tag:blogger.com,1999:blog-130481282008-07-17T16:52:18.806+03:00sersemtavuksersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comBlogger147125tag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-25127966730601685452008-07-17T16:35:00.000+03:002008-07-17T16:40:03.731+03:00bırak kadının olayımoy çokluğuyla aslında bir tavuktan ziyade, bir horoza benzediğime karar verildi. gücendim mi? hayır. zaten dolabımdaki elbise ve eteklerin sayısının pantolon ve şortların yarısını bile bulmaması işkillendiriyordu beni. ya topuklu ayakkabılara ne demeli? sadece bir tane. onunla da koşamıyorum zaten.<br /><br /><br />en kısa zamanda alışverişe çıkmam lazım. ya da sevgilimle sevişmem. kadın olduğunu anlamanın daha güzel bir yolunu bilmiyorum çünkü.<br /><br /><br />* ankete katılan herkese teşekkürler!sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-24433667777608916792008-07-09T23:03:00.002+03:002008-07-09T23:48:13.629+03:00sevişen yaramaz çocuklar gibibirden bire oldu. yağmurun sesi ve kokusu, kadının burun deliklerinden içeriye girerken hava da aydınlanmaya başladı. temmuz'un ortasında yağan bir yağmur ve sadece bir kez gördüğü bir adama sarılma isteği bir araya gelir de, buna bir muzice denmez mi?<br /><br /><br />bence denir.<br /><br /><br />- sabah seni uyandırmamı ister misin?<br /><br /><br />sabah olduğunda, adamın bedeni, kadının kaç zamandır dizginlenemez ruhunu sakinleştirdi. onu aldı. sardı sarmaladı. öptü. kokladı. saçlarını okşadı. zevk bağışladı. doyurdu. yorgun bir şekilde yatakta uzandıklarında daha fazla direnmeden uykuya teslim oldular. iki insan seviştikten sonra birlikte uyumayı becerebiliyorlarsa, her ikisi de bir kez daha sevişmeyi haketmişler demektir.<br /><br /><br />ertesi gün bütün gün birbirlerini düşündüler. bütün bu koşuşturmacanın, aptal planların, günlük rutinlerin, toplantıların, sunumların, müşterilerin ortasında bir an durup birbirlerine ait oldukları anı düşündüler.<br /><br /><br /><br />beni istediğin zaman uyandırabilirsin.sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-25013387620915998012008-06-23T11:38:00.004+03:002008-06-23T11:49:14.939+03:00on yüz bin baloncukklasik bir pazar öğleden sonrası. çok sıcak. kapı pencere açık. hafiften bir esinti geliyor ara sıra. perdeler şöyle bir uçuşuyor gibi oluyor. sonra yine sıcak. buz gibi suyun altında bir kaç dakika boyunca duruyorum. bir şeyler yapmalı ama ne? acaip yalnız hissediyorum kendimi. sözümona havuza gidecektik bugün. o kadar da pembe puantiyeli yeni bir bikini almıştım. aynı renk krem farım bile vardı havuz başında şık ve güzel olmayı başarabilen kadınlara biraz olsun benzeyebilmek için. ama evdeyim. yalnızım. herkes bir yerlere dağılmış gibiy. oysa herkes tam o anda benim gibi duşun altında vakit öldürüyor, biliyorum. bu böyle olmaz. süper seksi iç çamaşırlarına bir avuç dolusu para bayılıp sonra onlarla masturbasyon yapacak kadar acınacak haldeymişim gibi ne bu iç sıkıntısı allah aşkına? haydi kalk. güzelce giyin. saçlarını da ör öyle ıslak ıslak. sokağa adımını attığın anda kuruyacaklar zaten. hafif de bir makyaj yap. flip floplarını geçir ayağına, istanbul'un duman tüten asfaltına inat. tak bezden çantanı da koluna. herkes kendi yoluna. hadi bakalım. eminim güzel bir sürpriz beni bekliyor dışarda.<br /><br /><br />aaa bu ne? aylar önce almıştım ben bunu semt pazarından. çocukluğum tutmuş demek ki. aaa doluymuş içi. hemen on yüz bin baloncuk çıkarmalıyım! olley!<br /><br /><br /><br /><br /><a href="http://bp1.blogger.com/_gUmHj32mnuk/SF9hWoMesYI/AAAAAAAAAAs/4JIjA_Un7GM/s1600-h/023.JPG"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5214993934893101442" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_gUmHj32mnuk/SF9hWoMesYI/AAAAAAAAAAs/4JIjA_Un7GM/s320/023.JPG" border="0" /></a><br /><br /><br />not: sürpriz gerçekten beni bekliyormuş. ama ben baloncuklara dalıp biraz geç kalmışım. :(sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-956383789704907782008-06-15T23:05:00.002+03:002008-06-16T00:19:23.541+03:00yeniden başlatmalum, sonbahar çocuğuyum. böyle söyleyince ''orospu çocuğu'' gibi oluyor ama o kadar da kötü değil. biraz melankoli, biraz hüzün, biraz ibişlik katıyor işte insana, hepsi bu. hal böyleyken, insanların genelde ''kış depresyonu'' olarak yaşadıkları olayı, biz yazın yaşıyoruz. o güneş böyle coşkuyla dolmuş da patlayacakmış gibi parladıkça, biz büzüşüyoruz. etrafta libidoları tavan yapmış genç erkekleri ve genç kadınları gördükçe korkuyoruz. sürekli gülümseyen insanları ''bu kadar mutlu olacak ne var, ha?'' diye azarlayasımız geliyor. herkes yaz tatili için üç bin beş yüz yıldızlı tatil köylerinde rezervasyonlarını yaptırmış, tatile çıkacakları günün gelmesini iple çekerken biz planımızı soranlara kibarca bir bok yapmayacağımızı ve evde oturacağımızı söylüyoruz. kimse bizi anlamıyor. <br /><br /><br />derken, bu sabah balkonda oturmuş kahvaltıya eşlik eden çayımı içerken ve kendi kendime okan bayülgen sanki karşımdaymış gibi ''pınar beyaz bitse çok üzülürüm okan'cım'' gibi bir takım reklamlardan aşırma repliklerle eğlenirken, birden bire gök gürlüyor. kafamı kaldırıp, indirip, tekrar kaldırmam arasında geçen o kısa sürede güneşin altında neşe içinde oynayan parktaki çocukların yerini, yağan doludan kaçışanlarla terkedilmiş bir park alıyor. inanılmaz bir görüntü. çok acıklı. kendimi acaip mutlu hissediyorum. öyle ki, çok mutlu olduğum anlarda yaptığım gibi annemi arıyorum.<br /><br /><br />- anne??<br />- ne oldu? ne var?<br />- dolu yağıyor burada!<br />- aaa?<br />- evet ya çok güzel. bir anda oldu herşey. çok acaipti. kimse kalmadı dışarda. herkes kaçtı. arabalar bile ağaçların altına çektiler kendilerini. <br />- ay üşüme sakın!<br />- ya anne ben ne diyorum sen ne diyorsun ya?<br />- ay pencereleri camları kapat!<br />- oha? duydun mu sesi. gök gürledi. hadi kapatıyorum.<br />- pencereleri de kapat, duydun mu?<br />- ya gerçekten anlamıyorsun değil mi?<br />- manyak olduğunu mu?<br />- evet?<br />- anlıyorum.<br />- teşekkür ederim anne. öpüyorum.<br /><br /><br />tam da depresyona girmek üzereydim ve haziran ayının bana attığı kazığa bak. ahah! mümkün değil bu durumda kendimi koyvermem. kapanıp yeniden başlayacağım, karar verdim.sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-52622624649499266512008-05-20T23:14:00.000+03:002008-05-20T23:43:02.074+03:00run lola run!<span style="color:#33ccff;">koştum... koştum... koştum... hiç durmadan, saatte 9 km hızla koştum. dakikalarca...nefesim kesilene kadar. sırtımdan kalçalarıma sıcak damlalar süzülene kadar. tükenene kadar. koştum... en nihayet arkamdan bir ses duydum belli belirsiz; ''biraz mola verin isterseniz?!'' ah, tabi. iyi olur. kaptırmışım kendimi. bir şeyler düşünüyor olmalıydım ki, kocaman bir spor salonunun bir köşesinde, aptal bir koşu bandının üzerinde, amaçsız bir şekilde hiç durmadan koştuğumu unutmuşum. varacak hiçbir yer yok üstelik. sadece koşuyorum. aksi zaten mümkün değil. mal gibi durduğum anda bütün bedenim arkaya doğru hızlı bir şekilde geri gidecek ve ayaklarım yerden kesildiği gibi kafayı yere çarpacağım. pekmezim akacak. bu sahneyi çok düşündüm. neyse ki önümdeki ipi çekip aleti durduruyorum. ''abarttım sanırım?'' diye salak bir şekilde gülümsüyorum antranöre. bir nevi hamster olmuşum. oysa bu hayatta en son olmak istediğim şey şirin ve komik olmak. al işte, yine bir hata yaptım. ben bu hayatta ne kadar çok hata yapıyorum tanrı'm!<br /><br /><br />bu aralar odaklanma sorunu yaşıyorum. evet. odaklanmama değil, odaklanma. çok fazla odaklanıyorum yani. kendimi kaybediyorum resmen. pek farkında olmadan odaklanıyorum sanırım. e bu da çok saçma oldu. odaklanmanın ruhuna aykırı. odaklanmak demek tdk'ya göre, odaklama işine konu olmak demekmiş. oww! aman ne açıklayıcı tanım. adeta kelimenin bütün anlamını iliklerimde hissettim. kelimelere takılmayalım en iyisi. şunu bilelim yeter, canım hiç sıkılmıyor bu aralar. ama buna karşılık hissedememek gibi bir bedel ödüyorum. anladınız mı? anlamadınız. neyse.<br /><br /><br />bilmemkaçıncı defadır love is here dinliyorum mesela. eskiden olsa şimdiye kadar ya şarkıyı değiştirmiş olurdum ya da çoktan gözlerim dolmuş olurdu. james benim için sadece şarkı söylüyor deminden beri oysa. <br /><br /><br />değil mi james?</span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-19763527666996729532008-04-07T22:09:00.001+03:002008-04-09T23:35:29.920+03:00bungle in the jungle<span style="color:#33ccff;">uçak gittikçe yükseliyor. 30e numaralı koltukta oturuyorum. sağ kanadın hemen arkasındayım. en sevdiğim yer. uçak yükseldikçe hemen altımızdaki toprak küçülüyor ve biz bulutların ortasındayız. orgazm olmak gibi bir his. şu an yaptığım işi yapmasaydım, pilot olabilirdim. bir pilot olsaydım da ''şu an yaptığım işi yapmasaydım, fahişe olabilirdim.'' diye bir cümle kuracaktım muhtemelen. şu hayatta her şey bir muamma. <br /><br /><br />gökyüzü parçalı bulutlu olduğu için, biz yükseldikçe yere yansıyan uçağın gittikçe küçülen gövdesine bakıp düşünüyorum: işte yine dönüyorum. oysa daha bir kaç saat evvel havaalanı servisinin manyak şoförü önümüzdeki bütün araçları sollarken camdan dışarı bakıp ağlıyordum. neyse ki gözümde güneş gözlüklerim vardı. bu şehir, bütün bana aitliği ve yaşanmışlıklarıyla üzerime üzerime gelirken, belki de gitmenin daha iyi olacağını düşünmekle ne kadar iyi bir karar verdiğimi bir kez daha anlayıp ağlıyordum. <br /><br /><br />geri döneceğimi bile bile.<br /><br /><br />havalaanında kapıların açılmasını beklerken, 30 yaşlarında bir kadının salonun ortasında bağıra çağıra ve aksanlı bir ingilizceyle telefonda konuşması bile beni bu düşüncelerden ayıramamıştı. sadece kadının türk olduğunu farkedebilmiştim ki farketmemek imkansızdı. elimdeki salvatore kitabından mıdır, tipimden midir yoksa havaalanının verdiği ambianstan mıdır bilinmez; yine 30 yaşlarında genç bir adamın yanımdaki koltuğu gösterip ''is it free?'' demesi ve akabinde benim ''you bet!'' dememe ne buyrulur? <br /><br /><br />geri döneceğimi bile bile...<br /><br /><br />yine de taksiden inip, tıka basa dolmuş sırt çantamla birlikte kendimi kapıdan attığım zaman, bu evi bile ne kadar özlediğimi fark ettim. şüphesiz ki, izmir kadar çok yaşanmışlık biriktir(e)memişti. belki bu yüzden nefes alabiliyordum. belki bu yüzden gözlerim herhangi bir noktaya takılı kalmıyordu bu evde. öyle ya? kaç kişi girdi ki şu kapıdan? kaç kişi şu minderde oturdu ki? kaç kişi bu yatağa yattı? kaç kişi ben ağlarken saçlarımı okşayıp ''ağlama, yeter artık.'' dedi? bu ev sadece air wick'in lavantalı oda spreyinden kokuyor. her 36 dakikada bir fıs! bu evde bu kadar rahat nefes alabiliyorsam sebebi bu olmalı. <br /><br /><br />geri döneceğimi bile bile.<br /><br /><br />bakalım daha ne kadar bu ''iyilik valla ne olsun'' kisvesi altında yaşamaya devam edeceğim. lavanta kokusu olmasa da olur. yeter ki nefes alabileyim.</span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-35933001506646950282008-01-13T20:17:00.000+02:002008-01-13T20:44:04.267+02:00çok mutsuzum be blog!<span style="color:#33ccff;">"asıl olan mutsuzluktur...başlangıçta mutsuzluk vardı. hep öyle olacak. hep cehennem, hep anlamsızlık, hep cezalanma. ama bu yenilgi adam edecek gene bizi. yenilginin verdiği haysiyet. her şeyi bitmiş bir insanın bağımsızlığından daha kutsal, daha insanca ne var?...'' *<br /><br /><br />öncelikle şunu belirteyim: mutsuz falan değilim. yani şu anda değilim. pekala yarın sabah uyandığım zaman olabilirim. belki de olmam. bilmiyorum. bir kaç ay sonra da olabilirim. aniden şirketteki masamda otururken ve yapmak istediğim işin bu olmadığını bir kez daha anlamışken olabilirim mesela. ya da sevdiğim adamın sesi telefonda hasta geliyorsa ve benim kısa zaman içersinde o'nun yanında olabilmemin mümkünatı yoksa olabilirim. ya da en sevdiğim kitabımın üzerine kahve dökülmüşse olabilirim. örnekler çoğaltılabilir. belki de sorun şu: sizin ''ay içimde tuhaf bir sıkıntı var.'', ''keyfim yok.'', ''biraz yalnız kalmak istiyorum.'' ve benzeri şekillerde yansıttığınız ruh halini ben lafı hiç de dolandırmadan direkt ''mutsuzum, evet.'' şeklinde tagliyorum. ve çoğunuz anlayamıyorsunuz bunu. anlamanızı da beklemiyorum zaten. hiçbir zaman beklemedim.<br /><br /><br />zamanında, bu blog henüz yorumlara açıkken, bir okuyucunun (okuyucu mu? ahjahaja! köşe yazarı sansaydım kendimi?!) ''biraz neşeli olun canım? aaa! hayatı sevin, hayat her şeye rağmen güzel.'' tandanslı yorumundan sonra anlamıştım; insanlar bunu anlamamak bir yana, üstelik bir türlü kabullenemiyorlar da. sanki ''mutsuzum.'' demek bünyemde hiç geçmeyecek lanet olasıca pis bir virüs taşıdığım anlamına geliyor. bütün etrafıma bulaştıracağım bu virüsü. oysa çok mutsuz bir adamla çok mutlu olduğumu söylemem de inandırıcı gelmeyecek size, farkındayım. sanki mutsuz geldim mutsuz gideceğim bu dünyadan. yahu yaşamayı sevmiyorum diyen kim? keşke öyle bir test olsa da, gün içersinde en çok içinden gülümseyip ''eheh. güzel bişey ya hayat. evet.'' diyenleriniz arasında sayısal olarak hatrı sayılır şekilde sizi solladığımı görüp göt olsanız falan ama...yok ne yazık ki. mutluluk dediğimiz şey ölçülebilir bir kavram değil zira. ama anlayamadığınız da şu: permanent de değil. (hah! işte şimdi köşe yazarı oldum.)<br /><br /><br />siz orda burda ''bıktım mutsuz kadınlardan!'' diye ağlaşırken, ben bir kez daha sadece ve sadece mutsuzluğu kabul edebilecek bir adamla mutlu olabileceğime inanıyorum. bu vesile ile, ''kadınlar'' kategorisinden ''mutsuz kadınlar'' alt kategorisine şahsımı da dahil ettiğiniz için minnettarım. <br /><br /><br />mutsuz ve zeki olmak değil ki derdim. tek derdim, herkesin mutlu ya da mutsuz, haddini bilmesi.<br /><br /><br /><br /><br />* turgut uyar</span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-88246604384950634732008-01-01T15:57:00.000+02:002008-01-13T19:44:06.971+02:00hoşgeldin 8005!?<span style="color:#33ccff;">yeni bir yıla, çoğu insanın girdiği gibi içilen sigaraların dumanından göz gözü görmeyen, patlayan anfiden karşıdakinin ne dediği anlaşılamayan, kadehlerdeki alkol oranından karşıdakinin ne dediği anlaşılsa bile herhangi bir cümle kurulup cevap verilemeyen bir ortamda değil de, evimde girdiğim için, güne oldukça erken ve enerjik başladım. ilk işim, masanın üzerinde duran kremalı mantarlı makarna tabağını çöpe dökmek ve bitiremediğim şarap şişesini buzdolabına koymak oldu. esasen nefis bir şaraptı. fransız kadınları gibiydi. hayatımda hiç bir fransız kadının tadına bakmamıştım ama, öyleydi. kendime sosisli yumurta ve çaydan mütevellit bir kahvaltı hazırlayıp televizyonun karşısına geçtim zira en sevdiğim program başlamak üzereydi: spongebob squarepants! al işte. bir koca yıl daha geçmişti ve benim televizyonda en sevdiğim program hala aptal bir çizgi filmdi. <br /><br /><br />kahvaltım ve spongebob eşzamanlı olarak bitince, tepsiyi lavabonun içine aynen koyup aldığımdan beri sadece annem geldiği zaman topladığım ve diğer zamanlarda sürekli yatak pozisyonunda kalan koltuğuma yayıldım ve lost'un ikinci sezonunu izlemeye kaldığım yerden devam ettim. sanıyorum 4 ya da 5 bölüm izlemiştim ki, birden canım koşmak istedi. evet evet! koşmak. üzerime montumu ve ayaklarıma koşu ayakkabılarını geçirdim. telefonum çaldı. f. arıyordu. açtım. <br /><br />- kardeşim! naber?<br />- ne olsun. nasıl geçti dün gece?<br />- süperdi! acaip eğlendik. çok içmişiz. şu anda içerde bir kadın var.<br />- ahah! dünden kalma mı?<br />- evet abi. gönderdikten sonra bilahare arar anlatırım. sen ne yaptın?<br />- hiç.<br />- ne yapıyorsun peki?<br />- koşmaya gidiyorum.<br />- koşmaya? <br /><br /><br />f. ye 1 ocak sabahı herkesin bir adım atacak hali kalmadan uyanmadıklarına, içlerinde pekala benim gibi insanların da olduğuna ve herkesin herkesi olduğu gibi kabul etmesi gerektiğine ikna edip yatak odasındaki kadından bir evvel kurtulması konusunda da şans dileyerek telefonu kapadım. ve koşmaya başladım!<br /><br />uzun zamandan sonra spor yapmaya başlayınca beden ''noluyor lan?'' tepkisi veriyor ilk dakikalarda. örneğin, dalak şişiyor, kalp deli gibi kan pompalıyor, kulaklar uğulduyor, akciğerler oksijenden boğulacak gibi oluyor ve bacaklardaki kaslar yorgunluktan çığlık atıyor. hiçbirini takmayıp kulağımda bağıran thom'a içimden eşlik ederek koşmaya devam ettim. çamların arasından koştum. muhtemelen liseye yeni başlamış ve el ele tutuşup birbirlerine muzipçe gülümseyerek bankta oturan bir çiftin arasından koştum. muhtemelen birlikteliklerinin birinci yılını doldurmuş ve artık sevişmelerinin tadı çamlıca gazonun gazı gibi kaçtığı için birbirlerinin elini öylesine tutup farklı yerlere bakan bir çiftin arasından koştum. yeşil eşofmanlarıyla 70 yaşından sonra sağlıklı bir hayata merhaba diyen yaşlı bir amcanın hemen arkasından koştum, kendisini geçmek saygısızlık olurdu. belediyenin yaptığı dandik spor aletlerinde ''vici vici'' sesliği eşliğine pedal çeviren başörtülü teyzenin arasından koştum. arabaların, bisikletli iki adamın, basket oynayan acaip yakışıklı bir sarışının, binaların ve diğerlerinin arasından koştum. <br /><br />tuhaftır ki insan koşarken, daha doğrusu spor yaparken kafasını gerçekten boşaltıyor. çünkü düşünmeye çalıştığım hiçbir şeyin ucunu yakalayamadığımı farkettim. bedenim çalıştıkça zihnim adeta duruluyordu. acaip hoşuma gitti bu. her fırsatta bunu yapmaya karar vererek eve dönmek üzere adımlarımı yavaşlattım.<br /><br />mahallenin köşesindeki, kapısında dükkanın iç tarafından yazıldığı için ''hoşgeldin 8005'' yazan tekel bayiinin yanından geçerken hala çizgi film izleyecek kadar büyümediğimi ama bazı şeylerin değişmesi için yattığımız koltuklardan kalkmamız gerektiğini bilecek kadar da olgunlaştığımı düşünüyordum. bunca zamandır beklediğim adam gelmemişti. bugün gelmesi gerekiyordu oysa. tam o köşede biraz soluklanmak için durdum. hazır durmuşken, tam o köşede, bütün herşeye katlanıp, şansımı sonuna kadar zorlayıp, kalbimi kanayana kadar acıtıp, en sonunda, yolun artık dönülemeyeceğini sandığım o noktasında, amerikan filmlerindeki süper güçlü kadın karakterlerin o tavır ve aksanıyla ''it's over!'' deyiverdim. sadece o'na değil. o'nun yerine koyduğum herkese. yanlış anlaşılmasın. hepsini sevdim. ama biri hariç, hiçbirini bir kaç ay içinde gerçekten deli divane olacak, vazgeçemeyecek, tapacak, her daim yolunu gözleyecek ve ''it's over.'' diyemeyecek kadar çok sevmedim. bu yüzden belki kısa aralıklarla bir diğeriyle tanıştım, hayatıma buyur ettim, aslında hiç inanmasam da inanmış gibi yaptım. <br /><br />eve gelince, buzluktan eti çıkarıp patatesleri soymaya başladım. hala nefes nefeseydim. yo hayır, koşmaktan falan değil. sadece aslında tek istediğimin o'nun gelmesine dair kendimi kandırdığımı nihayet görmüş olmanın heyecanıydı. ve hayat en az fransız şarabı kadar güzeldi. yani...sanırım.</span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-13750774712787147182007-12-22T02:54:00.000+02:002008-01-01T16:50:22.309+02:00non je ne regrette rien<span style="color:#33ccff;">sevgili peter;<br /><br /><br />allah benim belamı versin ki, seni tamamen aklımdan çıkarmışım. evet. bildiğin unutmuşum. ve aklıma geldiğin an şu satırları yazmaya başladım. bilemiyorum, bu bir teselli olur mu senin için? ya da genellikle yaptığın gibi, alt dudağını sola doğru yamultup yüzünü ekşiterek ''hiç umrumda değil.'' ifadesine mi bürünürsün? umarım bürünmezsin. çünkü o ifade sana çok yakışıyor.<br /><br /><br />sana yazacak bir ton şey birikti. o yüzden bir kaç kilogramla yetinmek durumundayım.<br /> <br /><br />bazı şeyler büyük bir hızla değişirken bazı şeyler de bütün gücüyle direniyor hayata karşı. mesela saçlarımı hala koleston ile koyu kahveye boyuyorum. biliyorsun, açık renk saçı oldum olası sevemedim. sabahları kahve ya da ananas suyu içmeden güne başlayamıyorum yine. ve yine yatağımda bir başkası varken ve deliler gibi aşık değilsem eğer, ne kadar istesem de kesintisiz bir şekilde uyuyamıyorum. evet hala çok fazla uyuyorum. <br /><br /><br />öte yandan, beni yoran, sıkan, daha fazla çabalamaya gerek olmadığını düşündüğüm herşeyin ve herkesin peşinden gitmekten vazgeçtim artık. o eski tutkulu tavuk yok yani. ''ne? olmayacak mı? ok.'' diyenlerden oldum. adeta bir ermiş ifadesi geldi yerleşti yüzümün tam ortasına. bütün bunlardan gözlerimin parlamadığını çıkarmayasın sakın. bilirsin, aşık olunca gözlerimden aptal ve ucuz bilimkurgu filmlerindeki gibi ışıklar çıkar adeta. eh, tekrar parlamaya başladılar diyelim, sen anla. <br /><br /><br />iş güç dersen gayet güzel gidiyor. gelecekle ilgili yeni planlarım var kısa ve uzun vadede. popomu kaldırabilirsem hepsini başaracağım allahın izniyle. bana bu konuda herkesten çok güvendiğini biliyorum. <br /><br /><br />en kısa zamanda bekliyorum seni. üstelik yeni evimin balkonunun manzarası, öncekinden çok daha güzel. gerçi öncekinin balkonu bile yoktu. bu seferki, parka falan bakıyor. gelirken kalın bişeyler almayı unutma. burası acaip soğuk. balkanlar'dan gelen soğuk hava dalgası var ya. hah, en önce buraya uğruyor işte. <br /><br /><br />güzel gözlerinden öpüyorum. büyükbaba'ya selam.<br /><br /><br /><br />tavuk</span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-19348955727551904742007-12-17T21:36:00.000+02:002007-12-17T23:29:28.359+02:00nadie es como tú!<a href="http://bp2.blogger.com/_gUmHj32mnuk/R2bpbcAdaiI/AAAAAAAAAAM/jI9Q-k4e-yo/s1600-h/terryclose.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp2.blogger.com/_gUmHj32mnuk/R2bpbcAdaiI/AAAAAAAAAAM/jI9Q-k4e-yo/s320/terryclose.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5145056281901230626" /></a><br /><br /><br /><span style="color:#33ccff;">paltomun şapkası ve yakası nerdeyse yüzümün yarısından fazlasını kapatmasına rağmen kulaklarımda uğuldayan rüzgara aldırmadan caddenin tam ortasında yürümeye devam ettim. yanımdan büyük ve siyah bir araba geçti. şoför koltuğunda oturan adamı gözüm bir yerlerden ısırıyor gibime geldi. fazla ısırmasın diye cebimdeki ipodu çıkarıp çalan şarkıyı değiştirir gibi yaptım. gibi yapmak bana yakışmıyordu. en iyisi kapatmaktı. kapattım gitti.<br /><br /><br />bir şeyler bittikten hemen sonra ve bir şeyler başlamadan hemen önceki o anın durağanlığı, sakinliği, dinginliği, huzuru; hayatın diğer anlarında da olsa belki, mutlu olabilirdim. bütün bu ''peki şimdi ne olacak?'' öldürecek beni bir gün. öte yandan onlarsız yaşamanın bir anlamı yokmuş gibime geliyor. <br /><br /><br />peki şimdi ne olacak? sevişirken gözlerinin içine bakarak ''seni seviyorum.'' demek isteyen bir adam değil miydi bütün istediğin? nasıldı o söz: bir şey dilerken dikkat edin, çünkü evren bunu duyacak ve gerçekleşmesi için elinden geleni yapacaktır. belki de bugüne dek bir başkasının beni şımartabileceğine inanmayarak hata ettim. ve işin boktan yanı, hala inanmıyorum. <br /><br /><br />ufak bir kızken, şeker kız candy izlemiş bütün kadınlar bilirler ki; terry grandchester'ın ateşli bir öpücüğü için, bir adet sümsük anthony kolaylıkla feda edilebilir. <br /><br /><br />fakat heyhat! hayat bir çizgi film değil işte.</span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-35365373491700345102007-12-10T19:35:00.000+02:002007-12-10T19:47:19.301+02:00wakey wakey!<span style="color:#33ccff;">yaklaşık bir haftadır ben ve benim gibi insanların eğitilmek için getirildikleri bir yerdeydim. bir akıl hastanesi değildi ne yazık ki. ama kendimi adeta bir rehabilitasyon merkezinde gibi hissettim her nedense. belki de şu bir haftayı ''kafamı dağıtmak için bulunmaz bir fırsat'' olarak gördüğüm içindir. etrafımda burada bulunma amaçlarını gereğinden fazla ciddiye alanlar olduğu kadar, umrunda bile olmayan bir sürü adam ve kadın vardı. bir çoğu ile tanıştım. bir çoğundan zerre hazetmedim. ilk geldiğim gün küçük bir grup kurdum kendime. tahmin edildiği üzere pek normal insanlar değillerdi. onlarla birlikte kah açık büfeye dalıp baklava, bülbül yuvası, kadayıf ve benzeri tatlılardan oluşan ''türk tatlıları tabağı'' yarattık, kah eğitim biter bitmez havuza dalıp kollarımız uyuşana kadar deliler gibi kulaçlar attık, kah barda birbirimize bira ısmarlayarak gevrek kahkahalar eşliğinde geyik çevirdik, kah odalarımıza çekilip ''bak sabah arayın mutlaka odayı, valla uyanamam.'' diye tembihledik. <br /><br /><br />kaldığım yeri büyük bir kompleks olarak düşündüğünüz zaman, benim odamın bulunduğu yerin tam karşısındaki bölüm, bir huzurevi idi. evet evet. bildiğiniz huzurevi. darülaceze bir diğer deyimle. ana kapısı sürekli olarak kapalıydı ama bölümler camlarla çevrili olduğundan, içerde kalan yaşlılar pencerelerin ve perdelerin ardından gözüküyorlardı ara sıra da olsa. bir sabah green mile tadındaki yeşil ve uzun koridorda hızlı adımlarla yürürken, beyaz saçlı yaşlı bir kadının sardunyalarını suladığını gördüm. aramızdaki mesafe gözlerindeki huzuru görmeme engel olacak kadar uzak olduğu için, ana kapıdan bir şekilde içeri girip kendisiyle ''huzurevinde huzurlu olmak'' hakkında konuşmak istedim. oysa ev kredileriyle ilgili çok önemli şeyler öğrenmek zorundaydım ve yukarı kattaki sınıfa geç kalmıştım. kafamı eğip teyzeye hafifçe gülümsedim ve el salladım. görüp görmediğinden emin değilim ama ders boyunca teyzeyi düşündüm. evlerin de kredilerin de canı cehennemeydi. ev kredisi konusunda uzman olup paranın üreme organına koyabilirdim mesela ki hiç de zor değildi bu. ve tarihin garip bir cilvesi olarak, kimsesiz yaşlı bir kadın olarak bütün paramı hemen aşağıdaki huzurevine bağlamış bir durumda, sardunyalarımı sularken bulabilirdim kendimi. ev kredisi yerine daha güzel şeyler düşünmeliydim. evet. etrafıma bakındım. herkes büyük bir dikkatle tepegözden perdeye yansıyan grafikleri inceliyordu. durum gerçekten çekilmez bir hal almaya başlamışken ders bitti neyse ki.<br /><br /><br />şansıma tüküreyim ki, o'nunla son gece tanıştık. bu şehirde yaşamayan ve gözlerine baktıkça gülümsememe mani olamadığım bir adamdı. nasıl desem? kocaman ve kahverengiydiler. yaramaz bir çocuğa aitlermiş gibi ışıldıyorlardı. o sırada lobideki deri koltuklara oturmuş, kucağımdaki laptopın bitmek üzere olan şarjına birtakım küfürler savurmakla meşguldüm. kafamı kaldırdığımda elini uzatmış bekliyordu. bir başkası bizi tanıştırmak üzereydi sanırım. yani içinde bulunduğumuz sahnenin görüntüsü böyleydi en azından. ismini söylediğinde duymadım bile. reji, sahnenin sesini kısmış olmalıydı. bir kaç saat içinde ''karşınızdaki insanı tanıyor musunuz?'' gibi gudik bir testten sağlam bir puan alacak kadar konuştuk. sadece ismini bilmiyordum, gereği de yoktu zaten. ve fakat burada bulunma sebebim kendisine yavşamama alenen engel oluyordu, ki zaten bu ve benzer durumlarda istemsiz bir şekilde yaptığım üzere, karşımdakine ''bak canım, sıcakkanlı bir kadın olmam, gerektiği zaman gardımı almama mani değildir. o yüzden tam şu önünde görmüş olduğun mesafeyi aşmak için gereksiz yere hamle yapmaman, şüphesiz ki hem senin hem benim için en hayırlısıdır.'' mesajı veriyordum. sonuçta koridorda birbirimize ''iyi geceler'' dilemek suretiyle veda etmek zorunda kaldık. ve büyük bir aşk başlamadan bitti. (oha?!)<br /><br />ve sonunda dönme zamanı geldi. merak edenler için, bavulumu toparlayıp çıkıp gitmeden önce, ismini öğrendim. içimden üç kere tekrarlamayı ihmal etmedim ki, unutmayayım. eve döndüğümde, ev gibi kokması için hemen çay demledim ve bir tencere mısır patlattım. insanın evi ve kedisi gibisi yokmuş. bunu bir kez daha anladım.</span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-19164664309037319302007-12-02T12:34:00.000+02:002007-12-02T13:10:44.283+02:00shut the fuck up<span style="color:#33ccff;">beni gerçekten tanıyanların yani annemin, babamın ve bir kaç arkadaşımın çok iyi bilecekleri ve bu nedenle saç baş yolmalarına neden olabilecekleri gibi; yeteri kadar konuştuktan sonra, aniden susarım. <br /><br /><br />normal şartlarda sanıyorum rahatlıkla ''konuşkan'' statüsüne girebilecek biriyim. yeni biriyle tanıştığımda mesela, karşımdakinin de konuşmasına fırsat verecek ideal süreyi gözardı etmeden, hiç durmadan konuşabilirim eğer istersem. ya da ortamdaki gergin havayı bir kaç hafif cümleyle dağıtmakta üstüme yoktur, işime gelmeyen bir konuşmayı lehime çevirmekte olduğu gibi. oysa hep söylediğim gibi; hayalimdeki ilişki, her iki tarafın da hiçbir şey yapmadan ve hiçbir şey konuşmadan öylece durup da sıkılmadığı bir ilişkidir. var mı böyle bir ilişki bilmiyorum. ama yakınından geçen bir kaç tanesini yaşamışlığım var.<br /><br /><br />herhangi bir konuda, haklı olduğuma yüzde yüz inanıyorsam ve söylediklerim karşımdaki için tabiri caizse ''anlat anlat, heyecanlı oluyor.'' minvalinde dinleniyor ise, bir soru sormuş ya da bir ricada bulunmuş ve makul süre geçtiği halde bir cevap alamamışsam, konuşmanın benim için en mühim yerindeyken zart diye alakasız bir yerden araya girilmişse ve özellikle bu ''zart'' geçmiş ile ilgiliyse ve örnekler çoğaltılabilir; yeteri kadar konuştuğuma kanaat getirip sus pus olmakta hiç bir sakınca görmem. o saatten sonra da adeta ''lanet olasıca ketum insan'' moduna girer ve mevzubahis konuyu sonsuza dek kapatıp hayatıma kaldığım yerden devam ederim. kaldığım yerden devam ederim derken, trip yapmadığıma dikkat çekiyorum. hani şu birbirine ''tuzluğu uzatır mısın?'' demekten bile imtina edilen saçma sapan ilişkilerden yaşamaktansa, ölürüm daha iyi. <br /><br /><br />bunu niye yazdım durduk yerde? yukarıdakilerden hiçbiri olmadı, hayır. ve fakat, tuhaf bir şey var ki, susasım var durduk yerde. hiç kimseye hiçbir izahatte bulunmak istemiyorum. kendime bile. hatta özellikle kendime. zira bir şeyler söylememi en çok bekleyen ta kendisi. ta kendim. boşuna beklediğini biriniz söylerse kendisine çok sevinirim, çünkü ben anlatamıyorum.<br /><br /><br />sustum evet.<br />ama isterseniz eğer, güzel bir şarkı mırıldanabilirim.</span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-45342051301818561092007-11-24T20:47:00.000+02:002007-11-25T13:40:00.218+02:00sadece sarhoş ve mutsuzdum<span style="color:#33ccff;">yanımdaki kadın miy miy sesiyle bana bir şeyler anlatırken ve ben kendisini rock barların her zamanki kalitesiz anfilerinden patlayan müzikleri dolayısıyla duyamazken, çoktan bitmiş tükenmiş bardağımı tezgahın üzerine koydum. barmen ''bir bardak daha?'' der gibi baktı. ''bir bardak daha içersem senin üzerine kusabilirim.'' der gibi baktım. ''ok o zaman, sen bilirsin.'' der gibi baktı, başka bir müşteri ile ilgilenmeye karar verdi. <br /><br /><br />buraya en son tam dokuz yıl önce gelmiştim. o zamanlar daha yeni reşit olmuştum. bu tip barlara girerken nüfus cüzdanımı tırsmadan gösterecek yaşa gelmiştim en sonunda. üzerimde yeşil ve askılı bir badi, kıçımda bol bir pantolon ve elimde hayatımda ilk kez aşkın ne menem bir şey olduğunu yaşayarak öğrenmeme sebep olan bir adam vardı. ikimiz de başka bir şehirdeki üniversitede tanışmıştık. yaz tatiliydi. bana ait olduğu şehri ve ait olduğu mekanları gösteriyordu. işte tam şu köşedeki masada oturmuş ve kola içmiştik. kimse bize bakmıyorken öpüşmüştük ve ben çok utanmıştım. akşam hava kararmadan hemen önce de beni amcamlara bırakmıştı. dokuz yıl değil de sanki yarım asır kadar önce gibiydi. <br /><br />- gideriz değil mi?<br /><br />diyen bi sesle irkildim. miy miy konuşan kadın bir yerlere gidip gidemeyeceğimizi soruyordu.<br /><br />- tabi. evet. <br /><br />derken gülümsemeye çalıştım. ama pek beceremedim sanırım. sıkılan insanların genellikle yaptığı gibi saatime baktım. hasktir! son otobüsüm kalkmak üzereydi ve anılarla birlikte bütün bu gürültünün üzerime üzerime geldiği bu yerden çıkmazsam bir an evvel, istiklal'de sokağın bir köşesinde herhangi bir travestiyle birlikte uyumam işten bile değildi. kabul ediyorum, durum o kadar da acıklı değildi. cebimde param yoktu ama bir telefonla ''aşkolsun, atla gel.'' diyebilecek bir kaç arkadaşım vardı. yine de bu durumdayken, yani sarhoşken ve mutsuzken, kimseyi kendi evinde rahatsız etmek istemiyordum. sadece sarhoş ve mutsuzdum. bencil değildim.<br /><br /><br />tesadüfen karşıma çıkan bir kaç tanıdığa ''benim gitmem lazım. hoşçakal.'' dedikten sonra paltomu üzerime geçirip fırladım. merdivenlerden inip sokağa çıkınca yüzüme yediğim soğuk hava bir an için ayılmamı sağlasa da, yürümeye devam ettikçe, yanından geçtiğim yüzler bulanık, sesler anlamsız ve binalar hareketli gelince, paniğe kapılıp ağlamaya başladım. ağlamaya başladım derken, böyle hüngür hüngür değil elbette. gözlerim doldu sadece. zaten yetişmeye çalıştığım bir otobüsüm vardı. kendisini bu sonradan ''eheh, amma içmişim a.k!'' diyerek hatırlayacağım ama o an için acaip bedbaht gelen durumdan dolayı kaçıracak değildim. sadece sarhoş ve mutsuzdum. aptal değildim.<br /><br /><br />nasıl olduğunu sadece bir kaç kişiye çarpmış ve ''özür dilerim.'' demiş olmam dışında kesinlikle hatırlamadığım bir şekilde taksim meydanı'na vardım. kalkmadan hemen önce otobüsten içeriye attım kendimi. yukarı kata çıkıp bulduğum boş bir koltuğa oturdum. ve kusmamak için dua etmeye başladım. sadece sarhoş ve mutsuzdum. inançsız değildim.<br /><br /><br />yavaşça sağıma döndüm. yanımda oturan adam uyukluyordu. ihtiyacım olan tek şey kafamı bir yerlere dayamaktı. aslında ihtiyacım olan tek şey, birileriyle konuşmaktı. ama bunu şu an için ne ben ne de o yapacak durumdaydık. ağzımı fazla açarsam leş gibi votka kokacağı için nerdeyse mırıldanarak ''çok özür dilerim ama...kafamı şuraya koyabilir miyim?'' diyerek kolunu işaret ettim. cevab veremedi. duymamıştı. uyukluyordu. o esnada otobüs sertçe sarsıldı ve ilerlemeye başladı. daha fazla dayanamayacağımı anlayınca kafamı uyuklayan adamın koluna koydum. en sonunda uyandı. şöyle bir baktı. ''tamam.'' deyip tekrar uyuklamaya başladı. tek istediğim zaten buydu. sadece sarhoş ve mutsuzdum. yavşak değildim.<br /><br /><br />otobüsten inip o sokağı nasıl yürüdüğümü keşke bir kamera olsaydı da çekip size gösterebilseydim. imkanlarımız sadece yazı ile sınırlı ne yazık ki. eve gelince üzerimi değiştirdim, üzerime atlayan kedinin kafasını şöyle bir okşadım, bir bardak su içtim, kombiyi yaktım ve yatağıma uzandım. ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama kapı çaldı. gelecekti, biliyordum. sadece sarhoş ve mutsuzdum. yalnız değildim.</span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-80420061206093307292007-11-20T22:02:00.001+02:002007-11-20T22:30:56.861+02:00...hayat eğer istemezsem<span style="color:#33ccff;">- ne yapıyorsun?<br />- bulaşık yıkıyorum.<br />- bulaşık mı? <br />- evet.<br />- iyi misin sen?<br />- elindeki bardağın işi bittiyse versene.<br /><br /><br /><br />sadece beni gerçekten iyi tanıyanların bileceği üzere, canım sıkkın olduğunda, üzgün olduğumda, birşeylere ya da birilerine kırgın olduğumda, hayatla başedecek gücü kendimde bulamadığımda ''oyalanma'' yöntemini seçerim. ya bulaşık yıkarım, ya kedinin tüylerini tararım, ya odamı toplarım, ya çöpü dökmeye giderim, ya gitmişken şöyle bir turlarım, ya turlamışken bir arkadaşa uğrarım, ya uğramışken birer bira içeriz, ya içmişken ''neyin var?'' der, ''yok bişey'' derim, kaldığımız yerden muhabbete devam ederiz ya da işte böyle alakasız şeyler yazarım. ta ki o lanet olasıca ''özne''yle tesadüfi olarak karşılaşıp tekrar hatırlayana kadar. gerçi insanlar sağolsunlar, hatırlatmakta üstlerine diyecek yok. <br /><br /><br />çiğneyip tüküreyim, kesip akıtayım, yiyip tüketeyim diyorum ama; olmuyor. ne kadar kaçarsanız kaçın arkanızdan kovalayan bir katil gibi. ama biliyorsunuz ki, çekip silahı bassanız tetiğe, beyninin ortasından patlayan kırpkırmızı kanlar her tarafa yayılacak. sonrası...derin bir pişmanlık üstelik.<br /><br /><br />''hayat kaldığı yerden devam ediyor.'' gibi beylik laflar edesim yok. belki de hayat, bizim kaldığımız yerde çoktan bitmiştir. belki de başka bir yerlerde yeniden başlamıştır. ne biliyoruz?<br /><br /><br />siz konuşmaya devam edin. ben şu bulaşıkları yıkayayım en iyisi.</span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-4287409035878274972007-11-17T16:03:00.000+02:002007-11-17T16:42:07.147+02:00hayati tehlikeyi atlatayım, geliyorum.<span style="color:#33ccff;">hayatımın ilk ölüm tehlikesini atlattığımda, 8 yaşındaydım. zaten oturduğumuz eve oldukça yakın sayılabilecek okuldan evime dönüyordum. okul hayatına adım attığım günden bir gün sonrasından itibaren, okuldan eve hep tek başıma döndüm zaten. neyse, konumuz bu değil. oturduğumuz evin hemen önünde cadde denemeyecek kadar dar ama sokak denemeyecek kadar da geniş bir yol vardı. karşıdan karşıya geçerken, birinci sınıfta öğretilen ''önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola bak.'' felsefesini çoktan unuttuğum için öylesine adımımı attım yola. zaten ders adı altında öğretilen işime yarar bilgileri hep unuttum. neyse, konumuz bu da değil. adımımı atmamla sol taraftan gelen bir arabanın tamponuyla buluşmam bir oldu. biraz sürüklenip yere düştüm. neyse ki araba zamanında durmuştu. başıma toplanan insanların arasından sınıf ve aynı zamanda mahalle arkadaşım olan güngör'ü görebiliyordum. hemen halit'i aradı gözlerim. o da sınıf ve aynı zamanda mahalle arkadaşımdı ve her ikisi de bana aşıktı. ama ben halit'i seviyordum. ''el kadar bebeyken ne aşkı canım?'' demeyin rica ederim. bebekler de sever! ajahjhja! <br /><br />derken uzunca boylu, aynı babam gibi takım elbise giymiş ama babamdan çok daha genç bir abi beni kaldırdı. ''iyi misin? bir yerinde ağrı sızı var mı?'' dedi. ''evet.'' dedim, hangi sorusuna ''evet'' dediğimi pek de bilmeden. abi beni elimden tuttu. üzerimi silkeledi. ''yok bi şeyin neyse ki.'' deyip korku dolu bir ifadeyle kalakalan arabanın şoförüyle tartışmaya başladı. kalabalık yavaşça dağılmaya başladı. araba ve arabanın şoförü gittiler. abi beni karşıya geçirip ''nerde oturuyorsun?'' dedi. elimle apartmanı gösterdim. ''şurda'' dedim. ''tamam o zaman. hadi bakalım. doğru eve git şimdi. bir daha da karşıdan karşıya geçerken çok dikkatli ol.'' dedi. artık halit'i falan sevmiyordum. bu abiyi seviyordum. o'nu bir daha hiç görmedim ama hayatım boyunca karşıdan karşıya geçerken hep dikkat ettim.<br /><br />ilerleyen yıllarda yaz tatilinde denizde arkadaşlarımla kanonun üzerinde tepişirken kafama kanonun ''çotank!'' şeklinde çarpması, uyduruk ihlas marka ısıtıcı ile duş alırken elektrik çarpması, gecenin bir vakti alsancak'ta haplanmış bir sokak çocuğu tarafından bıçak çekilmesi, antalya'da evime gitmek üzere asansörle yukarı çıkarken sapığın birinin ayağını asansörün kapısına koyup benimle konuşmaya çalışması ve nihayet psikolojimin dibe vurduğu bir anda sevgilim beni anlamıyor gerekçesiyle eve dönerken eczaneden bir kaç kutu hap almayı kafaya koymam gibi birbirinden salak, birbirinden komik, birbirinden saçma tehlikeler atlattım şu orta uzunlukta sayılabilecek ömrümde.<br /><br />ama dün akşam yaşadığım tehlikeyi tek geçiyor, favorim ilan ediyorum. şöyle ki; yaklaşık 20 metre kadar uzağıma yıldırım düştü! ajhahha! o ne ışık, o ne gürültüydü tanrım! oldukça kısa süren şoku atlattıktan sonra düşündüm: yıldırım çarpması sonucu ölmek gerçekten çok...çok...absürd olurdu! evet. ölseydim eğer, muhtemelen cenazemde şöyle bir şeyler olurdu.<br /><br />- rahmetliyi nasıl bilirdiniz?<br />- fena değildi işte. iyi biriydi çoğu zaman. yağmuru çok severdi. öyle severdi ki, tam da kendisine yakışan şekilde öldü.</span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-4086126121375992862007-11-05T21:22:00.000+02:002007-11-05T22:46:31.226+02:00iki yüz elli beş<span style="color:#33ccff;">elimde nerdeyse 24 saati aşkın süredir bir kez bile açmadan taşıdığım şemsiyem, omuzumda içindeki birbirinden gereksiz metaryeller sebebiyle iyice ağırlaşmış çantam, bir yandan akbilimi bulmaya diğer yandan da durağa kadar yolculama nezaketinde bulunan adama el sallamaya çalışarak atıyorum kendimi 110 numaralı otobüsün içine. kadıköy'deyim. yolculuğumuz takriben 25 dakika kadar sürecek olup bulduğunuz ilk konuşma potansiyeli düşük teyzenin yanındaki boş koltuğa oturunuz. lütfen cep telefonlarınızı kapatınız ve mp3 playerınızın ses düğmesine fazla abanmayınız. istanbul belediyesi iyi yolculuklar diler. <br /><br /><br />çok yorgunum. zira bir önceki gece kendi yatağımda değildim. tek kişilik bir yatakta tek kişi olmama rağmen, kendi yatağımın verdiği o kolu bir tarafa, bacağı diğer tarafa atmalık, salyaları pervasızca yastığa akıtmalık ve gördüğüm birbirinden tuhaf rüyalar arasında ''hmmmaaaaghhhhhjjjjuuuuummmmha?'' diye mırıldanmalık rahatlık yoktu elbette. işte bu yüzden yatak denen eşyaların ikinci el satılmasına pek hoş bakılmıyor olsa gerek. kesinlikle çok haklılar. <br /><br /><br />otobüs, izlemesi gerektiği güzergahta basbaya kaptırıp giderken ve ben köprünün tam üzerinde boğaz'ı her zamanki gibi ''bu şehri seviyorum sanırım. allah kahretsin!'' gibi terennümlerle izlerken, bir de bakıyorum, son duraktayız. taksim'deyim. beş saniye gibi kısa bir sürede otobüsten atıyorum kendimi aşağıya. esasen 145t kod adlı otobüse binmem lazım ve fakat o da ne? iki katıyla ve parlak kırmızılığıyla adeta londra'dan kopup gelmiş gibi duran otobüs, gözlerimin önünde tarlabaşı'na doğru kıvrılıyor. çaresizce ardından bakakalıyorum. bekleyecek miyim? elbette hayır. beklemek bu hayatta yapmaktan nefret ettiğim şeyler listesinde rahatlıkla ilk beşe girer. işte bu yüzden, mp3 playerımın sesini iyice açarak istiklal caddesi'ne doğru atıyorum kendimi. kalabalığın arasına karışınca acaip bir haz alıyorum. evet, sanki hep birlikte grup yapıyoruz. tam boşalacakken gruptan ayrılıp artık benim için bir alışkanlık haline gelen meşhur beyoğlu çikolatasının en büyük boyundan bir tablet almak üzere bir markete dalıyorum. zambo adındaki fındıklı çikolatamı hemen oracıkta kemirmek suretiyle az evvel çıktığım gruba yeniden giriyorum. neyse ki son derece anlayışlı insanlar. ''madem dönecektin, neden gittin?'' gibi insanın canını sıkan soruları sormayı tercih etmiyorlar. ki soru soramayacak kadar meşguller.<br /><br />kısa bir süre seviştikten sonra mola verdiğim bir kitabevinde sabahattin ali'nin nicedir arayıp bulamadığım kitabını, kürk mantolu madonna'yı bulup alarak, gerisin geriye dönüyorum. taksim meydanı'nı geçip beni londra'ya götürecek çakma otobüsümü beklemeye koyuluyorum. uzun bir gündü. merdivenlere oturuyorum. hemen ardımda genç bir çift birbirinin gözlerinin içine çok afedersiniz ''sikecekmiş gibi'' bakarak bağıra çağıra kavga ediyorlar. adam, kızı tartaklamaya başlarsa eğer, hiç üzerime vazife olmamasına rağmen müdahale etmeye karar vererek bir süre onları izliyorum. kimin haklı olduğuna tam karar verecekken fikrimi değiştiriyorum. o sırada otobüs geliyor. sanki oturacak yer kalmayacakmış gibi kendinden geçerek koşturan insanların arasına girip ilerlemeye çalışıyorum. kafamı çevirdiğim zaman kavga eden çiftin yerinde olmadığını farkediyorum. kısa bir an için kız için endişeliyorum. otobüse binme sırası bana geliyor. çok heyecanlıyım. oh...neyse ki akbilim doluymuş.<br /><br /><br />üst kata çıkıp bulduğum ilk koltuğa atıyorum kendimi. kitabımı çıkarıyorum, mp3 playerımın sesini kısıyorum ve kafamı cama dayıyorum. nerdeyse bir saat kadar sonra uyanıyorum. yanımda bıyıklı bir adam bacaklarını benim bacaklarıma değdirerek uyuyor. bi ara gözlerini açar gibi oluyor. ''pişman mısın?'' demek isterken neyse ki son anda ''pardon, geçebilir miyim?'' diyorum ve oturmaktan düzleşmiş kıçım ve yamulmuş boynum ile birlikte aşağı kata iniyorum. usulca düğmeye basıp otobüsün durmasını bekliyorum. iniyorum. beylikdüzü'ndeyim.<br /><br /><br />mutlu muyum? ...bilmiyorum.</span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-7361708123296144202007-10-27T14:02:00.000+03:002007-10-27T14:06:49.480+03:00topsy turvy town -1<span style="color:#33ccff;">size anlatacağım hikaye, her gece aynı kabusu gören bir adamın hikayesi. ve elbette kendisi 30 yaşına yaklaşmış, bekar, ilk bakışta hiç de yakışıklı görünmese de gözlerinin içine bakmaya cesaret eden kadınlar tarafından büyük bir tutkuyla sevilecek kadar çirkin ve çalıştığı plazadan nefret ediyor.<br /><br />kahramanımız, ki henüz adını bilmiyoruz, her akşam olduğu gibi çalıştığı plazadan çıkıp evine geliyor. anahtarıyla dairesinin kapısını açmadan hemen önce, aşağıdaki posta kutusundaki faturaları ve bekar erkekler sayesinde ayakta duran birtakım pizzacıların broşürlerini alıyor. buzdolabından bir bira çıkartıp içerken ayaklarına yavşakça sürtünen kedinün mama kabına da bir avuç mama döküyor. kediyi eski sevgilisi vermişti ve veriliş amacı elbette ki kahramanımızın sorumluluk sahibi bir kahraman olmasını sağlamaktı.<br /><br />- umarım kendinden başka bir canlının yaşamasını sağlayacak kadar sorumluluk sahibi birisindir.<br /><br />demişti eski sevgilisi.<br /><br />- teşekkür ederim.<br /><br />demişti kahramanımız, eline tutuşturulmuş ve boynuna aptal sarı bir kurdele bağlanmış yavru kediye bakarken. eski sevgilisi adamla evlenmeyi planlıyordu ve belki de çocuklarının babasını böyle kadınca bir testten geçirmek istiyordu. oysa bilmediği bir şey vardı; kahramanımız, kendinden başka bir canlının yaşamasını sağlayacak kadar sorumluluk sahibi olduğu kadar aynı zamanda çok zekiydi. bir hafta sonra kadını terketti. kediyi sokağa atmaya razı olamadığı için kedinin boynundaki aptal sarı kurdeleyi çıkarttı. kediyi tam karşısına alarak kediye eski sevgilisinin koyduğu isim yerine ''kedi'' demeyi tercih ettiğini, bunun kendisi için bir sakıncası olup olmadığını sordu. kedi kısaca ''miv?'' diyerek elbette bir sakıncası olmadığını, oynayabilecek bir parça yumak ve benzeri bir şeyler olup olmadığını sordu. kahramanımız elbette hiçbir şey anlamadı. zekiydi ama o kadar da değildi.<br /><br />birasını alıp televizyonun karşısındaki koltuğa kendisini atan kahramanımız, ki evet adını hala bilmiyoruz, kumandayı televizyona doğrultup düğmesine bastı. televizyon açılmadı. bir kez daha denedi. yine açılmadı. ''allahın cezası!'' ve benzer küfürler ederek salonun bir köşesine fırlattı kumandayı. kumanda havada bir iki parende atarak köşede duran ve üzerinde bir kaç kitap ile içinde siyah beyaz bir fotoğrafın olduğu çerçeveye çarptı ve düştü. düşmeden önce bir kaç parçaya ayrılmayı da ihmal etmedi elbette.<br /><br />kahramanımızın gözleri, kaç zamandır orada olduğunu unuttuğu çerçeveye bakakaldı. eski sevgilisi, kahramanımızın evine ikinci gelişinde, çerçeveyi gördüğü zaman;<br /><br />-bu kim?<br /><br />demişti. ilk geldiğinde de farketmişti elbette. o kadar aptal değildi. ne var ki o kadar zeki de değildi. zeki olmayan kadınlar böyledir. ilkinde pek bir şeye karışmazlar. ikincisinde çerçevelere, üçüncüsünde telefon rehberinize, dördüncüsünde içtiğiniz biraya, beşincisinde arkadaşlarınıza, altıncısında kelimelerinize ve nihayet hayatınıza karışmaya başlarlar. bu nedenle çoğu, neyin yanlış gittiğini anlayamadan, üçüncü buluşmadan sonra terkedilirler.<br /><br />kahramanımız, eski sevgilisine verdiği, daha doğrusu veremediği yanıtı hatırladı.<br /><br />- bilmiyorum. <br /><br />nasıl yaniydi? insan salonunun köşesine, kim olduğunu bilmediği ve üstelik güzel bir kadının fotoğrafını niye koysundu ki? aklından zoru mu vardı? yoksa yalan mı söylüyordu? yoksa tanımadığı kadınların fotoğraflarını çekip onlara aşık olan şu sapıklardan mıydı? kahramanımız boş gözlerle o zamanlar eskimemiş olan sevgilisine baktı. elbette hiçbiri değildi ve kendisi bir bira alacaktı dolaptan, o da ister miydi?<br /><br />çerçevedeki kadın, gerçekten çok güzeldi. ilk bakışta da çok güzeldi, gözlerinizi ayırabilmeyi başaracaksanız eğer, son bakışta da. fotoğraf siyah beyaz olmasına rağmen, kadının gözleri renkliydi, anlaşılıyordu. belki yeşil, belki mavi, ama renkli. ve fotoğrafı çeken kişiye değil de, uzaklarda bir yere bakıyordu. belki de dalmıştı. dudakları hafifçe sağa doğru kıvrılmıştı ama gülümsemiyordu. düpedüz hüzünlüydü. ama biri hafifçe dokunup adını söylese, hemen o ruh halinden sıyrılıp gülümseyecek ve gözleri parlayacak gibiydi. acaba ne düşünüyordu?<br /><br />kahramanımız koltuktan kalktı.<br /><br /><br /><br /><br />(tu bi kondüdüt...)</span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-19961371417707535132007-10-20T19:20:00.000+03:002007-10-20T20:24:54.923+03:00i'm a cloud of moths<span style="color:#33ccff;">beklediğim yağmur yağmıyor bir türlü. oysa dün gece, çişimi yapmak için banyoya doğru sarsak adımlarla giderken, bir ara pencereden yukarı doğru bakmış ve koyu gri bulutları görüp gülümsemiştim. gökyüzü tanrısı da ''bakarız!'' mealinden bi işaret çakmıştı. demek ki bakmamış. yapacak bir şey yok tabi. tanrılara küsülmez ki. hele ki gökyüzü tanrısına. mazallah bütün bir sene güneşi eksik etmezse tepemden, ne yaparım ben?<br /><br /><br />hmm. aslında düşündüm de, belki bu sefer kanatlarım birbirine yapışmaz da dansederek uçabilirim.</span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-37791846541182512672007-09-02T22:02:00.000+03:002007-09-02T22:31:38.565+03:00saf bir heyecan<span style="color:#33ccff;">aradığım tek şey buydu; saf bir heyecan. hani uzun ve sıcak yaz gecelerinin ardından bir akşam hafifçe üşüdüğünü hissetmek. ya da kendinize çok benzeyen biriyle karşılaştığınızda çok güzel şeyler yaşayabileceğinize dair belli belirsiz bir his. sabahın köründe zil sesinden hemen önce uyanıp da aslında o günün tatil olduğunu ve zilin hiç çalmayacağını anladığınız o an. sevdiğiniz adamın ya da kadının sizi ilk defa ellerinizden öpmesi. bulutların ardından bir kaç saniyeliğine kendini gösteren ay...yıldızlar...dalgalar...ya da herneyse.</span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">oysa bilmediğim bir şey vardı; ruhum bu kadar huzursuz ve bu kadar karışık ve bu kadar sahtekarken, saf bir heyecanla karşılaşmak mümkün değildir. karşılaşsam bile onu göremeyeceğim o kadar açık ki.</span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">belki de şimdilik büyük pencerelerin önündeki sandalyede oturup gökyüzünde çakan şimşekleri izlemeliyim. ve bu sırada televizyondan aptal bir filmin sesi gelir. kucağımda oturmaktan artık sıkılan kedi yatağa gider ve yastığımın üzerine kıvrılır. ben de bütün o sıradan insanlar gibi derim ki; </span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">- off! feci yağmur bastıracak. çok fena...çok.</span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-15445950788077187482007-07-03T20:46:00.000+03:002007-07-03T20:58:16.099+03:00birer birer neyim kalır geriye baksam da*<span style="color:#33ccff;">hayata karşı son derece küçük beklentilerim var. hatta minicik. her birini mini mini kutulara koydum, rengarenk kurdelalarla sardım; vakti gelince açmayı bekliyorum. </span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">elbette benden başka hiç kimsenin açmasına izin vermeyeceğim.</span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">ne sanmıştınız ki?</span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">* ölüyorum / hayko cepkin</span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-3820412620779821912007-06-16T17:15:00.000+03:002007-06-16T17:31:43.685+03:00could you guide me in?<span style="color:#33ccff;">ardından hep birisi bakıyor gibi. takip ediliyorsun. izleniyorsun. gittiğin her yer, yaptığın her şey biliniyor. yine de gitmekten ve yapmaktan vazgeçmiyorsun. çünkü bu hayatın küçük ve mora boyanmış bir odada geçmeyeceğini çok iyi biliyorsun. sen yanımda olsan ben bütün hayatımı bu odada geçirebilirim mesela. inanmıyorsun değil mi? zaten bana hiç bir zaman inanmadın ki.</span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">şimdiye dek kendinden başka kimseyi mutlu edememiş olmana hiç şaşırmıyorum. ''think positive'' sloganından nefret ediyorsun, biliyorum. birileri seni çok üzmüş olmalı. kırılmışsın. paramparça olmuşsun. ve bir başkasının kırıklarını yapıştırması fikri bile seni ürpertiyor. onlar senin kırıkların. kimse ellememeli. sadece sen dokunabilirsin. çok bencilsin...çok.</span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">bir kez olsun bana sarılarak ağlamanı istiyorum. sonra hiçbir şey olmamış gibi davranabiliriz. hiçbir şey olmamış gibi davranmaya o kadar çok alıştım ki; artık hiçbir şey olmamış gibi geliyor zaten. </span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">seni aramayacağımı biliyorsun değil mi?</span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-17458464373194565112007-06-13T21:19:00.000+03:002007-06-13T21:28:05.824+03:00kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı<span style="color:#33ccff;">hani asansördeyken, aynaya bakıp rujumu sürerken, bütün ukalalığımla ''kahretsin ya! yine çok güzelim!'' diyerek sana aynadan göz kırptım ya. işte sen tam o anda ''ben de fena değilim canım!'' dedin ve gülümsedin. işte o gülümseyişine bütün bir ömrümü olmasa da, en güzel bir kaç yılını seve seve vermeye karar verdim.</span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">yabancı bir evde, yabancı bir yatakta uyanınca ve yabancı bir mutfaktan şahsıma hazırlandığını bildiğim kahvaltı kokuları geldikçe, ben bu şehre daha çok inanıyorum. </span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">- yalnız benim omletim alışkanlık yapar!</span><br /><span style="color:#33ccff;">- yapsın!</span><br /><span style="color:#33ccff;">- ahahahahha!</span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">hayat bu kadar basit değil aslında biliyorum. ben de artık bir şeyleri kazandığımdan mıdır, kaybettiğimden midir bilmiyorum; hayatımın bir bölümünde ölüyorsam, geri kalanında yaşamaya devam ediyorum pekala. insanların yapabildiği ve beim bir türlü beceremediğim şey buymuş demek. işte sonunda öğrendim. geç mi oldu? bilmiyorum. sana denk geldi sadece. üzgünüm.</span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">yine de, o omletten bir kez daha yemek istiyorum!</span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-28956453283549451022007-06-10T10:18:00.000+03:002007-06-10T10:53:06.768+03:00sonra görüşelim<span style="color:#33ccff;">bakmayın böyle memnuniyetsizmiş gibi göründüğüme. her ne kadar mutsuzlukla beslenen bir kadın olsam da, hepinizin yaşam enerjisini toplasam, yine de benimki kadar etmez. zavallısınız ve öyle olduğunuzu biliyorsunuz. allahın creepleri sizi! </span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">- migros'tan pamuk aldığın için bile mutlu oldun ya; ne diyeyim ben sana?</span><br /><span style="color:#33ccff;">- bi kere bu herhangi bir pamuk değil. lütfen! baksana, rengarenk!</span><br /><span style="color:#33ccff;">- ahahahah!</span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">esasen nerede, ne zaman ve nasıl hata yaptığım umrumda bile değil. çünkü en başa dönebilmek gibi bir yeteneğim var benim. yaşamak istemeyip yine de yaşadıklarını unutan salaklardan değilim. aksi gibi, hiçbirini unutmuyorum. yüzünüze baktıkça aklıma geliyor. ama anlamadığınız şu; ben her koşulda sizi sevecek bir insan değilim. çünkü birinizin bir diğerinden hiçbir farkı yok.</span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">demek istediğim şu; mutluyum. hem de size rağmen. lütfen kıracak başka kalpler, yalan söylenecek başka kulaklar, gösterip verilmeyecek başka bedenler, ezilecek başka egolar, hor görülecek başka ruhlar bulunuz. </span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">mümkünse sonra görüşelim. </span><br /><br /><span style="color:#33ccff;"></span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-10965095452555853142007-06-05T23:23:00.000+03:002007-06-05T23:31:01.095+03:00öylesine<span style="color:#33ccff;">gördüğün gibi zaman akıp geçtikçe kendini buluyorsun bende. aslında ne senin bana benzemeni istiyorum ne de benim sana benzememi. bir bütün oluşturmamız falan gerekmiyor. bütün bu cümleleri birinci çoğul kişi zamiri ile kurmam bile yetiyor bana.<br /><br /><br />aslında tek istediğim, bana ait olman.<br /><br /><br />geçen gece bir rüya gördüm. <span style="color:#cc66cc;">eflatun</span> rengi bir ormandayım. ağaçların arasından sessizce yürürken, yukarıdan bana sesleniyorsun. kafamı kaldırıp sana bakıyorum. ayaklarını dallardan sarkıtmış sallandırıyorsun. ''gelsene buraya!'' diyorsun. nasıl geleyim? ellerimden tutamayacak kadar uzaksın. göremiyor musun?<br /><br /><br />bakma bu kadar güçlü göründüğüme. tek başıma değil o ağaca tırmanmak, bu ormanda yürümek bile zor geliyor bana.<br /><br /><br />başına nasıl bir bela açtığının farkında mısın?</span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.comtag:blogger.com,1999:blog-13048128.post-90478736585228006472007-06-03T22:44:00.000+03:002007-06-03T23:50:39.645+03:00oyun henüz başlamadı<span style="color:#33ccff;">- gerçekten mi? </span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">omuzlarını düşürmüş, gözlerini parmak uçlarına çevirmiş, elinde tuttuğu bir şeylerle hiç durmadan oynayıp duruyordu. bu halini çok seviyordum. ya da en çok bu halini seviyordum.</span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">- evet. gerçekten.</span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">bütün gücümü toplayıp zarları salladım ve fırlattım. 6-1 geldi ve bunun hiçbir önemi yoktu. nasılsa bu oyunda hiç bir şekilde kazanamayacaktım. çünkü benim kazanmam, senin kaybetmen demekti ve kaybetmeni asla istemiyordum. </span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">ama kaybettin.</span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;"></span><br /><span style="color:#33ccff;">- öyleyse, al zarlarını ve git.</span><br /><span style="color:#33ccff;"></span>sersemtavukhttp://www.blogger.com/profile/12317491652948557180sersemtavuk@gmail.com