<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss'><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578</id><updated>2010-01-08T14:15:47.482-08:00</updated><title type='text'>BORGES DEFTERi</title><subtitle type='html'>Borges Defteri:Edebiyat-Plastik Sanatlar-Sinema- Müzik Eksenlidir...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default?start-index=26&amp;max-results=25'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>797</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-1391463642019831937</id><published>2010-01-08T14:11:00.000-08:00</published><updated>2010-01-08T14:15:47.608-08:00</updated><title type='text'>SİVİL SÖZLÜK TANITIM YAZISI</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/S0euipZ-C7I/AAAAAAAABiM/PRLRZ85A2wE/s1600-h/sivil_logo%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 115px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5424496186444614578" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/S0euipZ-C7I/AAAAAAAABiM/PRLRZ85A2wE/s400/sivil_logo%5B1%5D.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;SİVİL SÖZLÜK TANITIM YAZISI&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sivil Sözlük, benzerlerinden farklı olarak, kendisine edebiyat, felsefe, bilim ve sanatın diğer dallarını seçmiş ve bu alanlarda üretim yapan bir platformdur. Gerek özgün şiir çevirileri, gerek üyelerinin üretimleri gerekse de, dünya edebiyatı, bilim ve felsefesi üzerine bilgilendirme ve değerlendirme yazılarıyla farkını ortaya koymaktadır. Manifestosu da aşağıdaki gibidir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sivil Sözlük, Söyleyecek sözü olduğu halde bu güne kadar söyleyememiş, susturulmuş, korkmuş ama bilen, bildiğinin arkasında durabilen, tartışmanın üslup gereklerini yerine getirebilen, cümle avcılığı yapmayan, çabuk sinirlenen ya da hiç sinirlenmeyen, sinirlenip çabuk dinginleşen, film çeken/izleyen, kitap okuyan/yazan, resim yapan, fotoğraf çeken, heykel yapan, tiyatroyla didinen, dünyayı felsefenin diliyle anlayan/anlamaya çalışan/anlamak isteyen, hayata dair duruşu/bakışı olan ötekidir. ve kısaca ötekinin diliyle buradakine sesleniştir. baskı altına almak ya da baskıyı doğal sürece eş tutmak bu sözlüğün işi değildir. çelme takmayı sevmez, takmaya kalkanı hiç sevmez.&lt;br /&gt;birlikte üretmek, paylaşmak esastır. aynılık çarkına dişli olanların kerpeteniyiz efendim.sivil, sivilin haldaşıdır, sivilliğin tanımı yeniden anlamını bulana kadar bir sivil yazar bir diğer sivil yazarın el feneridir ve üstelik yolu bildiğimizi hiç söylemedik çünkü yol biziz. bu sözlüğe konu olacak her türlü birikim eksikliğimize delil olacaktır.&lt;br /&gt;koca koca kelimelerimiz ve hiçlik bilgimizle inat etmeye geldik. farkı anlatmak diye bir derdimiz yok, çünkü farkı anlamak için burada yazmak şarttır gibi bir bilgeliğe de açığız. yani sivil sözlük kendini bilir,kendini bilmez, akıllıdır, delidir, yoktur çoktur. inat cümlesi ile sizi selamlarız: varız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://sivilsozluk.com/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim gibi düşünenleri yanında görmekten keyif duyacaktır.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-1391463642019831937?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/1391463642019831937'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/1391463642019831937'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2010_01_01_archive.html#1391463642019831937' title='SİVİL SÖZLÜK TANITIM YAZISI'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/S0euipZ-C7I/AAAAAAAABiM/PRLRZ85A2wE/s72-c/sivil_logo%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-4856453104905964359</id><published>2010-01-02T01:09:00.000-08:00</published><updated>2010-01-03T00:34:23.084-08:00</updated><title type='text'>İsmet Özel, İntihal Şairi Değildir..// Samet Köse</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/Sz8Nr6KKFCI/AAAAAAAABh8/vijztL7InN4/s1600-h/%C4%B0smet+%C3%96zel.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 361px; DISPLAY: block; HEIGHT: 287px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5422067524374762530" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/Sz8Nr6KKFCI/AAAAAAAABh8/vijztL7InN4/s400/%C4%B0smet+%C3%96zel.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Borges Defteri’nde sevgili Bayram Balcı'dan gelen yorumun ardından İsmet Ozel’in intihalde bulunduğunu ileri sürdüğü Fransızca yazan şairin Paul Celan olduğunu görünce şaşırdım doğrusu. Celan’ın en görkemli şiiri Todesfuge’ü ÖlumFügü başlığıyla çevirdiğim dönemden aşinalığım vardı Celan’ın şiiriyle, şiir dünyasıyla. O dönemdeki aşinalıktan İsmet Özel şiirini, poetikasını çağrıştıracak tek bir benzerlik bile hatırlamıyorum. Celan'ın hemen tüm şiirlerini Almanca yazmış olduğu bilgisini, İsmet Özel’in Fransiz Filolojisi mezunu oluşunu, Almanca ya da İngilizce bilmediği (kendi şiirini okumalarından çıkardığım bir bulgu) bilgilerini de yedekleyerek Bayram Balcı’nin metnindeki örnekleri birlikte irdeleyelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;karanlık sözler ediyoruz birbirimize&lt;/em&gt;", &lt;span style="color:#999999;"&gt;P. Celan, Şiirler, syf. 46, Kavram Yay.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;"&lt;em&gt;karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında&lt;/em&gt;" &lt;span style="color:#999999;"&gt;İsmet Özel, Erbain, syf. 49.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Celan’in yukardaki dizeleri Corona şiirinde geciyor; “…wir sehen uns an, wir sagen uns Dunkles”. Bu dizelerin çevirmeni ben olsaydım “…birbirimize bakıp, karanlık sözler ediyoruz” şeklinde çevirirdim, oysa B.S.B* kitabının çevirmenleri Celan’ın dizelerine İsmet Özel şiiri süsü vermişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;kara yapraklardan bir çelenk yapılmıştı&lt;/em&gt;" &lt;span style="color:#999999;"&gt;P. Celan, Şiirler, syf. 46, Kavram Yay.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;"&lt;em&gt;benim yongalarımdan yapıldı bu çelenkler&lt;/em&gt;", &lt;span style="color:#999999;"&gt;İsmet Özel, syf. 16. Erbain.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Celan’ın yukardaki dizeleri Ein Lied in der Wüste şiirinde geciyor; “…Ein Kranz ward gewunden aus schwärzlichem Laub in der Gegend von Akra…” Bu dizelerin çevirmeni yine ben olsaydım, “&lt;em&gt;simsiyah yapraklardan bir çelenk örülmüştü Akra’da&lt;/em&gt;…” şeklinde çevirirdim, B.S.B kitabının çevirmenleri Celan’ın dizelerine aynı şekilde İsmet Özel şiiri süsü vermişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadim Yunan’ın, Bizans’ın tam da üstünde oturan bir şair icin “defne yapraklarından bir çelenk” çok da uzak bir imge değil, kaldı ki Özel şiirinde yongalardan yapılmış bir çelenkten ustalıkla sözediyor. Bu imgeyi yakalaması için Özel’in Chernowitz’e, ya da Bukovina’ya uzanmaya ihtiyacı yok diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;bembeyaz kesilmiş yumruklarımda/ yeni bir beynin çiçekleri acmakta&lt;/em&gt;." &lt;span style="color:#999999;"&gt;Celan, Şiirler, syf. 110, Kavram Yay.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;Itır kokan benim yumruklarımdır/ benim kavgamdır o aşk diye tanınan&lt;/em&gt;" &lt;span style="color:#999999;"&gt;Özel, Erbain, syf. 75.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Celan’ın yukardaki dizeleri 1967’de yayınladığı Atemwende/ Nefesdönümü kitabında geçiyor; “Aus FÄUSTEN, weiß / von der aus der Wortwand / freigehämmerten Wahrheit, / erblüht dir ein neues Gehirn.” İsmet Özel’in "Itır kokan benim yumruklarımdır/ benim kavgamdır o aşk diye tanınan" dizeleriyse Evet Isyan başlıklı 1967’de yayınladığı şiirde geçiyor. Dizeler arasındaki “yumruk” sözcüğü dışında en ufak bir bağlantı kurmakta zorlanıyorum. İsmet Özel’in Almanca yazılmış ve Fransızca’ya aktarılması 20 yılı bulmuş Celan şiirlerinden aşırmacılık yapmasına kronolojik olarak ihtimal yok. Üstelik Celan, kendi şiirine yakınlığı olan Jean Daive gibi Fransız şairlerin yapıtlarını onlardan çok daha önce Almanca’ya aktarmış olmakla bilinir (Décimale Blanche, 1967). Celan’ın poetikasını en iyi bilen Jean Daive çevirilerini yıllar sonra 1996’da kitaplaştırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Lob der Ferne/ Uzaklığa Övgü 1952&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"siyahtan daha siyahım, çırılçıplağım"&lt;br /&gt;"senin göz pınarlarında volta atar / düşünü kurarım eşkıyalığın"&lt;br /&gt;"senin gözpınarında / ipini boğuyor işte / ipe çekilmiş biri"&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Kalk, Düğüne Gidelim 1969&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Çünkü üç gün beslendiler senin gözyaşlarınla."&lt;br /&gt;"senin gözyaşlarını heyecanla kapışır"&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözyaşlarıyla gözpınarları aynı sözcükler değil. Yıldızların Uzaklığına Övgü şiiri ise 1963 tarihli ve Celan’ın Uzaklığa Övgü şiiriyle uzaktan yakından ilgisi yok. Anlatı eksenine kurulu, gevşek örgülü bu şiirinde Özel, “…&lt;em&gt;Ama iyi biliyorum yıldızları, ama yıldızların tanrıların da üstünde parladıklarını, anılacak günlerimin gitgide yok olduğunu biliyorum&lt;/em&gt;…” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Siyah” ya da “kara” sözcüklerini şiirlerinde sıkça kullanan sadece İsmet Özel değildir. Ahmet Oktay’ın şiirlerinde de yoğun bir karamsarlık göstergesi olarak “siyahlık” ve “siyaha” dair imgeler esin kaynağı olarak kutsanır ve her yanınızı sarar (Örn. Kara Bir Zamana Alınlık, 1983; “…’Gece çağı dünyanın’ demişti” Heidegger. O çağ olgunlaştırdı siyahi harflerimi.”). Sonuçta Özel de, Oktay da melankoliden beslenen şairlerdir, “siyahı” sevmelerinin altında başka unsur aramamak gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu örnekleri bilimsel bir kuşkuculukla irdeleyince ortaya aslında bambaşka birşey çıkıyor. Paul Celan’ın şiirlerini Almanca aslından dilimize kazandıran Ahmet Necdet ve Vedat Akdamar’ın İsmet Özel şiirlerinden beslenmis olmanın etkisiyle, Celan şiirlerini adeta İsmet Özel’in kaleminden çıkmış şekliyle formatlayıp Türkçe’ye kazandırmış olduklarını açık yüreklilikle, gönul rahatlığıyla ileri sürebilirim. Sanırım sevgili Enis Batur bir incelemesinde ülkemizde şiir okurunun damak tadının 80’li yılların ortasında İsmet Ozel şiirinin o dönemdeki evrilmiş şekliyle sınırlı kaldığını ileri sürmüştü, ben bu savı daha da ileriye taşıyarak şiir çevirmenlerinin de aynı sınırlılıktan nasiplerini aldığı şeklinde genişletmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şairlerin, şiirde çığır açan şairlerin birbirlerini izlemesi, beslenmesi, hatta esinlenmesi bambaşka ve bir yerde doğal bir durumdur. Örneğin Kavafis’in "&lt;em&gt;yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın/ bu şehir arkandan gelecektir&lt;/em&gt;" dizelerinden hareketle sevgili Enis Batur şu dizeleri yazar:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Yeni bir ülke bulamam, bir başka deniz,&lt;br /&gt;ben ki her sokağın kendime çıkmasından&lt;br /&gt;korktum mu hep, üşüyorum şimdi,&lt;br /&gt;“buz ve kömür satılır” yazıyor hızla uzaklaşan yolun kıyısında,&lt;br /&gt;yinime sokuluyor denetimsiz&lt;br /&gt;salgını gecenin.”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Enis Batur, Kandil, Darb ve Mesel&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi sevgili Enis Batur’un bu güzelim dizelerini de mi intihal ya da plagiarism olarak niteleyeceğiz? Kesinlikle değil tabi ki. “Kadim Yunan’ın, Bizans’ın tam üstünde oturan, o toprağa kök salan, boy veren, çiçeklenen ve köklerini ve dallarını Avrupa’nın yüreğine dek uzatan Yakın Şark’ın ve Urumeli’nin” şairlerinden birisi olarak Batur'un dizeleri bambaska duygular, bambaska bir bildiri sunar size.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir diğer önemli ayrıntı; İsmet Özel, Akla Karşı Tezler'de "&lt;em&gt;değil mi ki ben albatrosu Baudelaire'den / Yves Bonnefoy'dan semenderi öğrendim / bir gün bakarsınız / şu güzelim bilgiç beynimi kırıp / teneşir tahtası olarak kullanabilirim&lt;/em&gt;" der. Yani Ozel'in izleginde Baudelaire, Yves Bonnefoy gibi şairlerin, La Rochefoucauld gibi yazarların olması kuvvetle muhtemeldir, onlardan beslenmesine, esinlenmesine de şaşırmam. Ne ki Paul Celan'in hem Musevi kokenli Auschwitz'i yasamis bir Holocaust sairi olusu (İsmet Özel ise bir anti-semitist’dir) ve de siir sanati nedeniyle (gerçi ikisi de kısa şiir geleneğine yatkın şairlerdir) İsmet Ozel'e esin kaynağı olacağına, onun şiirinden beslenecegine ihtimal vermiyorum. Bu görüşüme koşut olarak Cahit Koytak enfes bir çözümlemesinde &lt;em&gt;“...benim lügatimde akılda kalmak demek, ‘seni gördüm, künhünü sezdim, oyunun için bir şey diyemem, ama oyun oynama tarzını sevdim! Biz sur içinde aynı sokağın çocuklarıyız!’ demektir&lt;/em&gt;” der. Koytak, o sokakta Paul Celan adında birini tanımadığından sözeder. Celan için aynı durumun Özel’in sokağında da geçerli olacağını düşünüyorum. Koytak’a göre, o sokağın eşiklerini aşmak hiç de sanıldığı kadar kolay değildir: “Bu sokağa kazara yolu düşenlere, “Sağdan devam et, diyorlar, surları geç, nöbetçiye sor, o sana dış mahallelerde ikinci ya da üçüncü sokağa nasıl gidileceğini gösterecektir!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmet Özel, yakın dönem şiirleriyle kendi şiirinin bile gerisine düştüğünü belgelemiş, şiirlerini sevenler için hayalkırıklığı yaratmıştı. Simdi aynı hayalkırıklığını peşpeşe verdiği söyleşilerle düşünce alanında yaşatıyor. Önce Kürt sorunu, şimdi Alevilik ve Alevilerle ilgili tutarsız çıkışlarının savunulacak, hatta tartışılacak bir yanı yok. Asıl düş kırıklığı yaşatan onun aydın duruşu açısından sergilediği kısırlık ve uydumculuktur. Korkaklık kişisel bir zaaf olabilir ve anlaşılabilir ama uydumculuk bir tercihtir, kategoridir ve aydın olmakla asla bağdaşmaz. Said'in terminolojisi ile konuşacak olursak, musekkaf (kültür adamı), müfekkir (düşün adami) olmakla mütefekkir (düşünür) ve münevver (aydın) olmak yolunda Özel'in gideceği epeyce yol var görünüyor, ancak matarasında tuzlu suyun kalmadığıysa nerdeyse kesin. Bu durum bana Galileo’nun büyük bir bilimadamı oluşu ama aydın olmakta korkaklığı nedeniyle sınıfta kalışını anımsatıyor. Kilise tarafından Roma’da Çiçek Meydanı’nda görüşlerinden dolayı asılan Giordano Bruno ise korkaklık nedir bilmeyen bir bilimadamı, aynı zamanda da bir kahraman, bir şövalye ve de aydındır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şairin görüşlerini, çıkışlarını, gaflarını, kendi poetikasına bile ters düşen düpedüz saçmalıklarını eleştirmekle, sanatını eleştirmek, “çalıntı şiir”, “çalıntı sanat” demek aynı şeyler değil. Bazen en kıvrak zekalı, en yetenekli sanatçı, şair arkadaşlarımız da aynı yanlışa düşebiliyorlar. Överken de, yererken de, eleştirirken de adil olmak, itidali elden bırakmamak şiarmız olsun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selam ve muhabbetle,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Samet Köse&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Bu arada Bademlerden Say Beni (Zähel die Mandeln) bir şiir çevirisi kitabı için enfes bir başlık. Celan’ın şiirlerindeki badem’in Yahudi tarihi, şiiri ve kimliğindeki sembolik anlamını atlamadan. Badem sözcüğü İbranice "göz" ve "uyanıklık" anlamlarına gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-4856453104905964359?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/4856453104905964359'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/4856453104905964359'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2010_01_01_archive.html#4856453104905964359' title='İsmet Özel, İntihal Şairi Değildir..// Samet Köse'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/Sz8Nr6KKFCI/AAAAAAAABh8/vijztL7InN4/s72-c/%C4%B0smet+%C3%96zel.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-6807567535264546724</id><published>2009-12-30T13:07:00.000-08:00</published><updated>2009-12-30T13:17:37.556-08:00</updated><title type='text'>İSMET ÖZEL ‘İNTİHÂL’ ŞAİRİ Mİ?  // Bayram Balcı</title><content type='html'>&lt;span style="color:#999900;"&gt;(defter not: Bayram Balcı'nın yazısını "İSMET ÖZEL ‘İNTİHÂL’ ŞAİRİ Mİ?"&lt;br /&gt;(defter arşivinden) birçok okurun isteği üzerine daha rahat ve kolay okunması için tekrar ön sayfaya aldık..)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;İSMET ÖZEL ‘İNTİHÂL’ ŞAİRİ Mİ?&lt;br /&gt;Bayram Balcı &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Türkçe şiirde 'intihâl' tartışmaları hep gündemde oldu. Bu tartışmaların en kapsamlı incelemesini Erdoğan Alkan, "Şiir Sanatı" adlı kitabında yapmıştı. Alkan'ın incelediği ve özellikle Fransızca bilen şairler arasında adı geçenlerin çoğu, şiir okurlarının aşina olduğu şairler. Ahmet Haşim, Cahit Sıtkı Tarancı, Atilla İlhan, Cemal Süreya, İlhan Berk, gibi şairler Fransız şairlerden "çaldıkları" dizelerle anılan şairler oldular. Benzer tartışmaların son örnekleri arasında ise '97 yılının Evrensel Kültür Dergisi'nin sayı 63- 64'te Yılmaz Odabaşı ile Aydın Öztürk'ün "çalıntı" tartışması vardı. Ayrıca Edebiyat ve Eleştiri dergisinde Özdemir İnce ile Adalet Ağaoğlu arasında da benzer tartışmalar yaşandı.&lt;br /&gt;Özel'deki 'İntihâl' Bulguları&lt;br /&gt;1944 doğumlu İsmet Özel'in şiirinin ise, Rumen asıllı 1920 doğumlu Paul Celan'in dizelerinin bire bir kopyası olduğu tartışma götürmez bir gerçeklik. Celan'ın da Fransızca bilmesi ve sembolizmin şiire sağladığı olanaklardan yararlanşı, Özel'in Celan'den ne çok "etkilendiği"nin bir başka göstergesi. Ancak, ortak yanlarının sadece bunlar olup olmadığı dikkatli okurların gözlerinden kaçmayacak denli açık. Celan'in dünya şiirindeki yeri bilinmekte. Özel'in de bir dönem ve hâlâ coğu Türkçe yazan şair üzerindeki etkileri de sürmekte. Ancak Özel de, Paul Celan etkileşimlerinin bir yeri olduğu da gerçek. Adam yayınları'nca Türkçe'ye ilk olarak 1983'te çevrilen 'Bademlerden Say Beni', Kavram yayınları'nca da 1995 yılında basılan 'Şiirler'i ile İsmet Özel'in ilki 1966'da çıkan 'Erbain' adlı kitabı karşılaştırıldığında ortaya çıkacak olan benzerliklerin gerçeği gözler önüne seriyor. İsmet Özel, kimi şiirlerinde hemen hemen aynı dizeyi, aynı imgeyi ve aynı sesi kullanana bir şairdir. Aşağıdaki örnekler, Özel'in, Celan'dan nasıl "intihâl"lendiğini de ortaya koyuyor: "siyahtan daha siyahım, çırılçıplağım" P. Celan, B.S.B. syf. 18., "karaysam, öfkenin de payı vardır karalığımda" İsmet Ozel, Erbain, syf. 51, "Karanlık sözler ediyoruz birbirimize", P. Celan, Şiirler, syf. 46, Kavram Yay. "karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında" İsmet Özel, Erbain, syf. 49. "kara yapraklardan bir çelenk yapılmıştı" P. Celan, Şiirler, syf. 46, Kavram Yay. "benim yongalarımdan yapıldı bu celenkler", İsmet Özel, syf. 16. Erbain. Yukarıdaki örneklenen dizelerdeki ses ve dize kuruluşlarında benzerliğinin en çarpıcı örneklerinden biri de, "senin gözpınarında / ipini boğuyor işte / ipe çekilmiş biri" P. Celan, BSB; syf. 18, Adam Yay. İsmet Özel ise aynı sesi iki ayrı dizede tekrarlıyor. "senin gözyaşlarını heyecanla kapışır" Erbain, syf.57. ve "Çünkü üç gün beslendiler senin gözyaslarınla." Erbain, syf. 56.&lt;br /&gt;Şiir Adları da Benziyor&lt;br /&gt;Şüphesiz Ozel şiirinin Celan şiirine benzerliği yalnızca ses, imge ve dizeyle sınırlı kalmıyor, şiir adlarına kadar uzanıyor. Celan'in "Uzaklığa Övgü" (P. Celan, BSB, syf. 18 Adam Yay. ) adlı şiiri, Özel'de "Yıldızların Uzaklığına Övgü"ye dönüşüyor. (Erbain, syf.106) Özel, kimi şiirlerinde de Celan'in dizelerini kendi şiiri için yol açıcı olarak kullanıyor. "bembeyaz kesilmiş yumruklarımda / yeni bir beynin çiçekleri acmakta." Celan, Şiirler, syf. 110, Kavram Yay. "Itır kokan benim yumruklarımdır/ benim kavgamdır o aşk diye tanınan" Özel, Erbain, syf. 75. "senin göz pınarlarında volta atar / düşünü kurarım eşkıyalığın" Celan BSB, Adam yay, syf. 18. "Bir şehrin uzak semtleri gibi gözlerin / üzgün, kara, ayaklanmaya hazır / ben yaralar kuşanıp katılırım onlara / onlara katılırım yedek mermi ve şarkılar olarak" Özel, Erbain, syf. 57, Çıdam Yay.&lt;br /&gt;Yabancı Dil Bilmenin Avantajı&lt;br /&gt;Türkiye'de şiir kendi öz kaynaklarindan kopup, farklı kaynaklara yönelince, toplumda yabancı dil bilenlerin azlığından da faydalanan kimi 'şairler' böylelikle kolay şiir yazma yolunu bulmuş oldular, Özel ve diğerleri gibi...&lt;br /&gt;İsmet Özel'in "Erbain" adlı kitabındaki (ki bütün şiirlerinin yer aldığı bir toplu kitap) hemen tüm şiirlerinde Paul Celan'in şiirinin izlerine rastlamak mümkün. Anlaşılan, Adam ve Kavram yayınları Celan'in kitaplarını 1983 ve 1995 yıllarında Türkçe'ye çevirip yayayınlamasalardı, 1966 yılında yayınlanan Özel'in 'Erbain' adlı kitabında yer alan şiirindeki "intihâl" olduğunun farkına varmak da olası olmayacaktı. Özel'den 24 yaş daha büyük olan Celan, görülüyor ki, artık tek tük, yılda belki bir şiir yazan Özel'i çok içine çekecek kadar etkisi altına almış! Türkçe şiirdeki "çalıntı" şiir tartışması daha çok süreceğı benziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-6807567535264546724?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6807567535264546724'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6807567535264546724'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_12_01_archive.html#6807567535264546724' title='İSMET ÖZEL ‘İNTİHÂL’ ŞAİRİ Mİ?  // Bayram Balcı'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-2360905983523899303</id><published>2009-12-27T23:26:00.000-08:00</published><updated>2009-12-27T23:32:25.921-08:00</updated><title type='text'>Konuşmak Gereksiz..// Ömer Serdar</title><content type='html'>&lt;center&gt;&lt;a href="http://nl.tinypic.com/" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Image and video hosting by TinyPic" src="http://i49.tinypic.com/2efpaad.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/center&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-2360905983523899303?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/2360905983523899303'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/2360905983523899303'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_12_01_archive.html#2360905983523899303' title='Konuşmak Gereksiz..// Ömer Serdar'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-813218745313781254</id><published>2009-12-26T13:00:00.000-08:00</published><updated>2009-12-26T13:05:05.461-08:00</updated><title type='text'>I+I Şiir</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SzZ6ZbCxhKI/AAAAAAAABh0/dH00p_D4cVI/s1600-h/zafer+yal%C3%A7%C4%B1np%C4%B1nar.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 364px; DISPLAY: block; HEIGHT: 393px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5419653778761680034" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SzZ6ZbCxhKI/AAAAAAAABh0/dH00p_D4cVI/s400/zafer+yal%C3%A7%C4%B1np%C4%B1nar.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Nesne-Kıvılcım&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözcükler bir nesneyi kuşatıyor odayı&lt;br /&gt;adımlarken , göğsünden kanatlanarak “doğru-sözcüğe”&lt;br /&gt;kilitlenen o yarı-erinçli acemi-tanrı tavırları&lt;br /&gt;sözü önceleyen bir nesne-çığlığı belki bu belki de ruhunu&lt;br /&gt;açığa çıkaran nesne-kılığında bir sözcüğün tini.&lt;br /&gt;Peki hangi çağrışımı nasıl tetikliyor söz öncesi&lt;br /&gt;nesne -kıvılcımı ve nasıl ateşliyor kalemi ilkin&lt;br /&gt;Ve neden ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Şafak Çubukçu &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;KÖR YÜRÜYÜŞ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;körler ülkesinde&lt;br /&gt;bir su yolunda&lt;br /&gt;gözler&lt;br /&gt;im&lt;br /&gt;iz&lt;br /&gt;kapalı&lt;br /&gt;yürüyoruz&lt;br /&gt;ucuca birleşik adımlar&lt;br /&gt;ve gökyüzüne kalkan kuşlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ardıardınaiçilmişbinsigaranınbirbirinedağlanışıgibi&lt;br /&gt;körler alfabesiyle yazılmış bir şiirdi&lt;br /&gt;büyük ve açık bir kalbe benzeyen&lt;br /&gt;avuçlarımıza ilişti”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;karanlığı kucaklamayı öğrendik böylece&lt;br /&gt;kanatlandık yürüdükçe&lt;br /&gt;seyirciler yok oldu hiç olmadıkları kadar&lt;br /&gt;kulaklarımız da ceplerimizden çıkmış&lt;br /&gt;tüm fısıltılar ve tıkırtılar yere atılmış&lt;br /&gt;yürüdük kendimize&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonra açtık gözlerimizi gökyüzüne&lt;br /&gt;dişlerimizi sıka sıka:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hürya!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Zafer Yalçınpınar&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-813218745313781254?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/813218745313781254'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/813218745313781254'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_12_01_archive.html#813218745313781254' title='I+I Şiir'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SzZ6ZbCxhKI/AAAAAAAABh0/dH00p_D4cVI/s72-c/zafer+yal%C3%A7%C4%B1np%C4%B1nar.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-3351128103559785150</id><published>2009-12-22T07:14:00.000-08:00</published><updated>2009-12-22T12:38:09.314-08:00</updated><title type='text'>Yol ve Sonsuzluk..// Naime Erlaçin</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SzEuJQZQ7vI/AAAAAAAABhk/GHeqwKBgFUQ/s1600-h/borges+defteri.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 396px; DISPLAY: block; HEIGHT: 396px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5418162563258052338" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SzEuJQZQ7vI/AAAAAAAABhk/GHeqwKBgFUQ/s400/borges+defteri.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999900;"&gt;&lt;strong&gt;Yol ve Sonsuzluk&lt;br /&gt;(Şiir - Resim İlişkisi)&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Şair ressamlar, ressam şairler, şiir resimleyenler, resmi şiire dökenler sanat tarihi boyunca karşımıza çıkmışlardır. Oldukça eski bir gelenek olan ve çoğunlukla kutsal kitapların görsel anlatımına dönüşen metin resimleme, özellikle 19.YY’ da doruk noktasına ulaşmış ve 20.YY’da da devam etmiştir. (Örneğin Max Ernst – Paul Eluard ortak çalışmaları.) Bu demektir ki ressamlarla şairler çağlar boyu birlikte çalışmışlar ve ayrıca pek çok şair resimle, ressamlar şiirle ilgilenmiştir. Kısacası bu iki sanat dalının bir tür kan akrabalığı vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir ve resim zıt kutuplar gibi birbirini tamamlar. Öyle iki âşıktır ki bunlar, biri huylu diğeri huysuz; tuhaf bir şekilde aralarında uyum sağlamayı becerip birbirlerinden kopamazlar. Zıtlıktan anlaşılmaz bir büyü doğar. Hayatın sırrı büyük olasılıkla bu şifrede gizlidir, çünkü artı ve eksi kutuplar adeta bütünleşir ve kaynaşırlar. Bu yüzden ressamlarla şair ve hatta müzikçiler hep birbirine yakın durmuş, şairler şiirlerinin resmedilmesinden hoşnut olmuşlardır. Pek çok örnekte ise şair ve ressam aynı kişidir. Onlar, kutuplar arasındaki dengeyi kendi içlerinde kurmayı başarabilmiş kişilerdir. Öyle ki şiir ateşi yükseltirken, resim sağaltıcı olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuya ilişkin birkaç örnek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Michelangelo (XVI. YY), heykeltıraş, ressam, mimar, şair.&lt;br /&gt;William Blake (1757 – 1827) kitap resimleyen bir şair/gravürcü.&lt;br /&gt;Marc Chagall (1887–1985) resimleriyle ünlenmesine rağmen Yiddiş, Rusça ve Fransızca dillerinde şiirler yazmıştır ki ressamı genelde “şair” olarak tanımlar.&lt;br /&gt;Şair Blaise Cendrars (1887 – 1961), Guillaume Apollinaire (1880 – 1918) ile sıkı dosttur.&lt;br /&gt;Salvador Dali (1904 – 1989) ile yakın arkadaşlığını bildiğimiz Frederico Garcia Lorca (1898 –1936), aynı zamanda ressam, piyanist ve bestecidir.&lt;br /&gt;Ressam Jack Butler Yeats ( 1871 – 1957) , şair/yazar William Butler Yeats’in (1865 – 1939) kardeşi ve portre ressamı John Butler’ın (1839 – 1922) oğludur&lt;br /&gt;e.e .Cummings (1894 – 1962) desen ve resim çalışmalarıyla tanınır.&lt;br /&gt;Victor Hugo ve Baudelaire de keza öyle…&lt;br /&gt;Tıpkı Tevfik Fikret, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nâzım Hikmet, İlhan Berk, Oktay Rifat, Burhan Uygur, Metin Altıok, Cihat Burak, Metin Eloğlu, Abidin Dino, Turgay Gönenç, Muzaffer İlhan Erdost, Ömer Serdar, Necmi Zekâ, Komet ve burada sayamadığımız diğerleri gibi… Beyaz perdede adeta resim yapan ve resim eğitimi de almış olan ünlü sinemacı Andrei Tarkovski (1932 – 1986) tanınmış Rus şairi Arseni Tarkovski’nin oğludur. (1907 – 1989) Filmlerinde (örn. Ayna’da) şiirsel metinler yer alır. Ve Andrei şöyle der;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Şiir benim açımdan bir dünya görüşü, hakikatle olan ilişkimin özel bir biçimidir. Bu açıdan bakıldığında, şiir, insanlara bütün hayatı boyunca eşlik eden bir felsefedir".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda saydığım isimler sanat dallarının buluştuğu ortak bir arenada dans ediyor gibidirler. Çoğunda müzik de vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu saptamalardan sonra, “şiir ve resim benim için nerede duruyor?” diye sordum kendime. Onlarla ilişkim, ilintim nasıldı? Her ikisine de ömrümün yaklaşık yarım yüzyılını vermiştim. Aralarında müthiş bir çekim, yadsınamaz bir akrabalık bulunduğunu biliyordum. Resim, birebir olmasa da, şiirimin içine daima girmişti. Müzik ve matematik onları izliyordu. Üstelik hem şiir, hem de resim felsefi bir zorunluluktu. Hayata sıkıca tutunmanın, onu anlamanın, varolmanın nedenleriydi. Bunlardan vazgeçmek, düşünce ve hayal dünyamın soluk alamaması demekti. Yine de böylesine birbirini tamamlayan iki sanat dalı bende farklı ruh halleri yaratıyordu. Şöyle ki, tuvalin başına geçtiğim anlarda daha huzurlu bir insan oluyor, beynimde canlandırdığım resmi önümdeki yüzeye aktarmak suretiyle giderek hafifliyordum. Doğum sancıları çekmiyordum, çünkü resim kafamda zaten başlarken bitmiş oluyordu. Diğer bir deyişle resim doğuma hep hazırdı. Dolayısıyla eskiz bile yapmaksızın hızla çalışıyordum. Resme kendiliğinden koşan bendim. O, sıcak havada sunulan serin ve ferahlatıcı bir içecek gibiydi. Hazırdı, kucaklayıcı ve sevgi doluydu. Mutluluk kaynağıydı… Şiir ise evrenin farklı bir boyutundan geliyordu. Çağıran kendisiydi. Ziyaret ya da programlama beklemiyor; olmadık zamanlarda, uygunlu-uygunsuz ortamlarda, gece gündüz demeden ortaya çıkıyor, kendini zorla yazdırıyor ve üstelik vedalaşmayı bilmiyordu. Bitse de ‘bittim’ demiyordu hiç. Dosyalarda aylarca, hatta bazen bir-iki yıl beklediği oluyordu. Doğması için sanki acı vermesi gerekiyordu, ya da diğer acılarla buluşması… Dip dalgalarını depreştiriyor, böylece kâğıda döktüğüm her dize kendimden bir ayrılığı anlatıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çalışmamda şöyle demiştim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aç kulaklarını Nâzım!&lt;br /&gt;iyi dinle&lt;br /&gt;mutsuzluğun resmini yapıyorum giderayak&lt;br /&gt;Abidin’e söylemeyi sakın unutma!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;meşum bir sessizlikte sevişen kelimeleri&lt;br /&gt;odun niyetine yaktığım&lt;br /&gt;sükûneti yitirmiş tımarhane aklımda...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(N.Erlaçin - ‘Adak Ağaçları Kızgın’dan – Şubat 2004)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antik Yunan'ın tanınmış lirik şairi Simonides (MÖ. V. YY) “resim sanatı suskun bir şiir sanatı; şiir ise, konuşan bir resim sanatıdır.” derken pek de haksız değildi. Ayrıca anımsamak istediği nesnelerin imgelerini hayalinde kurmaktan söz ediyordu. Şair de anımsayarak, hayal kurarak ve duyumsayarak yazmaz mıydı zaten? Resmi konuşturan, resmi imgelere dönüştüren kişi değil miydi? Bir anlamda, gerçeği kâğıtta damıtıp yeniden oluşturarak üstü kapalı, örtülü bir resim yapmaktaydı.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Şiir bir zorunluluktu ve kafa karıştırsa da ondan uzak durmak gerçekten olanaksızdı. Bununla beraber son dokunuşlarla huzura kavuşmak için sabırla beklemek gerekiyordu. Üstelik ahşaba benzer bir şeydi. Durdukça yaşıyor, yaşlandıkça güzelleşiyor, serpilip gelişiyordu. Belki de sırf bu yüzden, ‘kitaplı’ biri olma kararını ancak yıllar sonra verebildim… Resimde ışığı kullanıyordum, diğeri ise karanlıktan geliyordu. F. H. Dağlarca’nın “benim güvercinim / ancak karanlıkta uçar” dizelerinde de işaret ettiği gibi (Kitap-lık, Ocak 2007, “Mavi Yük” şiirinden) , şiirde karanlık elzemdi. Resimde ruhumu iyimserlik sarıyordu, diğerinde yoruluyordum. Birisi cömert, diğeri kıskançtı. Birinde, ona doğru koşarken yakalanırdım, diğerinde kaçarken… Resim, tüm suskunluğuna rağmen, aydınlık bir yüzle çıkıyordu karşıma. Ruhumun ağırlığını alıp beni gülümsetirken, şiir şaşırtıcı bir biçimde karanlığa çekiyor, ruh diplerindeki tortuyu bulandırıyordu. Tortunun depreşmesi ise yepyeni acılar yüklenmek, kendimle yeniden buluşmak ve yeniden vedalaşmak demekti. Yaşamdaki tüm acıları sağaltmak; hiç değilse onlara tanıklık etmek aşkına yeni acılara gark olmaktı. Böylece karanlıkta dolaşırken sesin görünmez ışıltısına; karanlıkta saklı duran aydınlığa yakalanıyordum. Bir anlamda karanlık benim sesim oluyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir olmasa resim; resim olmasa şiir olur muydu, bilemiyorum. Belki de yaşamımdaki ana öğelerden biri eksik kalırdı, çünkü onlar birbirlerinin izdüşümüydü. Ancak zamansızlığın rolü ikisinde de büyüktü. Kimi zaman kâğıtta ya da tuvalde, kimi zaman bir kalemin veya klavyenin ucunda çıkıverirlerdi karşıma. Çıkmak demeyelim de, taşmak diyelim buna. Aniden gelivermek suretiyle zamanı durduran, zamanı delen ve zamanı belgeleyendi onlar. Ya da zamanın içinden ellerini uzatıp bana özel armağanlar sunan… “Şiirin görüntüsünü mü yapıyorum, yoksa görüntüyü sözcüklere mi döküyorum” diye hiç sorgulamadım kendimi. Düşüncede konaklayan bir ‘gezgin’ in, yerine göre dil, yerine göre renk ve desenlerde mola vermesiydi bu süreç. Ama hepsinden önemlisi yol ve yolculuktu beni çeken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki uğraş alanı da somuttan yola çıkıp soyuta varmanın; dağarcıkta birikenleri öznel bir potada eriterek, farklı bir boyuta ulaşmanın yollarıydı. Günlük yaşamın dışına taşarken, onun iç dünyada bıraktığı izlenimlerle bir ‘üst dil’ oluşturuyor; görünen (algılanan) gerçekten hareketle, simgesel nitelikte ‘ikincil’ bir sistem kurup, ‘görünmeyen’ ama yorumlamaya açık başka bir gerçeğe ulaşıyorlardı. ‘Düz’ anlamdan başlayıp derin, farklı ve çoğu kez de yapıtı kurgulayan kişinin kafasındaki ‘asıl’ anlama geçiyorlar ve ayrıca insanın yaratılış gününden beri biriktirmiş olduğu kültürel varlığın vazgeçilmez birer parçası olarak hayatiyetlerini sürdürüyorlardı. Temelde gözlem (bakmayı ve görmeyi bilmek), okuma ve öğrenme merakı (arayış), hayal kurma yeteneği, estetik bilinci ve kültürel donanım, ‘yığma’ değil ama ‘süzülmüş’ bilgiden yararlanmak (Ahmet İnam: “Şiir, Şiir, Şiir”), felsefi düşünce ve tuhaftır ama matematiksel tutkular yatıyordu. Örneğin resim yaparken aynı zamanda müzik dinliyor; notalarla fırçanın hareketleri arasında doğan ritmik ve matematiksel yapıdan yararlanıyor; şiir yazarken ise metin, renkler ve dilsel doku arasında bir bağ kuruyordum. Ana renkler dışında kalan tüm diğer renkleri sezgi gücü ile görebiliyordum. Kişisel kanaatime göre, her şiirin bir ana rengi vardı. Resim varlığını şiire böyle yansıtıyordu. Beynimde bir resme dönüşüp dönüşmemesi pek de önemli değildi. O renk, bazen karşıtlarıyla, bazen de tamamlayıcı renklerle birleşerek bir bütünlüğe, bedene, saydamlığa, saflığa kavuşuyor, böylece bilincin kendi oluşturduğu nesne ile ilişkiye geçmesini sağlayan yapıyı (noema) oluşturuyor, algılama ufkumu genişletiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında sanat dallarını birbirinden ayırmak veya birini diğeriyle karşılaştırmak sanata genel bakışıma ters düşüyor. Hayata, insana, aşka, karmaşa ve kargaşaya dair söyleyecek sözümüz ve onlarla ilgili bir derdimiz varsa eğer, bunu bir biçimde dile getirirdik zaten. İlgi alanlarımız her ne ise, birbirleriyle etkileşim halinde bulunmaları doğaldı. Bu sayfalarda heykel ile mimarinin, tiyatroyla öykünün, dans ile şiirin, sinema ile resmin etkileşim serüvenini de konuşuyor olabilirdik. Ve sonuçta görürdük ki, insandan kaynaklanan, insanı ilgilendiren tüm sanatsal uğraş alanları birbirini yalnızca tamamlar. Kimi zaman iki eski dost sıcaklığında; kimi zaman sürekli didişmekte olan âşıklar gibi her buluşmadan bir şerare çıkararak… Bu yüzden ilgisiz herhangi bir ortamda karşımda bulduğum bitmemiş bir tuval veya bir masanın üzerinde açık duran herhangi bir şiir kitabı beni hiç şaşırtmamıştır. Çünkü sanat bütün mecralarda akmayı beceriyor ve sonuçta insanın içindekileri – yere, zamana ve diğer koşullara aldırmaksızın - bir biçimde dile getirebiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğan, fışkıran ve taşan bir şeydi o. Yönlendirilmesi, yontulması, kısacası süzülüp damıtılması, biçimlendirilmesi insanın yeteneğine, donanımına ve beceri gücüne kalmıştı. İnsanoğlu ölümün mutlakıyetini bilirdi elbette. İmbiğinden süzdüğü sanat ise onun ölüme meydan okuyuşuydu. Dışarıdaki dünyanın soğuk gerçeklerince çalınan özgürlükleri yeniden kazanma yoluydu. Havı dökülen yaşam halısını onarma; bu yıpranmış dokuda gizli taze coşkuları keşfetme ve yapılan haksızlıklar karşısında insana düşen borcu geri ödeme yöntemiydi. Yaşam ve ölüm sarmalında, yaraya merhem olan vazgeçilmez otacıydı. Ölürken yaşamayı, son nefeste bile tekrar doğmayı bildirendi… Ama hepsinden önemlisi, her birimizin – şair, ressam, şu bu değil – birer öğrenci ve sürecin gerçek bir yol meselesi olduğunu kavramaktı. Serüvenin temel amacı, öğrendikçe ve yarattıkça henüz bilmediklerimizin ayırdına varmak, Baudelaire’ in de söylediği gibi, yalnızca “gitmek için gitmek”ti. Uzağa, uzağa, daima daha uzağa… Aslolan yola koyulmaktı. Her yolun bir rotası vardı ama sanat söz konusu olduğunda, ‘mesafe’ içeren uzaklıktan farklı olarak, ‘uzak’ kavramı devreye girer ve yolun sonu bilinmezdi. Bir yazısında şöyle diyordu Ayten Mutlu (“Oğuz Özdem Şiirinde ‘Uzak’…”, Ayrıntı, Şubat 2006. Sayı 44):&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Uzak… sonsuzluk kavramının insan zihnindeki izdüşümüdür ve sanat bu izdüşümün rahminden doğmuştur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatın yolu demek ki yürüyerek uzuyordu ve biz o yola perçinlenmiştik. Sesimiz, rengimiz, ışığımız, karanlığımız, acı ve sevinçlerimizle sanatın potasında harmanlanıyor, sonunu göremediğimiz bu yolda köpürüyorduk ancak. Velhâsıl ne şairdik, ne ressam. Bir yolun yolcusuyduk, o kadar.&lt;br /&gt;Yol ise sonsuzluk demekti.&lt;br /&gt;Sonsuz gibi içinden çıkılmaz ve sürekliliği olan…&lt;br /&gt;Sonsuz gibi, zamanın akışında herhangi bir kavşakta içine daldığımız, başlangıcı ve sonu olmayan…&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff9900;"&gt;Naime Erlaçin&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-3351128103559785150?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3351128103559785150'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/3351128103559785150'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_12_01_archive.html#3351128103559785150' title='Yol ve Sonsuzluk..// Naime Erlaçin'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SzEuJQZQ7vI/AAAAAAAABhk/GHeqwKBgFUQ/s72-c/borges+defteri.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-7078882708006299797</id><published>2009-12-19T05:52:00.000-08:00</published><updated>2009-12-19T06:07:41.371-08:00</updated><title type='text'>Genç Yetenekler...// Ömer Cem-İsmet Tarık</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/Syzd_LItIfI/AAAAAAAABhc/F1_WjnS8QBI/s1600-h/Ulus+Fatih.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 281px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5416948529210663410" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/Syzd_LItIfI/AAAAAAAABhc/F1_WjnS8QBI/s400/Ulus+Fatih.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;ÖMER CEM&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;I.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;PASLI DERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Gene peşimdeydiler, sanrı değildi bu&lt;br /&gt;Umursamadığım anların dışında,&lt;br /&gt;vazgeçmeden, ertelemeden, üşenmeden&lt;br /&gt;titrerdi narin vücudum.&lt;br /&gt;Beynime zerk eden zehir&lt;br /&gt;orantısız davranmıyor muydu?&lt;br /&gt;Sıkılganlık doruğa ulaştığında,&lt;br /&gt;cesaret edemezdi beynim&lt;br /&gt;komut dağıtmaya.&lt;br /&gt;Reddedilen cismim&lt;br /&gt;uzaklaşmıştı kendinden&lt;br /&gt;Ve gene kasılıyordu;&lt;br /&gt;Düş kırıklıklarımın silueti…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;II. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;ÖLÜMLÜ DOĞUM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;İnanmadıklarına inanıyordular&lt;br /&gt;Kirlenmesi çabuk oldu,&lt;br /&gt;aşırı çabuk…&lt;br /&gt;Üstünkörü sonlandılar,&lt;br /&gt;Farkında mıydılar?&lt;br /&gt;Tanrı çokça özgürleştirmemiş miydi onları?&lt;br /&gt;Oysa sondan yaratılmışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölmeye gerek var mıydı?&lt;br /&gt;Ölüydüler.&lt;br /&gt;Doğmadı,&lt;br /&gt;öldürüldüler.&lt;br /&gt;Tanrı çekingen miydi?&lt;br /&gt;(Ateizmde saçmalıktı...)&lt;br /&gt;Ölüler düşünemezdiler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;III. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;SONLUK&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ödünç verilmiş cennette miydiler?&lt;br /&gt;Varımsandıklarını mı varsaymışlardı;&lt;br /&gt;Oysa vaat edilen ayrıntı yoktu…&lt;br /&gt;Yanılanlar, eksiktiler.&lt;br /&gt;Ölülerdi ve yaşıyorlardı!&lt;br /&gt;Belgisizdiler.&lt;br /&gt;Tanrıdan korkmuşlardı.&lt;br /&gt;Gereksizdi, saçmalıktı;&lt;br /&gt;Ya da deneniyor muydu var dedikleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;span style="color:#ffffff;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;İSMET TARIK&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;I. &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;HİÇ DEĞİŞMEMİŞ &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;Hiç değişmemiş…&lt;br /&gt;Yine aynı sokaklardan geçtim,&lt;br /&gt;Aynı evin önünde durdum&lt;br /&gt;Baktığımda etrafıma o çam ağacını gördüm&lt;br /&gt;Yalnızdı her zamanki yerinde&lt;br /&gt;Nice sabahlar seyrettiğim o manzaraya baktım yine;&lt;br /&gt;Mavi sulara, mavi sulara…&lt;br /&gt;Ve o yokuştan aşağıya inerken&lt;br /&gt;O eşsiz anılar canlandı gözümün önünde&lt;br /&gt;Son bir kez baktım onlara belki de bir daha göremeyeceğim diye…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;II.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;IOANNES &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihçi Ioannes, imparator Manuel’e sonsuz hayranlık duyar,&lt;br /&gt;hatta tapar, hiçbir zaman sözünden çıkmazmış.&lt;br /&gt;Bu yüzden Manuel’e düşmanlık duyan, sonradan imparator olan&lt;br /&gt;Kuzeni Andronikos Komnenos’un kin ve ihanet dolu davranışlarını&lt;br /&gt;yazdığı gibi, Komnenos hanedanından sonra tahta geçecek olan&lt;br /&gt;Angelos hanedanından, hiç de övgüyle söz etmemiş&lt;br /&gt;ve bununla birlikte, Angelos soyunun atası olan Konstantinos Angelos’un&lt;br /&gt;Normanlar karşısındaki yenilgisini, beceriksizlikle suçlamış ve&lt;br /&gt;Manuel’in dostlarından bile olsa imparatora karşı çıktıklarında onları&lt;br /&gt;haksız çıkarmaktan çekinmemiş (Aleksios Aksukhos gibi).&lt;br /&gt;Çeşitli saray entrikalarında ve taht üzerinde oynanan&lt;br /&gt;oyunlarda, her zaman Manuel’i haklı bulmuş.&lt;br /&gt;Tıpkı kendisinden önce gelen saray tarihçileri gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-7078882708006299797?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7078882708006299797'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7078882708006299797'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_12_01_archive.html#7078882708006299797' title='Genç Yetenekler...// Ömer Cem-İsmet Tarık'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/Syzd_LItIfI/AAAAAAAABhc/F1_WjnS8QBI/s72-c/Ulus+Fatih.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-5498820509253542726</id><published>2009-12-16T23:38:00.000-08:00</published><updated>2009-12-16T23:46:16.432-08:00</updated><title type='text'>"Sus! Bu gece nasıl bir gecedir?"..// Rumi'nin Büyük Anısına</title><content type='html'>&lt;center&gt;&lt;a href="http://tinypic.com/" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Image and video hosting by TinyPic" src="http://i50.tinypic.com/292llhj.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;center&gt; &lt;/center&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;center&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;"Ey tanık!&lt;br /&gt;Gece nedir bilir misin?&lt;br /&gt;Dinle, gece aşıkların yabancılardan saklanması içindir!&lt;br /&gt;Tam da bu gece! Bu gece ki, ay benim evimde,&lt;br /&gt;Ben sarhoş&lt;br /&gt;Gece aşık&lt;br /&gt;Ve ay da divane iken..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rumi&lt;br /&gt;Çev. Hamuş&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/center&gt;&lt;center&gt; &lt;/center&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-5498820509253542726?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5498820509253542726'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5498820509253542726'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_12_01_archive.html#5498820509253542726' title='&quot;Sus! Bu gece nasıl bir gecedir?&quot;..// Rumi&apos;nin Büyük Anısına'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-6183856936612481265</id><published>2009-12-14T22:39:00.000-08:00</published><updated>2009-12-14T22:59:10.708-08:00</updated><title type='text'>“DISCONNECT” iken bile “CONNECT” olmak...// Şenol Erdoğan</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SyczjV76G5I/AAAAAAAABhU/KFg3xtVR85g/s1600-h/kaybede%2520kl%C3%BCb%C3%BC%2520kaan%2520%C3%A7aydaml%C4%B1%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5415353759213165458" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SyczjV76G5I/AAAAAAAABhU/KFg3xtVR85g/s400/kaybede%2520kl%C3%BCb%C3%BC%2520kaan%2520%C3%A7aydaml%C4%B1%5B1%5D.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;“&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;DISCONNECT” iken bile “CONNECT” olmak:                                                 İşte “ERECTUS” un problemi&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999900;"&gt;(borges defteri-not: Türkiye'de "yeraltı edebiyat" kavramı, kaybedenler klübü, tutunamayanlar kavramıyla ilintili derinlikli bir zihinsel fırtına sayabileceğimiz Şenol Erdoğan'ın yazısı söz konusu &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;koordinatların tarihini, süreçlerine dair işaret taşlarınının yerli yerine oturtulması açısından önemlidir ve bize öyle geliyor ki bu yazının varacağı nihai menzil bu yazıyla sınırlı kalmayacak, Şenol Erdoğan'ın bu yöndeki içtenlikli çabaları yeraltı sularını merak edenlere sağlam ve çok iyi bir yol kılavuzu olacağından kuşkumuz yok...)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yanlış okunan tarih yanlış aktarılır, yanlış aktarılan tarih yanlış anlaşılır, yanlış anlaşılma yanlış aktarılır, zira en başında; tarihin yazılamamışlığının getirdiği problem yatmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkçe diline “dışarıdan” giren ya da tam olarak giremeyen ama “içeride” olan birçok kelime, aktarılarda ve tanımlamalarda sorun yaratmış ve yaratmaya devam etmektedir. Yaşayan kültürün kültürsüzlük içinde doğmuşluğunun aczi bununla kardeştir ve yaşadıkları ensestte doğan çocuk içler acısı bir mutasyondur. Evet, 2010 yılına girmek üzere olduğumuz şu vakitlerde dahi: sub(alt), counter(karşı) iki farklı oluşumun neredeyse hep birbiri yerine kullanılması, aralarında 20 sene fark olmasına rağmen hip(ster) kökenli beat oluşumunun hippi(hippy) olarak kullanılması bir “çeviri” problemidir(elbette ki burada kullanılan çeviri kelimesinden kasıt bir metnin dilsel çevirisi değildir!). Kültürünü çeviremediğimiz ülkelerin bu çeviri/m hatasından kaynaklanan problemleri bizim bu ülkede ki yetersizliğimiz ile ilintilidir. Osman Çakmakçı bir yazısında Türkiye ’80 şiirinin tasfiyesi gerektiğini buyurduğunda kendisine verdiğim hakkın ötesine geçerek, şu zaman dilimine dek ortadaki hilkat garibesi mimarinin tamamen yıkılmasından ve ister kurumlarda ister bağımsız platformlarda bu kültürün en baştan dersmişçesine verilmesinden yanayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemize bir şeyler geç geldi, geç gelmekte ve hala ulaşamamakta, bu kült bir kitabın ya da mihenk taşı bir yazarın 44 sene sonra yayımlanması ya da bir terimin hala sınırlarımıza ulaşamaması ile de örneklenebilir. Web veri tabanını Türkçe olarak kullanabilen insan ile işine yarar hiçbir şey bulamadığından Türkçe kullanmaya tenezzül dahi etmeyen iki farklı insan tipinin yaşadığı bu topraklarda kültürel bir acı bu ikinci tip güruh için geçerlidir. Zira onun duyduğu acının özünde yaşadığı kültür bütünü içinde var edilmesi gereken ama edilememiş tümün sancısı vardır.&lt;br /&gt;Barry Miles 1994 senesinde yazdığı bir makalesinde “dünyaya bir şey oldu, ne ya da neden tam olarak bilemiyorum ama, geçmiş değerlere bir geri dönüş, içten bir geri dönüş söz konusu” derken (Daha çok 1955 San Francisco’sunu kastederek) aynı tarihlerde Türkiye’de yayıncılık yaşamında bir hareketlenme, sokak oluşumlarında vücut bulmalar söz konusuydu, ülke ilk defa ciddi olarak beat edebiyatı ile tanışırken, Space Garden gibi yeraltı -dönemin tabiri ile rock mekanlarında; masaların üzerinde asit dropları ve marihuana tanecikleri legalmişçesine yuvarlanıyor, İstanbul merkezli konuşacak olursak: İTÜ arka bahçesi, Beyoğlu Abdullah Sokak’da gerçekten “okuyan”, “dinleyen”, “sevişen”, “başkaldıran” bir topluluk sessiz sedasız kendi baharını yaşıyordu. Yaşadı da. Bu dönem; kitap yayıncılığından, fanzin kültürüne, radyo programcılığından, punk bandların sahne almasına dek pop tabir ile “patladı”. 1996 senesinde insanlara coşmuş gibi gelse de 94 senesinde başlayan bu kıpırdanma aslında 98 de ilk durağanlaşmasını yaşamaya başlamıştı, ama bir yandan da Küçük İskender, Boris Vian kitaplarını 6.45 standında Küçük Boris olarak imzalıyor-evet insanlarda gelip imzalattı-, adını veremeyeceğim edebiyat duayenlerimiz adını veremeyeceğim yayınevlerinin kitap fuarı stantları altında ot içiyor ve aynı ad veremeyişle mekan tuvaletlerinde “özgür sex” yapılıyordu. Ben çok açık bir şekilde 94-96 arasında bar tuvaletlerinde bu kadar rahat sevişen ve tuvalete dahi gitmeden masa altlarına işeyen (bunun en iyi örnekleri Beyoğlu Hassictear Bar’da gözlenirdi) bir kuşak daha görmediğimi de eklemeliyim. Bu ölçü mü? Evet! Ölçü! Punk nasıl ki bir ölçü ise!&lt;br /&gt;Ama bir hazımsızlığın varlığı söz konusu; dönemi yaşayan nüfus, içerde olduğundan bir takım jargonların yanlış oluşmaya başladığını ve bir karşı-kültür tarihinin yanlışlıklardan dolayı yazılamayacak oluşunu görememekte belki haklıydı, ama asıl mesele: dışarıdan bakan insanların: a-hiç bir şey görememeleri, b-çapraşık bir şekilde nitelendirme de bulunmaları ve hatta kendince kitaplar yazıp olan biteni anlatmaya-yorumlamaya çabalamalarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutunamayan kelimesinin bir yazara indirgendiği, “loser” kelimesinin Türkçeleştirme problemi, Kaybedenler Kulübü isimli radyo programlarıyla sadece çok eğlenen ve başka da bir amaçları olmayan insanlara çok fazla anlam yüklenmesi, ve sonra hayal kırıklığına uğranması mastürbasyonu tamamen bir yanlış algı yaşanmışlığıydı, yetersizlikti. Romantizm, prim yapmak, kaybetmek ve kapitalizm, bunlar bu ülkede hep iç içe geçtiler. Yurt dışında profesörlerin üzerine kitaplar yazdığı, araştırmacı gazetecilerin uğraşlar verdiği kavramlar ancak böyle zuhur ederdi bu ülkeye mi –yoksa zuhur da bir problem yoktu, misyon taşıyan insanlar ne yaptıklarını biliyorlardı da “alıcı” konumundaki kitlenin çoğunluğunda mıydı bu en baştan beri bahsettiğim eksik silsilesi, bence şık ikincisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Verilen yerin darlığında dolayı sanırım daha fazla yazmamam gerek ve belki de bir yazı dizisi ortaya koymak gerek(yoksa: yayıncısıyla, yazarıyla; “yeraltı nedir” sorusundan, 93 senesinin Gitanes punk kültürüne, 80 son çeyreği Sultanahmet-Üsküdar oluşumlarına değin girilecek-anlatılacak çok fazla şey var). Ben “pop” olan ile “gerçek” olan diyorum, burada kastım pop olanın gerçek olmayışı değil elbet, bu ülkede punk’ın ne yazık ki sadece bir müzik türü sanılması ve t-shirt piyasasıyla ilintili olması bir kültürle beslenmek yerine salt onun imajı ile yaşamaya kalkmanın hezeyanı… Nasıl ki Jack Kerouac, Herbert Huncke’nin “man im beat” ifadesindeki “ben *iki tutmuşum” sokak yaşamı gerçeğini, azizlik ile halelendirip ortaya çıkardığı akımla sokaktaki bu gerçek kültürün içindeki uhrevi yönü gördüyse –ki bu yıllar sonra kapitalist devasa yayın evlerince de farklı şekilde görülecek ve emilecekti- artık birilerinin kelime oyunlarından gençlik hazzı almayı bırakıp tutunmayan insanların nasıl sımsıkı yapıştıklarını değerlere, nasıl ürettiklerini, onları tüketen insanların bu noktada onları sıfatlandırma hakkı olmayıp kendilerini aynı çemberin içinde görmemeleri gerektiği de anlaşılabilir.&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff9900;"&gt;Şenol Erdoğan&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-6183856936612481265?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6183856936612481265'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6183856936612481265'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_12_01_archive.html#6183856936612481265' title='“DISCONNECT” iken bile “CONNECT” olmak...// Şenol Erdoğan'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SyczjV76G5I/AAAAAAAABhU/KFg3xtVR85g/s72-c/kaybede%2520kl%C3%BCb%C3%BC%2520kaan%2520%C3%A7aydaml%C4%B1%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-5595388078143824078</id><published>2009-12-10T14:56:00.000-08:00</published><updated>2009-12-11T08:47:13.556-08:00</updated><title type='text'>Şahin Kaygun ve Sanat İnsanları..// Samih Rifat</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SyF91bMIi4I/AAAAAAAABhM/vCqIicJLuC0/s1600-h/kaygun.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 355px; DISPLAY: block; HEIGHT: 396px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5413746583861234562" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SyF91bMIi4I/AAAAAAAABhM/vCqIicJLuC0/s400/kaygun.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Borges Defteri -Not:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt; Bu yazı, Samih Rifat ve Şahin Kaygun anısını tazeleyen bir arşiv yazısıdır, her ikisini özlemle anarak  tekrar yayınlamayı, paylaşmayı uygun gördük..&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;Sanırım 1978 yılı başlarıydı. İstanbul’da, Bayındırlık Bakanlığı'nda mimar olarak çalışıyordum ve yaşamımı bütünüyle değiştirecek bir öneri almıştım. Kültür Bakanlığı'na geçmem ve yangından sonra yeniden açılma hazırlıkları içindeki İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'nin yönetim kadrolarında görev almam isteniyordu. Bu konunun ayrıntılarını görüşmek üzere günün birinde kapısını vurup girdiğim merkez yöneticisi, karşısında oturan ve o güne dek adını çok duyduğum ama ilk kez karşılaştığım biriyle tanıştırdı beni: "Şahin Kaygun" dedi, "yakında aramıza katılacak ye birlikte güzel işler yapacağız. " Koyu çizgili bir takım elbise giymiş, çok zayıf, kıvır kıvır saçları, "keçi" türü bir sakalı olan) güleç yüzlü, genç bir adamdı karşımdaki. Daha bir iki sözcükte cin gibi zeki olduğu anlaşılıyor, çizgi dışı biriyle karşı karşıya olduğunuzu hemen hissettiriyordu size. Aynı günlerde AKM'de çalışmaya başladık; tanışıklığımız da çok kısa sürede yakın bir dostluğa dönüştü. Yine aynı dönemde aramıza katılan Zeynep Avcı'yla birlikte tam bir "üç kafadarlar" görüntüsüne bürünmüştük. Çok keyifli, heyecanlı ve sanırım oldukça üretken birkaç iş ayı yaşadık birlikte. Ama na yazık ki Kültür Bakanlığı'nın becerikli görevlileri (Ahmet Taner Kışlalı dönemiydi), Şahin'le Zeynep'i "istihdam" etmek için doğru dürüst bir yöntem bulamadılar ve bu iki değerli insan, çok uzun bir süre, beş kuruş para almadan çalıştılar AKM'de. Sorunun çözülmesinin olanaksız olduğunu anlayınca da, günün birinde vurdular kapıyı gittiler. Böylece Şahin'le ilk iş arkadaşlığımız bitiverdi; ama dostluğumuz, Şahin'in bu kez bu dünyadan kapıyı vurup gittiği güne kadar sürdü.&lt;br /&gt;Şahin Kaygun'un "Sanat İnsanları"yla ilk karşılaşmam, işte bu tanışma günlerimize rastlar. O yıllarda Şahin, epeyce ünlenmiş bir fotoğrafçıydı. Bense tutkulu bir fotoğraf amatörüydüm ve birbirimizin dilinden, karşılıklı iyi anlıyorduk. AKM'nin açılışında yer alacak sergiler arasında onun da bir fotoğraf sergisinin açılması düşünülüyordu. Salt bir opera binasından çok bir kültür merkezi olarak örgütlenmeye çalışan AKM, tüm sanat dünyasına bir "hommage", bir saygı sunma biçimi olarak görüyordu bu sergiyi. Şahin'in o güne dek yayımlanan bir çok fotoğrafını görmüştüm. Özellikle de "Asker Fotoğrafları"nı çok özgün ve ilginç buluyordum; ama portrelerini hiç görmemiştim ve sergiyi merakla bekliyordum. Günün birinde, kolunun altında bir yüzlük 18x24 kutusuyla geldi merkeze. Sergisi bu kutudaydı (Yıllar sonra bir kez de evime gelmiş, "Sergim" diyerek elindeki sigara paketi büyüklüğündeki kutuyu göstermiş ve hepimizi şaşırtmıştı. Onca yankı uyandıran küçük polaroid'leriydi bunlar ve gerçekten de İzmir’e sergilemeye götürüyordu). Sarı kutu, meraklı bakışlar önünde küçük bir törenle açıldı; içinden o güne dek gördüğüm en ilginç portre çalışmalarından biri, ülkemizde şimdiye dek benzeri gerçekleştirilememiş bir sanatçı portreleri dizisi çıktı.&lt;br /&gt;Atatürk Kültür Merkezi'nin yeniden açılış kutlamalarında bu sergiyi gezme mutluluğuna erişmiş kişiler dışında fotoğraf çevreleri, bu çalışmanın yalnızca bölük pörçük parçalarını görebilmişlerdir. Çalışma sözcüğünü, üstüne basarak kullanıyorum. Gerçekten de bütünlüğü çok öne çıkan, uzunca bir döneme yayılmasına karşılık belirli bir tutarlık çizgisinde gelişen bir çalışma, bir "etüd"dür Sanat İnsanları. Rastlantısal olarak bir araya gelmiş, orada burada, çeşitli zamanlarda çekilmiş, sonra da birleştirilmiş bir portreler dizisi olarak bakılamaz onlara; bakılmamalıdır. Fotoğrafın değerinin bilindiği ülkelerde bu tür çalışmalar , genellikle ısmarlanır fotoğrafçılara. Bedeli, masrafları ödenir. Sonuçları belli bir biçimde değerlendirilir. Sergiler, albümler yapılır. Örneğin Ara Güler'in "Yaratıcı Amerikalılar"ı bu türden ısmarlanmış bir çalışmadır. Kısa bir sürede, yoğun çalışmayla gerçekleştirilmiş ve amacına uygun bir biçimde değerlendirilmiştir. Buna karşılık Ara Güler, "çağını biçimlendiren insanlar'' olarak nitelediği bir dizi önemli insanın portrelerini, yıllar boyunca ve çoğu kez kendi olanaklarıyla gerçekleştirdi, ama bunları kalıcı bir biçimde bir araya getirme şansına (en azından bugüne dek) sahip olamadı. Şahin'in Sanat İnsanları da kimsenin istemediği bir işti. Genç bir fotoğrafçının, kendi kendine giriştiği, zahmetli, Şahin'in o günlerdeki kısıtlı olanaklarına göre de oldukça masraflı bir çabaydı. AKM'deki sergiden sonra Şahin bu çalışmayı kendi olanaklarıyla bir kitapçık haline getirmeyi düşündü ama parasal gücü yetmedi. Bir derginin, ek olarak verme tasarısı, ancak birkaç sayı sürebildi; sanırım derginin ömrü yetmedi. Ve bu ,diziden alınıp sağda solda sık sık kullanılan kimi portreler dışında Sanat İnsanları unutuldu gitti. Şahin Kaygun için Sanat İnsanları dizisi ne anlam taşıyordu? Bunu belirlemek çok da kolay değil. Bu konuda yazdığı şeyler var ve bunlardan bazı sonuçlar çıkarmamız olası. Sanırım sanat dünyamızı oluşturan insanlara karşı, azımsanmayacak bir yakınlık duyuyordu Şahin. Belgeci fotoğraf, yeğlediği, üstünde en çok durduğu fotoğraf türü olmasa da iş sanatçılara, uğraşlarında, dünyaya bakışlarında, çilelerinde, ''yabancı''lıklarında kendisiyle ortak çizgiler gördüğü insanlara gelince, bakışı değişiyordu sanki. Gerçi Şahin'in portrelerini, salt belgeci bir bakış açısının ürünleri saymak olanaksızdır. Plastik değerlere, siyah beyazın oyuncaklı istiflerine önem veren yanı, bu portrelerde de öne çıkmıştır hep. Ama konu, objektifinin karşısındaki insan, belki de başka hiç bir çalışmasında rastlamadığımız ölçüde önemlidir bu işte. Giderek çalışmada önemli saydığı bir sanatçının portresinin bulunmayışı, ciddi bir eksiklik haline geliyordu Şahin için. Günün birinde pat diye kalkıp başka bir kente gidiveriyordu; sırf önemli bir sanatçıyı bir köşede sıkıştırıp, portresini çekebilmek ve çalışmasının eksikliğini giderebilmek için. Bir kaç kez tanık oldum bu olaya. Belliydi ki tek tek fotoğrafların plastik değerleriyle uğraşan, hesaplaşan bu görüntü adamı, uğraşının ''panorama''sına da ciddi bir önem veriyor, belki de bu panoramadan, bu mozaikten başka anlamlar, başka açıklamalar bekliyordu.&lt;br /&gt;İlginç olan başka bir nokta, Kaygun'un bir kişiyi bir kez fotoğrafladıktan sonra, bir anlamda unutmasıydı. Yakınındaki insanları defalarca fotoğraflamıştır ve bundan değişik zamanlarda, değişik ve çok hoş ürünler çıkmıştır ama ''sanat insanları''nı çoğunlukla yalnız bir kez fotoğraflamıştır Şahin. Ve bu insanlarla gerçekleştirdiği bu yol kesişmelerinden, tarihsel değer kazanan, görenlerin belleğinde yer eden, neredeyse ''anıtsal'' denebilecek tekil fotoğraflar kalmıştır geriye.&lt;br /&gt;Portre, her zaman önemli bir fotoğraf türü, belki de en önemlisi olmuştur sanırım Şahin'in gözünde. Fotoğraf tekniklerini en uç noktalarına kadar zorlayan, her sergisinde, her çalışmasında değişik kapıları zorlayan bu yorulmaz deneyci, tüm bu çabalar boyunca ''klasik'' portreye olan ilgisini yitirmedi. Özellikle daha çok resim alanına giren işler yaptığı son yıllarda bile portreler çekmekten hiç vazgeçmedi. Bugün Sanat lnsanları'na yeni bir gözle baktığımda bu dizinin ilk günkü tazeliğini, diriliğini koruduğunu ve korumayı sürdüreceğini düşünüyorum. Balzac'ın ünlü düşüncesi ve korkusunda önemli bir gerçek payı var sanıyorum. Her portre çekiminde, konunun yaşamından bir şeyler çekip alınır ve fotoğraf kağıdının üstüne düşürülür. Ama bir şeyi atlamıştı büyük romancı. Söz konusu fotoğrafı çeken, Şahin Kaygun gibi biriyse, bir o kadar da fotoğrafçının benliğinden bir şeyler kağıda yansır. Kimi zaman, daha da fazlası. Kim bilir, belki de o ünlü söz doğrudur: hep kendi portresidir sanatçını.n gerçekleştirdiği. Ve bugün Sanat İnsanları'na uzun uzun, dikkatle bakarsanız, Şahin Kaygun'un güleç, akıllı, insanca duyarlı yüzlerinden birini, o ölümsüz meslektaşlarının yüzleri arasında yakalayabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;SAMİH RİFAT&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-5595388078143824078?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5595388078143824078'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/5595388078143824078'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_12_01_archive.html#5595388078143824078' title='Şahin Kaygun ve Sanat İnsanları..// Samih Rifat'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SyF91bMIi4I/AAAAAAAABhM/vCqIicJLuC0/s72-c/kaygun.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-7300930195626279996</id><published>2009-12-07T12:08:00.000-08:00</published><updated>2009-12-07T12:11:18.112-08:00</updated><title type='text'>RHEA’YA / R.W.Emerson // Çev. Volkan Hacıoğlu</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/Sx1hVadLQ1I/AAAAAAAABhA/UTW0HifL68k/s1600-h/01-emerson2-450.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 281px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5412589347676046162" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/Sx1hVadLQ1I/AAAAAAAABhA/UTW0HifL68k/s400/01-emerson2-450.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;RHEA’YA&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen, sevgili arkadaş, avutan kardeş rikkatle&lt;br /&gt;Dalkavukluklarla değil, fakat hakikatle,&lt;br /&gt;Donuklaştırarak değil, fakat arındırarak&lt;br /&gt;Yaktığın ışık, sabah’ın gözünü kamaştırarak.&lt;br /&gt;Düştüm bahar dallarından,&lt;br /&gt;Güzel kokulu ıssızlıklardan;—&lt;br /&gt;Dinle bana ne dediğini kavak ağaçlarının&lt;br /&gt;Ve usul usul mırıldanan suların.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer aşkla yandıysa yüreğin;&lt;br /&gt;Eğer karşılıksız kaldıysa sevgin;&lt;br /&gt;Sakla anlatılmaz kederini bağrında,&lt;br /&gt;İçin paramparça olsa da;&lt;br /&gt;Kopmaya görsün aşk bir kez derinden&lt;br /&gt;Vurulduğu yanlış yüreğin gözlerinden&lt;br /&gt;Ve ikiye yırtıldığında tam ortadan&lt;br /&gt;Çözülür mor ışıkların bağlarından;&lt;br /&gt;Bir tanesi olsa da can sevgilisinin&lt;br /&gt;Şeklini alan o ruh giydiği giysinin,&lt;br /&gt;Verdiğin her cevapta bir cadı gibi görünürsün,&lt;br /&gt;Değişmiş gözlerinde onun giderek küçülürsün;&lt;br /&gt;En yumuşak yalvarışların çok cüretli gelir,&lt;br /&gt;Yakarışları udunun sanki azarlar gibidir;&lt;br /&gt;Ve hep en doğru yolu tutmuş olsan da,&lt;br /&gt;Kaybolursun uzak ve geniş bir alanda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak yaptıklarını yap sen de&lt;br /&gt;Tanrıların bulutsuz günlerinde;&lt;br /&gt;Mademki eminsin bildiğinden,—&lt;br /&gt;Unutsan da, tanrılara, güven,&lt;br /&gt;Ama asla unutma buyruklarını,&lt;br /&gt;Bu diyarın yasalarını yaptıklarını.&lt;br /&gt;İzler onları herkes, onlar liderlik eder,&lt;br /&gt;Bu böyle gelmiş, böyle gider.&lt;br /&gt;Köre sağıra göz kulak olurlar,&lt;br /&gt;Bunu demir harflerle yazarlar,&lt;br /&gt;_Kim ki Küpid’in kadehinden içer nektarı_&lt;br /&gt;_Belini doğrultamaz asla, baş aşağı düşer aşkı;_&lt;br /&gt;Kim ki tanrıların ya da insanların sevgilisidir,&lt;br /&gt;Aynı aşkla bir daha böyle sevilmeyecektir;&lt;br /&gt;Sevgilisinin putuna tapınır&lt;br /&gt;Kendini yerin dibine batırır.&lt;br /&gt;Bir defa bir tanrıyı aldatmak mümkün müdür&lt;br /&gt;Güzelliğiyle bir çocuğun ki ölümlüdür&lt;br /&gt;Ve parlayan gençlik sevinç içinden,&lt;br /&gt;Kaçamaz onun bilinçli dikkatinden&lt;br /&gt;Aşkı asla karşılık bulamayacaktır.&lt;br /&gt;Ve bilge Ölümsüz hesap soracaktır,—&lt;br /&gt;İşi gücü budur, ona zevk verir yaptıkları&lt;br /&gt;Gece gündüz demez kutsar yaratıkları;&lt;br /&gt;Onu korumak için bütün kötülükler;&lt;br /&gt;Görkem olur kucağından dökülürler;&lt;br /&gt;Ender zenginlikleri bulmak için yağmalarlar yeryüzünü,&lt;br /&gt;Ve gidip getirirler uzak yıldızları, süslemek için zülfünü:&lt;br /&gt;Müzikle harmanlanır onun düşünceleri,&lt;br /&gt;Ve göksel kuşkular getirir üzüntüleri:&lt;br /&gt;Bilir onun büyük yüreği bütün zarafetleri&lt;br /&gt;Bol bol bağışlar aşk içre o kral bütün iyilikleri&lt;br /&gt;Diyerek, ‘Kulak ver! Toprak, Deniz, Hava!&lt;br /&gt;Umutsuzluğumun bu olağanüstü anıtına&lt;br /&gt;Diktim onu Hep-İyilik, Hep-Doğruluk adına.&lt;br /&gt;Bencil bir iyilik için değil o ancak,&lt;br /&gt;Benim sonsuz mutluluğumdan doğacak,&lt;br /&gt;Her şeyden çok hor görülmesine rağmen,&lt;br /&gt;Yoktur ondan daha çok süslerle bezenen.&lt;br /&gt;Bu erdeni bir örnek olarak yarattım&lt;br /&gt;Doğa’nın geniş krallıklarından çıkarttım,&lt;br /&gt;Yepyeni soylar örnek alır onu bu sayede,&lt;br /&gt;Yapılı vücutlarında, tertemiz yüzlerinde;&lt;br /&gt;Yüceltmek insanı yeni mevkilere&lt;br /&gt;Yüksek güçlere ve güzelliklere.&lt;br /&gt;Rehine olur bütün bu armağanlar&lt;br /&gt;Ben serbest kalırken onlar rehin alınırlar.&lt;br /&gt;Kendine bak, Ey Evren!&lt;br /&gt;Daha kötü değil, daha iyisin sen.’—&lt;br /&gt;Ve o tanrı, varını yoğunu savurur,&lt;br /&gt;Esaretinden sonsuza dek kurtulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;RALPH WALDO EMERSON&lt;br /&gt;Tercüme: 2009, Volkan Hacıoğlu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TO RHEA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Thee, dear friend, a brother soothes,&lt;br /&gt;Not with flatteries, but truths,&lt;br /&gt;Which tarnish not, but purify&lt;br /&gt;To light which dims the morning's eye.&lt;br /&gt;I have come from the spring-woods,&lt;br /&gt;From the fragrant solitudes;—&lt;br /&gt;Listen what the poplar-tree&lt;br /&gt;And murmuring waters counselled me.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;If with love thy heart has burned;&lt;br /&gt;If thy love is unreturned;&lt;br /&gt;Hide thy grief within thy breast,&lt;br /&gt;Though it tear thee unexpressed;&lt;br /&gt;For when love has once departed&lt;br /&gt;From the eyes of the false-hearted,&lt;br /&gt;And one by one has torn off quite&lt;br /&gt;The bandages of purple light;&lt;br /&gt;Though thou wert the loveliest&lt;br /&gt;Form the soul had ever dressed,&lt;br /&gt;Thou shalt seem, in each reply,&lt;br /&gt;A vixen to his altered eye;&lt;br /&gt;Thy softest pleadings seem too bold,&lt;br /&gt;Thy praying lute will seem to scold;&lt;br /&gt;Though thou kept the straightest road,&lt;br /&gt;Yet thou errest far and broad.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;But thou shalt do as do the gods&lt;br /&gt;In their cloudless periods;&lt;br /&gt;For of this lore be thou sure,—&lt;br /&gt;Though thou forget, the gods, secure,&lt;br /&gt;Forget never their command,&lt;br /&gt;But make the statute of this land.&lt;br /&gt;As they lead, so follow all,&lt;br /&gt;Ever have done, ever shall.&lt;br /&gt;Warning to the blind and deaf,&lt;br /&gt;'T is written on the iron leaf,&lt;br /&gt;_Who drinks of Cupid's nectar cup_&lt;br /&gt;_Loveth downward, and not up;_&lt;br /&gt;He who loves, of gods or men,&lt;br /&gt;Shall not by the same be loved again;&lt;br /&gt;His sweetheart's idolatry&lt;br /&gt;Falls, in turn, a new degree.&lt;br /&gt;When a god is once beguiled&lt;br /&gt;By beauty of a mortal child&lt;br /&gt;And by her radiant youth delighted,&lt;br /&gt;He is not fooled, but warily knoweth&lt;br /&gt;His love shall never be requited.&lt;br /&gt;And thus the wise Immortal doeth,—&lt;br /&gt;'T is his study and delight&lt;br /&gt;To bless that creature day and night;&lt;br /&gt;From all evils to defend her;&lt;br /&gt;In her lap to pour all splendor;&lt;br /&gt;To ransack earth for riches rare,&lt;br /&gt;And fetch her stars to deck her hair:&lt;br /&gt;He mixes music with her thoughts,&lt;br /&gt;And saddens her with heavenly doubts:&lt;br /&gt;All grace, all good his great heart knows,&lt;br /&gt;Profuse in love, the king bestows,&lt;br /&gt;Saying, 'Hearken! Earth, Sea, Air!&lt;br /&gt;This monument of my despair&lt;br /&gt;Build I to the All-Good, All-Fair.&lt;br /&gt;Not for a private good,&lt;br /&gt;But I, from my beatitude,&lt;br /&gt;Albeit scorned as none was scorned,&lt;br /&gt;Adorn her as was none adorned.&lt;br /&gt;I make this maiden an ensample&lt;br /&gt;To Nature, through her kingdoms ample,&lt;br /&gt;Whereby to model newer races,&lt;br /&gt;Statelier forms and fairer faces;&lt;br /&gt;To carry man to new degrees&lt;br /&gt;Of power and of comeliness.&lt;br /&gt;These presents be the hostages&lt;br /&gt;Which I pawn for my release.&lt;br /&gt;See to thyself, O Universe!&lt;br /&gt;Thou art better, and not worse.'—&lt;br /&gt;And the god, having given all,&lt;br /&gt;Is freed forever from his thrall.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RALPH WALDO EMERSON&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-7300930195626279996?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7300930195626279996'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7300930195626279996'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_12_01_archive.html#7300930195626279996' title='RHEA’YA / R.W.Emerson // Çev. Volkan Hacıoğlu'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/Sx1hVadLQ1I/AAAAAAAABhA/UTW0HifL68k/s72-c/01-emerson2-450.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-4051891540724883335</id><published>2009-12-05T00:53:00.000-08:00</published><updated>2009-12-06T12:26:38.590-08:00</updated><title type='text'>Maurice Blanchot'la yolculuk..// Sufi.</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SxogakpHsXI/AAAAAAAABg4/ub8pJMiNQbY/s1600-h/borges+defteri.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 348px; DISPLAY: block; HEIGHT: 360px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5411673543123906930" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SxogakpHsXI/AAAAAAAABg4/ub8pJMiNQbY/s400/borges+defteri.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Oruç Aruoba "tanzaku"ları iyi geldi, elimde Maurice Blanchot var.&lt;br /&gt;Blanchot'un bir milyon voltluk sözcükleri..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne cahilim ne bilge.&lt;br /&gt;Sevinçlerim vardı.&lt;br /&gt;Bu söz eksik bir sözdür: yaşıyorum,&lt;br /&gt;ve bu yaşantı bana en büyük tadları yaşatıyor.&lt;br /&gt;O zaman ölüm ne ki?&lt;br /&gt;Öldüğümde(belki şu an) sonsuz bir hazzı da kavrayacağım.&lt;br /&gt;Öncesinde-Ölüm tadı hakkında konuşmuyorum,&lt;br /&gt;tatsızdır, hatta çoğu zaman sevimsiz.&lt;br /&gt;Dert çekmek aynı zamanda aptallık getirir.&lt;br /&gt;Ama o dolu dizgin ve&lt;br /&gt;güvendiğim tek hakikat&lt;br /&gt;şudur: Yaşamaktan çok mutluyum,&lt;br /&gt;ve (ölüm kavramının varlığından) memnunum."&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Blanchot&lt;br /&gt;Çeviri: Sufi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oruç Aruoba, Enis Batur'un ve.. diğerlerinin anlamlı inzivalarına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Karanlığı görmeyi bilmediğinden olacak, Homeros kör olduğunu anlamamış hiçbir zaman.&lt;br /&gt;Sonradan papirüslerde şarkılarını çoğaltanlar ışığa varamayanlar olmalı: Hep gözlerinden söz etmişler. Ama bilinmedik bir el, hiçbir selin, kasırganın, depremin yıpratamayacağı saltık bir taşa Homeros'un sert irisini vurmuş. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Şiirin görsel yolu, o günden beri, taşın içinden başlar".&lt;br /&gt;-Enis Batur (kör şairler deneysel yazısından).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;taşın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;taş,&lt;br /&gt;içinde,&lt;br /&gt;başlasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tüm&lt;br /&gt;sürgün&lt;br /&gt;mozaikler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Sufi.&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-4051891540724883335?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/4051891540724883335'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/4051891540724883335'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_12_01_archive.html#4051891540724883335' title='Maurice Blanchot&apos;la yolculuk..// Sufi.'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SxogakpHsXI/AAAAAAAABg4/ub8pJMiNQbY/s72-c/borges+defteri.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-6664226721326600303</id><published>2009-12-03T13:59:00.000-08:00</published><updated>2009-12-03T14:08:16.490-08:00</updated><title type='text'>Üç Tanzaku..// Oruç Aruoba</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/Sxg2nOJbwII/AAAAAAAABgw/spnaaL8ERaI/s1600-h/agac.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 336px; DISPLAY: block; HEIGHT: 336px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5411134999726112898" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/Sxg2nOJbwII/AAAAAAAABgw/spnaaL8ERaI/s400/agac.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#cccccc;"&gt;&lt;strong&gt;I.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;Camda çıtırtı:&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;çıngıraklar da sustu-&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;Martı yüksekte...&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#cccccc;"&gt;&lt;strong&gt;II.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;Günbatısından &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;gelen tıkırtı işte&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;Kış dallarında&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#cccccc;"&gt;&lt;strong&gt;III.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;Görmeden uzaklaştık-&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;Yunuslar bizden,&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;Biz yunuslardan...&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff6600;"&gt;&lt;strong&gt;ORUÇ ARUOBA&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#cccccc;"&gt;&lt;strong&gt;Ne&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#cccccc;"&gt;&lt;strong&gt;Otuzaltı Tanzaku&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#cccccc;"&gt;&lt;strong&gt;6:45 Yayınları&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-6664226721326600303?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6664226721326600303'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6664226721326600303'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_12_01_archive.html#6664226721326600303' title='Üç Tanzaku..// Oruç Aruoba'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/Sxg2nOJbwII/AAAAAAAABgw/spnaaL8ERaI/s72-c/agac.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-783667141211946414</id><published>2009-12-02T06:45:00.000-08:00</published><updated>2009-12-02T07:31:19.717-08:00</updated><title type='text'>Melih Cevdet Anday Anısına..// Ayten Mutlu</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SxaIO2NSGqI/AAAAAAAABgo/SRJB-o78kks/s1600-h/melih+cevdet+anday.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 321px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5410661790983002786" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SxaIO2NSGqI/AAAAAAAABgo/SRJB-o78kks/s400/melih+cevdet+anday.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;NEREYE BAĞLAYACAĞIM ŞİMDİ ATIMI&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;Duyular, eski ağaçlarım benim&lt;br /&gt;Her gece bütün kuşlarını yiyen&lt;br /&gt;Alaca bulaca fener alayı&lt;br /&gt;Unutup gidilmiş körebelerim&lt;br /&gt;Bilinçsiz bir inatla yeniden&lt;br /&gt;Yeniden boyuna yeniden&lt;br /&gt;Kurup kaldırıyorsunuz bu sofrayı&lt;br /&gt;(KOLLARI BAĞLI ODYSSEUS)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 yıl mı olmuş? Ne çabuk..Melih Cevdet ölmüş! demişti biri. Masanın ortasına bir sessizlik bombası düşmüş gibi oldu bir an. 20 kişi civarında bir şair topluluğu, Kadıköy'de BenUsen'deydik hemen her Perşembe olduğu gibi. Sadece "O benim şairimdi" diyebildiğimi anımsıyorum. Evet O, benim has şairimdi ve bundan böyle de hep öyle olacak. Bir gün biri, "Ayten Mutlu ölmüş" diyene kadar. Oysa O'nu sadece bir kez gördüm. Bir söyleşisindeydi. Neler konuştuğumuzu pek anımsamıyorum. Sorduğunda, bir bankada çalıştığımı söyleyebilmiştim sadece. Böyle bir şaire, şiir yazdığımı, yayımlanmış kitaplarım olduğunu söylemeye çekinmiştim nedense. Adımı sorduğunda sadece "Ayten" dediğimi anımsıyorum bir de.&lt;br /&gt;Neden benim şairim Melih Cevdet,? Bunun nedeni var mıdır, bilemiyorum, ama öyle. Bunu anlatamayacağım belki. Ama sağlığında O'nun şiirleri üstüne bir yazı yazmıştım ne iyi ki...Görüp okuyabileceği bir dergide yayımlanmıştı. Bu yazı da şiirleri üzerine olsun istiyorum. Çünkü Melih Cevdet deyince şiir ülkesinde yıldızlar güneşe dönüşüyor.&lt;br /&gt;Bir şiir/insana.&lt;br /&gt;"Anlamak beni mutsuz kılıyor" diyordu Melih Cevdet Anday. Buna karşın, anlama ve anlamaya adamış gibidir şiirini. Deneme, Roman ve Oyun yazarlığının başarılı örneklerini de hayatına sığdıran Anday, 60 yılı aşkın şiir serüveninde aşama aşama anlamı damıtmaya yönelmiştir şiirinde. O, anlamın peşine düşerken, bu yolculuğun bedelini mutsuzlukla ödeyeceğini biliyordu kuşkusuz. Ama hiç başka bir yaşam düşünmedi, düşünemedi kendisi için sanırım. Çünkü o bir şairdi.&lt;br /&gt;Başlangıçta, Oktay Rifat ve Orhan Veli ile birlikte öncülüğünü yaptığı, "Garip şiiri" anlayışıyla kentteki, kasabadaki "sıradan insanın duygu ve duyarlıklarını, yaşamın bu insandaki ironik yanını da göz ardı etmeden şiirine taşımış olan Anday, daha sonra bu şiir anlayışını geliştirerek (terk ederek mi desem?) "Rahatı Kaçan Ağaç" kitabındaki şiirlerle belirmeye başlayan bir anlayışı, şiirdeki aklı ve felsefi içeriği şiirine ana damar olarak yerleştireceğinin işaretlerini verdi. "Kolları Bağlı Odysseus" kitabındaki şiirler ise bu damarın artık imgenin ırmağında akmaya başlamasının da başlangıcıydı. Daha sonraki kitaplarındaki şiirler ise, üzerinde yaşadığı toprakların derin yapısındaki mitolojik söylem ve konuların şiirine bir alt yapı oluşturduğu dönem oldu.&lt;br /&gt;Anday, zengin imge diliyle ve lirizmin coşkulu ve zaman zaman usul söylemiyle anlamı birleştirmeyi başarmış ender şairlerden. Şiirdeki derin yapının ustalarından biri. Şiirinde, anlam katmanları arasına kurduğu geçitler hiç de bir labirentin dolambaçlarına benzemez. Yumuşak, bulutsu geçişlerle okur, bir sonraki şehrin sokaklarında buluverir kendini. Duyularla algıladığı dış dünyayı evirir çevirir, usla yoğurduğu imgelerle yeni ve şaşırtıcı bir dünya yaratmak için malzeme olarak kullanır. Yapraklarını hiç dökmez şairin ağaçları. Bu yapraklar nesnel dünya ile tinsel olan arasında hiç durmadan titreşir. Yaprakları hep diri kalsa da, her gece kuşlarını yer ağaçlar, acıyla doğurup yeniden kondurmak için her sabah dallarına. Alaca bulaca fener alaylarıyla, unutulup gidilmiş kör ebelerin zıtlığındaki dramatik gerilim de hiç eksilmez şiirinden Anday'ın.&lt;br /&gt;Yaşamla ölüm arasındaki ilişki de böyle değil midir zaten? İnsanın en temel çelişkisi olan bu iki kavram, Anday'ın temel izleklerindendir. Yankısız bir hiçliğin insan ruhunda yankılanan sessizliği ve bu sessizliğin Anday'ın şiirinde anakronik bir yolculuğa dönüşen uzun serüveni, bu temel çelişkiden yaratır çığlığının sesini. İnsanın varoluşundaki, bilinmeyeni anlama isteği, yaşam ve ölüm temalarıyla iç içe geçerek Anday'ın şiirindeki ana izleği oluşturur. Bu izlek, tarihsel süreçte insanın dışındaki dünya ile, içindeki dünya arasında bir türlü kurulamayan dengeyi de kurma isteğiyle örtüşür. Bu istek şairde, "Bilinçsiz bir inatla yeniden" ve "Yeniden ve boyuna yeniden" dengeyi kurma isteği uyandırır. Bu kurma çabası şairin, verili düzenin sorgulanması ve reddi aşamasında nesnelerin ayrışıp dağılarak toz bulutları halinde yığıldığı tinsellikte imgesel bir bütünlük peşinde olduğunu gösterir.&lt;br /&gt;O, incecik bir iğde dalı kadar kırılgan ve naif denge, en başından kırılmaya yazgılıdır oysa. Bunu bilmenin acısıyla umutsuz bir arayışa yönelen şair, varolanı reddetmekle başlar işe. Gerçeklik, gerçekötesine geçmeye yarayan bir kapıdan başka bir şey değildir artık. Ara sıra gerçekliğe tekrar uğramak için aralık bırakarak o kapıdan geçer ve her seferinde yeni bir yolculuğa başlar ve yeni bir boyutun/boyutsuzluğun peşine düşer.&lt;br /&gt;Gerçekötesinde aradığı şey, "ARAYIŞ"tır Anday'ın. Arayış'a ulaşmak için US'un kanatlarını alır yanına. DİL'in imlerini. Bu yolculukta, şairin imgeleri, us'un kanatlarında uçuşan yıldız pırıltılarıdır karanlığa yol gösteren.&lt;br /&gt;O'nun şiirinde felsefenin engin göğünde uçan ussal söylem, gerçekliği yadsıyarak yok ettiği ZAMAN'ı, yeni bir boyutta/boyutsuzlukta yeniden yaratır. Böylece özne, kendini ve zamanı var olan nesne/şeylerden soyutlayarak yeniden var eder. Şair, iç dünyasında kurduğu bu yeni dış dünyayı, yani tanrısı-egemeni olduğu dış dünyayı gerçekliğin ortasına yerleştirir&lt;br /&gt;Böylelikle DEVİNİM, üretilen bağımsız uzayda, yeni nesnelerin/şeylerin, hayallerin, gerçeklerin, yeni hayatın dünyasını kucaklamıştır. Çünkü şair, verili dünyanın beğenmediği, yadsıdığı yanlarını dışlamış ve hâttâ yeniden düzenlemiştir.&lt;br /&gt;Bu yeni dünyanın kendine özgü bir bilinci ve belleği vardır. Bu bellek, Anday'ın şiirinde, yaşamsal olanla tarihsel olanın buluştuğu noktada oluşur. Böylece tarih, yaşananla buluşur ve kendini yeniden üretirken, yaşananı da değiştirerek yeni bir boyutta somutlaştırır.&lt;br /&gt;Anday'ın şiirindeki zamanı, giderek zamansızlığı üreten bu geçirgen doku, insanın en büyük sorunsalı olan ÖLÜM'e sorulmuş, yanıtı olmayan bir soru gibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Gök boş, nereye bağlasam atımı?"&lt;br /&gt;Gök sensiz iyice boş artık.&lt;br /&gt;Sahi Usta, nereye bağlayacağım ben şimdi atımı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Ayten Mutlu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-783667141211946414?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/783667141211946414'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/783667141211946414'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_12_01_archive.html#783667141211946414' title='Melih Cevdet Anday Anısına..// Ayten Mutlu'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SxaIO2NSGqI/AAAAAAAABgo/SRJB-o78kks/s72-c/melih+cevdet+anday.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-7138776565109059712</id><published>2009-11-29T18:18:00.000-08:00</published><updated>2009-11-29T18:28:24.457-08:00</updated><title type='text'>ŞİİRE EVET ŞAİRE HAYIR...// Bayram Balcı</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SxMtoEs2HpI/AAAAAAAABgY/vBNLKxf-Dhk/s1600/borges+defteri2.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 264px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5409717743881952914" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SxMtoEs2HpI/AAAAAAAABgY/vBNLKxf-Dhk/s400/borges+defteri2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Doğrudan konuya girmek gerekirse, evet, makine insanlığa ihanettir. Bu da ömürlerimizin/ömürlerin içinde yaratılmış bir karadeliktir. Bu karadelik'te yaşam/ömür sürmek, ne mümkün artık. Nasıl ki, silahlar olmasa, insanlar savaşmaz demek, bugün mümkün değilse, bu karadelik olmasa, hayat bayram olacak demek de mümkün değil. Sanat'ın varlık&lt;br /&gt;nedeninin inkarı temeline oturtulmaya çalışılan her düşünce, tez vs., içinde olduğumuz karadelik'i kavrayamamakla alakalı. Elbette, kültür endüstrisinin talanına maruz kalmış bir "sanat" faaliyetiyle sınırlı bakmıyorum meseleye. Ve elbette bir kültür endüstrisine dönüştürülmüş "sanat/şiir" faaliyetinin reddinden yanayım.&lt;br /&gt;Şii dediğimiz şey, en basit ifadeyle, insanın görünmez/görünemez hislerinin/içinin dışa yansıtılmasıdır. İnsanın içinin ya da öbürleri tarafından hissedilemeyecek hislerinin, kimi simgeler, imgeler vs'ler aracılığıyla öbürlerine gösterilmek istenmesine, insanın içini&lt;br /&gt;öbürleriyle paylaşmak istemesine neden karşı çıkayım ki. Böyle bir gerekliliğe neden ve ne'için karşı çıkılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan, salt kendisi, sadece diğerlerine/öbürlerine dokunuşlarla müteşekkil değildir. Öbürleri ya da bizler, bize dokunan bir insanın sadece bir yönünü görmüş oluruz. Bize dokunan insanın başka/öbür yönlerini ise, başka ve farklı nesneler vasıtasıyla anlamaya çalışırız. Ses, dil, söz, mimik, yazı vs. bize dokunan insanın bütünlüklü ifadesinin araçlarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir ise bütün bu bütünlüklü araçları ortadan kaldırır, yerine kendisi geçerek sahici bir esas oluşturur. Her türlü insan ilişkilerinin temelinde "şiir" vardır. İki insanın birbirleriyle ilişkileri, şiirseli ifade eder. Sanatı sadece resim yapmak, öykü-şiir-roman yazmak, heykel yontmak, müzik ve film yapmak olarak algılıyorsak o başka. Bütün bunlar endüstriyel şeylerdir. Bütün&lt;br /&gt;bunların; resim yapmak, şiir yazmak vs. kültür endüstrisine eklemlenen faaliyetlere dönüşmesine/dönüştürülmesi ne tavır almak başka bir şeydir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın hayatı, doğayı, yaşamı, ve öbürlerini anlama çabası da denebilecek ''şiire'' karşı çıkmak ayrı şeydir. Sokakta karşılaşmış iki insanın birbirlerini selamlamaları şiirseldir. Nasıl ki, milyon yıllar önce, insanın mağaraların karanlık duvarlarına bir takım şekiller çizerek, kendini, kendi içini öbürleriyle paylaşmasında bir kötülük yok idiyse, bugün de insanın aynı içgüdüyle&lt;br /&gt;kağıtlara, ya da dile içinin gölgesini düşürmesinde, şiir yazmasında bir kötülük yoktur. Kötülük; kağıda düşen gölgelerde kötülük aranmasındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan dünyanın vicdan azabıdır. İnsan, söylediği her söz ile, yazdığı her harf ile, kullandığı her renk ile kendini dünyaya biraz daha bağlar. İnsanın kendini dünyaya bağlamasının nesi kötü ki. Dünyaya bağlanma isteği, gerçekte karanlık bir gayeye bağlılıktır. Çünkü, başarının değil, yenilginin aracıdır dünya. Yenilgi selametidir insanın. Yenilginin insanı öbür dünyaya götürmesi söz konusu mümkün değildir. Kendiliğinden sarsılarak bir değişmedir bu. Yıkıntıların arasından ortaya çıkmaktır sözünü ettiğim.&lt;br /&gt;Şiir; kimi anatşistlerin savunduğu gibi hayata karşı bir tahrifat değildir. Şiirin dili bir zırh değil çünkü. Şiir kimseyi başkalarına karşı korumaz.&lt;br /&gt;Dil'in kendisi insanı başkalarına karşı koruyan bir zırhtır. Evet, evet ama şiir dilin ötesidir, şiir dilden daha eskidir. Gövdemizin içinde olduğumuz gibi dil'in de içindeyiz ne yazık ki. Oysa&lt;br /&gt;"şiir" gövdemizin içindekini haykırma biçimlerimizdir ve daha ötesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haykırma biçimleri, modren sanatla bir ihanet aracına dönüşmüşse n'apcaz, şiire sırtımızı mı dönececeğiz... Hepimiz lâl konforunun karanlık zihnine mi çekilelim? "Hangi amaçla yazıyorsun?" "Hangi girişimin içindesin ve bu girişim neden yazıya başvurma gereksinimi duyuyor?"&lt;br /&gt;"Ve bu girişim hiçbir durumda sadece gözlemleme gibi bir amaca neden sahip olamıyor?"&lt;br /&gt;Şiir, sezgidir.&lt;br /&gt;Sezgi ise sessizliktir.&lt;br /&gt;Dil işin içine girdiğinde sezgiye ihanet başlar. Çünkü dil, sezginin sonuçlarının yitirilmesine hizmet edebilir. Kağıt üzerine karalanmış birkaç kelimede insan her zaman kendine ait bir şeyler bulabilir. Kelimeler açıklık kaygısıyla cümlelere dönüşüyorsa, bu okuyan da sezgi&lt;br /&gt;ihtiyacını doğurur. İnsan söylediği her kelimeyle kendisini dünyaya biraz daha bağlar. Ama&lt;br /&gt;yazıyı kurgulayarak (sanat yaparak) dünyaya bağlanmak aynı zamanda ondan biraz daha uzaklaşmaktır. Buna perdeleri yırtarak eyleme geçmek de diyebiliriz. Öyleyse yazıyı kurgulayanlara (sanatçılara) şunu sormak yerindedir; dünyadaki hangi şeyler'in perdesini kaldırmak istiyorsun, bu perdeyi kaldırarak, dünyada nasıl bir şeyler umuyorsun?&lt;br /&gt;"Şair!" sözün eylem olduğunu bilir, perdeyi yırtmanın değiştirmek olduğunu da bilir, bir şeyin üzerindeki perdeyi yırtmanın değişim ihtiyacıyla mümkün olabileceğini de bilir. Bunun için toplumun ve insan durumuyla ilgili durumların imajların taraf tutmadan anlatılması&lt;br /&gt;tasarımının gerçekleşmesi güç bir düş olduğunu da bilir. Bu düşten vazgeçmelidir "şair". Çünkü, insanoğlu taraf tutmadan kendini var edebilme olanağını yitirmiştir. Velhasılı; şair bilir ki, sözcükler namlusuna mermi sürülmüş bir tabancadır. İnsan konuştukça, yazdıkça ateş etmektedir. Şair, şiiri reddebilir ve Susabilir de. Ama ateş etmeyi seçtiğine göre, bunu bir çocuk gibi gözlerini yumarak ve yalnızca patlama sesini dinlemek üzere yapmasını beklemek, garip bir teselli ikramiyesi olabilir, anarşizm açısından. Matbu adamlıklar meselesine gelince; bütün portatifleri, rotatifleri, hayderbergleri, çinko ve kurşun, boya ve muşamba, ya da ağaçtan bozma&lt;br /&gt;bobinleri yakamayacağımıza göre, bilmem hangi basılı metinler aynı macera ile gözlerimizin önüne gelirlerken, ne fark var aralarında. Haaa, içerik mi? İçelim elbette. Güzelleşelim.&lt;br /&gt;Bu meselelerde benim derdim şu; madem ki, tabancayı doldurduk, o vakit salt patlama sesini duymak için değil, hedef gözeterek ateş etmeliyiz. "Şöhret", "iktidar", "sanatçı kimliği", "sanatçı kimliğinin masumiyeti", "nitelikli sanat'', ''kişilikli sanatçı" Vb. Kalben bu kavramların tartışılmasını gereksiz bulsam da, yine de bu kavramlar karşısında "meskun mahalde ateş" etmeyi sürdürür şair. Sanatın herhangi bir biçimiyle alakadar olmak, tornacı, kalıpçı,&lt;br /&gt;mimar, mühendis gibi, o insanı toplum içinde bir işbölümüne götürebileceğine ve götürmesi gerektiğine karşıyım. Şair denilen zatı muhteremin, kendisine şair denmesinden duyabileceği haz, onu yukarda sözünü ettiğim kültür endüstrinin kucağına atar ve artık orada Donkişotluk yapmanın alemi yoktur. Kendisine şair denmesi için kavgalara girişme hırsını, çabasını, azim ve kararlığını ise onaylamam mümkün değil.&lt;br /&gt;Her insanın sesi güzeldir. İnsan sesi güzeldir. Ama bazı insanların (türküçü-şarkıcı) benim sesim herkesinkinden daha güzeldir diye bangır bangır bağırmalarını hep komik bulmuşumdur. Bunu komik bulduğum gibi, bazılarımızın da, kimi insan seslerinin hastası olmalarını saçmalık olarak görmekteyim. Sezen Aksu hayranlığı, Erkan Oğur sesinden etkilenmek, ya da Duman kolik olmak, zaten güzel olan insan sesine ihanettir. Özcümle: şiire evet, şair kimliğine hayır. Çünkü adına ne dersek diyelim, ister şair, ister bilmem ne, yapılan şey; insanın dünya karşısındaki vicdanıdır. Ve elbette önemli olan nüfus cüzdanlarımızdaki adlarla yazmıyor olmamız değildir. Yazdıklarımızın arkasında durup durmadığımız ve kullandığımız sanal adların arkasında hınç ve kin gibi kimi ihtiraslarımızı gidermeye çalışmıyor olmamızdır. Küfre, hakarete yönelip yönelmediğimizdir, içtenlik vesamimiyet... &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Baki selamlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Bayram Balcı&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-7138776565109059712?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7138776565109059712'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7138776565109059712'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_11_01_archive.html#7138776565109059712' title='ŞİİRE EVET ŞAİRE HAYIR...// Bayram Balcı'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SxMtoEs2HpI/AAAAAAAABgY/vBNLKxf-Dhk/s72-c/borges+defteri2.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-361958071038129956</id><published>2009-11-28T10:42:00.000-08:00</published><updated>2009-11-28T10:49:17.867-08:00</updated><title type='text'>Nilgün Marmara...Şiirler</title><content type='html'>&lt;center&gt;&lt;a href="http://nl.tinypic.com/" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Image and video hosting by TinyPic" src="http://i46.tinypic.com/2nth06a.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Mavi Gül Tadı&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gök-gül yabanıl kumu gereksiyor,&lt;br /&gt;Bildik e[ş]kil şiddeti.&lt;br /&gt;İmgelemi yitiyor düş seline&lt;br /&gt;Set ören&lt;br /&gt;Bu doyumsuz yeşiller havuzunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarı ilim dokusuyla&lt;br /&gt;Boğazlarsa maviyi,&lt;br /&gt;Gök-gül rengini hatırlar o an,&lt;br /&gt;Bulut tadını, gülün gök tadını,&lt;br /&gt;Canı acır öldüresiye! &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Cam Kelepçeye Evet&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ilık bir süzülüşle&lt;br /&gt;Geri dön hayat,&lt;br /&gt;Bırakma yeryüzü salına&lt;br /&gt;Tünemiş pek kara kuşlar&lt;br /&gt;Örtsün bakışımı,&lt;br /&gt;Görmek acısı sürsün&lt;br /&gt;Pencere tutsağının&lt;br /&gt;Düşsün hayatı suya…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Yitik Kaynak&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutuş bir kaynak olmalı,&lt;br /&gt;Yeni’yi her an’a yaymak için.&lt;br /&gt;Ben sana olmalıyım,&lt;br /&gt;Bana sen bir kaynak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüyorum geç; kıyım çok yakın!&lt;br /&gt;Biliyorum artık mut uzaklığını.&lt;br /&gt;Sen yüzümü götürmüyorsun;&lt;br /&gt;Kendi gözüne bile!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek bilinsin, diliyoruz,&lt;br /&gt;Düz, eğri, çapraz ya da değirmi.&lt;br /&gt;Güzeldir açığa çıkışı yüreğin,&lt;br /&gt;Sen bil ki, ben de seveyim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Nilgün Marmara&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/center&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-361958071038129956?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/361958071038129956'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/361958071038129956'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_11_01_archive.html#361958071038129956' title='Nilgün Marmara...Şiirler'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-7510171106721268710</id><published>2009-11-27T05:34:00.000-08:00</published><updated>2009-11-27T05:36:41.456-08:00</updated><title type='text'>Şair Süha Tuğtepe Anısına...</title><content type='html'>&lt;center&gt;&lt;a href="http://nl.tinypic.com/" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Image and video hosting by TinyPic" src="http://i48.tinypic.com/25872c5.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/center&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-7510171106721268710?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7510171106721268710'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7510171106721268710'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_11_01_archive.html#7510171106721268710' title='Şair Süha Tuğtepe Anısına...'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-9163811170155110693</id><published>2009-11-24T23:52:00.000-08:00</published><updated>2009-11-25T05:51:06.163-08:00</updated><title type='text'>3 Şiir: Aylin Güven, G.Burcu Narin, Evrim Gürel</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/Swzjs0I-cuI/AAAAAAAABgI/MNHolt4cAPE/s1600/borges+defteri+8.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 382px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5407947611615163106" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/Swzjs0I-cuI/AAAAAAAABgI/MNHolt4cAPE/s400/borges+defteri+8.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;ŞAH/MAT&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;iyi bakınız kendinize&lt;br /&gt;bakınız kendinize iyi&lt;br /&gt;kendinize bakınız iyi&lt;br /&gt;bakınız iyi kendinize&lt;br /&gt;iyi kendinize bakınız&lt;br /&gt;kendinize iyi bakınız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz sizi gördük defaten parladık&lt;br /&gt;çok küçüğüz biz, dedik, hemhâl&lt;br /&gt;olsak sizle, fehametinize erişemeyiz&lt;br /&gt;Aşk hengâmında zaruret olmaz a,&lt;br /&gt;size canımız dedik, hezimetimiz&lt;br /&gt;kovulduk damarınızdan, utkunuz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kendinize iyi bakınız&lt;br /&gt;iyi kendinize bakınız&lt;br /&gt;bakınız iyi kendinize&lt;br /&gt;kendinize bakınız iyi&lt;br /&gt;bakınız kendinize iyi&lt;br /&gt;iyi bakınız kendinize&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizde ne göz ne kulak bıraktınız&lt;br /&gt;Biz sizi şah yaptık, siz mat sandınız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Aylin Güven&lt;br /&gt;Londra&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;-sin&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bileceksin,&lt;br /&gt;ama sus!&lt;br /&gt;tıp!&lt;br /&gt;lâl!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapısı büyük...&lt;br /&gt;ve büyük kocaman.&lt;br /&gt;Umutsama ellerini,&lt;br /&gt;gelmeyecek.&lt;br /&gt;bil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmek için üfle usul'undan dünyayı.&lt;br /&gt;O büyüsün,&lt;br /&gt;sen&lt;br /&gt;Ufal ufal.&lt;br /&gt;sus!&lt;br /&gt;tıp!&lt;br /&gt;lâl!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bileceksin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sus!&lt;br /&gt;tıp!&lt;br /&gt;lâl!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bileceksin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Gözde Burcu Narin&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;* * *&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Ulvi Uzuvlar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dudaklarınla öpebilirsin beni&lt;br /&gt;Ya da küfredebilirsin yüzüme.&lt;br /&gt;Dişlerinle ısırabilirsin usulca, sevgiyle&lt;br /&gt;Ya da parçalayabilirsin öldüresiye.&lt;br /&gt;Ellerinle, tutabilirsin elimden düşmeyeyim diye&lt;br /&gt;Ya da beni&lt;br /&gt;itebilirsin ölüme…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bacakların, bana doğru koşarken&lt;br /&gt;İşine yarayabilir&lt;br /&gt;ya da terk ederken.&lt;br /&gt;Gözlerin, ruhumu arayabilir&lt;br /&gt;Ya da hatalarımı.&lt;br /&gt;Kulakların, sevgimi işitebilir&lt;br /&gt;ya da gıcırtısını dişlerimin uyurken.&lt;br /&gt;Beni sevebilirsin!&lt;br /&gt;Ya da nefret edebilirsin kalbinle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulvi uzuvlarımızın her biri&lt;br /&gt;Yarar pek çok şeye.&lt;br /&gt;Hissiz bir şiiri&lt;br /&gt;Yargılayıp hemen, infaza da gönderebilirsin şairini&lt;br /&gt;Anlatamadı güzelce diye..&lt;br /&gt;Ya da durup, hislerimi karartan gerçeği&lt;br /&gt;Çözebilirsin de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve belki bulutları üfürürsün&lt;br /&gt;Tepemden&lt;br /&gt;Ciğerlerin ve gücün yeterse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayaklarına söyle de&lt;br /&gt;Geri dönsünler.&lt;br /&gt;Gitme..&lt;br /&gt;Gitme deli gibi&lt;br /&gt;sevdiğimi bile bile…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Evrim Gürel&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-9163811170155110693?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/9163811170155110693'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/9163811170155110693'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_11_01_archive.html#9163811170155110693' title='3 Şiir: Aylin Güven, G.Burcu Narin, Evrim Gürel'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/Swzjs0I-cuI/AAAAAAAABgI/MNHolt4cAPE/s72-c/borges+defteri+8.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-6139543575816408486</id><published>2009-11-20T22:47:00.000-08:00</published><updated>2009-11-21T06:30:27.481-08:00</updated><title type='text'>Işık, Edebiyat, Ovidius, Byron, Hitler vs. // Özcan Doğan</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SweN095OgtI/AAAAAAAABgA/WzQPPfYl3RA/s1600/_MG_9390.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 288px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5406445818788872914" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SweN095OgtI/AAAAAAAABgA/WzQPPfYl3RA/s400/_MG_9390.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#333333;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Gözler ışık yordamıyla oluşmuş mekanizmalardır. Eski Mısır uygarlığından bu yana bilinen bir gerçektir bu. Her türlü sıfatlardan yoksun canlılar için ışık gözden önce gelir; fakat insan söz konusu olduğunda, görme eyleminin niteliği bakımından, ışığın varlığı gözlerin oluşumunu takip eder. İnsanı insan yapan öz onun içinde ışıktan önce var olmuştur; ancak bu öz yalnızca ışık sayesinde gün yüzüne çıkar. Bununla birlikte, 1893 yılında bir doğa bilimcinin yaptığı araştırma istisnai bir olguya işaret eder; buna göre, araneidae örümcekleri görme sürecinde tıpkı insanlarda olduğu gibi ışığı ötelerler. Fakat bu durum hayvansal doğaya atfedilir; öz eksik kalır.&lt;br /&gt;Varlığın dışa açılımı olarak ışık ve görme eylemi resim sanatında kendini en açık biçimiyle ortaya koyar. Klasik resim sanatı bütünüyle bir ışık oyunudur denilebilir. Perspektifin kanonik niteliğinden dolayı, bu resim anlayışında ışık vizyonun ve öze yönelik algılamanın neredeyse tek aracı konumundadır. Perspektifin terk edildiği ve soyut olanın öne çıkarılıp yüceltildiği XX. Yüzyıl resim sanatında ise, eserlerdeki vizyonu gerçekleştiren maddi ışık insan zihnindeki ışıkla birleşir ve bunun sonucunda iki boyutlu bir algılama ortaya çıkar. Maddi ışık kodlanmış parçalara ayrılırken, zihindeki ışık bu kodların çözüldüğü alan haline gelir.&lt;br /&gt;1941 yılında, eski bir sanat öğrencisi olan Adolf Hitler, kuzey Avrupa’ya yaptığı gizli bir gezi sırasında, bir yandan Rusya’ya yapacağı saldırının planları üzerinde çalışırken, bir yandan da bir tuval üzerinde uygulanan renkler arasındaki farklılığın görme düzeyi ve niteliği üzerinde ne derece etkili olduğu yönünde araştırmalar yapıyordu. Bulduğu sonuç şöyle bir yargıya dayanıyordu: Renk farklılıkları önemli bir faktör olmakla birlikte, renk alanlarının niceliksel özellikleri algılama ve tepki oluşturma süreçlerinde birincil bir faktördür. 1943 yılında Nazi orduları gerilemeye başladığında, Hitler ulaştığı bu yargının ne denli doğru olduğuna acı bir deneyimle tanık olmuştur. Onu böylesine bir yıkıma götüren en önemli hatalardan biri, resim sanatıyla ilgili olarak fark ettiği bu gerçeği savaş alanlarına uygulamakta yetersiz olması ve çoğu zaman tereddüt içinde kalmasıydı.&lt;br /&gt;17. yüzyılın başlarında Floransa’da İspanyol kökenli bir edebiyatçı yaşamıştır. Publius Ovidius ismiyle anılan ve yaşadığı dönemde olduğu gibi bugün de pek bilinmeyen bu edebiyatçının gerçekte kim olduğu konusunda büyük bir belirsizlik söz konusudur. Onu bizim için önemli kılan şey ise edebiyat ile ışık ve görme eylemi arasında kurduğu ilişkidir. Ovidius yazma eylemini ışıkla kurulan bir ilişki olarak tanımlamıştır. Edebiyat, ışık aracılığıyla mürekkep ve kağıt biçiminde somutlaşan dış dünyanın yazı formunda ikinci kez somutlaşmasından ibarettir. Bu somutlaşma dünyaya yeni bir biçim kazandırır ve bu yeni biçim edebiyat ve sanat denilen, çağrışımlara ve dolayımlanmış göndergelere dayanan bir açımlama yöntemi olarak ortaya çıkar. Bunun sonucunda edebiyatçı, ışığın açılımları olan sonsuz varyasyonlar üzerinden dış dünyayı kavrar ve bir başka ışık oyunu olan yazı biçiminde kağıda aktarır.&lt;br /&gt;Ovidius’un yazdığı metinler bu edebiyat anlayışı için birer uygulama alanıdır diyebiliriz. Günümüze ulaşan sınırlı sayıdaki yazıları arasında, “Adium” adını taşıyan metinde bunu açıkça görürüz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Julius başını kaldırıp etrafına bakındı, denizin ortasında bir kaya üzerinde oturuyordu. Uzaklarda gökyüzüne yansıyan insan suretleri gördü. Her şeyden habersiz, sevinç ve kedere gark olmuş suretler. Julius başını eğdi, eliyle denize dokundu ve gördüklerini yazdı suya. Tanrı ona ışık bahşetmişti…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ovidius’un diğer metinlerinde aynı anlayışın farklı alanlara uygulandığını görürüz. Dahası, anlattığı şeyler gibi yazdığı metinler de ışık ve vizyonla varolmuştur. Bu türden bir yaratımın izlerine Ovidius’tan önce de rastlamak mümkündür. Antik Yunan metinlerinde benzer bir yaklaşımı yansıtan dizelerle karşılaşırız. Çok sonraları Dante’de de bu durum çarpıcı bir örnekle ortaya çıkar. “Tanrı ışığıyla dokunmuştu insanlara ve ozanlar onlara bakıp ağıtlar yaktılar.” Ancak burada düşünülmüş bir yaratımdan ziyade, Ovidius’un edebiyata dair teorik yaklaşımıyla örtüşen bir durum söz konusudur denilebilir. Ovidius varolan ama bilinmeyen bir şeyin teorisini oluşturmuştur.&lt;br /&gt;Lord Byron’un henüz çocuk denebilecek bir yaşta yaşadığı bir deneyim onun neden edebiyata ve şiire yöneldiğine dair ipuçları taşır. Güneşli bir günde yeşilliklere uzanıp gökyüzünü seyre dalar genç Byron; bir müddet sonra güneşin keskin ışıkları altında hiçbir şey göremez hale gelir. Ovidius’un aksine Byron için ışık varoluşu aydınlatan bir güç değil, tam tersine varlığı karartan bir göz bağı haline gelmiştir. Byron’un ilk şiirlerinde yoğunlukla bu temayı işlemesi böyle bir keşfe dayanır. “Gündüz vakti nasıl da kararıyor ortalık, insanlar her yerde.” İnsanlara dokunan ışık onları görülür kılar; ama insanların kalabalıklaşmasıyla birlikte yaşadıkları dünya kararmaya başlar.&lt;br /&gt;Dünya edebiyatı tarihinde bu türden pek çok örnek mevcuttur dersek pek abartmış sayılmayız. 19. yüzyılın büyük edebi şahsiyeti Victor Hugo’nun yaptığı ve onun pek az bilinen bir yönünü ortaya koyan çizimlerde bu durumun bir başka versiyonuna tanık oluruz. Hugo görmeyle ilgili bir rahatsızlıktan muzdariptir; renk ve şekillerin algılanmasıyla ilgili bir rahatsızlık. Ama yaşadığı bu sağlık sorununa rağmen tedavi olmaya veya gözlük taşımaya yanaşmaz. Ona göre, görme yetisindeki bu rahatsızlık aslında yazdığı metinlere ve yaptığı çizimlere özgün niteliklerini veren avantajlı bir durumdur. Varolan şeylerle onların algılanması sürecinde yaşanan bir bozukluğun neden olduğu öznel görünüm arasındaki farklılığın yarattığı bir özgünlük söz konusudur. Hugo’nun çizimlerinde hakim olan koyu renkler ve belirsiz formlar bunun bir sonucudur ve çizimlerindeki bu özellikler yazdığı eserlerde de benzer bir etki oluşturur.&lt;br /&gt;Son olarak, Avusturyalı ünlü felsefeci Wittgenstein’ın bu konuyla ilgili olarak, Kesinlik Üzerine adlı eseri için Edebi Mantık ve Vizyon İlişkisi alt başlığıyla kaleme aldığı bir yazıya değinmek faydalı olacaktır. Wittgenstein son derece ilginç bir varsayımdan yola çıkarak edebiyat tarihini bir bakıma yeniden tasarlamaya çalışır. Işık, görme ve edebiyat arasındaki ilişkiyi farklı bir bağlamda kurgular ve bunu edebiyata damgasını vurmuş ünlü yazarların çalışmalarına uygular. Burada şu soruya cevap bulmayı hedefler: Farklı bir ışık yoğunluğunun olduğu bir dünyada, insandaki görme eylemi farklı bir şekilde gerçekleştiğinde, bu durum bugün okuduğumuz edebi eserlerin oluşumunu nasıl etkilerdi?&lt;br /&gt;Wittgenstein’ın vardığı ilk sonuç, edebi eserlerde miktar, hacim ve tematik içerik açısından belli bir azalma olacağı şeklindedir. Buna paralel olarak, aynı türden konuların daha fazla yazar tarafından ve daha farklı biçimlerde ele alınacağını öngörmektedir. Ancak, beklenenin aksine, eserlerdeki ayrıntılarda azalma veya basitleşme olmayacak, tam tersine, oluşan vizyonun niteliği itibariyle, çağrışım ve illüzyonlar yoğunlaşacak ve bunun sonucunda, kesinlik duygusundaki farklılaşma nedeniyle ayrıntılar alabildiğine çoğalacaktır. Her halükarda, alışık olduğumuzdan çok farklı bir edebiyat yaratımıyla karşı karşıya olacağımız söylenebilir rahatlıkla.&lt;br /&gt;Edebiyat ve sanat üzerine pek çok şey söylenebilir. Ve söylenen her şey biraz da ışıkla ilgilidir aslında. İnsan sadece görmek için değil, anlatmak için de ışığı kullanır. ,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Özcan Doğan&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-6139543575816408486?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6139543575816408486'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6139543575816408486'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_11_01_archive.html#6139543575816408486' title='Işık, Edebiyat, Ovidius, Byron, Hitler vs. // Özcan Doğan'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SweN095OgtI/AAAAAAAABgA/WzQPPfYl3RA/s72-c/_MG_9390.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-1905329981485087997</id><published>2009-11-17T23:31:00.000-08:00</published><updated>2009-11-17T23:36:52.860-08:00</updated><title type='text'>FEYYAZ..(öykü) // HAKAN İŞCEN</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SwOkAHV1DtI/AAAAAAAABf4/4XYpcQgrDcY/s1600/borges+defteri.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 280px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5405344299652288210" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SwOkAHV1DtI/AAAAAAAABf4/4XYpcQgrDcY/s400/borges+defteri.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;“Bunca işkenceyi ve ölümü&lt;br /&gt;hak edecek&lt;br /&gt;ne düşündünüz çocuklar ?...”&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;F E Y Y A Z&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzünü artık göremeyecektim. Belki de diğerleri yanında en çok bu acıya katlanmam gerekecekti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aynaya baktım&lt;br /&gt;göz kırptım;&lt;br /&gt;göz kırptım...&lt;br /&gt;ağ attılar üstüme&lt;br /&gt;enseme çivilendi&lt;br /&gt;kefenlendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Feyyaz altıma tahta koyuyor; ancak o zaman kendimi görebiliyorum. Enli tahtayı berber koltuğunun derisi aşınmış kolluklarına oturtup, ayaklarımın altına gazete seriyor. Ayakkabılarım çamurlu...gazete sermiş olsa da çıkarttırıyor.Top yüzünden lacivert lastik rafımın sağ burnu delik ! Sağ ayağımın baş parmağı da çorap içinde değil.Gizlemeye çalışıp huysuzlanıyorum. Ayaklarımı geriye atıp incecik vücudumla öne kaykılınca, gıdıklandığımı zannedip, kımıldama dercesine tarağın tersiyle başıma hafif darbeler vuruyor. O, ense tıraşımı alırken ben çaktırmadan buruşuk gazetede, meme uçlarına siyah yıldız kondurulmuş çıplak artist resimlerini dikizliyorum. Canım acısa da çıt çıkarmıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;metal tırnaklı pençeler&lt;br /&gt;başladı tırmalamaya&lt;br /&gt;saatlerce yorulmadı.&lt;br /&gt;çocukluğum düştü kucağıma;&lt;br /&gt;döküldü tutam tutam&lt;br /&gt;üflediler; dağıldı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnce dişli tarağını cetvel yapıp, kızıl kâküllerimi uzun makasıyla şık şık kesiyor. Bu ince dişli sütbeyaz, siyah çizgili pantolonunun arka cebinde, düğmeye yaslanmış olarak duruyor...her zaman ki gibi. Ayakta aynanın önünde saçlarını yağlayarak geriye doğru tararken, yüzünü bir sağa, bir sola hafifçe çeviriyor…Düpedüz kendini seviyor !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Bana ne zaman o yağdan süreceksin ? ”&lt;br /&gt;“ Biraz büyü bakalım; hiç sevgilin var mı ? ”&lt;br /&gt;“ I-ıh...”&lt;br /&gt;“ Gördün mü !...Belki gelecek yaz…Ne dersin, o zamana dek bulabilecek misin ? ”&lt;br /&gt;“ Sen onu sürmeden nasıl bulacağım ki ? ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çenesinde küçücük bir çukur var; bıyıkları kalemle çizilmişçesine incecik. Yukarı kıvrık kaşlarının üzerinde eline ne zaman makas alsa, uzun çizgiler oluşuyor.&lt;br /&gt;Bu çizgiler Feyyaz’ın alın yazısı...Boyum uzadıkça nasıl olsa benim de alnıma yazılacak.&lt;br /&gt;Öyle diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kapılar kapandı&lt;br /&gt;askılandı kemikler&lt;br /&gt;bütün isimler aşındı.&lt;br /&gt;manyetonun arsız takırtısı&lt;br /&gt;paslı, ıslak titremeler&lt;br /&gt;mutlak varlık; acıydı !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elleri mis kokuyor. Şakaklarımdan iri avuçlarıyla kavrayıp, başımı istediği yöne şakacı bir hoyratlıkla çevirirken, kaçamak çekişler yapıyorum ciğerlerime. -Dedem, o kokunun tütün kolonyası olduğunu söylemişti- Aynanın önünde kurşun askerler gibi dizilmiş renkli kutular var. Kıllar kaçmasın diye kırpıştırdığım gözlerimle, bir taraftan da bu süslü merasim geçişini seyrediyorum. İçlerinde ufalanmış pamuklar, pembe minik sabunlar ve çeşit çeşit kolonyalar…Ayna o kadar büyük ki, dükkân yetmezmiş gibi arkadaki minibüs caddesini de içine sığdırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Dur hele…bir nefes çekeyim…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Feyyaz köşedeki taburesine oturup, Gelincik cıgarasını içiyor. Ben de aynadan geçen minibüs markalarını sayıyorum. Her zaman Tempo’yu tutuyorum; onun şişko yüzü çok sevimli. Garip ?...bugün olduğu gibi, artık hep Ford kazanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sulandı soğuk taşlarda&lt;br /&gt;sağır dilsiz yanıtlar&lt;br /&gt;kana tuz katıldı;&lt;br /&gt;hayalar mengenelendi&lt;br /&gt;aç kaldı sorular&lt;br /&gt;sessizlik...sessizlik...sessizlik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynanın kenarına iliştirilmiş bir fotoğraf var...Bu gazeteden kesilmiş, kafasında top olan bir adamın sararmış resmi. Feyyaz Spor-Toto’ yu doldururken, bu fotoğrafa bakıp sesleniyor :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Kral be, goçum benim !...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Topu başına taç yapmış sanki; hiç de krala benzer hali yok ama...ben de seviyorum onu. Süslü örtünün altındaki koca düğmeli cızırtılı radyodan maçları dinlerken&lt;br /&gt;ben de Feyyaz’ın takımının kazanmasını istiyorum.&lt;br /&gt;Bugün hava güneşli; ama dışarısı buz gibi. Dükkânın ortasında soba gürül gürül yanıyor. Üstünde de kararmış bir çaydanlık…fokur fokur…Bekleyenler fazlalaştı; koyu bir sohbet. Maç ve hükümet işleri. Kavga ha çıktı ha çıkacak; kulağımı kesecek diye ödüm kopuyor. Bence yine Feyyaz haklı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Birleşmeyecekti arkadaş, takunyacılardan bu millete hiçbir zaman hayır gelmez ! ”&lt;br /&gt;“ Ne yapsın; memleket sağcılara mı kalsaydı ? ”&lt;br /&gt;“ Karaoğlan diye inşallah boşuna düşmemişizdir yollara ?...Bari şu adama mahcup&lt;br /&gt;olmayalım…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elindeki tarakla aynanın üstündeki büyük kahverengi fotoğrafı işaret ediyor : O, bir trenin penceresine dayanmış…sınıfta olan resmindeki gibi yüzü asık değil, bu kez hafifçe gülümsüyor…&lt;br /&gt;Kapıda yirmi sekiz sıra misket gibi renkli boncuk asılı. Onların şıkırtısı geleni müjdeliyor. Müşteri gelince içim kıpır kıpır ediyor. -Hemen Feyyaz’ın yüzüne bakıyorum; sevincini ne güzel de gizliyor- Boncuklardan yansıyan ışık, dükkânı sünnet salonuna çeviriyor. Bende fırsat buldukça aynada kırmızı, yeşil, mavi lekeleri yakalamaya çabalıyorum…Nihayet tıraş bitiyor. Feyyaz’a para vermek için annemin sıkıca düğümlediği mendilimi açarken, cebimden birkaç renkli boncuk düşüyor. Ahşabın üzerinde çıt çıt sekerek lavabonun altına...taş kesiyorum ! Feyyaz, eğilip topluyor boncukları ve yavaşça gömlek cebime bırakıyor.Yanağımı okşarken elleri yanacak zannediyorum;gülümsüyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Dede gördün mü; Feyyaz, Kasap Rıfkı’nın plastik şeritlerinden asmış...”&lt;br /&gt;“ Plastik şerit mi ? ”&lt;br /&gt;“ Evet, dükkânın kapısındaki boncukları indirmiş…artık ne aynada sıçrayan renkli&lt;br /&gt;toplar var, ne de o güzelim şıkırtı…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;zorla aynaya baktırdılar,&lt;br /&gt;göz kırpmaya çabaladım;&lt;br /&gt;göz kırpmaya çabaladı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;HAKAN İŞCEN&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-1905329981485087997?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/1905329981485087997'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/1905329981485087997'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_11_01_archive.html#1905329981485087997' title='FEYYAZ..(öykü) // HAKAN İŞCEN'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SwOkAHV1DtI/AAAAAAAABf4/4XYpcQgrDcY/s72-c/borges+defteri.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-7180310695710130189</id><published>2009-11-16T10:50:00.000-08:00</published><updated>2009-11-16T11:33:08.648-08:00</updated><title type='text'>Borges'ten Şiirsel Denemeler: Simurg ve Kartal // Yeliz Kızılarslan</title><content type='html'>&lt;a href="http://nl.tinypic.com/" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" alt="Image and video hosting by TinyPic" src="http://i34.tinypic.com/11h5s91.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;Zümrüdü Anka ya da Farsça’daki adıyla "Simurg", Ortaçağ Ermeni ve Bizans ikonografilerinde de resmedilen efsanevi kuşun adı. Jorge Luis Borges’in "Dantevari Denemeler/ Shakespear’in Belleği" adlı kitabına "Simurg ve Kartal" adlı denemeyle konu olan Simurg, Orta Doğu edebiyatında farklı bir anlama sahip.&lt;br /&gt;Yaşamı, yeniden doğumu, insanın gücünü ve yeteneklerini simgeleyen Simurg özellikle İran edebiyatında önemli bir yere sahip. İranlı mistik şair Feriduttin Attar’ın "Mantıkul Tayr" (Kuşların Konferansı) kitabında anlatılan bu kuş; insanın kendine ulaşması için geçmesi gereken yolculukların, 30 kuşla sembolize edildiği ve sonunda Kafdağı’nın vaat edildiği bir hikayeyi anlatır.&lt;br /&gt;Borges’in bu kitabındaki denemede anlatılan Simurg -her ne kadar kendi kültürümüzde de yeterince iyi bilinmese de- yazarın ama bilhassa yabancının gözünden başka bir bakışla değerlendirilir.&lt;br /&gt;Borges, öncelikle Batı edebiyatında Simurg’un bir benzerini aramakla denemesine başlar. "Bir çok yaratıktan oluşan bir yaratık, (diyelim ki) birçok kuştan oluşan bir kuş kavramı yazına ne tür bir katkıda bulunabilir" sorusuna bir cevap arayan Borges’in üslubuyla sıradanlaştırılan bu mitik kuş, Batı edebiyatında "phoneix" (Zümrüdü Anka) denilen kuşa denk düşer.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Küllerinden yeniden doğan kuş&lt;/span&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;Küllerinden yeniden doğan bu kuş, benliğin gizli labirentlerinde kaybolan insanın olgunlaşma serüvenini anlatır. Pek çok ismi ve hikayesinin bir çok versiyonuyla, gerçekte ölümsüzlüğü simgeler. Bu bağlamda, bu yabancılaşma Borges’in, Simurg’la neden ilgilendiğini ve okuyucusunu neden tanıştırmak istediğini açıklar. Onu, Eniada’da ki Mostrum horrendrum ingens’den, Leviathan’da anlatılan ve bir elinde kılıç bir elinde baston olan krala ya da deve benzeyen tuhaf yaratığa benzetir.&lt;br /&gt;Yazısında amacının, bu tuhaf ve gizemli yaratığa ait farklı öyküleri aktarmak olduğunu tekrar belirten Borges, Dante’nin Cennet’in de anlatılan ve Kutsal Ruh’un tasarımı olan bir kartalın değişimini de Simurg’a benzetir. Ancak benzerliklerinden çok farklılıkları ağır basan bu iki kuştan, kartal inanılmazlık; Simurg ise, sonsuzluktur.&lt;br /&gt;Kartal’ı oluşturan insanlar onda yok olmaz, onun bedenini oluşturan fiziki özelliklerine dönüşürler. Simurg’a bakan kuşlar ise, onun kendisidir. Kartal bir anlık bir imgedir ve onu oluşturanlar benliklerini yitirmezler. Simurg ise, gizemli bir bilmecedir.&lt;br /&gt;Arkasında gizli tümtanrıcılığa rağmen, Oidipus mitindeki Sfenks’in bilmecesine farklı bir yorum getiren De Quincy’e göre "bilmecenin çözümü tüm insanlık değil, Oidipus’un kendisidir". Simurg’un arayışı da buna benzer. Arayış ve yolculukların sebebi, kendini arayıştır ve sonunda da kendini bulur, Simurg "Kuşların Konferansı"nda.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Dünyevi mistisizm&lt;/span&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;"Dante’nin Kartal amblemini yaratmasından yüzyıl önce, Sufi şair Feridüddin Attar adlı İranlı, o tuhaf Simurg’u (30 kuş) yaratmış, hem de Dante’nin yarattığı figürün belirtkenlerini içeren ama daha yetkin bir şekilde tasarlanmış bir figür" diyen yazar, kültürler arası ve metinlerarası geçişin ötesinde dünyevi bir mistisizme varır aynı denemede.&lt;br /&gt;Edebiyatın ve Simurg’un simgelerinden biri olan Gnostisizm’e uygun bir anlam yükler bu figüre. Gnostisizm, Farsça marifet ya da Türkçe’de yetenek anlamına gelir. Buna göre Borges’in açısından edebiyat, başka bir kültürden değerli bir Sufi şairin en ünlü simgesini bir yüzyıl sonra başka bir kültürde –Hristiyanlık’ta- buluşturacak kadar başka bir büyülü ifade sanatıdır.&lt;br /&gt;Bu bağlamda, Borges’in yukarda sorduğu soruya tekrar baktığımızda, edebiyat başka başka kültürlerden beslenen, küçük küçük evrenlerin buluşmasından ibarettir. Zaten Borges’de, "Simurg ve Kartal" denemesinin girişine düştüğü dip notta; "Leibniz’in Monadologia’sından evrenin birçok küçük evrenlerden oluştuğunu, bu küçük evrenlerin her birinin aynı zamanda evreni içine aldığını, içindeki evrenin de yine küçük evrenlerden oluştuğunu ve bu evren tasarımının böylece sonsuza kadar yinelendiğini öğrendiğini" anlatır.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#999900;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Eski sembole yeni anlam&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Edebiyatta bu anlamda, bir sonrakine bırakılan ve kendinden öncekinden devir alınanın küçük evrenlerin bir buluşmasıdır. Kuşların kralı Simurg’un, muhteşem güzel tüylerden birini Çin’in merkezine düşürdüğü için yola çıkan diğer kuşların, Kaf Dağı’na yolculuğunu anlatan "Kuşların Konferansı ya da Kuşların Dili" Simur Dağına ulaşan 30 kuşun çabasını ve yolculuklar boyunca arınmasını anlatır.&lt;br /&gt;Ünlü yazar Borges’in şiirsel denemelerinden oluşan "Dantevari Denemeler/Shakespear’in Belleği" adlı kitabı, İran edebiyatının bu en ünlü sembolüne başka bir anlam katar. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff6600;"&gt;&lt;strong&gt;Yeliz Kızılarslan&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;* Jorge Louis Borges, Dantevari Denemeler/Shakespear’in Belleği, İletişim Yayınları: İstanbul, 1999.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-7180310695710130189?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7180310695710130189'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/7180310695710130189'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_11_01_archive.html#7180310695710130189' title='Borges&apos;ten Şiirsel Denemeler: Simurg ve Kartal // Yeliz Kızılarslan'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-6778112096337764115</id><published>2009-11-14T23:08:00.000-08:00</published><updated>2009-11-15T10:35:57.211-08:00</updated><title type='text'>15 Kasım; Dünya Hapisteki Yazarlar Günü..// defter</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SwAn9WefOmI/AAAAAAAABfg/qRekGbBT7rM/s1600-h/Borgesdefteri.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 302px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5404363487803554402" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SwAn9WefOmI/AAAAAAAABfg/qRekGbBT7rM/s400/Borgesdefteri.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;Faciayla olmak, Faciayla yaşamak…&lt;br /&gt;12 yıl süresince dünyanın değişik yerlerinde 35 yazar öldürüldü-idam edildi.&lt;br /&gt;“Orada Kimse Yok Mu?”&lt;br /&gt;Ölüm, “ezeli” olmasına rağmen, kalem tutan ellerin ölümü Sokrates’in hazin sonundan beri alışkanlıklarımız arasına girdi! Ve inanıyoruz: hiçbir aklın hiçbir eleştirisi öldürülen canlarımızı geri getirmeyecek ve yine hiçbir aklın hiçbir eleştirisi “insanı dogmatik uykusundan” uyandırmayacak..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;I:&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;“&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Unutma ben yok olunca değişince kent&lt;br /&gt;Ve bir yoksulun o günlerden sana bağışladığı söz ülkesi yitip gidince&lt;br /&gt;Sonsuz ve isimsiz bir deniz kalacak&lt;br /&gt;Bir de çam ağacı&lt;br /&gt;benim sularımla öpüşen&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;strong&gt;” – Onat Kutlar&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;II:&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;“&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;Yaz işte, tüm bu olup bitenleri yaz, bütün bunları kim hak ediyor? Ve bu “anlam” denizinin aktardığı şeyler hangi sözcüklere sığabilir? Yaz işte bir zamanlar toprak üzerinde yıldızlar kadar akışkan olan adımlar vardı ve bu yeryüzü bir yerlerde “durdurulan-zincirlenen” adımları da düşünür, düşünürdü bir zamanlar… Belleği her kareyi topluyor, topluyor ve bir çizgiye dönüştürüyor, tekrar gök taşından kopan zerreler gibi kemik veya taş parçası olarak toprağa gömülerek ardından parça parça kendi öyküsünü anlatıyor..”&lt;br /&gt;“Bir orak toprağın sesini aldı götürdü.&lt;br /&gt;Seher vakti&lt;br /&gt;evinden çıkan o kimse&lt;br /&gt;Ölülerin rüyasını aldı götürdü&lt;br /&gt;Gece vakti evine dönen o kimse&lt;br /&gt;Ölülerin rüyasıyla geri döndü…&lt;/em&gt;&lt;strong&gt;”&lt;br /&gt;Sokak ortasında faili meçhul cinayete&lt;br /&gt;kurban giden yeryüzü şairi-yazarı: Mohammad Mokhtari &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Açık kalmış, açık bırakılmış dünya “kanalları” hala zehir saçıyor, ölümü&lt;br /&gt;savunuyor, hayata tekme atıyorlar. Kürsüleri hazır, sesleri gür, durmadan şapkalarından tavşanlar çıkarıyorlar politik arenanın soytarıları, ölüme sponsor trastlar, ‘bir şeyleri bir şeylere’ ya da hiçbir şeye sözde akılların açılmaz kağıttan kaleleri, “tarihe en bela vergi” olan duruşları, aldatmacaları, övündükleri ışık hızı, “ateş çağı”, kutsadıkları o köhnemiş Roma tolgalarıyla, tarih ekinini kirleten, kanatan elleriyle durmadan bir şeyleri büyüttüklerini hırıltılı sesleriyle tekrarlayan lanetin kültürsüz süvarileri, iyi dinleyin bizler her yıl sadece 15 Kasım günü değil her gün katlettiğiniz şairlerimizi, yazarlarımızı, hala yeryüzünün dört bir yanında soluksuz bıraktığınız canlarımızı, kalemlerimizi hep anacağız.. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Göz yaşı çağında, etimizde, kemiğimizde onların kutsal nefesini,&lt;br /&gt;mürekkep izlerini taşıyacağız-yaşatacağız. Tarihin maskara yüz maskesini giyerek kainatın dişlerini geçirdiği kalemin şahdamarlarından sözcük-şiir ummanları hep akacak, bunu engellemeye ne idam sehpalarınızın ne de hapishanelerinizin gücü yetmeyecek, dün de yetmedi, yarın da yetmeyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F.Garcia Lorca hala yaşıyor, Onat Kutlar, Said Soltanpour hiç ölmediler, Şeyh Bedrettin hala aramızda, Khosrow Golsorkhi hala tüm krallara, taçlara, saltanatlara meyden okuyor. Bulunduğumuz coğrafya çeyrek yüzyıla yakın bir süredir tutuklu yazarlar cehenneminin yanında en büyük “yazar-şair” kıyımlarına da tanıklık etmiş bölgedir. Yüzlerce kalem ya “iç” ya da dış müdahaleler ve okyanus ötesi çıkarmalar ve kanlı saldırılarla topyekun bir kıyımın kurbanı oldular. Bu yazarlardan bir kısmının adları hala “kayıplar” listesinde geçiyor. Ne mezarlarına ulaşılabilmiştir ne de her hangi bir izlerine. Yılda iki kez toplu&lt;br /&gt;mezarlıkları ziyaret ediliyor, oralara gelen anneler, eşler, çocuklar sanki bin yıldan beri yakın akrabalar, çünkü toprağın altında yatan isimsiz kalemler hepsinin kardeşi- babası, ablası, annesidir…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bu pak vicdanların tek suçları doğruyu, tiksindirici gerçeği, lanetin karanlık yüzünü haykırmak ve yazı aracılığıyla insanlığa seslenmekti..&lt;br /&gt;Bugün dünyanın birçok ülkesindeki hapishanelerde suçları sadece hakikat yolculuğu olan binlerce yazar şiddete ve her türlü kötü muameleye maruz kalmışlardır.&lt;br /&gt;Sokrates’le başlayan zehir kadehinin tarihi olanca hızı ve derinliğiyle&lt;br /&gt;günümüzde de devam ediyor.&lt;br /&gt;Bu köklü ağacın dalları kırıldıkça yerine daha gür daha üretken binlerce fidan yetişiyor, bu dirençli ormanın serpilişini ne yangınlar ne zincirler ne de kıyımlar durdurabildi bugüne kadar.&lt;br /&gt;Bugün 15 Kasım ve bizler tek yürek olarak tüm yeryüzü hapishane kapılarında bir mum yakıyoruz..&lt;br /&gt;Unutmadık sizleri ey sessizler ordusu, ey suskunların gür kalemi…&lt;br /&gt;Sizler bizlere hep “uç” olan sözcükleri öğrettiniz, merkeze oynamadınız,&lt;br /&gt;merkezsin parlayan cismi azamı, şan-şöhret sofrasına süs, her maskaralığına soytarı olmadınız… Her zerrenizle yeryüzünü bir baştan bir başa adalet, barış, özgürlük ve onurlu bir yaşam çizgisiyle donattınız.&lt;br /&gt;“Esintisiz zindanların avlularında”-“sokağı denize bağlayan geçitler” oldunuz, işte orasıdır sizi en gür kır çiçekleriyle hep bekleyen o kutsal yer..&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Saygıyla eğilerek.. &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Borges Defteri Moederasyon Grubu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-6778112096337764115?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6778112096337764115'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/6778112096337764115'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_11_01_archive.html#6778112096337764115' title='15 Kasım; Dünya Hapisteki Yazarlar Günü..// defter'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SwAn9WefOmI/AAAAAAAABfg/qRekGbBT7rM/s72-c/Borgesdefteri.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-713455169098917437</id><published>2009-11-12T16:11:00.000-08:00</published><updated>2009-11-13T06:40:59.867-08:00</updated><title type='text'>"Aşka Düşen Divaneler"..// Sufi.</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/Sv1rkUhZKRI/AAAAAAAABfA/YCZKXNmdOtM/s1600-h/borgesdefteri.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 325px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5403593399642695954" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/Sv1rkUhZKRI/AAAAAAAABfA/YCZKXNmdOtM/s400/borgesdefteri.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;"Acıklı ve üzücüdür sözlerim, biliyorum,&lt;br /&gt;Onların anlamı asla algılanmaz.&lt;br /&gt;Parçalanmış bir yürekten kopup, giderler,&lt;br /&gt;Acılarımın sonunda varacağı yere!&lt;br /&gt;“Deliyim ben! Haklısınız, haklısınız!”&lt;/span&gt; "&lt;br /&gt;Şiir: Lernmontov&lt;br /&gt;Türkçesi: Sufi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İster felsefe ya da politikada, ister şiir ya da sanatta olsun, olağanüstü kişilerin, yeteneklerin hemen hemen birçoğu melankoliktir. Hem de bazılarında bu öylesine şiddetlidir ki, kara safrandan ileri gelen hastalık belirtileri dahi gösterirler; örneğin kahramanlar arasından Herakles’in başından geçenlerde anlatıldığı gibi. Çünkü Herakles de öyle bir yaradılışa sahip olmalıydı ki, bu yüzden yaşlılar saralıların(epileptik) hastalıklarını, Herakles’i göz önüne alarak , “kutsal hastalık” diye tanımlamışlardır. Herakles’in, hem çocuklarının karşısında kapıldığı çılgınlık nöbetleri, hem de Öta’dan uzaklaşmadan önce yaralarının açılması bunun kanıtıdır, çünkü bu, birçoğunda olduğu gibi, kara safrandan ileri gelmektedir. Ispartalı Lysander’in ölmeden önce aldığı yaralarda da söz konusu aynı şeydir, ayrıca aklını tamamen yitiren Aias ile yalnızlığa sığınan Bellerophntes için de durum aynıdır. Bu yüzden Homeros şu dizeleri yazmıştır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="color:#999999;"&gt;Ama bir gün tanrılar nefret etti ondan,&lt;br /&gt;Aleion ovasında kaldı tek başına,&lt;br /&gt;İnsanlardan kaçarak yedi kendi kendini&lt;/span&gt;.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünüşe göre öteki kahramanların durumu da bunlardan pek farklı değildir. Daha sonraki dönemlerde ise Empedokles, Platon, Sokrates ile ünlü birçok kişinin, ayrıca ozanlardan büyük bir bölümünün adlarını sayabiliriz.&lt;br /&gt;Şu kısacık yazıyı bana yazdıran şeye gelince, defter okurları (eski okurları) benim Herak’ımı bilirler(Herakles hayranlığından dolayı ona bu adı vermiştim), 80’lı yıllarda 10 yıl içeride kaldı, tahliye edildikten sonra 2 yıl da evine kapanarak dünyaya sırtını çeviren ve toplamında 12 yılını iç-dış hapiste geçiren bir filozof kadar donanımlı can dostum, güzel dostum içindir..ve hayat bizi hiç hesapta olmayan bir noktada bir gün buluşturdu ve o tarihten itibaren dostluğumuz sürdü gitti, ta ki Herak’ımı acıklı bir biçimde kaybettiğim günü bana yaşattı şu rezil dünya..O da hastaydı, tedavi görüyordu..&lt;br /&gt;Arada bir uğradığı mahalle kahvesinde her gün orada-burada gördüğümüz kuru gürültülü insan topluluğu ona “deli” muamelesi yaptı, oysa aralarından kaç kişi onca acıyı kaldırabilirdi acaba? Çok kuşkum var. Onlar ömürlerinde bir tek kömür koru, sıcaklığını bilirler, oysa taş ve demir de eğer ateşe tutulursa doğası gereği soğuk olmasına rağmen kömürden daha sıcak olabilir.&lt;br /&gt;Kim ne anlar içimizdeki kara safra’dan Herak’ım?&lt;br /&gt;Vücutta az biraz ruhsal denge bozulmaya yüz tutsun, Herak’ımdan beter bir depresyon muhtemelen sizi de yoklar. Güzelliğin katledildiği, önüne set çekildiği bir devrandan süzüldü geldi bir kuşak, ne talih ki hep aynı noktaya varıyor ellerimiz. Rüşvetin, ahlaksızlığın, adam kayırmacılığın abidesi olan kimseler topluma ahlak dersi vermeye devam etsinler. Ama keşke’vicdan azabının dinamizmi için, duyumsamazlıktaki hiçliği keyfimizce terk etmek elimizde olsaydı”. Gerçekte bu “seçkin” şeyleşmiş kişilerin dünyaya, sanata hep baş aşağı bakmalarını pek umursamıyorum çünkü bu tayfalar için tek sorun “uykusuzluk” derdidir, uyumaları, uyutmaları için yatakla tek kahramanlık ilişkileri, modernin bayat-çürük gurur abidesi şeyler, zatlar.. ama bütün bu keyfi iradelerini tercihler, çekişmeler adına sergiledikleri zaman, işte o zaman benim de kara safram tepeme vuruyor! İnanın bana bu çarpıtılmış görüntü bir zihin yanılsaması değildir, çünkü kendisiyle eşdeğerli, gerçek bir çarpıtmayı yeniden-üretir, yani kişileşmiş şeylerin temsilcileri olarak kodamanların rolünü yeniden biçimlendirir.&lt;br /&gt;Benim Herak’ımı, sizlerin güzel düşlerini de yok eden bu yaratıklar ve türevleridir ve hala da bu durum devam ediyor. Güç, gösteriş nereye toplanmışsa pisliğini temizlemek hep bunlara düşer, ateş nöbetini bilmezler, kültür arenası bezirganı, gerçek sperm ziyanı, leş yiyici haydutlardırlar benim için ve birçok kimse için. Çarkın, sistemin hiç olmayacak duasına amin bile değiller.Metalar dünyasının bildik, tanıdık fetiş karakterleri oldukça, daha nice üzüntüler, kederler &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;yaşayacağız..Çünkü bu zibidi zihniyetler aşkın ardından ölümü hiç bilmezler, sadece toplandıkları yağma sofrasının tatlısını bilirler, kaşığı ellerinden alın ki bir güzel ağlasınlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sakın unutmasın kimse, Metafizik incelikler ve teolojik süsleri bizlerde biliriz elbet, ama “şeyleşme” dünyasını hiç bilmeyiz biz Sufi’ler, Melamiler..&lt;br /&gt;Yaratılışın kendisini bizlerde “ilk sabotaj” eylem olarak biliriz ve birileri için hepten hafızasız kalmanızı hala yanlış anlarız..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elden ne gelir bir avuç “ayaksız vicdan azapları” hala dolaşıyor aranızda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Sufi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 Kasım dünya hapisteki yazarlar günü arifesinde, giden canlar için, giden bütün Herak’lar için, Nesimi’den:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;span style="color:#999999;"&gt;Şem'e düşen pervaneler&lt;br /&gt;Gelsin bir hoşça yanalım&lt;br /&gt;Aşka düşen divâneler&lt;br /&gt;Gelsin bir hoşça yanalım&lt;br /&gt;Yanmaktır bizim kârımız&lt;/span&gt;.."&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-713455169098917437?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/713455169098917437'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/713455169098917437'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_11_01_archive.html#713455169098917437' title='&quot;Aşka Düşen Divaneler&quot;..// Sufi.'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/Sv1rkUhZKRI/AAAAAAAABfA/YCZKXNmdOtM/s72-c/borgesdefteri.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-1597809322185308733</id><published>2009-11-10T00:13:00.000-08:00</published><updated>2009-11-10T00:30:36.514-08:00</updated><title type='text'>Kendime Kırgınım(I&amp;II)..// Efsane Hoşbaht</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SvkkY-TJ4UI/AAAAAAAABeo/LaLJDgmflcs/s1600-h/borges+defteri+II.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5402389239466418498" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 397px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SvkkY-TJ4UI/AAAAAAAABeo/LaLJDgmflcs/s400/borges+defteri+II.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;“Sana kırıldım” dediğinde “git kendine kırıl” dedi.&lt;br /&gt;Ve O, sorumluluğu öğrendi.&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Kendime kırgınım (I)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;O geceden sonra gök yüzüne bakmaktan çekiniyorum ; güçlü tanıdık geştaltlar taşıyor. Gece sim tozu kokuyordu ve gökyüzü taze galaksi kümelerinden olgundu. Yerine koca bir yokluk boşluğu bırakıp bir doğum sancısı gibi seni benden çekip aldılardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölünüşün zuhuruna şahittim. Hiç çırpınmadım, sakindim ve yokluğun tüm ihtimallerini üstlendim. Bütünüme yetişmeliydim. Genişlemeliydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamda kötü günlerimiz, iyi günlerimiz olmayacaktı, organik paylaşımlarımız olmayacaktı, bir hissin kuytusunda tutunabilirsek şayet, içe doğru yeşerecektik, ölüm bizi yeniden kavuşturuncaya değin.&lt;br /&gt;‘Ölmeden evvel ölme’ ihtimali kuantik bir potansiyeldi,….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;Onun kıyılarına seferi için uçurumlar geçecekti,&lt;br /&gt;uçurumlar düşecekti.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Karar verdim, boşluğu aşacaktım, bütünüme ulaşacaktım. Yola çıktım.&lt;br /&gt;zamanlar geçti . Çocuklar doğurdum ve kocalarım oldu, boşluğa bin bir hikayenin aksi düştü. Akışı gördüm. ‘Kabul etme ’yi öğrendim, ve ‘kabul etme ’nin ‘boyun eğmek ’ten farklı olduğunu . Kabul etmenin anlamının ‘her şeyin sorumlusu benim’ demek olduğunu öğrendim , ve Ötekinin benim aynam olduğunu. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;Uçurumlar geçti;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hasrete yenik düşmedim. Yaşamın her çorak köşesine, yenidenlik çiçekleri diktim, tohumlar serptim ve suladım . Yoksul kalan kesimlere bereketli düşler döşedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni gördüğüm anda tanıdım, sen bir şiirdin ve ben herkestim. Sözlerini bana toplayınca parmaklarımı açtım, evrene akıttım tözü…kızıldan ultra mora dek, dalgalandı maviler, pembeler uçuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken bir bedende gördüm doğanı…bunca asırdır düşümde taşıdığım sen …şimdi karşımdasın uzak kavramımdasın….. üreme yasası gereği kocalarım ve çocuklarımla çoğalmış olan bana baktın …. insan benliğinle seslendin. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;Uçurumlar düştü;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“davranışların hafızama hiç de dostça yazılmıyor. bu nedenle tehlikedesin. bana bir iyilik yap, kötülük olmasın, bir kötülük göster ki, iyilik olmasın” dedin.&lt;br /&gt;Yargın idim. Beni yabansadın. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;Melekler duyar;&lt;br /&gt;İçten kırılmak tiz bir sessizliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;…Tanımlanmayan bir nitelik, kırık niceliklere parçalandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygular dünyada tanımlanmalı, sınıflanmalı ve analiz edilmeli; kırıldım.&lt;br /&gt;Dürüstlük evrensel bir fazilettir. Evrensel yasada ‘Kırık bir kalp’ vakasında suçlu hep kırılmaya izin veren yani kırılandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;Kendime kırgınım (II)&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;gözlerime bakmak istemiyorum&lt;br /&gt;Bunca zamandır hiç hesapsız dağılıp yeşerdiğim, yaşam estirdiğim, hayat savurduğum !!?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her bir karanlık kıvrımında&lt;br /&gt;Hep dipte kıvılcım yaktım&lt;br /&gt;hüzünlere kutlama stratejisi&lt;br /&gt;taşıdım en dikenli haçlarımı, umut omuzlarıma&lt;br /&gt;hançere karşı merhem idi ekonomim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;arınmaya; aydınlıktan leke söker göğe tırmanırdım&lt;br /&gt;Özümden tanrıça toparlardım arka sokakların batık sularında&lt;br /&gt;Sahip çıkmaya kararlıydım ; meta pazarlarından hiçlik toplamaya&lt;br /&gt;Sahip çıkmalıydım yaşama&lt;br /&gt;Zirve değildir miraç&lt;br /&gt;işte ta burada, karanlığın zifiri göbeğinde…şakı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“haydi hadi yüreğime gayret…..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;iktidarı zulümse topraklarımda&lt;br /&gt;Baharlar biriktiririm damarlarıma&lt;br /&gt;Bu gün değilse elbet bir gün&lt;br /&gt;her an başlar hep yeniden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kime tehlikeliyim, nedir güven?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşam kıpırdadı duyumsadı nöronum;&lt;br /&gt;ki &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;“ey yaşamın her suretinde baki kalan&lt;br /&gt;Sen benim cilalanmış yüzümsün şimdi&lt;br /&gt;Kim ki baka suretine o kala kendi siretine”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;her biçimde kavrarım seni&lt;br /&gt;uçuşsan irtifa, düşüşsen kanadım&lt;br /&gt;Kara vadiysen, kardelenim&lt;br /&gt;Rüzgarsan, güzerim&lt;br /&gt;Duyumsan seslenişim&lt;br /&gt;Şamansan doğanın erki&lt;br /&gt;Tuzaksan avlananım&lt;br /&gt;Ve sorunsan yanıtım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;Sen mevsim ben erguvan&lt;br /&gt;ben zulüm sen isyan&lt;br /&gt;Sen düş ben betim&lt;br /&gt;ben ibadet sen inanç&lt;br /&gt;sen seçersen ben eyleyenim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Efsane Hoşbaht&lt;br /&gt;Adem-Havva dosyasından&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-1597809322185308733?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/1597809322185308733'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/1597809322185308733'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_11_01_archive.html#1597809322185308733' title='Kendime Kırgınım(I&amp;II)..// Efsane Hoşbaht'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SvkkY-TJ4UI/AAAAAAAABeo/LaLJDgmflcs/s72-c/borges+defteri+II.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13060578.post-8044802130458918429</id><published>2009-11-05T13:14:00.000-08:00</published><updated>2009-11-05T13:31:35.258-08:00</updated><title type='text'>Alıştırma Nesneleri..// Negar Azimi-Çevirisi: Samet Köse</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SvNB-BJrL2I/AAAAAAAABeg/pAvcoBSQ_EQ/s1600-h/pamuk-1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 282px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5400732911864065890" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SvNB-BJrL2I/AAAAAAAABeg/pAvcoBSQ_EQ/s400/pamuk-1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#999900;"&gt;The New York Times Dergisinin 1 Kasım sayısında, Bidoun Dergisi editörlerinden Negar Azimi ımzali güzel bir yazı çıktı. Nobel Laureate yazarımız Orhan Pamuk'un içdünyasına ve nesnelerle bağına dair içgörü sunuyor..// Samet Köse&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;Alıştırma Nesneleri&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#666666;"&gt;&lt;br /&gt;Acaba hangisi daha önce ortaya çıktı -- Orhan Pamuk'un müzesi mi yoksa onun yeni romanı, 'Masumiyet Müzesi' mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Negar Azimi&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'un, sıcak, güneşli bir yaz gününde romancı Orhan Pamuk, yazarlara özgü&lt;br /&gt;çalışma dolu tahtı, sandalyesinde arkaya doğru yaslandı ve pencereden dışarıya baktı. Boğaziçi, Marmara Denizi ve Haliç'in birbirine kavuştuğu ve turkuvazın mükemmel bir karışımı olarak ortaya çıkardığı kusursuz manzaraya gözlerini iyice alıştırmıştı. Bugün, depresif olduğunu söylüyordu. "Ben, bir yazarım. Yazmam gereken&lt;br /&gt;kitaplarım var. Ben, ne diye bir müze inşa etmeye kalkışıyorum?" O sırada yakından geçmekte olan bir gemiden gelen folklorik müzikle boğulmaması için sesini kreşendo tarzında yükseltti. Solunda, kitap yığınlarının üzerine tünemiş, içi doldurulmuş bir kuş, yazarın konuşurken bu güzel ama bahtsız martıya hitap ettiği izlenimini&lt;br /&gt;veriyordu. Odanın her tarafına Pamuk'un kurmaya çalıştığı müzenin ham maddeleri serpilmişti: tuzluklar, porselen heykelcikler, ayarsız kapı kolları, piyango biletleri ve bir ayva öğütücüsü. Türkçe büyük harflerle, "Yazarken asla nesneleri unutma" sözü biraz karşısında sarı renkli birkağıtta yazılı duruyordu. Stresli görünüyordu. Sonbahar'da Harvard'da vermesi gereken konferansları vardı. Bir sonraki romanında hiç ilerleme katedememişti. Yeni aşkı, romancı Kiran Desai ile çıkacağı&lt;br /&gt;tatili düşledi. Aşk Gemisi'nden yükselen müziği hala işitebiliyordu. Birden irkildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nobel ödülü-kazanmış bir romancının, bir müze inşa etme düşüncesi 10 yıl önce yine bu kentte başlamıştı. Borges benzeri romanı "Benim Adım Kırmızı" ile gelecek olan üne kavuşmadan önce Pamuk'un zihni, aşk acısından muzdarip Kemal adında bir genç adamın öyküsünü kurmakla meşguldü. "Masumiyetin Müzesi" kitabının coğu yerinde, tanımlayıcı biçimde ortaya çıkan hüzünlü kahramanı Kemal, tıpkı Pamuk gibi,kentsoylu bir İstanbul ailesinin çocuğuydu. Kendisinden daha yoksul, uzaktan akrabalığı olan, güzellik yarışmasına katılmış Fusun'a aşık olmuştu. Bu noktadan itibaren Pamuk bize saplantı ve sosyal sınıfın antropolojik bir portresini andıran onlarca yıl sürecek bir kayıp öyküsünü ve yazarı Orhan Pamuk olduğu için Doğu ve Batı hakkındaki&lt;br /&gt;düşünceleri aktarmada rehberlik ediyor. Romanın sonunda Kemal, Fusun'la ilişkilendirdiği nesneleri keşişlere ait bir adama ile toplar ve onun için Masumiyet Müzesi şeklinde bir anıt diker.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemal gibi, Pamuk da romanının 83 bölümünün her biri için, 83 sergiyle dolduracağı bir nesneler müzesi açacak. "Son 10 yıl bu roman üzerinde çalışırken", diyor Pamuk, "Öyküyle bir yerde kesişecek günlük nesnelerle karşılaştım. Bazen de, öykü kendi içinde akıp giderken onu tutması için bir nesneyi talep ediyordu, ben de öyle yaptım. Takılıp kaldığımda, çevremdeki nesnelerden fikirler aramaya başlarım. Benim&lt;br /&gt;algılarım, ya da sen, buna benim dokunaçlarım diyebilirsin, dükkan vitrinlerinden, arkadaşların evlerine, bit pazarlarına ve antika dükkanlarına dek açıktır. İşte Masumiyet Müzesi bu şeklilde ortaya çıktı. Burada gösterilen fotoğraflar, o nesnelerin yalnızca bir kısmı ve açıklayıcı başlıklar yazarla görüşmelerden alındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müze gelecek yıl 19. yüzyıldan kalma dar bir binada açıldığı zaman, içeriye girişler romanda basılı olan biletle ücretsiz olacak. Her bölüm, ister '"Aşk Acısının Anatomik Bir Haritası" ya da "Babamın Ölümü" olsun Pamuk'un kısa ömürlü gösterimlerine esin verecek. Nesnelerin arasında: 4213 sigara izmariti, 237 saç beresi, 419 ulusal piyango bileti ve bir de ayva öğütücüsü yer alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pamuk, bir öğleden sonra bana kurmakta olduğu müzeyi gösterdiğinde, birlikte en üst kata çıktık ve aşağıdaki yapı döküntülerine baktık. Yarım karanlıkta, haleti ruhiyemiz tıpkı mimaride olduğu gibi olası olana gebeydi. İyi de, Pamuk'un müzesine kimse gelecek miydi?&lt;br /&gt;"Annem, benim romanlarımı hiç kimsenin okumayacağını söyler, dururdu", diyor Pamuk, "Romanlarım hiç kimsenin gitmediği müzeleri onurlandırıyor, hani sadece kendi adımlarınızı duyduğunuz müzeleri". Pamuk, yıllardır Hangzhou'da Çin Geleneksel Tıp Müzesinden, Smithfield, North Carolina'daki Ava Gardner Müzesine bu tür tuhaf&lt;br /&gt;müzelerden yüzlercesini ziyaret etmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahramanı Kemal de, 5723 müzeyi ziyaret etmiş birisi olaral çıkıyor romanında. Kemal ve Orhan'ın arasında benzerlikler, bana yazarı kızdırmakta hiç de başarısız olmayan o soruyu sordurdu. Karmaşık bir müzik aletini andıran sesini değiştirerek, yanıtı içinde saklı soruyu sordu: "Bay Pamuk, Kemal siz misiniz? Yeter artık. Hayır, ben Kemal değilim, ama Kemal olmadığıma sizi ikna edemem. İşte romancı olmak budur."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Telaşlandı" sözcüğüni çaktırmadan not defterime düştüm. Sonra birden rahatladı. "Yanlış bir fikir vermek istemem", dedi. "Ben, mutluyum. Tolstoy'un okulu vardı. Başka bir yazarın dergisi, bir diğerinin film hayalleri, bir başkasının ise politikası. Bu müze, benim okulum, benim dergim, benim filmim, benim politikam. Benim bir parçam"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Türkçesi: Samet Köse&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ANAHTARLAR&lt;br /&gt;Anahtar sıradan bir nesnedir. Müzemin, bir kenti kent yapan sıradan şeylerle, alçakgönüllülükle doldurulmasını isterim. Müzemin kentin müzesi olmasını, sokak haritalarından kilitlere, kapı tokmaklarına, halkın kullanımına açık telefonlardan, sis düdüklerine herşeyi kapsamasını isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜÇ TEKERLEKLİ BİSİKLET&lt;br /&gt;Romandaki iki ana karakter, uzak kuzenler olup, 1950'ler ve 1960'larda onlar çocukken, ailenin daha varlıklı olanlarının, daha az ayrıcalıklı olanlarına kullanılmış elbiselerini ve oyuncaklarını vermeleri adettendi. Bu iki kuzen, Kemal ve Fusun yıllar sonra karşılaştıkları ve birbirine aşık olduklarındanda, Fusun yıllar önce Kemal'in ailesinden hediye olarak aldığı üç tekerlekli bisikleti anımsar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖCEK İLACI PÜSKÜRTÜCÜSÜ&lt;br /&gt;Bu kırmızı koltukta bir böcek ilacı püskürtücüsü yer alıyor. Üzerinde Türkçe "Temiz İş" yazıyor. Tüm haşereleri, sivrisinekleri öldürür. 1950ler'de yemek masasının etrafında bile onu püskürten aileleri hatırlarım. Bunu bir dükkandan satın aldım. Rengini beğendim. Ölümü anımsatıyor bana. Hatta biraz daha primitif.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAVANOZDA TAKMA DİŞLER&lt;br /&gt;Dedelerimizin, ninelerimizin kuşağında herkesin böyle takma dişleri vardı. Hatta okulda aksi huylu yaşlı öğretmenlerin de takma dişleri vardı ve bizi azarladıkları zaman tuhaf bir ses çıkarırlardı, tüm sınıf gülerdik. Herkesin bunları satın almaya gücü yetmezdi. Büyükannem her gece yatmadan önce, adeta bir ritüel gibi, ağzından&lt;br /&gt;takma dişleri çıkarır, ellerinde narince tutar, diş fırçası ve diş macunuyla onları temizler, sonra sabaha dek onları bir bardak suyun içine koyardı. Bu görüntü beni hep büyülemişti. Babam ölüm döşeğindeyken, aynı cam bardak ve aynı takma dişleri onun yatağının yanı başında da görmüştüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KUŞLAR&lt;br /&gt;Bu romanda özdeşleşmeye çabaladığım karakterim Fusun, evliliğinde zamanını kuşları boyayarak geçiriyor. Onun gibi ben de gençliğimde ressamdım. Müzemde, Fusun'un titizlikle, bir bir boyadığı Istanbul'un ünlü kuşlarını ben kendim boyayacağım. Bu gördüğünüz, bana müzemi hazırlamada yardımcı olan içleri doldurulmuş bir martı ve karga. Arada balkonuma konan başka kargalar da, bu kuşlara bakıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AYVA ÖĞÜTÜCÜSÜ&lt;br /&gt;Bu ayva öğütücüsü, benim hakkında tam olarak bir bölüm yazdığım müstesna bir nesne. Romanı yazarken, ofisimin yakınındaki bir ucuzcu dükkanda gördüm ve onu satın almak zorunda hissettim. Türkiye'de 1980 askeri darbesinin tuhaf mirası hakkında yazmayı istiyordum. O dönemde sokağa çıkma yasakları vardı ve askerlerce durdurulmadan kentin içinde gezmeniz mümkün değildi. Bir sahnede, romanımın kahramanı Kemal, bir&lt;br /&gt;kontrol noktasında durdurulduğunda cebinde bu ayva öğütücüsünü taşıyor. Bu açıkça, şüphe uyandıran bir nesne. Gecenin yarısında, hem de darbe olmuşken o ayva öğütücüsünü taşımanın ne gerekçesi olabilir? Reçel yapacak olmasın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotoğraflar: Olaf Blecker &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13060578-8044802130458918429?l=borgesdefteri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/8044802130458918429'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13060578/posts/default/8044802130458918429'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://borgesdefteri.blogspot.com/2009_11_01_archive.html#8044802130458918429' title='Alıştırma Nesneleri..// Negar Azimi-Çevirisi: Samet Köse'/><author><name>borges defteri</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00219857904022403161</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='13015202598554904914'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_YvrIsHezbao/SvNB-BJrL2I/AAAAAAAABeg/pAvcoBSQ_EQ/s72-c/pamuk-1.jpg' height='72' width='72'/></entry></feed>