başkalarının da sevdiğini görünce bozulurdum içten içe. Ben dahil ne kadar az kişi bilirse o kadar iyi olurmuş gibi gelirdi böyle sanatçıları. Sanki popüler olunca şımarıverecekler, benim için işin büyüsü bozulacak ya da eskisi gibi kalmayacaklar diye düşünürdüm. Tabii azıcık tanınmanın herkesi şımartmadığını, güzel bir şeyler varsa ortada, bunun paylaşılması gerektiğini zamanla anlıyor insan, sonra da ‘ben sevdim, siz de sevin’ diye çorbada tuzu bulunsun istiyor…<br /><br />Neyse efendim, lafı uzatmayalım, kısaca gruptan bahsedelim. Sinan Kaynakçı ve Zeynep Eylül Üçer adlı iki kuzenin çekirdeğini oluşturduğu gruba, müzikal birikim ve kaliteleri su götürmez iki büyük isim </span><a href="http://www.akineldes.com/"><span >Akın Eldes </span></a><span >ile </span><a href="http://www.cemaksel.net"><span >Cem Aksel</span></a><span > eşlik etmiş gitar ile davulda. İlk albümleri </span><a href="http://www.ideefixe.com/muzik/tanim.asp?sid=WQM5YISB0M7MY30QQWT8"><span >İnandığın Masallar</span></a><span > Nisan 2006’de piyasaya çıkmış, ve görülen o ki dinleyen, izleyen, gören hemen herkeste aynı izlenimi bırakmış grup: “Bu kadar mı naif, mütevazı, içten olunur? Bu kadar mı derin sözlerle hem huzurlu hem keyifli melodiler birbirini bulur? Bu kadar mı dolu dolu olur bir albüm? Bu kadar mı ha bu kadar mı?!” Öhm. Pardon kaptırdım birden :)<br /><br />Ama gerçekten de kaptırılmayacak gibi değil. İlk parçadan sonuncuya kadar ister istemez “hangi parça fos çıkacak acaba” önyargısıyla (veya alışkanlık mı demeli?) dinleyen kişiyi utandıran bir albüm. Sözleriyle bir an gülümsetirken hemen arkasından, hatta aynı parça içinde yoksa ağlasam mı hissi uyandıran, boğaz düğümleten ama huzur veren parçalar. Muadili pek çok müzisyen veya grubun içine düştüğü ‘aman da ne acılar çektim, kimse beni anlamıyor, kentliyim sofistikeyim yalnızım depresifim’ söylemlerinin bayağılığına kaçmayan, hatta yanından bile geçmeyen, sadece ve sakince söyleyeceğini söyleyip kenara çekilen bir samimiyet. Albüm kapağına da internet sitesine de imaj kaygısız, aile albümünden çıkarılıp verilmiş gibi mütevazı fotoğraflarını veren iki kuzen. Arkalarında sağlam ve haklı bir Eldes &amp; Aksel desteği. Konserde bile sanki sahnede olmaktan çekinirmişçesine yapılan ufak parça arası konuşmaları... Daha ne denir ki? İnsana zorla <strong><em>‘Sevimli misiniz nesiniz?’*</em></strong> dedirtiyor kuzenler. Hazır canlı performanstan bahsetmişken dikkatimizi çeken bir iki husustan söz edilebilir belki. Birincisi, ses sisteminden olsa gerek, davulun fazla öne çıkıp vokalin duyulmasını zorlaştırması, ikincisi de yine geri vokalin hemen hemen hiç duyulamaması idi. Hatta keşke geri vokal değil de iki eşit vokal olsa bazı parçaların nakaratlarında da güzelim sözler gümbürtüye gitmese diye düşünerek insanı -en azından bizi- bağıra bağıra eşlik etmeye sevk etti bu durum. Ama bunlar da zaman ve deneyimle olabilecek şeyler neticede.<br /><br />Son olarak, her ne kadar bütün parçalar ayrı ayrı sevilse de illa ki bir parça ‘benim parçam’ oluyor her dinleyenin içinde sanırım. Şahsım adına “Sen güzel kadın, hiç mi mutlu olmadın / Hiç mi sevmedin, hep mi yarım kaldın / Belki bilmeden bekledin beni / Beni sana kader getirdi” dizelerini feci şekilde üzerime alınıp <strong>benim</strong> parçam dediğim Gözler Anlatır’ın yine “İçimden geçen senin içinden de geçer mi / Nasıl saklarım seni ne çok sevdiğimi” dizeleriyle de kendiliğinden <strong>bizim</strong> parçamız oluverdiğini fark etmek pek de bir hoş oldu...<br /><br />Hikio beye NOT: Eklemek isteyeceğiniz noktalar için yorum ve müdahalenize açığız efenim.</span><br /><em><strong>Dipnot*</strong></em> = Bir Yiğit Özgür karikatüründen alıntıdır. Kaynak belirtmeden de edemem.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-115046285197752706?l=hikio.blogspot.com'/></div>Auroranoreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1150467367039261132006-05-22T12:45:00.001+03:002006-06-16T17:23:46.700+03:00Bloglarının Efendileri - Yüzük KardeşliğiEfendim bendeniz Hikio ve pek sevgili Aurora hanımefendi, blogunuzun yazarları olarak; "Madem aynı blogu ortaklaşa yazıyoruz, o halde neden başka ortaklıklar da kurmayalım ki?" diyerek nişanlanmaya karar verdik. Nişan, 19 Mayıs 2006 Cuma günü Aurora hanımların şatosunda son derece görkemli ve kalabalık bir törenle kıyıldı. Gayet rahat oldukları gözlemlenen Hikio Bey ve Aurora Hanım gece boyunca konuklarını ağarladılar ve sürekli sohbet ettiler.<br /><br />Yukarıda yazılanlar, "nişan kıyıldı" kelimeleri dışında tamamen abartmadır, yalandır, yanlıştır, hiledir, hurdadır. Biz de isterdik, rahat olalım, sohbet edelim ama olmuyor işte. Ne kadar nişankör insanlar olmasanız da bir heyecandır gidiyor ve siz bir köşede elleriniz dizlerinizin üzerinde uslu uslu oturup etrafa gülücükler dağıtmaktan başka bir şey yapamıyorsunuz.<br /><br />Uzun lafın kısası biz planlarımızı yaptık ve gerçekleştirmek için ilk adımı attık. İlk adımı atmayı düşünen diğer arkadaşlara da kolaylıklar diliyor ve darısı başınıza diyoruz.<br /><br />(Aurora hanım acaba size ileride "blogumun yazarı, çocuklarımın anası" desem çok mu ileri gitmiş olurum?)<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-115046736703926113?l=hikio.blogspot.com'/></div>erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1147995726379409602006-05-19T02:25:00.000+03:002006-05-19T02:42:06.396+03:00Aa Hayatın Anlamını Buldum! - 3(Önceki yazılar için: <a href="http://hikio.blogspot.com/2006/01/aa-hayatn-anlamn-buldum.html">1</a> - <a href="http://hikio.blogspot.com/2006/02/aa-hayatn-anlamn-buldum-2.html">2</a>)<br /><br />Epey uzun zaman geçti bu konudaki son yazının üzerinden. Aslında çok da yeni şeyler yok ekleyeceğim ama yine de özellikle 2. yazı üzerine birkaç pekiştirme yapmak iyi olacak. Unutmamak ve paylaşmak için.<br /><br />Önceki konuyu özetlersek; Canlıların yapısı gereği, sürekli bir güçlü olma güdüsünden ve onun sebep olduğu karmaşık yapılardan söz etmiştik. Birey olarak başlı başına böylesine bir karmaşık yapıyken, insanların teknoloji sayesinde birlikte daha da karmaşık ve güçlü yeni bir yapı oluşturma yolunda olduklarından da bahsetmiştik.<br /><br />O yazıyı yazdığımda bu konu daha çok bir bilimkurgu hikayesine benziyordu. İnsanlar teknolojik açıdan gelişecek, geliştikçe ve vücutları gelişen teknolojiyle entegre oldukça birbirleriyle olan iletişimleri inanılmaz boyutlara ulaşacak, iş sadece sesli ve görüntülü iletişimden çıkıp duyuların paylaşılmasına kadar varacak ve bunun getirisiyle sanki bütün insanlık tek bir canlı ve her birey de onu oluşturan temel parçaymış gibi davranmaya başlayacaktı.<br /><br />Son yazımdan bu yana geçen süre, aslında günümüz dünyasının da çok farklı bir halde olmadığını daha iyi farketmemi sağladı. Evet henüz teknolojilerimiz o kadar ilerlemedi ve birbirimizle orada anlattığım şekilde haberleşemiyoruz. Buna rağmen günümüz dünyasının, tek bir insanoğlunun yapacaklarının yanında ne kadar yol aldığını görmek bile bütün insanlığın giderek tek bir yapıymış gibi hareket ettiğini daha iyi anlamamı sağladı. Tek başına, medeniyetten uzak bir yaşam sürdüğümüzde sahip olamayacağımız pek çok şeye ve onların getirdiği kolaylıklara sahibiz. Bugün sahip olduklarımızın arkasındaysa yine bizlerin kurduğu büyük sistem ve organizasyonlar var. Bu kurduğumuz sistem ve organizasyonlar sanki büyük bir vücudun organlarına benziyor. O yapıyı zararlılardan koruyor, üyelerini besliyor, iletişim kurmalarını, ulaşımlarını sağlıyor ve hep beraber gelişiyorlar. Doğrudur yanlıştır tartışılır ancak bu düşünce şekli neden bu dünyada olduğumuzu, neden çalışmamız gerektiğini bir nebze de olsa daha iyi anlamamızı sağlayabilir. Bu yapı için birşeyler yapmamız gerekiyor çünkü onu oluşturan hücreler bizleriz. İstesek de istemesek de mağara adamlarının hayatlarını tehlikeye atarak elde etmek zorunda olduğu pek çok şeyi günlük sıradan bir olay haline getirmiş, onların almak istediği o yolu çoktan almışız ve ileriki nesillerin de bir miktar daha yol almış olmasını sağlamamız gerekiyor. (Çok klişe ve pek birşey anlatmıyormuş gibi dursa da 1. yazıdaki bahsettiğim genlerin bakış açısıyla bakıldığında biraz olsun birşeye benziyor. O bakış açısıyla bakıldığında o mağara adamı da, ileriki nesil de zaten biziz.)<br /><br />Böyle bakmanın bir şeyi daha açıklamaya yardım ettiğini farkettim. Bugün bu kurduğumuz sistem bir şekilde yıkılsa, bir nükleer savaş ya da göktaşı uygarlığımızı bitirse, bu tek vücut gibi hareket eden yapıya neler olurdu? Büyük ihtimalle teknolojimizin yok olmasıyla dünyanın farklı kesimlerinde hayatta kalanlar tekrar bir araya gelir ve yavaş yavaş yeni sistemler kurmaya başlardı. Eski yapının parçaları yeni bir yapı oluşmasına yardım eder, bu kez de onun parçası olurlardı.<br /><br />Eğer insan da daha basit yapıların bir araya gelmesiyle oluşmuş karmaşık bir yapıysa, bu teoriyi ona da uygulayabiliriz. Sistemin işleyişini durduracak kadar büyük bir durum oluşursa, yani birey ölürse, bireyi oluşturan yapının daha basit bileşenleri başka yapılarda kullanılacaktır. (Bu yeni bir düşünce değil elbet, bu düşünceyi temel almış pek çok örnek verilebilir. İlk aklıma gelen eşkiyadan: "Korkma sadece toprağa gideceksin, sonra toprak olacaksın, sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin, oradan özüne ulaşacaksın, çiçeğin özüne bir arı konacak, belki, belki o arı ben olacağım.")<br /><br />Belki ileride teknoloji sayesinde mümkün olabilir aklı ve anıları saklayıp geleceğe aktarmak. Ama bu gerçekleşene kadar, ruhumuz dediğimiz şeye biz öldükten sonra ne olacağını düşünmek ve bunun için kaygılanmak çok gereksiz bir uğraşmış gibi geliyor. (Burada da hazır yeri gelmişken Erkan Oğur' un Bir Ömürlük Misafir albümünün kapağındaki sözleri kopyalamam gerekiyor: "İnsan değil de ağaç olsam. Dallarımın arasından rüzgar esse. Yapraklarım, çiçeklerim meyvelerim olsa! Mevsimleri yaşasam... Köklerimle toprağın derinliklerine sarılsam. Kuşlar konsa dallarıma, yuva bile yapsalar... Böcekler, karıncalar yollansalar içime... Çürütseler oralarımı, ballarım, sakızlarım olsa. Gövdeme bir insan yaslanıp uyusa... Ben bunları hiç bilmesem, sadece ağaç olsam...")<br /><br />Sonrasında kıymetli ruhumuz için bir ödül yoksa, onca zahmete katlanarak bir ömür boyu çalışıp didinmek neden? Cevabı üstteki paragraflarda. Kendimi mi avutuyorum? Belki de. Ama en azından bu dünyada gördüğüm şeylere dayanarak.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-114799572637940960?l=hikio.blogspot.com'/></div>erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1146049553346554792006-04-26T14:00:00.000+03:002006-04-26T14:37:03.346+03:00İstanbulumun Servisleri...<a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7439/1201/1600/trafik.jpg"><img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7439/1201/320/trafik.jpg" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;font-size:100%;"><span style="font-family:trebuchet ms;">Efenim, şehrin epeey dışında oturduğu için hayatının hatırı sayılır bir kısmını yollarda, hele de İstanbul trafiği gibi rezil ötesi ortamlarda geçirmiş bir vatandaş olarak artık yavaş yavaş trafikteki, çeşitli toplu ve topsuz taşıma araçlarındaki gözlemlerimi aktarmanın zamanı geldi sanırım... Özellikle son günlerde hemen her konuya “tıpkı İETT otobüsündeki şu durum gibi...” diye başlayan örneklerle girdiğime dikkat çeken iş arkadaşlarımın da katkısıyla neden bunları yazmıyorum ki dedim, serinin ilk yazısına (umarım devamı gelir tabii) işyeri servisleriyle başlayayım dedim :)<br /><br />İş değiştirdikçe servis değiştirmek durumunda kalır ve mesai saatinizin yarısı kadar vakti de bu servislerle trafikte geçirirseniz, ister istemez etrafınızdaki insanları inceler ve hemen her serviste birbirine benzer kategoride insanlar olduğunu görürsünüz. </span></span><span style="font-family:arial;font-size:100%;"><span style="font-family:trebuchet ms;">Misal:<br /><br /><strong>Servis dayıları:</strong> Kadın erkek fark etmez, her serviste bir “servis dayısı” vardır. Servisin en kıdemlisidir, hep aynı koltukta oturur, kazara yerine birisi oturursa (muhtemelen işe yeni girmiş bir çömez) henüz kendisi teşrif etmeden diğer servis elemanlarınca uyarılarak koltuğu derrrhal boşaltması istenir. Kimileri hakkaten dayı olabileceği gibi kimilerinin tatlı sert bir yaklaşımı vardır insanlara karşı. Başka yolcuların isteklerini duymayan ya da duymazdan gelen şoföre verdiği kalorifer/radyo açma kapama emri saaaniyesinde yerine getirilir. Hatta kimi yolcular “ya bilmemkim abi/abla/hanım/bey, şoföre söyler misin kaloriferi açsın biraz” şeklinde isteklerini onun üzerinden iletirler ki etkili olsun. Hatta ve hatta gecikeceğini ya da gelmeyeceğini bazı yolcular doğrudan şoföre değil, bu dayılara söylerler, o da şoföre iletir. Böyle de etkili ve yetkili kişiliklerdir işte. Sinirlerini bozmadığınız sürece zararsızdırlar. İyi geçinilmelidir...<br /><br /><strong>Servis gevezeleri:</strong> Genellikle en önde otururlar, çoğunlukla bayandırlar (kesin %'li bir istatistik için araştırma derinleştirilebilir, istatistik insanı Hikio beyin kulakları çınlasın). Herkese laf verir, herkesle ilgili her şeyi bilirler. Yeni gelen çömez kişiyi ilk karşılayan bunlardır, nerede inip nerede binecekmiş, daha önce nerede çalışıyormuş, kaç yaşındaymış, soyu sopu neymiş (ve koparabilirse özel hayatla ilgili bilumum detaylar) anında öğrenirler. Şoföre çömez kişiyi takdim ederler. Kakara kikiri herkesle iyi anlaşır gibi görünür, ama fırsatını bulunca da herkesi bir güzel çekiştirirler. Servis dayısının en büyük yalakası bunlardır. Kendileriyle iyi geçinilmeli, ancak aradaki mesafe kesinlikle korunmalıdır...<br /><br /><strong>Servis mazoşistleri:</strong> Efenim bunlar tam anlamıyla mazoşisttir. Her sabah evden 1-2 dakika erken çıkmak yerine sonn saniyede çıkar, koşarak ya da apartman merdiveninden iniyorlarsa adeta akarak, soluk solğua ve de apar topar servise binerler. Haftanın en az iki günü servisi kaçırırlar, şoförü arayıp durdururlar ya da taksi tutup yetişirler. Kimi zaman şoförle kavga etseler de (erken geldin de beni beklemedin de vırvırıvır şeklinde) servis yolcularından fazla destek bulamayacakları için susarlar edepleriyle. Yahu bir gün zahmet edip de 2 dakika erken çıkayım, kendime de şoföre de eziyet etmeyeyim demezler. Evet evet. Şoföre ve diğer yolculara da eziyet ederler her sabah yaşattıkları gerilimle. Sadece mazoşist değil sadisttirler de. Gecikme konusundaki prensiplerini ve azimlerini hayatın başka alanlarında da uygularlar mı, merak konusudur...<br /><br /><strong>Servis okurları:</strong> Bunların kitap okuyan türleri zararsızdır, takdir edilesidir. Ancak bir de gazete okuyanları vardır ki sinir bozucudurlar. Kocaa gazeteyi katlamadan, yanındakinin kolunu dürterek, önündekinin kafasına sayfaları sürterek okurlar. Okurlar mı okumazlar mı o da muammadır gerçi. Zira 30 (yazıyla OTUZ) saniyede bir sayfayı HAŞŞIIIR HUŞUUR çevirirler. Sadece fotoğraf/başlık/spota bile göz gezdirmek 30 saniyeden fazla vakit alır oysa ki. Zannımca bunların derdi bir şekilde varlığını belli etmek, çıkardığı haşırtı sesiyle etrafa gazete okuyor izlenimi vermektir. Sorsanız ne yazıyor cevap veremezler. Tabii katlayarak, sessizce, doğru düzgün gazete okuyanları bunlardan ayırmak lazımdır, onlara bir lafımız yoktur...<br /><br /><strong>Servis uyurları:</strong> Naçizane bendenizin de içinde olduğu gruptur. Sabahları daha gün ağarmadan, afedersiniz kargalar b..larını yemeden servise bindikleri için gözlerini açamayan, akşamları da gün boyu işyerinde beyinlerini ve gözlerini son haddine kadar kullandıklarından posaları çıkmış olan bu şahıslar, sadece “günaydın” ve “iyi akşamlar” diyerek seyahat eder, servise biner binmez gözlerini kapar, inerken de -mecburen- açarlar. Kulaklarında genellikle yukardaki bilumum şahısların seslerinden rahatsız olmamak için discman/walkman/mp3 çalar vardır. Arada bir kitap okumaya yeltenseler de gözkapaklarına söz geçiremezler, yine uyurlar. Kafaları bir o yana bir bu yana düşer, boyunları tutulur. Özelikle uyanıp servisten indikleri andaki surat ifadeleri ve saç-baş dağılmış halleri komiktir. Ama olsundur. Uyku uykudur, güzel bir şeydir...<br /><br /><strong><em>Servis şoförleri:</em></strong> Servis şoförlerimizi burada irdelemenin kendilerine haksızlık olacağı kanaatindeyim. Bilahare onları İETT, ticari taksi, dolmuş/minibüs şoförleri ile birlikte ayrı bir çalışma konusu yaparak gündeme getireceğimdir.<br /><br />Saygılar, sevgiler...<br /><br /><br /></span></span><span style="font-family:arial;font-size:100%;"><span style="font-family:trebuchet ms;"></span></span><span style="font-family:arial;font-size:85%;"><span style="font-family:trebuchet ms;"></span></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-114604955334655479?l=hikio.blogspot.com'/></div>Auroranoreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1144621912889526252006-04-10T01:16:00.000+03:002006-04-10T01:33:49.256+03:00Akıllı Tasarım Kafasız Evrim'e karşı?<a href="http://www.radikal.com.tr/veriler/2006/04/09/sunu.gif"><img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px;" src="http://www.radikal.com.tr/veriler/2006/04/09/sunu.gif" border="0" alt="" /></a><br />Bozcaada'dan yazdıysak, evrimle ilgili birşeyler de yazmalıyız ki önceki iletiyi yalancı çıkarmayalım. Aslında bu konuda bir toparlama yapmak istiyordum ama bunu daha geniş yazarak yapabilmek için daha ileriye bırakıp şimdilik bir iki link vermekle yetineceğim.<br /><br />Radikal gazetesinde bugün verilen bir <a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=183848">haber</a> oldukça önemli. Özellikle <a href="http://www.moleschino.org/2006/01/ebola-ve-42.html">şu</a> muhabbetin üzerine eklenince önemi daha bir anlaşılır oluyor. Bir de Cemal YILDIRIM'ın "Evrim Kuramı ve Bağnazlık" isimli kitabından yeni haberdar olduğum için kendimi kınıyorum. İşin kötüsü (güzeli) kitabın birçok adreste tamamen ve ücretsiz <a href="http://www.1001kitap.com/Bilim/Cemal_Yildirim/evrim_kurami/index.html">yayınlanıyor</a> olması. İlgilenenlere duyrulur.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-114462191288952625?l=hikio.blogspot.com'/></div>erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1140511995050062942006-02-21T10:37:00.000+02:002006-02-21T10:58:30.443+02:00Alıntı!Aşağıdaki iki haber bu ayki Focus dergisinden<a href="http://www.focusdergisi.com.tr/dergi/00888/">*</a> alınmıştır.<br /><br /><strong>1-) 2006'nın Teknoloji ve Bilim Falı<br /> Body Area Network (BAN)</strong><br /><br />Tedavi amaçlı vücuda yerleştirilmiş cihazlar da diğer herşey gibi kablosuz teknolojiye uyarlanıyor. Zarlink semiconductor'ın geliştirdiği bedene yerleştirilebilen yeni anten çipleri, kalp pilleri ve işitme cihazlarında kullanılmaya başlayacak. Çevredeki baz istasyonlarına veri gönderip komut alabilen BAN çipleri...<br /><br /><strong>2-) Gen Cerrahisi</strong><br /><br />Tıp biliminde antibiyotiklerin keşfini izleyen en büyük gelişme olarak kabul ediliyor. Gen cerrahisi, kanser veya aids gibi ölümcül hastalıklardan sorumlu genleri devre dışı bırakarak hastalıkları nasıl tedavi ediyor?...<br /><br />Bu haberlerin bir önceki yazı ile epey ilgili olduğunu düşündüm. Her ne kadar henüz vücuda bağlı ağların zihin gücüyle kontrol edilmesinden ya da genlerimizi her istediğimiz şekilde değiştirebileceğimizden bahsetmese de bu konudaki gelişmelerin benim tahminimden bile hızlı olacağını gösteriyor.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-114051199505006294?l=hikio.blogspot.com'/></div>erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1139441798254530782006-02-01T00:00:00.000+02:002006-05-22T13:16:14.946+03:00Aa Hayatın Anlamını Buldum! - 2(Diğer yazılar için: <a href="http://hikio.blogspot.com/2006/01/aa-hayatn-anlamn-buldum.html">1</a> - <a href="http://hikio.blogspot.com/2006/02/aa-hayatn-anlamn-buldum-3.html">3</a>)<br /><br />Hayır, iyiyle kötünün hikayesini henüz yazamadım. Bu sefer konunun başka yönlerini düşüneceğiz. İlk yazı zamandan bağımsız, gen davranışlarıyla ilgili fikir yürüten bir genelleme idi. Bu yazıda ise gelecekte neler olabileceğine dair kafa yoracağız.<br /><br />Bir önceki yazımızda genlerimizin üzerimizde mantığımızdan daha baskın bir yönlendirmesi olduğundan bahsetmiştik. Hayatımız genlerin istediklerini temel alıyor fakat aklımız tarafından yürütülüyordu. Peki yaşam amacımız sadece genlerin istekleri üzerine kuruluysa, aklımız neden var? Öyle ya, yaşamını bilinç olmadan sürdüren birçok örnek var. Hayvanlar ve bitkiler gibi.<br /><br />Bunu anlamaya çalışmak için elimizdeki verilere bakalım. İlkel yaşamından itibaren sürekli gelişme göstermiş bir insanlık. Sürekli yaşamını kolaylaştıracak buluşlar peşinde koşmuş ve günümüzde inanılmaz hızlı gelişen teknoloji çağıyla en üst noktasına ulaşmış. Hiç gerilememiş, sürekli yeni ilaçlar bulmuş kendisini iyileştirecek, makineler yapmış işini kolaylaştıracak. Bir sürü savaş, kıtlık, afet görmüş ama hiç gerilememiş bu gelişme.<br /><br />Peki gerçekten böyle midir acaba? Her gün gazetelerde inanılmaz buluşlar gördüğümüz, bilgisayar işlemcilerinin hızlarının her yıl ikiye katlandığı bu dünyada gerçek amaç insanlığın rahatı mıdır? Artık bilgisayarların kablosuz haberleşebildiği, beyinden görüntü alma çalışmalarının yapıldığı<a href="http://www.verysmalldoses.com/2005/06/scientists_capt.php">*</a><a href="http://www.technovelgy.com/ct/Science-Fiction-News.asp?NewsNum=415">*</a>, cep telefonlarının yakın zamanda insan vücuduna entegre olmaya başlamasından bahsetmenin bilim kurgu olmaktan çıktığı bir çağdayız. Amaç nedir? İnsanların yataktan kalkmadan yaşadıkları bir dünya mı? Teknolojinin yararlarından bahsedildiğinde ilk başta insanlığın hayatının kolaylaşması sayılır ama kim acaba buluşlarını bu duyguyla yapıyor? Ucunda para kazanmak olmasa, buluşların da sonu gelir diyebilir miyiz?<br /><br />Bence diyemeyiz. Çünkü insanoğlu bütün bu gelişmeyi çok daha farklı bir güdüyle gerçekleştiriyor. Daha fazla ve süratli haberleşen, daha fazla birlik olmuş, daha gelişmiş yeni bir yapı inşa ediyor. Aynı tek hücreyle başlayan yaşam gibi. Hücreler giderek daha karmaşık birliktelikler kurarak güçlerini arttırır, diger tek hücrelilere karşı üstünlük sağlarlar. Bu genlere kazınmış bir varoluş bilgisidir. Daha güçlü olacaksın! güçlü yapı içinde görev bölümü yapılarak hücreler yeni görevler alır. Bu görevleri yapabilmek için evrim geçirirler. Her gerekli şart sonraki nesillere aktarılır ve gerekenin yapılması için gerekli evrim sağlanır. Sonuçta bitkiler, hayvanlar gibi gelişmiş yapılar oluştururlar. Yeni yapı artık eski tek hücreli yaşamı için endişe etmez ancak önünde yeni tehlikeler vardır. Diğer gelişmiş yapılar. Onlardan güçlü olabilmek için yeni ve daha güçlü yapılar inşa etmelidir.<br /><br />İnsan aklı burada devreye girer. Artık insan türü diğerlerinden üstündür. Onları kontrolü altına alabilecek güce aklı sayesinde sahip olabilmiş, onlardan endişe etmesine gerek kalmamıştır. Belki de bu yeni yapı ona daha karmaşık ve gelişmiş başka bir yapı kurmasını sağlayacaktır.<br /><br />Bu noktada biraz hayalgücümüzü zorlayalım. Yukarıda saydığımız teknolojik gelişmeler, yani kablosuz veri iletişimi, beyin ile elektronik haberleşme imkanı ve vücuda monte edilmiş iletişim araçları gibi yenilikler tek başlarına yeterince heyecan verici iken, bütün bunların hep beraber uygulanabildikleri günleri hayal edelim;<br /><br />Çocuklar doğduktan belli bir süre sonra operasyon geçiriyor ve gözlerinin içinde kamera<a href="http://www.popsci.com/popsci/whatsnew/d56f0e0796b84010vgnvcm1000004eecbccdrcrd/2.html">*</a>, kulaklarının içine ses vericisi<a href="http://www.medikalteknik.com.tr/index.asp?dergi_id=1&yazi_id=179&l=&tur=3">*</a><br /> ve ağızlarına mikrofon takılıyor. Vücutlarına yerleştirilen ve beyin tarafından komut verilebilen<a href="http://news.bbc.co.uk/2/hi/health/4275245.stm">*</a><a href="http://news.bbc.co.uk/cbbcnews/hi/sci_tech/newsid_3525000/3525487.stm">*</a> mini işlemci sayesinde <br />bu cihazların hepsini düşünce gücüyle kontrol edebiliyorlar. Bu işlemcinin sahip olduğu kablosuz haberleşme yeteneği<a href="http://www.intel.com/products/laptop/index.htm">*</a> sayesinde diğer insanlarla haberleşebiliyor, istedikleri taktirde onların gördüklerini görüyor, duyduklarını duyuyor, bir bakıma onların içine girebiliyorlar.<br /><br />Bu gerçekleştiğinde insanlık artık yeni üstün türünü yaratmış olacak. Tıpkı insan vücudunu oluşturan hücreler gibi her insan yeni yapının ortak amacı için hareket edecek. Artık kararları kimin verdiği, patronun kim olduğu tartışılmayacak. Karar mekanizması gerekli kararları üretecek ayrı bir topluluk olacak ve geri kalan topluluk için o kararın tartışılması diye birşey söz konusu olmayacak. Beynin verdiği kararların vücut tarafından yerine getirilmesi gibi herkes o amacı gerçekleştirmek için çalışacak. Diğer yandan nasıl insan vücudunda kalbin durdurulması söz konusu olamıyorsa, yeni yapının karar mekanizması da yapıya zarar verecek kararlar vermeyecek.<br /><br />İş bu noktaya gelebilirse ki çok da uzak durmuyor benim görüşümce, sonraki gelişmeleri kestirmek oldukça güç. Belki ileride onlardan da bahsedecek kurguya sahip olurum. Şimdilik bu kadar.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-113944179825453078?l=hikio.blogspot.com'/></div>erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.com10tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1137711997077509532006-01-20T00:59:00.001+02:002006-01-20T22:36:34.016+02:00Şile'de Özgürlük<a href="http://www.geocities.com/h2osfer/sile.jpg"><img src="http://www.geocities.com/h2osfer/silethumb.jpg"></a><br /><br />Aslında daha farklı bir başlık olacaktı. Karlı bir gecede bozuk yolda yapılan gidiş yolculuğu sonrası "Çileye Giderken" şeklinde tasarladığım başlığın Şile'de geçirilen birkaç güzel günden sonra haksızlık olacağına karar verdim ve yukarıdaki son şekline yamulttum. Çok da mühimdi değil mi? Bir giriş lazım işte canım napalım.<br /><br />Öyle güzeldi, şöyle müthişti diye methetmek de var ama esas ne biliyor musunuz? Süper manzaralı ve sizi hoş karşılayan insanların olduğu şirin bir yer olmasına rağmen, sadece orayı görmeye gittiyseniz iki günden sonra insanı sıkabilecek bir yer, özellikle de kışın, manzara seyretmek yerine sert ve soğuk rüzgardan gözünüzü bile açamadığınızda. Ama eğer beraber vakit geçirmekten hoşlandığınız birisiyle gittiyseniz o zaman muhabbetinize harika bir fon olabiliyor ki tecrübe edilmiştir anlaşılacağı üzere. <br /><br />Gidince yapılması gerekenlerin en üst listesine Şile fenerinin görülmesini koyabiliriz rahatlıkla. Türkiyenin en büyük (mü desem, kuvvetli mi desem, ne desem bilemedim şimdi) feneri burada bulunuyor efenim. Görüşün açık olduğu gecelerde, fener ışığının 20 mil mesafeden görüldüğü şeklinde bir bilgi kalmış aklımda fener binasının girişindeki tabeladan, artık ne kadar faydalı olursa size. Fenerin yanına gidip bulunduğu noktadan denize bakmak da güzel bir deneyim. Dik kayalıklarla çevrili koyda patlayan ve hiç susmayan dalgalar insanı bir anda sarsıyor. Korkuluklar da pek alçakmış aman dikkat. Bu noktadan biraz daha ilerlerseniz kendinizi Kavala parkında bulursunuz ki o da ayrı güzel bir manzara mekanıdır. Parkın içinde bulunan Kavala cafede renklerine göre isimlendirilmiş masalarda kahvaltı edebilir, yemek yiyebilir, şömine önünde içkinizi içebilirsiniz. Cafe parkın ortasında olduğundan ve etraftaki ağaçlardan dolayı manzaradan çok da iyi faydalanamayabilirsiniz. Kardeşim bir manzara var zaten, onu da göremeyeceksem ne anladım ben bu işten derseniz benim barlar sokağı diye adlandırdığım caddedeki cafelerden birinde de kahvaltı edebilirsiniz. Örneğin tecrübe ettiğimiz Kos Kos Cafede <a href="http://www.geocities.com/eren_c/koskos.jpg">cam kenarına</a> oturduğunuzda kendinizi ortamdan soyutlanmış, sanki boşlukta hissedebilir, <a href="http://www.geocities.com/eren_c/koskoskahvalti.jpg">kahvaltınıza</a> ayrı bir hava katabilirsiniz.<br /><br />Akşam yemeğinizi Panorama Restaurant'ın karizmatik sese sahip müzisyeninin ud ve klavye ziyafeti ve tabi yine müthiş manzarası eşliğinde yiyebilirsiniz ki biz öyle yaptık ve lokantadaki tek müşteri olmaktan ve sürekli bize çalınmasından utanmadık değil.<br /><br />Tabi bunların hiçbirini yapmayıp kahvaltı ve akşam yemeğinin dahil olduğu otel imkanlarıyla tatilinizi geçirebilirsiniz ki biz Kuzeyyıldızı otelin fakir denebilecek sabah kahvaltısı ve işkence tadındaki canlı müziğin eşlik ettiği akşam yemeğinden çok da memnun kalmadığımızdan bunca şeyi anlatma imkanı bulabildik.<br /><br />Aslında mekan bahane, aşk, meşk şahane diye özetlenebilecek bir konuyu niye bu kadar uzattıkça uzattım diye kendime bir sordum da; benim yazasım gelmiş, özlemişim yahu. Sonuçta yine güzel mi güzel bir tatildi. Değil mi Aurora?<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-113771199707750953?l=hikio.blogspot.com'/></div>erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1127911959342659252005-09-28T15:35:00.000+03:002005-09-28T15:52:39.373+03:00Büyük Araştırma!Biliyorum ki böyle bir başlığın altından yine ne gibi bir zibidilik çıkacak acaba diye merak ediyorsunuz. Ancak ne yazık ki bu kez sizleri hayal kırıklığına uğratmak zorundayım. Söz konusu olan kanlı, canlı, gerçek bir araştırma. H2Osfer olarak yıllar yılı akıllarda yer etmiş bir inancı araştırma konusu yaparak açıklığa kavuşturmanın kıvancını sizlerle paylaşmak istiyorum sevgili blog okuyucuları.<br /><br />Eminim birçoğunuzun aklına bir kez olsun takılmıştır daha önce. "Yahu bu politikacıların bunca yıl iktidarda olmak için sürekli çaba sarfetmelerinin, bu kadar hırs sahibi olmalarının sebebi nedir acaba? Bunların çocukları da olmuyor. Kesin bütün yaşama enerjilerini bu işe adıyorlar, sonra iktidardan olunca da hayatlarının amacını kaybediyorlar. Bak işte Ecevit, işte Demirel. İkisinin de çocukları yok." Demediniz mi yani? Demediyseniz devamı da pek ilginç gelmeyecektir size. Şimdiden söyliyeyim, vaktinizi harcamayın daha fazla.<br /><br />İşte yukarıdaki düşünceden hareketle başladım başbakanlarımızın eş ve çocuk durumlarını araştırmaya. Sonuçta beklenen çıkmadı. Yukarıdaki iki isim dışında çocuk sahibi olmayan tek başbakanımız Refik Saydam'mış ki o da bekar olduğundan bu sonuç gayet normal sanırım. 25 farklı başbakan arasında sadece 3 tanesinin çocuğu yokmuş. Yani oran %12.<br /><br /><img src="http://www.geocities.com/h2osfer/basbakancocuk.JPG"><br /><br />Araştırmacı bloggerınız elbette bu kadarıyla yetinmedi ve tek emsal bizim başbakanlarımız olmasın, dünyadaki diğer ülkelerden de bir örneği irdeleyelim diyerek, erişim kolaylığı nedeniyle Amerikan başkanlarının da araştırmasını yaptı. Acı gerçekle bir kez de orada karşılaştı ve 43 farklı Amerika başkanı arasında yine çocuğu olmayan 3 başkan buldu. Üstelik tesadüf eseri yine bunların 1 tanesi bekardı.<br /><br /><img src="http://www.geocities.com/h2osfer/baskancocuk.JPG"><br /><br />Amerika başkanları arasında yaptığım araştırmadaki ilginç bir durum ise bizde bulunmayan first lady kavramı ile ilgili. Başkanın eşi olarak bildiğimiz bu durum aslında sadece başkanların eşlerine özgü değilmiş. 1885 yılından önceki başkanlarda dul veya bekar olan başkanların first ladyleri kızları, üveykızları, kızkardeşleri ve hatta yeğenleri olmuş. Yani eşi olmayan başkanların bile first lady ünvanını alan birer yakınları olmuş. Buradan da anlıyoruz ki first ladylik başkan eşliği değil bir ünvan, bir nevi yetkisiz kraliçelik durumuymuş.<br /><br /><img src="http://www.geocities.com/h2osfer/baskanfirstlady.JPG"><br /><br />Diğer bir ilginç nokta ise Amerikan başkanlarının çocuk sayılarının başbakanlarımızın çocuk sayılarıyla karşılaştırılması sonucunda kendini gösterdi. Çok çocuklu bir aile yapısına sahip olduğunu sandığımız ülkemizin başbakanlarının çocuk sayısı en fazla 5 iken, bu sayı Amerikan başkanlarında 15 i bile görmüş durumda ikinci grafikten de görüleceği üzere.<br /><br />Dip not 1-) Merak ederseniz başkanların eş ve çocuk durumlarının ve kaynakçanın yer aldığı excel dosyasını <a href="http://www.geocities.com/h2osfer/Baskanlar.xls">buradan</a> indirebilirsiniz.<br /><br />Dip not 2-) P. Araştırmayı neden yaptığımı sormayı da nereden çıkardınız? Gazetelerde "yapılan bir araştırmaya göre" diye başlayan haberleri sorguladınız mı ki hiç? Esti işte.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-112791195934265925?l=hikio.blogspot.com'/></div>erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.com2tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1127418656163711542005-09-22T22:34:00.000+03:002005-09-22T22:50:56.183+03:00Tübitak<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/4467/1151/1600/tubitak.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:left;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/4467/1151/320/tubitak.jpg" border="0" alt="" /></a><br />"Tübitak'ta görevli bir bilim adamı, onun iki asistanı, temizlik görevlisi ve çaycı"dan müteşekkil bir ekipten ne kadar hikaye çıkartılabilir? Emrah Ablak kemiksiz 129 sayfa çıkarmayı başarmış. Bazı hikayeler var ki biraz uğraşılsa rahatlıkla birer tane sitcom bölümü çıkartılır. <a href="http://www.estore.com.tr/sayfalar.asp?dept_id=7001009">Albüm</a>ün bir oturuşta soluksuz okunması salık verilir naçizane tarafımca.<br />Sen beni yardın ya Emrah Ablak, Allah'da seni yarsın.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-112741865616371154?l=hikio.blogspot.com'/></div>erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1127417054351477122005-09-22T21:08:00.000+03:002005-09-26T23:26:40.266+03:00Bir daha çal Thom!Where i end and you begin dinliyorum Radiohead'den. Hatta playlistteki diğer tüm şarkıları sildim ve sadece onu dinliyorum. Daha da ne kadar dinlerim bilmiyorum ama bir süre daha bu böyle devam edecek.<br /><br />Neden acaba insan bir albümü dinlediğinde ilk başta dikkatini çekmeyen parçalar, zaman geçip o albüme tapmaya başladığında birden en sevdiği parçalar olur ve albümü ilk dinlediğinde sevdiği parçalar daha az dinlenir artık? Bir nevi albümün suyunu çıkarma durumu mudur bu? Aldığın zevki son damlasına kadar yaşayabilme güdüsü müdür?<br /><br />Peki neden bu olay Radiohead albümlerinde bu kadar sık olmaktadır? Creep' in nakaratına girerken elektro gitarın ben geliyorum deyişine hayran olmadık mı hepimiz en başta? Ya da Paranoid Android değil miydi bize üst üste kendisini dinleten? Let Down, Karma Police veya No Suprises arasında kaçınız seçim yapabilirdi OK Computer'ı dinlemeye başladığı zamanlarda? High and dry, Idioteque, Knives out, 2+2=5, There there kaçınıza sesini duyurdu da sevdiremedi kendini?<br /><br />Onlarca kere dinlendi hepsi de, sonra yavaş yavaş albümlerdeki diğer parçalara kulak kabartılmaya başlandı, bir taraftan da internetten bulunabilen bütün canlı performanslar indirilmeye başlandı. Sonuçta ilk dinleyişte kendini sevdiren parçaların yanlarına ekleniverdi diğer şarkılar da hatta onlardan çok dinlenir oldular. Blow out, Blackstar, Lucky, I might be wrong, Like spinning plates, Life in a glasshouse, Scatterbrain oldular birer birer.<br /><br />Ve geldiğimiz noktada Where i end and you begin i defalarca dinler olduk. Daha dinleriz de icap ederse. Bitmez sevgimiz o kadar kolay. Ama sen yine de "Birşey söyle Thom"<acronym title="Trainspotting">*</acronym> !<br /><br /><center><br /><a href="http://www.greenplastic.com/newalbum.php">Özledik.</a><br /></center><br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/4467/1151/1600/thom.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/4467/1151/320/thom.jpg" border="0" alt="" /></a><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-112741705435147712?l=hikio.blogspot.com'/></div>erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1126609939375708762005-09-13T13:43:00.000+03:002005-09-13T14:36:48.856+03:00Var işte makinelerin ruhu!<a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7439/1201/1600/BlindedByMachines.jpg"><img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7439/1201/320/BlindedByMachines.jpg" border="0" /></a><br /><span style="font-family:arial;">Efenim her ne kadar muhterem makine mühendisimiz Hikio beyefendi görüşümüze katılmasalar da, ısrarcıyım bu savımda. Yanlış da anlaşılmasın, mesleki bilgisine, deneyimine saygımız sonsuz... Ama ben de bunca yıllık çeşitli alet edavatla (bilgisayarından saç kurutma makinesine, hesap makinesinden cep telefonuna ve hatta çekice kadar) olan naçizane münasabetim sonucunda vardığım, hatta bazı arkadaşlarla "evet evet kesin böyle" dediğimiz kanaatimi değiştirmeyeceğim, hatta işbu vesile ile cümle aleme duyuracağım. Neyse efendim sadede gelelim ve tekrardan, dan diye yapıştıralım iddiamızı şapşal paparazzi programlarında ekrana yapıştırılan cümlecikler gibi: "Makinelerin ruhu var!"... Yoksa nasıl açıklarsınız ki işyerinde izne çıkan, bilgisayarını size emanet eden kişinin bilgisayarına oturur oturmaz aletin kararıvermesini? Ya da evden uzakta olan annenin değil de sadece sizin parmağınız bastı düğmesine diye çamaşır makinesinin trip yapıp resmen sahibini yadırgamasını? Ya da sırf arkadaşlarla geyik yapalım, çet eyleyelim, iki e-mail yazalım diye oturduğumuzda tıngır da mıngır çalışan bilgisayarın, kasınç bi ödevi yazmak amacıyla "allah kahretsin nasıl bitcek bu ödev sabaha kadar" şeklindeki negatif enerjiyle yüklüyken başına oturduğunuzda sürekli kilitlenip, allahın wordu gibi basit bi programın bile göçmesini çökmesini? Ya da "allaam ne kadar yorgunum, eve gidip kendimi sıcak sulara ıslayayım, duşa bir girip bir daha çıkmayayım" isteği ile girdiğiniz duşta kombinin sırf size gıcık olsun diye duruvermesini? Üstelik acele de etmezsiniz, işinize şeytan karışması ya da söz konusu aletin elinize dolaşması için sebep yoktur. Hatta aletlerin bu "huyunu" bildiğiniz için -varsa- negatif enerjinizden de sıyrılıp "hanimiş de canım çamaşır makinnemmiş" diyerek tümm şirinliğinizle yanaşırsınız ama yine de yadırgar işte sahibini makine. Yine de sanki günün birinde, arada bir de olsa "ulan şu zımbırtılar olmasa da daha doğal, huzurlu, sade bi hayat yaşasak, bunca şeye ihtiyaç duymasak" diye içinizden geçirdiğinizi hissetmiş gibidir makine ve "var işte bana ihtiyacın, bensiz bir hiçsin sen, dur bak süründüreyim seni de gör, ni ho ho haaa >:)" der gibi çaat diye kopar gider, ya garip sesler gelir çalışmaz olur, ya da simsiyah bi erkranla başbaşasınızdır. Ve the end dir...</span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-112660993937570876?l=hikio.blogspot.com'/></div>Auroranoreply@blogger.com3tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1125428550651784762005-08-30T21:57:00.000+03:002005-09-03T23:32:24.293+03:00Bozcaada-2<a href="http://www.geocities.com/h2osfer/bozcaada.jpg"><IMG SRC="http://www.geocities.com/h2osfer/bozcaadathumb.jpg" ALT="bozcaada"></A><br /><br />Aaah ah ne desem ne anlatsam ben şimdi sizlere. Oysa ki ne hayallerim vardı. Şurada şunu yedik siz de deneyin, burada denize girdik süperdi kesin siz de girin falan diyecektim ama baktım ki o anlar sadece adadayken anlamlı. Üstelik bir de henüz gitmemiş insanların kafasında bunları canlandırmaya çalıştığımı düşününce ne kadar nafile bir uğraş içerisinde olduğumu farkediverdim birden. Adaya gidecek kişilere yararlı bilgiler verme adına yazılabilir böyle bir yazı elbet ama onu da yapmışlar zaten benden önce bir çok kere. Buyrun <a href="http://www.sabah.com.tr/2005/07/02/gny/yaz1278-200-116-20050702-200.html">bu yazıyı</a> okuyun çok istiyorsanız. Ben çok faydalandım mesela. Ya da olmadı basitçe google'da aratıverin bir. E onu da ben <a href="http://www.google.com.tr/search?hl=tr&q=bozcaada&btnG=Ara&meta=">yapayım</a>. Olmadı sözlüğe <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=bozcaada">baktırayım</a>. Sonra da gidip biraz daha ada anılarımla başbaşa kalayım.<br /><br />P.S. Yine de plajlar konusunda birkaç şey demeden geçemeyeceğim. Bu konunun eksikliğini farkettim diğer yazılarda da o yüzden yani. Adanın en önemli iki plajı: Ayazma ve Habbele. Ayazma daha çok güneyin curcunasını arayanlar için ideal. Güney kadar olmasa da adanın geneline oranla kalabalık ve hareketli denebilir. Özellikle haftasonları. Boşuna kalabalık değil elbet. Süper bir kumsalı ve git git derinleşmeyen bir denizi mevcut. (Hatta gittikçe yükseliyor ilerilerde. 200 mt ötede bazı noktalarda ayak bileğinize iniyor tekrar. Vallahi bak.) Bana sorarsanız e curcuna istiyosanız adaya gitmeyin madem derim. O yüzden benim favorim Habbele plajı. Şu <a href="http://www.geocities.com/h2osfer/576F0065.jpg">kumdan eyfel</a>'in yapıldığı yer aynı zamanda. (Bu kez başka bir bombam var. Aurora, loch ness canavarını <a href="http://www.geocities.com/h2osfer/Image301.jpg">görüntüledi</a>.) Ha bir de adada birçok irili ufaklı sakin koy var ve hepsi enfes. Onları da deneyin. Bizim in-cin yüzünden bir türlü başbaşa kalamadığımız koy'un adı neydi sahi Aurora? (Yine gidelim.)<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-112542855065178476?l=hikio.blogspot.com'/></div>erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.com13tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1123795572062487672005-08-11T23:10:00.000+03:002005-08-12T00:36:25.773+03:00Bolcaada ve kumdan kuleler<a href="http://www.geocities.com/h2osfer/57690029.jpg"><IMG SRC="http://www.geocities.com/h2osfer/57690029thumb.jpg" align=left></a>Uzun zamandır istediğim <a href="http://www.bozcaada.info/ana.html">Bozcaada</a> gezintisi nihayet geçen hafta gerçekleşti.<br /><br />Deniz, kum, huzur, eğlence ve şarap diyerek özetlenebilecek bir gündü. Daha da kısaltmak gerekirse dünyadaki cennet diyebilirim Bozcaada için. Daha ne isteyebilir ki bir insan! Elbette güzel geçirilen bir günlük gezi sonrası ideal yeri buldum nidaları atmak pek akıllıca sayılmaz ama sevdim işte. Bencil davranıp, beklenti yaratmamak için alçaktan uçan bir yorum getiremeyeceğim bu sefer. Bu da kendi blogumdaki lüksüm olsun.<br /><br />Tek tek detay anlatmak istemiyorum ama yine de şöyle kısaca bir bahsetmek gerek. Ada fazla büyük değil. Tahminimce çevresi 10-15km civarında. Bazen kumsal, bazen kayalardan oluşan irili ufaklı birçok koy mevcut ve her biri tek tek doğa harikası. En çok rağbet gören plajı Ayazma'da (en sondaki lokantada aman diyim birşey yemeyin. Beş para etmez gözlemesi ve içinden kurt çıkan börülcesiyle takdirimizi! kazandılar sağolsunlar). Adanın diğer ucuna kurulmuş olan <a href="http://www.geocities.com/h2osfer/576A0050.jpg">17 adet rüzgar gülü</a> de görülmeye değer. Arabayla girmenize izin verilirse en sona kadar gidip sahildeki <a href="http://www.geocities.com/h2osfer/576A0049.jpg">deniz feneri</a>ni ve hemen önündeki karaya oturup <a href="http://www.geocities.com/h2osfer/57690034.jpg">terk edilmiş gemi</a>yi görün derim. <br /><br />Yemek ihtiyacınızı ilçe merkezindeki sahil restoranlarında karşılayabilirsiniz. 4 kişilik bir yemek, içkisi, balığıyla beraber ortalama 100 milyona mal olmakta. Fiyat performans oranı orta verilebilir.<br /><br />Adaya gitmeyi istememin en büyük sebebi olan şaraplara gelelim. İlçe merkezinde birkaç tane şarap evi mevcut. Hepsinde de ada üretimi şaraplar satılmakta. İki litrelik damacanada satılan 7.5 liralık 2005 yapımı Ayazma beklediğimden iyi çıktı. Normalde sürekli içtiğim 2003-2005 yapımı 8.25 liralık (75 cl.) Majestik'lerden daha iyi buldum. Şarap evinde bulabileceğiniz en pahalı şarap 20 milyon idi ve onlardan biri olan, karalahna üzümlerinden yapılan corvus viniumu %13 lük yüksek alkol oranıyla sert ama hoş içimli buldum. Çamlıbağ 2002 özel rezerv (20 lira) ve 9 yıllık kostarağa (9 lira) henüz test edilmek üzere sıralarını bekliyor. Ancak şimdiden söyleyebilirim ki şarapla aranız iyiyse Bozcaadaya gidince şarap alın! Bir de üzüm tabi. Kudret o üzümü nasıl 3 yerine 1 kilo alırısın hala inanamıyoruz sana!<br /><br />Geyikliden adaya giderken veya dönerken bildirilen feribot saatlerine güvenmeyin. Saat 10daki feribotu kaçırdık, bir sonraki de taa 14:30 diye hayıflanırken saat 12:10 da cart diye bir feribot gelebiliyor hiç bir yerde yazılı olmamasına rağmen. Çay bahçelerinde vakit geçirip süpriz bir feribot beklemeniz tavsiye olunur.<br /><br />P.S. Bir arkadaşınız denize doğru frizbiyi atıp yine kendisi yakalamaya çalışıyorken frizbiye taş atıyorsanız, <a href="http://www.geocities.com/h2osfer/576F0067.jpg">frizbiyi gözden çıkartınız</a>. Ayrıca <a href="http://www.geocities.com/h2osfer/576F0065.jpg">kumdan eyfel kulesi</a> yaparken temeli yüksek tutunuz. Sonra düzeltmek zor oluyor.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-112379557206248767?l=hikio.blogspot.com'/></div>erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.com2tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1120854510755428332005-07-08T20:34:00.000+03:002005-11-15T20:10:25.053+02:00Blogtrix ya da Blog tricks!<img src="http://www.geocities.com/h2osfer/mafia2.jpg" align=left border="0"><br />Sokağın başında bekleyen mafya tipli adamlar var. Adamımız onlara doğru yaklaşıyor, aralarında bir süre konuşuyorlar. Daha sonra konuşma tartışmaya oradan da kavgaya dönüşüyor. En sonunda adamımız çeteden birisi tarafından bıçaklanıyor ve son nefesini vermek üzereyken herşey bulanıklaşıyor ve az sonra aynı sahneler tekrarlanıyor, bu böylece sonsuza kadar gidiyor.<br /><br />Bu hikaye, hayata bakışı değiştiren romanlar serisinin, <a href="http://www.derki.com/sayfalar6/ruhsalkonular.html">James Redfield</a>' e ait, <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=the+celestine+prophecy&nr=y&pt=dokuz+kehanet">Dokuz Kehanet</a>'in devamı olan Onuncu Kehanet isimli romanından aklımda kalan bir kısım. Kitabın kahramanının, bir kişinin ölüm sonrası hayatına tanıklık ettiği bölüm. Adamımız öldükten sonra dünyada edindiği tecrübelerden elde ettiği birikim ile bedensiz hayatta kendi dünyasını yaratıp onun içinde yaşamaya başlıyor. Ancak dünyada edindiği tecrübeler ve enerji, onun hayatının sona erdiğini anlamasına yetecek düzeyde olmadığı için o bu durumu reddedip sürekli kötü senaryolar ve bir kısır döngü içerisinde tabiri caizse cehennem azabı çekiyor.<br /><br />Yani biraz daha temelinden anlatacak olursak; kitaba göre insan bu dünyada edindiği tecrübeler (ya da kitapta dendiği şekliyle enerji) sayesinde öldükten sonraki hayatını belirliyor. Yeterli enerji düzeyine ulaşmış bir şekilde öldüyse olanların farkına varıyor ve özgür bir ruh olarak cenneti yaşıyor. Yok ulaşamamışsa halen dünyada edindiği saplantıların gölgesinde, kendi yarattığı dünyalarda dolanıp duruyor sonsuza kadar ve acı çekiyor.<br /><br />Her zaman etkileyici bulduğum bu düşünce şeklini günümüz dünyasına da uygulayabilir miyiz acaba? Özellikle de internet sonrası değişmeye başlayan dünyamıza. Haydi durumu daha da basitleştirip güncelleştirelim. Bu kendi dünyasını yaratma durumunu bloglarla özdeşleştiremez miyiz? Sürekli kendimizden birşeyler koyuyoruz, görünüşünü sürekli istediğimiz şekilde değiştiriyoruz. Kendi dünyamızı yaratma isteği değil midir bu?<br /><br />Aslında insanın her zaman yapmaya çalıştığı bu değil mi? İnternet ya da günlük hayatta sürekli kendi doğru bulduğu şeyleri başkalarına anlatma telaşında değil mi? Başkalarına kendini beğendirme, takdir görme arzusu değil mi çoğu zaman hareketlerimizi belirleyen. Her zaman yapamıyor bunu insanoğlu gerçek hayatta ama burada bir imkan var işte. Kimseden gelecek bir şikayet veya tehdit olmadan kendi dünyasını yaratabilme imkanı.<br /><br /><a href="http://www.geocities.com/h2osfer/matrixrestaurant.jpg"><img src="http://www.geocities.com/h2osfer/matrixrestaurant3.jpg" align=left border="0"></a>Matrixteki süper hain, kötü, kalleş karakterimiz Cypher, kahramanlarımızı satmak için Agent Smith ile matrixteki lokantada pazarlık yaparken ne diyordu? "Bu bifteğin gerçek olmadığını biliyorum. Onu ağzıma attığımda beynime onu tattığıma dair sinyallerin yollanacağını ve bu yapay duygudan zevk alacağımı biliyorum. Ama yine de ben bunu seviyorum ve matrixte yaşamak istiyorum." Tam böyle değil tabi. Doğrusunu isteyenler resime tıklayabilir ama buna çıkan birşeyler söylüyordu. Sonuçta insanoğlu zevk aldığı duyuları algılamayı seviyor. Gerçek ya da sahte.<br /><br />İleride belki birgün bu makinelerle daha yakın münasebetlerde bulunabileceğiz. Bedenimiz ile onlar arasında ortak bir dil oluşturup gerekli teknolojileri geliştirecek, onlarla haberleştirebileceğiz ve bu sayede artık düşlerimizi kontrol edebileceğiz. Bu mümkün olduğu zaman insanoğlu artık istekli rüya görmeye başlayacak. Belki matrix biraz farklı da olsa gerçek olacak. Kendi matrixlerimizi kendimiz yaratıp, kendi isteğimizle ona bağlanacak ve kendi yarattığımız dünyalarımızda yaşayacağız. Bedenimiz bağlı olduğumuz makineler tarafından organik açıdan mükemmel denecek şekilde beslenirken, bedenimizin sebep olduğu kısıtlanmışlıktan kurtulan beynimiz her zaman hayalini kurduğu zevki sürecek. Kimsenin çalışmak veya para kazanmak gibi bir derdi olmayacak. Kimimiz karayipler misali cennet köşelerinde sürdürecek hayatını, kimimiz hayallerindeki kadın veya erkeklerle zamanda kaybolacak.<br /><br /><img src="http://www.geocities.com/h2osfer/plugs2.jpg" align=left border="0">Sonra bir gün birisi gerçekle yüzleşmekten bıkacak ve uyuyan insanların bir daha uyanamamasını sağlayacak bir kod yazacak. Kendisi dahil herkesi ideal yaşamlarında özgür bırakacak bir daha uyanamamak üzere ve bizi bugünkü hayatımıza getirecek. Yaratıcı belki de o olacak kimbilir?<br /><br />Blogtrix ya da Blog tricks. İşte bütün mesele.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-112085451075542833?l=hikio.blogspot.com'/></div>erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.com4tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1120585583748685732005-07-05T20:39:00.000+03:002005-07-05T20:48:17.336+03:00Düzeltme (Blog Nasıl Yazılır?)<a href="http://photos1.blogger.com/blogger/4467/1151/1600/bloggerimage.jpg"><img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/4467/1151/200/bloggerimage.jpg" border="0" alt="" /></a><br />Arkadaşlar ölümü öpün ki yeni gördüm. Vallahi de billahi de bak. Normalde ana sayfaya hiç bakılmaz ya ne bileyim yahooda olsun msnde olsun. Burada da aynı hesap. Anca şimdi baktım ve o da ne. Inınınııın. Blogger 24.06.2005 tarihinden itibaren resim yüklenenebilir olmuş. Detaylı bilgi <a href="http://help.blogger.com/bin/answer.py?answer=324">buradan</a> görülebilir. Dolayısıyla aşağıda resim yükleme ile ilgili söylediğim zorluklar artık ortadan kalkmış oluyor. Girin yardım sayfasına. Söylenenleri uygulayıp resminizi kolayca yükleyin. Ben yaptım. Örnek, paragrafın başındaki gibi oldu. Takdir ettim baya incelik de düşünmüş arkadaşlar sağolsunlar.<br /><br />Ama tabi bir de resimlerinin sürekli elinin altında olmasını isteyenler veya resim dışında dosya linki vermek isteyenler var ki, <a href="http://www.geocities.com">geocities</a> veya diğer bedava web alanı veren siteler, onlar için hala güzel bir seçenek. Sağlıcakla.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-112058558374868573?l=hikio.blogspot.com'/></div>erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1120339801481721522005-07-03T00:25:00.000+03:002005-07-03T00:53:51.260+03:00Blog Nasıl Yazılır?Blog klavyeyle yazılır ve monitörden okunur. Onu yazılı basından ayıran, hakkında bunca tartışma olmasına sebep olan en önemli özellikleri de bunlardır naçizane kanaatimce. Tabi aslında bu özelliklerin getirdiği avantajlarda saklıdır bunca yaygaranın altında yatan sebep. Yaptığınız yayın, haber, günlük her ne nitelikte olursa olsun eğer internette hayat buluyorsa, yazınızı çekici ve faydalı hale getirmek diğer yayın organlarına göre oldukça fazla imkanınız var demektir. Belki de bu sebeple özellikle gazeteciler tarafından bloglara biraz mesafeli yaklaşılmaktadır. Çünkü şartlar eşit değil.<br /><br />Aslında şartları bunca dengesiz yapan özellikler, hepimizin alıştığı ve gayet basit bulduğu şeyler. Ancak ileride alışkanlık yaratacak, eski sistemleri değiştirebilecek kadar önemliler. Okuduğunuz haberde daha derin bilgi gerektiren bir kelimenin üzerine yapılan basit bir tıklamayla başka sayfalara kolayca geçebilmek, sayfaya resim koymak için sadece bir satır kod yazmak ve boyutlarını da böylece ayarlayabilmek bu kadar kolayken, yıllarını köşesine birkaç kelime fazlasını sığdırmaya, resimleri sütunlara uydurmaya çalışarak geçirmiş insanlar haksızlığa uğradığını hissediyor belki de. Ama ne yapalım bizim zamanımızda da g.i.joe oyuncakları yoktu canım değil mi?<br /><br />E durum böyle iken bu özellikleri kullanmadan blog yazmak da gece görüş dürbününü sadece uzağa bakmak için kullanmaya benziyor. Daha önce web sitesi tecrübesi olan veya bir şekilde html ile uğraşmış kişiler için bu özellikleri kullandıracak etiketleri yazmak çocuk oyuncağı iken blogların bu derece yaygınlaştığı bir zamanda, "yahu herkes yapıyor, kendini anlatıyor. O kadar zor olmasa gerek, haydi ben de deniyeyim" diyerek iyi niyetli ve azimli bir şekilde bu işe kalkışanlar bu özellikleri nasıl kullanacaklarını bilmediklerinden ve biraz da gözlerinde büyüttüklerinden olay birkaç ileti göndermekten ileri gidemiyor ve blog sadece kısa bir heves olarak geride bırakılıyor. Bu sebeptendir bu iletiyi göndermem. Şu kısacık blogger hayatımda dahi bu tip örnekler görebildiysem, belki bir iki kelam ile birçok kişiye yardımcı olabilir düşüncesidir bunun altında yatan. (Sözünü verdiğim yardımı da buna sayar mısın bilmiyorum <a href="http://unelegy.blogspot.com">elegy</a> kardeşim?)<br /><br />Neyse lafı uzatmadan başlayalım anlatmaya. Bu sözünü edip durduğum özellikler: bir link vermek, sayfaya resim koyup boyutlarını istediğimiz şekilde ayarlamak ve üzerine tıklandığında bir link işlevi görecek resimler oluşturmaktan ibaret ve aslında sadece iki html etiketini öğrenmekten geçiyor.<br /><br />Html demişken kısaca ondan da bahsedelim. Html: hypertext markup language'in kısaltmasıdır ve adından da anlaşılacağı gibi bir nevi programlama dilidir. Programlama dilini oluşturan sözcükler olan komutlar, burada etiket adını almışlardır ve her zaman için küçüktür (<) ve büyükür (>) işaretleri içerisinde yer alırlar. Burada açıklamasını yaptığım bütün etiketler mesaj yazdığınız pencerede, yazdığınız yazıların aralarında yer alırlar. Yazılacak özel bir alana ihtiyaç duymazlar. Mesaj yazdığınız kutuda etiket olarak gözükür ancak gönderildiklerinde görevlerini yaparlar. Artık derslerimize başlayabiliriz.<br /><br /><span style="font-weight:bold;">Ders 1: Link vermek</span><br />Link in ne demek olduğunu bildiğimizi varsayarak üzerinde durmuyorum. Link vermek için kullanacağımız etiketimiz A. Evet bildiğimiz A. Bir kaç parametresi var tabi hariçten. Etiketimizin tam kullanımı şu şekilde:<br /><br />&lt;A HREF="Gidilecek Adres"&gtÜzerine Tıklanacak Kelime&lt;/A&gt<br /><br />Yani örneğin H2Osfer kelimesinin üzerine tıkladığımızda http://hikio.blogspot.com adresine gidilmesini istiyor isek örneğimiz:<br /><br />&lt;A HREF="http://hikio.blogspot.com"&gt;H2Osfer&lt;/A&gt<br /><br />şeklinde olacak ve görünümü de şu şekli alacaktır:<br /><br /><a href="http://hikio.blogspot.com">H2Osfer</a><br /><br />Etiket yazarken büyük harf, küçük harf kullanımı sonucu etkilemez. &lt;A HREF yazılacağı gibi &lt;a href de yazılabilir. Ancak bu etikette dikkat etmemiz gereken en önemli kısım: adreslerin mutlaka http:// ile başlaması. Aksi takdirde verdiğiniz linkler çalışmayacaktır.<br /><br /><span style="font-weight:bold;">Ders 2: Resim gösterimi ve yeniden boyutlandırma</span><br /><br />Bazı blog yazarları bloglarında resim kullanmaktan kaçınırlar. Sayfanıza resim koyarken bu resmin mutlaka internette bir adresinin bulunması gerekmekte ve bu kimi zaman can sıkıcı olabilmektedir. Ancak blogların bu kadar yaygınlaştığı bir zamanda, iletiye konulacak 1-2 resmin okumaya başlamayı kolaylaştıracağını düşünüyorum ve bu yüzden sık sık kullanıyorum. Fazla derine inmeden önce bir etiketimizi öğrenelim:<br /><br />&lt;IMG SRC="Resmin Adresi"&gt<br /><br />Evet bu kadar kolay. Açıklamaya fazla gerek yok sanırım. Img Src mizi yani image source umuzu yani resmimizin kaynak adresini vermemiz yeterli oluyor. Tabi ki yine resim adresimizin başına http:// koymayı unutmuyoruz. Uygulamalı bir örnek verecek olursak:<br /><br />&lt;IMG SRC="http://www.geocities.com/h2osfer/h2ogirl_lg.jpg"&gt<br /><br />şeklinde yazmamız gerekir ve bu etiketin görüntüsü şu şekilde olacaktır:<br /><br /><IMG SRC="http://www.geocities.com/h2osfer/h2ogirl_lg.jpg"><br /><br />Sayfanıza resim yerleştirmek bu kadar kolay olmasına karşın az önce de söylediğim bazı başka teknik problemler çıkıyor karşımıza bu sefer. Sayfanızda göstermek istediğiniz resim internette başka bir web sitesinde yer alıyorsa ve siz o haliyle sayfanıza koymak istiyorsanız sorun yok. Açıyorsunuz siteyi, resmin üzerine sağ tuşla tıklayıp özelliklerinden adresine bakıyor ve kopyalıyorsunuz, sonrada etiketimizdeki adres kısmına yapıştırıyorsunuz hepsi o. Etiketi yazdığınız yerde istediğiniz resim gösteriliyor ancak sorun bilgisayarınızda bulunan bir resmi yayınlamak istediğinizde başlıyor. Çünkü blog siteleri (bloggerdan bahsediyorum, diğerlerini bilmiyorum) sadece yazılarınızı saklayacak bir yapıdalar. Resimleri göndermek için bir alan sunmuyorlar. Bu durumda internette resimleri koyacak bir yer bulmalıyız ki resimlerimizin bir adresi olsun. Blogger bunun için hello isimli bir program kullanmamızı öneriyor ki google hakkında bunca big brother söylentisi dolaşırken, sahibi olduğu blogger ın önerdiği bir programı indirip kurmak sanki vampire davetiye sunmakmış gibi geliyor bana. O yüzden benim de yaptığım gibi webde ücretsiz hosting hizmeti sunan <a href="http://www.geocities.com">geocities</a> gibi sitelerden faydalanmayı daha mantıklı buluyorum. Geocities e üye oluyorsunuz (ki yahoo mail hesabınız var ise zaten üyesiniz ve sadece aktif edilmeyi bekleyen bir hesabınız olduğundan bihabersiniz) ve size verdiği 15 mb lık alana istediğiniz fotoğrafı yüklüyorsunuz. Ondan sonrası; yüklediğiniz resimlerin adreslerini geocities in file manager ından edinerek etiketimizde kullanmaya kalıyor.<br /><br />Resimlerde karşılaşılan başka bir sorun ise; resimlerin istenen boyutlardan büyük olması ve sayfada abuk görünümlere sebep olması. Eğer resim bilgisayarımızdaysa, yükleme yapmadan önce yeniden boyutlandırarak sorunu çözebiliriz ancak başka bir sitedeki resimi kullanıyor isek ona müdahale edemiyoruz. Onu önce bilgisayarımıza kaydedip, boyutunu değiştirip, internet adresi sahibi yapmak da oldukça bezdirici tabi ki. Bu sebeple html yi yaratan amcalar img src etiketine bir kaç ekleme yapmayı uygun görmüşler. Şöyle ki:<br /><br />&lt;IMG SRC="Resmin Adresi" BORDER=tam sayı WIDTH=tam sayı HEIGHT=tam sayı ALT="Bilgi"&gt<br /><br />Bu eklemeler şu işlere yarıyor. Border: resmimizde olmasını istediğimiz çerçevenin pixel cinsinden kalınlığını, width: resmimizin pixel cinsinden genişliğini, height: resmimizin pixel cinsinden yüksekliğini belirliyor. Alt parametresi ise mouse cursor ü ile resmin üzerinde bir süre beklendiğinde görüntülenecek yazıyı belirliyor. Uygulamalı olarak yazarsak:<br /><br />&lt;IMG SRC="http://www.geocities.com/h2osfer/h2ogirl_lg.jpg" BORDER=0 WIDTH=290 HEIGHT=420 ALT="H2Osfer'e Gider"&gt <br /><br />şeklini alacaktır. Kullanımı ise şu sonucu verir:<br /><br /><IMG SRC="http://www.geocities.com/h2osfer/h2ogirl_lg.jpg" BORDER=0 WIDTH=290 HEIGHT=420 ALT="GERİ DÖN"><br /><br /><span style="font-weight:bold;"><br />Ders 3: Resimlerle link vermek</span><br />Aslında yukarıda anlatılan iki dersin birlikte kullanımından başka birşey değil. Kısaca hatırlayacak olursak link verme etiketimiz: <br /><br />&lt;A HREF="Gidilecek Adres"&gtÜzerine Tıklanacak Kelime&lt;/A&gt<br /><br />idi. Bizim şimdi yapmak istediğimiz ise bir kelime yerine bir resmin üzerine tıklamak ve bizi yönlendirdiği siteye gidebilmek. O halde biz de üzerine tıklanacak kelimemizin yerine bir resim koyarız olur biter. Yani:<br /><br />&lt;A HREF="Gidilecek Adres"&gt&lt;IMG SRC="Resmin Adresi"&gt&lt;/A&gt<br /><br />Resmimiz büyük boyutluysa gelişmiş etiketimizi kullanırız ve etiket kombinasyonumuz en son şu hale gelir.<br /><br />&lt;A HREF="Gidilecek Adres"&gt&lt;IMG SRC="Resmin Adresi" BORDER=tam sayı WIDTH=tam sayı HEIGHT=tam sayı ALT="Bilgi"&gt&lt;/A&gt<br /><br />Son olarak uygulamalı olarak gösterecek olursak etiketimizin son hali:<br /><br />&lt;a href="http://hikio.blogspot.com"&gt&lt;IMG SRC="http://www.geocities.com/h2osfer/h2ogirl_lg.jpg" BORDER=0 WIDTH=290 HEIGHT=420 ALT="H2Osfer'e Gider"&gt&lt;/A&gt<br /><br />olur ve kullanıldığında da aşağıdaki sonucu verir.<br /><br /><a href="http://hikio.blogspot.com"><IMG SRC="http://www.geocities.com/h2osfer/h2ogirl_lg.jpg" BORDER=0 WIDTH=290 HEIGHT=420 ALT="H2Osfer'e Gider"></a><br /><br />Uzun uzun anlatıp detaylı örnekler verince sanki çok uzun bir konuymuş gibi geliyor ancak görüldüğü gibi ezberlenmesi gereken çoz az şey var ve 2-3 uygulamadan sonra çok kolay alışılıyor.<br /><br />Benden bu kadar gerisi size kalmış arkadaşlar. Ha dersiniz ki bu ne yahu programcı mı olacağız, çok kazık bu! saygı duyarım. Ama biraz vicdanlı olun o kadar da zor değil işte. Bir iki uygulayın gerçekten kolay olduğunu göreceksiniz. Anlattık o kadar tane tane daha nesi zor geliyor anlamıyorum ki. Haydi size bir kıyak daha. Madem anlamadınız, yazın yorum kısmına neresinde takıldığınızı, yardım edelim. Bu kadar da olmaz ki canım daha ne istiyorsunuz aa.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-112033980148172152?l=hikio.blogspot.com'/></div>erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.com7tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1119303042942195012005-06-20T22:14:00.000+03:002005-09-03T23:35:03.073+03:00Bir İstanbul Hatırası ile Köprüyü Geçmek<img src="http://www.geocities.com/h2osfer/soundofistanbul.jpg"><br /><br />Aynı şeydir aslında ikisi de, bilenler bilir. <a href="http://www.imdb.com/name/nm0015359/">Fatih Akın</a>' ın son şeysi. Ee güzelliği diyeyim artık ne bileyim isimlendiremedim. <br /><br />Gerçi ben son haftasonu ziyaretimde geçe geçe modifiye galata köprüsünden geçebildim ancak ama olsun hatıralar sağlam çok şükür. İstiklal caddesi hep beraber üstüme yürüdü, ürktüm. Yağmurun dinmesini bekledim <a href="http://www.blogger.com/profile/9846031">Aurora</a>'yla beraber, sevindim. Ayağıma takılıp düşen bir çocuğun ağlamasını susturmaya çalıştım, üzüldüm. Bademli kapuçino diye bir şey öğrendim, içtim, beğendim. Ufak ama çok güzel şeyler bunlar neticede. Bir de İstanbul Hatırasına gittim elbet. Boşuna ondan açmadık lafı, anlatacağızdır, sabırdır, dır dır, bi dur.<br /><br />Öncelikle film (film diyorum ne yapayım? sinemalarda oynuyor işte.) hakkında adam gibi birkaç yazı görmek isteyenlere yönelik bağlantılarımızı veriyoruz. Benim en hoşuma giden yazılardan birisi beyazperde.com dan Murat Emir Eren' in <a href="http://www.beyazperde.com/sinekritik/975">yazısı</a>. Kendisine katıldığımı ifade ediyor ve ellerine sağlık diyorum. Diğerlerini de siz <a href="http://www.google.com.tr">bulun</a> canım, çaylar şirketten gerisine karışmayız, lütfen.<br /><br />Filmi övüp göklere çıkarmadan önce şunu söylemeliyim ki bu yapımdan zevk almanız için müzik konusundaki önyargılarınızı yer göstericiye emanet edip, koltuğa öyle oturmanız gerekiyor sinemada. Filmde Replikas'tan, Müzeyyen Senar'a, Orhan Gencebay'dan, Keşan'daki bir roman düğününe kadar çok geniş bir müzikal zenginlik var. Eğer müzik konusunda Allah belasını versin onların diyebileceğiniz türler veya kişiler varsa zevk alamamanız olası, bunu bir söylemek lazım baştan.<br /><br />Önyargılarınızı iki saatliğine de olsa birisine emanet edip o koltuğa oturduysanız, buyrun artık sinemalarda fazla görmeye alışık olmadığınız yolculuğunuza başlayabilirsiniz. (Dikkat yazının buradan sonrası filmle ilgili aşırı ipucuna girebilir -sıpoylır diyorlar sanırım-. Gerçi o görsellik olmadan fazla etkili olmaz ama yine de ben çok pis gazlandım söyleme abi ya deme potansiyeline sahip kişilikleri uyarayım dedim.)<br /><br /><a href="http://www.geocities.com/h2osfer/soundofistanbul2.jpg"><img src="http://www.geocities.com/h2osfer/soundofistanbul2thumb.jpg"></a><br /><br />Filmde birçok vurucu sahne mevcut: En başta anlatıcımız, <a href="http://www.neubauten.org/i_people.php">Einsturzende Neubauten</a>’in basçısı, <a href="http://www.imdb.com/title/tt0347048/">Duvara Karşı</a>'dan Fatih Akın'ın kankası <a href="http://www.neubauten.org/b_alex.php">Alexander Hacker</a> tam bir sempati, karizma ve gönül adamı. <a href="http://www.babazula.com/">Baba Zula</a>' ya basçı olarak da katılıp boğazda tekneyle yaptıkları olay tam bir görsel şölen. Özellikle sonlarda gösterilen, şafakta çekilmiş kısımlar. Ceza'nın takdir toplayan, hızlı konuşma rekoru kırabileceğini düşündüğüm performansı ve hemen arkasından, Jimi Hendrix sever babasının "langır lungur konuşuyorlar" <a href="http://www.milliyet.com.tr/2005/05/29/pazar/paz06.html">yorumu</a>, üstüne kızkardeşinin de rap yeteneğini sergilediği bölüm. <a href="http://www.orhangencebay.com.tr/">Orhan Gencebay</a>'ın 38 yıllık sazını bir bas gitar edasıyla çaldığı hatasız kul olmaz yorumu, <a href="http://www.kulturturizm.gov.tr/gsanatlar/sanatci.asp?belgeno=51237">Müzeyyen Senar</a>'ın <a href="http://www.remzi.com.tr/index.asp?anakategori=49&kategori=141&kitapid=1329">eski toprak ekibi</a>yle beraber resmen gazinoların en şaşalı döneminden çıkıp gelmiş harika performansları. Hamamın mükemmel akustiğinde <a href="http://www.kalan.com/scripts/Album/dispkisi.asp?id=16254">Aynur Doğan</a>'ın inanılmaz <a href="http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~227@tarih~2004-01-22-m@nvid~359194,00.asp">güçlü sesi</a>yle bir ara kulak zarıma kastederek söylediğini düşündüğüm kürtçe ağıt. <a href="http://www.kalan.com/scripts/Album/dispkisi.asp?id=251">Selim Sesler</a>'in arkadaşlarıyla Keşandaki bir fasılda çaldıkları müzik ve herkesin birer birer solo atışı...<br /><br />Tüm bunların yanında bir şey daha var ki ben hala orada kaldım. Filmde en çok yer alanlardan olan <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=siyasiyabend">siya siyabend</a> isimli, genelde istiklalde takılan sokak müzisyenlerinden kurulu grubun, boğaz manzarasına karşı, iki gitar ve bir de elde esrarla söyledikleri şarkı. Halen bilemiyorum ne olduğunu ama o umursamaz tavrın altından çıkan ses ve müzik öyle yakındı ki hala aklımda. Sözleri de şöyleydi hemen hemen: Hiç hiçbir şey bilmiyorlar, görmek istemiyorlar. Şu cahillere bak, dünyanın sahibi onlar. Onlardan değilsen sana zalim derler Hayyam dostum. Gerçi <a href="http://sozluk.sourtimes.org/">sözlük</a> sağolsun sayesinde bazı kayıtlarını <a href="http://www.yerarti.net/siyasiyabend/">bulabildim</a> ama o şarkı yok ne yazık. Doğaçlama söylediği parçalar ve <a href="http://www.kanald.com.tr/muzik/HayatHikayesi.asp?SarkiciID=267">Jim Morrison</a>'vari tavır ve sözleriyle grubun vokalisti <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=bizon+murat">Bizon Murat</a> gerçekten enteresan bir kişilik.<br /><br />Hiç sevmediğin şey yok mu kardeşim diyeceksiniz. Var elbet olmaz mı? Ne kadar geniş olursa olsun sonuçta bu görülen ve dinlenenler İstanbul müziğinin yarısı değildir naçizane kanaatimce. Çok çok daha çeşitli olmalıydı ama o zaman da sıkıcı olabilirdi. Neticede bir kurgu söz konusu her ne kadar yapımın belgesel kimliği de olsa. Ve elbette ki onca çeşidi böyle bir süreye sığdırmak sorun olurdu.<br /><br />"Yok anacım ağır gelir bize öyle belgesel melgesel. Kafam kaldırmaz şimdi. Yok mu şöyle çitos tadında bir seyirlik?" derseniz onu da yanıtlarız. Araştırmacı bloggerınız bu konuya da el attı ve <a href="http://www.beyazperde.com/film/2314">Bay ve Bayan Smith</a> filmini haftanın en kolay hazmedilebilen ama aynı zamanda açlık hissi de yaratmayan filmi seçti. Buyrun izleyin. Bak yüz küsür milyon dolar vermiş adamlar. Yanına iki harikulade yaratık koymuşlar. Yetmemiş bir de <a href="http://www.film.gen.tr/film.cfm?fid=866">aşk dedikodusu</a> çıkartmışlar. İzleyin canım kötü değil bak hakkaten diyorum yahu.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-111930304294219501?l=hikio.blogspot.com'/></div>erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.com2tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1118786027409250932005-06-14T21:55:00.000+03:002005-09-09T23:42:14.136+03:00HikiO bizi Operaya götür!<a href="http://www.geocities.com/h2osfer/opera.JPG"><IMG SRC="http://www.geocities.com/h2osfer/operathumb.jpg" ALT="Opera 8.0"></a><br /><br />Böyle <a href="http://www.opera.com/">buyrun</a> efem lafı mı olur. Bu aralar bir <a href="http://www.mozilla.org/products/firefox/">firefox</a> fanatikliğidir giderken ben de biraz favori browserımın reklamını yapayım dedim. <br /><br />Kendisiyle ilk önce Sony Ericssonun P800, P900 ve P910 vs. tarzı Uiq cihazları için de ürettikleri <a href="http://www.opera.com/products/mobile/products/"> opera for mobil</a> ile tanıştık. Telefon usbden veya kablosuz olarak bilgisayara bağlıyken, bize dahi sormadan gprs yerine adsl veya çevirmeli bağlantıyı kullanma gibi çok ince detaylara sahip bu küçük canavar öyle hoşuma gitti ki sonunda yıllardır adını duyduğum fakat bir türlü <acronym title="internet explorer">eski çöplüğümü</acronym> bırakıp öğrenmeye üşendiğim operayı bilgisayarıma kurdum. Başka türlü alışamayacağımı bildiğimden eski çöplüğümün bütün kısayollarını elimin altından kaldırdım. İlk başlardaki olağan yadırgamanın ardından aslında o kadar zamandır ne büyük eşeklik ettiğimi keşfetmem uzun zamanımı almadı gayet tabi.<br /><br />Nedir yani altı üstü sayfa göstermiyor mu kardeşim hepsi denecektir bir kısım kullanıcı tarafından elbet. Ben de size derim ki kardeşim şu dünyada nedir en değerli hazineniz? Hayalinize sığmayacak kadar paranız olsa onunla yine de satın alamayacağınız o önemli şey nedir kardeşim desem iki dakka durur ne diyo olm kafayı yedi bu nereden nereye geldi dersiniz biliyorum. O yüzden konuyu fazla dağıtmadan cevabınızı hemen veriyorum. Zamandır arkadaşlar. Bu ölümlü dünyada bir insanın en büyük hazinesi zamandır ve parayla satın alamayacağı bu hazineyi daha değerli kullanabilmek için ne gerekiyor ise bir insan onu yapmalıdır. Oh be bağlıyoruz galiba nihayetinde.<br /><br />Operanın sağladığı kolaylıklar bu noktada kendisini gayet güzel gösteriyor arkadaşlar. Öncelikle kullanımı gayet kolay olan wand isimli şifre yöneticimiz var. <br /><br /><IMG SRC="http://www.geocities.com/h2osfer/operawand.JPG" BORDER=0 WIDTH=390 HEIGHT=292 ALT="Wand"><br /><br />Kullanıcı adı ve şifre yazmanız gereken bir siteye ilk girişinizde size şifrenizi saklamak isteyip istemediğinizi soruyor. Daha sonra aynı sayfaya girişlerinizde wand aracına basarak şifre veya şifrelerinizi tek tıklamayla girmiş oluyorsunuz. Tek yan etkisi uzun süreli kullanımlarda şifrelerinizi unutabilme ihtimaliniz, aman dikkat. <br /><br />Bu şifre yöneticisi zaman kazanımı için önemli bir adım elbet ama opera bu konuda yalnız değil. Firefox zaten bünyesinde böyle bir şifre yöneticisi barındırıyor. Internet explorer ve diğer tarayıcılar için de bu tip bir çok şifre yöneticisi piyasada mevcut. O zaman nedir operayı özel yapan diğer artılar?<br /><br />Benim en hoşuma giden ve en çok alıştığım özellik <a href="http://help.opera.com/Windows/8.00/en/mouse.html">mouse gestures</a> özelliği. Operayı tasarlayan amcalar yahu ileri veya geri gitmek gibi çok sık yaptığımız işlemleri nasıl yapsak da daha hızlı ve kolay yapılabilir hale getirsek diye düşünmüşler ve ortaya mouse gestures u çıkarmışlar. Bu sayede mouseun düğmeleri ve hareketleriyle yapılan bazı kombinasyonlar sayesinde sayfalar arasında gezinmek çok pratikleşmiş. Örneğin bir önceki sayfaya gitmek için mouseun sağ tuşuna basılı tutup sol tuşa bir kez basıyorsunuz ya da ileri gitmek için sol tuşa basılı tutup sağ tuşa bir kez basıyorsunuz (sağ tuş basılıyken mouseu sağa da sürükleyebilirsiniz). İlk başta alışması zor gibi gelse de kısa sürede alışılıyor ve alışıldığında bilgisayarım penceresinde bile geri gitmek için sağ tuşa basılı tutup sol tıklamaya başlıyorsunuz. Sayfada bulunan bir ikona tıklamak her ne kadar kolaymış gibi gelse de, aynı gün içerisinde yüzlerce kere ufak bir kutucuğu her seferinde nişanlamak düşündüğünüzden büyük bir külfet olabiliyor. Bunu <a href="http://www.opera.com/features/mouse/">mouse gestures</a> u kullanmaya başladıktan sonra farkettim.<br /><br />Bu kadar değil elbet. Opera sayesinde bookmark olayına da vakit kaybı olarak bakmaya başlayabilirsiniz. Bir menü açmak ve o menü içerisinde aradığınızı bularak tıklamak, yerini bir butona tıklama kolaylığına terk ediyor artık. <br /><br /><a href="http://www.geocities.com/h2osfer/operatoolbar1.JPG"><IMG SRC="http://www.geocities.com/h2osfer/operatoolbar1.JPG" WIDTH=390 HEIGHT=292 ALT="Opera Kısayolları"></a><br /><br />Operada gezmekte olduğunuz sayfanın adresini sanki bir nesneymiş gibi tutup herhangi bir toolbara bırakabiliyorsunuz ve bıraktığınız yerde bir kısayol kutucuğu oluşuyor. Bu kadar.<br /><br />Artık yapmanız gereken sürekli ziyaret ettiğiniz sayfaları üst kısımda boş yeri bulunan toolbarlardan birinin üzerine sürükleyip bırakarak kısayollarını oluşturmak, şifre ile girdiğiniz sitelere birer kez girerek şifreleri şifre yöneticisine kaydetmek. Sonra ise kısayollardan ardı arkasına açtığınız sayfalara şifre yöneticisine tek tıklayarak girdiğiniz şifrelerinizi kolayca girmek ve mouse gestures ile sayfalar arasında ışık hızında dolaşmak. Bir de adslniz varsa ard arda 10 sayfayı ne kadar kısa sürede gezebildiğinize şaşıracaksınız. Dediğim gibi biraz alışkanlık gerektiriyor başta ama sonuç gerçekten buna değiyor.<br /><br />Eksileri yok mu? Elbette var. Birçok eksiği var ve bunlar için yamalar indirip kurmanız gerekiyor. Bazı sayfalardaki kodlar da maalesef internet explorer veya firefox düşünülerek yazıldığı için güzel sonuçlar olarak çıkmıyor karşınıza. Böyle durumlar için elinizin altında diğer tarayıcıların da bulunması yararınıza oluyor elbet. Ancak sürekli ziyaret ettiğiniz ve görünümünde bir kayıp olmadığını bildiğiniz siteleri ziyaret için zamanı operadan daha iyi kullanan bir gezgin bulamazsınız derim.<br /><br />İdeal gezgin program mı? Üzgünüm ama sanırım opera, firefox ve evet maalesef internet explorer üçlüsünün beraber kullanımı. Hızın tadını yaşayın, eklentilerle eğlenin ve bütün sayfaları hatasız görün diye.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-111878602740925093?l=hikio.blogspot.com'/></div>erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1118617017445153622005-06-13T01:49:00.000+03:002005-06-13T01:56:57.446+03:00H2Oistory<img src="http://www.geocities.com/h2osfer/H2o.jpg"><br /><br />Ne gerek var şimdi bilmiyorum ama blogda yapılan değişiklikleri yorum olarak yollayacağım bir ileti bulunsun istedim elimin altında. Uğraşıp duruyoruz template ile deliler gibi, bari bi kaydı kuydu olsun canım değil mi. Parayla değil ya post yollamak. Haydi hayırlı olsun bu post da.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-111861701744515362?l=hikio.blogspot.com'/></div>erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.com3tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1118608867382279752005-06-12T23:25:00.000+03:002005-06-12T23:41:07.386+03:00şenlendireceğiz camiayi elbet...lakin bilahare...eveeet... sevgili(!) arkadaş the acemi blogger olarak biz de girelim camiaya, elimizden beynimizden, içimizden ne geçerse dökelim dedik kelimelere naçizane... ancak işhayatsal bir takım gereksiz sorun ve sıkıntılar yüzünden, geçici bir süre için hizmet dışı olduğundan beynimiz ve elimiz ve içimiz, biraz vakit alacak gibi görünür camiaya katılmamız... yine de adım atar atmaz pek bir anons edilmişiz, tebriklerimiz bile gönderilmiş adımıza, gurur duymuşuz, gözlerimiz yaşarmış, bir ses vermezsek olmaz dedik, ses verelim dedik HikiO denen sevgili(!) insana... bekleyiniz beni efenim. geleceğim üç vakte kadar, saygılar...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-111860886738227975?l=hikio.blogspot.com'/></div>Auroranoreply@blogger.com2tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1118589227582805912005-06-12T17:56:00.000+03:002005-09-03T23:36:06.766+03:00Camia şenleniyor.Evet iyi hoş böyle evde yayıla yayıla blog yazmak ama nereye kadar sorarım sizlere nereye kadar? Yarın yine eski iş, güç temposuna dönünce bu kadar sık gönderebilecek miyiz postları bakalım? E ne yapmak lazım o zaman? Güçleri birleştirmek değil mi? O nedenle ne yaptık yazar kadromuzu genişlettik. Bundan böyle blogumuzun iki yazarı var. Benim sevgili(!) arkadaşım olan <a href="http://www.blogger.com/profile/9846031">Aurora</a> da bundan sonra yazılarıyla bizlerle birlikte olacak. Kendisini <a href="http://www.geocities.com/h2osfer/tebrikgux.jpg">tebrik</a> ediyor ve bol postlar diliyoruz. Bir diğer arkadaşım <a href="http://www.blogger.com/profile/9848172">Kelime-i Sadet</a> de yeni <a href="http://evcilgergedan.blogspot.com/">ikametgahı</a>nda blog hayatına başlamıştır, duyurulur. Kendisinin tebriği adresine bilahare yollanmıştır. Bu arada, bana ve diğer yazarlara kabuklu yemiş atmak yasaktır arkadaşlar, bilginize. Kalın sağlıcakla.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-111858922758280591?l=hikio.blogspot.com'/></div>erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.com2tag:blogger.com,1999:blog-13199864.post-1118355572961209262005-06-10T01:02:00.000+03:002005-06-10T01:19:32.966+03:00Sinir Oluyorum!<a href="http://www.derggi.com/"><img src="http://www.geocities.com/h2osfer/derggi.jpg"></a> Şu kızlar konusunda şunu şöyle yapın iyi puan kazanırsın bunu yaparsan kral olursun tarzı tavsiyeler veren <a href="http://www.derggi.com/">dergilere</a> sinir oluyorum. (Yok bu örneği kastetmedim bire bir. Etsem burada reklamını yapmazdık di mi? Gerçi bunun içinde de var öyle konular ve bu örnek tetikledi beni ama benim kastım daha çok gerçek dergiler aslında. Ellerine sağlık şık olmuş arkadaşların dergisi, hayırlı olsun.) Yatarak televizyon izliyorum şu an demek yanlışmış hep meşgul görünecekmişiz, sabunun üzerinde kıl bırakmazsak 1 puan kazanacakmışız, terkedince arkadaşlarına onu övecekmişiz ama uyuşmadığımızı da ekleyecekmişiz ki aradan 2-3 ay geçecek ve biz onu arayabilecekmişiz. Ee sonra? Nereye gidecek bu artı puanların sonu? Nedir olayın goal ü arkadaşlar? Sex midir evlilik midir nedir derdiniz anlamadım ki ben sizi. Sex diyorsanız zaten sabundaki kıla kadar olay gelmiş. Sex dert edilecek birşey olmaktan çıkmış gibi duruyor, niye hala puan peşinde koşuyoruz? Evlilik diyorsanız nereye kadar devam edecek kasılmış kalmış elektrikli sandalye mahkumu vaziyetleri sorarım size. Kaç vakte kadar kendimiz olalım ne dersiniz aydınlatın bir hele. Her olaya da bir pratik yaklaşımları yok mu daha bir sinir oluyorum arkadaş. Dur bakıyım bulurum ben biraz daha sinir olacak mevzu.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13199864-111835557296120926?l=hikio.blogspot.com'/></div>erenhttp://www.blogger.com/profile/05923997594725240330noreply@blogger.com2