tag:blogger.com,1999:blog-129333822008-07-18T13:59:07.961+03:00MARGOTTOMargothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comBlogger242125tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-48357246153277912512008-07-18T11:50:00.004+03:002008-07-18T11:55:24.000+03:00Ofis: Kapağını kıramadığım kavanoz.Ben kendimi daha çok seyirci gibi görüyorum son zamanlarda. Takipçi insanlara muazzam bir iş yapıyorlarmış gibi bakıyorum. Herhangi bir şeyi takip etmek benim için o kadar zorlaştı ki, sanki ekstra bir kuvvet kullanarak (kol kuvvetiyle değil ama belki mancınıkla) ancak yapabildiğim bir işi sonlandırınca büsbütün halsiz ve mecalsiz kalıyorum. Bir diziyi, bir mevzuyu, bir işi, bir sohbeti, bir anlatılanı, baştan sona mümkünü yok, takip edemiyorum, bir yerlerinde kopup gidiyor, sadece izlemekle yetiniyorum. Orada izleyerek var olmamın bazı sakıncaları yok mu? Var. Ama şaşırtıcı olan orada sadece izleyici olarak var olmamın kimseye garip hatta yanlış gelmemesi. Normal gelmesi. Bir kız var işte bizim ofiste, mahallede, yan binada, arka masada, ne yaptığını tam olarak bilmiyoruz.<br /><br />Ve bu çok normal… Sanırım kimse beni takip etmiyor artık. Ara sıra bakıp yollarına gidiyorlar sadece. Takip etmeyerek, dahil olmayarak, cevap vermeyerek silikleştirdim kendimi. Bambaşka bir yerdeyim süsü verdim, o süse herkes alıştı, kimse sorgulamıyor artık. Delidir nerede gezinse yeridir etiketini hak ederek kazandım. Hâlbuki ben onların delirmelerini izliyor gibiyim ve sanırım bu pek sağlıklı değil. Şimdi sıkı takipçilerin gitmelerini gelmelerini, yazışmalarını, streslere girmelerini, kavga etmelerini, dedikodu yapmalarını izleyerek geçiyor günlerim. Manasız buluyorum bu hareketlerinin önemli bir kısmını ne yalan söyleyeyim. Benim hayalet yapımdan herhangi bir tedirginlik duymadıklarından, ben yokmuşum gibi bile davranıyorlar bazen. Kabul gören, selam verilen ama daha çok kendi haline bırakılan bir hayaletim.<br /><br />Bu hallerin müsebbibi yine yazın o ağır sıcakları zaten. Silikleştiren, buharlaştıran, alıklaştıran haller. Kimsenin kafasını kaldırıp da yanındaki ne halde bakmaya mecalinin olmadığı haller. Herkes kendi derdinde zaten mottası olduğundan küçük Amerika memleketimizin, artık cidden herkes kendi halinde. Ev derdinde, iş derdinde, çocuk derdinde, sağlık derdinde… Televizyonlarda da bir şey yok gerçi uyuşmak için, peki ne yapıyor bu insanlar? Balkonda oturup düşüncelere daldığını sanmıyorum çok kimsenin. Oyalanıyorlar kanısındayım. Evet, kesinlikle oyalanıyor insanlar (Zaten oyalanarak geçen hayat sayısının oya gibi işlenerek geçen hayat sayısına oranını binde bir, devede kulak gibi oranlayabiliriz belki) .<br /><br />Sadece iş güç sahibi insanlar takip ediyor, iş akışını, para akışını, maaş günlerini, tatil günlerini, yıllık izinleri, yemek saatlerini, sigara molalarını, kimin kimin arkasından iş çevirdiğini, mesai saatlerini, öğlen yemeğinde ne olduğunu, nöbet sırasının kime geldiğini ve daha bir sürü şeyi.<br /><br />Sokaktaki kedi takip etmiyor. Evdeki hele hiç… Bizim mahalledeki teyze, o çıplak ayaklarını çardağa dayayıp danteline dalıp giden, etmiyor. Kovalamaca oynayanlar, geç kalkanlar, pazara çıkanlar, kahvede gazete okuyan ihtiyarlar, sudoku çözenler, avareler, yaşlılar, çocuklar, işsizler…<br /><br />Bir laf vardı, kim demişti onu? Hayat bir oyundur, ama roller kesinlikle yanlış dağıtılmış!<br />İşte benim o: Yerini bir türlü sevemeyen hayalet.Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-27375563366932067132008-07-15T14:57:00.002+03:002008-07-15T15:08:16.427+03:00Yaz ağırkanlı bir mevsimdir.Herkes kışın yaparken planlarını ben yazın durur düşünür, uzaklara dalar dalar çıkar oldum. Yeşil ördek gibi… Kendimce çok ciddiye aldığım bu düşüncelerimle oyalanıp duruyorum. Düşündükçe düşünesim, yüzdükçe açılasım geliyor. Plan, program ve eskizlerle meşguldüm son bir senede şimdi dönem sonu raporlarını alıyorum kafamda. O raporları evirip çeviriyorum, masaya yayılmış olanları teker teker ayırıp dosyalıyorum, gereksizleri atıyorum, doğruları onaylıyorum. Bütün bir senenin iş raporları birden yığıldı kafama, ağırkanlı tasnif sürecindeyim. Dışarıdan hiçbir iş yapmıyor görünsem de (masam, dolabım, odam, makyaj malzemelerim, yıkanmış çamaşırlar, ofis dosyalarım, ayakkabılarım ve dahi kitaplarım (!) bile dağınık) içeride bir çarşafı yere yaymış, çok itinalı bir çalışmaya dalmış gitmiş vaziyetteyim.<br /><br />Bir günlük açtım kendime ve oraya kendimce çıkardığım sonuçları yazıyorum. Bir hayat tecrübeleri not defteri… Kendimce öğrendiklerim için başlıklar açıyorum ve altına doğru bildiklerimi yazıyorum. Mesela gündelik hayat başlığı altında küçük alt kümeler var, ev işleri, alışveriş, ev ekonomisi, ofis hayatı, yemek içmek vs vs. Bunları ehemmiyet taşıyanlar ve mühim sandıklarım ama yanıldıklarım gibi sınıflara ayırıyorum. Yanlışların altını çiziyor, isabetli kararlara yıldızlı pekiyi veriyorum. Sonra yazı hayatı diye başka bir başlık ve altında yine diğer alt kümesler ve tavukları. Kafamdaki çarşafı deftere silkeliyorum diyelim işte netice itibarı ile.<br /><br />Yazın bana bu yer açan, çarşaf yayan tavrını seviyorum. Günleri uzatmasını, balkonları açmasını, kıyafetleri ve angaryaları azaltıp, ayıklayamadığın pirinçleri bir tepsi içinde getirip kucağına koymasını seviyorum. Daha önce kafamı kaşıyamazken şimdi kafamı kaşındıran o bahaneleri bulup tek tek ilaçlıyorum. Bahaneleri bulunca hemen yazıyorum ki somutlaşsınlar, yazıyorum ki üstlerini bir güzel çizeyim defterde. İşte benim bu yaz dışardan aheste ve dağınık bir hanım gibi görünmem içeride bir işlere daldığımdandır.<br /><br />Yeni bir şeylere başladığımda neye başladığımı genelde ben de bilmem onu zaman içinde hepberaber anlayacağız, bir şekilde…<br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5223210829773273874" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_HG8yymMs-_M/SHySk2-b-xI/AAAAAAAAAOI/AV8YXfSmCAQ/s320/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+221.jpg" border="0" /><br /><p>Resim: Yaz sıcakları Colin'i fena çarptı, lavaboda uyuyor artık.</p>Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-5686158442672753592008-07-09T10:48:00.003+03:002008-07-09T16:53:10.413+03:00Anneler ve HayatAnnem anneannemi de alıp yazlığa, Antalya’ya göç etti. Orada yuvalandılar, ne zaman dönecekleri şimdilik belli değil. Normalde hepimizin hayatında bir anaç unsur vardır. Benim iki tane var. Hep öyleydi yani doğduğumdan beri. Önceleri yetkili anaç unsurum anneannemdi, beni o büyüttü. Ne zaman ki annem emekli oldu aralarında yetkiyi tekrar paylaştılar bu sefer annem ergenlikten sorumlu yetkili anaçlığa terfi etti. Anneannemse, çocukluğumun en kıymetli şeyi, benim suç ortağım, kankam olarak emekliğe ayrıldı. O gün bugündür annem ikimizin anaç teknik direktörü oldu ve hala da öyledir.<br /><br />Tabiidir ki hergün telefonda konuşuyoruz. Üç kişi olarak tek telefon hattından verimli bir şekilde faydalandığımızı söyleyebilirim. Teknik olarak ben annemle konuşurken, anneannem yanında konuşmayı dinliyor ve benim ne söylediğimi duymadan bildiği için eko şeklinde muhabbete katılıyor. Tahmin edersiniz ki kendime hiç iyi bakamadığımı düşünüyorlar. Bronşit de oldum zaten. Netameli olduğumu bildiğim halde neden kendimi korumuyor muşum? Geceleri ballı süt içmeli ve klima gördüğümde kaçmalıymışım. Eğer bunları yapmazsam bronşitim yerleşebilirmiş. Zaten gece gündüz beni düşünüp duruyorlarmış ve noolur kendime iyi bakayım ve onların aklını buralarda bırakmayayımmış. Hepsi için ezbere bildiğim teselli cümlelerini hergün otomatik olarak söylüyorum ve onlar da ikna olmasalarda sesimi duyup, söz aldıklarından kısmen rahatlayıp telefonu kapatıyorlar.<br /><br />İki gecede bir mutlaka rüyamda onları görüyorum ve biliyorum ki onlar da beni görüyorlar. Zaten bir şey anlatmasam da ultra gelişmiş anaç radarlarının üzerimde gezindiğini gayet iyi biliyorum. Ondan konuşmalarımız daha çok bir adet yerini bulsundan ibaret, yani kendine iyi bak, tamam anne! Falan onlar hep hikâye. Söylemediklerimi bile bildiklerini adım gibi biliyorum. Ama bu telefon konuşmaları asıl komik hikâyeleri duymama ve karşılıklı iki gülmemize yarıyor asıl.<br /><br />Mesela geçenlerde anneannem ‘Ağaca çıktım dün ben ‘ dedi. Ve gülmem için hınzırca sustu ve bekledi. Anında güldüm ve ‘Nasıl yani?’ dedim. ‘Ağaca çıktım işte uzun hikâye…’ diye vaziyeti kaşıdı ve meraklandırma ayağı çekti. ‘Ağaca nasıl çıktığını anlatır mısın lütfen?’ diye kikirdedim. Meğerse Tilmaç Çiftliği’ndeki ağaç evlerden birine çıkarmışlar bizimkini, orda dereye karşı kahvaltı etmiş! Hasır şapkalı fotoğraflarını cep telefonu ile göndermeye çalışması bile yeterince şahaneyken ağaç ev keyfini duymak iyice hoşuma gitti.<br /><br />Onların yazlık bir hayatla beraber akşam verandada okey oynamalarını, öğle uykularına falan yatmalarını, her gün bir zeytinyağlı pişirip yemelerini uzaktan ama sanki görüyormuş gibi takip ediyorum. Bunları anlatsınlar diye her gün telefon açıyorum zaten, bir de radyasyonu gitsin diye telefonu üç kere çaldırmadan açmamayı öğrenmişler, kim dediyse?( Osman Hoca?)<br /><br />Ne ederlerse iyi ederler, ben birbirinize onlar bana iyi bakın kendinize deyip duruyoruz işte, ne demekse…<br /><br />son dakika notu:<br />- Eeee anneanne nasıl gidiyor okeyler ?<br />- Valla şekerim ben senin annenin pokerine (!) ayak uyduramıyorum.Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-90272121636385697782008-07-07T17:16:00.004+03:002008-07-07T17:22:21.425+03:00Mass doğrusu, pes doğrusu!Bu haftasonu güzelim Cumartesi günü bir yarım altın gibi bahşedilip de avucumuza konunca, kendisini kırıntısına kadar harcamayı kendime bir borç bildim. Bir Cuma ertesi ki- geliş sevinci cumadan içimi sarmayalı aylar, yıllar olmuş – sabahına uyanıp da bu gün iş de yok iki tam gün tatilim var benim fikri aklıma gelince sevindirik oldum. Bir his dolup içime, uçuyorum sandım.<br /><br />Colin önce işe gidiyorum sanıp kapının önüne barikat kurdu. ( Sabahları işe giderken arkamdan dörtnala koşup, beni geçip, kapının önüne yatıp, direnişçi pozu alma huyu var). Hiç aldırmayıp mutfağa girip, buzdolabını taraşlamaya başladığımı görünce, yerinden meraklıca kalktı ve mama geliyor diye bu sefer ayaklarıma dolanmaya başladı. ‘Sana en hakiki mamadan açmaz mıyım ben tosunuuuum!’ diye haykırdım! O da heyecanlanıp miyavlayınca ayrı nedenlerden de olsa bir süre sevgi yumağı olduk. Ah cumartesi aslında ne kadar da güzel bir gündü. Bir türlü tam katılım sağlayamadığım bu haysiyetli günün şerefine güzel bir kahvaltı alışverişi için kısa bir bakkal yürüyüşü yaptım. Sonra masaya yaydığım gazeteleri, doldur boşalt yöntemiyle içtiğim 4 çay eşliğinde bitirip, köşe yastığı konumuna geçtim. Ve Yamyam uyandı.<br /><br />Akşam hafif çökmeye başlarken biz de çöktüğümüz koltuklarda yavaşça kıpırdanmaya başladık. Masstival’e doğru yollanmak üzere yola çıkmamız takriben bir saati buldu.<br /><br />Girişte bileğe zımbalanan bileklikleri kuşanıp, cengâverler gibi Parkorman’ın konser alanına akarken, Duman çoktan Amman aman amaan diye uzaktan çığırmalara başlamıştı. Kocaman minderlerde yayılıp yatanlar, yerlere bağdaş kuranlar, köfte ekmek sırasında umutla bekleyenler arasında şöyle bir gezindikten sonra biz de bir kenarda çaktırmadan, esas kız Alanis Morissette’in çıkmasını beklemeye başladık. O sırada tıkındığımız sosisliler pişmemişti, aklımız köftede kaldı derken Alanis hanım sahneye çıktı. Çok pozitif enerjili bir hanım kendisi, reiki yapar gibi şarkı söyledi ve o reikilerden bir kısmının bana çarptığını bizzat hissettim. Bir ara transa geçip kendi etrafında dönmeye başladı, o kadar hızlı döndü ki kafasını bir yere çarpacak diye ödümüz koptu. Ama çok dengeli bir şekilde durdu ve selam verdi. Sonra geldi bisini yaptı, öpücükleri de yolladı gitti. Güzel insanın hali bir başka işte…<br /><br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5220276574103878466" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_HG8yymMs-_M/SHIl4szBO0I/AAAAAAAAAN4/6ttgOJ9MdA0/s320/alanis.JPG" border="0" /><br />Pazar günü festivale doymayan karı koca olarak Parkorman havuzunun kenarında bulduk kendimizi yine. Levent Yüksel gayet cool siyah gözlükleriyle çalıyor, söylüyordu. Siyah t-shirt sevdiği belli olan kalabalığın içinde her zamanki Arabesk damarımızın kabarmasıyla, hep bir ağızdan ‘Senin Allahın yok mu?!!’ diye haykırırken buldum kendimi. Sonrasında yine ilk kasedi olan ve talihsizce Best Of’u da ondan ibaret kalan Yüksel ‘ Sevdikçe sevesim geliyor’ konulu şarkısı ile konserini bitirdi. ‘Bir daha!’ gibi göbek tandanslı şarkıları duymadık, görmedik, bir ara ben münasebetsizce hatırladım o kadar. Sonra Şebnem Ferah çıktı, ona da keyifli keyifli iştirak ettikten sonra biraz yemek yemek, saçlarımızı kabartmak, gözlerimize siyah kalem çekmek falan için alandan ayrıldık. Sonrası malum Whitesnake ve Defleppard gibi gürültülü şeyler dinledik. Yamyam nostalji yaşadı, ben adamın pantolonuna takıldım, el çırpmalara katıldım vs vs.<br /><br />İşte kombine tabir ettiğim bir haftasonu daha, kombine bir bilet eşliğinde böylece sonlanmış oldu. Antibiyotiğe hala devam ediyorum, öksürük de hala tam kesilmiş değil. Ama yine de gördüğünüz gibi hiçbir şeyden geri kalmıyorum! Hasta modundan sıkıldım ve hastayım ama bilet bende moduna geçtim. Haydi, hayırlısı diyorum.Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-53372275023596877432008-07-03T14:00:00.029+03:002008-07-03T15:49:02.059+03:00Margot'nun gezi notlarıAyça’nın <strong><a href="http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&amp;ArticleID=886063&amp;Yazar=%20&amp;VersionID=&amp;Date=03.07.2008&amp;PAGE=">bu</a></strong> yazısını okurken, ‘Zaten tatil için bütün sene köşeye de bir para koyamamış olması bir yana, eskaza tatile gidebildiyse, o keltoş bir hafta da bitecek diye çektiği stres dört ay tatilde anca geçer.’ cümlesini ( tam da üzerine basmış, kesinkez yerinde bir gerçeğin tespiti olarak) kafamda bir yerlere ( yani buraya) yazıyorum sevgili komşularım.<br /><br />İçten içe çeker olduğum o stres, bana bronşit olarak geri mi döndü acaba? Aldığım notlar kenarları kıvrık sayfalar halinde kitabımın arasında dururken işte bunu düşünüyordum. Biraz önce hazır bir hap daha yutmuşken, o nadide notları çıkardım ve okudum. İçimde birden bir şeyler esti. Bir sayfa açtım ve yazmaya başladım. Aldığım notları çok da fazla değiştirip hikâyeleştirmeden ( samimiyetini fazlaca bozmadan ve antibiyotikli ruh halimi bu işe bulaştırmadan ) buraya aktarmak istiyorum, birkaç güzel, iç açan fotoğraf da altalta dizelim ki, renkli resimli olsun bu fotoroman.<br /><br /><div><div><div></div><div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218743476393182882" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_HG8yymMs-_M/SGyziqxNhqI/AAAAAAAAAMQ/IXgXh851UEo/s320/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+004.jpg" border="0" /></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div><strong><span style="color:#ff9966;">Datça ve Gu-guuuk-çuk!<br /></span></strong><br />Gözümün gördüğü şeyler, elimle dokunduklarım, tattığım lezzetler ve etraftaki tüm kokular değişti. Ağustos böceklerini, kumruların o nazik sesleriyle guguşlamalarını, rüzgarın ağaçlarda ve çalılarda çıkardığı o sesi, dalganın sahile foşşş diye vurmasını duyuyorum. Devamlı bir esinti ve serin gölgeler içindeyiz ilk günlerde. Kaldığımız otelin ağaçları, çimenleri, çiçekleri devamlı salınıp dururken, bastıbacak Kıfkıf’ın küçük kulağı, esen rüzgarla bir yaprak gibi titriyor. Hamakta sallanıyorum, bütün o yollardan sanki yüksek mi yüksek bir kaydırağın tepesinden kayar gibi geldim. Buraya, bu hamağa düştüm. Dağların arasındaki bir sürü zeytin ağacından birinin dibine. Hooop burdayım! Böyle bir yerin varlığını o kadar unutmuşum, hayalini bile kuramamışım, o kadar dalmışım ki şehrin göbeğindeki o sonsuz sıkıntılı işlere, gerçek dışı bir yerdeymişim gibi sersemce bakınıyorum etrafa. Gerçek gibi gelmiyor nedense hiçbir şey, tatili hala bir hayal sanıyorum ilk günlerde.<br /><br /></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218750335568556482" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_HG8yymMs-_M/SGy5x7MDscI/AAAAAAAAAMw/hkjMQBB_s2k/s320/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+100.jpg" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218744962294863666" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_HG8yymMs-_M/SGy05KLx1zI/AAAAAAAAAMY/z2Z7ZjfEYpY/s320/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+107.jpg" border="0" />Nermin Hanım bahçeden topladığı kabakları ızgarada pişirerek, yaprak sarmalarıyla, inanılmaz güzel zeytinyağlı barbunya, ıspanak, börülce ve salatalarla doyuruyor karnımızı. Herşeyin tadı farklı geliyor. Bir Burgaz Rakı tanıdık… Bir de Yamaha org’da çalınan Türk sanat müziği şarkılar. Şarkı arasında çalan telefon için şarkıyı kesip ‘ Nermin Hanım telefoooon’ diye seslenmeler de gerçek üstü, gülüşmeler bile bulanık daha. İlk gece idrak zorlanması yaşıyorum rakı eşliğinde. Birden Datça çarpmışa dönüyorum, uyuyup normale dönmem lazım.<br /><br />Milli takım maçları tatilin olmazsa olmazı. Ama bir türlü Atv’nin şifresini kıramıyoruz, gelip giden çocuklar internetten bakınıyor, sofra kurulmuş heyecanla bekliyoruz. Yok, şifre o kadar sağlam ki kırılmıyor. Milli maçı Yunanca seyrediyoruz. </div><div><br /><div></div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218747360400409074" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_HG8yymMs-_M/SGy3Ev0sgfI/AAAAAAAAAMg/CUA4v_BkZYA/s320/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+079.jpg" border="0" />Ertesi gün çevremizi tanıyalım turları dâhilinde gezmeye başlıyoruz. Eski Datça, Can Yücel’in evi, taş evler, nezih birkaç cafe’cik, incik boncuk satan bir dükkanın içinde test çözen iki kız çocuk, etrafımızda dolanan siyah beyaz bir rehber köpek, güneşten kaçalım diye sığındığımız köy kahvesi, muhabbete ve rehavete dalmış ihtiyarlar, otlu gözleme, bir camekan içinde Can Baba’nın yarım kalmış şarabı, duvarlara acemice boyanmış yağlıboya resimler, ayak altında gezen sıska, patlak gözlü, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Yoda"><strong>Master Yoda</strong> </a>kılıklı yavru kediler , kahvenin önünde duran arabadan taze balık almalar… Akşam. Yanan mangal’ın yanında havluya sarınmış oturuyorum. İçim üşüyor, hasta oluyorum. Datça’nın hastasıyım.<br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218752923250285218" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_HG8yymMs-_M/SGy8IjDdWqI/AAAAAAAAANA/RT7-sL9EEEw/s320/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+059.jpg" border="0" /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218749117469422690" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_HG8yymMs-_M/SGy4rBal9GI/AAAAAAAAAMo/4v3o46URP2A/s320/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+073.jpg" border="0" />Aynı bizim gibi! Deyip durduğumuz, karşılaştığımıza şaşıp kaldığımız Murat ve Didem. Murat’ın halleri Yamyam’ı hatırlatıyor, Didem’le konuştukça sen de mii? deyip duruyoruz. Otelde kalan bizden başka kimse yok. Şaşıp şaşıp kalmaktan, alışmaya ve gülüşmeye geçer geçmez iki araba arka arkaya Datça kazan biz kepçe oluyoruz. Fevzi’nin Yeri’ne gidelim, çok meşhurmuş orası!<br /><br />Burası Fevzi’nin Yeri… Datça’da bir aile lokantası, sokak arasında ama buraya gelen herkes bir şekilde duyuyor. Bakın şimdi siz de duydunuz. Masadakileri de yazayım da tam olsun:<br /><br />Şevketi bostan, çintar mantarı, Rum peyniri, mürekkep balığı yahnisi, balık köftesi, yavru enginarlar, koruk otu, ahtapot yahnisi, cevizli zeytin, salyangoz (!), sarı yanak istavritler (lüfer boyunda), dondurmalı naneli incir tatlısı ve nihayetinde Türk kahvesi.<br /><br /><div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218751714347510818" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_HG8yymMs-_M/SGy7CLik7CI/AAAAAAAAAM4/Rpebr81yoxA/s320/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+134.jpg" border="0" />Sandal gezisindeyiz bugün. Hayıtbükü’nden açıldık. Harun Abi kaptanlığında dört miço ilerliyoruz. İlk başlarda deniz sakin, Ovabükü’ne yaklaştıkça azıyor. Dalgalarla beşik gibi sallanıyor kayık, soğuk suları kafamızdan aşağı yiye yiye geri dönüyoruz. Sakin bir koy bulunca sarkıtılıyor oltalar. Rüzgârda fanilasının içine geri sokuyor Harun Abi kollarını, sigarasını fanila çadırının içinde yakıyor. ‘Siz de buraya gelmeden çok sıkılıyor muydunuz önceki hayatınızda abi? Diye soruyoruz. ‘Buraya ilk geldiğimde bir kâbus gördüm. Gece kanter içinde uyandım. Kendime gelince anladım ki o kâbus benim hayatımmış meğer 'diyor. Başka soruya hacet yok, sessizce oltaların dibine vurduğu lacivert, saydam ve tekinsiz denize bakıyoruz. Tepelerde bir dağ keçisi sürüsü geziniyor. Birinin ayağı kayıp denize düşecek sanki her an, öyle dik yamaçlarda geziniyorlar ki hayret ediyoruz. Kekik mi yiyorlar acaba bugün? Biz kesin Nermin Hanım’ın hamsilerini yiyeceğiz, tuttuklarımızın hali içler acısı. </div></div><br /><div></div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218756393983221602" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_HG8yymMs-_M/SGy_SkirH2I/AAAAAAAAANQ/Axx4510PO-I/s320/DAT%C3%87A+2008+103.jpg" border="0" />Çıplak ayakla sığ denize atlayıp sandalı kıyıya çekmeye yardım ediyorum. Elimde sandaletler, o sığ sularda ordan oraya koşturuyorum, çantaları, fotoğraf makinelerini indirip arabaya taşıyoruz. Her şey artık gerçek, yüzüme gözüme yediğim serin sularla ayıldım. Kıyıda bekleşen yumuşak başlı av köpeklerinden biri sıcak başını bacağıma dayıyor. Evet diyorum sağ sağlim döndük Karabaş ama balık avı kesat geçti.<br /><br />Akşam yine kutlanacak bir şeyler var. Bu sefer hamsili, şakalı, gürültülü bir kutlama. Tellibağ şarap. Komşunun bahçesinden toplamış patlıcanların közde çıkardığı nefis kokular, sarımsaklı ıspanaklar. Suratlar hafif kızarmış, gülümsemeler sanki pembeleşmiş, herşey sanki artık renklenmiş gibi…<br /><br /><div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218755615778631666" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_HG8yymMs-_M/SGy-lRgPb_I/AAAAAAAAANI/be1AMdBJ1jU/s320/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+051.jpg" border="0" />Buzlu badem, ballı badem, bademli börülce… Benim için tam bir heyecan fırtınası: Datça pazarı. Hepitopu bir sokaktan ibaret. Ama tezgâhlarda kekikler, adaçayları demet demet. Börülcelerin dalları üzerinde, çilekler bahçeden toplanmış küçücük ve mis kokulu, yeşil zeytinlerin içine de badem doldurmuşlar ne güzel fikir, kaşar peyniri ile tulumu karıştırıp Kapiçyo diye bir peynir yapmışlar aman ne lezzet, domatesler kıpkırmızı, minik sivri biberler çıtır çıtır, torbalar elimizde, arka koltukta market alışverişine ayrıldı bile. </div><br /><div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218758162845859042" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_HG8yymMs-_M/SGzA5iEY_OI/AAAAAAAAANg/17yzvtxeX88/s320/DAT%C3%87A+2008+129.jpg" border="0" /></div></div><div>Bizim de ayrılma zamanımız geldi zaten. Son gecelerden birinde sahildeyiz. Dolunay pırıl pırıl, sanki bütün Datça’yı, denizi, sahili, zeytin dolu tepeleri aydınlatan bir japon feneri gibi gökyüzünde asılı. Havlulara sarınmış şezlonglarda yanyana yatmışız. Yıldızlar aydınlıkta görünmüyor, deniz şıpırtısı ile uyuyorum. Uyanınca sanki gerçeği bırakıp hayale dalacakmışım gibi geliyor. Burada her şey artık o kadar gerçek ki, uykumda hüzün basıyor beni.<br /><br /></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><div></div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218759858662104130" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_HG8yymMs-_M/SGzCcPefXEI/AAAAAAAAANo/YrDN_MRTfiA/s320/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+088.jpg" border="0" />Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-35625893624928096382008-06-23T16:00:00.001+03:002008-06-23T16:05:27.282+03:00Bugün neler oldu?- Bir haftalık DATÇA tatilimizden sonra evimde uyandım, amma da güzel uyumuşum!<br />- Colin beni çok özlemiş, ya da özlemiş gibi yaptı, sabah sabah kendini 10 dakika sevdirdi, verdiğim mamaları beğenip, bacağıma sürtündü.<br />- İşe geç geldim, kendime şaşırtıcı bir hevesle beyaz gömlek ütüleyip, dolaptan topuklu ayakkabılarımı çıkardım. İşe gitmek tatilden sonra nedense o kadar da korkunç (!) gelmedi.<br />-Tatil dönüşü nümayişine katıldım. Tebrikleri ve hoşgeldinleri kabul ettim, çok yanmamışsın gibi ezberden muhabbetlerde bulundum. Yemekhanede yemeğimi yedim, bol bol mail'leştim<br />ama Datça notlarının hepsini bir çırpıda tüketecek kadar değil.<br />-Birazdan faturaları açacağım katmer katmer. Tahinsiz ve sade olarak imzaya sunacağım.<br />Akşama börülce pişirmeyi düşünüyorum, Datça pazarını arka koltukta İstanbul’a taşıdığımı söylememe gerek yok sanırım?Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-57129396969928171562008-05-30T14:52:00.005+03:002008-05-30T15:02:58.597+03:00Aldanma ruhum, kulağımda kiraz, sardunya sularken yazmıyorum bunları!İşler yığıldıkça yığılıyor ofiste, ama ben buzz gibi görünen o denize bir türlü giremiyor, kendi kıyılarımda gezinip duruyorum. Arasıra ayaklarımı sokuyorum suya, birkaç mail falan yanıtlıyorum, sonra korkunçç bir iç sıkıntısıyla geri kaçıp gazete okumaya devam ediyorum kaldığım yerden. İşlerden oluşan deniz, ben kıyıda oyalanırken büyüdükçe büyüyor, ben ne kadar geri çekilsem de gelip ayaklarıma dolanıp duruyor, beni içine çekmek, beni yutmak istiyor! Ne kadar kaçsam da, şu kapıdan çıkmadan kurtulamam biliyorum. Hergün mecalsizce suya girip, suyun üzerinde durmaya çalışmalıyım. Yüzmeyi geçtim, yüzesim zaten yok, sadece suyun üzerinde durmak bile yeterince zul bana. İşte böyle bir süre kıyılarda dolaşma, denize girdin giremedin, öğlende insafsızca tepeye çıkan güneşin mesai bitimine doğru yavaşça alçalması ve sonunda terliklerini kapıp bu deniz kıyısından kaçmak demek iş hayatı.<br /><br />Eve dönmek için çıkıyorum her sabah evden.<br /><br />Yaz zamanı daha da bir depreşen, tepeye çıkan, azan ve çekiştiren serserilik hallerimi zaten ne kadar yazsam az gelir, buradan kıyı kasabalarına yol olur. Ondan şimdi burada nakaratta israfa gitmeyelim.<br /><br />Girişten gelişmeye doğru topuklarsak ( bu yaz mecalsizliğinde sürünürsek desek daha doğru olur) havaların ısınması ile beraber ruhuma sürekli çeşitli mecralardan kaç kurtul telkinleri çarpıyor, ruh da tabii tepki veriyor, nereye, nereye?? Diye heyecan yapıyor. Bilmiyor ki gariban öyle tavşana kaç, tazıya tut demek kolaydır da iş kalk gidelime gelince herkes ayran budalası gibi bakar da kalır hayata. Nasıl mı? Mesela şimdi öğle tatilidir. Kalktın köşedeki markete kadar gittin bir maden suyu alacaksın, yolda bir bakıyorsun pembe beyaz zakkumlar açmış, çocuklar merdivene oturmuş dondurma yiyerek itişip kakışmakta, havada sen yürüdükçe burnunu gıdıklayan iğde kokusu, ıhlamur kokusu, hanımeli kokusu. Birden bire plazadan çıkmış, zakkuma çarpmışa dönüyorsun. Ama gel gör ki, üzerinde en iyi niyetli hayalle kot, bluz bilmemne, hani nerede şortlar, hani parmak arası terlikler nerede?<br /><br />İşte sen böyle daha bakkala giderken bile tebdili kıyafet düşersen bir hayalin içine, gel de ayıkla pirincin taşını, kavur tel şehriyesini ve anlat bu ruha o plaza denen içinde florasanlar yanan, klimalı, takım elbiseliler cumhuriyetine dönmesi gerektiğini! Anlat hadi anlat!<br /><br />Anlatamayacağına göre canımın içi, işte gelirsin böyle iki ucu açık, arasından yaz rüzgârlarının eserek cereyan yaptığı yazılara sığınır, arada iki müzik dinler, ruhunu havalandırır, kontrolcü annesinin sokağa salmadığı çocuklar gibi pencerenin önünde sokağa yanık yanık bakakalırsın.<br /><br />Yine akşam kurtarır seni, o zaman dersin ki: En azından sabaha kadar bırak ruhunu da istediği gibi salınsın.<br /><br />Der Margot ve üzerine yaldır yaldır, dalga dalga gelen evrakları görerek hayırrrr! Diye bağırarak yazıdan ayrılır.Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-54284505039973451622008-05-28T16:37:00.003+03:002008-05-28T16:43:13.437+03:00Ne kadar alengirli komşumuzdun sen Gayret Abla!Margot ile Sağlık olsun! Programına hoş geldiniz pek değerli komşular!<br /><br />Bugün sizlerle otuzlu yaşlarda ruh ve beden sağlığını irdeleyeceğiz. Konuya yabancı komşular, hemen şimdi blog değiştirebilir.<br /><br />Efendim son zamanlarda Osman Müftüoğlu es kaza beni görse beyefendinin kesinlikle gurur duyacağı bir tablo çizmeye gayret ediyorum. Sonuçta hayat bir gayretten ibarettir diyeceğim ama o zaman yazı istediğim kadar uzun olmayacak. Dolayısıyla şimdi yazıyı açalım:<br /><br />Sevgili komşum <strong><a href="http://handannkaleminden-handan.blogspot.com/">Handan Hanımefendi</a></strong>’nin de belirttiği üzere, otuzlu yaşlarda metabolizmamız yüzde otuz yavaşlıyormuş! Sanki iki otuz bir olmuşlar üzerimize geliyorlar, insan ister istemez bir irkiliyor. Ama tabii önceki yazımızda da belirttiğimiz üzere korkunun ecele faydası yok, dolayısıyla korksak dahi çaktırmıyoruz. Burada hemen eskiden yerdim yerdim bir şeycikler olmazdı, aaah ah diye iç çekerek devam edelim mi? Edelim.<br /><br />Evet, maalesef ki bünyemiz yavaşlamaya başladı, artık o ocakbaşına oturup da, karşısındakine bir çöpşişini görüyor ve bir buçuk arttırıyorum diyen Margot değiliz. Olamıyoruz. Annemizin ahı tutmuş da bırakmamış gibi, mavi yeşil ambalajda bir takım mukavva tadı ve görüntüsünde gıdalar istifliyoruz çekmeceye. Hemen sol çaprazında minik bir poşette cevizlerimiz ve sıkı durun yeşil çayımız (!) duruyor. Bu göz yaşartan manzaraya daha fazla dayanamıyor ve hemen çekmeceyi kapayıp, masamıza dönüyoruz ki bir cam şişe suyumuz, üzerinde ‘ bugün bu şişe bitecek’ hayali yazısı ile oracıkta durmuyor mu? Hem de tüm heybeti ve kırmızı kapağı ile!<br /><br />Masaya bitişik bir yaşam formunuz olduysa, artık kaderiniz de kapıya dayanmış, hatta kapıyı zorlamaya başlamıştır bile. Eli kulağındadır kapı yıkılır ve sanki çok da lazımmış gibi beliniz, sırtınız ya da boynunuz ağrımaya başlar. Bunlardan birini seçip beğenip alabilirsiniz. Artık mail sohbetlerinizde Volteren iyi gelir, kas gevşetici alsana, hangi bitki neye iyi gelir, gibi muhabbetler dönmeye başlar. Hatta ve hatta eczacı bir kankanız olur, mesela ‘bilmemne lazım bana’ dersiniz. Ay o yaramaz, bak şunu dene, bana çok iyi geldi der. Bitkisel desteklerden, antioksidanlardan, yeni çıkan nemlendiricilerden falan konuşmaya başlarsınız.<br /><br />Böyle kaptırmış gidiyorken işte, ben ne yapıyorum Tanrım? Gibi arada sırada çakan şimşekler de olur. Bu kısa süren aydınlanma anlarında, hayat kısa, gayret, gayret bir yere kadar dersiniz. Canınız bir Kürt böreği çeker, kokoreç çeker, ciğer çeker ne bileyim işte kendisi ya da paketi yeşil olmayan bir şey çeker! Böylece hayatta gayret et ve anasını sat uçları arasında sallanan, kafası ve ruhu karışmış tipik, günümüz şehir insanı prototipi halinde yaşar gidersiniz.<br /><br />Ama ey değerli komşularım, böyle olmak zorunda mıdır? Reva mıdır, sorarım sizlere! İkisinin arasında bir ağız tadı, bir ruh kıvamı, bir orta yolu bulmak bu kadar zor mudur? Değildir elbet, değildir de, onun için de bir gayret gerekir işte!<br /><br />Evet yeniden gayret konusuna geldiğimize göre artık bu yazımızı da paket yapabiliriz, masa başında okunmak üzere…<br /><br />Gayret ederken ederken, bir gün gelecek, işlerin kendliğinden yoluna girdiği, göbeğinin içine çekmeden düz durabildiği, parmağının ucu ile çok leziz ama bir o kadar da sağlıklı yemekler yapabildiğin, hem sporunu yaptığın, hem arkadaşlarınla gezdiğin, hem kitap okuduğun, hem yazı yazdığın, hem çiçek ektiğin hem kedini sevdiğin, hiç düşünmeden pat diye çok şık giyinebildiğin, sabah yıkayıp çıktığında saçlarının harika göründüğü, makyajsız olsan da gözlerinin altının ışıl ışıl durduğu ve bunların hepsinin kendiliğinden ve hiç Gayretsiz (!) oluverdiği günler de gelecektir!<br /><br />Umuduyla der ve bir sonraki bilindik ve sevildik normal bir Margotto yazısında daha buluşana kadar hepinize esenlikler dilerim.Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-44189221290248940052008-05-26T21:47:00.008+03:002008-05-26T22:13:53.188+03:00AkşamsefasıAkşam.<br /><br />Bahçeden su fıskiyelerinin şıkırtıları gelirken, yeni masada oturmuş bir şeyler yazmaya çabalıyorum. Aslında henüz başladım çabalamaya. Başlamak bitirmenin yarısıdır derler Margot, inanıyor musun buna?<br /><br />Televizyonda bir klasik müzik konseri var, Colin’le Yamyam top oynuyorlar. Colin bugün çok huysuzlandı. Derdi nedir pek anlayamadık, pencereden dışarıdaki kuşları gördükçe delirdi sanırım.<br /><br />Huzur.<br /><br />Çok aradım seni nerelerdeydin? Çağrılınca gelmeyen kedi gibisin. Umudumu kesince gelip yanıma kıvrılan…<br /><br />Çok huzursuzdum huzur, seni çok aradım. İçimde bir yerlerde kendimi kandıramadığımı biliyordum bilmesine ama yine de geçer diyordum, geçecek elbet. Ama geçmedi, ertelendikçe katlanarak çöktü üzerime huzursuzluk. Çöktü kaldı. Ne yapacağını bilmez, neden böyle hissettiğini anlayamaz hallerde kalktım sabahları, o haller benimle işe sonra eve sonra yine yatağa, uykuma geldi. İkiz kardeşim oldu, kanımı emen.<br /><br />Kendimi unutmuştum da ondan oldu bunlar, kendime kendimi unutturmak için elimden geleni yapmış idim. Şimdi hatırlama zamanı. Tuhaf. Unutmam gibime gelmişti oysaki. Artık unutmam. Al işte bal gibi unutuyor insan. Demek bu kadar zaman lazım geliyormuş. Ve masanın başına oturmak lazımmış, masanın başından kaçmamak, kitabın kapağından kaçmamak, sabah uyanınca bugün ne yazabilirim, nasıl bir hikâye anlatabilirim bugün diye düşünmek lazımmış demek ki. Korkunun ecele faydası yokmuş, bunu kocaman harflerle yazmak… Yazmak, yazmak lazım imiş… Yazar gibi yapmak bile insanı rahatlatıyormuş meğer. Kendini aldatmadığını hissetmek yeterli imiş…<br /><br />Kitaplarla dolu bir masa ve yazacak açık bir sayfa. Yanında kahveni getiren ve seni gelmişken öpen bir koca. Daha ne istersin işte dedi huzur, beklenmediği anda kıvrılıp yanıma yatan kedi halinde. Dünyanın en normal şeyiymiş gibi salladı hafifçe kuyruğunu bir aşağıya bir yukarıya.<br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5204765373767676818" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_HG8yymMs-_M/SDsKiAqs85I/AAAAAAAAAMI/75IHVoYmNyo/s320/Burgaz_D80_may%C4%B1s_2008+063.jpg" border="0" />Elimi uzatırsam ve huzurumu okşarsam, kaçar diye korktum içten içe ve hiç ilişmedim ona, yanımda olmasının verdiği o ılık hissin buğusuna sürttüm yüzümü, gülümsedim.<br />Kahve kokusu geldi burnuma.<br /><br />Müzik çalayım dedim bari bir yandan ve yavaştan. Yamyam Papetti diye birini söyledi, Summertime dinledik bir yandan, stor perdeler bir yandan serin havayla kıpırdadı, titredi.<br /><br />Akşamsefalarının açmasına az kala, kendimi daha fazla kapamamaya karar verdim. Şimdilik en azından akşamdan akşama açarım dedim…<br /><br />Kusura bakmayın bu sefer kapıyı biraz dağınık saçla açtıysam. <p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5204764136817095554" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_HG8yymMs-_M/SDsJaAqs84I/AAAAAAAAAMA/PGjkYf2Gcy4/s320/Burgaz_D80_may%C4%B1s_2008+057.jpg" border="0" />Resimler:</p><p>Burgazada'da bir ev, ve onun huzurlu kedisi.<br /></p>Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-90607026650861010522008-04-18T21:28:00.007+03:002008-04-18T21:43:53.790+03:00Pazar mevsimi ve VilmalarEskiden boyları bir karışı geçmeyen ve genelde pazarlarda satılan plastik bebekler alınırdı çocuklara. Bu plastik bebeklere hünerli anneanneler şapkalar, elbiseler diker, ucuza bol bol alınan ve çok sevilen bu bebeklerin gardıropları da bir hayli kabarık olurdu. O zamanlar Taş Devri’ni çok sevdiğim için anneannem bütün minik bebeklere (boyu bir parmakla bir karış arasında olanlara) Vilma derdi. Yani Vilmalar dendiğinde bu küçük bebekler manasına gelirdi. Her pazara çıktığımızda da bana mutlaka bir Vilma alınırdı. Pazara girer girmez Vilmam alınmazsa ortalığı birbirine katar, anneanneme pazar falan gezdirmezdim. Eğer Vilmaların nüfusu çok artmışsa, değişiklik olsun diye bir küçük karakaçan (ki plastik kulaklarından biri kopunca anneannem sonsuz yaratıcılığı ile erimiş muma şekil vererek ona kulak yapmıştı), yine plastikten korkunç sesler çıkartan minik bir akordeon, ya da en en kötü ihtimalle tercihen kırmızı ve minik avuç içime sığacak ölçüler içinde bir lastik top aldığımız da olurdu.<br /><br />Pazar benim daha bebekken, yürümeye bile başlamadan arabamla gezmeye başladığım bir yer olduğu için, o zamanki gözlerimle gördüğüm ilk büyülü yerlerden biriydi. Nemli ve sıcak havalarda, tenteler altında gezinip durmak daha o yaşta kanıma girdi ve bir daha da çıkmadı. Bir seferinde anneannem yine beni almış, pazara çıkmış. Ben arabamda, kafamda fırfırlı beni olduğumdan da komik gösteren o şapka ile oturuyorum. Neyse, gezmiş gezmiş bir peynircinin önünde durmuş. Peynir seçerken sanki bir yandan da arabadan hışır hışır sesler geliyormuş. Bir bakmış ben kucağımda mayocudan (ç)alınmış bir adet naylon poşetinde mayoyu hışırdatıp duruyorum! O günden kırmızıyı sevdiğim belliymiş ve fakat o hangi mayocuydu nasıl buldu, gitti, geri verdi bilmem.<br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5190655233779520754" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_HG8yymMs-_M/SAjpbxDzVPI/AAAAAAAAAL4/kM6bTGHZ8ss/s320/piknik+004.jpg" border="0" />Ondan, bundan, bebekten, beşikten ya da her neyse ondan işte, pazarlara bayılırım! Doğuştan gelen bir yetenek gibi, gözümle, kulağımla, burnumla meyve seçmem işte bundandır. Ayşekadını iki parmak arasında çıtlatmalarım, kavun şap şaplarım, kıvırcık salatanın dantel dantel yumuşağını bulmak için çevirip çevirip bakmalarım hep bundan. Pazarı önce bir yukarı bir aşağı gezip, girişteki semizotu satan adam daha ucuzcuydu diye akılda tutmalarım, karman çorman bir tezgâhta, tepeleme yığılmış kimi defolu onca kıyafetin içine cengâverce dalmalarım da, kesin bundan!<br /><br />Oysa kimileri sevmez pazarı. Kalabalık, yorucu ve gürültülü bulanlar vardır. Bense bu her türlü raconunu ezberlediğim bu minik panayırın içinde elimde simit ya da mevsimine göre süt mısır, kolumda sudan ucuza bulduğum için kendimle gurur duyduğum ganimetlerimle dolu pazar çantamla büyük bir neşeyle yürürüm bir aşağı bir yukarı. Sindire sindire, ayaklarıma kara sular ininceye kadar, geniş tentelerin gölgelediği, sutyen takmış vodvilci pazarcıların çoraplarıyla üstüne çıktıkları tezgâhlarının arasında kendimden emin ve mutlu, dolanır dururum.<br /><br />Bir görüntüyü bin görüntü, bir gürültüyü bin gürültü yapan, rengârenk bir kalabalıkla dolu bir çiçek dürbününün içine düşmüş de, bu halimden gayet memnun olmuşum gibi gülümserken gözüme avuç içi kadar bir şey takılır. Üzerinde biri delice komik gözlüklü, biri de tam anneannemin Vilmalarıma ördüğü modelde şapkalardan takmış, iki bebeğin gülümsediği bir cep aynası! İşte bu aynayı almamla, sevinmekten bir hal olmam bir olur, <strong><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87i%C3%A7ek_d%C3%BCrb%C3%BCn%C3%BC">kaleydoskop</a></strong>un içindeki neşeli görüntüler dönmeye başlar, tıpkı bebekken kafamı kaldırdığımda etrafımın döndüğü gibi!<br /><br />Bazı şeyler hiç değişmez. Ben değişmesini tercih etmediğimden belki de. Biz çok değişiriz ya, çok değiştiğimizi iddia ederiz. Ederiz de adamakıllı biraz düşünüp, neşeyle güldüğümüz o anın yaldızlı aynasına biraz daha dikkatli bakarsak kendimizi bacak kadarki halimizle görürüz. Mevsimler atlıkarıncada dönüp dururken işte, bizim için bahar ve yaz biraz da ondan, şenlikli pazar mevsiminin açılması demektir!Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-83471407899261877442008-04-16T11:50:00.002+03:002008-04-16T11:53:25.872+03:00Bahar yorgunluğuna pozitif şırınga..... :)<br /><br /><br /><object width="425" height="355"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/qN3kC_4xURA&hl=en"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/qN3kC_4xURA&hl=en" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="355"></embed></object>Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-15066776456683632452008-04-10T11:40:00.006+03:002008-04-10T11:50:14.866+03:00Yamyam & Colin<img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5187535004602282834" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_HG8yymMs-_M/R_3Tmhk5M1I/AAAAAAAAALw/qALWj4lHzG8/s320/IMG_0341.jpg" border="0" /><br /><div>Maçlarının sonunda hüsran olsak da, teselli ödülü formamız var dedi, Yamyam ve Colin Kazım :)</div><br /><div></div><br /><div>ps: Saç tıraşı by Margot :)</div>Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-92009718656982143362008-04-07T16:01:00.009+03:002008-04-07T18:17:55.822+03:00Zeki Müren ile yağmurlu radyo günleriBahara geçişin bir karın ağrısından ibaret olacağını kim bilebilirdi?<br /><br />Ama öyle oldu. Bugün yine iç bunaltan, yağmurlu, sırılsıklam hisli ve dışarıda gezinmeye çıkmaya, salınmaya olanak vermeyecek derecede sevimsiz bir hava var dışarıda. ( İstanbul’da Çıksalın adında bir semt olduğunu biliyor muydunuz?)<br /><br />Böyle mütemadiyen yağmurun yağdığı, iç sıkan, insanların konuşmadan ve birbirine bakmadan ( belki sadece pencereden bakarak) durdukları o filmlerden birine hapsolmuşum da çıkamıyormuşum gibi hissediyorum kendimi bugün ofiste. Kendimce sakız çiğneyerek, kendince gerçeküstücülük oynayan yağmurlu penceremden dalıp dalıp gidiyor, sonra kaybolmayayım diye koşa koşa geri geliyorum.<br /><a href="http://margotto.blogspot.com/2007/11/bu-gecekondudan-su-ier-martlar.html"><strong><br />Bu gecekodudan su içer martılar</strong> </a>diye bir yazı yazmıştım zamanında, ofis penceremden görünen garabet yarım inşaat ile ilgili. İşte bu sabah çalışırken birden yeniden gözüme takıldı, bu sefer bina değil de içinde çamaşır usulü asılmış balıklar! Hayır, sevgili komşular hülyalara dalmış falan değilim, karşıdaki inşaatın orta katında sanırım kurutmak amacıyla bir kolondan bir kolona balık asılı. Denizden çıkan balıkların, yağmurlu ve rüzgârlı havada salınışını anlatmak için bir büyülü gerçeklik kabiliyetim olsun isterdim.<br /><br />Yağmur damlaları pencerenin tam üstünden kendilerini koyverip, aşağıya kadar yarışarak hızla iniyorlar. İşte böyle, nerden geldiği bilinmez bir sıkıntının peydah olduğu bu puslu ve karanlık havada kâh parlayan balıkların gümüş renklerine dalarak, kâh arada Zeki Müren klasiklerinden birkaç tane dinleyerek geçiyorum zamanın içinden.<br /><p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5186519412846175154" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_HG8yymMs-_M/R_o37TddI7I/AAAAAAAAALo/E67kK2de9bY/s320/zeki-muren_1_400x400.jpg" border="0" />Neyini özlediğimi bilmeden yine de özlemeye başlıyorum eskide kalan ve gün geçtikçe ıslanan, solan, parça parça ayrılan ve geriye hatırası kalan o hissi. O bir zamanlar öyleydi işte, hissini. Evde garip, sessiz, neredeyse usulca asılı kalmış bir havanın olduğu, herkesin kendince bir işe daldığı, o şimdi flu bir resim gibi hafızada yarı silik ama hala sabit kalmış zamanları…<br /><br />Dedemin işi bezelye, fasulye gibi taneli sebzeleri ayıklamaktı, anneannem o sırada bir yandan soğanı kavurur, ev birden yemek ve yıkanmış çamaşırlardan yayılan nemli deterjan karışımı kokardı. Hava kapalı olduğu zamanlarda, radyodan yayılan şarkıya anneannem o komik, ince ve inişli çıkışlı sesiyle eşlik eder, sözlerini bilmediği için genelde hep hımhım, laylay gibi şeyler mırıldanırdı mutfakta. Dedem mestleriyle tempo tutardı. Anneanne ve dedenin olduğu bir evdeki o korunaklı huzuru nedense şimdi hep bir küçük yaka iğnesi gibi iç çekmecemde saklarım. Arasıra böyle eski bir Zeki Müren şarkısı dinlerken, yağmur damlalarının sırılsıklam ettiği ve dışardaki manzarayı neredeyse görünmez kılan pencereye bakarken, hiç yoktan, sanki o çekmeceyi tesadüfen açmışım da, yeniden ve birden o saklı yaka iğnesi ile gözgöze gelmişim gibi gelir.<br /><br />Yazı başlığından eski ama tanıdık bir anons dinleyebilirsiniz.</p>Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-33042172141306535362008-04-01T22:57:00.002+03:002008-04-01T23:10:34.058+03:00İnanamıyorum.Bazen cidden absürtlük sınırlarında bu kadar gezinmemize inanamıyorum. Radikal’de okuduğum bir haberin 1 Nisan şakası olabileceğine inanmak istememe inanamıyorum.<br /><br /><a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=251742"><strong>Haber şöyle</strong></a>;<br /><br />Peri bacaları ile dünyaca ünlü Nevşehir’de, ikinci lig takımı belki parayı kırar da birinci lige çıkar diye birkaç peri bacasını biçmeyi projelendirmişler! ‘Ne olacak? Diye düşündüler sanırım, ne de olsa burada elini sallasan peri bacası? Hem onları yıkınca yerine alçıdan kopyasını koyarız!’ Ağlayarak gülebilirsiniz ya da gülerken birden ağlamaya başlayabilirsiniz! Tercihi size bırakıyorum, memleketimin zihniyetinin dumura saldığı birkaç kişiyiz sonuçta burada.<br /><br />Bugün gazete okuduğumda, okuyup da anlamak istemediğim o kadar çok şeyi seçiyor ki gözlerim, içim öyle bir yosun bağlıyor ki, cam şişeleri temizler gibi ne kadar gazete yuttursam kendime, o yosunu almıyor!<br /><br />Bodrum’da sayısız kedi ve köpek zehirlenmiş yine, içlerinde ev kedileri ve köpekleri de varmış. Kuyruklarını sallayarak, sevinçle ve belki de minnetle yedikleri köftelerin başında can vermişler. Şimdi cansız bedenleri çöp tenekelerine savruluyor. Bu resme bakıyorum işte gazetede bu sabah. Hangi şaka içimin bu karasını alacak?<br /><br />Kanada hükümeti de sonuçta medeni bir hükümet, sistemli, nizamlı hükümet. Düşünmüş taşınmış, saymış bütün fokları. Ve işte şu kadarının katline karar vermiş, katliam sezonu açılmış. Kaçamayan, sopalı, kancalı adamları bekleyen yavru fokların resimlerine bakıyorum gazetelerde.<br /><br />İnsanların insanlığından utanmadan neler yaptığını görünce nasıl hissedebilirsem öyle hissediyorum işte. Yalan söyleyecek halim yok.Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-9693374249154795442008-04-01T22:54:00.002+03:002008-04-01T23:11:17.968+03:00Mehtaba karşı uzanalım eski köprünün altındaBazı günlerin gelişi sabahından bellidir, uyandığında yüzünün içine dolan ışığın ordan bir yol bulup içine… Ta derinlerine sızmasından…<br /><br />Sabahının mahmurluğunu elime karası çıkmış, yerine kırmızısı gelmiş bir kitapla karşılarken biliyordum bunu, akşamı soğusun diye iple kuyulara sarkıtmış bekliyordum daha taa sabahından.<br /><br />Tam da beklediğim gibi akşam bir serinlik çıktı ipin ucundan. İtalyan merdivenlerinin ıssızlığına, siyah beyaz fotoğrafına değil de şahsına şaşkınlıkla bakıp ve önünden hızla geçip, tenha sokaklardan aşağı elele yürüdük.<br /><br />Kıyıya yaklaşan vapurların sırtından bir telaş inip, kaçışan böcekler gibi karanlık sokaklara salıverilen o cumartesi eğlencesi yolcularıyla karşılaştık. Onlar Taksim’e, biz tersine, yürüdük. Sonra alt geçitten çıkar çıkmaz, orda bekliyordu işte. Manzara. Hepsi, tekmili birden, camisi, şehir hatları vapuru, köprüsü, ışıkları ne varsa işte… Burnumuzun dibinde bitiverdi, karşı yakayla bu yaka aynı anda. Hep olduğu gibi sevinçle yumuşadı kalbim, hüzünle burkuldu ve sonra yine sakinledi. Sonra ikisi birbirine karıştı ve yine öylece kaldı.<br /><br />Fenerbahçe-Beşiktaş maçını seyredenlerin yürekleri ağızlarında televizyonlara baktıkları kahvelerin önünden yürüdük, dayanamayıp durduk. Son birkaç dakikasında herkes maça baktı, ben yine denize baktım, şehir hatlarından birinin sohbetten çekilir gibi ağır ve aheste kıyıdan ayrılmasına. Süzülerek ve ışıl ışıl, kıvamlı ve sakin sularda ilerleyişine… Maçtan ve dünyadan ve hiçbir şeyden bihaber, kendi halinde…<br /><br />Cam kenarında masası boş herhangi bir lokanta bizim için evladır dedik. Cam kenarına iliştik. Roka salataları, minik midye dolmalar, kalamarlar ve rakı. Ne çaldığını hiç umursamadığım, darbuka ve kemancı geldiğinde susan bir müzik.<br /><br />Hiç yoktan neşelenebilen ve hiç yoktan samimice hüzünlenebilen ben, yine bu iki hissi birleştirip onların bu alacalı bulacalı hallerine alışkın gülümsedim.<br /><br />Ne diyor zaten elime karası çıkan kitapta; Ne garip bir şehir bu şehir, ne garip insanlarız biz?Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-58563602534211942892008-03-30T20:55:00.002+03:002008-03-30T20:59:40.783+03:00Sevgili Matmazel,Seni görmek bana öyle iyi geldi ki anlatamam, uzun zamandır kendimi dışında, kıyısında, ucunda hissettiğim şeylerin hepsine dâhil olmuş, unutmak üzere olduklarımı hatırlamış ve vazgeçemediklerime sarılmış gibi oldum. Sana sarılınca.<br /><br />Neden böyle olduğumu sana hiç anlatmak zorunda kalmadığım için, senin bunu zaten adın gibi bildiğin için, konuşmamızın sebebinin sadece bu bildiklerimizi çantadan çıkarıp masaya koymak olduğu için ve seninle yaren olmayı bu kadar özlediğimi her seferinde ve her görüşmemizde bir defa daha görüp hayatta bazı güzel şeylerin hiç ama hiç değişmediğini ispatladığımız için, seni ve dostluğunu, kardeşliğini ve sırdaşlığını, dert ortaklığını ve hepsini parlatan güzelliğini çok seviyorum.<br /><br />Yıllar geçerken ve bir sörfçü gibi kısa ve uzun, hırçın ve uysal bir sürü dalgayı kendi kumsallarımızda karşılarken biz ara sıra da olsa kıyıya çıkıp buluşmalarımızı nasıl seviyorum bir bilsen. O kendimizden emin ve daha biraz önce bir dalgayı daha alt etmiş olmanın muzaffer hisleriyle yaptığımız konuşmalarımızın, o yenik ve her şeye şüpheyle yaklaşarak ve birbirimize sokulup teselli bularak yaptıklarımızın yerini almasını nasıl bir mutlulukla karşılıyorum…<br /><br />Bir saniyelik bir lafın bile uzayıp bir saatlik tatlı bir muhabbete dönüşmesindeki kendiliğinden sevimliliği, balı, huzuru… Senin neşeyle ve her zamanki muzipliğinle gülüşünü, ciddileşmeni, nasihatlerini, komikliklerini ve sevdiğim o bir sürü huyunun bir tanesini bile zamanın değil alıp götürmek yerinden kıpırdatamamasına olan hayranlığımı, birazcık da olsa anlatabilecek miyim acaba bunları yazarken?<br /><br />Beni çocukken tanıyan ve ağzımdan çıkan her lafın anatomisini çıkaracak kadar beni bilen şey her zaman yaptığın gibi gözlerini kocaman açarak dinle;<br /><br />Beni kendimi unuttuğum zaman bile bana hatırlatan, bana omuz atan, beni düşünce kaldıran, cesaretlendiren, heveslendiren, beni ben yapacak her ilmeği parmaklarıma dolana dolana atarken ben, uzakta bile olsan durup düşündüğüm ve benden bir gün bile ilhamını esirgemeyen canım matmazel, erik gözlü, bebek yüzlü çocukluk arkadaşım… Seni katiyetle bırakmayacağım, burada yazdığım ve istersem sayfalarca yazacağım binlerce nedenden.<br /><br />Bir an bile olmadığın olmadı hayatımda, seni tanıdığımdan beri… İyi ki. Ama yine de tekrar, şimdi sadece usulen, hoş geldin. Seni çok özlemişim.Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-64621716669751301752008-03-27T21:43:00.004+02:002008-03-27T22:18:10.985+02:00Uzayda duyulan ilk müzikÇok çok eskiden, her şeyin bugünden biraz daha farklı olduğu ya da zamanın sırrı üzerinden geçtiği için şimdi bize öyle görünen, geçmiş zamanlardaydı. Birbirine yakın evlerin sağlı sollu dizildiği soğuk, dar sokaklarda sarı ve köhne bir servis minibüsü dolanır, havanın pusunu, isini delerek küçük bir astronot gibi giyinmiş o tek çocuğu taş merdivenli apartmanın önünden her sabah aynı saatte alırdı.<br /><br />Bu yeni hayatında her şeyin korkunç yeniliği ve bilinmezliği yeni yeni yüzüne vuran bu çocuk, hem çekingenliği hem de yenemediği o boyundan büyük merakıyla beraber servise biner, kimsenin huzurunu acemiliği ve çocukluğuyla kaçırmamaya çalışarak bir köşeye ilişirdi. Burnunu yamru yumru yokuşlardan gayretkeş tırmanan minibüsün camına dayar, etrafındaki her kokuyu, her sesi, her kelimeyi astronot kılığının hakkını vermeye çalışır gibi büsbütün bir yabancılık ve ürkeklikle inceler, bulgularını içten içe çocukça manalara bular çıkarırdı.<br /><br />Servis sabahın kör şafağında, İstanbul’un en eski semtlerinden birinde dolanır durur, o saatlerde uykulu göründüklerine şimdi yemin edebileceğim evlerin köşelerinde bekleyen çoğu liseli yolcularını, birbirine doğru eğilmiş gibi duran o gri evler tam kapacakken, son anda tutar kaçırırdı.<br /><br />Belki de bana öyle gelirdi zira servise binen her abla ya da abinin yüzünde bir kavuşmuşluk belirirdi sanki. Uykulu ama güvenli gülümserlerdi. Camları soğuktan buğu tutmuş servis okula doğru yollanırken küçük astronot dış dünyadan soğuk, saydam ve beyaz bir buğu perdesiyle ayrılan bu gezegenin yolcularını seyre dalar, onların tüm laflarını, tüm şakalarını, tüm o kendinden emin ve mutlu hallerini kaydeder, bir parçası olmayı derinden ve tutkuyla arzuladığı bu gezegende onlar onu bir gün fark edene kadar sessizce oturmaya yemin etmiş gibi ağzını açıp da bir söz söylemeye korkardı.<br /><br />Servis uykusu açılıp da hızlandığında, arka sıralardan şoföre kadar plastik, pembe bir kaset uzatıldı. Şimdi düşündüğümde o gün üzerinde servis camındaki buğu gibi saydam, beyaz sedefli bir yazı ve kalpler olan tozpembe kasetten o şarkı çalmaya sanki yağmurla aynı anda başlamış gibi gelir: <strong><a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=wonderful+life">Wonderful Life</a></strong>. Bütün o yabancı, ürkek, ıslak havalarda içe dolan ve içe kapanmayı teşvik eden hisler şarkıyla beraber üzerime hücum etmişti. Nedense şimdi dinlediğimde hayatın harikalığından bahseden o şarkı bana hep çocuksu ürkekliklerimi ve yürek çarpıntılarımı hatırlatır.<br /><br />Belki de ondandır; Just a perfect day, what a wonderful world mealinden şarkılar hala bana bahsettikleri huzurun yanında daima bir gıdım da olsa çocuksu ve belki de ondan, çok gizli, bir hüzün hissettirir.<br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5182512105279792018" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_HG8yymMs-_M/R-v7TTddI5I/AAAAAAAAAK4/-83uY6rMO2E/s200/afis1.jpg" border="0" /> <p><em>Çocuk istismarını durdurun kampanyasında, mimi için <strong><a href="http://www.endiseliperi.blogspot.com/">Endişeli Peri</a></strong>'ye teşekkürler,</em></p><p><em>(kampanya şartları: 'çocuk istismarını durdurun' sloganına ve -forumdan edinilebilecek- ilgili banner'a blogumuzda yer verip, çocukluğumuzdan hatırladığınız bir şarkı ve şu anda dinlediğimizde hissettirdiklerinden bahsetmek...)</em></p><p><em>Dileyen, içinden gelen komşularım yazsın lütfen...</em></p>Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-65608229100301844512008-03-23T13:39:00.009+02:002008-03-23T14:03:23.043+02:00Telefonumu kim bozdu? Ve bir taşlık hikayesiRüyalarımda kaybolup kaybolup, zar zor evimi bulur, evime döner, taşlıktan girip de içeriden, mutfaktan anneannemin muhallebi karıştırırken çıkardığı sesleri duyunca kendimi ancak güvende ve huzurda hissederdim. Yine bu sabah, bu sefer uyanıkken, kendimi eve dönmüş, beyaz sayfanın başında, oturmuş, yerleşmiş ve yerini bulmuş hissedince, huzurum o huzurlu keyfim, yerine geldi.<br /><br />İçimde karışmış, dolanmış, topak olmuş bir his var, dönüp duran. Birçok histen oluşmuş, alacalı bulacalı, karman çorman ama tek bir his. Onun bir ismi yok ama o his işte, rüyalarımda çok gezip, yorulup, ürküp, endişelenip, nefes nefese koştuktan sonra, taşlıktan adımımı atıp, o taşlığın küfle, Arap sabunuyla, suyla ve içerden gelen kaynamış süt kokusuyla beraber doğru taşlık olduğuna kesin kez emin olmamla içime dolan histir. O hissi koynuma alır, o bildik koku karışımları nasıl beynimin tek bir noktasına, huzurlu keyif noktasına, temas ediyorsa, ben de doğru noktaya, doğru ve olmam gereken noktaya geldiğimi bilir ve ferahlarım.<br /><br />Haftalarca süren bütün işler, bütün o angarya işler sanki benim başımdan geçen o rüyadaki endişeler, aranmalar, kaybolmalar gibiydi ve bu sabah işte yine taşlıktayım. Mutfakta demlenen çay, pencereden baktığımda yeşillenmeye başlayan ağaçtaki yuvasına dönen saksağan, yerdeki kırmızı bavulun üzerinde çörek olmuş uyuyan kedi, üzerimde pijamalar, üzerimde uykumu almış ve bütün vücuduma, tüm hücrelerime yaymış olmanın o gevşek ve sağlıklı hali, evdeki sessizlik, evdeki çıt bile çıkarmayan sessizlik, dışarıda serin bir mart havası… Ve ben sanki yüksek bir ağacın tepesinde, geceden uykusunu iyice alarak kalkan, o kuş gibiyim.<br /><p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5180902755264177026" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_HG8yymMs-_M/R-ZDmzddI4I/AAAAAAAAAKw/BY1QYC3zB80/s320/colin+002.jpg" border="0" />Bütün parçaların yerine oturması ile bulmaca tamamlandı. Şeytan aldı götürdü dediğimiz kayıp parçaları uzun süren aramalar sonucunda koltuğun altında, mutfağın bir köşesinde, cüzdanın iç gözünde gibi yerlerde bulduk. O parçalardan bazıları:<br /><br />— Telekom’un arıza bizde değil sizde demesinden sonra başlayan, site yönetimi ile daha sonra da onların gönderdiği teknisyeni beklemekle devam eden telefon ve internet mahrumiyetimiz nihayet son buldu. Gelen teknisyen kayıp parçanın Colin’de olduğunu söyledi ki, hayatta aklıma gelmezdi kabloların uçlarını sinsi bir şekilde kemirsin ve o minik telleri çalışmaz hale getirsin! İyi kalpli teknisyen gülmemek için zor tuttu sanki kendini ; ‘Dili olsa neler söyleyecek’ dedi kablolarımızı tamir ederken. Artık Kazım’ın çalışma odasına tek başına girmesi yasak.<br /><br />— Bir diğer usta kombiyi tamir etti ve balkon kapısının kolunu yukarı kaldırırsam nasıl da kilitleneceğini gösterdi bana. ‘Yarabbi bu evin küçük sırlarının hepsine ne zaman vakıf olacağım!’ dedim ve gülümsedim.<br /><br />— Nihayet yemek masamızı aldık. Hemen bir vazo dolusu karanfili orta yerine konduruverdim, bir yanına da güzel bir kâsede, cilaladığım elmaları oturttum. Sizin de eve yeni gelen eşyaları süsleme huyunuz var mı? Bana derin bir sevinç ve heyecan veriyor.<br /><br />— Salonun şeklini değiştirdim. Koltuğun yanına sokulan ahşap sehpa ve üzerindeki elma şeklindeki lamba sayesinde bir okuma köşesi daha bulmuş oldum.<br /><br />Anneannem dün bizdeydi. Masayı çok beğendi, koltuğun yönünü o masayı ve karanfilleri seyretsin diye tam ters tarafa taşıdım işten dönünce. Ben yokken annem anneannemi banyodaki tartıya çıkarmış. Koltukta hep beraber otururken anneme dönüp sordu ‘ Kaç kilo geldim canım ben?’ ’64 anne, kilon gayet iyi, bundan fazla almaman lazım’ dedi annem. ‘Hımmm...’ diye daldı yine bizimki. ‘ Boyum kaçtır acaba benim?’ Önce ben gülmeye başladım, daha sonra yaş sırasına göre annem ve anneannem ve sonra hepimiz. ‘Boyunu da ölçeriz canımın içi, biri sorunca söylersin’dedim.<br /><br />Şimdi mutfağa gidip sütlü irmik tatlısı pişireceğim. Belki akşama doğru yine yazarım, çok özlemişim. </p><p>not: Melek kılığında uyuyan şeytanın uzun zaman önce çekilen bu pozunda, yattığı sandalyemden sarkan kabloyu görebilirsiniz. Daha önce dikkatimi çekmeyen bu ayrıntıyı şimdi, kayıtlara geçmesi açısından önemli olduğu için yazıya iliştiriyorum!<br /><br /><br /></p>Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-58608211574189840112008-03-13T15:21:00.001+02:002008-03-13T15:28:48.538+02:00Mini talihsiz serüvenler dizisi ve diğer havadislerTalihsiz serüvenler dizisiyle beraber, ufak tefek teknik aksaklıklarımız devam ediyor. Şimdi de telefonumuz arızalandı. Arıza kayıtlarını ardarda bırakmama rağmen şu an için çevir sesi gelmiyor, telefon kapı duvar. Dolayısı ile internet de kapı duvar. Ve dolayısıyla üstün hizmet madalyalı, Cem Yılmaz reklâmlı dev Telekom yine yapacağını yapıyor, sinirlerimizin gerilmiş tellerini akort üstüne akort ediyor.<br /><br />Diğer yandan kombimiz su damlatıyor, altına plastik leğen koyuyoruz. Kombi servisi sorun bizden kaynaklanmıyor diyor. Tesisatınıza baktırmalısınız. Böylelikle yönetimle bir tesisatçı ihtiyacımıza dair uzun ve fenalık geçirtebilici bir konuşma yapma ihtiyacımız doğuyor.<br /><br />Hayat bazen böyle ev ve iş ortamlarında küçük sorunlarını kartopu yapıp yapıp kafamıza atıyor. İçine taş koymadığı sürece fazla sorun yok, bize iş çıkıyor sadece. <br /><br />Mevsim ilkbahara döndü yüzünü, o taraftan bol güneş ışığı geliyor zira. Ağaçlar dallarını çiçeklendirdi bile, bademler açtılar, gelinlik kız gibi falan benzetmelerini göze alarak. Saat şimdi üç olmadan, ofis masamın sağ yanına düşen büyük pencereden bir deli ışık huzmesi girip tüm masayı, masanın başındaki beni ve dahi ötemdeki elemanın yarısını aydınlığa buluyor. Hemen storlarımızı çekiyoruz, zira beyaz ekran ışığına bakan gözlerimiz, yansımalar cennetinde, aldatmacalar diyarında gerçek ışık kaldırmıyor. Gerçek ışık ekstra parlak bizim için, gözlerimiz dayanmıyor.<br /><br />Evdeyse akşamları -yeni mevsimin gazına geldiğimden olacak- yoga yapmaya başlıyorum. Bütün ekipmanım tamam, mat denen yaygımı bile sermişim gayet ciddi. Sanal sarışın ve hayli sempatik yoga hocamı dinliyorum ve ne derse yapmaya çalışıyorum uysal ve çalışkan bir öğrenci gibi ama heyhat! Çok şükür ki hocam beni görmüyor. İlk zamanlar felaketim, bacaklarımı kaldıramıyorum, kaldırsam o pozda duramıyorum, masa başında gün geçtikçe donan, kemikleşen bedenimden yapabildiğim hareketler neticesinde çatırtılar, kütürtüler geliyor. Yılmıyorum. Şu anda yavaş yavaş hareketleri tamamlamaya ve eskiden olduğu gibi rahat ve esnek hissetmeye başladım sayılır. Bir iki gün her yanım ağrıyarak gezmem ise nedense çok hoşuma gitti. O ağrıları alıp, hiç hareket etmiyorum diye sızım sızım sızlanan vicdanıma bastırdım, vicdanım rahat şimdi, bedenimin ağrıları da bir haftaya geçer neyse ki.<br /><br />Colin çok kocaman oldu. Güzel bir gün ışığı yakalarsam ( ki ışık huzmelerinin şehri yalayıp parlattığı saatlerde ben genelde işimde gücümde oluyorum) resmini çekeceğim azmanın. Kocaman oldu zira. Kucağıma aldığımda besili bir kuzu kadar ağır… Ama kuzu gibi tanımlamasının yanından geçemeyecek serserilikler, haylazlıklar ve yaramazlıklar var bizimkinde. Tüyleri uzun olduğu için hemen hemen hergün taramam gerekiyor, başlarda bundan hiç hoşlanmıyor, tarağı uzaktan görünce kaçıp koltuğun altına giriyordu. Şimdi severek taranıyor. Uzun çabalar sonucu artık kıpırdamadan ve munis bir kediymişçesine (!) taranabiliyor. Hatta hırıldıyor mutluluktan, önce ön sonra arka pati arkalarına kadar taranıyoruz. Fakat gelin görün ki tırnaklarının kesilmesine hala şiddetle tepki gösteriyor. Geçenlerde artık heryere takılan tırnaklarını kesmek için cesaretimi topladım, daha doğrusu buna mecbur kaldım zira kartal pençesi gibi uzamıştı tırnakları ve bir yere takılınca da orda tuzağa düşmüş tilki gibi debelenip duruyordu. Bizim pehlivanla hayli güreştikten sonra tırnakları kestim. Bana artık daha temkinli yaklaşıyor zira artık kendisiyle altata üstüste kavga etmişliğimiz var. Racon gereği benim bölgemde uzun tırnaklarla gezilmeyeceğini anlamıştır umarım!<br /><br />Havadisler şimdilik böyle. Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ını okuyorum gecikmeli olarak. Güzel filmler aldım şimdi arka arkaya onları da seyredeceğim. Bahar temizliği gereği dolaplara el atmak, biraz boya yapmak da planlar arasında. <br /><br />Hazırız işte artık, bahara ve yaza, akşamsefalarının açtığı serin gecelerde sakızlı kahve fallarına…Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-3295611967350093212008-03-05T23:01:00.000+02:002008-03-05T23:02:23.282+02:00Sevgili günlük,Biraz önce S. Üzerinde Garfield olan bardağımı getirdi tepsiyle. İçinde çay. Keten ve bilumum tohumlar ihtiva eden sağlıklı bisküvimi bir kuş gibi gagaladım, su niyetine de çayımı içtim. Margot’u plazadan ofise koymuşlar taklidi yaptım, gülümsedim. İçimden.<br /><br />Akşam yavaş, ağır ve aheste çökmeye başladı şehrin üç katlı evlerden ibaret yakasına. O üç katlı binalardan sürekli yıkılıp dökülen, eskiden buranın ilk butik (!) alışveriş merkezi olup da kendisinden kapandıktan sonra bir türlü hayır gelmeyen hayalet binanın tepesine bir adam kondu. Daha doğrusu konmuş biraz önce. Benim sonradan haberim oldu. Ofisin arkasındaki mutfağa doğru dalmış yürürken, camın önünde birikmiş ofis kalabalığını görünce, dikkatlice baktım. Ve damda oturmuş, bacaklarını aşağıya sallandırmış adamı gördüm. Paspal denecek kıyafetleri vardı, turuncu bez bir poşet duruyordu yanında. Portakal rengi bir poşet, göz alıyordu ama içinde ne var ancak bunları yazarken merak ediyorum. Aşağıdaysa bir polis arabası ve ellerinde telsizleriyle ona bakınıp duran polisler. O sırada müdür koridorda toplanan kalabalığı dağıtmaya geldi. ‘ Arkadaşlar sizin işiniz yok mu? Film mi oynuyor burada?’ gibi laflar etti. Biz dağıldık. Ben zaten dağılmıştım. Mutfağa doğru dağılmaya devam ettim o bir yandan konuşurken. Döndüğümde damdaki adam yok olmuştu. Atlamamış. Artiz işte dedi bilgisayarcı çocuk.<br /><br />İşte yine masama geldim. Gün şimdi yavaştan bebek mavisi gençliğini bırakıp lacileri çekmeye başladı bile. Bir yandan gazetedeki<a href="http://www.hurriyet.com.tr/dunya/8339872.asp"> kuş çocuğu </a>düşündüm. Kafeste yaşarken bulmuşlar bir evde, kendini kuş sanıyormuş Rus kanaryası sarı çocuk. Kollarını ara sıra kanat gibi çırpıyormuş kafesinde.<br /><br />Camlarından baktığınızda bir binanın çatısına tüneyen adamları meczup, kendini kuş sanan çocukları ucube diye gördüğümüz gözlüklerimizi değil çıkarmak, yerinden bile kıpırdatmadan işimizde gücümüzdeyiz işte. Erken açan baharların, uzayan günlerin, kendi kendimizin, kendimizle ilgili her şeyin bitip tükenmez dertlerindeyiz. Aslında içimizdeki havuz kaç kulaçsa o kadarlık yüzüyoruz bu hayatta. Kendine bir kader havuzu yapıp, girip de içine ömrü hayatın boyunca şapada şupada… Değil mi sence de, sevgili günlük?Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-24336275948520804102008-02-21T22:29:00.005+02:002008-02-21T22:38:04.763+02:00Kardan nohut adamlar...Serin bir Perşembe gecesindeyiz. Ben parmaklarımı kıpırdatınca kelimeler, Yamyam kıpırdatınca notalar karışıyor geceye. Karla başlayıp, güneşle bitecek gibi görünen bir haftanın sonlarına geliyoruz yavaş yavaş, nasıl geçtiğini anlamadan. Biraz telaşlı, yer yer avare.<br /><br />Geçenlerde eve yürürken kaldırımın kıyısında kalmış bir gıdım kara takıldı gözüm ve şaşırdım kendime. E benim bu karlı günlerde elime bir kez bile kar değmedi? Kartopu oynamayı, yerlere yatıp vücut izi çıkarmayı bırakın, cüce kardan adamlar yapıp pencerenin önüne bile dizmedim. Siz de onları sevimli bulmaz mısınız? Hani şu çocukceğizler dışarı çıkıp üşütmesin ama karla oynayamadım diye de üzülüp kahrolmasın diye annelerin icat ettiği şu pencere önü küdamlarını? Anneannem de zamanında yel esse üşüten, arkasına kat kat havlular koyularak büyüyen, muhallebi çocuğu olsun diye özellikle yetiştirilen bana kar zamanı gelince aynı numaraları çekmez miydi?<br /><br />Efendim önce balkon kapısı, hafif ve usulca aralanır. Oradan titrek ve telaşlı bir kol balkonun yerini kaplamış, pencereye doğru arsızca boy atmış kar kümesinin içine dalar, başlar plastik leğenin içine karları itelemeye. Sonra muzaffer bir komutan edasıyla leğen salonun orta yerine taşınır, çocuk leğenin başına oturtulur. Ellerine eldivenler giydirilir (!) Evet, güvenli ve maskara olunası ortam artık hazırdır. Gelsin çeşitli boy ve ebatlarda kardan cüceler! Kardan adam aileleri, kardan adamdan küçük çapta sülaleler!<br /><br />Çocuk bunlarla uğraşıp iki kartopunu birbiri üzerine sıkıştırırken, hemen buzdolabından bir minik havuç alınır ve kibrit çöpünden hallice çapta parçalara ayrılır. Gözler kuru üzümden olabilir. Ve dahi daha önce bin bir çeşit ördüğümüz bebek atkıları ve şapkaları ne güne duruyor? Cüce kardan adamların aksesuar çeşitliliği de görülmeye değer! Tayyareci şapkalı cüce kardan adamdan tutun da, bereli, atkılı çocuğuna kadar, değişik kıyafet ve mimiklerde ( bunu kuş üzümlerini göz olarak konumlandırdığımızdaki yakınlıklarına, ağız ve burun şekillerine göre ayarlayabiliriz) bir kardan adamlar sülalesi! Böylesi bir küçük çapta bir sergi elbette pencere önünde komşuların beğenisine sunulacak ve bakkala giden üst kat komşumuz Müfit amca, her başını kaldırdığında bir sıra komik cüceyle karşılaşıp, bıyık altından gülecektir.<br /><br />Sonra güneş çıkınca pencere açılıp bebek şapkaları ve atkıları eriyen kar birikintilerinden toplanır. Sobanın üzerine kurusun diye asılır. En sevdiğimiz atıştırmalık olan çay tabağında haşlanmış ve tuzlanmış nohutlar masada kitabın yanına koyularak, ölü sanılarak bahçeye gömülen ama sonra dokuz canı tükenmediğinden toprağı delerek geri çıkan ve kendini Tanrı sanan saf kedi Tomasina’nın masalı okunur.<br /><br />Bu karda nedense içimden karla oynamak, kara dokunmak gelmedi ki, aslında kar yağsa diye nice günler gökyüzüne dik dik bakmışlığım vardır. Onun yerine dışarıda lapa lapa yağarken kar, içerinin keyfini çıkarmaya daldım sanırım. Yine kucakta kitaplar, bu sefer haşlanmış nohutlar çorbaya katılmış.<br /><br />Kar bir daha yağacak mısın bilmiyorum. İlk cemre düştü diyorlar, bahar çoktan yola çıkmış. Bense (çoğu zaman farkına sadece yazarken vardığım çoğu şey gibi bunu da şimdi fark ediyorum) seni unutmuş şimdi baharın gelmediğinin ipucunu verecek bir tomurcuk görmeye dalmışım. Her an patlamış bir dal görebilirim, gözümü dört açayım.Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-52687030739038396482008-02-21T00:27:00.002+02:002008-02-21T00:35:21.877+02:00İkinci kitabım; Bir kış gecesi nihayet bir yolcu!Okuduğum ilk kitaba eğer Nil Karaibrahimgil diyecek olursak, bu kitaba bir… öyle bir şarkıcı bilmiyorum şu anda!<br /><br />İtalo Calvino hiç okumamıştım. Ama diğer bir komşum olan ve kendisinin yazdığı kitapları da ayrıca anlatmayı düşündüğüm Keri Smith sayesinde de Calvino merakım depreşti. Sohbet konusu olan Mr. Palomar’ı almak yerine lisede ev ekonomisi okumuş bir hanım kız bilinciyle kütüphaneme yöneldim. Orada duruyordu işte, o kadar uzun süre durmuştu ki bir sahaf kitabının o klasik sarı rengine dönmüştü sayfaları. Bir kış gecesi eğer bir yolcu…<br />Kitabı elime alıp, sırtını çevirdiğimde bu romanın konusu ‘roman sanatı’, daha doğrusu ‘yazmak’ sözlerini okudum. Ve tabii hemen karar verdim okumaya, şıp diye. Yazmakla ilgili ne bulursam okumak gibi bir saplantı geliştirmiş olduğumu saklamaya çalışmak gibi bir saflık da yapmayacağım zaten burada.<br /><p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5169194098522293090" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_HG8yymMs-_M/R7yqpSF3g2I/AAAAAAAAAKo/4hc7vXjfFZA/s320/sandra%26colin+061.jpg" border="0" />Kitap güzel, hatta etkileyici bir önsözle başlıyor. Kitaplardan bahsederek başlıyor, onları kategorize ederek, hatta okuma şekillerinden dem vuruyor. Nasıl okunur, uzanarak, yatarak, masada? Aslında kitaplardan, kitap okuma şekillerinden, kitapla ilgili herşeyden bahsetmesinin sebebi sensin. Okur. Onun işi seninle. Kitabın başkişisi sensin, çoğu yerde seninle doğrudan sohbet ediyor. Bir şekilde sanki seni görüyor da öyle yazıyor gibi paranoyak hislere kapılıyorsun ki bunların hepsi çok keyifli. Biraz oyun, biraz bulmaca gibi.<br /><br />Ama bütün bu arada çakıp sönen güzellikleri görebilme fırsatını yakalamak, aradaki mühim ve zeki ve incelikli tespitlerle muhatap olmak için yapman gereken bir şey var: Bir sürü yarım yamalak hikâye okumak, daha doğrusu ondan fazla hikâye başlangıcı! Bir süre sonra artık hiçbir hikâyenin sonu gelmeyeceğini bile bile, yeniden bir kitaba başlar gibi okumak zor ve meşakkattli olmaya başlıyor. Burada ne gibi bir oyun oynandığını, neden bir hikâye başlangıcının diğerine bağlanması için sürekli birbirine benzeyen; o kitap kayboldu, elimizde şu var, o kitap kütüphanede yok alan getirmedi, o kitap yandı bitti kül oldu, öyle bir kitap yok, o kitap sahte gibi sürekli bahanelerden bahane bulduğunu anlaman biraz zor oluyor. Bilmiyorum belki sen de benim gibi okurken bazıları için bunun da bulanamadığı iyi olmuş başı bile yeterince içimi sıktı diyor musun?<br /><br />Ve en nihayetinde bu yamalar bir yorgana yamanıyor evet. Ama kısacık ve vurucu bir sonla ağır bir yorgana… Sen tam da son sayfadayken, tam da yorganına sarınmış bitti galiba diye okumaya daldığın anda… Bütün öykülerden çıkan kıssanın iki yönü vardır: Biri yaşamın sürekliliği, öteki ölümün kaçınılmazlığı. Bu süreklilik arz eden bir tanesi…<br /><br />Ve nihayet yılan hikayesine dönen, önce kütüphanede senelerce sırasını bekleyen, sonra eline yapışan, anlattığı kitaplara yaraşacak şekilde okunan ( sanki onların hikayesini içinde taşıdığı için kendine onlarla aşık atacak bir hikaye yaratan) bu kitap da bitiyor.<br /><br />Burada diğer kitaptaki gibi parmak arası terliklerimizle değiliz. Burada bir Magnum fotoğrafçısının sergisinden çıktık oradan Alkazar’da çok derinlikli bir filme gittik ve akabinde de evimize gidip bir kitap daha devireceğiz modundayız. Her daim bu modda olan arkadaşlar muhakkak vardır ( benim de arasıra girdiğim olur ki panzehir olarak bazen eve gelir Avrupa yakası falan seyrederim), onlara tavsiyem bu kitabı alıp baş tacı etmeleridir.</p>Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-23775022359214386172008-02-18T22:20:00.007+02:002008-02-18T22:33:03.884+02:00Müjde komşular eve internet geldi!Gece oldu artık. Odaya girmenin, kapıyı kapatmanın, masaya oturmanın ve ilk cümleni kazasız belasız kurduktan sonra ekrana bakıp, huzurlu bir nefesle beraber yazıya koyulmanın zamanıdır.<br /><br />Evde yazamıyordum nedense, en çok evde yazarım ben derken en çok evde yazamadığımı fark ettim. Belki de ofisin o boğucu havasında bir pencere açıp yazmaya koyulduğumda hissettiğim o yokuş aşağı, frensiz, soluk soluğa ve nefessiz yazmalardan sonra ev fazla konforlu geldi, bilmiyorum. Blog yazmaya ilk evimin küçük odasında başladım ve geceleri klavye tıkırtılarının sesine gelen kelimeleri takip ettim uzun süre. Ama sonra uzun bir ofis yazmaları dönemi başladı, akşamüstü işten güçten bir yarım saat vakit arttırıp, kendime bir kaçacak delik, başımı sokacak küçük beyaz kâğıttan bir ev yapmak tatlı geldi. Ta ki artık buna müsamaha gösterilmeyeceği açık ve sert bir dille açıklanıp, internet erişimi yasaklanana kadar…<br /><br /><p><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5168418474673275714" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_HG8yymMs-_M/R7npOCF3g0I/AAAAAAAAAKY/6xeZVgLUjkY/s320/sandra%26colin.jpg" border="0" />Evimize internet bağlatmamızsa ısrarcı ve yalvar yakar takiplerim sonucunda sadece bir ay kadar kısa sürede (!) neticelendi. Ve cumartesi artık bütün engelleri aşıp, yeni çalışma odamda açılan internet sayfasını gördüğümde gözlerime inanamadım ve o an yanı başımda duran anneme sarıldım!<br /><br />Ve evet nihayet bu odada sizin yazdıklarınızı okuyacak, yorumlarınıza ulaşacak ve yazı yazdığım anda onu Margotto’ya kadar gelip bırakmama yarayacak bir pencere açıldı. Bundan sonra sekizinci kattan, kütüphanemin karşı çaprazından, resimler asılı duvarımın dibinde, ayakucumda kedimle, elimin altında kitaplarım ve gününe göre yasemin çayı ya da kahvemle ekseriyetle burada yazıyor olacağım. Yeni mekânıma alışana kadar biraz zaman geçebilir ama Stephen King amcanın Yazma Sanatı isimli kitabında ısrarla tavsiye ettiği üzere en uygun yazma ortamı odanın köşesine sinmiş bir masada, kapınız dış dünyaya kapalı olarak yazmaktır. Yazılar bittiğinde onları okunmak için dışarı salmanın, kapıyı, pencereyi açmanın zamanı gelir. Ben de şimdi aynen onun dediği gibi kendi köşemde sinmiş yazıyorum bunları, Colin ekranın arkasına sindi ve ara sıra yavaşça kafasını uzatıp dikkatimi dağıtmakla meşgul. Birazdan orada uyuyakalacağını bildiğim için kendisine ilişmiyorum.<br /><br />Bu odayla ilgili hayallerim var. Öncelikle masasının üzerindeki rafı sökmeyi, ondan geniş ve ferah bir çalışma alanı çıkarmayı umuyorum. Sonra kendisini beyaza boyayacağım ki kütüphaneme uysun. Raf çıkınca arkasından ortaya çıkacak duvara güzel resimler, afişler vs asmayı, bana sağladığı geniş masa konforunda nihayet suluboyaya başlamayı da hayal ediyorum. Ama konu bir masa da olsa boya yapmak sanki ilkbahara yakışıyor, hem zaten ona da şunun şurasında ne kaldı? Suluboyalar, beyaz masalar, taze çiçekler bahara yakışıyor ve ben yazdıkça özlüyorum kendisini…</p><p>Dışarıda karlar eriyip geceye karışırken, kendimce kurduğum bahar düşünün üzerimde bir iştah şurubu etkisi yapması hoşuma gidiyor. İnsanın sinecek bir köşesinin olması ve içi rahat, gönlü ferah yazması ne güzel şeymiş, şimdi hatırladım.</p>Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-47587361714755979622008-02-08T16:57:00.001+02:002008-02-18T22:27:52.130+02:00eat, pray, loveUzun kış gecelerinde yatmadan önce, puslu kış sabahlarında yarı açık gözlerle serviste giderken, tarhana buharının kokusu burnumu yalarken ocak başında ve yemekten sonra ofiste çayımı karıştırırken okuyorum, okuyorum derken, nihayet iki kitabımı daha bitirebildim.<br /><br />Kitaplarımdan bir tanesi Eat, Pray, Love. Kendisinin gül cemalini görme şansına mytopography yazarı komşum sayesinde eriştim. O kitabın akıcılığından bahsederken kendimi amazon’da kitabın konusunu okurken buldum. Elisabeth Gilbert’ın gezilerinden oluşan bir kitap bu. Yani bir anı-gezi kitabı…<br /><br /><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5168419350846604114" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_HG8yymMs-_M/R7nqBCF3g1I/AAAAAAAAAKg/H8tOJHKpGCM/s320/sandra%26colin+050.jpg" border="0" /> <p> </p><p>Konu: Elizabeth artık otuzlarını yarılamış bir kızkardeşimizdir. Mutlu bir evliliği, güzel bir evi ve iyi bir yazarlık kariyeri vardır. Artık ondan bu evliliği taçlandıracak bir bebek beklenmektedir, adet olduğu üzere. Fakat herşey bu kadar gülpembe, evim evim güzel evim gelişmez. Elizabeth kaşınır. Kocasıyla kavgaları giderek şiddetlenmeye ( ne istiyorsun be kadın yediğin önünde yemediğin tatlı evinin verandasında!) ve ağlama krizlerine tutulmaya başlar. Depresyon ve bunalım gelir ensesinde biter. Elizabeth mutlu değildir! Kendini yoklar yoklar, içinden bir ses çıkıp da ‘bir çocuk yap, eksik budur senin hayatında!’ demez. Ve Elizabeth kızkardeş ( sister, rap lehçesiyle sistaa ) ne istediğini düşünür. Düşünür, taşınır ve sonunda kocamdan boşanacağım! Der. Kocadan boşanır, ev satılır, birkimler boşanmaya gider. Elde avuçta bir şey kalmaz ve der ki ben bunca sene doğruyu, düzgünü yaptım. Şimdi canım ne isterse onu yapacağım! Ve seyahatleri böyle başlar; İtalya, Hindistan ve en son Endonezya…<br /><br />Kitabın başlığı da şöyledir, ye, dua et ve sev; bir kızkardeşin dünya zevklerinin, ruhani bilincin ve ikisinin arasındaki dengeyi arayışının hikâyesi! Vay vay vay! Elizabeth beş parasız olmasına rağmen süper bir yazar olmasının ballı ekmek kadayıfı kıyağıyla, bu yolculuğunun hikâyesini daha yazmadan bir yayınevine satar ve parasıyla kendini uçağa atar. ( Filminde de Julia Roberts oynayacakmış. Kendisinin filmografisinde Mona Lisa Smile adında bir girl power kılığında sıkıntı yumağı seyirliği var diye sanırım)<br /><br />Kitaptaki kızımızda ben nedense bir Bridget Jones naifliği ve şekerpembeliği yakaladım ki, otuzlarındaki kızkardeşlerimizin o alışveriş yapmadıklarında içlerine gelen fena sıkıntıya iyi gelmesi muhtemeldir. Ama o bir yana kitap bir gezi rehberi, bir küçük fıçıcık içi dolu Lonelyplanet, bir İtalya’da en iyi pizza nerde yenir lezzet durağı, bir samimiyetim ve tuzu kuruluğum sayesinde nasıl yogi oldum el kitabı olabiliyor. Ama bütün bu gözle görülür pazarlama akan unsurları, kitabın bazen sabah kalktım yogamı yaptım kıvamında ilerlemesi benim kitabı sevmediğim anlamına mı geliyor? Hayır. Kitabı manasız bir şekilde sevdim. Kitap zaman zaman bir iki vitrin gezmek, Nil Karaibrahimgil’in bir şarkısında yürekten bir iç çekmek, güzel cafede oturup şöyle bir Audrey Hepburn gözlüğünü düşüre düşüre kitap okumak gibi şeyleri seven kızkardeşler için sevilesi bir kitap çünkü. O kadarlığını da itiraf etmek gerek. Kitabımız işte orada duruyor: Paspal şalvarını cool bir şekilde giymiş, ne güzelliğinden ne bilmişliğinden, ne yogasından ne dünya işlerinden, ne sevgilisinden ne özgürlüğünden vazgeçmeyen günümüz kızkardeş ikonlarının en parlaklarından birinin kitap hali. Hem yiyelim, hem dua edelim, hem sevelim kızkardeşler. Bu dünya kimseye kalmaz!</p>Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-282498858866775952008-02-07T15:16:00.000+02:002008-02-07T15:31:31.854+02:00Beni sıcakta okuyunÇok sık hasta olan bir çocuk olarak bana, her doktor ziyareti ertesinde iğne yazıldığını ancak iğneci teyzenin ziyaretleriyle anlardım. Kötü bir sürpriz gibiydi iğneci teyze ziyaretleri, başıma kötü bir şey geldiğinin ayan beyan habercisiydi, elinde çantası kapıda belirmesi. Fakat o günkü gelişinin kötü bir süprizden öteye gidebileceğini pek tabiidir ki bilemezdim.<br /><br />Karlı bir akşamdı. Televizyonda bir şeyler oynuyor, masa bir yandan toplanıyor. Demlik sobanın üzerine yerleştirilmek üzere evin bir ucundan bir ucuna taşınıyordu. Derken kapı çaldı. Sesinden tanıdım, oydu! O an içimde şahlanıveren zaptedilemez bir ağlama hissiyle sarsıldım. Yine mi? Talihsizliğime acımak, o acıyla bir kenara sinmek yerine öfkeyle kalktım ve evi birbirine kattım. İğne olmamak için türlü kudurukluklar, azgınlıklar ve şımarıklıklarla evin içinde dört döndüm. <br /><br />Onun sinirinin üzerini kalın bir sabırla örtmüş, elinde iğne köşede sırasını bekleyen halini hiç unutamam. Sonunda o kadar ağlamış ve yalvarmıştım, o kadar bağırmıştım ki, herhalde kıpkırmızı olmuştum ve korkunç görünüyordum. Bana bu seferliğine iğne yaptırmaktan vazgeçtiler. İğneci teyze elinde şırıngası olduğu halde yanıma yanaştı, ona meydan okumamdan hiç etkilenmemiş gibi önce cayır cayır gaz sobasına, sonra da bana baktı sakince. ‘Seni huysuz çocuk, beni bu karlı kışlı gecede buralara kadar getirdin, senin de büyüyünce her gittiğin yer buz kessin!’ dedi. Bunu demesiyle şırıngasını havaya fışkırtması bir oldu. Sonra çantasını topladı, eski paltosunu giydi ve evden çıkıp, gitti. Pencereden karlı sokakta yokuş yukarı ağır ağır ilerleyip, kaybolmasını seyrettim.<br /><br />İşte iğneci kadının büyüsü o günde işlemeye başladı ve bugünlere kadar her kış sekmeden devam etti. Evimde hiç üşümedim, hatta hep çok ısındım ve şükrettim. Ama dediği gibi gittiğim her yerde üşüdüm. Ya cam kenarına düştü yerim, ya dolmuşta biri çok da lazımmış gibi cam açtı, ya da cereyan ortasına oturttular beni! Kış ortasında gittiğimiz tatillerde biz gitmeden önce birden bir ısıtma sorunu çıkıverdi, donarak uyuduk geceleri. Hadi bunu bırakın gittiğim, ayak bağladığım iş yerlerine ne demeli? Buyrun buradan(http://margotto.blogspot.com/2006/12/ara-sicaklar.html) yakın o hikâyeyi!<br /><br />Velhasıl haftalardır yine arızalı olan ısıtma tesisatımız ofiste kuzey kutbu havası estirmeye devam ederken, kiminle konuşsam ve üşüdüğümden bahsetsem hepsi:’ Yine mi? Burda da mı Margot?’ Gibi tepkiler verdi. Ben de size hikâyeyi baştan anlatayım dedim. Artık sebebini biliyorsunuz işte! Bundan sonra ‘Yine mi üşüyorsun?’ gibi manasız sorularla talihsizliğimi deşmeyeceğinizi ve beni kamp çadırı bozması paltomla başbaşa bırakacağınızı umuyorum.<br /><br />petite poisson: Yahu ben girmeyeli blogger ayarları mı değiştirdi komşular? Bir kelimeyle link verdiğimiz zamanlar gerilerde mi kaldı? Eski yazıya link verecektim, o satır kaybolmuş beceremedim bir türlü. Bilenler bilmeyen Margot'a bir öğretiversin. Mersi.Margothttp://www.blogger.com/profile/08305659329252442854noreply@blogger.com