tag:blogger.com,1999:blog-10038623760312212252008-03-19T00:39:09.862+03:00Bakış AçısıSeyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comBlogger22125tag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-87274663615318643632007-09-26T00:44:00.000+03:002007-09-26T01:36:04.935+03:00Kıbrıs'ın Acı Limonları<span style="font-style: italic;">"Osmanlı yönetiminde halkın temsilcileri oy çoğunluğuna sahipti. İngiliz yönetiminde halkın temsilcileri yönetimden tamamıyla dışlandı. Türkler burada üç yüz yıl kaldı. İngilizler yetmiş yedi. Venedik için bir kalyon olan ada şimdi bizim için bir uçak gemisi, savaş gemisi. Elimizde tutabilir miyiz? ... Kurnazca yönetmelisiniz ... Her Yunan köylüsü kendini öyle hissetmeliydi ki Enosis ateşi devam edebilsin. Gerçeklerin desteklemediği şeyi, uydurmalara dayanan duygular başarabilirdi..." </span>(Arka kapaktan)<br /><br />Yetmiş yedi yıl yönetimde kalan İngilizler adayı cehenneme dönüştürmeyi nasıl becerebildi böyle?<br /><br />Arka bahçemiz; yakın tarihin kanayan yarası Kıbrıs nasıl böylesine büyük bir sorun haline geldi?<br /><br />Enosis düşüncesiyle silahlı eylemlere başlayan Yunanlıların önüne Türkleri sürerek mi? Ya da Enosis'i canlı tutarak mı?<br /><br />Sömürge ülkelerde kullanılan en basit yöntemdir bu belki... Halkları birbirine kırdır, kaosu çıkarlarına göre yönet... İngilizler'in de en iyi yaptığı işlerdendir bu kuşkusuz. Ancak olan yarayı deşmek de büyük bir kurnazlık ve aptallık olsa gerek...<br /><br />Kıbrıs'ın Acı Limonları'nda 4 yılllık anılarını anlatan İngiliz yazar Lawrence Durrell (1952-56), zaman aralığı az görünse de Yunanca bilmesiyle analizlerini daha sağlam temellere dayandırmaktadır. Belki Yunan halkının gözünden Enosis çok daha sempatik gözükmektedir, ki zaten görünüşte İngiltere'nin antidemokratik yönetimine karşı faaliyete geçmiştir. Yazarın anıları da EOKA hareketinin ilk zamanlarına denk gelmektedir zaten.<br />Kitabın sonu buna bağlı olarak açık bitiyor denebilir. Ancak bu da insanı devam eden tarihsel olayları araştırmaya itiyor. Sonuçta kitap yazarın belli bir zaman aralığındaki anlatmakla kalmayıp uyandırdığı merak duygusuyla belki de amacını yerine getiriyor.<br /><br /><br />Son olarak kitaptan alıntı bir Bulgar hikayesi:<br />"<span style="font-style: italic;">En son Yunanlar geldi ve Tanrı'dan armağanlarını istediler.</span><br /><span style="font-style: italic;">'Size ne armağan etmemi istersiniz?' dedi Tanrı.</span><br /><span style="font-style: italic;">'Bize Güç ver.' dedi Yunanlar.</span><br /><span style="font-style: italic;">Tanrı, 'Ah, zavallı Yunanlarım,' dedi, 'çok geç kaldınız. Bütün armağanlar dağıtıldı. Aslında geriye pek bir şey kalmadı. Gücü Türklere verdim, Bulgarlara Çalışmayı; Yahudilere Hesabı, Fransızlara Oyunbazlığı, İngilizlere Aptallığı.'</span><br /><span style="font-style: italic;">Yunanlar buna çok kızdılar ve bağırdılar: 'Bu nasıl etnrika böyle, bizi nasıl açıkta bırakırsınız?'</span><br /><span style="font-style: italic;">'Peki,' dedi Tanrı. 'Madem ki ısrar ediyorsunuz, size de bir armağan vereyim, eli boş dönmeyin -sizin armağanınız da Entrika olsun.'</span> "Seyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-13549471242788173902007-09-25T00:16:00.000+03:002007-09-25T01:16:16.561+03:00Angels in AmericaAmerika, Soğuk Savaş yıllarını geride bırakırken, halk toplumsal tabularla ve korkularla yaşamaktadır. Ekonomik sistem tabuları körüklerken, dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri sayılan ABD'de, din ve politika ekseninde toplumsal korkular ısıtılıp ısıtılıp halkın önüne koyulmaktadır. Eşcinsellik bu şartlar altında sadece bir cinsel tercih değil aynı zamanda muhalif olma çizgisindedir. AIDS ise yeni çağın vebasıdır ve eşcinsellerin sırtına yüklenmiş bir zehirdir resmen...<br /><br />Eşcinsellik ve AIDS, Angels in America'da hikayenin merkezindedir ancak din ve politika analizi ile senaryo sığlıktan oldukça uzaktır. Hikayedeki her karakter, belli duyguların ve durumların temsilcisidir adeta. AIDS'e kapıldığını öğrenen ve sevgilisi tarafından terk edilen Prior yalnızlığın,<br />Joe Pitt toplumsal yargılar ve inançları ile eşcinselliği arasında kalışın, Roy Cohn hırsın ve kötülüğün... Daha birçok yan karakterle senaryonun zenginleşmesi, aynı oyuncuların farklı karakterleri aynı bölümlerde dahi ustalıkla canlandırışı ve hikayenin masalsı bir biçimde işlenişi ile Angels in America sadece özgünlüğü yakalamakla kalmıyor aynı zamanda izlediğim en iyi dizileri arasına giriyor. Zira dizinin Emmy'de 11 dalda aday olması da bunu kanıtlıyor olsa gerek...Seyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-24665575694736599162007-08-17T07:30:00.000+03:002007-08-17T07:42:01.012+03:00Esir Şehir ÜçlemesiMustafa Kemal, kurtuluşun İstanbul’dan olmayacağını anlayıp harekâtı Anadolu’dan başlatmaya karar vermesiyle, çürümüş ve yozlaşmış bir imparatorluğun yıkılması ve küllerinden yepyeni bir devletin; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması hikâyesi başlar.<br /><a href="http://www.tulumba.com/mmTULUMBA/Images/VI342912EC816_250.jpg"></a><br />Anadolu’da yepyeni bir devrim ışığı M. Kemal önderliğinde yakılmış; böylelikle tarihin en büyük bağımsızlık mücadelesi başlamıştır.<br /><br />Kuvayı Milliye örgütlenmeleri tüm olumsuz koşullar altında faaliyet gösterirken işgal altındaki İstanbul’daki halk kitlesi ve birkaç aydın düşmana karşı gizlice mücadele vermek durumundadır. Bir yandan gizli örgütler aracılığıyla İstanbul’dan Anadolu’ya asker ve mühimmat sevkıyatı yapılırken, bir yandan çeşitli gazeteler ve dergiler aracılığıyla halk aydınlatılmaya çalışılmaktadır. Oysaki İstanbul’daki burjuva sakinleri için durum çok farklıdır. Maddi çıkarları için işgal güçleriyle umutsuzca işbirliği içinde olan burjuva sakinleri görkemli hayatlarını savaş halinde bile sürdürmektedir. Nedense, işgal güçlerinin verdiği güvence altında varlıklarını ülke işgal edilse bile sürdüreceklerini düşünüyorlardır.<br />Serinin ilk kitabı Esir Şehrin İnsanları, tüm bu durumlar söz konusuyken başlar ve romanın başkahramanı Kamil Bey aracılığıyla, İstanbul’un durumunu en alt kademeden en üst kademeye kadar analiz eder.<br /><br />Romanın başkahramanı Kamil Bey en iyi okullarda eğitim görmüş, eğitim sonrası yurtdışında yaşamaya başlamış bir paşa çocuğudur; bir asilzadedir, duruşuyla ve hitabıyla bu asilzadelik adeta kanında vardır. Ancak savaşın başlamasıyla İstanbul’a dönmek zorunda kalmış; işleri bozulmuş ve başına bela olan arsa problemleriyle baş başa kalmıştır. İktisadi durumu bozulduğu için karısının akrabalarında kalmaktadırlar. Enişte Bey; Kamil Bey’in karısı Nermin’in halasının kocasıdır ve İngilizlerle ticari işbirliği içindedir. Buna rağmen Kamil Bey, kurtuluş mücadelesine gönülden bağlı olan asilzadelerdendir ve bulunduğu ortam gereğince olmadığı biri gibi davranmak zorunda olmasından da bir hayli sıkılmaktadır.<br /><br />Anadolu’da koca bir halk kurtuluş mücadelesi verirken Kamil Bey de karamsar bir hava içinde tüm hayatını sorgulamaya başlamıştır ama eli kolu bağlıdır. Eski okul arkadaşlarından onun İstanbul’daki mücadeleye yardımını bekleyen isteklerini alana dek Kamil Bey’in bu karamsarlığı sürer. “Millici”lerden gelen bu isteği hemen kabul eden Kamil Bey, muhalif bir dergi olan Karadayı’da çalışmaya başlayarak mücadelenin içerisine girer ve kendisine olan saygısını tekrardan kazanır…<br /><br />Bir paşa oğlunun acemi ama cesur bir “milliciye” dönüşmesinin öyküsü de böylelikle başlamış olur…<br /><br />Üçleme; Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu, Yol Ayrımı adlı üç kitaptan oluşuyor; Kemal Tahir'in ilk iki kitapla cumhuriyet öncesi, son kitapla da cumhuriyet sonrası dönemlerine kendi bakış açısıyla ışık tuttuğu eserleri olmakla beraber sırf bu bakımdan Türk Edebiyatı'nda önemli bir konuma oturmuş romanlardandır... Kuşkusuz bu üçlemeyi özel kılanlardan birçok etken vardır; Kemal Tahir'in üslubu ve anlatımı, insanlar ve koşullar üzerindeki keskin analizi gibi...<br /><br /><a href="http://www.tulumba.com/mmTULUMBA/Images/VI342912EC816_250.jpg"><img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 178px; CURSOR: hand; HEIGHT: 194px" height="243" alt="" src="http://www.tulumba.com/mmTULUMBA/Images/VI342912EC816_250.jpg" border="0" /></a> Üçleme ayrıca TV serisi olarak TRT’de yayınlanmıştır. Emre Kınay, Dolunay Soysert, Halit Ergenç, Fikret Kuşkan, Zeynep Tokuş gibi ünlü ve başarılı oyuncuların oynadığı seri, üçlemeden bazı noktalarda bağımsız olarak ilerlemiş ve izleyiciler tarafından beğenilerek takip edilmiştir.Seyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-22572363728704541062007-08-06T23:15:00.000+03:002007-08-06T23:20:38.801+03:00Uzakdoğu Korku Sineması: Birkaç Kore FilmiSinemada korku kültürüne getirdiği yeni bakış açılarıyla Uzakdoğu Korku Sineması, klişelerle ve kendini tekrarla dolu Batı Sinemasına karşı son zamanlarda yükselişe geçerek gündemi takip eden izleyicilerin ilgisini çekmeyi başarmış durumda.<br /><br />The Eye, The Ring, The Grudge gibi popülerleşmiş filmlerle Hollywood’un da ilgisini çekmeyi başaran Uzakdoğu sinemasında ilk olarak Kore Sineması göze çarpıyor.<br />İstisnasız her filmde kullanılan uzun saçlı ölü kızlar, şıkır şıkır damlayarak insanı germeyi başaran çeşme suları, Kore Sineması’nda ilk akla gelenler olsa da, senaryolarda daha çok psikolojik durumlar ve olaylar kullanılıyor. Beklenmedik sonlarla izleyiciyi şaşırtmayı başaran Koreli senaristler, senaryodaki boşlukları ve karışık olay örgüsünü hiç dert etmiyorlar. Her filmin kendine özgü ve akılda kalıcı yanı olsa da, tam anlamıyla olmuş denilen filmlerin sayısı çok fazla değil… Bir yandan nitelikli filmler yapıladururken, çoğalan filmlerden kusursuzları seçmek bir hayli zorlaşıyor. Uzun saç ve damlayan su etkenleri, Kore Sineması’nda klişe gibi dursa da Uzakdoğu korku kültüründe bunlar bir hayli yer etmiş. Bunların dışında filmlerde kullanılan en temel korku faktörü, deyim yerindeyse insanı hoplatan ses efektleri. Diğer türlerde izleyiciyi “damardan” etkileyen muhteşem müzikler, korku filmlerinde belki de gerilmekten dolayı çok az dikkat çekiyor.<br /><br />A Tale of Sisters ve Cello korkuyu aile dramı ve psikolojik çöküntülerle birleştiriyor. İki filmde de kullanılan korku etkenleri başarılı ve amacına ulaşırken beklenmedik sonlarla yaşananlara açıklama getiriliyor. Bu beklenmedik sonlar film boyunca hissedilen merak dürtüsüyle daha bir şaşırtıcı olurken, türün kurdu olmuş hayranların dışındaki izleyici kitlesi tarafından gayet tatmin edici bulunabilir.<br /><br />Korkunun gençlik hikâyelerine ve ilişkilerine yansıtıldığı D-Day ve Dead Friend daha az beğeni toplayabilir; tabii hedef kitle gençler hariç… D-Day’de korku ve dehşet, ÖSS benzeri bir sınava hazırlanan Koreli gençlerin üniversiteye girme umutlarıyla çok sert ve izole koşullarda eğitim veren bir özel kuruluşa başvurmalarıyla başlar. Sadece bu binada işlenilen hikâye gençlerde görülen stres ve baskıyla beraber korkuyu daha boğucu kılıyor. Dead Friend ise yaşadığı şok edici olaylar sonucu hafıza kaybı geçiren bir genç kızın hikâyesini konu alıyor. İlk başta bu şok edicilik yansıtılmıyor ama korku türünde yılda bir film seyreden biri bile hafıza kaybının ne amaçla kullanıldığını bildiği için başlarda pek farklı bir hikâye gibi görünmeyebilir… Ta ki hafıza kaybının nedenini açıklayana dek…<br /><br />Into the Mirror, adından da anlaşılacağı gibi aynaların insan yaşamına etkisiyle ilgili en azından seyrettiklerim içinde en farklı film; bu da kuşkusuz, hikâyenin daha fantastik bir temele dayanmasının sonucu... Filmi seyrettikten sonra aynalara karşı bakış açısınız değişiyor; tabii her filmden daha çok korku isteyen türün hayranları için bu bir süre uçup gidiyor. Diğer filmlerdeki gibi olaylar sürpriz sona bağlanarak, son beş ya da on dakikada açıklanıyor. Ancak gerek hikâye, gerek korku etkenleri, gerek de sürpriz son olarak en etkileyici film Into the Mirror…Seyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-90623870794504762472007-07-27T18:49:00.000+03:002007-07-27T20:56:20.589+03:00The Secret<div style="text-align: left;"><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.traceyhabron.com/images/the%20secret.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 357px; height: 216px;" src="http://www.traceyhabron.com/images/the%20secret.jpg" alt="" border="0" /></a><br /></div>Mutluluğun, bolluğun ve bereketin yüzyıllardır saklanmış bir sır olduğunu ve bu sırrın küçük bir kitapta yazılı olduğunu söyleselerdi ilk tepkiniz ne olurdu?<br /><br />Sadece 10 YTL'ye edinebileceğiniz bu kitabın hayatınızı kusursuz yapabileceğini söyleselerdi ne derdiniz?<br /><br />Umutlu olanlarınız heyecana kapılır; hemen kitabı edinmeye çalışırdı. Kuşkulu olanlar ise önyargıyla bakar ancak içlerinden sadece bu önyargıyı yenenler The Secret'i anlayabilirdi... Geri kalan çoğunluk ise önyargılarının kurbanı olurdu. Zaten şu anki görüntü de hemen hemen bu biçimde...<br /><br />The Secret gerek kitap olarak gerek <a href="http://www.imdb.com/title/tt0846789/">belgesel film</a> olarak, an itibariyle milyonlara kişiye ulaşmış durumda ve kuşkusuz gün geçtikçe daha çok kişiye ulaşacak. Kitabın yüzyıllardır saklı olduğunu söylediği bu sır, sırrı keşfedip mutluluğu yakalayan bilgeler tarafından defalarca bahsedilmiş ama sır sürekli bastırılmış. Bu sırrı tüm dünyaya açıklamak da günümüz bilgelerine kalmış...<br /><br />Kitabın "çekim yasası" (law of attraction) olarak adlandırdığı bu sır, aslında çok basit bir kurala sahip: "Ne istersen onu alırsın"... Çekim yasasına göre, evren tek bir enerji alanına sahiptir. Madde ise enerjinin yoğunlaşmış halidir. Dolayısıyla evrende madde olarak yer kaplayan bizler, bu enerji alanıyla sürekli bir etkileşim içindeyizdir, bir bakıma bu enerjinin parçasıyızdır. İşte tam burada Anadolu kültüründe yüzyıllardır var olan tasavvuf inancına değinmek gerekiyor.<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.enderarslanturk.com.tr/resimler/hz.mevlana.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 203px; height: 303px;" src="http://www.enderarslanturk.com.tr/resimler/hz.mevlana.jpg" alt="" border="0" /></a>Tasavvuf inancına göre tanrı her yerdedir ve biz kullar tanrının birer parçasıyızdır. Ruhumuz, bedenimizden ayrıldığında, yani bedensel ölüm gerçekleştiğinde parçası olduğumuz tanrıya kavuşuruz. Kitapta bahsedilen evreni kaplayan enerji alanı, tasavvuf inancına göre tanrıdır; biz insanlar ise tanrının parçasıyızdır ve onunla sürekli etkileşim içinde olanızdır; bakınız çekim yasası...<br /><br />Tanrı hep vardır, hep var olacaktır ve yok edilemez. Enerji hep vardır, var olacaktır ve yok edilemez... Benzerlikler inanılmaz değil mi? Özellikle tasavvuf inancındaki büyük isimler; Mevlana ve Yunus, evrenin bu gizemini çözmüş ve ebedi mutluluğu yakalamış kimselerdi.<br /><br />Kitabı okuyan birçok kişi piyasada çok satmış ama hiçbir yararı olmayan kişisel gelişim kitaplarının da etkisiyle oluşan önyargı sonucu, bu düşünce biçimini tam olarak kavrayamamış durumda. The Secret da; evet, iyi pazarlama ve reklam sonucu popülerleşince hedef tahtası konumuna yükseliyor. Kitaba karşı oluşan olumsuz düşüncelerin bir kısmı da, Sır'rın teknik bilgilerinden çok nasıl uygulanacağı kısmıyla ilgilenilmiş olmasından kaynaklanıyor. Hatta kitaptaki küçük bir örnekle bunu örnekleyebiliriz de: "Elektriğin nasıl çalıştığını bilemeyebilirsiniz ancak lambayı yakabilirsiniz, ya da bir insanı..."<br />Bu benzetmeyle devam etmek gerekirse Sır'da bahsedilen bu işleyişi daha teknik biçimde anlatan bilgiler -elektriğin nasıl çalıştığı-, bulmak için çok uzaklara gitmeye gerek yok. Zira Türkiye'de yıllardır "<a href="http://www.kuantumdusunce.com/default.asp">Kuantum Düşünce Tekniği</a>" alanında eğitimler veren , aynı isimli kitabında da ayrıntılı bilgiler veren R. Şanal bir bakıma "The Secret"daki bilgiler doğrular nitelikte çalışmalar yapmakta.<br /><br />Anlaşılabileceği üzere, kitabın vermek istediği temel düşünce bize hiç de yabancı değil...<br /><br />---<br />The Secret; Rhonda Byrne, Owo Yayınları,198 sayfa<br />Kuantum Düşünce Tekniği, R. Şanal, Arıtan Yayınları, 215 sayfa<br />Kuantum Olumlama, R. Şanal, Arıtan Yayınları,173 sayfaSeyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-43888376894758437722007-07-25T21:25:00.000+03:002007-07-25T21:39:53.060+03:00Yurdum Benim Şahdamarım<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.everestyayinlari.com/kitaplar/yurdum-benim.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 150px; height: 216px;" src="http://www.everestyayinlari.com/kitaplar/yurdum-benim.jpg" alt="" border="0" /></a><br />Dağın pulat yüreğine işledim,<br />Şimşeğin masmavi usturasına<br />Sevdanı usul-usul<br />Sevdanı mısra-mısra<br />Lo ben seni hapislerde sevmişim<br />Ben seni sürgünlerde<br />Yurdum benim<br />Şahdamarım...<br /><br />Ahmet Arif<br /><br /><br />Yurdum Benim Şahdamarım ismini taşıyan Everest yayınlarından çıkan bu şiir kitabında, Ahmet Arif tarafından "Hasretinden Prangalar Eskittim" eserine alınmayan ancak çeşitli dergilerde veya yayınlarda yayınlanan şiirler mevcut.<br /><br />Sadece şiirlerin kitap kalınlığına ulaşamıyor olmasından kaynaklansa gerek kitabın sonuna şairle ilgili birkaç düzyazı eklenmiş. İki inceleme bir söyleşiden oluşan bu bölümde Ahmed Arif'in siyasi kimliği, daha çok da şiir anlayışı ile ilgili bilgiler ve yorumlar mevcut.Seyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-70343871461794751072007-07-19T19:35:00.000+03:002007-07-19T19:47:31.677+03:00Kore Sineması Bölüm 3: Kore Savaşı25 Haziran 1950’de Kuzey Kore birlikleri büyük bir hırsla Güney’e saldırdığında Kore için yakın tarihin en kanlı olayları başlamış oldu. Rus Çarlığının, Japonya’nın, Çin’in güç mücadelesi sonucu daha önceleri büyük zararlar gören Kore halkı, bu sefer de ABD, SSCB ve Çin’in bölgede egemenlik kurma amaçlarına kurban gitmiş oldu. Savaşın sonunda Kore ikiye ayrıldı. Ölü sayısı ise çoğunluğu Kore halkından olmak üzere 3 milyon civarı belirlenmişti.<br /><br /><br />Bu korkunç savaşın, bölünmüşlüğün ve kardeş katlinin etkilerini birçok filmlerinde görmek mümkün. Ancak yönetmenlerin salt savaşla ilgili izlenimlerini göstermek amacıyla yaptığı filmler Korelilerin bakış açısını görmek bakımından daha bir önem kazanıyor. Brotherhood of War ve Welcome to Dongmakgol filmleri sadece Kore Savaşı’nı konu almasından değil, aynı zamanda savaşın halk tarafını anlatmasından ve ideolojik unsurları irdelemekten çekinerek tarafsız bir bakış açısı edinmesinden ötürü Hollywood’daki türdeşlerinden ayrılıyor.<br /><br /><br />Brotherhood of War’da savaş, cephedeki askerlerin bakışıyla anlatılırken, Welcome to Dongmakgol küçük bir köydeki insanlara değiniyor ki bu mizahi birçok öğeyle anlatılınca da ortaya özgünlük çıkıyor.<br /><br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.international.ucla.edu/cms/images/taegukgi.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 191px; height: 272px;" src="http://www.international.ucla.edu/cms/images/taegukgi.jpg" alt="" border="0" /></a>İzlediğim ilk film olan Brotherhood of War, insanı dakikalarca ağlatacak ve uzun süre etkisinde bırakacak bir hikâyeye sahip... Film, savaş öncesinde zorlu ama bir o kadar mutlu bir yaşam süren Güneyli bir ailenin dağılışını merkez alıyor. Ailenin en büyük erkek çocuğu Jin-tae Lee, savaş öncesinde ayakkabıcılık yaparak hem ailesine bakmış hem kardeşi Jin-seok’un okumasını sağlamıştır. Yıllardır babasız bir şekilde yaşayan bu ailenin en büyük hayali ise Jin-tae’nin güzel bir ayakkabıcı dükkânı açması ve Jin-seok’un üniversiteyi bitirmesidir. Ancak Kuzey Kore birliklerinin Güney’e saldırmasıyla büyük bir kıyım başlar ve sadece Lee ailesinin değil tüm halkın hayalleri yok olur. Güney Kore birlikleri, savunma hattını güçlendirmek için 18 yaşını doldurmuş her genci askere almaya başlayınca Jin-seok ve sadece kardeşini koruma amacını güden Jin-tae, savaşın içine sürüklenir. Bulundukları birlikte, en umutsuz anlarda bile büyük kahramanlıklar göstermeye başlayan Jin-tae madalya almaya her günün ardından yaklaşırken kardeşiyle arasındaki bağlar kopma noktasına gelir.<br /><br /><br />Jin-tae ve Jin-soek arasındaki ilişkide görülebileceği gibi kardeşlik ilişkisi çok ilginçtir. Bir gün kuzu gibi uysal olan kardeşler, ertesi gün çok ciddi bir tartışmanın içerisinde görülebilirler. Ancak kardeşlik hep baki kalır. Jin-tae ile jin-seok’un arasındaki kardeşlik ilişkisinin gidişatı ve Güney-Kuzey Kore arasındaki ilişki bu bakımdan birbirine çok benziyor.<br /><br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.duke.edu/web/film/screensociety/CE7_Dongmakgol.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px;" src="http://www.duke.edu/web/film/screensociety/CE7_Dongmakgol.jpg" alt="" border="0" /></a>Bir sonraki film olan Welcome to Dongmakgol’un hikâyesi ise daha çok mizah ağırlıklı… Film, herkesin unuttuğu ama kendi içinde kusursuz bir işleyişe sahip küçük bir köy olan Dongmakgol’da geçiyor. Hikâye gerçek bir olaya dayanıyor. Savaş sırasında yolları köye düşen Güney Koreli 2 asker, Kuzey Koreli 3 asker ve uçağı o bölgede düşüp köylüler tarafından kurtarılan bir ABD’li asker ile köyün sakinleri arasındaki kötü başlayıp daha sonra dostluğa varan ilişkiler yumağı çarpıcı ve mizahi biçimde anlatılıyor.<br /><br />Farklıların bir arada yaşanarak hayatın çok daha güzel olacağı, savaş ve kavga ile ayrılıktan öte bir sonuca varılamayacağı gerçekleri hikâyenin asıl vermek istediği mesajlardır kuşkusuz… Filmin sonunda yüreklerimize işleyen o müthiş şarkı ise Korelilerin barışa ve birlikteliğe duydukları özlemin evrensel bir imgesidir kanımca.Seyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-51638483958827510512007-07-18T19:51:00.000+03:002007-07-19T15:29:32.493+03:00Kore Sineması Bölüm 2 : Kim ki Duk üzerine...<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.horosheekino.ru/images/kim%20ki%20duk.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 140px; height: 219px;" src="http://www.horosheekino.ru/images/kim%20ki%20duk.jpg" alt="" border="0" /></a>Güney Kore sineması denilince, hakkında uzun uzun konuşulması gereken sinemacılardan biri olan Kim ki Duk'un en az filmleri kadar ilginç olan öz geçmişini incelersek, sanırım ilk önce doğduğu yerin bir taşra köyü olmasından bahsetmeliyiz. Zira Kim ki Duk'a göre sinema eğitimi almamasıyla beraber taşra kökenli olması, kuşağındaki diğer yönetmenlerden onu ayıran en önemli özelliklerden biri.<br /><br />Gençliğinde tarım eğitimi alan, daha sonra fabrikada işçi olarak çalışan; ardından deniz kuvvetlerinde çavuş olarak 5 yıl kadar bir süre görev yapan Kim ki Duk, ressamlık yapıp kendi hayatını kurmak için tüm parasını gözden çıkararak bilet almış ve Paris sokaklarında bu amacını gerçekleştirmiş.<a href="http://www.biyografi.info/kisi/kim-ki-duk?PHPSESSID=4312f327d3">*</a>33 yaşına bastığında Kore'ye tekrar dönen Kim ki Duk, burada senaryolar yazmaya başlamış. Bir kaç ödül de almış.<br /><br />Ressamlığından gelen yapısından dolayı filmlerinde müthiş bir görselliğin bulunduğu Kim ki Duk'un ilk filmi <span class="SpellE"><i style="">Crocodile, </i>kurtardığı kadına daha sonra tecavüz edip kötü davranan bir adamın hikayesini konu alır. Bu filmle ve diğer bir çok filmle de Kore halkının ilgisini pek fazla çekemeyen Kim ki Duk, uluslararası alanda ülkesindekinin aksine müthiş ilgi gördü. Ülkesindeki eleştirmen kitlesi tarafından sürekli kötü yönde eleştirilen Kim ki Duk, <span style="font-style: italic;">Seom (The Isle) </span>adlı eserinin Venedik Film festivalinde açılış filmi olarak seçilmesiyle asıl çıkışını yapmış.<a href="http://www.radyo.itu.edu.tr/calkivik/yazi.php?id=147">**</a><br /><br />Benim değerlendireceğim dört filminden ilki olan Bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom /Spring Summer Fall Winter yönetmenin 9. filmi... İzlediğim dört filmi arasında hikayenin en destansı şekilde işlendiği ve görselliğin en çarpıcı şekliyle ön plana çıktığı film Spring Summer Fall Winter. </span><span class="SpellE">Bunun yanında müzik ve oyunculuk kusursuz. Diyalogların az olması hikayeyi sıkıcı olmak bir yana Kim ki Duk'un anlatımıyla daha masalsı yapıyor. Böyle olunca da kendisini yetişkin keşiş rolünde izlemek de ayrı bir zevk oluyor.</span><br /><span class="SpellE"><br /></span><span class="SpellE"><a href="http://www.imdb.com/title/tt0374546/"><span style="font-weight: bold;">Spring Summer Fall Winter</span></a><br /><br /></span><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://content.answers.com/main/content/wp/en/thumb/4/4c/200px-Spring_Summer_Fall_Winter_And_Spring_movie.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 163px; height: 246px;" src="http://content.answers.com/main/content/wp/en/thumb/4/4c/200px-Spring_Summer_Fall_Winter_And_Spring_movie.jpg" alt="" border="0" /></a><span class="SpellE">İlkbahar, güzelliktir, başlangıç ve doğumdur; doğayı keşfediştir. İnsanın bitmek tükenmez bir merak duygusuyla doğaya karıştığı, enerjisinin en yoğun olduğu dönemdir. Hikayemizde ise ilkbahar dönemi, çocuk keşiş adayının su üzerine kurulu yuvasından çıkıp çevresindeki vadiyi ve doğayı keşfedişine denk geliyor. Çocuk, yaradılışındaki ilkel yanı bilinçsizce ortaya koyabiliyor. Ancak Usta, bir gölge gibi çocuğun arkasında onu izlemektedir. Çocuk, insan olma yolunda Usta'sı tarafından fark ettirilmeden yönlendirilir.<br /><br />Mevsimlerden en çılgını olan Yaz ise daha harekelidir ve daha enerjiktir. Yaşam ilkbaharda başlamıştır ve o keşfedişin ardından büyük hareketlenme yazın başlar. Keşiş için hayatının bu dönemi ise gençliktir... Ustasının yanına tedavi olmak için gelen bir kız ise, genç keşişin karşısına tutkulu bir aşk olarak çıkar.<br /><br />Hüznün mevsimi ise Sonbahardır. Durgunluk olarak bilinir ancak Keşiş, </span><span class="SpellE"> </span><span class="SpellE">hayatının isyan dönemindedir. Usta, keşişin hayatı anlamasındaki anahtar kişidir. Ve sonbaharın bitmesine yakın, keşiş kendini arındırarak hayatın bilgelik dönemi Kış'a doğru yelken açar.<br /><br />Kış ise sondur. Eğer insan bu bilgelik döneminde hayatı gerçekten anlarsa ölüm acı bir sondan, görkemli bir vedalaşmaya döner. Keşiş için kış, manastıra dönüş ve bilgeliğe doğru büyük bir adımdır... Ancak zaman, </span><span class="SpellE">yine</span><span class="SpellE"> küçük bir çocuğun varlığıyla döngünün başına, İlkbahar'a dönecektir. Çocuk için hayatın başlangıcı olan İlkbahar keşiş için ölümsüzlüğün başlangıcıdır. Yaşama duyusu; sevinç, üzüntü, ölüm her şey tekrardan başlayacak zaman döngüsünden başka bir şey değildir...<br /><br /><a href="http://www.imdb.com/title/tt0423866/"><span style="font-weight: bold;">Bin-Jip/ 3 İron</span></a><br /><br /></span><span class="SpellE">Suskunluğun anlamı, kusursuz müzikler ve yine masalsı bir hikaye... Her Kim ki Duk filminin ardından "söz gümüşse sükut altındır" sözü daha da bir değerleniyor gözümde. Duyacağınız diyaloglar sadece yan karakterler ait, ancak müziğin kusursuz işlenişiyle bakışlar daha da anlamlı hale geliyor.<br /><br />Hikaye, boş olduğunu bildiği evlerde kendi eviymiş gibi yaşayan ve bunu bir yaşam tarzı haline getiren </span>Hee Jae üzerine kurulu. Hee-jae bir gün boş sandığı bir evde ikamet ederken mor gözü ve darbe yemiş vücuduyla kocasından şiddet gördüğü belli olan Sun-hwa ile tanışır. Sun-hwa kendi hayatında bir anlam bulamamaktır ve evden kaçarak Hee-jae'nin yaşam tarzını benimser. Artık boş evleri bu ikili buluyor ve beraber ikamet ediyorlardır. Ancak evlerden hiçbir şey almıyorlardır; kendi evleri gibi temizliyor, çamaşırları yıkıyor, hatta Hee-jae bozuk eşyaları bile tamir ediyordur. Hikaye ikilinin yakalanmasıyla daha da ilginçleşiyor ve son zamanların en etkili aşk hikayelerinden biri çıkıyor ortaya.<br /><br /><a href="http://www.imdb.com/title/tt0456470/"><span style="font-weight: bold;">The Bow /Hwal</span></a><br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.horosheekino.ru/images/poster_HWAL.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 171px; height: 256px;" src="http://www.horosheekino.ru/images/poster_HWAL.jpg" alt="" border="0" /></a>Hwal, yönetmenin Bin-jip'ten sonraki yapıtı, yani 12. filmi. Kim-ki Duk, Hwal'la yine masalsı bir hikayeyi konu alıyor; bunu sadece bir gemide işleyerek de zor olanı başarıyor. Hwal ile birlikte Kim ki Duk tarzının zirvesine oturuyor kanımca. Bu sefer aşk, yaşlı bir adamla, 17sine basmak üzere olan genç bir kız arasında. Kim ki Duk, bu tür bir hikayeyle çok narin bir konuya değiniyor ancak bundan alnının akıyla sıyrılmayı da biliyor.<br /><br />Hikaye ise şöyle:<br />Gemisinde balıkçıları konuk ederek geçimini sağlayan Yaşlı adam, sevdiği kızı altı yaşında bulmuştur ve o günden bu güne kıza gözü gibi bakmıştır. İşin ilginç yanı kıza şefkat duygusundan öte inanılmaz bir aşkla bağlıdır. Kız da genç bir delikanlının tekneye gelmesine kadar bu aşkı hissediyor gözüküyordur. Ancak kız yaşının gereği genç delikanlıdan hoşlanmaya başlamıştır. Delikanlı da kızı gemiden kurtarıp gerçek hayata ve anne babasına götürmeyi planlamaktadır.<br /><br />Yaşlı adam, genç kız ve genç delikanlı arasındaki bu aşk hikayesi, yine bilindik Kim ki Duk tarzıyla işleniyor ve etkileyici sonuyla yönetmeninin en güzel filmleri arasına giriyor.<br /><br /><br /><a href="http://www.imdb.com/title/tt0497986/"><span style="font-weight: bold;">Shi gan / Time</span></a><br /><br /><div style="text-align: left;">Taşra kökenli olan Kim ki Duk, hem modern kent yaşamına değinmesiyle, hem hikayelerini anlatış tarzını değiştirmesiyle farklı bir film yapmaya çalışmış belli ki. Genel hatlarıyla zevk alınacak bir film ortaya çıkmış ama değindiğim üç film kadar etkileyici olamamış maalesef...<br /></div><br />Estetik, güzellik, dış görünüşe ve maddiyata dayalı kent yaşamı filmin ana temasını oluşturuyor. Hikaye ise, kendisinden bıktığını düşünen sevgilisini etkilemek için yüzünü değiştiren ve ortadan 6 aylığına kaybolan özünde sorunlu bir kadın olan Seh-hee ve buna katlanmak zorunda olan Ji-woo arasındaki aşkı merkez alıyor. Herhangi bir konuda etkisi göz ardı edildiğinde yıkıcı etkilere neden olabilen zaman kavramının aşk üzerindeki etkisi de hikayeyle beraber asıl anlatılmak istenen.<br /><br />----<br />* Biyografi.info sitesinden bilgi<br />**CNBC-e Dergisi’nin Ekim 2006, 81. sayısı, Suha Çalkıvık'ın yazısından bilgiSeyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-13323486209156014542007-07-14T12:59:00.000+03:002007-07-19T11:28:40.696+03:00Kore Sineması Bölüm 1: İntikam ÜçlemesiSavaş, komedi, drama, gerilim olsun her türde unutulmaz eserler veren, beyazperdede son yılların parlayan yıldızı konumundaki Güney Kore sineması, benim gibi birçok sinemaseverin çoktandır gözdesi durumunda. 1990'lı yıllarda çıkışını sürdüren, 2000'li yıllarda da zirveye oynayan, çoğu zaman haklı biçimde "en iyi" sıfatını hak eden filmlerle dolu Kore sineması, yeni keşfedilmiş bir kıta benim için. İncelenmesi gereken o kadar çok film, takip edilmesi gereken o kadar yönetmen olsa da, özellikle bir üçleme var ki kendisinden bahsetmeden Kore sinemasına değinmek imkansız: İntikam Üçlemesi...<br /><br /><span style="font-size:100%;"><span style="font-weight: bold;">İntikam Çözüm mü?</span></span><br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.mehtap.tv/images/haber/b2755.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 280px; height: 224px;" src="http://www.mehtap.tv/images/haber/b2755.jpg" alt="" border="0" /></a>Kore sinemasına alışkın kişilerce bile tokat yemişçesine izlenen İntikam Üçlemesi'nin her filmi, şiddet temalı diğer tüm filmlerden farklı... Serinin yönetmeni ve senaristi Chan-wook Park'a göre bu farklılık, olayın şiddeti uygulayanın bakış açısından değil de şiddete maruz kalanın tarafından işlenmesi. Bana göre ise Hollywood tarzı tüm filmlerde olduğu gibi şiddete keyifli zaman geçirilesi ticari bir ürün olarak değil de, gerçekliğin kaçınılmaz yanlarından biri olarak, saf haliyle bakılmasından da kaynaklanıyor bu özgünlük.. Bunu Kore'nin bölünme, savaş, askeri darbeler gibi inanılmaz acılarla dolu yakın geçmişine bakarak çok daha iyi anlayabiliriz. Tüm bu gerçekliğin içinde Chan-wook Park filmlerini, insanlığın kötü yanlarını şiddet temasına oturtarak işliyor. Bunun rahatsız edici olması da kendine özgü bakış açısından kaynaklanıyor.<br /><br />Serinin ilk filmi 2002 yapımı <a href="http://www.imdb.com/title/tt0310775/">Sympathy for Mr. Vengeance</a>, şiddetin çocuk kaçırma, organ mafyası, holdingleşleme gibi Kore'nin toplumsal durumuna değinen yan unsurlarla beraber işlenmesiyle serinin diğer filmlerinden bir nebze ayrılıyor. Senaryonun dağınık işlenmesi takip edilmeyi zorlaştırsa da serinin diğer filmleri gibi olaylar ilerledikçe intikam ve kan dolu son örgüsüyle film kendini toparlıyor.<br /><br />İntikamın en kanlı ve en şiddetli haliyle işlendiği 2003 yapımı <a href="http://www.imdb.com/title/tt0364569/">OldBoy</a> ise, ikinci film olarak karşımıza çıkıyor. Konunun daha bireysel olması beklenilenin aksine şiddetin rahatsız ediciliğini daha da artırıyor. Kimileri bunu şiddetin gösterilmesi açısından daha gerçekçi bulsa da bu rahatsız edicilikten dolayı seriden soğuyanlar da az değil. Ancak öyle ya da böyle, intikamın uzun süreye yayılarak işlenmesi ve bunun görsel olarak mükemmel bir şekilde sunulmasıyla OldBoy, beğenileri hak ediyor.<br /><br />Serinin son halkası olan <a href="http://www.imdb.com/title/tt0451094/">Sympathy for Lady Vengeance</a> ise şiddete kadın bakış açısıyla yaklaşılmasıyla ve intikamın daha kalabalık bir grup tarafından kullanılmasıyla daha farklı bir hal alıyor. İntikam olgusu Oldboy'daki gibi "soğuk yenen bir meze" olarak karşımıza çıkarken bunun için kullanılmaktan çekinilmeyen şiddet, çocuk katili bir bireye uygulanmasıyla seyirci gözüyle çok daha meşru hale geliyor. Ancak buna rağmen rahatsız edicilik yine üst boyutlarda seyrediyor.<br /><br />Her üç filmde de kusursuz bir şekilde kullanılan müzikler ve kamera açıları aslında filmlerin ender ortak noktalarından birkaçı... (Bu da zaten aynı ekibin yaratmasından kaynaklanıyor) Bunun gibi birbirinden ayrılan birçok farklı yönüyle İntikam Üçlemesi'ni oluşturan filmleri genel anlamıyla seri olarak değerlendirip iyi ya da kötü olarak birbirleriyle kıyaslamak son derece yanlış. Zaten resmi boyutta üçleme olarak kabul görmeyen seri, intikam temasını işlemesiyle üçleme sıfatına layık görülmüştür.Seyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-60862090481937880872007-07-10T21:43:00.000+03:002007-07-11T04:25:20.333+03:00Nesin Vakfı'ndan mektup...<span class="gb">28 haziran 2007</span><br />sevgili dostlar,<br /><br />dort gun once iki cocugumuza karsi acilan davanin ilk durusmasi yapildi. sikayetci taraf tecavuz iddialarini geri cekti. gazeteler, televizyonlar hic sozetmedi de ben soyleyeyim dedim... kirginligimizi icimize atiyoruz. sonuc olarak bu toplum boyle diye biz variz.<br /><br />durduk yerde tutuklanip iskence goren iki cocugumuz yasadiklarini kalemealmislardi. daha uygar bir ulkede yasamamiza katkisi olur umuduyla sunuyorum.<br /><br />sevgiler,<br />ali nesin<br /><br /><span class="gb">mart 2007</span><br />söze nasil baslayacagimi bilmiyorum ama baslamaliyim...ikindi kahvaltisinda vakif'ta dogumgünümü kutladik. sonra odama ders çalismak için çiktim. yemege kadar çalistim. sevket agabey [isçimiz] kapimi çalip, nuran abla'ni[müdiremiz] beni çagirdigini söyledi. asagi indim. nuran abla'nin yaninda yasemin abla [avukatimiz] ve x [tutuklanan diger çocugumuz] de vardi. bize gözaltina aindigimizi ve jandarmanin bizi bekledigini söyledi. jandarmada ne yapmamiz gerektiginden ve haklarimizdan bahsetti yasemin abla. çatalca'da jandarmaya gittik. jandarmada yaklasik 50 saat kaldik. bize iyi davrandilar. sonra adliye'ye götürdüler. önce savci, sonra da hakim ifademizi aldi. ilk kez savci ve hakimin karsisina çiktigimdan cok heyecanliydim ama sorulan tüm sorulara cevap verdim. hakim tutuklama karari verdiginde korktum ama siz [ali nesin] arayip bizi yatistirdiniz. bu bana 5 dakikalik güven verse de cezaevine girdigimde o güven tamamiyle kayboldu.<br /><br />cezaevine girer girmez, cezaevini koruyan askerler çirilçiplak soyup tekme tokat dövdüler. dört kisiydiler. on dakikaya yakin dayak yedim. bacaklarima, suratima, vücuduma, her yerime vurdular. hepsi ayni anda vuruyordu. ben de bu arada yüzümü ve cinsel organimi korumaya çalistim. sonra elimi yüzümü yikatip üç cepheden fotografimi çekip gardiyanlara teslim ettiler. neye ugradigimi anlamadan bu sefer de gardiyanlar tarafindan sorguya çekilip dayak yedim. birçok gardiyan vardi ama sadece ikisi vurdu. hepsi de iri yariydi. vücuduma ve yüzüme vurdular ama hiç olmazsa giyiniktim.<br />bu gardiyanlardan biri nerden geldigimi sordu. nesin vakfi'ndan dedim. bunu der demez "sen allah'a inaniyor musun?" diye sordu. ben de "inaniyorum" deyince, o da "orayi kuran ateist degil miydi?" diye sordu. ben de orada inanç özgürlügü oldugunu söyledim. gardiyan inanmayip yine dayak atti. vakif'tan verilen 100 milyonumu alip "karantina"ya attilar. karantinada 70-80 kadar kisi vardi. onlara suçlamayi söylemedim, bilgisayar hirsizi oldugumu söyledim. çatalca'daki jandarmalar öyle tembih etmislerdi. korktum. saat 2'ye kadar uyumadim. herkesin uyudugundan emin olduktan sonra<br />biraz kestirdim. yorgan, battaniye filan yoktu, diger mahkûmlar almislardi, ceketime sarilip uyudum. kestirmeden önce tüm bu basima gelenleri gözümün önünden geçirdim. dört saat sonra kaldirdilar. ekmek kasalarini tasittilar, etrafi<br />temizlettirdiler. sonra sabah kahvaltisi olarak les gibi bir kovanin içinde çorba getirdiler. aç olmama ragmen yiyemedim. yiyen biri kustu. kahvaltidan sonra çalismaya devam ettik. mahkûmlara gelen esyalari koguslardaki diger mahkûmlara tasimakti görevim, postacilik yani. sabah saat 7,30'dan aksam saat 6'ya kadar hiç dinlenmeden sürekli esya getirip<br />götürdüm. bütün bu süre boyunca hiçbir neden yokken gardiyanlar dövüyorlardi. dövüp gülüyorlardi, egleniyorlardi, belli ki zevk aliyorlardi bizi dövmekten. hakaret ve küfür de ediyorlardi. ögle yemegini de igrenip yemedim. aksam kendimi zorlayip biraz pilav yedim. o gece de korkarak yattim. herkesin uyumasini bekledim. ertesi gün gene sabah 6'ya dogru kaldirdilar. bütün gün gene çalisip sürekli dayak ve küfür yedim. o gün yasemin abla geldi, bana esya getirmis. tanidik bir yüz görünce çok sevindim. avukatlarin oldugu bölüme gittik ve orada konustuk. ne zaman çikacagimi sordum. 1,5-2 hafta içinde dedi. içime öyle bir korku girdi ki anlatamam... orada iki hafta geçirmek ölüm demektir, dayaktan öldürürler. yasemin abla'yla konusmamiz bittikten sonra koguslara dagitildik. suçlamaya göre dagilim yapiliyordu. beni tecavüzcülerin bulundugu kogusa attilar. o an öldügümü hissettim, çünkü postacilik yaparken tecavüzcüler kogusuna gelen esyalardan bir tanesini götürdügümde, oraya bakan gardiyan beni digerlerinden çok daha fazla dövmüstü ve bana "sakin buraya düsme" demisti. iste simdi o gardiyanin sorumlu oldugu kogusa gidiyordum. o gardiyan beni gördü. tam dövecekken ona suçsuz oldugumu söyledim, 10 gün sonra çikacagim dedim. o da bana, "sana 41 gün müddet veriyorum, bu süre içinde çikmazsan seni çok fena dövecegim" dedi. "sadece ben degil bütün kogustaki herkes dövecek" dedi. "tamam" deyip anlasmayi kabul ettim. kogusa girdik. iki kisiydik bu kogusa giren. digeri 50'sine yakin bir<br />adamdi. gardiyanlardan birinin tanidigi oldugu için ona dayak atilmadi. tecavüzcüler kogusuna teslim eden gardiyan diger gardiyana "bu benim tanidigim, buna vurma" dedi. kural geregi ilk gelenle konusulmazmis. yaklasik 3 saat kimse bizimle konusmadi. "ümraniye sapigi" da oradaydi. bana yaklasti ve kendisinin ve yanindaki arkadaslarinin hangi suçlarla orada olduklarini söyledi. sonra kogusun agasi "sükrü" beni sorguya çekti. o arada da kogus agasi ve iki korumasi beni sürekli dövüyorlardi. kalin bir sopayla elime 5-6 kez vurdular. nerden geldigimi sordular, nesin vakfi'ndan geldigimi söylemedim, çünkü bunlardan her sey beklenir. büyükçekmece'de oturdugumu, orta halli bir ailenin çocugu oldugumu söyledim. bir suç uydurdum, kiz arkadasima tecavüz etmisim... suçsuz oldugumu söyleseydim daha çok döveceklerinden çekindim. bir ara egil dediler. egildim. o esnada kafama yumrukla çok sert vurdular, tam dört defa. bir anda gözlerim karardi, o kadar sert vurdular... dayagimi yedikten sonra bana en son kogusa gelenlerin yaptigi isi söylediler. ben de onlari dinledikten sonra kenara çekilip umutsuzca beklerken bir gardiyan geldi ve tahliye oldugu söyledi. kelimenin anlamini bilmiyordum. gardiyana ne demek bu diye sordum. "çikiyorsun" deyince âdeta yeniden dogmus gibi oldum. çünkü orada hayata dair hiçbir sey yoktu, orada 1 saniye daha duramazdim. çikarken, iddiayi kazandigim ve beni daha önce çok dövmüs olan gardiyana gereken hareketi yaptim... askerlerle yola devam ettim, çikis islemlerini yapmalari için yüzbasinin yanina gittik. orda dilim çözüldü ve agzima gelen her seyi beni döven askerlere karsi söyledim. yüzbasiya da hakkimi arayacagimi ve nerden geldigimi söyledim. yüzbasi beni döven askerlerden birini çagirip ona firça çekti. gece 1,30'da biraktilar. param yoktu. kosup üstüm basim çamur bir halde bir taksiye bindim. taksici nesin vakfi'ni arayip parasinin ödenip ödenmeyecegini sordu. bir saat sonra nesin vakfi'na(evime) ayak bastim.<br />noktalama ve imla yanlislari mutlaka vardir!!! mümkünse bir daha yazmak istemiyorum.<br /><br /><span class="gb">mart 2007</span><br />8 ocak pazartesi saat 7'de gözaltina alindik. 7,30'da karakola götürüldük. 12,30'da nezarete girdik. 10 ocak çarsamba günü saat 14,30'da adliye'ye götürüldük. savci ifadelerimizi alip nöbetçi mahkemeye sevk etti. mahkeme cezaevine sevk etmeye karar verdi. saat 23,30 gibi cezaevine yola çiktik. önce metris'e gidip [tutuklanan diger cocugumuz] x'i biraktik. saat 1'de bayrampasa'ya geldik. bizi getiren uzman basçavusla birlikte içeri girdik. üstümü degistirdim. askerler bilgisayara kaydimi yaptilar, fotograflarimi çektiler ve sorular sordular. dosyamdan iddiayi okuyup ögrenince "serefsiz"<br />dediler ve çesitli hakaretler ettiler. ama dayak atmadilar. sonra uzman basçavusla birlikte o binadan çikip hafif bir yokustan asagiya indik. cezaevine teslim edeceklerdi. cezaevinin giris kapisindan bizi içeri aldilar. metal arama detektöründen geçtikten sonra posetimi kontrol edip sag taraftaki odaya girmemi istediler. odada karsilikli iki masa vardi. girise yakin masadaki adam bana sorular sordu. öbür masada kimlik bilgilerimi ve parmak izimi aldilar. vakif'tan<br />aldigim 100 milyonumu aldilar ve karsiliginda bir makbuz verdiler. daha sonra adinin zeki oldugunu ögrendigim bir gardiyan, "suçun ne lan senin?" diye sordu. her seyi tekrar tekrar anlatmaktan ve insanlarin inanmayip hakaret etmelerinden biktigimdan, duymazdan gelip önümdeki adamla konusmaya devam ettim. konustugum adam, "nesin vakfi'ndaki olaylardan, hani televizyonlarda çikmisti ya..." dedi. ben de öyle bir sey olmadigini söyleyip yeni bastan olayi anlatmaya basladim. "suç"umu soran zeki gardiyan bana vurmaya basladi, uzun süre dövdü, çok tokat yedim. bununla yetinmeyip, yan odadan plastik bir boru aldi ve "aç ulan ellerini" dedi. her iki elime de dörder defa vurdu. sonra beni yan çevirip bacaklarima ve baldirlarima her ikisine de boruyla üçer kez vurdu. vururken "serefsiz" gibi çesitli hakaretlerde bulundu. ardindan ayakkabilarimi çikarmami istedi ve arkasindaki adamlardan birine "git getir sunu" dedi. falaka aleti istedigini anlamistim. ayaklarimi kendim havada tutacagimi söyledim. gardiyan ayaklarimin her ikisine de dörder defa vurdu. yerde kivrilmis vaziyette dolabin dibinde yatarken, "kalk su tut ellerine" deyip beni lavaboya yolladi. elimi yikamaya giderken acidigi için ayaklarimin üstüne basmadan topuklarimin üstünde yürüyordum. gardiyan bunu görünce "düzgün yürü lan" diyerek sirtima vurdu. mecburen çok aciyan ayaklarimin üstüne basa basa tuvalete gittim. lavaboya yaslanip aynaya baktigimda suratimin sapsari oldugunu görüp çok sasirdim. sanki baska biriydim. ellerime su tuttum sisip morarmasinlar diye ama yine de sistiler ve iki gün boyunca agridilar. ayaklarimin alti da sismisti. geri dönüp esyalarimi alirken, ayni gardiyan beni egip sirtima birkaç defa boruyla vurdu. bu dayak fasli herhalde yarim<br />saat sürmüstür. uzun bir koridorun en sonundaki karantina kogusuna soktular. karantinada 16-17 yaslarinda olduklarini tahmin ettigim dört çocuk daha vardi. digerlerine adimin mehmet, suçumun da hirsizlik oldugunu söyledim. berbat bir yerdi. yedi metrekarelik dar bir oda... ranzali bir yatak vardi. yatagin arkasinda da bir tuvalet tasi... kapisi yok... üstü gazete kâgidiyla kapatilmis. o gece bes kisi iki yataga sigisarak bir iki saat uyuyabildik. ertesi sabah gardiyan kapiya vurarak kaldirdi. "uf... ne biçim koku lan bu, ne yapiyorsunuz siçiyor musunuz lan..." deyip diger dört kisiyi tekme tokat<br />dövdü. temizlige baslatti. karsi karantinadakilere bir sey söylemeyince, benimle ayni karantinada kalan çocuklardan birine bunun nedenini sordum. onlarin cinayetten burda olduklarini, gardiyanlarin onlardan çekindiklerini söyledi. yarim saat sonra onlari bize yaptigi gibi tekme tokat ve küfürle degil nazikçe "hadi kalkin" diyerek kaldirdi. biz bu sirada temizlige baslamistik. ilk önce kaldigimiz karantinayi süpürüp sildik. sonra çamasir suyuyla bir kere daha sildik. sonra "malta"nin, yani koridorun temizligine basladik. maltayi temizlerken bizi uyandiran gardiyan enseme eliyle vurarak "aziz'in torunlari", "sapik herif", "serefsizler" dedi. temizlik bittikten sonra bizi uzun bir koridora götürüp siraya soktular ve teker teker saçlarimizi kestiler. adinin sonradan tutuklulardan kazim oldugunu ögrendigim bir gardiyan çocuklari teker teker bir yere sokup çok fena dövdü. daha önce "delikanli" havalari yapan çocuklarin yalvarma seslerini ve aglamalarini duyuyorduk. hepsi hüngür hüngür aglayarak geri döndü. gardiyan bana dogru geldi ve tahminimce bir önceki aksam dayak yedigim ve topalladigim için beni dövmedi. ama "seninle sonra görüsücegiz..." diye beni tehdit etti.<br />sonra bizi koguslara dagittilar. beni a1 isçi kogusuna gönderdiler. tutuklular beni sorguya çektiler. bu sefer adimi dogru söyledim ama suçumun yine hirsizlik oldugunu söyledim. aksamüzeri kogus agasi beni çagirip suçumun ne oldugunu yeniden sordu. ben yine hirsizlik dedim. bana yalan söyledigimi, "zeki abi"den ögrendigini söyledi. beni döven gardiyan, "sizin oraya bir sapik gönderdim" diye haber vermis diger mahkûmlara. hem "suç"tan dolayi hem de yalan söyledigim için 10 kadar mahkûm gün boyunca beni sürekli dövdü. aksam yatmaya gitmeden önce siraya girip sayimi bekledik. sayimdan sonra koguslara girdik. yatagim böcek doluydu. üzerime örtmem için çarsaf gibi incecik bir sey vermislerdi. çok soguktu. ya soguktan ya da korkudan dislerimi o kadar sikmisim ki, dislerim agriyordu, konusmakta ve yemek yemekte zorluk çekiyordum. cezaevinden çiktiktan bir ay sonra bile dislerimi çok siktigim belli oluyordu ve bu yüzden halen dis tedavisi görüyorum. sisen ve agriyan ayaklarimi yatagin kenarinda, havada tutmaya çalisiyordum. o gece çok az uyudum. sabah saat 6'da kaldirdilar. siraya girdik, yeniden sayim oldu. temizlik yaptik. bütün gün is yaptik. ben pek ortada gözükmemeye çalistim. ama herkes benimle konusmaya geliyordu. cezaevinde kaldigim süre boyunca sadece dört bes kasik yemek yiyebildim. hiç büyük tuvaletimi yapmadim. ama bol bol su içtim. üçüncü gece saat 12 gibi gardiyan ve bir sürü mahkûm basima gelip tahliye olacagimi söylediler. tahliyenin anlamini bilmedigim için çok korktum, a6 cinayetçiler kogusuna yollanacagimi sandim. o kogusta bu suçtan içeri düsenleri hiç sevmiyorlarmis. gardiyan özel esyalarimi hemen toplamami söyleyip daha ayakkabilarimi giymeden maltada yürümeye basladi. ayakkabilarimi giyemeden pesinden gittim topallaya topallaya. ya a6 kogusuna yolluyorlar ya da "seninle sonra görüsücegiz" diyen gardiyan beni dövmek için çagiriyor diye düsündüm. ilk girdigim yere yaklasinca gerçegi anladim. inanilmaz sevindim. islemlerim yapildi. bu sefer bakislar, suratlar, mimikler, davranislar çok farkliydi. müdürün odasina götürdüler. müdür de<br />çok farkliydi. "sizin iyiliginiz için sizi dövdük" dedi, "bir daha buraya düsmeyin diye..." anlasilan bu kadar çabuk çikacagimi tahmin edememislerdi. ayaklarimdaki, ellerimdeki ve sirtimdaki dayak izleri henüz kaybolmamisti. girerken çok farkliydi müdür, bana öldürecekmis gibi bakip "serefsiz" demisti, simdi sikayet edecegimden çekiniyor ve bana sevecen davraniyordu. müdürün karsisindaki odadaki adam, "niye bu kadar acele ettiler... bu saatte yataktan kalkip geldim" diye söylenip beni kapiya kadar geçirdi. gece saat 1'di. disarida yagmur yagiyordu. ayaklarim aciyor, yürümekte zorluk çekiyordum. dislerim agriyordu. verdigim 100 milyonu sordum. "yok simdi para, pazartesi gelip alirsin" dedi. paramin olmadigini anlayinca bana 10 milyon verdi. beni tramvay duragina kadar götürdü, sagmalcilar'dan beraber bindik. o birkaç durak sonra indi, ben de merter'de indim, sefaköy minibüsüne binip annemin evine gittim. kapiyi çaldim. kimse açmadi. oysa evde isik vardi. kapiyi yumruklamaya basladim. suçlamalara inanip bana kizdiklarini ve bilerek açmadiklarini sanmistim, meger onlar da o sirada vakif'talarmis. bakkaldan telefon karti alip annemi aradim. anneme evin orda durakta bekledigimi söyledim. yirmi dakika sonra orda olacaklarini söyledi. bekledim. annemle amcam beraber geldiler. annem bana sarilip aglamaya basladi. yatistirmak çok zor oldu. hemen eve gidelim dedim çünkü çok yorgundum ve ayaklarimin alti çok agriyordu. eve gelir gelmez yattim. aklimda hep vakif vardi ama çok yorgun ve kizgindim. bu halimle arkadaslarima görünmek istemedim. basima gelen haksizliklari düsünerek uyuyakalmisim.<br /><br />vakf'a ertesi gün gittim. vakif'ta herkes bana eskisi gibi davrandılar.Seyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-10295808173058621272007-07-10T14:59:00.000+03:002007-07-13T01:16:30.502+03:00Babalar ve Oğullar<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/3/34/IvanTurgenev.jpeg/150px-IvanTurgenev.jpeg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 197px; height: 272px;" src="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/3/34/IvanTurgenev.jpeg/150px-IvanTurgenev.jpeg" alt="" border="0" /></a>Babalar ve Oğullar, Rus edebiyatının "deha yazarlar" kuşağından biri olan Turgenyev'in, sadece nesil çatışmasını ustaca anlatmakla kalmayıp aynı zamanda 19 yy Rus toplum yapısını ustalıkla analiz edip; izlenimlerini okuyucuya gerçekçilik anlayışıyla yansıttığı klasikleşmiş eserlerinden biri.<br /><br />Turgenyev tüm eserlerinde olduğu gibi Babalar ve Oğullar'da da iyiyle kötüyü, mutlu ile mutsuzu; kısacası gördüğü tüm zıtlıkları akıcı ve yalın bir dille anlatıyor. Okuyucu romandaki kahramanların kendileriyle yaşadıkları kişilik çatışmalarını; dahası babalarıyla olan kaçınılmaz kuşak çatışmasını tarafsız bir anlatıcıdan dinliyor. Turgenyev, romandaki nihilist karakter Bazarov ile de, Rus gençliğinin o anki durumunu romanın ana hikayesi durumuna getiriyor ve Bazarov'un romandaki akıbeti de bir bakıma nihilizmin geleceği olarak gösteriliyor.<br /><br />Nihilizm ile ilgili özelliklerin yaradılıştan gelmesi gerektiği gibi gerçekler bir yana, romanın merkezindeki ana tema olan kuşak çatışması ile ilgili Turgenyev'in göstermek istediği ise bunun kaçınılmaz olduğu... Romandaki babalar da bir zamanlar kendi babalarıyla çatışmışlar, romandaki çocuklar da zamanı gelecek çocukları ile çatışacaklardır. İki nesil birbirini anlamaya çalışmadığı sürece kuşak çatışması sürüp gidecektir. Buna kanıt olarak Nikolay, Bazarov gibi nihilizmi savunan oğlu Arkadiy'i tüm gücüyle anlamaya çalışan bir baba görüntüsü çiziyor ve sonunda da ilişkileri çok daha iyi boyutlara geliyor. Oysaki misafir kaldığı Arkadiy'in evinden bile tüm küstahlığıyla sert çizgisini değiştirmeyen Bazarov ile Arkadiy'in amcası Pavel arasındaki çatışma tanıştıkları ilk andan itibaren şiddetini korur ve bu kötü ilişki ikili düelloya kadar varır. Turgenyev, bu iki ilişki üzerinden aslında olması gereken baba-oğul ilişkisini gözler önüne seriyor, bir bakıma da okura kendi hayatıyla ilgili bir seçim sunuyor: Hangisi olmak istiyorsun?<br /><br />Bir yandan baba-oğul çatışmasının merkez alındığı romanda, tek başına ayakta durmayı başarabilen dirayetli yapısıyla Anna Sergeyenav adlı bayan karakter vasıtasıyla da nihilist olan bu iki gencin aşka ve kadınlara bakışı irdelenir. Gerçek bir nihilist olan Bazarov için aşk, insan için tamamen gereksiz özelliklerden biri olan duygusallığın ürünüdür ve saçmalıktan başka bir şey değildir; ama güzel bir kadının varlığı da yadsınamaz tabii ki... Arkadiy ise ustası gördüğü Bazarov'un bu fikirlerini teoride benimsemektedir ama içten içe Anna'ya olan aşkını gizleyememektedir. Sonuçta an gelir bu iki karakter de çatışma içerisine girer. Anna Sergeyenav ise birçok ilginçliği bünyesinde barından bu iki gençten hoşlanmıştır ve uzun bir süre onları daha iyi tanımak için evinde misafir eder. Anna'nın ilginçliği ise, Bazarov ile şiddet ölçeği yüksek olmayan tartışmalar içerisine girebilen ender insanlardan olmasıdır. Sonuçta bu iki karakter arasında da güçlü bir bağ kurulur ve romanın sonunu bu ilişki belirler bir bakıma.Seyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-57211787742982017922007-07-09T20:44:00.000+03:002007-07-09T21:37:12.491+03:002 Süper Film Birden...<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.imdb.com/title/tt0826507/"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 209px; height: 278px;" src="http://www.sineport.com/poster/2006/2superfilm.jpg" alt="" border="0" /></a><span style="font-style: italic;">"Yerçekiminin sonsuza dek sıfırlandığı tek bir an vardır: </span> <span style="font-style: italic;">Ölüm anı..."</span><br /><br />"Avrupa'yı sarsacak deneysel bir film" olarak nitelendirdiği Yerçekimi Sıfır'ı tamamlamak için erotik filmler çeken bir şirketle bile çalışmaya razı olan Necati için sinema karısından sonra hayatını etkileyen en önemli etkendir.<br />Sinema konusunda akla hayale gelmeyecek ilginçlikler peşinde koşmaktan çekinmeyen Necati için profesyonel oyuncular bir film için sanıldığı kadar önemli bir unsur değildir. Ona göre bir filmde oyuncular kendilerini oynamalıdır. Senaryo ise iyi bir film için tamamen gereksiz bir şeydir.<br />Yarım kalan filmini tamamlamak için gerekli parayı bulmaya çalışırken bile bu uçuk fikirlerini söylemekten çekinmeyen Necati, beklendiği gibi maalesef gerekli sermayeyi bulamaz. Ancak bir gün haberleri izlerken, sahte görüntüler çekmek ve bunu kanallara satmak gibi kurnazca bir fikir aklına gelir ve olaylar bu fikri gerçekleştirmeye başladıktan sonra gelişir. Çektiği sahte görüntülerle şantaj mafyasının ünlü bir işadamına ait gizli çekimlerinin olduğu kaset bir kameracıda karışınca Necati için trajikomik bir macera başlar.<br /><br />Daha önce birçok ünlü yönetmenle çalışmış ve başarıyla kariyerini sürdüren Tim Seyfi, Necati rolüyle filmi sürükleyen kişi oluyor. Genel olarak filmdeki oyunculuk performansının yüksek olduğu kanaatindeyim. Bunun dışında rahatlıkla arkadaş grubuyla seyredilebilecek, üzerinde fazla düşünmeden hoş zaman geçirebilecek güzel bir film.Seyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-11471541997987092202007-07-06T21:06:00.000+03:002007-07-06T22:59:33.259+03:00İlk Aşk...<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.sineport.com/poster/2006/ilkask.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 225px; height: 327px;" src="http://www.sineport.com/poster/2006/ilkask.jpg" alt="" border="0" /></a>Bildiğimiz kadarıyla evrendeki en gelişmiş canlı olan insanın hissettiği en yüce duygulardan biridir aşk... İnsanoğlunun binlerce yıllık geleneğidir, ki defalarca en görkemli aşk hikayelerini dinlemiş; o güzel duygunun da etkisiyle düşlerimizde ve hayallerimizde eşsiz sevdaların peşinden koşmuşuzdur.<br /><br />Ticari bir ürün olarak düşünürsek ise; aşk, satılması garanti malzemelerden sadece biridir. Satıcının keyfani isteğine göre dallandırıp budaklandırıp, kimi zaman kahramanlık veya suç dünyasında yolları kesişen insanların, kimi zaman kederin, karşılıklı ve anlamsız fedakârlıkların, popüler kültürde ise alttan alta cinselliğin işlendiği bir üründür. Konumuz itibariyle sinema dünyasına bakarsak, sıcak ve gerçekçi aşk hikayelerinin varlığı bir elin parmağı kadar azdır. Hele ki, Türk filmlerinin, komediyle beraber temelini oluşturan iki ana temasından biri olan aşk hikayelerinde, olması gereken bu özelliklerin yoksunluğu şaşılacak bir şeydir.<br /><br />Özellikle bir filmden veya genellemeyi daha da genişletirsek, son zamanların gözdesi olan dizilerden, en çok sıcaklık ve samimiyet arayan Türk izleyicisi için; öncelikli amacıyla pazarlanmak için ortaya sürülen hikayeler; sona erdiği ilk andan itibaren, tüketilip çöpe atılmaya mahkum bir ticari üründen başka hiçbir şey olmayarak belleklerin en arkasına itiliyor. Kimi zaman, bir geri dönüşüm mekanizması misali bu hikayeler çöplükten çıkarıp önümüze sunuluyor ama döngünün sonu hep aynı oluyor.<br /><br /><span style="font-size:130%;"><span style="font-weight: bold;">Yine bir Ege hikayesi...</span></span><br /><br />Son zamanların, Doğu-Güneydoğu ağa hikayelerinden sonra, çok tercih edilen sinema mekanlarından biri olan Ege'nin küçük ama sıcak kasabaları, İlk Aşk'la birlikte yine karşımıza çıkıyor. Daha önce <span style="font-style: italic;">Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak</span>, <span style="font-style: italic;">Dondurmam Gaymak</span>, <span style="font-style: italic;">Babam ve Oğlum</span> gibi filmlerde Ege'yi ve sıcak insanlarını izlemiş, çok sevmiştik. Sıradan görünen bu insanların küçük dünyalarındaki yaşama mücadeleleri ve çoğu zaman kasıla kasıla güldüren komik sohbetleri, filmin içine seyirciyi kolaylıkla sokmuş ve hikayecinin samimiyetini kanıtlamıştı.<br /><br />Yine bir Ege hikayesi olan <a href="http://www.ilkaskfilm.com/"><span style="font-style: italic;">İlk Aşk</span></a> ise, samimi bir sahneyle başlayıp daha ilk dakikalarından seyirciye nasıl bir film seyredeceğinin sinyallerini veriyor. Daha hikayenin süregelen ilk anlarından itibaren Arifoğulları ailesinin en küçük bireyi olan Ege'nin, filmini temelini oluşturan ilk aşkının başlangıcına tanık oluyoruz. Bu hikayeyle beraber yıllar önce Kore Savaşı'nda esir düşen Asaf Arifoğlu ve ilk aşkı Nevin arasındaki büyük aşkın hikayesi birbirinden bağımsız ama paralel olarak ilerliyor. Asaf ile Nevin'in arasındaki aşk, her iki tarafın acı çekmesiyle 40 yıllık bir aradan sonra, Asaf'ın kasabaya yeniden dönmesiyle alevlenmiş ama çekilen acılar son bulmamıştır. Zira Asaf'ın kardeşi olan Azmi, tüm bencilliği ile bu aşkın arasında büyük bir engeldir.<br /><br />Hikayenin ilerlemesiyle beraber, Arifoğlu ailesinin bireylerinin bilinmeyen geçmişine tanık olurken, henüz çocukluktan ergenliğe küçük adımlarını atmış olan Ege'nin ilk aşkının da akıbetini merak ediyoruz. Bir başka hikaye olan Ege'nin babası, Kemal'in karısını aldatmasını ve yalanlarla dolu yaşamını ise ibretle izliyoruz. Zaman zaman karakterlerin kararlarına anlam verilmese de film kendini baştan sonra merakla izlettiriyor. Belki daha ayrıntılı incelenirse senaryo olarak eksikliklere rastlanabilir ama gerek oyunculuk gerekse hikayenin geçtiği mekanın güzelliği filmin olası eksikliklerini kapatıyor.Seyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-35928291461332121442007-06-30T20:05:00.000+03:002007-06-30T20:33:46.595+03:00Nar Çiçekleri<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.kenthaber.com/Resimler/2006/07/14/00046746.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 247px; height: 197px;" src="http://www.kenthaber.com/Resimler/2006/07/14/00046746.jpg" alt="" border="0" /></a>1953'te Siverek'de doğan Kürt asıllı yazar Mehmed Uzun'un Nar Çiçekleri adlı kitabı, Türkçe yazdığı denemelerinden oluşan bir seçki...<br /><br />Eserlerini Kürtçe, Türkçe ve İsveçce kaleme alan Uzun, yıllarca İsveç Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyeliği yapmış, aynı zamanda İsveç PEN klubü ve Uluslararası PEN klubü üyeliği aktif bir şekilde yerine getirmiş bir yazar. 1977'den beri zorunlu olarak İsveç'te yaşayan Uzun'un insan hakları ve azınlık hakları hakkındaki görüşlerinin burada belirginleşmiş olması, Nar Çiçekleri'nde kaleme aldığı yazılarından kolaylıkla anlaşılabilir. Zira İsveç, azınlık hakları konusunda dünyanın en modern ülkelerinden biridir.<br /><br />Nar Çiçekleri'ndeki yazılarında daha çok azınlık haklarına, çokkültürlü toplum ilkelerine ve özgür-modern yaşama değinen Mehmed Uzun, kişisel kanaatimce fikirlerine bir nebze (veya hiç) katınılmasa da okunulması gereken bir yazar. Sonuçta, yüzyılardır Anadolu yaşayan halklardan biri olan Kürtlerin, dengbej kültürünü ve sözlü anlatma geleneğini eserlerinde yaşatan Mehmed Uzun, bu açıdan ender rastlanan özelliklere sahip yazarlardan biri.Seyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-50864250185435463122007-06-30T18:54:00.000+03:002007-06-30T20:37:00.909+03:00Kürk Mantolu Madonna<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://haydut.cmpe.boun.edu.tr/eng101burh/HTML/SPRING2003/edebiyat/a08/sabahattinali.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 145px; height: 200px;" src="http://haydut.cmpe.boun.edu.tr/eng101burh/HTML/SPRING2003/edebiyat/a08/sabahattinali.jpg" alt="" border="0" /></a>Sabahattin Ali, her yönüyle Türk edebiyatının önemli isimlerinden... 41 yıllık kısa ama bir o kadar da zorlu olan yaşam mücadelesinde büyük çilelerle karşılaşan Sabahattin Ali, her şeye rağmen yazmayı sürdürdü ve büyük eserler vermeyi bildi. Genellikle öyküleriyle ve hikayeleriyle bilinen Sabahattin Ali'nin klasikleşen romanları, <span style="font-style: italic;">Kuyucaklı Yusuf</span> (1937), <span style="font-style: italic;">İçimizdeki Şeytan</span>(1940) ve <span style="font-style: italic;">Kürk Mantolu Madonna</span>'dır(1940).<br /><br /><span style="font-style: italic;">Kuyucaklı Yusuf</span>'da, genç yaşlarda acılarla karşılaşan ve bu acıların sonucu, ağırbaşlı edasıyla neşe dolu bir çocuktan çok bir yetişkini andıran Yusuf'un hikayesini anlatan Sabahattin Ali, <span style="font-style: italic;">İçimizdeki Şeytan</span>'da kendini kültürlü ve entel ilan eden insanların yapmacık ve çirkin dünyalarını anlatırken <span style="font-style: italic;">Kürk Mantolu Madonna</span>'da ise bambaşka bir konuya; kendine özgü yaradılışıyla ilginç bir insan olan Raif Bey'in hikayesine değiniyor.<br /><br />Eserlerinde toplumcu bir yazarın kaygılarına ve ince gözlemlerine rastlanan Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna'da ise biraz farklı olarak İkinci Dünya Savaşı'ndan önceki yıllarda süregelen bir aşk hikayesini anlatıyor.<br /><br />Romanın ilk kısmı, belirsiz bir nedenden dolayı işten çıkarılan anlatıcımızın hikayesiyle ilgili. Daha doğrusu bu kısım anlatıcının, ana karakterle olan ilişkisini başlangıcı ve gelişimiyle ilgili. Romanın temel örgüsünün merkezi olan Raif Bey ise ilk kısmın anlatıcısıyla bir şirkette aynı odayı paylaşmasıyla hikayemize giriyor. Çevresiyle ilgisini en az derecede tutan ve bunu yıllarca sürdüren Raif Bey, bu yönüyle isimsiz anlatıcımızın dikkatini çekiyor. Aynı odayı paylaştıkları ilk günden itibaren anlatıcımız, Raif Bey'le ilişki kurmaya çalışıyor; uzun sayılacak bir dönemden sonra da bunu başarıyor. Ancak Raif Bey yaradılışından dolayı, hikayesini herhangi biriyle kolayca paylaşacak biri değildir. Ta ki, uzun süren bir hastalıktan sonra hikayesini yazdığı bir defteri anlatıcımızla zorunlu olarak da olsa paylaşana kadar. Raif Bey'in hayatındaki en önemli anın yansıması olan bu defter ise romanın ikinci kısmını oluşturuyor.<br /><br />Sabahattin Ali'nin her eserine yansıttığı özgün ve başarılı yanı, toplumcu bir yazar olarak vermek istediklerini hikayeyi dağıtmadan yapabilmesi... Böylece okuyucu, sıkılmadan romanın sonunu getirebiliyor ve geçirdiği vakitten zevk alıyor.<span style="font-weight: bold;"><br /></span><span style="font-weight: bold;"><br /></span>Seyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-69150307545366197302007-06-04T17:44:00.000+03:002007-06-04T19:51:32.172+03:00Slam Dunk...Hepimizin, çocukluğumuzun o unutulmaya yüz tutmuş anılarında hiçbir şekilde hafızamızdan silinmeyecek olan unutulmaz çizgi filmleri vardır. Yaşımıza göre değişir bunlar... Kimimizde Şirinler, Duffy Duck; kimimizde Red Kit, Ninja Kaplumbağalardır...<br /><br />Hepimiz bir şekilde en sevdiğimiz kahramanların hikayelerini nutkumuz tutulmuş bir şekilde takip etmişizdir TV önünde...<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img221.imageshack.us/img221/3111/slamdunk01ob9.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 564px; height: 331px;" src="http://img221.imageshack.us/img221/3111/slamdunk01ob9.jpg" alt="" border="0" /></a>Forumların anime bölümlerinde gezinirken tamamiyle tesadüfi bir şekilde rastgeldiğim <a href="http://www.imdb.com/title/tt0965547/">Slam Dunk'</a>ı(1993) görünce, çocukluğumun o tatlı anılarına daldım birden. Show TV, sanki biz öğrencilere inat olsun diye tam okula gitme vaktinde yayınlardı Slam Dunk'ı. Yine de her gün inatla ve hevesle, ilk derse geç gitme ve öğretmenden azar işitme pahasına izlerdim bu harika animeyi. Ancak bir süre sonra nedensiz bir şekilde hikaye yarım kaldı ve yıllar sonra hatırlanacak tatlı bir anıya döndü Slam Dunk benim için.<br /><br />Uzun yılların ardından tekrardan bölümleri izlemeye başlayınca ve o güzel anları hatırlayınca anladım ki, herhangi bir basketbolsever ya da herhangi bir animesever için Slam Dunk, ender rastlanan eserlerden biri. Gerek hikayenin ilgi çekici ve esprili bir şekilde anlatımı, gerek animelerin o doğasına özgü izlettiriciliği olsun Slam Dunk, tam bir başyapıt benim için.<br /><br /><span style="font-weight: bold;font-size:130%;" >Basketbol ve Heyecan... ve tabii ki komedi...</span><br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img135.imageshack.us/img135/4034/sdunk2hv2.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 240px; height: 164px;" src="http://img135.imageshack.us/img135/4034/sdunk2hv2.jpg" alt="" border="0" /></a>Başkahramanımız Hanamichi Sakuragi, ortaokulun son yıllarında tam 50 defa çıkma teklifinde bulunduğu kızlar tarafından reddedilmiş kızıl saçlı ve uzun boylu bir Japon gencidir. Hanamichi, son reddedilişinde, teklif ettiği kızın basketbol takımındaki başka biri tarafından hoşlandığını duyunca, spordan ve basketboldan nefret eder ve tamamiyle depresif bir havada lisedeki hayatına başlar.Zaten sinirli ve enerjik yapısından dolayı başı beladan kurtulmayan Hanamichi, ne zaman basketbol kelimesini duysa çılgına dönmektedir. Bir gün, ders arasında, yine bu depresif havasındayken yanına yaklaşan ve Hanamichi'nin uzun boyuna ve atletik vücudunu inceleyip "Basketbol seviyor musun" diye safça soran Haruko adlı birinci sınıf öğrencisi bir kıza aşık olur ve onun için ilk başta nefretle baktığı basketbol, sevdiği kızı elde etmek için bir fırsat olarak karşısına çıkar. Ancak işi hiç kolay değildir çünkü Haruko hem bir başka basketbolcu olan Rukawa adlı birinden hoşlanmaktadır hem Goril lakaplı abisi okulun basketbol takımının kaptanıdır. Oysa Hanamichi, daha ilk günden bu iki basketbol oyuncusuyla kavga etmiştir.<br /><br />Animenin yaratıcısı Nobuto Sakamoto, Hanamichi'nin hiçbir bilgisi olmadığı basketbolda inanılmaz yeteneği ile kendini kanıtlamasını; akabinde Japonya liselararası turnuvasını ve lise hayatını mükemmele yakın bir espri anlayışı içerisinde anlatmıştır. Heyecan ve komedi unsurları seri boyunca devam eder ve böylelikle her bölüm geçtikçe daha da bağlanırsınız Slam Dunk'a.Seyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-79943387503082851922007-06-03T22:46:00.000+03:002007-06-03T23:59:51.127+03:00Dresden Files<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.jackiekcooper.com/TVReviews/2007/TheDresdenFiles.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 448px; height: 336px;" src="http://www.jackiekcooper.com/TVReviews/2007/TheDresdenFiles.JPG" alt="" border="0" /></a><br /><span style="color: rgb(0, 0, 0);">Dizi olsun, kitap olsun ya da uzun-kısa bir film olsun fark etmez; büyücüler... vampirler, kurtadamlar... fantastik öğelerle örülmüş hikayelerin olmazsa olmazıdır. Hele işin içine, senaristin/yazarın korku hissini izleyiciye/okuyucuya aktarmak istemesi de eklenirse karakterler ve yaratıkların kimlikleri daha bir önemli oluyor...</span><br /><br /><span style="color: rgb(0, 0, 0);"><a style="font-style: italic; color: rgb(0, 0, 0);" href="http://www.imdb.com/title/tt0486657/">Dresden Files</a> aslında, ABD'de büyük bir hayran kitlesi bulunan Jim Butcher'ın 9 ciltlik fantastik/korku hikaye serisi... Türe yönelik hayran olunası yapımlar sunan</span><span style="font-style: italic; color: rgb(0, 0, 0);"> </span><a style="color: rgb(0, 0, 0); font-style: italic;" href="http://www.scifi.com/">Sci-fi</a><span style="color: rgb(0, 0, 0); font-style: italic;"> </span><span style="color: rgb(0, 0, 0);">kanalı da , Dresden Files'i Ocak sonunda izleyiciye TV serisi olarak sundu.</span><br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://l.yimg.com/img.tv.yahoo.com/tv/us/img/site/66/87/0000036687_20061228120516.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px;" src="http://l.yimg.com/img.tv.yahoo.com/tv/us/img/site/66/87/0000036687_20061228120516.jpg" alt="" border="0" /></a><span style="color: rgb(0, 0, 0);">Başkahramınız Harry Dresden(</span><a style="color: rgb(0, 0, 0); font-style: italic;" href="http://www.imdb.com/name/nm0085860/">Paul Blackthorne</a><span style="color: rgb(0, 0, 0);">), Chicago'nun ara sokaklarından birinde ofisi olan bir büyücüdür. Hatta, aynı zamanda yaşadığı yer olan bu ofisin girişinde büyük harflerle WIZARD yazmaktadır. Yani büyücü... Harry abimiz, bunu gizlememektedir ve bir miktar para karşılığında garip olaylarla karşılaşan insanlara yardım etmektedir ve aynı zamanda olaylara ve cinayetlere alternatif bir "bakış açısı" getirdiği için Chicago polis departmanıyla ve güzel ablamız </span><a style="color: rgb(0, 0, 0); font-style: italic;" href="http://www.imdb.com/name/nm1395858/">Valerie Cruz</a><span style="color: rgb(0, 0, 0);">'un canlandırdığı dedektif Connie Murphy ile yine para karşılığında çalışmaktadır.</span><br /><br /><span style="color: rgb(0, 0, 0);">Chicago polis departmanı, Harry'i kendi yöntemleri ile olayları çözen biri olarak görmektedir. Harry'nin neler yapabileceği hakkında "ölümlü" olan kimsenin en ufak bir fikri bile yoktur.</span><br /><br /><span style="color: rgb(0, 0, 0);">Ayrıca diziye renk getirdiğini düşündüğüm Bob</span><span style="color: rgb(0, 0, 0);">(</span><a style="color: rgb(0, 0, 0); font-style: italic;" href="http://www.imdb.com/name/nm0542994/">Terrence Mann</a><span style="color: rgb(0, 0, 0);">) </span><span style="color: rgb(0, 0, 0);"> karakteri de, Harry'e hizmet eden, kendi kafatasında sonsuza kadar yaşamaya mahkum edilmiş bir hayalettir. Bob amcamız; rahatlıkla dedemiz de diyebiliriz, arada bir ortaya çıkarak </span><span style="color: rgb(0, 0, 0);">engin bilgilerini ve tecrübelerini Harry'e aktarmaktadır.<br /><br />En son, ilk sezonun finali olarak 12. bölümü 15 Nisan'da yayınlanan Dresden Files'da </span>her bölümde birbirinden bağımsız görünen ancak kahramanların geçmişi ve karakter gelişimi açısından önemli hikayeler anlatılıyor. Sci-fi kanalının yayınladığı birçok diziyi seven ve türün sadık bir hayranı olan benim gibiler için rahatlıkla seyredilebilecek ve arşivlerde sağlam yer edebilecek bir dizi Dresden Files.Seyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-80553126169512458302007-06-03T16:16:00.000+03:002007-06-03T17:35:53.386+03:00Saygondaki Son Ajan<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp2.blogger.com/_a7s0GnuLk7w/RmK_vhW028I/AAAAAAAAAAc/DSeKi6Sf-qg/s1600-h/15.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://bp2.blogger.com/_a7s0GnuLk7w/RmK_vhW028I/AAAAAAAAAAc/DSeKi6Sf-qg/s200/15.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5071826953501465538" border="0" /></a>ABD, 60lı yılların ortasında Vietnam’da pis bir savaşa girmiştir. Vietnam 35 yıl süren savaşlarda önce Fransızlara sonra ABD’lilere karşı “büyük bir zafer” kazanmıştır. Ancak savaşın sonucu 1.5 milyon ölü, 3 milyondan fazla yaralıdır… <p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Saygon’da ABD’nin işleri zorlaşınca CIA şeflerinden Lazarowitz ajanlarından biri olan Macshane’i, Saygon’a gönderir. </p> <p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Savaşın sonuna doğru gelinmiştir ve MacShane’in görevi savaş sonrasının Vietnam’ında gazeteci kimliğiyle kalarak CIA’e bilgi sızdırmaktır.</p> <p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Uzun süre Güney Amerika’da görevli almış MacShane için daha önce hiç bulunmadığı ve dilini bilmediği bir ülkede görev almak kolay değildir. Ancak MacShane’in sicili temizdir ve Vietnam tarafından kimliği saptanmamış ender ajanlardandır.</p> <p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Saygon’a ayak basan MacShane gazeteci kimliğiyle savaşı gözlemlemektedir. Ancak kısa bir süre sonra deşifre olur ve Vietnam askerleri tarafından yakalanır. Günlerce sorguya çekildikten sonra bir çiftçi köyüne işçi olarak gönderilir ve MacShane için geri dönüşü olmayan değişim günleri burada başlar…</p> <p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Chris Mullin’in akıcı ve sıkmayan üslubu ile Siyasi-Polisiye türünün çekiciliği birleşince ortaya tadından yenmeyen bir kitap çıkıyor…<br /></p><p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><br /></p><p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"> </p> <p class="MsoNormal"><b style="">Saygondaki Son Ajan;</b> Roman,<br />Chris Mullin, Agora Kitaplığı, 267 sayfa</p>Seyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-20537417002667457822007-06-03T16:08:00.000+03:002007-06-03T16:23:57.351+03:00Mao’yu Öldüreceksin<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp2.blogger.com/_a7s0GnuLk7w/RmK-ihW027I/AAAAAAAAAAU/ND4n2oA9gq4/s1600-h/8.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://bp2.blogger.com/_a7s0GnuLk7w/RmK-ihW027I/AAAAAAAAAAU/ND4n2oA9gq4/s200/8.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5071825630651538354" border="0" /></a>İşçi Partisi üyeliği de yapmış Chris Mullin’in ikinci siyasi-polisiye türündeki kitabı “Mao’yu Öldüreceksin”… <p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Büyük bir devrim coşkusu yaşayan Çin Halk Cumhuriyeti, sosyalizmin doğudan parlayan güneşi olmuştur. Devrimin lideri Başkan Mao’dur. Ancak Mao’nun sosyalist Çin’i, bir süre sonra Tibet’i işgale kalkar.</p> <p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Yıllar geçer ama Tibet işgali bitmez. Çin’in SSCB ile olumsuz ilişkileri sonucunda ABD ile yakınlaşmasıyla Başkan Nixon Pekin’e ziyarete gider…</p> <p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Bu ziyaret çok önemlidir çünkü ABD’nin Tibet’teki gizli üslerinden birinde yetiştirilen Tibetli ajanlar, ziyaret sırasında Mao’ya suikast düzenleyeceklerdir. </p> <p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Yıllardır bunun için eğitilen Ari, onlarca insan arasından seçilmiştir ve yegâne amacı ülkesinin işgal edilmesinden sorumlu Mao’nun ortadan kaldırmaktır…</p> <p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">2 yıl önce okudum bu kitap, Saygon’daki Ajan’ı okurken aklıma takıldı. Chris Mullin’in iki kitabını da beğenmiş olmam değerlendirme yazmaya itti beni.</p> <p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Eh diyecek fazla bir şey yok, yine akıcı ve sürükleyici, içine “kızılların” karıştığı bir siyasi polisiye… </p> <p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Yıllardır tek bir amaç yetiştirilen Ari’nin yaşamı ise bütün bu aksiyonun içinde düşündürücü yönüyle dikkat çekiyor. Acaba Mullin, bizden bunu mu istiyor çünkü iki kitapta da tarihsel bilgileri bize tüm gerçekliğiyle sunuyor ve karakterlerdeki değişimleri gözler önüne seriyor.</p> <p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><b style=""><br /></b></p><p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><b style="">Mao’yu Öldüreceksin;</b> Roman,<br />Chris Mullin, Agora Kitaplığı, 325 Sayfa</p>Seyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-40519006186253872132007-06-03T15:46:00.000+03:002007-06-04T09:11:41.641+03:00Kaştanka<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_a7s0GnuLk7w/RmK6FBW026I/AAAAAAAAAAM/VqBn96Pt04w/s1600-h/115.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://bp0.blogger.com/_a7s0GnuLk7w/RmK6FBW026I/AAAAAAAAAAM/VqBn96Pt04w/s200/115.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5071820725798886306" border="0" /></a><!--[if gte vml 1]><v:shapetype id="_x0000_t75" coordsize="21600,21600" spt="75" preferrelative="t" path="m@4@5l@4@11@9@11@9@5xe" filled="f" stroked="f"> <v:stroke joinstyle="miter"> <v:formulas> <v:f eqn="if lineDrawn pixelLineWidth 0"> <v:f eqn="sum @0 1 0"> <v:f eqn="sum 0 0 @1"> <v:f eqn="prod @2 1 2"> <v:f eqn="prod @3 21600 pixelWidth"> <v:f eqn="prod @3 21600 pixelHeight"> <v:f eqn="sum @0 0 1"> <v:f eqn="prod @6 1 2"> <v:f eqn="prod @7 21600 pixelWidth"> <v:f eqn="sum @8 21600 0"> <v:f eqn="prod @7 21600 pixelHeight"> <v:f eqn="sum @10 21600 0"> </v:formulas> <v:path extrusionok="f" gradientshapeok="t" connecttype="rect"> <o:lock ext="edit" aspectratio="t"> </v:shapetype><v:shape id="_x0000_s1026" type="#_x0000_t75" style="'position:absolute;" wrapcoords="-113 0 -113 21541 21600 21541 21600 0 -113 0"> <v:imagedata src="file:///C:\DOCUME~1\Seyfo\LOCALS~1\Temp\msohtml1\01\clip_image001.jpg" title="115"> <w:wrap type="tight"> </v:shape><![endif]-->Hayvanların insan gibi düşünüp konuştuğu öyküler edebiyat dünyasında bolcadır; amaç hepimizin de tahmin edebileceği gibi hayvanlar üzerinden insanların iyi kötü yönlerine göndermeler yapmaktır. Böyle öykülerin insanları sıkmaması ve olayın fazla abartılmaması gerekir. <b style="">Ezop</b>’un, <b style="">La Fontaine</b>’in veya <b style="">Oscar Wilde</b>’in masalları bu bakımdan ünlüdür. <p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">44 yıllık kısa ömründe, doktor olmasına rağmen bu derece kaliteli eserler veren <b style="">Çehov</b>’un, hem Rus hem dünya edebiyatının önde gelen yazarlarından olması şaşırtıcı değildir; zira ölümden yüz yıl sonra bile öyküleri-hikâyeleri kalitesini korumuştur. </p> <p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Başkahramanımız <b style="">Kaştanka,</b> sahibi tarafından hor görülen; çoban köpeği ve fino kırması sevimli bir köpektir. Bir gün sahibinin yanındayken yolunu kaybeder ve yeni sahibi olacak hayvan göstericisi, beraber arkadaşlık edeceği bir kedi, domuz ve kazla hayatını devam ettirir. Ancak <b style="">Kaştanka</b>’nın hayatı sürprizlerle doludur ve hayatının akışı yine değişecektir…</p> <p class="MsoNormal" style="text-align: justify;">Kitabın başındaki incelemede de bahsedildiği gibi öykü rasgele bir anla başlar ve öykü boyunca <b style="">Çehov</b> bilgiçlik taslamaz, cümle aralarındaki aşırı bilgilerle okuyucuyu sıkmaz. Bu kısa öykülere rağmen dönemin insan ilişkileri, ekonomik, politik durumları gözler önüne serilir. Kısacası az ama nitelikli anlatımla çok şeyler başarır <b style="">Çehov</b>.</p><p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"> </p> <p class="MsoNormal"><b style="">Kaştanka;</b> Öykü,<br />Anton Pavloviç Çehov, Bordo Siyah Yayınları, 62 sayfa.</p>Seyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-87437993442835453002007-06-03T12:11:00.000+03:002007-06-03T18:09:27.746+03:00Tepenin Gözleri... The Hills Have Eyes...<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://z.about.com/d/horror/1/0/k/Q/hills_have_eyes_orig_poster1977.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 176px; height: 249px;" src="http://z.about.com/d/horror/1/0/k/Q/hills_have_eyes_orig_poster1977.jpg" alt="" border="0"></a><font style="color: rgb(0, 0, 0);">Wes Craven'in yazıp yönettiği 1977 yılı yapımlı Tepenin Gözleri eseri, kült korku filmlerinin arasına sağlam bir şekilde girmesinin ardından, tam 29 yıl sonra; yani geçen yıl, Hollywood'un yeniden uyarlama furyasına kapılıp sinemalarda gösterime girmişti. </font> <font style="color: rgb(0, 0, 0);">2006 yılı uyarlaması Tepenin Gözleri'nde Wes Craven, yönetmen koltuğunu </font><a style="color: rgb(0, 0, 0);" href="http://www.imdb.com/title/tt0338095/">Haute Tension</a><font style="color: rgb(0, 0, 0);">'u yazıp yöneten </font><a style="color: rgb(0, 0, 0);" href="http://www.imdb.com/name/nm0014960/">Alexandre Aja</a><font style="color: rgb(0, 0, 0);">'a bırakmıştı. Ancak Craven, senaryoyu Aja ile beraber yazmış ve filme yön vermişti.<br /><br />ABD'nin nükleer bomba denemeleri sonucu mutasyona uğramış canavarlarımız, 77'yılındaki filme göre çok daha korkutucuydu bu filmde. Ayrıca türün vazgeçilmez iki öğesi kan ve vahşet, </font><font style="color: rgb(0, 0, 0);">etkileyici </font><font style="color: rgb(0, 0, 0);"> kamera açıları ve </font><font style="color: rgb(0, 0, 0);">gelişmiş </font><font style="color: rgb(0, 0, 0);">ses efektleriyle çok daha korkutucu bir hale getirilmişti.<br /><br />Film boyunca, canavarların saldırısına mağruz kalan Carter ailesinin mücadelesini soluksuz izlemiştik. Senaryo akıcıyıdı ve gerilimin dozunu ayarlama konusunda, türün hayranlarının beklentisi açısından gayet tatmin ediciydi. Zira ikinci filmin hemen hemen bir yıl sonra yayına girmesi bu beklentinin ve beğeninin bir sonucu olsa gerek...<br /><br /></font><font style="color: rgb(0, 0, 0);"><font size="4"><font style="font-weight: bold;">Son film...</font></font><br /><br />Ne yalan söyleyeyim, hikayenin yarım kaldığı yerden başlamamış olması beni bir nebze hayal kırıklığına uğratmıştı. Sonuçta yeni bir hikayeyle başlayacak olan filmde gerilim, hikayenin gelişmesinden sonra başlayacaktı. Eğer eski karakterlerle devam edilseydi baştan sona bir korku şöleni izleyebilecektik.<br /><br />Craven da böyle düşünmüş olmalı ki, ilk önce Brenda Carter üzerine kurulu bir hikaye düşünmüşler ve <a href="http://www.imdb.com/name/nm0211087/">Emilie de Ravin</a>'e teklif götürmüşler. Ama güzel yıldız Lost'un yoğun temposundan dolayı teklifi geri çevirmiş. Craven ve senaryoda ona yardımcı olan oğlu da, yeni bir hikaye üzerine yoğunlaşmışlar. Umudum Emilie'nin de rol aldığı bir senaryoda, Carter ailesinin yarım kalan mücadelelerine dönmeleri yönünde...<br /><br /></font><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.sinemalar.com/images/afis_buyuk/Tepenin-Gozleri-2.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 150px; height: 220px;" src="http://www.sinemalar.com/images/afis_buyuk/Tepenin-Gozleri-2.jpg" alt="" border="0"></a><font style="color: rgb(0, 0, 0);"><font size="4"><font style="font-weight: bold;">Bu sefer kurbanlarımız ABD askerleri...<br /><br /></font></font></font><font style="color: rgb(0, 0, 0);">Kurbanlarımız, yani bir grup ABD askeri, bölgede araştırma yapan bilim adamlarına, teçhizat desteği vermek için görevlendirilirler. Ancak bölgeye geldiklerinde hiç kimseyi bulamazlar ve çevredeki tepelerden birinden yardım mesajı içeren bir sinyal alırlar. Ekip, sinyalini araştırmaya karar verir ve bu noktadan sonra hikayemiz gelişir.<br /><br />Diğer filmlere kıyasla ikinci filmimiz çok daha vahşet içeriyor. Artık kurbanlarımız canavarlarımızla çok daha içli dışlı oluyor ve yaşam alanlarına girme cüretinde bulunuyorlar. Sanılmasın ki elinde silahları ve bunu kullanma becerileriyle kurbalarımız, bu vahşet karşısında daha şanslı. Çünkü artık mutantlar da daha gelişmiş ve güçlüler. Üstelik kadın kurbanları kullanarak üreyip kalabalıklaşıyorlar.<br /><br /></font>Seyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-1003862376031221225.post-9433021299789004952007-03-25T13:55:00.000+03:002007-06-03T14:18:31.500+03:00300 Spartalı...<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.sonsayfa.com/images/news/13953.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 257px; height: 166px;" src="http://www.sonsayfa.com/images/news/13953.jpg" alt="" border="0" /></a>Yaklaşık iki ay önce sinemaya gittiğimde, 2 dakikalık tanıtım filmini izlemiştim <span style="font-style: italic; font-weight: bold;">300</span>'ün. İşte tam istediğim "<span style="font-style: italic;">karanlıkta</span>" bir film diye düşünmüştüm. O kadar etkisinde kalmıştım ki, izlemek üzere olduğum filme kendimi tam olarak verememiştim.<br />O günden sonra, film gösterime girene kadar onlarca defa tanıtım filmini seyrettim ve her defasında da şimdiye kadar yapılmış en iyisi olduğuna kanaat getirdim. Müzikler, siyahi ton ağırlıktaki ortamı, Leonidas'ın <span style="font-weight: bold;">"This is Sparta!"</span> nidası ve halkını kölelik ve ölümle tehdit eden Persliye tekmeyi basışı...<br /><br />Herkes gibi bende de muazzam bir beklenti oluştu tüm bunların sonunda.<br /><br />Filmin gösterime girdiğinin ertesi günü izlemeye karar verdim, böylece ilk gün seyredenlerin yorumlarını internet üzerinden takip edebilecektim.<br /><br />Kimileri beğenmiş, kimileri berbat bulmuştu. Ancak ortak kanı beklentilerin aşağısında olduğuydu. Çoğu kişinin takıldığı bazı konular vardı ve bazıları pek umursamasa da filmin bu kadar tartışılma konusu olmasındaki neden bu konulardı.<br /><br />Diğer sinema izleyicilerini bilmem ama, izlemeden önce büyük beklenti içerisine girdiğim ya da filmin ilk dakikalarında beni sarıp içine alan bir filmin, sonradan göz ardı edilemeyecek açıklarını görmek beni gerçekten filmden soğutur. Harcadığım zamana ve verdiğim dikkate kahrederim deyim yerindeyse. Belki de bu yüzden <span style="font-weight: bold;">Matrix</span> (özellikle 1 "<span style="font-style: italic;">kusursuz</span>") veya bir <span style="font-weight: bold;">Baba</span> filmleri benim gibi binlerce sinemaseverin gözdesi.<br /><br />Maalesef <span style="font-weight: bold;">300 </span>de kendinden soğutacak mantık hatalarına sahip. Ve o müthiş savaş ortamı ya da Spartalılar'ın "bakla" şeklindeki karın kasları bile bu mantık hatalarını kapatmaya yetmiyor.<br /><br />Bütün bunlardan bahsetmeden önce biraz konusundan bahsetmek gerekirse:<br /><br />M.Ö 48o'li yıllarda "<span style="font-style: italic;">Şahlar Şahı</span>" İran Şahı <span style="font-weight: bold;">Xerves</span> (Serhas), bütün Orta Asya'ya, Mezapotamya'ya, Anadolu'ya, Kafkasya'ya ve Mısır'a kadar uzanan topraklara sahip Pers İmparatorlu'ğun imparatorudur. Pers imparatorluğu'nun temel özelliği diğer monarşilerden de öte bir savaşçılık ve yayılmacılık anlaşıyışı gütmeleriydi ve bir çok devlete son vermeleri idi. Ayrıca tarihte ilk posta teşkilatını kuran (geniş topraklara sahip olmalarının getirdiği bir gereklilik) ve son kez çivi yazısını kullanan Orta Asya imparatorluğudur.<br /><br />Pers İmparatorluğu ilk büyük yenilgisini <span style="font-weight: bold;">Termopil Savaşı</span> sonrasındaki Salamis savaşı ile Yunanlı birliklere karşı almıştır. Filmimize konu olan savaş da <span style="font-weight: bold;">Termopil Savaşı'dır</span>. Daha sonra da bir başka büyük impartorluğun sahibi <span style="font-weight: bold;">Büyük İskender</span> tarafından M. Ö. 333'deki savaşta yenilgiye uğrayarak yıkılmışlardır.<br /><br />Filmden hissedileceği gibi o zamanlar Yunan şehir devletleri, birbirleri ile büyük rekabet içindeydiler, dolayısıyla sürekli zayıf düşüyorlardı. Bu duruma göre Serhas, Yunan şehir devletlerine sefer düzenlemeye karar verdiğinde belki de mantıksız bir iş yapmıyordu. Ancak Yunanlıların en güçlü askeri birliklerine sahip kral <span style="font-weight: bold;">Leonidas</span> önderliğinde Spartalılar, tek çarenin Termopil geçidini tutmak olduğunu görmüştü. Buna rağmen, <span style="font-weight: bold;">Leonidas</span> birliklerinin yenilmemesi mucizelere bağlıydı, Leonidas da bunu bildiği için asker olarak seçtiği 300 Spartalının her birinin kendi soyunu devam ettirecek bir oğula sahip olmasına özen göstermiştir.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">Termopil</span> geçidini, 300 Spartalı askerle birlikte 2000 kadar başka şehirlerden askerler tutmuştur ve filmdekinin aksine savaş sonuna kadar Spartalılarla beraber savaşmışlardır.<br />Hikayeye göre Pers tarafına geçen <span style="font-weight: bold;">Ephialtes</span>, geçidin diğer tarafına çıkan bir patika yolu Perslilere göstermiş ve savaşın sonu kesinleşmiştir. Termopil Savaşı da tarihe büyük direnişlerden biri olarak geçmiştir.<br />Savaşla ilgili bilinmeyen çoktur aslında. Özellikle askerlerin sayıları... (Termopil Savaşı hakkında ayrıntılı bilgiler <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=termopil+savasi">ekşi'den </a>ve <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Thermopylae_sava%C5%9F%C4%B1">viki'den</a> okunabilir...)<br /><br />Tarihçilerin bilgileri ile filmin sunduğu aslında oldukça çelişkili... Filmi bu konuda savunanlar hemen çizgi-roman uyarlaması olduğunu öne sürerler. Ancak ne bu ne de başka bir şeyle, filmin veya baz alındığı çizgi-romanın, tarihi çarpıttığı gerçeği değişmez. Sonuçta konu itibariyle bilgisiz bir çok insan kafasından filmden kalan bilgilerle günlük hayatına devam ediyor.<br /><br />İnsanda soru işareti uyandıran sadece bunlar değil üstelik. Örneğin, Spartalılar, güzel vücutlu, bakla karın kaslı, renkli gözlü insanlar olarak gösterilirken, Persler insandışı yaratıklar olarak önümüze sunuluyor. Üstelik Spartalılara ihanet eden Ephialtes'in de çirkin ve kambur olması, Spartalılar'ın bebek katili olmasını meşru gösteriyor gibi.<br />Bu kadar özgürlüğe ve vatanseverliğe sahip olan insanlar neden beğenmedikleri bebekleri öldürüyor? <span style="font-style: italic;">Çelişki.</span><br /><br />İzlediği gibi filmde bütünlük arayan benim gibi sinemaseverler bu sorularla karşılaşarak çıkıyor filmden...Seyfi Aslangeçinenhttp://www.blogger.com/profile/02002028185117223795noreply@blogger.com